HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

   

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

Gazetesi

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

OCAK 2007

 

“EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN”

30.01.2007

 Türkiye üzerinde karanlık hesaplar yapmakta olan bir takım devletlerin müthiş(!) bir zamanlama ile Ermeni Gazeteci Hrant Dink’in öldürülmüş olmasını bahane ederek adeta “Mal bulmuş mağribi” misali Türkiye’ye karşı ataklar başlatmasına şaşırmıyorum. Çünkü tarih boyunca Müslüman Türk milletine karşı kin, nefret ve düşmanlık besleyenler hep olmuştur. Bundan sonra da olmaya devam edecektir.

Fakat yıllardır Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİ’ nin engin hoşgörüsü, kucaklayıcılığı ve şefkatli kollarında adeta anne kucağında yaşar gibi yaşayan bir takım azınlıkların bu günlerde adeta bir sırtlan gibi dişlerini göstererek salya-sümük Türk milletine ve Türk devletine karşı saldırıya geçmeleri, “Türkiyeli”lere değil ama Türk milletine biraz, pişmanlık, biraz, ihanete uğramışlık, biraz şaşkınlıkla beraber öfke yaşatırken  “Sendemi Brütüs?” trajedisini hatırlamasına sebep oluyor.

“Bin nasihatten bir musibet iyidir” diyen atalarımız ne kadar haklıymışlar. Son Hrant Dink cinayeti ve sonrasında yaşananlar belki de son on yıllarda rehavete düşen ve her şeyi tozpembe görme gafleti içindeki Türk milletinin kendine gelmesine çok önemli bir vesile teşkil edecektir. Etmelidir de…

Bir haftadır Türkiye gündeminin hemen, hemen tamamını meşgul eden son cinayet hadisesi sonrasından bu güne kadar “Kraldan çok kralcı” kesilenlerin tavır ve söylemleri ise insana artık neredeyse tiksinti verecek hale geldi. Meğer Türkiye’de ne kadar çok Ermeni varmışta haberimiz yokmuş..Bence bir insan kendisini ne olarak kabul ediyorsa o dur. “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Dink’iz.” Diyerek slogan atanlar, Türk Devletine ve Türk milletine saldıran ifadelerin yer aldığı pankartlar taşıyanların kortejinde asıl kimliklerini de ortaya koymuş olmaktadırlar.

Bir cenazenin bu kadar çok istismar edilmesi ve ekmeğini yiyip suyunu içtiği devlete karşı bu kadar kin ve nefretin ortaya atılmasına vesile edilmesi, bu güne kadar rastlanılmış bir hadise değildir. Bana göre son olaylarda salya -sümük Türk milliyetçiliğine, Türklüğe hakaretler de bulunanlar Hrant Dink’i çok sevdiklerinden veya onun öldürülmesine samimiyetle tepki gösterdiklerinden değil, kendilerince “uygun ortam” yakalamış olmanın zevkini yaşayanlardır.

Üstelik bu cenaze sonrası hak eden ya da etmeyen birçok yazar-çizere devlet tarafından koruma verilmiş olması oldukça düşündürücüdür. İyi niyetli olan yazarlarımızı tenzih ederek söylüyorum; Devlete ve Türk Milletine kapalı-açık her türlü hakaretlerde bulunacaksın, Aklına esince Türkiye düşmanı devletlere her türlü nimetlerinden sonuna kadar istifade ettiğin Türkiye’yi şikâyet edeceksin ve o devlet ve millet sana kendi ekmeğinden keserek koruma tahsis edecek öylemi? Bunu bir vatandaş, bir Türk olarak hazmedemiyorum doğrusu…

Gururla ve ağızları dolu, dolu olarak TÜRK olduklarını haykırabilenler titreyip kendilerine dönmeli ve Türk düşmanlarına karşı daha uyanık daha, çalışkan ve daha tedbirli olmalılar. Çünkü dışarıda olduğu kadar içeride de “dost” gibi görünen ne kadar sözde aydın, yazar-çizer ve sözde siyasetçilerin olduğunu Hrant Dink cinayeti sonrası hep beraber görmüş olduk.

Özellikle de son durumdan istifade ederek eli kanlı PKK’ terör örgütünün istek ve söylemlerini Milli Eğitim Bakanlığına dayatmaya kalkışan sermaye ağası kompradorları gördük. Halk arasında sadece söylemden öteye geçmeyen ve tatbik edilmiş olduğuna hiçbir zaman şahit olunmayan  “Metre ile kafatası ölçme” söylemini sırf Milliyetçiliğe olan düşmanlığını ifade için diline dolayan mübalağa sanatçısı politikacıları gördük.

Soruyorum! Hemen her gün vatanın bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğü için Anneleri ve babaları tarafından “Evladım vatana Kurban olsun” denilerek ellerine yaktıkları kınalarla şehit düşen fidanlarımızdan kaç tanesinin evine hükümet erkânı baş sağlığı için gitti? Ama Hrant Dink ’in evine adeta birbirleri ile yarışırcasına baş sağlığına gidenleri gördük…

 

Ey Türk Titre, Kendine dön ve de çok dikkatli ol!

 

  

ÇİN ZİNDANLARININ İÇ YÜZÜ

 27.01.2007

Dünyaca ünlü “Çin İşkenceleri” ile tanınan bir millet olan işgalci Çinlilerin Doğu Türkistan halkına yönelik asimilasyon, soykırım ve ırkî aşağılama politikalarının ağırlığı her geçen gün daha da artmaktadır.

Dünya insan hakları örgütlerinin, Uluslar arası Af Örgütünün, Çin’in de üyesi bulunduğu BM’ e ait inceleme komisyonlarının, dünyada önde gelen basın ve yayın organlarının temsilcisi olan basın mensuplarının ve uluslar arası gözlemcilerin, Doğu Türkistan’daki ve hatta Çin’deki ilgili bölgelerde yapmak istedikleri çalışmaları devamlı olarak reddede gelen Çin devletinin iğrenç politikaları artık su yüzüne çıkmaya başladı.

Çünkü Çin devleti son zamanlarda durup dururken hapishane ve çalışma kampları şartlarının çok iyi olduğunu ileri süren beyanlarda bulunuyor.

Çin ve Çinliler, çok eski tarihlerden beri dünya kamuoyunun da bildiği gibi nevi şahsına münhasır bir devlet ve millettir. Kurutulmuş börtü-böcek ve türlü hayvanat menüsünden oluşan Çin yemeklerine teşne kişilerin hayallerini süsleyen gizemli Çin ülkesinde tarihin hiçbir döneminde asayiş berkemal olmamıştır. Şu Anda Çin zindanlarında bulunan 100 bin civarındaki Doğu Türkistanlı mahkûmların hayatları her an tehlike içinde iken “İnsanım” diyenlerin bu duyarsızlıkları niye?

Kendi Çin milletine reva gördükleri işkence ve katliamları düşününce işgal etmiş olduğu Doğu Türkistan’daki Müslüman Türk halkına neler yapmaz demekten insan kendini aklamıyor…

 Kaldı ki; Çin zindanlarında ömürlerinin büyük bir bölümünü geçirmiş olan merhum Barat Haci (36yıl), tarihçi Hacı Yakup Anat (30 yıl) ve 21.01.2007 tarihinde 96 yaşında iken vefat eden din âlimi Şahyar’lı Abdulla Damolla Haci (28 yıl) ve daha burada isimlerini saymakla bitiremeyeceğimiz Çin hapishanesi mağdurlarının hapishane ortamını ve sergüzeştlerini anlatmaları esnasında dinleyen insanların insanlıklarından utanç duymamaları mümkün değildir.

Önlerine atılan küflenmiş bir parça mısır ekmeğini vahşi lağım fareleri ile paylaşmak zorunda kalanların, bir sabah uyandığında vücudunda dikişlerin olduğu ve bazı organlarının Çin cellatları tarafından çalınmış olduğunu gören insanların, sudan bahanelerle sorgulama esnasında kendilerine uygulanan 120 çeşit “Çin İşkenceleri” sebebiyle sakat kalan ya da hayatlarını kaybedenlerin olduğu, çalışma kamplarında yıllarca ayaklarına bağlanan kilolarca ağırlığındaki prangalarla çok ağır işlerde çalıştırılan ve “maden çöktü” yalanı ile toplu halde kasıtlı olarak çökertilen tünellerin altında can verenlerin ve daha burada saymakla bitirilemeyecek kadar çok insanlık dışı şartları altında işkence görenlerin olduğu hapishanelerin ve çalışma kamplarının şartlarının iyi olduğunu anlatan yalancı Çin devletine kim inanabilir?

Mesela Çin devletinin konu ile ilgili öne sürmüş oldukları yalanlarına işte bir örnek:  “Sinkiang(Doğu Türkistan) Gazetesi”nin 21.01.2007 tarihli haberinde Doğu Türkistan’ın hapishane sisteminde sözde “İnsanca bir ortam oluşturma ferah ve hoşgörülükle idare etme, içtimai yönden yardım verme ve psikolojik eğitim”den oluşan hizmet stilini yerleştirdikleri ve okul eğitimi, askeri disiplin, bahçecilik ve sanat okulu şeklindeki huzurlu ve ferah hapishane ortamı oluşturma hedefinde bir sapma olmadığından dolayı 5 yıldan beri Doğu Türkistan’daki hapishanelerde hiçbir olayın meydana gelmemiş olduğu ileri sürülüyor.

Oysaki; Çin hapishanelerinde olay çıkartmak şöyle dursun, mahkûmlar arasında gardiyanların bile hoşuna gitmeyen bir tavır söz konusu olduğunda o mahkûm günlerce işkencelere tabi tutulmakta ve bir gece yarısı götürülüp öldürüldükten sonra aynı hapishane içerisinde toprağa gömerek yok etmektedirler.

Doğu Türkistan’daki hapishane ve çalışma kamplarındaki şartların berbatlığı, hapishane idarecilerinin insafsız ve acımasız oldukları, mahpusların son derece aşağılayıcı hakaret ve davranışlarla karşı karşıya bulundukları “Uluslar arsı Af Örgütü” gibi köklü insan hakları teşkilatlarının raporlarında sürekli olarak yer almasına rağmen, dünyanın önde gelen uluslar arası örgütlerinin ve devletlerinin zalim ve işgalci Çin’e karşı caydırıcı bir yaptırımının olmayışı oldukça düşündürücü bir durum…

 

 TÜRKMENLER SEÇİM MALZEMESİ YAPILAMAZ

20.01.2007

 Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) asıl hedefinin Türkiye olduğu gayet açık iken bu projenin uygulanması sırasındaki aşamalarda Türkiye’nin bu melanet projenin mimarlarına (ABD) destek vermesi ve “Ne yaparsa doğrudur” anlayışı ve teslimiyetçiliği içine girmesi asla kabul edilebilir bir durum değildir.

“Stratejik müttefik” olarak ilan edilen ABD’nin ne türlü hinlikler içerisinde olduğunu ve Türkiye için hiçbir zaman iyi niyetli yaklaşımlar içinde olmadığını Türk milletinin her kademeden insanı gayet net olarak ifade edebiliyorken, bu durumu hükümetin kabul etmemesi ve ABD’ye bağlılık yemini etmişçesine ABD’ ye ram olmasının sebebi anlaşılır gibi değil.

Son zamanlarda hükümetin çıkışlarını, Türkiye’nin seçim sathı- mailine girmiş olmasına bağlayanlar haklıdırlar. İktidarlarının üzerinden 4 yıl geçtikten ve birçok alanda “Atı alan Üsküdar’ı geçtikten” sonra ortaya atılan söylemlerin hiçbir probleme çözüm getirmeyeceği gayet açıktır.

“Kerkük’e girelim mi girmeyelim mi?” şeklindeki kısır tartışmalar süre dursun Türk milletinin kalbinin bir parçası olan Kerkük tamamen ABD taşeronu olan Kürt Peşmergelerin asimilasyonu ve katliamlarına kurban gitmek üzeredir.

Saddam’ın zulmünden kaçan 500 bin Kürt Peşmerge'ye “Damarlarımda Kürt kanı Dolaşıyor” diyen Turgut Özal döneminde kucak açan ve Türkiye’ye kabul eden Türk devletinin, tamamen yok edilmekle karşı karşıya bulunan öz be öz Türk olan Türkmen kardeşlerimiz için zerre kadar bile risk almamak adına parmağını dahi oynatmaması oldukça üzücüdür.

Barzani ve Talabani çapulcularına yine Özal döneminde kırmızı pasaport veren ve Türkiye’ye her gelişlerinde ayaklarının altına kırmızı halılar sererek karşılayan ve onları cesaretlendiren Türkiye, Türkmenlerin Kürtler tarafından daha fazla ezilmesinin de zeminini hazırlamıştır.

Irak’a sadece Kerkük petrolleri için kıtalar arası askeri operasyon yapan ABD, daha önce Barzani ve Talabani ile yaptıkları anlaşma gereği ilk iş olarak Türkmenlerin nüfus ve Tapu dairelerini ateşe verdikten sonra bölgeye ilk etapta hiçbir zaman Musul ve Kerkük’te yaşamamış olan 370 bin Kürt’ü getirerek bu bölgelere yerleştirmiştir. Aradan geçen zaman içerisinde sürekli olarak bölgedeki Kürt nüfusu arttırılmaktadır. ABD destekli Peşmergeler 1957 seçimlerinde %40 oranında bir nüfusa sahip olduğu açıkça ortaya çıkan Türkmen nüfusunu azınlık durumuna düşürdükten sonra bu gün referandumdan söz etmektedir. Referanduma ne gerek var ki? Bugün zaten Musul ve Kerkük tamamen Kürt yönetimine teslim edilmiş durumdadır.

Şimdilerde ise, oradaki Türkmen nüfusunun varlığına bile tahammül edemeyen Kürtler ve onların hamisi olan ABD, Türkmenlerin ellerindeki bütün silahları toplamaya başlamıştır. Bu demektir ki, pek yakında Türkmenleri maazallah bir soykırım beklemektedir…

Kuzey Irak Türkmenlerini Türkiye’deki hiçbir siyasinin seçim malzemesi söylemlere alet etmeye hakkı yoktur. Mesele daha fazla sulandırılmamalıdır. Siyasi, diplomatik ya da askeri yöntemlerle olsun bir şekilde Türkiye 4 milyon Türkmen kardeşlerimizin durumu ile ciddi ve acil bir biçimde ilgilenmek mecburiyetindedir. Aksi takdirde Türkmenlerin tamamen saf dışı edilmesi demek, Türkmenleri yok eden güçlerin Türkiye’nin güney sınırlarını zorlamakta olduğu anlamına gelir.

            Başından beri açık bir zafiyet sergilemekte olan Türk dış politikası neredeyse saç-baş yolduracak bir tavır içindedir. Varsa yoksa AB yolunda hiçbir zaman Türkiye’nin ve Türk milletinin yararına olmayan bir iki girişimi “temcit pilavı” gibi ısıtıp, ısıtıp Türk seçmeninin önüne sürülmesi artık pirim yapmıyor. Türk dış politikasının tamamı “AB yolculuğu”ndan ibaret de değildir. Türkiye’nin, Kuzey Irak’ta PKK’ terör örgütünü ve Kürt Peşmergelerin Türkiye’ye ye karşı koz olarak kullanmak isteyen ABD’ ye karşı artık tavrını netleştirmelidir. Bir ülke için tam bağımsızlık, ülke ve millet menfaatleri söz konusu olduğunda korkusuzca bağımsız kararlar alabilmek ve uygulayabilmektir. Musul ve Kerkük, Türkiye’nin Milli ve insani meselesi olup, bu konuda asla savsaklanmamalıdır.     

     

BASIN YAYIN VE HABER

ALMANIN EHEMMİYETİ HAKKINDA                   

23.01.2006

Basın, yayın, İstihbarat ve enformasyon’un bir ülkenin ayakta durmasının en temel zaruretlerinden biri olduğu aklı-selim olan her kesin gayet iyi bildiği bir konudur. Basın, yayın, istihbarat ve enformasyon alanında zafiyet gösteren devletlerin kör, sağır ve dilsiz bir insana benzeyeceği ve dolayısıyla da hareket alanının çok daralacağı, adeta bitkisel bir hayata gireceği kaçınılmaz bir sondur.

Bu sebeple devletlerin ve milletlerin hayatiyetlerini varlıklarını sağlıklı bir biçimde ebediyen devam ettirebilmeleri için basın, yayın, istihbarat ve enformasyon alanını devamlı olarak güçlendirmesi, güncellemesi, faaliyet alanını da her geçen gün genişletmesi bir mecburiyettir.

Bu cümleden olarak İstiklâl mücadelesi veren milletlerin de mevcut imkânlarını kullanarak söz konusu alanlarda çok etkili bir iletişim ağı oluşturması ve koordinasyonunu olabildiğince sağlam ve yaygın halde tutması gerekir. Bu alanda bir aksama ve olumsuzluk söz konusu ise, sürdürülen demokratik mücadelenin hissedilir derecede bir etkisinin olmayacağı, yapıldığı zannedilen toplantıların da “Toplandılar, konuştular, dağıldılar” babından bir kısır döngünün içinde kalacağı bilinmelidir. Çünkü yapılan her toplantı neticesinde aynı mefkûre etrafında oluşması gereken birlikteliklerin artması, katılımcıların önlerine daha fazla enerji ve umutla cesurca bakabilmeleri gerekmektedir.

Bu konuyu, dünyanın önde gelen ve bütün dünyayı sözde ticareti ile etki ve ablukası altına almış bulunan işgalci Çin devleti gibi bir devlete karşı bağımsızlık mücadelesi vermekte olan Doğu Türkistan Türkleri açısından ele aldığımızda ne yazı ki; çok iyi bir tablo çizebilmemiz mümkün değildir.

Çünkü Doğu Türkistan’daki İstiklal yanlısı Müslüman Türklerin çok değişik alanlarda mücadele alanları oluşturabilme imkânı yoktur. Oradakilerin bağımsızlık adına sergileyebildikleri tek mücadele yöntemleri, gerektiğinde hayatlarını ortaya koyarak şehitlik mertebesine ulaşma karşılığında yapabildikleri mücadele şeklidir.

Dış ülkelerdeki Doğu Türkistanlıların yapabilecekleri ise bulundukları devletlerin yasaları muvacehesinde demokratik alanda mücadele etmek ve Doğu Türkistan’da yaşanmakta olan insanlık trajedisine dünya kamuoyunun dikkatini çekerek Uluslar arası bir kamuoyu oluşturmaya ve Doğu Türkistan konusunu gündemde tutmaya muvaffak olmaktır. Bu konuda ne kadar başarılı olunabildiği ise ortadadır…

Mutfakta özene bezene yaptığınız yemekleri uygun bir biçimde yiyecek olan insanlara sunmayı beceremezseniz ve o yemeği yiyecek insan bulamazsanız oturup kendiniz yemek zorunda kalırsınız ve mutfaktaki bütün uğraşlarınız da böylece boşa gitmiş olur. Basın yayın, haber alma ve enformasyon cihetinin ihmal edildiği bir mücadelenin arzulanan ölçülerde başarıya ulaşması asla mümkün değildir.

Almanya’da 1996 yılından beri büyük fedakârlıklarla faaliyet göstermekte olan “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”nin başkanı Abdulcelil Karakaş bu hususta şöyle demektedir:“Günümüzde dış ülkelerdeki Doğu Türkistan teşkilatlarımız tarafından yönetilmekte olan yayın organlarımız oldukça zayıf bir durumda olup, halkımızın ihtiyaçlarına cevap vermekten oldukça uzak durumdadır.  Böyle olmasındaki sebep şu ki; Yıllardan beri bazı teşkilat ve şahıslarımızın milli yayınlarımızın ehemmiyetine gösterdikleri ilgi çok yüzeysel olup, onlar milli yayın vasıtalarımızı desteklemekten ve kuvvetlendirmekten kendilerini hep uzak tuta gelmektedirler. Hatta bazıları bilerek veya bilmeyerek engel bile oldular…” Buna bir misal vermek gerekirse;  İlk sayısı 2004 yılının Ağustos ayında çıkmaya başlayan ve bu güne kadar istikrarlı ve güvenilir bir yayın organı olma özelliğini sürdürmekte olan aylık “İstiklâl Gazetesi”nin çıkışını ve Kayseri’de yaşayan Doğu Türkistanlılara hiçbir maddi karşılık beklemeksizin dağıtılmakta oluşunu, ihanet ve cinnet hali sergileyerek engelleme görevini üstlenen sözde Doğu Türkistanlıların olduğunu gördük ve biliyoruz.

Önce 1980’li yılların başında, 1960’lı yıllardan beri Almanya’da yayın yapmakta olan Amerika’nın “Radyo Liberty” sinin Uygurca bölümünü kapattılar. Şimdi de 18.01.2007 tarihinde uzun yıllardan beri Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde yayın yapan Cidde Radyosunun Uygurca yayın yapan bölümü Çin baskısı ile kapatıldı. Bunun Ardından daha ne türlü “sürpriz”lerle karşılaşılacak belli değil.

Basın, Yayın, Haber alma ve Enformasyon alanına ciddiyetle eğilmeyen milletler ve devletler sadece Akıntıya karşı kürek çekeceklerini unutmamalıdırlar…

 

ŞEHİTLERİMİZİN NAAŞLARI KAYBOLDU

18.01.2007

Doğu Türkistan’daki bağımsızlık savaşçıları ile Çin işgal güçleri arasında Doğu Türkistan’ın Aksu vilayetinin Koşrap köyü sınırları içerisinde 05.01.2007 tarihinde meydana gelen silahlı çatışmada ölen Huang Qiang adındaki Çinli askerin yakılan cesedinin külleri çok gösterişli törenler eşliğinde memleketine gönderildi. Fakat aynı çatışmalar sırasında hayatlarını kaybeden 18 Doğu Türkistan bağımsızlık savaşçısının naaşları ise ortadan kayboldu.           

Olayın meydana gelmesinin ardından dünyadaki etkili basın ve yayın kuruluşları ve uluslar arası insan hakları örgütleri Çin hükümetinden, söz konusu silahlı çatışmaların detayları ve hayatını kaybeden 18 kişinin kimlikleri hakkında açıklama yapmasını mütemadiyen istemişlerse de, Çin devleti despot devlet geleneği gereği olarak olayın teferruatı ile ilgili bilgi vermeyi reddetmeye devam ediyor.

“Tiyanşan(Tanrıdağı)İnternet Sitesi”nin verdiği haberden anlaşıldığına göre, Doğu Türkistan bağımsızlık savaşçıları tarafından vurularak öldürülen Huang Qiang adındaki Çin askerinin cesedine ait küller Ocak ayının 13. günü Ürümçi’de 800 polisin katılımı ile gerçekleştirilen görkemli merasim sonrası Huang Qiang’ın akrabaları tarafından memleketi olan Sichuan eyaletinin Cheng Du şehrine götürüldü.

Çinli polisin Ürümçi’de yakılan cesedinin külleri Sichuan’ın parti, hükümet ve askeri sorumluları tarafından Cheng Du Hava alanında 10 bin kişilik bir törenle karşılanarak teslim alındı.

 Birkaç günden beri Doğu Türkistan’daki bütün Çin medyası bu Çin askerinin hayatı ile ilgili olarak var güçleri ile propaganda yapmaktadır. Üstelik de “Toplum Güvenlik Bakanlığı”nın bütün polislere çıkardığı “Huang Qiang’ın Eğitim Davetiyesi” adı ile yayınlanan bir bildiri ile bir “Eğitim Toplantıları Zinciri” başlatmış ve bütün güvenlik birimlerinin bu eğitime katılarak ölen Çin polisinin hayat hikâyesini öğrenmelerini ve onun hayatını örnek almalarını istemiştir.

“Otonom Bölge(Doğu Türkistan)Birlik Komitesi” ve “Otonom Bölge(Doğu Türkistan) Gençler Birliği” de birer bildiri yayınlayarak bütün gençleri “Huang Qiang’dan Öğrenme”ye çağırmıştır.

Bu güne kadar söz konusu olayların gelişimi ile ilgili haberlerin kaynağı olan ve Almanya’nın Münih kentinde faaliyet gösteren “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”nin başkanı Abdulcelil Karakaş son gelişmelerle ilgili değerlendirmesinde şunları söyledi: “Bu hadise, Çinli saldırganların nazarında Uygurların hiçbir değerinin olmadığını akla getirir. Amerika’nın kontrolündeki Irak hükümeti bile Saddam Hüseyin’in cesedini ailesine iade etti. Onun cenaze namazının açıkça kılınmasına izin verdi. Sebebi ne olursa olsun öldürülen bir insanın cesedini ailesine iade etmek ve onun defnedilmesine izin vermek insan haklarının ve insan olmanın bir kuralıdır.

 Anlaşılan o ki; Çin işgalcilerinin bu tavrı, bu hâkimiyetin hiçbir insani tarafının olmadığını göstermektedir.

 Bu defaki çatışmada ölen Çin askeri, Doğu Türkistan’ı işgal eden müstemlekeci bir orduya mensup askerdir. Doğu Türkistan’daki Çin askerlerinin akıbeti de kesinlikle Qiang denilen bu askerin akıbeti gibi olacaktır. Tarihten beri de böyle ola gelmiştir! Çin hâkimiyetinin Huang Qiang’dan öğrenme kampanyası başlatmasındaki asıl maksadı, Doğu Türkistan’daki müstemlekeci güçlerini cesaretlendirmek ve yerli halkı daha da acımasızca soykırıma uğratmaya teşvik etmekten ibarettir. Çin müstemlekecileri elbette ki; Huang Qiang’dan öğrenecek. Bunun şaşılacak bir yanı yok. Fakat Doğu Türkistan halkı da, kendisinin 18 sevgili kahraman evladından öğrenecektir. Onların kendi halkının hürriyeti, vatanlarının bağımsızlığı için kıymetli hayatlarını takdim etmek gibi asil faziletlerinden öğrenecek ve onların mücadeleci ruhlarını ebediyen yaşatmak için direnecektir.”

05.01.2007 tarihindeki bu olay, 1949 yılından bu güne kadar Doğu Türkistan’da devam ede gelen diğer milli ayaklanma hareketleri gibi tarihteki yerini, “Koşrap Bağımsızlık Savaşı” olarak alacak ve Doğu Türkistan’daki diğer bağımsızlık savaşçılarına ilham kaynağı olmaya devam edecektir.

 

GEÇMİŞİMİZİ BİLMENİN ÖNEMİ

15.01.2007

Meşhur sözdür; “Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez” Bu sözün gerçek olduğu, insanlık tarihi boyunca gerek milletlerin hayatiyetlerini sürdürebilmelerinde ve gerekse de kişilerin yaşamlarına yön vermeleri alanında acı ve tatlı tecrübelerle görülmüştür.

 Bir milletin kendi geçmişini bilmemesi, “Akıl hastası” teşhisi konulmuş olan bir kişinin durumu ile aynıdır. Akıl hastası olan kişiler geçmişleri ile ilgili olarak hiçbir şey hatırlamazlar. Dolayısıyla bu kişiler bakıma, kontrol edilmeye ve yönlendirilmeye muhtaçtırlar.

Milletler de kendi tarihlerini bilmemeleri veya kasıtlı olarak geçmişlerini inkâr etme noktasına gelmeleri durumunda meczup bir insanın konumuna düşerler. Böyle olunca da bu kategorideki milletlerin başkaları tarafından sevk ve idare edilmesi ve art niyetli devletlerin onlara her istediklerini yaptırmaları kaçınılmaz olur. Milletlerin ve insanların geçmişleri onların kökleridir. Nasıl ki köksüz bir ağacın ayakta durması mümkün değilse insanların ve milletlerin de kökleri, tarihleri ve geçmişleridir. Geçmişleri ile ilgili bağlarını kopartan milletler kendi köklerini de kesmiş olurlar ve bu milletlerin ayakta durabilmeleri ve hayatiyetlerini sonsuza kadar devam ettirebilmeleri asla mümkün değildir.

Aslına bakılırsa bu konu bizlere çocukluğumuzdan beri büyüklerimiz tarafından sürekli olarak anlatılan ve izah dilmeye çalışılan bir konudur. Fakat milyonuncu kere tekrar edilmesi gibi olsa da, her fırsatta bu konunun Türk milletinin çocuklarına bıkmadan usanmadan kesintisiz olarak anlatılması gerekmektedir.

Son yıllarda Türk milletinin üzerinde yabancı güçlerin oynamakta oldukları oyunlar, icra etmekte oldukları hile ve desiseler, bizden olduğunu zannettiğimiz ama para karşılığında bütün varlıklarını düşman güçlerin menfur emellerinin emrine verenler eli ile milletimizin üzerinde gittikçe yoğunlaşan saldırılar, Milletimizin duyarlı kesimlerini ister istemez endişeye sev etmektedir.

Kültür emperyalizminin ülkemizdeki kadar etkili olduğu bir başka ülke ve millet daha var mı bilemiyorum. Onlarca yıldır adeta gökyüzünden üzerimize atılan misket bombaları gibi son derece tahrip gücü yüksek saldırılar altındayız. Hamaset aslında güzel, ulvi ve uzak kalınmaması gereken bir duygudur. Fakat sürekli olarak ta hamaset duygusunun gölgesinde yaşamayı alışkanlık haline getirmek, üzerimizde yoğunlaşan ciddi tehdit ve tehlikeleri de görmezlikten gelmemize sebep olmaktadır.

 Dünyadaki müzmin Türk düşmanı devletlerin sistematik olarak ülkemiz ve milletimiz üzerine oynanmak üzere yazdıkları ve satın aldıkları eller tarafından uygulattırmakta oldukları büyük senaryonun önemli bir parçası olan televizyon, bilinçli, seçici ve kontrollü olarak kullanılmadığında evlerimizin başköşesine kurulmuş olan en büyük tehlikelerden biri olarak hayatımızın içinde duruyor.

Bu aygıt adeta Türk çocuklarının körpe dimağlarını esir almaktadır. Yoğun iş trafiği içerisinde çocukları ile yeteri kadar ilgilenme fırsatı bulamayan ebeveynlerin durumları da televizyon denilen melanet silahın işini kolaylaştıran bir başka unsur olmaktadır.

Okullar çocuklarımızın bilgi ile donanması için bin bir zorluklarla gönderdiğimiz eğitim yuvaları olması gerekirken, ne yazık ki son dönemlerde “bıçkın semt kabadayıları”nın güç yarıştırma alanlarına dönüşüyor. Türk İslam geleneğinde son derece narin, duygulu ve hassas olarak bilinen kız çocuklarının bile birbirlerine döner bıçakları ile saldırır duruma gelmelerini görmek insanı kahreden bir başka facia. Uyuşturucu kullanma yaşının giderek düşmesi ve yaygınlaşması da kutsal bildiğimiz “aile” kavramının içinin nasıl boşalmakta olduğunun bir başka göstergesidir. Öğretmen- öğrenci ilişkilerinde, bir harf öğrettiği için kırk yıl kölesi olabilecek kadar saygı duyulması gereken saygıdeğer öğretmenlerimiz adeta öğrencilere mahkûm hale getirilmiştir.

Sizce bu günkü sistem içerisinde özlemi duyulan bir Türk neslinin yetiştirilebilmesi mümkün olabilir mi?

Bana göre elbette mümkün. Fakat Ailelerin çocuklarına gereken ilgiyi göstermeleri, milli, dini kültürel kimliklerini sürekli bir biçimde hatırlatmaları ve Türk milletinin tarihi geçmişini, vatan sevgisini, bayrak sevgisini ve bağımsızlık aşkını büyük bir mesuliyet duygusu içinde anlatmaları kaydıyla…

 ŞİMDİYE KADAR NEREDEYDİNİZ?  

15.01.2007

Sürekli olarak çözülmesi ertelenen ve görmezlikten gelinen problemler tıpkı yüksek bir tepeden yuvarlatılan bir kar topuya benzer. Bu kartopu günün birinde kocaman çığ olarak kendisini ciddiye almayanları, ya da görmezlikten gelenleri altına alır, ezer geçer.

Türkiye’de yıllar yılıdır hükümetlerin hep “halının altına süpürdükleri”, meselelerin her biri bu gün Türkiye’nin kalkınmasında, demokratik atılımlar ve açılımlar yapabilmesinin önünde kocaman engeller olarak kendisini göstermektedir.

Bu problemlerin başında, doğru dürüst tanımı yapılamayan ve her kesin ayrı biçimlerde tarifini yaptığı ve hatta zaman, zaman bazı kesimlerce istismar edilebilen “Laik-anti laik tartışmaları geliyor. Bu konu bazı dönemler gündemden düşmüş olsa bile çok sık ve kolay bir şekilde birileri tarafından yeniden depreştirilen bir konu olma özelliğini sürdürüyor.

Bir dönem “Kamusal alan” denilen bir deyim ortaya atıldı ve bu “kamusal alan”ın hangi alanlar olduğu açık ve net bir biçimde ortaya konulabildiği yok. Her kesin ve her kesimin “Kamusal alan”ı farklılaştı. Birileri için “Kamusal alan” olan yerler kimileri için olmadı. Bu mesele, istismarcılar için ucu açık bir tartışma konusu.

Ülkemizde neredeyse kangrene dönüşen bir başka tartışma konusu da başörtüsü meselesidir. Her seçim öncesinde bu konuyu kesinlikle halledecekleri vaadi ile iktidara ortak olanlar veya tek başlarına hükümet olanlar, meselenin zorluğunu görünce muktedir olmadıklarını beyan ederek bu önemli konuyu bir başka bahara terk etme niyetinde olduklarını ortaya koyuyorlar.

Türkiye’deki bir başka devasa problem de işsizliktir. Bu problemi çözmek adına bir türlü sağlıklı, ayakları yere basan, uygulanabilir ve gerçekçi projeler hazırlayamayan nice hükümetler ve siyasi parti liderleri miatlarını doldurmuş olarak siyaset sahnesinden silindiler. Tek başlarına iktidar olma şansını yakalayanlar da ne yazık ki;  Ülkemizdeki sosyal yaraların en büyüklerinden biri olan bu işsizlik probleminin çözüme kavuşturmak ve istihdam alanları açmak yerine, 11 ay zarfında (2006 yılı) 624.3 milyon dolarlık ihracat ve bunun karşılığında da 8 milyar 689.6 milyon dolarlık ta ithalat yaptığı Çin’den, sahte kalitesiz ve sözde ucuz Çin mallarını ülkemize sokmak suretiyle on binlerce işçi çalıştıran iş yerlerinin kapanmasına yol açma başarısını(!) gösterdiler.

Daha dün Avrupa Birliğine üyelik yolunda çok büyük atılımlar gerçekleştirdikleri şeklinde naralar atanlar, bu gün gelinen noktada AB’ye üyelik çalışmalarının “akıntıya karşı kürek çekmek” olduğunu anlamış olmalılar ki; “Irak’ın bölünmesi ihtimali konusu bizim için AB’ye üyelik çalışmalarından daha öncelikli bir konudur” mealinde sözler sarf etmeye başladılar. Bu rota değiştirme karşısında Adama “Günaydın beyler! Üsküdar da sabah oldu” derler..

ABD’nin, AB’nin ve modern tefeciler birliği olan IMF’in her söylediğini kayıtsız, şartsız harfiyen yerine getirmeyi temel vazife olarak kabul edenlerin günün birinde içine düştükleri karanlıkta ıslık çalmaları zaten kaçınılmaz bir son idi…

İktidar hazretleri kusura bakmasınlar ama; Son dakika çıkışları ile seçim sathı-mailine girildiği şu günlerde Milliyetçilik, Türklük ve Ay-yıldız sevgilerini(!) ortaya koymaya çalışmalarını, her dakika, her nefeste, ne pahasına olursa olsun hançereden gelen bir sesle, gururla ve cesurca “BEN TÜRK’ÜM”, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE” diyebilen aziz Türk milleti yutmuyor…

3 Kasım 2002 seçimlerinden bu güne kadar hiçbir problemi çözmeyen, çözemeyen ve dışa bağımlılığı had safhaya çıkaran, burnumuzun dibindeki Musul ve Kerkük Türkmenlerini baldırı çıplak ABD kuklası peşmergelerin insafına terk eden, Kıbrıs’ı kambur olarak gören, bütün bir ömrünü Kıbrıs Türklerinin Bağımsızlığı için harcayan Sayın Rauf Denktaş’a dil uzatan, yabancılara toprak satışını hızlandıranlar ve daha birçok can sıkıcılıkların kaynağı olanlar Türk milletinin karşısına nasıl çıkacaklar.

3 Kasım 2002 ‘den beri Türkiye’nin çok önemli problemlerini devamlı olarak halının altına süpürenler, bundan sonraki süreçte bu sorunlar yığınının altında ezilmeye mahkûmdurlar.

Türkiye’nin problemlerini Papua Yeni Gine’den birileri gelip çözmeyeceğine göre;

Millet soruyor: “ Sahi siz her türlü ülke problemlerini çözebilecek meclis aritmetiğine sahip değil miydiniz???”

 

 

Doğu Türkistan’da 18 Şehit

11.01.2007

2007 yılının girişi ile beraber Doğu Türkistan’da ciddi derecede milli uyanış hareketlerinin de başlamış olduğu haberlerine ulaşmaktayız. Bu durum, Diaspora’daki Doğu Türkistanlılara heyecan, ümit ve aynı zamanda da burukluk vermektedir.  

05.01.2007 tarihinde Doğu Türkistan’ın Kaşgar’a bağlı Opal Kazasının Barın köyü yakınlarında işgalci Çin güçleri ile Doğu Türkistan Bağımsızlık yanlıları arasında ciddi derecede bir silahlı çatışmanın meydana gelmiş olduğu ile ilgili haberler alınmıştı. Bu savaş sırasında Doğu Türkistan bağımsızlık savaşçılarının onlarca kayıplar verdikleri, bir kısmının yakalandığı, bir kısım mücahitlerin de kaçmayı başardıkları ve Çin tarafının da kayıp ve yaralılar vermiş olduğu ancak kayıplar hakkında net sayılar alınamadığı öğrenilmişti.

1996 yılının Haziran ayından beri Almanya’da faaliyet bulunan “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”nin başkanı Abdulcelil Karakaş beni telefonla arayarak Doğu Türkistan’dan doğrudan elde ettiği bilgileri benimle paylaştı. Biz de kendisinden aldığımız Uygurca bilgileri Türkiye Türkçesine çevirerek kamuoyu ile paylaşmaya çalıştık.

İşgalci Çin hükümeti her zaman olduğu gibi Doğu Türkistan’da olup-biten hadiselerle ilgili bilgileri Doğu Türkistan ve dünya kamuoyundan ellerinden geldiğince saklamaya çalışmaktadırlar. Fakat elbette ki güneşi balçıkla sıvamaları mümkün değil.

Söz konusu silahlı çatışmalar Doğu Türkistan’da yer yer aralıksız sürüyorsa da, bu son durum bir şekilde genel hadiselerin kamuoyuna hasbelkader bir yansımasıdır. Bu olayı Çinliler, 1990 yılındaki Barın Milli Ayaklanmasının izlerini hafızalardan tamamen silebilmek için Pamir dağlarının yüksek kesimlerinde vuku bulan bir olay olarak lanse etmeye çalıştılar. Oysaki Amerika’dan yayın yapan RFA Radyosu muhabirlerinin Barın bölgesinden ismini vermek istemeyen kişilerle yaptığı telefon görüşmesini bizzat dinledim. Son olayların Barın civarındaki Koşrap adı verilen bölgede cereyan etmiş olduğu gayet açık.

Ciddi bir İstiklal savaşı daha başlatma hazırlığında olan bir gurup mücahitlerin hazırlıklar yapmakta oldukları bölgeyi ani olarak kuşatma altına alan ve mücahitlerin tamamını katletmeyi hedefleyen bu saldırıya çok sert bir biçimde karşılık veren Doğu Türkistan İstiklal Savaşçıları ile Çin güçleri arasında saatlerce süren şiddetli çatışmalarda mücahitler 18 şehit verdiler. Mutlaka yaralılarda vardır. Fakat etraflarındaki çetin kuşatmayı yarmayı başaran bir gurup savaşçı da izlerini kaybettirmeye muvaffak olmuşlardır.

Dün aldığımız haberlere göre Çin’in “Topum Güvenliği Bakanlığı” bir basın toplantısı düzenleyerek söz konusu olayların gerçekliğini itiraf etmişler ve çatışma sırasında ölen Huang Qiang adlı Çinli asker için şaşaalı bir cenaze merasimi tertip ederek bu cenaze törenini Doğu Türkistan İstiklal Savaşçıları aleyhinde bir propaganda malzemesi olarak kullanmışlardır.

“Otonom Bölge(Doğu Türkistan) Komünist Partisi”nin Başkan yardımcısı Nurbekri, ismindeki hain, cenaze merasiminde yaptığı konuşmada ölen Çinli için methiyeler düzmüş ve Doğu Türkistan halkının ciddi biçimde tepkisini çekmiştir. Bu konuda görüşlerini açıklayan Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”nin başkanı Abdulcelil Karakaş Şöyle dedi: “Milli münafık Nurbekri’nin cenaze töreninde söylediği sözler hakikaten insanı iğrendiriyor. Her zaman kendi halkına karşı düşmanlığını sürdüren, kendi halkının menfaatleri için değil, kendi halkına bitmez-tükenmez bela ve afetler getiren Çin müstemlekecilerinin çıkarları için hizmet etmekte olan Nurbekri gibi milli satıcılara halkımız kesinlikle gerekli cevabı verecektir. Bu tür kişiler ebediyen halkımızın yüz karasıdır.”

Barın civarındaki Koşrap’ta meydana gelen Bağımsızlık savaşında ölen ve yaralananların sayısı elbette ki kamuoyuna yansıyanlardan ibaret değil. Çin devletinin kendi kayıplarının gerçek sayısını gizlediğinden de eminiz.

Son çatışmalar sonrasında sevinç, gurur ve heyecanla beraber hissettiğimiz burukluğun sebebi ise, bu son olayı bahane eden işgalci Çin güçlerinin bütün Doğu Türkistan genelinde ana yolları keserek arama ve tutuklama furyası başlatmış bulunmalarıdır. Şundan da eminiz ki; Çinliler bundan sonra dünya kamuoyunu yanıltarak Doğu Türkistan halkına yönelik olarak yeni baskın, katliam ve keyfi tutuklamalarına daha da hız verecektir.

İstiklalleri uğruna hayatlarını kaybeden Şehitlerimize Allahtan rahmet, Doğu Türkistan halkına da baş sağlığı dilerken, Doğu Türkistan’daki eşit olmayan şartlar altında sürdürülen İstiklal Savaşının Tam bağımsız Doğu Türkistan’a kavuşana kadar devem edeceğini bütün dünyaya bir daha ilan ediyoruz…

 

DOĞU TÜRKİSTANLI ÖĞRENCİLERİN

ÖNLERİNDEKİ ENGELLER

 09.01.2007

BM. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin Giriş bölümünde şöyle denilmektedir: “İnsan hakları; Tüm insanların hiçbir ayrım gözetmeksizin yalnızca insan olarak doğmalarından kaynaklanan eşit, özgür ve onurlu yaşamasını sağlayan haklardır. Herkes, cinsiyet, ırk, renk, din, dil, yaş, tabiiyet, düşünce farkı ulusal veya toplumsal köken, zenginlik gibi fark olmaksızın hukuk karşısında eşittir.”

BM. İnsan Hakları Beyannamesinde garanti altına alındığı ileri sürülen ve insanların en temel haklarından biri olan Eğitim ve öğrenim hakları Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’da ne yazık ki; BM. Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesinden biri olan Çin tarafından bütün dünyanın gözleri önünde aleni olarak ihlal edilmekte ve çiğnenmektedir.

Doğu Türkistanlıların çocuklarının eğitim ve öğrenim haklarını engellemek adına her yıl değişik yollar deneyen ve Türk öğrencilerin karşısına türlü, türlü engeller çıkartan Çin devleti Doğu Türkistan’da 1949 yılından beri 3 kez alfabe değişikliği cihetine giderek karmaşa yaratmış ve böylece nesiller arasındaki iletişimi kopartmaya çalışmıştır. Modern binalardan oluşan Çin okulları ile Ahırdan bozma göstermelik Uygur okulları arasındaki ciddi farklar sebebiyle çocuklarını Çin okullarına verenler ileriki yıllarda çocuklarını her yönlü olarak kaybettiler. Her şeye ve bütün olumsuz şartlara rağmen çocuklarını Türk okullarına verenlerin çocukları ise, Üniversite kapısına geldiklerinde yeterli derecede Çince bilmedikleri iddiası ile Üniversiteye girme hakkından çoğunlukla mahrum bırakıldılar.

Çinlilerin 2003 yılından itibaren başlattıkları uygulamalarında ise önce İlköğretim okullarının 3. sınıfından itibaren Çin dilinde eğitimi mecburi hale getirdiler. Ardından da “Uygur dili eğitim ve öğretim dili olmaya yeterli değil” şeklindeki sadece Çinlilere has bir mantık ve inkârcılıkla “Çift Dilde Eğitim” safsatası adı altında bütün okullarda ilköğretimin birinci sınıfından itibaren Çinceyi mecburi şekilde uygulamaya koydular.

Uygur Türkleri mücadelecilik ruhu ile bir yolunu bulup Üniversitelere girme başarısını gösterdiklerinde ise onları bin bir türlü engeller ve zorluklar beklemektedir.

Çinlilerle iç içe de olsa öğrenimlerini tamamlamak isteyen Doğu Türkistanlı öğrenciler Çin’in çeşitli bölgelerindeki Üniversitelerde kendilerini bekleyen birçok tehdit, tehlike ve zorluklarla boğuşarak ancak mezuniyet safhasına gelebilmektedirler.

“Tiyanşan (Tanrıdağ) İnternet Sitesi”nin 04.01.2007 tarihli bir haberinde, 1989 yılından beri Doğu Türkistan’dan Çin’in içeri bölgelerindeki Üniversitelere giderek okumakta olan Doğu Türkistanlı öğrencilerin umumi sayısının 18 binden daha fazla olduğu, bunların büyük çoğunluğunun iktisadi yönden sıkıntı içinde oldukları belirtiliyor.

Onlar yıllardır okullarını bitirebilmek için çok büyük sıkıntılara katlanmaktadırlar. 2006 yılının Kasım ayına kadar, Çin’deki 164 Üniversitede öğrenim görmekte olan 14 binden fazla Doğu Türkistanlı öğrenci çeşitli yerlerden miktarı yeterli olmasa da öğrenim yardımı almak zorunda kalmışlardır.

Yıllardan beri Çin’de okumakta olan Doğu Türkistanlı öğrencilerin, öğrenim şartları, öğrenim kuralları ve öğrenim giderleri konusunda farklı uygulamalara tabi tutuldukları biliniyor. Uygur öğrenciler Çinli öğrencilerle kıyaslandığında Uygurların içinde bulundukları şartların her taraflı olarak oldukça daha kötü olduğu da bir gerçek.

Doğu Türkistanlı öğrenciler yalnızca okul rehberliği, Çinli öğretim üyeleri tarafından değil, Çinli öğrenciler tarafından da hakaretlere, aşağılanmalara ve dışlanmalara maruz kalmaktadırlar.

Doğu Türkistan’ın bütün zenginlik kaynaklarını aralıksız bir biçimde Çin’e taşıyan ve dur-durak bilmeden Doğu Türkistan’a Çinli göçmen getirip yerleştiren, Türk topraklarını sömüren, yerli Türk halkını sefalete mahkûm eden Çinliler, Doğu Türkistanlı öğrencilerin okuma haklarını onların önlerine maddi sıkıntılar çıkartarak engelliyorlar…

Dünyadaki bütün insan hakları örgütlerine, Birleşmiş Milletler Teşkilatı üyesi olan bütün dünya devletlerine ve Çinli hayranlarına önemle duyurulur.

 

BARIN’DA 2. MİLLİ AYAKLANMA HAZIRLIĞI

 08.01.2007

Doğu Türkistan tarihi, Doğu Türkistan Türklerinin aralıksız olarak Çin istilacılarına karşı verdikleri İstiklal mücadeleleri ile doludur. Dolayısıyla Doğu Türkistan halkının bağımsız olma fikri hiçbir zaman kaybolmamıştır, kaybolmayacaktır.

Nitekim 5 Nisan 1990 tarihinde Kaşgar’a bağlı Aktuğ nahiyesinin Barın köyünde patlak veren ve tarihe “Barın Katliamı” veya “Barın Milli Ayaklanması” olarak geçen istiklal savaşının liderlerinden Zeydin Yusuf  (Zeydin Kâri) Ayaklanma öncesinde silah arkadaşlarına şöyle demiştir:

“Bir Milli Kurtuluş Hareketinin başarısızlıkla sonuçlanması milli kurtuluş hareketine katılanların yok olması demektir; fakat Milli Kurtuluş Hareketi fikrinin yok olması ise bir milletin tamamen yok olması anlamına gelir.” Bu sözlerin gerçekliğini ispat etme mecburiyeti ve bilinci içinde olan kahraman Doğu Türkistan halkı siyasi, kültürel ve inanç kulvarında ki direnişini sürdürürken silahlı mücadele kulvarını da terk etmiş değildirler.

Dolayısıyla her an patlamaya hazır bir bomba gibi Çin işgalcilerinin içlerine korku ve endişe salmaktadır.

Nisan 1990 tarihindeki bu Barın savaşı sırasında binlerce şehit veren Doğu Türkistanlıların evlatları aradan geçen 16 yılın sonunda yeniden toparlanarak Çin işgal güçlerine karşı yeni bir darbe vurma hazırlığındayken bu teşebbüsün akim kaldığı öğrenildi.

Bu günlerde “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”nin Doğu Türkistan’dan edindiği ilk ciddi malumatlara göre, bu yıl Ocak ayının 5. günü Doğu Türkistan’ın meşhur Barin köyünde yine Çin hâkimiyetinin yüreğini hoplatan büyük bir siyasi hadise meydana gelmiştir.

Alınan haberlere bakıldığında, Çin hâkimiyetine karşı yıllardır silahlı direniş hazırlığını sürdürmekte olan malum bir Uygur Teşkilatı Doğu Türkistan’ın Barin köyünde 50 kişiden oluşan gizli ve özel bir ekip kurmuşlardır. Söz konusu ekip köyün dışındaki malum bir bölgede gizli bir şekilde askeri eğitim kampı oluşturarak orada silahlı eğitimin yanı sıra Barin köyünde 2. defa milli bir ayaklanma gerçekleştirme planları yaparlarken ne yazık ki; 5 Ocak 2007 tarihinde bu yer altı teşkilat, sebebi henüz bilinmeyen bir şekilde ifşa olmuş olup, bu ekip içerisindeki milli savaşçıların bir kısmı yakalanmış, bir kısmı da kaçmayı başarmışlardır.

Bu olay Doğu Türkistan’daki Çin hâkimiyetinin üst düzey yetkilileri arasında şiddetli bir sarsıntıya sebep olmuş bulunmaktadır.

Olayın ardından Çin hâkimiyeti asker jandarma ve polis güçlerini genel teyakkuza geçirerek bütün Doğu Türkistan genelinde ciddi bir arama ve tutuklama furyası başlatmıştır. Fakat Çin makamları bu olayı sıkı bir biçimde gizli tuttukları için yerli halk bu konudan henüz haberdar olmamıştır.

Ayrıca“Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”nin bu olay hakkında derinlemesine araştırmalarını sürdürmekte olduğu da öğrenildi.

Ülkeleri işgal altında olan ve İstiklal savaşı vermeye mecbur olan insanlar günün şartları içerisinde sahip oldukları imkânlar neye ve hangi yöntemlere elveriyorsa o yöntemlerle elbette ki mücadelelerini sürdüreceklerdir. Dünyanın her tarafında bu böyledir. Irzlarını namuslarını, gelecek nesillerini ve topraklarını korumak zorunda olan insanları şu veya bu türlü karalamalarla yaftalamak ve ya yaftalayanlara destek olmak ise, işgal güçlerinden farklı düşünülmediğinin açık bir ifadesidir.

Vatanları, bayrakları, İstiklalleri ve bütün milli ve manevi varlıkları tehlike altında olan milletlerin nefsi müdafaa hakları vardır ve bu hakları uluslar arası hukuk kuralları içerisinde meşrudur. Bu hakkı kullananları ve kullanmak isteyenleri karalamak ciddi bir hukuksuzluk ve çifte standartçılıktır…

  

ÇİN VAHŞETİNE BİR MİSAL

05.01.2007

 

İşgal altındaki bir ülkenin her yönlü olarak yıpranacağı, işgal güçleri tarafından sömürüleceği, halkının da insanlık dışı muamelelere maruz kalacağı, aşağılanacağı ve yaşamaktansa ölmeyi yeğler duruma geleceği, getirileceği bilinen ve beklenen hadiselerdendir.

Fakat dünya tarihi boyunca akıl almaz işkenceleriyle, hile desise ve entrikacılıkları ile bilinen Çinliler tarafından işgal edilmiş olan Doğu Türkistan, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir biçimde vahşice talan ediliyor. Bunun dışında Müslüman Doğu Türkistan halkı Çin işgalcilerince dini, ırkî ve kültürel aşağılanmalara maruz bırakılmakta, her türlü insani hakları da dünya kamuoyunun gözleri önünde açıkça çiğnenmektedir.

Doğu Türkistan halkını çeşitli yöntemlerle tamamen yok etmeyi hedefleyen Çinliler tam manasıyla bir katliam seferberliği başlatmış bulunmaktadırlar. Çin devletinin estirmekte olduğu “devlet terörü” nün yanı sıra sıradan Çinlilerde kendi bildikleri şekilde Doğu Türkistan halkına yönelik olarak insanın adeta kanını donduracak türden vahşiliklerle Çin devletinin kan içiciliğine destek olmaktadır. Çünkü Doğu Türkistanlı Türkleri öldüren ve hatta toplu katliamlar uygulayan Çinliler sembolik olarak cezalandırılmaların dışında ciddi olarak bir ceza almamakta, bir Türk’ün her hangi bir Çinliyi öldürmüş olması halinde ise, kesin olarak ölüm cezasına çarptırılmaktadır.

Doğu Türkistan halkı akşam saatlerinden sonra çocuklarını sokağa çıkartmamaya özen göstermektedir. Çünkü zaman, zaman Türk çocuklarının kaçırılarak Çinliler tarafından yenilmesi hadiselerine rastlanılmış olduğu bir gerçektir. Bir de bunlara son zamanlarda sayıları her geçen gün biraz daha artan Çinli organ mafyasını da eklersek ortaya son derece dehşetengiz bir tablo çıkmaktadır.

Çinli organ mafyası tarafından kaçırılan Türk çocuklarının Çin’in içeri bölgelerine götürülerek gerekli organları alındıktan sonra kuytu köşelere atılmış olduklarına tanıklık eden Uygurların anlatımları bulunmaktadır…

Bilindiği gibi Doğu Türkistan’ı 1949 yılında işgal eden Çinliler, işgalin hemen ardından Çin’den sürekli olarak getirdikleri Çinli göçmenleri Doğu Türkistan’ın en verimli topraklara sahip bölgelerine yerleştirmeyi aralıksız sürdürdüler. Hatta ecdatlarından miras olarak kendilerine intikal eden verimli arazilerde bütün geçimlerini o topraktan sağlayan Türkleri zorbalıkla başka yerlere göç ettirerek onların yerlerine Çinlileri yerleştirmekteydiler. Sonunda durum öyle bir hal aldı ki; Çinli göçmenler toprak ağası, yerli Türk halkı da onların yanında çalışan ırgat haline dönüştü.

 Merkezi Almanya’nın Münih kentinde bulunan “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”ne 2006 yılının Aralık ayı sonunda ulaşan bir haberin içeriğinden 2006 yılı Kasım ayının sonlarında Doğu Türkistan’da Aksu’nun Şahyar Nahiyesine bağlı Döngkotan köyünde bir Çinli toprak ağasının 14 Uygur Türk’ünü zehirlediği öğrenildi.

Olay şöyle cereyan etmiş bulunmaktadır: Şahyar’ ın Döngkotan köyündeki bir Çinli  2006 yılı Mayıs ayının ortalarında Hoten’ den gelen 14 Uygur’u ırgatlık için tutmuş olup, onları kendisinin ekili alanlarında çalıştırmıştır. Bu işte kasım ayının sonlarına kadar çalışmış olan Uygur işçiler işlerini bitirip yurtlarına dönecekleri sırada söz konusu Çinliden ücretlerini istemişler, Çinli patron onlara “paralarınızı yarın vereyim, sizleri bu gün misafir edeyim” diyerek onları alıkoymuş ve o gün iki keçi keserek ziyafet hazırlamıştır.  Bu sofrada yemek yiyen 14 Uygur toprak işçisi yemekten hemen sonra birer, birer ölmüşlerdir. Çinli de onları derhal greyderle evinin yakınlarında toprağa gömmüştür.

Çinlinin hareketlerinden şüphelenen köylülerin durumu polise bildirmelerinden sonra olay açığa çıkmış bulunmaktadır. Çinli toprak ağasının Türk işçilerin ücretlerini ödememek için yemeğe zehir katmak suretiyle 14 kişinin tamamını gözünü kırpmadan vahşice ve ancak bir Çinliye yakışır bir yöntemle öldürdüğü kesinleşmiş bulunmaktadır.

Bu olay Doğu Türkistan’da hemen her gün yaşanan vahşetin sadece su yüzüne çıkmış olan bir bölümü olup, bütün Doğu Türkistan halkı benzer katliamlarla her an karşılaşmaya adaydır…

 

 
 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2007
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz