HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

  

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

Gazetesi

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

Aralık- 2006

  

ÇİN, TÜRKİYE’DE YENİ BİR “TEZGÂH” SERGİLEDİ

 30.11.2006

20 yıl aradan sonra Çin ve Türkiye Kültür Bakanlıklarının işbirliğinde Çin devleti tarafından Türkiye’ye getirilen Doğu Türkistan Folklor grubu İstanbul, İzmir ve Ankara’da oyunlarını sahnelediler. Bu oyunların sahnelendiği yerlerde bir de “kültür ve fotoğraf sergileri” açtılar…

Fakat bu defa Çinliler, tamamı Uygur Türklerinden oluşan folklorcuları ve Türkiye’nin kültür bakanlığı ilgililerini kendilerinin ulaşmak istedikleri sinsi emellerine açıkça alet etmişlerdi. Doğu Türkistan halkı Çin esareti altındadır ve Çinli esir tüccarlarının sevk ve idaresi altında olmak zorundalar… Peki, bizim Kültür bakanlığı sorumlularına ne oluyor da Çinlilerin oyunlarına geliyorlar? Anlamak mümkün değil.

Türkiye kamuoyu tarafından bilindiği üzere (Kültür bakanlığımızın hep uyuyarak objektiflere yakalanan bakanı her halde uyumaya devam ediyor olmalı çünkü Doğu Türkistan meselesi ile ilgili olarak hiçbir bilgisi yok. Yada Çinli meslektaşları ile ters düşmemek için öyle davranıyor.) Doğu Türkistanlıların yarım asrı geçkin bir süredir sürdürmekte oldukları bir bağımsızlık mücadeleleri var. Bu mücadele, Türkiye Türklerinin kendileri ile aynı ırktan, aynı dinden olmaları ve aynı kültürel değerleri, tarihi gerçekleri paylaşıyor olmalarından dolayı Türkiye’de daha etkin bir biçimde sürdürülüyor… Bunu çok iyi bilen Çinliler Türkiye Türklerinin zihinlerindeki “zulüm ve esaret altındaki Doğu Türkistan” imajını silebilmek için bilinen tarihi Çin hilekârlıklarından birini daha sergilediler.

Amerika’dan bütün dünyaya Uygur lehçesinde yayın yapan RFA(Özgür Asya Radyosu)nın Ankara muhabiri olan Erkin Tarım Çinlilerin bu entrikalarını bire-bir gözlemleyerek gördüklerini dinleyicilerle paylaştı. Ben de bu Uygurca yayın’ın bir bölümünü Türkiye Türkçe’sine çevirerek sizlerle paylaşmak istedim:

“12 Mukam Asamblesi 22.11.2006 tarihinde de Ankara’ya geldi. Ankara’daki Leyla Gencer salonunda oyunlarını sahnelediler. Bu salonda aynı zamanda da Uygur diyarındaki (Doğu Türkistan) kültür eserleri, şehirler dağ ve ırmak manzaraları, Uygur örf ve adetlerini yansıtan fotoğraflar sergilenmiş olup, Türkiye’nin devlet bakanı Mehmet Ali Şahin bu resim sergisini ve gösterileri de izledi.

Fotoğraf sergisinde yer alan resimlerde Uygurların Baht-saadet ve mutluluk içinde yaşamakta oldukları, özellikle de camilerde namaz kılmakta olan insanlar ve hatta bilgisayarların önünde oturarak Kuran okumakta olan gençlerin resimleri aracılığı ile dini özgürlüğe sahip oldukları anlatılmaya çalışılıyordu.

Sergi sonunda devlet bakanı Mehmet Ali Şahin gazetecilere bir açıklama yaparak şunları söyledi: “Gerçi mesafe uzak olsa da gönülleri bir birleri ile çok yakın olan iki devletiz. Ben Çin halk Cumhuriyetine iki defa ziyarete gittim. Orada o kadar iyi ağırlandım ki; Kendimi adeta Türkiye’deki gibi hissettim. Bu sebeple Çin Halk Cumhuriyetindeki devlet erkânı ve halkına karşı özel bir sevgi besliyorum. Bu gün ben burada bu sergiyi gördüm. Bu resimlerden Çin’deki fotoğraf sanatının hangi seviyelere ulaşmış olduğunu gördüm. Ben iki devlet arasındaki münasebetlerin güçleneceğini ümit ediyorum. Kültür faaliyetlerinin iki devlet arasındaki ilişkileri daha da güçlendireceğine inanıyorum.”

Biz bakanın açıklamasının bitiminde bakana sorular yönelttik:

—Siz Uygur bölgesine(Doğu Türkistan) gittiniz mi?

—Sinkiang Uygur Özerk Bölgesine henüz gidemedim. Önümüzdeki aylarda Çin’e 3. defa ziyarette bulunacağım. O zaman Uygur bölgesine de gitmeyi düşünüyorum.

—Oradaki insan hakları ihlalleri ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

—Bu konuda şimdi bir düşüncem yok. Yorum yapmıyorum.

Bakan bu soruma cevap vermeye başlar başlamaz derhal 3 polis beni engelleyerek oradan uzaklaştırdı…”

 

SİYASİ TUTUKLU MUHAMMET TOHTİ KURTARILMALIDIR

 27.11.2006

Çin zindanlarında veya Çin’in isteği ile Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Pakistan gibi, bağımsız birer devlet olmalarına rağmen Doğu Türkistan söz konusu olduğunda Çin’in direktifleri ile hareket ederek birçok siyasi sığınmacı Doğu Türkistanlıyı uluslar arası insan hakları kurallarını çiğneyerek Çinlilere teslim eden, ya da Çin’e verilmek üzere kendi zindanlarına atan bu sözde bağımsız denilebilecek ülkeler, bu güne kadar birçok Doğu Türkistanlının ölümüne sebep olmuşlardır.

Daha yakın bir zamanda, 1998 yılında Çin’in isteği üzerine Kırgızistan’da ticaret yaparken tutuklanan Obulkasım Haci isimli bir Doğu Türkistanlı genç, Kırgız hapishanesinde gördüğü işkenceler sonucunda çok ağır hastalanmış ve tedavi olma taleplerinin de reddedilmesi sonucunda 08.09.2006 tarihinde sabaha karşı saat 7.oo sıralarında Bişkek’te bulunan 47’ No’lu Cezaevi hastanesinde hayatını kaybetmiştir…  

Mart ayında Özbekistan’da tutuklanan Kanada vatandaşı Hüsenjan Celil’in de Özbekistan hükümeti tarafından Çin’e teslim edildiği ve bu gün hayatından endişe edildiği de biliniyor.

Pakistan’daki İslamabad Üniversitesinin Hukuk Fakültesinde öğrenim görmekte olan  genç Uygur aydını Muhammet Tohti Metrozi 2003 yılının  Temmuz ayının 16’sında ani olarak ortadan kaybolmuş olup, birkaç gün sonra onun Pakistan güvenlik güçleri tarafından yakalanarak Çin’e teslim edildiği öğrenilmişti.

Aldığımız haberlere göre, Çin hapishanelerinde ağır derecede fiziki işkencelere maruz kalan Muhammet Tohti Metrozi 2005 yılının 5. ayında görülen dava sonucunda yargılama esnasında o, kendisinin hukuk bilgisinden faydalanarak suçsuzluğunu ispatladığı için bu yargılamada karar çıkmamıştı. Fakat, 2006 yılının Temmuz ayında Çin hükümeti Muhammet Tohti üzerinden kapalı yargılama yaparak onu müebbet hapse mahkum etti

Şimdilerde alınan bilgilere göre, Muhammet Tohti hapishanede çok ağır bir hastalığa yakalanmış olup, onun iki ayağı da felç oldu.

Muhammet Tohti Metrozi ve Abdulvahap Tohti’nin Pakistan hükümeti tarafından Çin’e teslim edilmesi uluslararası İnsan Hakları Teşkilatının sert biçimde tenkidine uğramıştı. Merkezi Londra’da bulunan Uluslar arası Af Örgütü sert bir beyanat yayınlayarak Pakistan hükümetinin BM. Mülteciler komitesi tarafından siyasi sığınma talebi kabul edilerek İsveç’e yerleştirilme öncesinde olan Muhammet Tohti’yi Çin’e teslim etmesini sert biçimde kınayarak Çin h hükümetinden o’nu serbest bırakmasını da istemişti.

Öğrenildiğine öre, Çin hükümeti tarafından bölücülük faaliyetlerine katıldığı ileri sürülen Muhammet Tohti hapishanede Çin Polislerinin çok ağır işkencelerine tabi tutulmuş ve 2006 yılının 7. ayında kendisi hakkında kapalı yargılama yapılarak müebbet hapis cezası verilmesini protesto etmek için açlık direnişi ilan etmişti. O, bu protesto eylemini 17 gün boyunca devam ettirdi.

Muhammet Tohti bu direnişini sürdürürken çok ağır biçimde hastalığa yakalandı. Muhammet Tohti’nin durumundan tam olarak haberdar olan, yakın zamanda ondan bir mektup alan ve şu anda İsveç’te yaşamakta olan onun yakın dostu Abdullah’ın anlattığına göre, Muhammet Tohti’nin çok ağır bir hastalığa yakalanmış olmasına hapishanede gördüğü manevi ve fiziki ağır işkencelerin sebep olduğu öğrenildi.   Abdullah’ın anlattığına göre, Pakistan’daki İslamabad uluslar arası Üniversitesinin Hukuk fakültesinde doktora öğrenimi görmekte olduğu bir sırada Pakistan Hükümeti tarafından Çin’e teslim edilen Muhammet Tohti’nin Pakistan’daki Uygur öğrencilere yardım etmiş olmaktan başka bir suçu(!) yok…

Bu konuda İnsan hakları ve demokrasiden yana olan bütün dünya devletlerinin ilgili birimlerine Muhammet Tohti Metrozi ismindeki bu Doğu Türkistanlı gencin akıbetinin de diğerleri gibi olmaması için diplomatik girişimler başlatmaları çağrısında bulunuyorum…       

 

KÜLTÜR BAKANI VE “TİMSAHIN GÖZYAŞLARI”

 24.11.2006

Doğu Türkistan, bütün dünya devletlerinin bir birleri ile siyasi ve ekonomik ilişkileri söz konusu olduğunda Çin’e jest yapabilmek uğruna göz ardı ettikleri, yok saydıkları ve “Çin’in ayrılmaz bir parçasıdır”, “Çin’in toprak bütünlüğüne saygılıyız” gibi kolay siyasetin bir aracı yaptıkları bir ülke haline geldi.

Çin’in Doğu Türkistan konusunu ne kadar da istismar ettiğini anlamak çok zor değil. Çünkü Çin, dünya ülkeleri ile kurdukları ya da kuracakları ilişkilerin hemen hepsinde Doğu Türkistan kartını ileri sürmekte ve Doğu Türkistan Türklerinin bağımsızlık mücadelesine asla destek olunmaması ve hatta Doğu Türkistan özgürlükçülerini “Terörist” olarak gösterip onlarla mücadelede kendileri ile işbirliği yapılmasını istemektedirler.

Halkları Türk olmayan devletlerin Çin ile ilişkilerinde Çin’in bu dayatmalarının kabul edilmesini belki normal bir hadise olarak kabul etsek de, Türkiye-Çin ilişkilerinde Türk yetkililerin söz konusu Çin zorbalıklarını olumlu karşılamalarını, ya da sadece siyasi ve sözde ekonomik çıkarları uğruna Doğu Türkistan dramına arkalarını dönmelerini asla normal karşılamak mümkün değildir…

Çünkü; Doğu Türkistan Türklerinin Türkiye’den ve Türk milletinden beklentileri çok farklı olup, özellikle Türkiye Türklerini kardeş ve dindaş olarak kabul ederler. Bu yüzden Türkiye yetkililerinden ve Türklerden gelebilecek bir vefasızlığı kendileri için asla kabul edilemez ve kardeşin kardeşe ihaneti mesabesinde görmektedirler…

Çin ile dost olabilmek ve Türkiye-Çin ticari ilişkilerinden kar elde edebilmek amacı ile Türkiye yetkililerinin Çin’e bu güne kadar hep taviz üstüne taviz vere geldiği, ama Çin’den maddi çıkar elde edebilmek bir yana, iki ülke arasında Türkiye’nin aleyhine devamlı olarak büyüyen ve bu gidişle de asla kapatılabilmesi mümkün olmayan bir dış ticaret açığı söz konusudur.

 Çin ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkiler 4 Ağustos 1971'de başladı. Bu ilişkilerin başlamasını müteakip Türkiye devamlı olarak Çinli yetkililerin ardı arkası kesilmeyen içten pazarlıklı ziyaretlerinin mekânı oldu. Çin’in diplomatik- siyasi baskılarını hep ensesinde hissetti.

 Çin devlet başkanı Jiang Zemin’in 18-21 Nisan 2000 tarihinde Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaret esnasında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bir toplantı esnasında Doğu Türkistan Türklerinin yüreğine zehirli bir hançer saplayan şu sözlerle Çinlilere hoş görünmeye ve Çin dostu görünmeye çalışmıştır. : “Bu kişilerin (Doğu Türkistan Türkleri) Çin’e sadık yurttaşlar olarak ülkenizin bir parçası olduklarına inanıyorum. Çin’in toprak bütünlüğünün korunması Türkiye’nin politikasıdır”.

Oysa ki Çin, Türkiye’yi Doğu Türkistan Türklerinin en büyük ve en samimi destekçisi olarak kabul etmekte ve 1990-1994 yılları arasında kaleme alınan “Panislamizm ve Pantürkizm’in Doğu Türkistan’daki Yayılmaları ve Buna Karşılık Uygulanacak Tedbirler” adlı 387 sayfalık raporda Doğu Türkistan ‘ayrılıkçı hareketi’nin Türkiye menşeli olduğu vurgulanmaktadır…

En son olarak ta, Türkiye Cumhuriyeti Kültür bakanlığı ile Çin Kültür bakanlığı arasında yapılan bir işbirliği ile, işgalci Kızıl Çin’in akıttığı Türk kanları ile boyanmış Kızıl Çin’in kızıl bayrağının gölgesi altında Uygur sanatçılarını Türkiye turnesine çıkartarak Türk milletini yanıltma girişiminde bulunulmuştur…

Çinliler zaten son 10 yıl zarfında Türkiye’deki Çin konsoloslukları ve Büyükelçilikleri aracılığı ile ücretsiz olarak el altından Türkiye’de, Uygur folkloru ile ilgili videokasetleri ve CD’ler dağıtarak Doğu Türkistan’daki hayatın tamamının güllük-gülistanlık olduğu havası pompalanmaya çalışılıyordu.

Türkiye Kültür bakanlığı eskiden beri olduğu gibi bir defa daha Çin oyunlarına alet olurken, diğer yandan da bir süre sonra Doğu Türkistan için “Timsah Gözyaşları” dökecek…

 

İŞGALCİ ÇİN ÜRÜMÇİ’Yİ YUTUYOR 

23.11.2006 

           

Türkiye Türkleri arasında, Doğu Türkistan denilince ilk akla gelen vilayetlerin başında tarihi Kaşgar ve Ürümçi şehirleri gelir. İstanbul vilayetimiz için Türkiye Türklerinin “İstanbul’un taşı toprağı altın” dedikleri gibi, Ürümçi vilayeti de Doğu Türkistanlılar için aynıdır. Doğu Türkistan’ın her hangi bir vilayetinde ekonomik sıkıntıya düşenlerin iktisadi sıkıntıdan kurtulmak için ilk akıllarına gelen vilayet Ürümçi’dir (veya idi) Bu yüzden Ürümçi gerçekten de Doğu Türkistanlılar için en önemli vilayetlerden biridir.

"Ürümçi" sözcüğü Moğolca "güzel ve zevkli doğal otlak" anlamına gelir.

Tanrı Dağlarının kuzey bölümünde geniş bir düzlükte yer alan Ürümçi’ nin doğu, batı ve güneyi Tanrı Dağları ile çevrilidir.

Şehir, kuzeyde Cungarya Havzası ile birleşir. İşgalci Çin devletinin açıklamalarında Ürümçi'nin nüfusu 1.336.500 olarak gösterilse de, Doğu Türkistan’ın gerçek nüfusunu bu güne kadar dünya kamu oyundan hep saklaya gelen Çinlilerin verdikleri bu rakam kesinlikle gerçek dışı olup,  Ürümçi’nin nüfusu Çinlilerin verdikleri rakamın en az on misli fazlası olarak hesaplanmalıdır.

Halk tarafından "Kar ve buz kenti" olarak ta bilinen Ürümçi’de kış ayları oldukça soğuk geçer. Yazları ise bol yağmur yağar. Urümçi nehri kıyısındaki Kızıl Tepe (Kızıl döve), şehrin sembolü olarak tanınır. Urümçi şehir merkezinden 80 kilometre uzakta bulunan Tiançi Gölü, Bogda Dağı'nın eteklerindedir. Doruklarındaki gümüş renkli buzul ve kar kitlesiyle Bogda Dağı'nın hemen yanında Tiançi Gölü'nün gizemli mavi suları adeta büyüleyici bir manzara oluşturur.

Urümçi Müzesi, ulusal  mimarinin  görkemli yapıtlarından  biridir.  Müzede,   3000 yıl   öncesinden kalma Uygurlara ait mumyalanmış cesetler de sergilenmektedir.  Sergi Sarayı'nın arka bahçesinde sergilenen göktaşları da çok ilginçtir ve dünyanın her yerinden astronomlar ile turistlerin beğenisini kazanır. Bu göktaşlarından biri 30 ton ağırlığındadır dünyanın da en büyük üçüncü göktaşıdır.

Beyaz Kavak(Aktirek) Vadisi, Ürümçi şehrinin 75 kilometre güneyinde, Güney dağlarının içindedir. Sık ormanları, renk renk çiçekleri, ılık iklimi ve temiz havasıyla bu vadi adeta cennetten bir köşedir. Yeşil ağaçlar arasında uzaktan görülmesi imkânsız 2 metre genişliğinde bir akarsu, 20 metre yükseklikten düşerek ince su zerrelerinden oluşan bir bulut meydana getirir ve çevresindeki yem yeşil ormanlık içerisinden harikulade bir şelale olarak kendisini gösterir.

Ürümçi,1949 yılından beri Çin tarafından sömürülmekte olan Doğu Türkistan topraklarının yerüstü ve yeraltı doğal kaynakları bakımından en zengin vilayetlerden biridir. Urümçi, "kömür madenleri üzerindeki kent" olarak da bilinir.

Ürümçi çevresindeki kömür madenleri Çin kaynaklarına göre 10 milyar ton, alçıtaşı rezervleri 2.2 milyar ton, kireçtaşı rezervleri 104 milyon ton, mutfak tuzu rezervleri 10 milyon tonun üzerinde ve sodyum sülfat rezervleri 110 milyon tonun üzerindedir. Fakat Tabi ki bu rakamlar da nüfus konusunda olduğu gibi gerçek rakamlar olmayıp hakiki miktarların çok altında düzmece ramlardır. Urümçi çevresinde, birçok hayvan ve bitki türünü bünyesinde barındıran çok zengin ve çok geniş ormanlık alanlar yer alır.

Tanrı dağlarının Ürümçi şehir sınırları içinde kalan bölümünde önemli miktarda buzullar yer almakta olup, 164 kilometrekarelik bir bölümü karlarla kaplıdır. Bu nedenle Ürümçi, zengin yerüstü ve yeraltı su kaynaklarına da sahip bir şehirdir

Ne yazık ki; Çin’den Doğu Türkistanlıların asimilasyonunu hızlandırmak için sürekli olarak getirilen Çinli göçmenlerin en fazla yerleştirildiği vilayetlerin başında Ürümçi gelmekte olup, bu yüzden bu gün Ürümçi nüfusunun % de 90’ı tamamen Çinliler oluşturmaktadır. Bu sebeple işgalci Çin devleti de bütün Doğu Türkistan genelinde en çok yatırımı Ürümçi’ye yapmaktadır.

Ürümçi’de Çalışanlarının tamamı Çinli olan 3000’in üzerinde kayıtlı endüstri kuruluşu bulunmakta iken, yerli Müslüman Türk halkı ise kendi vatanında işsizlik ve açlık içinde kıvranmaktadır.

 

“TURFANDA” SÖZÜ VE TURFAN

18.11.2006

Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın dünya coğrafyası üzerinde yer aldığı jeopolitik, jeostratejik konumu ve sahip olduğu eşine az rastlanılır türden yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynakları hakkında yeterli seviyede bir bilgi sahibi olunduğunda, çağımızın yecüc-mecücleri olarak adlandırılabilecek Çin milletinin yüz yıllardır devam eden Doğu Türkistan’ı ele geçirme ihtiraslarının sebebini kolayca anlayabilmek mümkün olacaktır.

Doğu Türkistan’ın her bir vilayetinin her yönlü olarak sahip olduğu değerlerinin izahının birkaç kitap yada günlerce sürebilecek anlatımlarla yapılabilmesi mümkün değildir… 

Türkiye’de “Turfan’da” deyiminin nerelerde kullanıldığı her kesin malumudur. Bazı meyvelerin ait olduğu mevsimin dışındaki zamanlarda özel seralarda yetiştirilmiş olanlarına“Turfan’da” denilir..  Türklerin Anayurdu olan Doğu Türkistan Türkleri ile Türkiye Türkleri arasında dil yönünden sadece şive farkı denilebilecek bir farklılığın olduğu, örf, adet, gelenek, görenek ve dDolayısıyla, kültürel birliktelikten doğan bir deyimle, Doğu Türkistan’ın dört mevsim yetişen nefis meyveleri ile ünlü Turfan vilayetinin isminden dolayı Türkiye’de “Turfan’da” sözcüğünün kullanılıyor olma ihtimali kuvvetlidir.

840 yılında Kırgız’ların saldırısına uğrayan Doğu Türkistanlıların büyük bir kısmı Tanrı Dağları'nın kuzeydoğu bölgesinde yer alan Turfan havzası ile Tarım havzasına göç ederek bu bölgelere yerleşmişlerdir. Turfan havzasına göç eden Uygurlar, eskiden oralarda yaşamakta olan soydaşları ile kaynaşarak İdikut Uygur Devletini kurmuşlardır

 Turfan, Doğu Türkistan'ın kaliteli üzümleriyle ünlü bir vilayetidir. Ürümçi şehrinin 182 kilometre doğusunda yer alıyor olup, etrafı dağlarla çevrili olmasına karşın Turfan, özgün coğrafi yapısı nedeniyle zengin yeraltı su kaynaklarına sahiptir. Buna bağlı olarak bölgede üzüm, karpuz ve diğer birçok meyve çeşidi yetiştiriliyor. Bununla birlikte ikliminin kurak ve yağmur miktarının az olması nedeniyle burada yetiştirilen meyvelerin içerdikleri şeker oranı da oldukça yüksektir. Turfan’ deniz, seviyesinin 154 m. Aşağısında olup, Doğu Türkistan’ın en çukur bölgesidir. Çanağın en alçak kısmında bir göl, daha doğrusu bir bataklık vardır.

"Alev Vahası" olarak ta adlandırılan Turfan, Doğu Türkistan da hava sıcaklığı en yüksek olan bir bölgedir. Burada yazın ortalama hava sıcaklığı 40 derecenin üzerindedir.  Kışlar dondurucu, yazlar ise çok sıcaktır. Ziraat yapabilmek için sulamaya ihtiyaç vardır. Su, dağlardan inen akarsuların çevrilmesinden ve kaynaklardan elde edilir. Ayrıca, kökü milattan öncelere dayanan ve Uygur medeniyetinin eşsiz eserlerinden olup, Kariz adı verilen yeraltı sulama kanalları vasıtası ile yer altı suları bahçelere sevk edilerek sulama yapılır.

Sulamaya dayanan ziraatın yapıldığı bu yerler vahalardır. Uygurların Budist resim sanatının en mühim âbideleri Turfan Murtuk civarındaki Bezeklik ve Kuçar Mingöy (Binev) mağaralarında bulunmaktadır. Bunların mühim bir kısmı 20. yüzyılın başlarında A.Von Le Gog başkanlığındaki Alman arkeologları tarafından Almanya'ya götürülen Uygur duvar resimleri olup, simdi bu resimler Berlin arkeoloji müzesinde sergilenmektedir.

Turfan havzasında büyük bir ehemmiyet kazanan ve çokça yetiştirilen pamuktan ham madde olarak faydalanılmaktadır.

Turfan tam anlamıyla bir üzüm cennetidir. “Üzüm Krallığı” olarak ta adlandırılan Turfan şehri üzüm bağlarıyla meşhurdur. Tarih kayıtları, Turfan’daki üzüm üretimine 2 bin yıl önce başlandığını göstermektedir. Turfan’ın her köşesinde birbirlerini izleyen eski üzüm bağları görmek mümkündür. Buradaki insanların çamurdan yapılan tuğlalarla inşa ettikleri kulübelerde güneşi görmeden tamamen sıcak rüzgârla kuruttukları kuru üzümler, tüm ülkede aranılan kuru meyve türlerindendir.

 

TANRI DAĞLARININ TÜRK DÜNYASINDAKİ YERİ

15.11.2006

 

Tanrı Dağları denilince ilk akla gelen, Türklerin ezeli mekânı ve Türk milletinin sırtını dayayarak arkasından gelebilecek düşmanın kalleş saldırılarından korunduğu ve onun koynundan akıp gelen ana sütü gibi tılsımlı ve tertemiz berrak sularından içerek iradesini çelikleştirdiği, gölgesinde hayat bularak orta Asya bozkırlarından dünyaya yayıldığı, azametli, Türk milletinin başı dik ve mağrur duruşunu simgeleyen bir dağ silsilesidir…

Yarım asra yakın devam eden  hükümdarlığı sırasında  kendi soyundan boy ve toplulukları tek bayrak altında toplamayı başarıp, Asya’da irili ufaklı yirmi altı devletin ulu Hakanı olan  Mete’nin ve ondan sonra gelen torunlarının da mekanıdır Tanrı Dağları ve etekleri..  Çin gibi büyük ve tehlikeli bir güce dahi baş eğdirip, devletin sınırlarını Kuzeyde Sibirya, Batıda Ural dağları, Hazar denizi,  güneyde Himalaya ve Doğuda Büyük Okyanusa kadar uzanan Hun devletinin temellerinin atıldığı yerdir Tanrı Dağları ve  civarı..   

Bu sebeplerle Tanrı Dağları Türk tarihi boyunca nice destanlara konu olmuştur … Hemen, hemen Orta Asya bölgesinde Tanrı Dağlarının kutsiyetine inanmayan hiç kimse yok gibidir… Dolayısıyla, Tanrı Dağlarının Türk milleti için taşıdığı değeri, içerdiği manevi anlamı gelecek kuşaklara anlatmanın her Türk ferdi için milli bir vazife olduğuna inananlardanım…

Tanrı Dağları Orta Asya'nın en büyük dağ sistemlerinden birini oluşturur. Batı ve güney-batıdan doğu- kuzeydoğu istikametinde 2,500 km.’ ye kadar uzanan bu dağ silsilesi doğu ve batı ucunda yaklaşık 500 km genişliğine ulaşırken orta kısımlarında 350 km’ye kadar daralır. Tanrı Dağları bugünkü siyasi coğrafya dikkate alındığında, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Doğu Türkistan’ın merkezi kısımlarına kadar yayılır. Bu azametli dağlar kuzeyde Çungar ve güneyde Kazakistan düzlükleri, güneydoğuda Tarım havzası, güneybatıda Hisar ve Altay Sıradağları ile sınırlanır. Hisar vadileri Tanrı Dağlarını Pamir Dağlarından ayırır. Tanrı Dağları kuzeybatıya doğru Kazakistan düzlükleri içerisinde yükselen Çu-ıli ve Karatay Sıradağlarını da içine alır. Bu sınırlar içerisinde Tanrı Dağlarının yaklaşık 1.000.000 km. karelik alanı kapladığı da bilinmektedir.

 Tanrı Dağlarının en yüksek noktası ise, 7439 m. yükseklikte olup, bu dağın en önemli bölümleri Doğu Türkistan’ın coğrafi sınırları içerisinde yer almaktadır.

Orta Asya bölgesi genel görünüm itibariyle sıradağlar, vadiler çöküntü havzalarıyla dikkat çekmektedir. En derin çukur Tanrı Dağlarının doğusunda yer alan ve Doğu Türkistan’ın meyveleri ile en ünlü vilayeti olan Turfan’dır. Bura deniz seviyesinden 154 m. daha aşağıda olup, Asya'nın en çukur bölgesidir.

Tanrı Dağlarının Kazakistan'daki en kuzey bölgesi Çungar Aladağları (4,622 m.) ile sınırlanır. Bu dağlar buzulları ile karakteristik bir yapıya sahiptir..          

 Tanrı Dağlarına ait sıradağlar silsilesi Kırgızistan ve Doğu Türkistan topraklarında uzanmaktadır. Aksay ve Narin nehir havzaları bu bölgede yer alır. Bu bölgede doğu batı istikametinde uzanan nispeten daha kısa sıradağlar ve vadiler yer almaktadır.

Avrasya'nın ortasında yer alan Tanrı Dağları yaz ve kış büyük ısı farklılıkları ile kendine özgü bir şiddetli kara iklimine sahiptir. Buradaki kuraklık kendini çevreleyen çöller ve kurak bölgelerden oluşur. Bu alanlar yılda ortalama 2,500 saatlik bir süre güneş ışığı almaktadır. Dağlarda yükseklik arttıkça, iklim daha da soğur. Daimi donmuş topraklar 3,000m. Yükseklikten sonra daha da yaygındır.

Orta Asya'da Türkistan'da çöllerin geniş yer kaplaması nedeniyle bitki örtüsü monotonluk gösterir. Tanrı Dağlarında iğneyapraklı ormanlar ve Tugrak Ağaçları en büyük oranı kaplar. Taklamekan çölünün kenarlarında ve Akarsu boylarında söğüt ve kavaklar önemli yer tutarlar.

Tanrı Dağlarındaki av hayvanları arasında Antiloplar, çeşitli geyik türleri, yabani koyunlar, leopar, kurt, ayı, vaşak ve diğer kanatlılar sayılabilir. Kuzeyde yabani atlar, Doğu Türkistan’da yer alan Lop-Nor yakınlarında yabani develere de rastlanılmaktadır…

Yüce rabbimden dileğim şudur: İnsanlık medeniyetinin, adalet kavramının ve yüce dinimiz İslamiyet’in dünyadaki en köklü varisleri ve garantörü olan Türk milletinin varlığı da, ezelden ebediyete uzanan ihtişamlı Tanrı Dağlarının ömrü gibi uzun ve kudretli olsun…

 

DOĞU TÜRKİSTAN CUMHURİYETLERİNİ ANARKEN…

12.11.2006

Hemen her yıl, 12 Kasım 1933’te kurulan Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyetinden ve 12 Kasım 1944’te kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş merhalelerinden bahsetmek, çeşitli dünya devletlerinde yaşamakta olan Doğu Türkistanlılar için artık rutin bir hadise haline geldi. Anlaşılan o ki; aradan geçen yıllar içerisinde dünya kamuoyuna bu devletlerin kuruluşları ile ilgili olarak anlatılanlar ve hatırlatılanlar Doğu Türkistan’ın Çin işgalinden kurtulması yolunda bir kapı aralamamıştır.

 İçinde yaşadığımız dünya konjonktüründe sadece geçmişin güzel günlerini hatırlayarak teselli bulup, bununla avunarak yaşamak ta bizleri kendi kendimizi kandırmanın ötesine geçirmemektedir.

Elbetteki bu ifadelerimizden, kör, sağır ve dilsiz pozisyonuna bürünen dünya kamuoyuna dünya tarihinde vuku bulmuş olan tarihi bir gerçeği anlatmaya devam etmekten vazgeçilmesi gerektiği anlamı çıkartılmamalıdır. Tarihin en zor dönemlerinde ve içinde bulunulan imkânsızlıklar içerisinde dünya Türkleri arasında, Türkiye Cumhuriyeti devletinden sonra ikinci bir Türk devleti kurmayı başaranlar Doğu Türkistan Türkleri olmuştur. Bu, asla göz ardı edilmemesi gereken tarihi bir gerçektir.

Dünyanın en vahşi ordusuna sahip olan Çin işgal güçlerine karşı, 1931 yılının Şubat ayında Doğu Türkistan’ın Çin ile sınırı bulunan en doğu vilayeti olan Kumul’da başlatılan ve kısa zamanda bütün Doğu Türkistan sathına yayılan istiklâl savaşı sonunda, 12 Kasım 1933’te Kaşgar’da Sabit Damollam önderliğinde Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ilan edildi. Millî marş eşliğinde millî ordu mensuplarının ve halkın mutluluk gözyaşları arasında mavi zemin üzerine ay- yıldızlı Gökbayrak göndere çekildi…

Bu devlet çok kısa zamanda kendi millî parasını bastı, yurt dışı seyahatler için pasaportu vardı ve düzenli millî ordusunu güçlendirmek için çalışmalara hız verdi.

Ne yazık ki; Bu Türk Cumhuriyetinin, kendi esareti altındaki Batı Türkistan Türklerine ilham kaynağı olabileceğini ve emsal teşkil edebileceğini düşünen Rusya’nın, yüzyıllardır Doğu Türkistan’ı işgal edebilme ihtirası ile yanıp tutuşan Çin’in ve kendi hegemonyası altındaki Hindistan ve Pakistan’ın yanı başında bağımsız bir Türk-İslâm Cumhuriyeti’nin varlığından rahatsızlık duyan İngilizlerin işbirliği yapmaları ve diğer dünya devletlerinin de seyirci kalmaları neticesinde tarihte kurulan bu Doğu Türkistan Cumhuriyeti inkıraza uğradı…

1944 yılında Gulca’nın Nilka nahiyesi sınırları içerisindeki Avral Dağlarında Gani Batur isimli bir kahraman Doğu Türkistan evladının başlattığı istiklâl savaşı 7 Kasım 1944’te Gulca’dan sonra bütün civar vilayetlere de sıçramış ve nihayetinde Ali Han Töre’nin başkanlığındaki Doğu Türkistan mücahitleri 12 Kasım 1944’te Doğu Türkistan Cumhuriyetinin kurulduğunu bütün dünyaya ilan etmişlerdir…

Doğu Türkistan Cumhuriyeti idarecileri kısa zamanda devletin maliye sistemini kurarak aktif hale getirmiş, millî ordusunu revize etmiş, güçlendirmiş ve her an olabilecek saldırılara cevap vermeye hazır hale getirmiştir... 60.000 kişilik güçlü bir Doğu Türkistan Millî Ordusu’nun Ürümçi’ye doğru yola çıktığı sırada, Ruslardan ve Çinlilerden gelen art niyetli sözde bir barış teklifinin değerlendirmeye alınmak istenmesi gibi siyasi bir hataya düşülmesi sebebiyle, Manas Irmağı kıyısında 3 yıl boyunca bekletilen Doğu Türkistan Millî Ordusu yıpranmış, Ahmetcan Kasimi başta olmak üzere hükümet liderlerinin uçak kazası süsü verilerek katledilmesini takip eden olaylar sonunda Doğu Türkistan 1949 yılında tekrar Çin işgaline maruz kalmıştır…

Türk ve dünya tarihinde önemli hadiselerden olması gereken 12 Kasım 1933 ve 12 Kasım 1944’teki Doğu Türkistan devletlerinin kuruluşları elbetteki unutulmamalı ve gelecek nesillere de her fırsatta anlatılmalıdır. Fakat, Doğu Türkistanlıların yapmaları gereken de sadece yılda bir defa anma toplantıları yapmaktan ibaret olarak kalmamalıdır.

Her 12 Kasım, biz Doğu Türkistanlılar için durum değerlendirmesi yapma, Doğu Türkistan’ın yeniden istiklâline kavuşması yolunda yeni stratejiler geliştirme ve ulvi ufuklara doğru yelken açma fırsatı olmalıdır… 

 

12 Kasım 1933 Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti

 

12 Kasım 1944 Doğu Türkistan Cumhuriyeti

 

 

 

 

ÇİNLİLERİN KAŞGAR’I GİZLEME GİRİŞİMİ

11.11.2006

İlgilenenlerin malumu olduğu üzere, işgalci Çin devleti Doğu Türkistan’ı işgal etmenin hemen ardından Türkçe olan şehir, köy, kasaba ve bölge isimlerini değiştirerek buralara hep Çince isimler vermeye başladı. Ayrıca, Doğu Türkistan’ın en eski idari bölgelerini de istedikleri gibi yeniden tanzim ederek ülkenin en ücra köşelerini bile kendilerince daha kolay kontrol edilebilir duruma getirdiler.

Çinliler Doğu Türkistan’daki idari bölgeler üzerinde yaptıkları en büyük değişikliğin temelini, 1955 yılında Doğu Türkistan’a “Sinkiang Uygur Otonom Bölgesi” adını vermekle attılar. Doğu Türkistan’a sözde “Otonom Bölge” statüsünün verilmesinden bir yıl öncesinden başlayarak ise, uydurma bölgelerin sayısını her geçen gün fazlalaştırmışlardı. Bu cümleden olarak, “Otonom Eyalet”, “Otonom Nahiye”, ve “Otonom Köy”ler türettiler. Bu uydurma “statü”ler sebebiyle bölge halkları arasında ayrıcalık ve sözde yatırım farklılıklarının meydana getirdiği zıddiyetler doğmaya başladı. Bunun yanı sıra insanlar arasında en makam ve mevki düşkünü, kişilik zafiyetti bulunan kişileri seçerek bunlara çeşitli salahiyetler verdiler. Bunları zaman zaman’da belli bölgelerde toplayarak “Eğitim (Ügünüş) ve bilgilendirme” adı altında Komünist ideolojinin rahle-i tedrisinden geçirdiler. Birer mankurt ve güdümlü robot haline getirdikleri bu “Şapkasını getir” denildiğinde kafasını kesip getiren zihniyetteki “Kraldan çok kralcı” kişileri, köy, kasaba ve mezralarda toplumun başına musallat ederek Doğu Türkistan halkına yapmadık zulüm bırakmadılar.

Çinlilerin yayınladıkları “Sinkiang (Doğu Türkistan) İktisat Gazetesi”nin 08.11.2006 tarihli sayısında yer alan bir habere göre, “Sinkiang (Doğu Türkistan 2.Değerlendirme Akademisi” ile Kaşgar Vilayeti Halk İşleri İdaresi işbirliği ile “Kaşgar Vilayeti İdari Bölge Haritası” çizerek yayınlattırmıştır.

Bu habere göre, söz konusu haritanın yayınlanma amacını “Azınlık milletlerin yoğun olarak yaşadıkları Kaşgar vilayetinde toplum güvenliğini ve toplumsal barışı koruyup güçlendirmek için”(!) olarak göstermişler ancak, Kaşgar’ın idari yönetim biçiminde her hangi bir değişikliğin olup olmadığı konusunda bir açıklama yapılmamıştır.

Nasıl ki bazı dünya devletlerinde “Türkiye” denilince öncelikle akla İstanbul gelirse ve bilinirse, “Doğu Türkistan” denilince ilk akla gelen de Kaşgar’dır. 

Doğu Türkistan’ın merkezi olarak bilinen Kaşgar Doğu Türkistan genelindeki en büyük ve en eski vilayetlerden biri olup bu vilayete bağlı 11 nahiye bulunmaktadır. Kaşgar’ın başkent Ürümçi’ye olan uzaklığı 1473 kilometre olup, Doğu Türkistan’ın ve Türk dünyasının en kadim ticari merkezlerinden ve başkentlerinden biridir.

Taklamakan Çölü'nün batısında, Tanrı Dağı'nın eteklerinde yer alan Kaşgar deniz seviyesinden 1290 metre yükseklikte kurulmuştur. Şehirde ilk hüküm süren Müslüman Türk hükümdarı Karahanlılar'dan Abdülkerim Sultan Satuk Buğra Han'dır.

Kaşgar Karahanlılar zamanında Tarım Havzası'nın en önemli kültür merkezi haline geldi. Yusuf Has Hacib ünlü eseri Kutadgu Bilig'i bu şehirde yazdı. Dünyaca ünlü Divân-ı Lügati't-Türk'ün yazarı  Kaşgarlı Mahmud 'da Kaşgar'da doğdu.

Çinliler Kaşgar’ın tarihi konumunu ve önemini dünya kamuoyunun gözünden saklamak için sık sık idari bölge değişiklikleri yapmaktadırlar. 1954 yılında Atuş vilayeti “Kızılsu Kırgız Otonom Eyaleti” olarak değiştirildiğinde Çin hükümeti Kaşgar vilayetinin bilinen bölgelerini “Kızılsu Eyaleti”ne ilhak etmişlerdi. Yine, Atuş vilayetinin bazı idari bölgelerini de Kaşgar vilayetine dâhil ettiler.

Doğu Türkistan’ın şimdiki idari yönetim biçiminin temelleri işgalci Çin devleti tarafından 1954 ve 1955 yıllarında atılmıştır. Bu ezeli ve ebedi Türk Anayurdu üzerinde ne kadar “değişiklik yaptık” derlerse desinler, Türk milletinin kalbindeki mümtaz yerini hiçbir zaman değiştiremeyeceklerdir…

 

İNSANCA YAŞAMAK NEDİR?

09.11.2006 

Eşref-i mahlukat olan insanın, yüce yaratıcı tarafından kendisine biçilen bir ömrü nasıl  geçirdiği, kendisine gelen ilahi bir emirle yaşamının noktalanmasından sonra ebedi aleme göç ettiğinde geride kalan insanlarda hangi izlenimleri bırakarak bu dünyadan ayrıldığı çok önemlidir.

Elbetteki yaşanılan dönem içerisinde ilişki kurduğu ve bir ortak yaşamı paylaştığı insanların tamamını hoşnut etmesi mümkün değildir. Çünkü her insanın yaradılışı gereği diğer bir insanı değerlendirmesi ve onun hakkındaki yorumu farklıdır. Fakat, bir insanın yaşamı boyunca hayatını nasıl tanzim etmesi konusunda uygulaması gereken bazı temel kurallar vardır. Bu kuralların ekseriyeti cemiyetin büyük çoğunluğu tarafından da tasvip edilen ve benimsenen kurallardır.

Bu kuralların dışına çıkıldığında yada bir kısmına uyulmadığında insani değerlerin büyük bir bölümü de çiğnenmiş olunmaktadır ki bu; cemiyet tarafından asla tasvip edilmeyen, hoş görülmeyen davranışlardır.

İnsan ile diğer yaratıklar arasındaki tek fark ta zaten işte bu değerlerin çiğnenip çiğnenmemesi noktasındadır. Vahşi tabiatın içerisinde yaşayan ve adına hayvan dediğimiz yaratıklar birbirlerinin haklarına asla saygı göstermezler, gösteremezler. Çünkü bu onların fıtratı ile ilgili bir durumdur. Vahşi doğada daha fazla saldırgan olan ve daha fazla kaba kuvvete sahip olan güçlüdür, iktidar sahibidir. Fakat, insanların yaşadığı alemde durum çok daha farklı olması gerekir. Hak, hukuk, adalet ve ahlaki değerler zincirine bağlı olarak ahenkli bir yaşam ortamında ve ortak çıkarlara saygı gösterilerek yaşanması gerekirken ne yazık ki; günümüz dünyasında giderek içine sürüklenilen ahlaki erozyon, “güçlü” olanın zayıf olan üzerinde tahakküm sağlamaya  çalışması ve hayvani ihtirasların geçerli bir olgu haline dönüşmeye başlaması insani ilişkileri vahşi doğa yaşamındaki yaratıkların yaşamlarına benzer hale getirmektedir.

Adalet kavramının, beşeri ilişkilerde insanca yaşamanın en belirleyici unsuru olması gerekirken “kişi mantığına göre adalet kavramları”nın icat edilmeye başlanması insanlar arasındaki ilişkilerin de ahenginin bozulmasına, hayatın çekilmez ve yaşanmaz hale gelmesine sebep olmaktadır.

Bu sebeplerle bir insanın ortalama ömrünün en cömert bir değerlendirme ile 60- 70 yıl olduğu düşünülürse, devletlerin varlık sebeplerinin temelinde insan merkezli ve tamamen insanların huzur, sağlık ve refahının tesis edilmesi mecburiyetinin olması gerektiği unutulmamalıdır.

 Bir ülkenin insanlarının en önemli ihtiyaçlarının başında özgürlük ve bağımsızlık içinde kendi toprakları üzerinde yaşıyor olması gelir. İnsanlar milli anlamda bağımsız değilse, birey olarak asla bağımsız ve özgür olamaz. Duygu ve düşüncelerini özgürce diğer insanlarla paylaşamayan insanların ise, insani değerleri ile iç içe ve insanca yaşamakta olduğundan söz edilemez.

Ahlaksızların insanlara yaptıkları kötülüklerin yanlarına kar kaldığı bir dünyada, kişi başına düşen G.S.M.H’nın ne kadar olduğunun hiçbir ehemmiyeti yoktur. İnsan ölçekli tasarrufların ve insanı koruyan değerlerin öneminin yönetici ve yönetilenler tarafından iyi kavranılamadığı bir ülkede haktan, hukuktan, adalet olgusunun hakkıyla tecelli etmekte olduğundan söz etmek ise, abesle iştigaldir.

Öldükten sonra da iyi insan olarak hatırlanabilmek için gerekli olan en önemli unsur, kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun özgürlüğünü, bağımsızlığını sağlamak, sağlamaya çalışmak, kimsenin hakkına göz dikmemek, kimsenin hakkını gasp etmemek ve sağlanan hak ve özgürlükler ortamını da ömrü boyunca hassasiyetle, canı pahasına da olsa korumaktır.

Ne mutlu ömrü boyunca insanca yaşayıp, yine zamanı geldiğinde insanca ve şerefiyle ebedi âleme göç ederek ardında iyi iz bırakanlara...

 

MİLLİ OZANIMIZ KÜREŞ KÜSEN’İN ARDINDAN

07.11.2006 

29 Ekim 2006 günü dostlarımız aracılığı ile aldığımız bir acı haberle sarsıldık, üzüldük ve ulvi davamız adına kaygılandık. Çünkü bu haber yüreklerimize ciddi bir biçimde od düşürdü. Doğu Türkistan özgürlük mücadelesi saflarının en parlak yıldızlarından biri olan, Doğu Türkistan’ın yetiştirmiş olduğu bir halk şairi, bir kompozitör, çok önemli bir müzisyen ve milli mücadele saflarımızın kahraman neferlerinden biri Küreş Küsen adlı yıldız, ebedi âleme doğru kayıp gitti…

            Yıldız kayarken tutulan dilekler kabul eldir derler. O anda ilk dileğim, zaten sayıları neredeyse bir elin parmakları kadar az olan gerçek mücadele insanlarının vaktinden önce davamızı yalnız bırakarak ayrılıp gitmemeleri oldu.

            Küreş Küsen ile ilk defa 1996’yılının Ekim ayında Dernek başkanı olduğum dönemlerde Kayseri’ye yaptığı bir ziyaret sırasında tanıştım. Nezih bir sohbet ortamında Doğu Türkistan’daki anekdotlarından anlattı, Doğu Türkistan halkının bundan sonra yapması gerekenlerle ilgili fikirlerini bizlerle paylaştı. Ozanca fikirlerinden ilham aldık, istifade ettik.

            Hatta bir anekdot anlattı ki; Hala aklımdadır: Bir dönem görevli olarak gittikleri Doğu Türkistan’ın çok ücra bir mezrasında derme çatma bir kulübede yaşamaya çalışan pir-i fani bir karı-kocayı ziyaret ederler. Bu yaşlı çiftin erkek olanı bir ara oturdukları yerden dışarı çıkıp bir süre kaybolur. Bunun üzerine Küreş Küsen dışarı çıkıp o yaşlı kimsenin ne yaptığına bakacak olur. Bir de ne görsün? Bu kişi civarda bir tavuğu yakalayabilmek için koşmaktan soluk soluğa kalmıştır. Bu vaziyeti gören Küsen o yaşlı zata ne yaptığını sorar. O da, “Siz bu kuş konmaz, kervan geçmez yere bizi ziyarete geldiniz. Bu bizim için büyük bir mutluluk. Bu yüzden şu dünyada tek sahip olduğum servetim olan tavuğumu kesip size ikram etmek istiyorum” der. İşte o zaman Küreş Küsen çok duygulanarak arkadaşına “bizim milletimiz bu kadar zorluklar içerisinde dahi milli gelenek, görenek ve misafirperverliğinden taviz vermeyen bir “duruş” sergileyebildiğine göre mutlaka bir gün istiklaline kavuşacaktır” der…

Daha sonraları kendisi ile 1998’in Aralık ayında Ankara’da “Dünya Uygur Gençlik Kurultayı”na davet edildiğim zaman buluştuk, görüştük, aynı konuşma kürsüsünü paylaştık, fırsat bularak sohbet ettik…

Daha sonraları haber aldığımda ise İsviçre’de olduğunu öğrendim. Kendisi hayatının tamamını Doğu Türkistan halkının bağımsız olmasına adayan bir kişiliğe sahipti. Gittiği ve bulunduğu bütün ülkelerde ilkelerinden zerrece taviz vermeksizin örnek bir mücadele azmi sergilemiştir. Kırgızistan’da hapiste kaldığı sürelerde bile Milli özgürlük yolunda şiirler yazmış, besteler yapmıştı. Yaptığı kaset ve hazırladığı CD’ler dünyanın dört bir yanında Doğu Türkistanlılar için bir ilham ve ümit kaynağı oldu. Olmaya da devam edecek. Meşhur ilim adamı yazar ve şair Abdurrahim Ötkür’ün büyük yankı uyandıran şiiri “İz” e yine şiir ile ilk cevap veren kişi yine Küreş Küsen olmuştur. “Anneme mektup yazdım” adlı şiiri ise dinleyen herkesi ağlatan türdendi. Daha nice eserler bırakarak ayrıldı aramızdan.

Bir milletin Ozanları, şairleri ve yazarları yoksa Milletler de bana göre duygu ve düşünme melekelerini yitiriyor. Körleşiyor, hantallaşıyor, milli ve manevi duygularını kaybediyor… Milli ve manevi duyguların kaybolması ve dolayısıyla da edebi icatlardan uzaklaşılması ise, o millete köleliği, mankurtluğu içine sindirmeyi beraberinde getiriyor…

Küreş Küsen gibi milli değerlerimizin bundan sonrada ortaya çıkması ve Doğu Türkistan halkına ilham vermeye devam etmesi en büyük dileğimizdir.

            Mekanı cennet olsun… 

 

MOĞOLİSTAN’I TANIYALIM

 04.11.2006

Moğolistan Başbakanı Miyegombo Enkhbold Başbakan R.Tayip Erdoğan’ın resmi davetlisi olarak Türkiye’de bulunuyor. Miyegombo Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le de bir görüşme yapacak…

Türkiye Türklerinin en büyük noksanlıklarından (ihmallerinden) biri, kardeş ülke ve kardeş millet olan Türk boylarını ve onların ülkelerini yeteri kadar tanımamış olmasıdır. Elbette bu önemli konuya özel ilgi duyanlar ve ilgilenenler var. Fakat, genel olarak ne devletimizin, ne de hükümetlerin bu hususta bir politikalarının olduğu söylenemez. Bu yüzden de bu kardeş diyarları ile çok sıkı ilişkiler içinde olması gereken Türkiye’de ne yazık ki; arzu edilen ilişkiler bir türlü sağlanamamıştır.

 En eski ata diyarlarımızdan biri olduğu, atalarımız Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk tarafından dikilen Orhun abidelerinin orada bulunmasından da açıkça anlaşılan Moğolistan, ilk fırsatta bütün Türklerin mutlaka ziyaret etmeleri gereken bir ülkedir.

Bu ülke başbakanının Türkiye’de bulunmasını fırsat bilerek bir nebze de olsa Moğolistan ve Moğol halkı ile ilgili olarak kısa bilgiler vermeyi uygun buluyorum:

                       

Moğolistan’ın Konumu: Kuzey Asya'da, Çin ve Rusya arasında yer alır.
Coğrafi konumu: 46 00 Kuzey enlemi, 105 00 Doğu boylamı
Haritadaki konumu: Asya
Yüzölçümü: 1.565 milyon km²
Sınırları: toplam: 8,161.9 km
sınır komşuları: Çin 4,676.9 km, Rusya 3,485 km
Sahil şeridi: 0 km (kara ile çevrili)
İklimi: Çöl, kıtasal
Arazi yapısı: Geniş çöl ve yarı çöllükler, çimenlerle kaplı stepler, batı ve güneybatıda dağlar
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hoh Nuur 518 m
en yüksek noktası: Nayramadlin Orgil (Huyten Orgil) 4,374 m
Doğal kaynakları: Petrol, bakır, molibden, tungsten, fosfat, kalay, nikel, volfram, altın, gümüş, demir
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %5.7
 otlaklar: %81
ormanlık arazi: %11.4
diğer: %1.9 (1993 verileri)
Sulanan arazi: 800 km² (1993 verileri)
Doğal afetler: Toz ve kar fırtınaları, otlak ve orman yangınları, kuraklıklar
Coğrafi not: Kara ile çevrili

Nüfus Bilgileri
Nüfus: 2,654,999 (Temmuz 2001 verileri)
Nüfus artış oranı: %1.47 (2001 verileri)
 Bebek ölüm oranı: 53.5 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini)
Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 64.26 yıl
erkeklerde: 62.14 yıl
Millet: Moğol
Nüfusun etnik dağılımı: Moğol %85, Türk %7, Tungusic %4.6, diğer %3.4 (1998)
Din: Tibet Budist Lamaizm'i %96, Muslüman, Şamanizm ve Hıristiyan %4 (1998)
Diller: Moğolca %90, Türkçe, Rusça (1999)
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler toplam nüfusta: %97, erkekler: %98, kadınlar: %97.5 (2000)

Ülke adı: Geleneksel adı: Moğolistan
Yerel adı: Mongol Uls
Eski adı: Dış Moğolistan
Yönetim biçimi: Çok Partili Sosyalist Cumhuriyeti
Başkent: Ulan Batur
İdari bölümler: 18 bölge ve 3 belediye; Arhangay, Bayanhongor, Bayan-Olgiy, Bulgan, Darhan, Dornod, Dornogovi, Dundgovi, Dzavhan, Erdenet, Govi-Altay, Hentiy, Hovd, Hovsgol, Omnogovi, Ovorhangay, Selenge, Suhbaatar, Tov, Ulaanbaatar, Uvs
Bağımsızlık günü: 11 Temmuz 1921 (Çin'den)
Milli bayram: Bağımsızlık günü /İhtilal Günü, 11 Temmuz (1921)
Anayasa: 12 Şubat 1992

 

 
 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz