HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

   

   M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

MART-2003

TÜRKMENLER VE TÜRK İSLAM ESERLERİ TEHDİT

ALTINDADIR

31 Mart 2003

Orta Doğu bölgesinin kalbine zehirli bir hançer gibi saplanan İsrail devletinin kuruluşu ile İslam dünyasının büyük ölçüde sinsi bir tehlike ile iç içe yaşanacağı bir dönem başlamış oldu. Dünya Yahudilerinin maddi ve manevî her türlü desteğini yanlarında bulan İsrail devleti ise elbetteki bu küçük İsrail’le yetinmeyecekti. Çünkü, İsrail devletinin en büyük destekçisi ve finansörü olan ABD böyle istiyordu.”Arz-ı Mevud” yani vaat edilmiş toprak adını verdikleri bütün Mezopotamya bölgesini içine alacak büyük İsrail devleti kurulmadan durdurak bilmeyeceklerdi. Oysa ki, Mezopotamya bölgesi tarihîn çok eski devirlerinden beri bir çok medeniyete yataklık yapmış, yüzlerce yıl Osmanlı devleti idaresinde kaldıktan sonra birinci dünya savaşından sonra İngilizlerin güdümüne girmiştir.

Büyük İsrail devleti peşinde ve düşüncesinde olanlar özellikle de ABD, büyük İsrail ideali önünde tek engel olarak Türkiye’yi görmekte idi. Arap dünyasını ise hiçbir zaman riskli ve ciddî görmedi.Bu nedenle de ABD sürekli olarak Türkiye’yi İsrail devletinin karşısında değil yanında görmek ve Türkiye’nin dostluğunu kazanabilmek adına çaba sarf etti. Bu politikasında da büyük ölçüde başarılı oldu. Türkiye İsrail ile hep dost kaldı. İsrail devleti ile atılan büyük İsrail hayalinin temellerinin ikinci merhalesi ise, Irak’ın işgal planı ile devam ediyor.

ABD- Irak arasındaki sıcak savaşın başlaması ile beraber dünyanın dört bir yanında ve Türkiye’de savaş aleyhtarı gösteriler devam ediyor. Bu savaşın boyutlarının hangi sınırlara kadar sirayet edeceğini şu anda tam olarak tahmin etmek mümkün olmasa da, Türkiye’yi her yönden etkilediği ve etkileyeceğini ifade etmek yanlış olmaz.

Şu anda Türkiye hükümetinin ve Türk halkının yalnızca savaşa karşı olmak dışında tarihî misyonunun yüklediği bazı sorumlulukları da ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bunlardan birincisi, Irak’ın kuzeyinde mevcut kan, can ve din kardeşlerimiz olan üç milyon Türkmen halkın bir soykırımla daha karşı karşıya bulunduğu gerçeği. İkincisi de yüzyıllarca Osmanlı idaresinde kalan Irak topraklarındaki tarihî Osmanlı Türk-İslam eserlerinin büyük bir tehlike altında olduğu. Türkiye hükümeti bu iki sorumluluğun ikisinden de kaçamaz. Türkmen kardeşlerimizin başlarına korktukları ve feryatlarında yer alan korkunç akıbet gelmek üzeredir. New York Times’in bildirdiğine göre, şu anda Kürt grupların sevinç çığlıkları atarak yağmalama olaylarına başladığı ve Türkmenler üzerine doğru etnik bir katliamın söz konusu olabileceği ihtimali kuvvetli görünmektedir.

Böyle bir durum, daha açıkça bir ifade ile bölgedeki Türkmenlerin ABD ve İngiltere destekli Peşmergeler tarafından katliama uğratılması, sözünü ettiğimiz Büyük İsrail hayalinin gerçekleşmesi için atılacak çok önemli bir adım olacak ve İsrail ile ABD’nin bir ayak bağı ortadan kalkmış olacaktır.

ikinci olarak ta; Evliya Çelebi seyahatnamesinde yer alan malumata göre Irak bölgesinde 509 adet Türk-İslam eseri bulunmakta olup bunlardan 100’e yakını Bağdat’ta yer almaktadır. Bağdat’taki bu eserlerden 36’sı İslam büyüklerinin türbeleridir. Lahey Anlaşmasına göre savaşan taraflar bu tarihî eserleri esirgemek ve belirleyici işaretlemeler yapmak durumundadır; fakat böyle bir çalışma yapılmadığı açıkça ortadadır ve her an her biri bir enkaz haline dönüşebilecektir.

İşte, bu noktada Türkiye Cumhuriyeti devleti bu savaşta taraf değiliz demenin dışında, Türkmenlerin ve Türk-İslam eserlerinin korunup kollanması konusunda gerekli girişimleri yapmak mecburiyetindedir. Her şey ABD dolarına endeksli olarak düşünülmemelidir.

 

ABD- IRAK SAVAŞINA ÇİN'İN BAKIŞ AÇISI

29 Mart 2003

 

Müteaddit defalar çeşitli vesilelerle, Çin'in asla güvenilmemesi gereken bir devlet olduğu hususuna dikkat çekmeye çalıştık. Çin'in son dönem sinsiliği bizim bu iddialarımızı doğrular mahiyette bir görünüm ortaya koymaktadır.

11 Eylül hadisesinden hemen sonra ABD'nin dünyaya ilan ettiği ve işbirliği çağrısında bulun­duğu “ Uluslararası terörizmle müşterek mücadele teklifine ilk gün­lerde olumlu cevap veren Çin'in asıl amacı işgali altında bulunan Doğu Türkistan'daki 40 milyon Müslüman Doğu Türkistan halkına karşı yürütmekte olduğu katliamlarına uluslararası meşruiyet kazandırma niyetine yönelikti. Bu durum şahanesi ile Çin'den Doğu Türkistan'a yüz binlerce Çinli asker getirip yerleştirmişlerdir. Daha sonra ABD'nin Irak'a askeri müdahalesi gündeme getirildiğinde önceleri ABD'ye destek veriyor görünen Çinli yöneticiler, Rus lideri Pustin'le Pekinde bir araya gelerek yaptıkları görüşmenin ardından “ Irak meselesinin görüşmeler yolu ile çözüme kavuşturulmasından yanayız” şeklinde Çin karakterine uygun bir ifade ile, ABD ile yolarını ayırdı. ABD, aylar süren taraftar bulma girişimlerinin ardından bazı İngiliz medyasının Bush'un finosuna benzettiği Blair'in desteğini yanına alarak Irak harekatını başlattı. Çin ve Rusya devlet başkanları yalnızca; “BM kararlarına saygı gösterilmelidir.” demekle yetindi.

Daha fazla ileri gitmesi de düşünülemez çünkü, ABD ve İngiltere gibi iki büyük ülkeyi karşısına almak, alabilmek, Çin ve Rusya gibi, varlığını entrika ve içten yıkma maharetine endekslemiş emperyalist­lerin, yalnızca kazanmak üzerine pro­gramlı zihniyetinin işi değildi, Irak halkının üzerine ABD ve İngiltere bombalan yağmaya başladı. Buna paralel olarak ta dünyanın en ücra köşelerine kadar, hatta ABD ve İngiltere'de dahi savaş aleyhtarı gösteriler meydana geldi. İnsanlar az veya çok, bîr şekilde savaş karşıtlığını ifade etti. ABD'nin meşruiyet dışı askeri harekatına olan tepkilerini ortaya koydu. Koymaya da devam ediyorlar. Şurası muhakkak ki; insanlığın en çok vicdanını sızlatan hadise, bir ülke topraklarının zor kullanılarak bir başka güç tarafından istila edilmesi şerefsizliğidir. Tabii ki bu, vicdan sahipleri için geçerlidir, Çinli idareciler zaman zaman dünya kamuoyuna kendilerinin bir hukuk devleti olduğunun mesajlarını verir durur. Biz Doğu Türkistanlılar olarak biliyoruz ki; Çin bir hukuk devleti değil, despot, ırkçı, ülke kaderinin birkaç kişilik dinozorlar grubunun elinde olduğu (Her ne kadar bir “Çin Halk Cumhuriyeti ulusal meclisi”nin varlığından söz edilse de) uluslararası hukuku hiçe ayan, insan hakları evrensel beyan­namesini açıkça ihlal eden emperyalist bir devlettir.   

Son zamanlarda kamuoyunun dikkatini celbeden bir durum da, ABD'nin Irak'a saldırısının yasal olmadığını ifade etse de, bir milyar üç yüzelli milyon nüfusa sahip Çin'de savaş aleyhtarı bir halk hareketine rastlanılmadı. Bundan sonra olur mu bilemiyoruz. Halk ne yapsın ki, halk aç, halk perişan, halk geçim derdinde, halkın üzerinde baskıcı, zalim ve despot Çin hükümetinin gölgesi...Hani Çin bir hukuk devleti idi? Çin yöneticileri herhangi bir halk gösterisinden ölecek kadar korkarlar.Bu nedenle, hiçbir demokratik harekete izin verilmez.

Ödlek ve sinsi Çin yönetimi Irak'ta savaşın başlamasından sonra kendi kuyruğunun derdine düşerek, Irak'taki Çin Büyükelçiliğinin açık adresini Amerikalılara vermiştir ki, yanlışlıkla bombalanmasın diye...

Aslında, sözde terörle mücadele bahanesiyle önce Afganistan'a, ardından da Irak'a saldırı ile devam eden İslâm'a karşı başlatılan Haçlı saldırılarından Çin oldukça memnundur. Çünkü, Çin'in kendisi de Doğu Türkistan'daki 40 milyon Müslüman Türk halkının soyunu kurutmaya alışmakla meşguldür. Böylece, “ Küfür Tek Millettir.” sözünün doğruluğu bir defa daha ispatlanmaktadır.

 

 İYİ NİYETLİ OLMAK YETMEZ TEDBİR ALMAK GEREKİR

28 Mart 2003

Coğrafi konumu itibariyle, jeopolitik ve jeostratejik önemi açısından, dünyadaki aç gözlü ve Türk düşmanı devletlerin iştahını kabartan, tam anlamı ile de ateş çemberinin ortasında yer alan Türkiye’nin, Türk milletinin ve Türk devletinin dahili yönetimden dış ilişkilere kadar bütün durumunu bir defa daha dikkatle gözden geçirmesinin gerekliliği ortaya çıkmıştır.

ABD’nin Irak’a saldırı hazırlığı sürecinden sıcak savaşa geçmesi arasındaki zamana kadar ve savaşın başlamasından bihaber güvendiğimiz ABD’nin ve aralarına girmek, girebilmek adına inanılmaz tavizler verdiğimiz batılı dostlarımızın(!) Türkiye’ye gerçek anlamdaki bakış açılarını bir defa  daha ciddî anlamda görmüş olduk. “Hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır.” Hadis-i şerifinde olduğu gibi ABD-Irak savaşı Türkiye’nin önüne bir ayna getirmiştir.Kısmi olarak içine düşülen gafletten sıyrılma hamlesi yapmanın tam bir fırsatıdır. Yıllardır Türkiye AB’ye girebilmek için AB üyesi ülkelerin her dediğini eksiksiz yerine getirme gayreti içinde oldu. “AB uyum yasaları çıksın!” denildi çıktı. Kopenhag kriterleri vs. dediler büyük ölçüde yerine getirildi. “Tarih için tarih” diyerek onurumuzla oynadılar buna bile rıza gösterdik. 57. hükümet kurulur kurulmaz Tayyip Erdoğan Bush’u ziyaret ederek AB üyesi ülkelere AB’ye girebilmemiz için tavsiyede bulun­masını istedi. Bush Tayyip Erdoğan’ın ağzına bir parmak bal çalıp başından savuşturdu. Toparlayacak olursak renkli rüyalarla kendimizi oyaladık durduk. Bir gerçeğin altını çizmek gerekir ki; Türkiye topraklarından %25’lik bir bölümünü Ermeni ve batı emperyalizminin uşağı, elleri kanlı bölücü terör örgütüne vermediği, men­subu olmaktan şeref duyduğu İslâm inancından vazgeçmediği, mitli ve manevi bütün değerlerinden kopmadığı sürece, AB üyeliğine asla almayacak­lardır. Türkiye’nin, ABD-Irak savaşındaki tutumu dolayısı ile de Bush, Bush’luğunu yapacak ve AB üyeliği için müzakere sürecinde destek değil köstek olacaktır.

İngiliz başbakanı Blair, “Kuzey Irak’taki Kürtlerin kazandıkları özerk statüyü kaybetmesini istemiyoruz.” diyerek Türkiye’ye karşı aba altından sopa göstermeye kalkmıştır. Bu demektir ki, “ABD’nin İslam’a karşı başlattığı Haçlı seferlerine gerekli desteği sağlamadın bundan sonra senin işin zor!..” Bu durum karşısında Türkiye’nin AB üyeliği rüyasından bir an evvel uyanıp, kendi iç dinamikler­ine ve öz kaynaklarına daha fazla önem vermesi, dış politikasının pörsümüş yanlarını revizyondan geçirerek olması gerektiği gibi kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmasıdır. ABD’nin ve AB üyesi ülkelerin arzuladığı, güçlü ve her yönü ile bağımsız bir Türkiye değil, hasta ve bakıma muhtaç bir Türkiye’dir.

Eğitim sisteminde de, tabeladaki “Millî” kelimesini sınıflara da sokmak, çocuklarımıza benimsetmek, millî ve manevî eğitim almış bir nesil yetiştirmek birinci amaç olmalıdır.

Çünkü, sınırlarımızda büyük Yahudi devletinin ayak sesleri her geçen gün biraz daha fazla duyulmaya başlamıştır. Bir düşünür şöyle diyor: “İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek, vejetaryen olduğunuz için kızgın bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir.”

 

 ABD VE İNGİLTERE IRAK BATAKLIĞINA SAPLANIYOR

26 Mart 2003

ABD'nin Irak'a askeri müdahalesinin temel planlarını hazırlayarak Amerikan başkanı Bush'a sunan Pentagon'un en güçlü komutanlarından biri olduğu söylenen Orgeneral Tommy Franks adındaki generalin yaptığı basın toplantısını izlerken, Irak'ın da ABD'yi Vietnam'da olduğu gibi bataklığa gömeceğini düşündüm.

Çünkü, basın mensuplarının Franks'a sorduğu sorular oldukça önemli ve kamuoyunun ABD ve İngilizler’in bu Irak savaşından başarı ile çıkıp çıkmayacaklarını ortaya koyacak sorulardı. Fakat ABD generali Franks çok dolambaçlı cevaplarla geçiştirmeyi yeğledi. Birçok soruya da "ne olur bilemiyorum, tam olarak bilmiyorum!" vs. gibi söylemlerle, içinde bulunulan savaşın sonuçlarından pek de emin olmadığı izlenimi veriyordu. Gerçekten de ABD ve İngiltere yöneticileri bir defa daha gördü ki, çok güvendikleri teknolojileri, inanç karşısında aciz kalmıştır. Bush'un ağzından hiç düşürmediği ve Irak'ta var olduğunu söylediği sözde kitle imha silahları hala ortaya çıkmamıştır. Eğer bu silahlar Irak'ın elinde var olsa idi bu kadar çok insanını kaybetmekte olan Irak bu silahlan neden kullanmasın? Oysa ki, asıl kitleleri imha etmekte olanlar ise ABD ve İngiliz bombardıman uçaklarıdır. Özellikle de şunu söylemek gerekir ki, ABD'li esirlerin El-Cezire televizyonundan gösterilmesi ile ABD ve İngiliz yetkililerin savaşa hamil oldukları şeklindeki propagandalarının aslı olmadığı dünya kamuoyunun gözleri önüne serildi. Ayrıca, ABD ve İngilizlerin ifadeleri de değişmeye başladı. Daha önce, " bu savaş çok kısa sürecek ve can kaybı çok az olacak" diyorlardı. Şimdilerde ise "kısa zamanda bir zafer bek­lenilmemeli" demeye başladılar. Bu demektir ki, Irak'ın öyle kolay yutulur bir lokma olmadığı anlaşılmıştır. ABD'li esirlerin televizyonlarda gösterilmesi Bush'un ve Blair'in moralini bozdu ve kendi halkları nezdinde de büyük ölçüde itibar kaybına neden olmaya devam ediyor. Esirlerin ve asker cesetlerinin görüntüsünün yayımlanmasından sonra ABD savunma bakanı bu davranışın Cenevre sözleşmelerine aykırı olduğunu ifade etme gafletine düşmüştür, tek taraflı bir kararlı Irak halkının başına bomba yağdırarak BM teşkilatını hiçe sayan bu ABD ve İngiliz şer ittifakı, kendi durumları söz konusu olunca uluslararası bir sözleşme olan Cenevre sözleşmesini hatırlamıştır. Bu ikili şer ittifak bundan sonra belki, bu esirlerin görüntüsünü bahane ederek daha şiddetli bir saldırı daha yapmanın planlarını yapacaktır. Kısa zamanda kesin bir zafer kazanmaları zora giren ABD ve İngilizler, Beyazsaray'dan yaptıkları açıklama ile "Bazı Rus şirketlerinin Irak'a silah sattığına dair alimizde kanıtlar var." diyerek, Irak'ın güçlü bir savunma teknolojisine sahip olduğunu ima etmeye başlamışlardır. Oysa ki, Irak halkı, 8 yıl süren İran-Irak savaşı, ardından 1991 Körfez savaşı ve bunu takip eden ambargolarla kendisini toparlayacak zamanını bulamamış, fakat savaş psikolojisi ile yaşamaya alışmış bir halktır. Kuzeyden harekat imkanı bulamayan ABD ve İngiltere güneyden başlattığı harekatla büyük ve beklemediği bir direnişle karşılaşmıştır. Umm Kasr'da, Basra'da, Necef'te dünyanın süper güçlerine karşı tarihi bir mukavemet gösteren Irak, İslam dünyasından, batılılardan, hatta ABD ve İngiltere’den manevi destek bulmaya başladı.

Çünkü, zaten meşruiyeti tartışmalı olan bu askeri harekat her geçen gün bataklığa saplanmaktadır. Başarılı olması da oldukça zor görünüyor. Zalim Saddam ve yönetimi bir yana bırakacak olursak, İslam beldesine yapılmakta olan saldırı ve bu saldırılarda zarar görecek olan İslam dünyasının ortak değerleri olan yerlerin korunması önce İslam dünyasının ve bütün insanlığın görevidir... ABD ve İngiltere şer ittifakı bu haksız savaşta gördü ki, Irak bir Afganistan değildir.

 

BARBAR TÜRKLER DİYENLERİN KENDİ BARBARLIKLARI

25 Mart 2003

Dünya halk edildiğinden beri sayısız savaşlara sahne oldu. Bu savaşlarda sayısız insanlar hayatını kaybetti. Her büyük savaşlardan sonra sözde barış nutukları atıldı. İnsan haklarından söz edildi. Dünyada insan haklarını koruyup kollamak, haksız işgallerin önüne geçmek adına sözde evrensel teşkilatlar kuruldu. Bu teşkilatların nizamnamelerinde tabir yerinde ise mangalda kül bırakılmadı. Bu sözde teşkilatlar hiçbir zaman nizamnamelerinde yer alan maddelere riayet etmedi. Vazifelerini yerine getirmediler.

Aslına bakılırsa bu teşkilatların çifte standart davranışları dünyadaki bazı aç gözlü ve saldırgan devletlerin yöneticilerini cesaretlendirdiğinden dünyada savaşların da ardı arkası bir türlü kesilmemekte, güçlü devletler zayıfları ezmeye, her yönlü abluka altına almaya devam etmektedirler.Aç gözlü, yayılmacı ve istilacı Çinli yöneticiler Doğu Türkistan topraklarının eşine az rastlanır yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ele geçirmek için 1949 yılında istila ettiler. Milyonlarca Müslüman Doğu Türkistan halkını hunharca katlettiler, katletmeye devam etmektedirler. BM'in beş daimi üyesinden biri ve veto hakkına sahip bir devlet olan Çin, Doğu Türkistan'da insanlık suçu işlerken dünya sessiz, dünya vurdumduymaz, dünya devletleri adeta kör ve sağır... Dünya barışını koruyup kollamak ve haksız saldırganlıkların önüne geçmek için kurulduğu söylenen Milletler arası teşkilatların toplantı masalarında ise, hangi ülkeleri nasıl pay edeceklerinin hesapları yapılmaktadır. Bunun aksini iddia edenler varsa son yüzyıldaki hangi katliamların, hangi işgallerin önüne geçebildiklerine dair bir misal gösterebilmelidirler... ABD'nin, kendince haklı nedenler(!) ileri sürerek önce Afganistan'ı, ardından da bu günlerde Irak'ı işgal etmeye yönelik başlattığı savaş olanca acımasızlığı ile her geçen gün biraz daha şiddetlenerek devam ediyor. ABD bu savaşta da, BM teşkilatını hiçe sayarak kendisinin aldığı kararı yeterli görerek bu kanlı girişime adım atmıştır. Bu durum karşısında BM'lerin hiçbir yaptırımı ve ağırlığı söz konusu değilse, BM neden vardır? Yukarıda sözünü ettiğim gibi BM. teşkilatının üyesi ülkeler Irak dramı karşısında “Tavşana kaç tazıya tut” senaryosunu uygulamaktadırlar...

Netice olarak, bugün cereyan etmekte olan ABD-Irak savaşında ABD belki Irak'ın kafasını koparacak, fakat Irak da ABD'nin belki kolunu, belki bacağını koparacaktır. Her iki taraftan da askerler ölecek, geride gözü yaşlı aileler, yeri doldurulamayacak boşluklar bırakacaklar. ABD okyanus ötesinden çıkartma yaparak Irak'ta ocakları söndürürken, masum insanları katlederken ve kendi askerlerinden de zayiatlar verirken, ABD'de film festivalleri yapılmakta, barlar pavyonlar ve diğer eğlence yerlerinde su gibi alkol tüketilmekte, çılgınca eğlenceler devam etmektedir. Bu durum bütün dünyada aynıdır. Peki, Irak'taki savaşta tonlarca bombalar altında can verenler insan değil mi? Yarasını sarabilme imkanını bulamadan bir çukurda kan kaybından ölenler(ABD askeri olsun, Irak askeri veya sivil olsun) insan değil mi?ABD'deki ensesi kalınlaşmış, ağzı purolu patronlar, silah tüccarları para kazanacaklar, Bush petrol hırsını tatmin edecek diye masum insanların ölümüne seyirci kalan BM teşkilatının varlık sebebi nedir?

Çocuklarımıza yıllardan beri vermeye çalıştığımız “Batı medeniyeti ve ABD hayranlığı”nın içyüzü işte budur! Petrol uğruna insan katletmek...

“Barbar Türkler!” diyenlerin kendilerinin barbar oldukları bir defa daha ortaya çıkmış oldu.

 

ABD-IRAK SAVAŞINDAN DERS ÇIKARTILMALI

24 Mart 2003

 Şu anda içinde bulunduğumuz ABD-Irak savaşının bütün vahşeti ile devam ettiği süreçte, Türkiye her ne kadar bilfiil savaşa iştirak etmediği izlenimini vermeye çalışsa da, sınır komşumuz olan bir ülkede devam eden sıcak savaşın her türlü olumsuzluklardan maddi ve manevi anlamda büyük ölçüde etkilenmektedir.

Bu savaşa bağlı olarak Türkiye piyasalarındaki tedirginlik gerçek yaşamın içinde olan halkı umutsuzluğa ve karamsarlığa sürüklemektedir.

Çünkü, 59. hükümetin yetkilileri meselenin başından beri bir ileri iki geri hareket ve söylemlerde Türk halkının kafasını karıştırmaya ve ikilem içine sokmaya devam etmektedir.Devletin başında yönetici durumunda bulunanların kararsızlığı ve flu duruşu milletimize kesinlikle ümit vermiyor, ABD –Irak savaşı öncesinde başlayan ne yaptığını bilmezlik savaşının başlamasına rağmen sürüp gidiyor.Türkiye bu savaş atmosferinde kârda mıdır? Yoksa zararda mıdır? Veya bundan sonra nasıl bir strateji seçmiştir. Bir yetkili lafı ağzında gevelemeden, halkımızın zor anlayacağı dolambaçlı cümleler kullanmadan olup bitmekte olan hadiselerin mahiyeti ve bu durum içerisinde Türkiye’nin ne yapacağı konusunda açık ve net bir biçimde bilgilendirme konuşması yapmalıdır. Böyle yapılırsa ham insanımız önünü biraz daha açık görebilecek hem de piyasalarımızdaki belirsizlik, tedirginlik hantallık büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.

Bir diğer husus; Türkiye bu ABD-Irak savaşından çok büyük dersler çıkartmak durumundadır. Son elli yıldır Türkiye’yi yönetenler, ülkemizin güvenliği bağlamında,  ülke içinde yaşadığımız bölücü terör örgütleri ile mücadele dışında dışarıdan gelebilecek müdahale ve saldırılardan çok eminmiş gibi bir tutum sergileyerek rehavete düşmüş görünmektedir. Halbuki ikinci dünya savaşından sonra tamamen ortadan kalkmış gibi görünen sıcak savaş tehlikesinin ortadan kalkmadığı, ABD’nin Afganistan’a ve Irak’a yaptığı askeri müdahale ile bir kez daha anlaşılmıştır. Dünyadaki hiçbir zulmün ebedi olmadığı gibi hiçbir huzur ortamında ebediyen devam edememektedir. Türkiye’mize de huzur ve barış ortamını çok gören devletlerin ortaya çıkmayacağına hiç kimse garanti veremez. Bu nedenle Türkiye yetkilileri bu günden tez yok askeri alandaki yatırımlarını arttırmalı ülke güvenliği için gerekli olan her türlü tedbirleri kuvvetlendirmelidir. Irak’a karşı ABD’nin kullandığı savaş araç ve gereçlerinin ne kadar ileri bir teknolojiye ulaşmış olduğunu hep beraber görüyoruz. Türk ordusunun da lüzumlu olan savaş teknolojisini yakından takip ettiğinden şüphemiz yok, ancak; daha fazla harp teknolojisine sahip olmanın kaçınılmaz bir zaruret olduğu ortaya çıkmıştır. ABD-Irak savaşı esnasında bir gerçek daha ortaya çıkmıştır. Halkın millî ne manevî duygularını güçlendirici bir eğitim ve öğretim sisteminin uygulanması gerçeği…

Irak’ta İngiliz askerlerinin önünde diz  çökerek teslim olan Iraklıların görüntüsü tüyler ürpertici idi. Bir millet nasıl bu kadar içi boşaltılmış bir hale getirilebilir? Demek ki Saddam insanlarını bu hale getirdikten sonra ABD’ye meydan okumakla hayatının en büyük hatasını işlemiştir. Televizyonlara yansıdığı şekilde yerlerde diz çökerek düşmana teslim olacak olan Iraklının, şehit olmanın faziletlerinden haberinin olmadığı ortadadır. Böyle Müslüman(!) olmaktan Allah saklasın…

     

TÜRK MİLLETİ HEP KAYBETMEK ZORUNDA MIDIR?

22 Mart 2003

 Türkiye'de son yarım asırlık dönem içersinde iktidara gelen siyasî partiler ve bu siyasî partilerin liderleri her nedense iktidara geldikleri andan itibaren seçim öncesinde halka verdikleri sözlerden uzaklaşıp anlaşılmaz bir biçimde bir önceki iktidarın yanlış politikalarına kaldıkları yerden devam etmişlerdir.

Oysa ki; bir siyasî parti iktidar olmadan önce iktidardaki siyasî partiyi yıpratabilmek için akıl almaz yollara başvurarak kara çalmayı yaptığı her icraatın altında bir yanlış aramayı ve kendileri iktidara geldiklerinde ellerindeki sihirli değnekle (!) bir dokunuşta bütün olumsuzlukları bir çırpıda halledeceklerini ileri sürerler. Ardından da çaresizlikler içinde kıvranan ve dertlerine derman arayan halk, tabiri caizse mangalda kül bırakmayan bir siyasî partiyi veya partileri iktidar yapar. Heyhat bir de bakmışsınız ki muhalefetteyken dinlediğiniz ve ümit bağladığınız siyasî partiden, partilerden ve onun liderlerinden eser yok. Kısa zaman sonra ''Ellerim Kırılsaydı Da Oy Vermeseydim.'' demeye başlarsınız... Türk halkı ne çekmişse ya da çekiyorsa hükûmetlerin yanlış, eksik ve korkakça uyguladıkları politikalardan çekmiştir. Çekmeye de devam etmektedir. Şurası bir gerçektir ki, mahalle muhtarlığı ya da belediye başkanlığı ile devlet yönetmek çok farklı şeylerdir. Mahalli idarelerdeki yanlışlıkları bir şekilde telafi etmeniz mümkündür. Fakat devlet yönetiminde yapılan hatalar bir milletin kaderini doğrudan etkiler ve tarih sayfaları arasında kayıtlara geçer. Özelliklede devletin başında bulunanların sergileyecekleri basiretsizlikler, yanlış politikalar sonucu ortaya çıkan kayıplar, milletin istikbalinin bataklığa saplanması demektir ki, çırpındıkça daha da batırır. Deneme yanılma yolu ile devlet idare edilemeyeceği ortadadır. Bu nedenle bilhassa uluslararası münasebetlerde at gözlüğü ile bakılarak kararlar alınmaz ve anlaşmalar yapılmaz. Bu konuda, basiret sahibi bir devlet yöneticisini misal vermek gerekirse, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'ı gösterebiliriz. Çoğu zaman, son elli yılda neden Türkiye'nin başına böyle basiret sahibi, kararlılık ve karakter abidesi bir şahsiyet gelmiyor diye düşünmüşümdür.

Türk milletinin istiklâlini ve istikbâlini kapalı kapılar ardında ipotek ettirenler, vicdanlarının direksiyonunu başkalarına kaptıranlar, ''Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli !'' diyerek milyonlarca şehit vermiş olan Müslüman Türk milletinin temsilcisi ve yöneticisi olamazlar. ..

Yıllardır Türk hükûmetleri, Türkiye için hayati önem taşıyan Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini kaybetti… Şovenist Çinlilerle münasebetlerindeki en büyük kozu olması gereken Doğu Türkistan'ı göz ardı ederek kaybetti. Kuzey Kafkasya halklarının sevgisini, Çeçenistan’ı Rusya'nın insafına terk ederek kaybetti. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin durumu da çok iç açıcı değil. Son dönemdeki yanlış, ürkek ve kararsız tutumlar yüzünden Musul ve Kerkük'teki haklarımızı ABD'nin fino köpeği iki aşiret reisine bırakmış görünüyoruz. Ekonomik yönden zaten kaybettik. Bu aziz milletin kaderi hep kaybetmek mi olmalı?  

 

21 MART “NEVRUZ BAYRAMI” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

21 Mart 2003

21 Mart tarihi, dünyadaki Türk kökenli olmayan insanlar için hiçbir ayrıcalığı olmayan takvim yapraklarından biri ve sıradan bir gündür. Oysa ki 21 Mart, Türk dünyası için, Türk dünyasında yaşayan Türk kökenli insanlar için oldukça anlamlı ve millî duygularını kamçılayan bir tarih sayfasıdır.

Aslında her yıl Türk dünyasında hala Nevruzu anlatan yazıların yazılmasına artık gerek kalmamış olması gerekirdi. Çünkü, asırlardan beri Türk topluluklarının yaşadığı dünyanın en ücra köşelerinde dahi Nevruz Bayramı olarak büyük bir coşku ile günümüze kadar kutlana gelmiştir. Bu bayramın her Türk boyunda ayrı bir güzellikte ve değişik etkinliklerle kutlanmaktadır. Türkiye’mizde ise daha yakın zamanlara kadar 21 Mart’ın devletimiz nezdinde hiçbir anlamı bulunmamakta iken bazı bölücü örgütlerin elinde tedhiş yaratma aracı olarak istismar edilmekte idi. Neyse ki yakın zamanlardan beri Türkiye’de 21 Mart Nevruz bayramı olarak resmiyet kazanmış bulunuyor.

21 Martın ne ifade ettiğinden bahsetmek gerekirse; her ne kadar bir tekerrür olacak ise de özetle şöyle izah edebiliriz: Türk dünyasında 21 Mart, “Nevruz Bayramı” olarak addedilir. Kıştan bahara çıkışın, tabiata canlılık gelmesinin başlangıcı, gece ile gündüzün eşit olduğu, insanların bolluk ve bereket vermesi ettikleri duaların kabul olduğu ve yıl boyunca bu bolluk ve bereketin eksik olmayacağına olan inancın çeşitli etkinliklerle ifade edildiği gündür. Nevruz Bayramının kutlanmaları sırasında ne kadar büyük bir sevincin ve coşkunun yaşandığını bizzat yaşamak gerekir, bu kutlama şenliklerinin içinde yer almak gerekir. Nevruz  kutlamaları her ne kadar Türklerin yaşadığı bölgelere göre renklilikler, değişiklikler arz etse de amaç aynıdır, Nevruz bayramının ne ifade ettiği konusundaki anlayış aynıdır. Bu Nevruz bayramı ay zamanda değişik Türk bölgelerindeki Türk kökenli insanların birbirleri ile millî yönden iletişim kurma vesilesidir. Bu kutlamalar her ne kadar bir dinî inancın vecibesi değilse de millî değerlerin ve millî Türk kültürünün yüzyıllar ötesinde günümüze, gelecek yüzyıllara ve gelecek nesillere intikal ettirilmesinin önemini ortaya koyan bir hadisedir. “Yeni Gün” anlamına gelen ve Fars dilinden Türkçe’mize yerleşen ve kabul gören bir deyim olan “Nevruz Bayramı” yalnız ve yalnızca Türklere ait olan bir bayramdır.

Asla zayıflatılmamalı, zayıflatmak isteyenlere fırsat verilmemelidir. Nasıl ki Kurban Bayramında, Ramazan bayramında yeniden bu bayramları tarif etmeye gerek kalmamışsa, Türk millî kültürünün yaşatılması yönünden arz ettiği önem açısından Nevruz Bayramı da her yıl yeniden tarif edilmek zorunda kalınan bir bayram değil, artık içimize sindirdiğimiz ve her yıl daha büyük bir coşku ile kutlanan bir bayram haline gelmelidir.

 

 KAN VE GÖZYAŞINDAN MENFAAT SAĞLANIR MI?

20 Mart 2003

 İnsanlık tarihi kadar eski olan çıkarlar çatışması günümüzde de olanca acımasızlığı ve insafsızlığı ile devam edip gitmektedir. Her yönden kendisini güçlü hisseden yada öyle addeden devletler ve milletler bir diğer milletin topraklarına göz dikmiş, ne zaman saldıracağının ve ele geçireceğinin hesapları peşinde olmuştur. Mağdur duruma düşen ve toprakları istilâ edilen milletler ise güçsüz olmalarının cezasını (!) çekerek kaderi ile baş başa bırakılmıştır.

Şu çok açık olarak ortaya çıkmıştır ki, hiçbir millet, bir başka devletin himayesine ve sözde dünya barışını korumak ve tesis etmek adına kurulduğu söylenen uluslararası örgütlere güvenerek varlığını ve bağımsızlığını sürdürebileceği yanılgısına ve gafletine düşmemelidir. Dünyanın en önemli yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarına sahip, 1.828.418 km² toprağı bulunan Doğu Türkistan, emperyalist Çin güçleri tarafından işgal edildi ve 54 yıldır maddî ve manevî yönden talan edilmeye, Müslüman Türk halkı da çok yönlü asimilasyon politikaları ile katliamlarla tarih sahnesinden yok edilmeye çalışılıyor. Bu durum karşısında dünyanın sözde insan hakları örgütleri ve barış yanlısı oldukları ile övünen devletler kör ve sağır rolünü oynamaya devam ediyorlar. Yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan 40 milyon Müslüman Türk insanının vahim durumu görmezlikten gelinerek Çin ile yapılması düşünülen sözde ticaret adına ve dolayısıyla Çin ile dostluk adına Çin’in işlemekte olduğu insanlık suçlarına ortak olunmaktadır…

Çeçenistan topraklarındaki çıkarlarını kaybetmek istemeyen Rusya’nın Çeçen halkına uyguladığı soykırım karşısında ve büyük İsrail hayalleri uğruna bütün dünyanın gözleri önünde katledilmekte olan Filistin dramı karşısında da durum daha farklı değil. Bütün dünya maddî çıkarlarının peşinde ve en önemli unsur olan insan olmanın hususiyetlerinden uzaklaşmış bulunmaktadır. Son zamanlarda bütün dünya devletleri ve insanlar savaş söylemleri ile yatıp kalkmakta, fakat Ortadoğu’yu belki de bütün dünyayı ateş topuna çevirmesi ihtimal dahilinde olan ABD-Irak savaşı konusunda zorba ABD’nin tutumuna bir engelleme oluşturulamamaktadır. ABD ise, News Week dergisinin açıklamalarına göre 112 milyar varil kanıtlanmış ve 220 milyar varil daha dokunulmamış petrol rezervi bulunan Irak’ı işgal etmek için düğmeye basmış bulunmaktadır. Diğer ülkeler, daha doğrusu ABD’ nin bu tutumuna yeşil ışık yakan ülkeler ABD bombaları altında can vererek masum insanları görmezlikten gelerek savaş sonrası tahrip olacak Irak’ın yeniden imarından pay alabilme kaygısına düşmüştür.

Doğu Türkistan’da, Çeçenistan’da, Filistin’de, Irak’ta ve daha dünyanın diğer bölgelerindeki katliamlara seyirci kalan, haksız katliamlara maddî çıkarlar uğruna çanak tutan dünya insanları unutmamalıdırlar ki, insan kanı ile beslenen yaratıklara benzemekten kurtulamayacaklardır.

 

  ”UYGURLARDA NEVRUZ KUTLAMALARI” KONFERANSI...

 19.03.2003

 TÜRKOLOG DOÇ. DR. SAMYETOVA: ‘‘NEVRUZ BAYRAMI’NDA İNSANLAR, SEVİNÇ DUYGULARINI ŞİİRLER OKUYARAK, ŞARKILAR SÖYLEYEREK DİLE GETİRİRLER’’

Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda görevli Türkolog Doç. Dr. Gülbahar Samyetova, tüm Türk dünyasında olduğu gibi Uygurlarda da Nevruz’un coşku içinde kutlandığını belirtti. Doç. Dr. Samyetova, Öğretmenevi Toplantı Salonu’nda düzenlenen ‘‘Uygurlarda Nevruz Kutlamaları’’ konferansında, Nevruz’un insanlığa baharı müjdelediğini, insanların kalbinde coşkuya neden olduğunu anlattı. Uygurların, Nevruz Kutlamaları’na ev ve bahçelerini temizleyerek başladıklarını belirten Samyetova, şeyle konuştu:

‘‘Nevruz Bayramı’nda insanlar sevinç duygularını şiirler okuyarak,şarkılar söyleyerek dile getirirler. Herkes Nevruz kıyafetini giyer ve meydanlarda toplanarak, becerilerini ortaya koyarlar. Kimisi güreş yapar, kimisi destan okur. İp üzerinde yürüyen cambazlar, insanların büyük ilgisini çeker. Yeni gün, baş gün anlamına gelen Nevruz’da, herkesin içini büyük bir coşku kaplar ve bu bayramı doyasıya yaşamaya çalışırlar.’’

 

 DOĞU TÜRKİSTANLILAR ÇELİŞKİLERDEN UZAK OLMALIDIR!

19 Mart 2003

Yarım asırdır inanılması güç şartlar altında kendilerini saran Çin ahtapotunun kollarından kurtulma mücadelesi vermekte olan Doğu Türkistan halkı, 21. yüzyılın eşiğine gelindiğinde hür dünya dediğimiz fakat beyinleri bir türlü hür olamayan ülkelerin şişirme içi boş ve bir kandırmacadan başka bir şey olmayan “İnsan hakları, uluslar arası hukuk, işkence karşıtlığı, en kutsal hak yaşama hakkıdır, düşünce özgürlüğü, kardeşlik, dindaşlık, ırkdaşlık” ve daha da çoğaltabileceğimiz; fakat icraat safhasında hiçbir anlamı kalmamış olan kavramlar ve söylemlerle avutulmaya devam edilmektedir.

Son yıllarda cereyan eden hadiseler de göstermektedir ki, dünya insanlarının güvenliği için tesis edildiği iddia edilen uluslararası birçok teşkilatları da Rusya, Çin ve ABD gibi ülkelerin idarecileri ciddîye almamakta ve dolayısıyla menfur emelleri doğrultusunda icraatlarına hız vermiş bulunmaktadırlar.

Komünist Çin emperyalizmi tarafından her geçen gün biraz daha kıyıma uğratılan, hakları çiğnenen ve yok edilmeye çalışılan Doğu Türkistanlılar, bütün dünya devletleri tarafından yalnızlığa terk edilmiş, güçlü gördükleri Çin’in yanında yer almış bulunmaktadırlar. Bu durum karşısında Doğu Türkistanlılara bir tek yol kalmıştır: İstiklâlleri yolunda daha fazla gayret sarf etmek, daha inandırıcı olmak, kalıcı ve etkili bir mücadele tarzını benimsemek yolu ile hedefe ulaşmaya çalışmak. Bu bağlamda en önemli unsur, Doğu Türkistan’ın kurtuluşu yolunda hizmet edecek olanların şu dört önemli noktaya çok dikkat etmesi gerekmektedir;

Birincisi, inanılır ve güvenilir olmak,

İkincisi, şaibelerden uzak olmak,

Üçüncüsü, çelişkili tutum ve davranışlar içinde olmamak,

Dördüncüsü, her dönemde bir siyasî partinin yörüngesine girmemek.

“Doğu Türkistanlıların parti seçme lüksü yoktur.” düşüncesinde olanların siyasî parti organlarında işi olmamalıdır. Basın ve yayın organlarında 1989 yılından beri Doğu Türkistan’ın nüfusu 35 milyon olarak gösterilirken, aradan 13 yıl geçtikten sonra Doğu Türkistan’ın nüfusu 30 milyon diye ifade etmek ne kadar yanlış ise, Doğu Türkistanlıları yaralayan nitelikteki siyasetçilere bu yanlışlarını yüzlerine vurmak için siyaset kulvarından çekilmesini beklemekte o derecede büyük bir hatadır.

Bir önemli husus daha vardır ki: Doğu Türkistan’ın haklı özgürlük mücadelesini yürütenler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar kendilerini, devamlı olarak maddî yardım talebinde bulunan “kumbara” durumuna düşürmemelidirler.

40 milyon Müslüman Türk nüfusuna ve 1.828.418 km² -yarın öbür gün bir akıllı(!) daha bu miktarları azaltmazsa!- yüz ölçüme sahip bir ülkenin şerefli istiklâl mücadelesi ilkeli, çelişkisiz, inandırıcı ve şahsiyetli bir üslupla yürütülmeli, Doğu Türkistanlıların en büyük sermayesi olan bu unsurlar kasıtlı ya da gafilce dumura uğratılmamalıdır.

 

 TÜRK MİLLETİ GÜVEN İÇİNDE OLMAK İSTİYOR!

18 Mart 2003

Son yüz yılda milyonlarca insanını şehit vermiş olan cefakar,fedakar, kanaatkar, çilekeş ve sabırlı aziz Türk Milleti, 21. yüzyıla girerken dahi bir türlü sıkıntı ve streslerden kurtulamadı. Bilhassa son 50 yılda günümüzde birçok sıkıntı, ve tehlikelerle karşı karşıya ve de artık bıkkınlık veren savaş senaryoları içinde beyninde kopan fırtınaların kasırgaların ve çakan şimşeklerin şiddetinden korunabilmenin mücadelesini vermektedir.

Fakat ne mümkün! Her geçen gün dertleri, endişeleri gelecek kaygıları katmerleşmekte, ufukta da bir umut ışığı görünmemektedir. Peki bütün bunların müsebbibi halk mıdır? Elbette ki hayır! Yıllar yılı kime ve hangi kurtarıcı nutukları atan siyasetçiye güvenmiş ve iktidara getirmişse sonuç kocaman bir fiyaskodur. Netice olarak Türk halkı bugünkü endişe, kaygı ve sıkıntıları hak ediyor mu? Asla...!

Bu çilekeş millet kime veya kimlere güvensin? Geleceğini karartmayacağından nasıl emin olsun? Hep sağ gösterip sol vuran sözde idarecilerden nasıl kurtulsun? Ferasetli, dürüst, (iyileri tenzih ediyorum) çalışkan, hırsıza, soyguncuya, hortumcuya, arsıza pirim.vermeyecek yöneticileri nasıl ve nerden bulsun? Kıssadan hisse olsun diye bir anekdot anlatayım.

Bir tarihte sefere çıkan bir Osmanlı Padişahı, konakladıkları bir mevkide sabahleyin

padişah çadırından henüz çıkmamışken askerlerin bir kadının bağırıp çağırmasına ve itişip kakışmasına rast gelir. Kadın padişaha ulaşmak çabasındadır, askerler ise engellemektedir. Bunu gören padişah,

-”Bırakın gelsin!” der.

Kadın feryadı figan ederek perişan halde padişaha şikayette bulunur,

-”Sen nasıl padişahsın bu gece haydutlar evimi talan ettiler, sahip olduğum bütün her şeyimi çalıp çırpıp götürdüler. Adalet istiyorum” der.

Bu söylemlere padişah kızar ve kaşlarını çatarak,

-Be kadın! Bütün evin soyulurken sen uyuyor muydun ?Neden önlem almadın?” der.

Kadın da şu manidar sözü söyler,

-Ben, beni idare edenler uyanıktır diyerek bütün güvenliğimi padişaha emanet edip uyumuştum.”

Kadının bu cevabı üzerine, kendisinde suçluluk hisseden padişah kadının bütün zararlarını tazmin eder...

Türk halkı artık geleceğinden, çocuklarının geleceğinden, korkulardan, endişelerden emin olmak istiyor. Çoluk çocuğu ile huzurlu ve güven içinde bir yaşam sürmek istiyor. Vatan topraklarının emin yöneticilerin elinde olduğuna inanmak istiyor. Savaş söylentileri ile yatıp, savaş senaryoları ile kalkmak değil, sabahleyin kuş cıvıltıları, yeni açan çiçekler ve buram buram özgürlük kokan tabiatın güzellikleri ile uyanmak istiyor. Milyonlarca şehit vererek bedel ödediği Türkiye topraklarında devedikenlerinin, kaktüslerin, ayrık otlarının değil, menekşelerin, papatyaların ve rengarenk güllerin yetiştiğini görmek istiyor. Milletimizin ve dinîmizin düşmanı olan bir takım yabancı misyonerlerin faaliyetlerini değil, millî ve manevî değerlerimize önem veren ve bu ulvi değerlerimizi ihya edecek yöneticiler tarafından idare edilmek istiyor. Söylemleri ile icraatları birbirine uymayan yöneticiler değil.

Vekil gibi vekillere vekalet verdiğinden emin olmak istiyor…

 

 ABD İÇİN TEZKERE BAHANE

16.03.2003

Son zamanlarda endişe verici olduğu kadar da garip gelişmelere de şahit oluyoruz. ABD’nin uzun yıllar öncesinden beri zaten gerçekleştirmeyi planladığı Irak harekat projesinin önündeki tek engelin, bu günlerde önemini tamamen kaybetmiş bulunan, içeriği boşaltılmış olan tezkere olduğu şeklinde, bir intiba uyandırılmaya çalışılarak, Türkiye Hükûmetinin adeta iki ayağı bir pabuca sokulmaya çalışılıyor.

Aslında, tezkere bahane, sıkıştırma ve yıpratma şahane...Amerikan emperyalizmini az çok tanıyanlar bilmektedirler ki; Amerikanın önündeki tek engel, TBMM’den çıkacak olan 2. tezkere değil, kendisinin her geçen gün dünya kamuoyundan gördüğü tepkiler karşısında Irak’a girip başarısız olma endişesidir. Nedenine gelince, ABD’ nin en güvendiği ve sadık müttefiki olan İngiltere’nin de, son zamanlarda kendi toplumundan gelen sert tepkiler karşısında çaresizlikten gevşeme noktasına gelmiş olması, ABD’yi daha da karmaşık endişelere sevk etmektedir. Türkiye kamuoyu olarak kendi kendimize bir soralım! ABD’nin bütün beklentisi meclisimizden çıkmasını dört gözle beklediği ve sabırsızlandığı (!) 2. tezkerenin onaylanıp çıkması hadisesi ise, Türkiye sınırları içerisinde karınca sürüsü gibi hummalı faaliyetler içinde olan ABD askerleri neyin nesidir? Yoksa 2. tezkerede onaylanıp çıktı da bizim mi haberimiz yok. Tabii bu arada, bir gerçeğin de altını çizmek gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinden aldıkları hangi icazetle faaliyetlerini sürdürmekte oldukları belli olmayan Amerikan askerlerinin varlığı, o bölge insanımızın da işine yaramaktadır. Nasıl mı? Savaş karşıtı gösterilerde en başta yürüyen bir çok doğu ve güneydoğu bölgesi insanı iş yerlerini ve Amerikalıların işine yarayacak arazilerini dolar karşılığında kiraya vermek için adeta kuyruğu girmişlerdir.Güneydoğuda şu anda yüzlerce binlerce tır ve kamyonlar harıl harıl faaliyet içindeler. İnsanlar daha önceleri sürülerini barındırdıkları mağaralarını dahi amerikan askerlerine kiraya vermektedirler.

Mardin’de, Nusaybin’de, Kızıltepe’de, Cizre’de, İskenderun’dan Silopi’ye kadar bir çok bölge insanı yıllardır bir arada göremediği kadar para ile (dolar) tanışıyor, çünkü o bölge insanları yıllardır açtıkları iş yerlerinde, önce terör yüzünden, ardından üst üste gelen ekonomik krizler yüzünden iş yapamamanın sıkıntısını yaşıyorlardı. O halkın bu konuda bir suçu yok, suçlu olanlar, yıllardır beceriksiz ve basiretsiz yönetimleri yüzünden bu gün bölge halkını Amerikan askerlerinin vereceği üç-beş dolara muhtaç edenlerdir. Kendileri Ankara’da, TBMM’ de, savaş aleyhtarlığı çığırtkanlığı yaparken, Mardin’deki fabrikalarını dolar karşılığı Amerikan askerlerine kiralayanlar savaş karşıtı olduklarına bu halkı zor inandırırlar. Balık baştan kokmuş halk ne yapsın?

ABD’nin, Irak’a yapacağı askerî harekat konusunda meclisten çıkacak tezkereyi bahane ederek ağırdan almasının asıl sebebi, zaman kazanmak ve bu kazandıkları zaman içersinde Türkiye topraklarından kendi ifadeleri ile 25 yıl çıkmamak üzere yerleşmektir. Çıkması beklenen tezkerenin şu anda hiçbir anlamı kalmamış bulunmaktadır...

Yeni açıklanan 59. Hükûmetin kabine üyeleri vatana millete hayırlı olsun...inşallah ellerinde sihirli değnekle geliyorlardır. Aksi takdirde...

 

İSTİKLÂL MARŞI BU YIL DAHA ANLAMLI

15 Mart 2003

Türk Milletinin millî bağımsızlığının en anlamlı bir şekilde dile getirilişi olan İstiklâl Marşının Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Millî Marş olarak kabul edilişinin 82. yılı yurt genelinde çeşitli etkinliklerle kutlandı. Bu kutlamalar elbette ki ne ilk kutlama idi, ne de son olacaktı. Fakat, bu yılki kutlamaların diğer yıllardaki kutlamalardan bana farklı gelen tarafları vardı ve oldukça da dikkat çekici idi.

Çeşitli sivil toplum örgütlerinin, okulların ve daha bazı toplum katmanlarının tertip ettikleri toplantılarda, konuşmacılar ya da İstiklâl Marşının mısralarını okuyan öğrenciler rahmetli Mehmet Akit Ersoy’ un hissettiği duygu ve ruh haleti içinde idiler adeta...Bu heyecan verici programlar devam ederken bazı siyasilerimizin, devlet adamlarımızın ve hatta halktan bazı şahsiyetlerin gözyaşlarını tutamadıklarını gördük. Elbetteki olması gereken de budur. Türk Milletinin ne tür zorluklar içerisinden sıyrılarak devlet haline geldiğinin bu kadar güzel ifadelerle anlatıldığı İstiklâl Maşımızın mısralarının inanılmaz güzellikteki vurgularla okunması esnasında, heyecan duymamak, duygulanmamak mümkün müdür?

İşte bu yıl, sanki İstiklâl Marşımız daha bir anlamlı hale gelmiş gibiydi. Törenler esnasında akıtılan gözyaşları sanki daha bir anlamlıydı. Her kesimden insanlarımızın birbirlerine anlatacağı, dert yanacağı hususlar varmış gibiydi. Fakat herkes bir şeyleri ifade edememenin burukluğunu yaşıyor; Fakat akıttıkları gözyaşları ile, Mehmet Akif Ersoy’a ve vatan toprakları  altındaki milyonlarca şehit atalarına şikayet mektupları yazıyorlardı adeta...Çünkü, Mehmet Akif şiirlerinde, bugün içine düştüğümüz birçok olumsuzluklara karşı telkinlerde bulunuyor, Taa o günlerde bizleri ikaz ediyordu. Vatan, vatanseverlik, millet olmanın hususiyetleri, İstiklâl ve ahlaki değerlerden bahsederken, bir milletin yıkılışına sebep olan ve en nefret ettiği konulardan olan riyakarlık, münafıklık, korkaklık, dalkavukluk, tembellik gibi Müslüman Türk milletinde olmaması gereken hastalıklara karşı da uyarılarda bulunuyordu. Bu gün içinde bulunduğumuz dönemlerde ise maalesef birçok olumsuzlukların yerleşmekte olduğunu ve her geçen günde hızla yayılmakta olup, sıradan normal olgularmış gibi kabullenilmekte olduğunu görüyoruz.

İşte, Mehmet Akif’in yazdığı İstiklâl Marşımızın okunması esnasında dökülen gözyaşlarının bence anlamı bu olsa gerek. Son günlerde, ABD’nin Irak’a askeri harekat yapma bahanesi ile Türkiye topraklarında bu kadar cirit atmasının ne anlama geldiğini, 2. defa TBMM’ ye gelmesi muhtemel görünen ucube tezkerenin onayı çıkmadan Amerikan askerlerinin hangi tür bir izin veya anlaşma ile Türk insanının Millî duygularını tahrik etmekte olduğunu, bir yetkili ortaya çıkıp Türk Milletine izah etmek zorundadır. Öyle, parti grup toplantısında rahmetli Mehmet Akif’in sözlerini tekrar ederek “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın” diyerek kükremekle milletimizin zihnindeki soru işaretleri kaldırılmış olmaz. Aksi takdirde, Hükûmet yetkililerinin halktan sakladığı ve halka açıklayamayacağı gelişmeler mi var sorusu akıllara gelebilir.

 

 KUZEY KORE, ÇİN VE ABD

 14 Mart 2003

 Güney ve Kuzey Kore arasında, 1950 Haziran’ından 1953 Temmuzuna kadar süren savaşların müsebbipleri ABD ve eski Sovyetler Birliği olmuştu. Kuzey Kore’yi Sovyetler Birliği desteklemiş ve 150 adet tank, en son teknoloji donanımlı uçaklarla donatmıştı. Güney Kore’yi desteklemekte olduğunu söyleyen ABD ise Güney Kore’ye devamlı vaatlerde bulunmuş, fakat söz verdiği askeri teçhizatı sağlamakta ise çok ağır davranmıştı.(Bu aynı zamanda ABD’nin ipi ile kuyuya inilmeyeceğine dair tarihi bir delildir.)

Kuzey Kore, Doğu Asya’da Kore yarımadasının kuzey bölümünde yer alan ve 120.538 km² yüzölçümü, yaklaşık 30 milyon nüfusa sahip sosyalist bir devlettir. Kuzey Kore son zamanlarda, yeniden nükleer planını harekete geçireceğini açıklamasından sonra dünyanın dikkatini tekrar üzerinde topladı. Buna en çok tepki veren ülke ABD ise de, Kuzey Kore ABD’ ye karşı oldukça sert bir duruş sergiledi. Bu durum karşısında ABD fazla ileri gitmeden ablukaya almış olduğu Irak üzerindeki planlarını uygulamayı sürdürdü. Çünkü, ABD özenle hazırladığı planları peşinde olmalı ve sırayı takip etmeliydi.

Eski Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Kuzey Kore üzerindeki iletişim faaliyetlerine önem veren Çin, bu hususta oldukça ileri bir mesafe kat etti. Bu günlerde Çin “maşa varken elini yakmama” prensibi doğrultusunda ABD’ ye karşı Kuzey Kore’yi kışkırtarak ve destekleyerek George Bush yönetimine kafa tutma noktasına kadar gelmiştir.

ABD ise fırsat buldukça Kuzey Kore’yi Çin yönetimine şikayet etmekten başka bir şey yapamamaktadır. Çin bu durum karşısında bıyık altında gülmekte olup meseleleri savsaklamakta, ciddî bir eylemde bulunmamaktadır. Bulunması da mümkün değil, çünkü Çin’in elinde Kuzey Kore oldukça önemli bir güçtür. Kuzey Kore açıkça nükleer silâh ürettiğini ve bulundurduğunu açıklamasına rağmen ABD’nin pasif söylemlerden öte bir faaliyeti bulunmamaktadır. Nedenine gelince, eğer ABD Kuzey Kore’ye yönelik herhangi bir yatırım uygulama yoluna giderse ve Kuzey Kore taşını yerinden oynatmaya kalkışırsa bu taşın altından Çin çıkacaktır. Böylece ABD başını büyük bir belaya sokmuş olacaktır.

Fakat şunu söyleyebilirim ki, gelecek on yıllarda patlak vermesi muhtemel ABD-Çin savaşının sebebinin Kuzey Kore meselesi olacağı ağırlıktadır. Bu nedenledir ki, Kuzey Kore, uluslararası hava sahasına girmiş bulunan silâhsız bir ABD casus uçağına ecel terleri döktürmüş ve 4 adet Kuzey Kore savaş uçağı tarafından kıskaca alınarak sınırları

terk etmesini sağlamıştır. Bu durum karşısında bir ABD’li savunma bakanlığı yetkilisi, “ Niyetlerinin uçağımızın yönünü Kuzey Kore’ ye çevirmek ve daha sonra mürettebatı rehin almak olduğu açıkça görünüyor.” demiştir. Diplomatik bir skandala yol açabilecek bu durum karşısında dahi Irak’a karşı sırtlan gibi saldırıya geçme hazırlığındaki ABD’nin deyim yerindeyse “gık”ı bile çıkmamıştır. Neden? Çünkü Kuzey Kore dünyanın en güçlü ordularından birine sahip ve arkasında Çin gibi bir devlet bulunmaktadır...

ABD’ nin Kuzey Irak’ ta aradığı silâhların kat kat fazlası Kuzey Kore’de var, İran’da var, Çin’ de var, Rusya’da var ve daha birçok dünya ülkesinde var. O halde neden ilk hedef Ortadoğu’da Irak olmuştur? Nedeni gayet açık. Petrol...ABD, tükenen enerjisini Ortadoğu’dan sağlamalı ki, gelecekte Çin ile karşı karşıya gelmesi durumunda güçlü olabilsin…

 

 ÇİN FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİĞİ OYNUYOR

13 Mart 2003

Dünya dengelerini kesinlikle değiştirmeye ve tek kutuplu bir dünya düzeni kurmaya doğru  yol alan ABD’ nin önünde şimdilik bir engel bulunmamaktadır. (Birleşmiş Milletler Teşkilatı da dahil olmak üzere) Hakikaten de eski Sovyetler Birliğinin parçalanmasından sonra kendisini daha güçlü olarak gören ABD, kendi stratejik planları doğrultusunda askeri ve siyasi olarak faaliyetlerini sürdürüyor.

İngiltere dışında hiçbir dünya ülkesinin taraftar olmadığı Irak’a askeri müdahale girişimi de mecrasında devam edip gidiyor. Belki de çok uzak zamana  kalmadan içinde bulunduğumuz mart ayı çerisinde Irak’a yönelik ABD askeri müdahalesi gerçekleştirilecek. Eğer şimdiye kadarki bütün hazırlıklar dünyadaki ABD karşıtı devletlerin güçlerini ölçmek şeklindeki bir blöften ibaret değilse ve kesin olarak bu savaşı göze almışsa mart ayı içinde mutlaka yapmak zorundadır. Çünkü daha fazla geciktirecek olursa ABD’nin bu harekatı gerçekleştirmesi suya düşecektir. ABD’li savaş uzmanları çok iyi bilmektedir ki Ortadoğu’nun mevsim şartları ABD askerlerinin aleyhinedir...ABD’yi asıl sürüncemede bırakan husus kendisine karşı çıkan blokların her geçen gün güçlenmekte olduğu ve Irak’ın işgalinden sonra Rusya, Almanya, Fransa ve Çin gibi devletlerle yeni bir sürtüşmenin başlayabileceği ihtimalinin ufukta görünüyor olmasıdır. ABD çok iyi biliyor ki, bu devletlerin hiçbirisi birer Irak değildir. Dolayısı ile Irak ve Ortadoğu petrollerini afiyetle tek başına yemesine izin vermeyeceklerdir.

Bilhassa Çin’in son zamanlardaki sessizliği fırtına öncesi bir sessizliğin ifadesidir. Çin’in ezeli ve ebedi düşmanıdır. Tarihin hiçbir safhasında göstermelik ve sözde barış mesajlarının dışında kesinlikle birbirlerine karşı olan husumetlerinden vazgeçmemişlerdir. Çin’in her yönlü yapılanmasındaki hedefi her zaman ABD’ye endeksli olarak yürütülmektedir. Bu nedenle, 11 Eylül olayını bahane ederek Afganistan’ı istilâ eden ve Çin ile ABD arasında son derece stratejik bir bölge olarak kabul edilen Afganistan’a ABD’nin yerleşmiş olması Çin’i oldukça tedirgin etmiştir. Çin bu durun karşısında zaten öteden beri hazırlık içinde olduğu ABD’ye yönelik yeni stratejiler hazırlamaya başlamıştır. Dolayısıyla, istilâsı altında bulunan ve Afganistan’la sınırlı bulunan Doğu Türkistan’daki askeri gücünü hızla arttırmaya ve yığınak yapmaya başlamıştır. Çin’in yıllık askeri yatırımı bütün dünya devletlerininkinden çok fazladır. 11 Eylül hadisesinden sonra sözde terörle mücadeleyi yaygınlaştırma ve şiddetlendirme, adı altında askeri yatırımlarını daha da arttırma yoluna gitmiş, Doğu Türkistan’daki katliamlarına da hız vermiştir.

Şimdilerde alınan haberlere bakıldığında, ABD Irak’a askeri harekat hazırlığı yaparken, Çin de Irak savaşı sonrasında meydana gelmesi muhtemel denge mücadelelerini göz önüne alarak askeri alanda yeni yatırımlar yapmaktadır:

 Buna göre “savunma bütçesi” adını verdiği askeri alandaki bütçesini %9.6 oranında arttırmıştır.(Aslında açıklanan bu orandan daha fazladır.) Böylece, Çin’in askeri bütçesi 22.4 milyar dolara ulaşmıştır. Bu konuda ABD savunma bakanlığı uzmanlarının ifadelerinden zaten Çin savunma bütçesinin açıklanandan en az 4 kat fazla olduğu anlaşılmakta olup, yıllık askeri yatırımı 55 milyar dolar civarındadır. Şunu açıklıkla söyleyebilirim ki, 21. yüzyılda dünya, ABD ve Çin arasındaki sıcak savaşlara sahne olacaktır. Rusya ise, şimdilik yalnızca Çin’e koltuk değneği rolünü oynamakla yetinecek gibi görünüyor.

 

TÜRKMENLER KADERİNE TERK EDİLEMEZ

10 Mart 2003

Vahşi kapitalizmin dünyadaki en belirgin temsilcisi olan ABD, inanılmaz bir doyumsuzluk ve hakimiyet hırsı ile “11 Eylül”e kadar yaptığı güç birikimini kullanarak önceden belirlediği stratejik ülkelere yönelik ardı arkası kesilmeyecek saldırılarının hazırlıklarını sürdürüyor. Bu bağlamda, kilit bölgelerden Afganistan’dan sonra ikinci sırada gelen Irak’a karşı saldırı hazırlıklarının son anlarına gelmişken, dünyadan ciddî anlamda savaş karşıtı tepkiler yükselmektedir.

İngiltere’nin dışında bazı batılı ülkeler, Ortadoğu petrollerinden Amerika’ya rağmen bir pay alamayacaklarını anladıkları için kimi devletler de gerçekten petrol adına kan dökülmesini istemedikleri için savaşa karşı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu hususta dünya devletleri içerisinde en önemli ve en ciddî savaş karşıtlığı tavrını meclisteki olumsuz tezkere oylaması kararı ile sergilemiştir. Bu karar Türkiye vatandaşı halkın %94’ ünün kararıydı ve sevinçle karşılandı. Türk Milletinin maddî çıkar uğruna kan dökülmesini istemediği gayet açıkça ortada fakat; ya Musul ve Kerkük’te yaşayan dinî, dili, ırkı bizden olan Türkmenlerin durunu ne olacak? Onların yaşam garantilerini hangi güç sağlayacak? Bilindiği üzere Musul ve Kerkük’te çeşitli zamanlardaki katliamlar ve soykırımlardan artakalan üç milyon Türkmen bulunmaktadır. Daha yakın zamanda Kuzey Irak’taki muhalif konseyde Türkmenlere yer verilmeyerek yok sayılmışlardır. Bu demektir ki, muhtemel ABD-Irak savaşı kargaşasından istifade ile çapulcu Barzani ve Talabani Kürt aşiretleri Musul ve Kerkük’teki Türkmenler üzerinde bir katliam hazırlığı yapmaktadırlar. Musul ve Kerkük Türkiye’ nin atla göz ardı etmemesi gereken tarihi bağlarının ve haklarının bulunduğu iki önemli bölgedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden her ne kadar ABD’ nin Türkiye’nin güney sınırlarını kullanarak Irak’a askeri harekatına olumsuz bir karar çıkmışsa da, Türkiye, Kuzey Irak’taki soydaşlarının can güvenliğini zalim Saddam’ın inisiyatifine yada Türkiye düşmanı Barzani ve Talabani çapulcularının eline terk etmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri 1990 yılının başlarından itibaren eski Sovyetler Birliğinin dağılması ile bağımsızlıklarını kazanan Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine şaşı baktı. Doğu Türkistan’ı Çin ile dostluk ve üç kuruşluk ticaret uğruna kendi kaderine terk etti. Hiç olmazsa burnunun dibindeki Türkmen kardeşlerimizin feryatlarına kulak vererek, göz göre göre katliama uğramalarına seyirci kalmamalıdır... Buradan, Türkiye’deki ve dünyadaki bütün savaş karşıtı insanlara sesleniyorum!

Irak’taki masum halkın yaşamaya ne kadar hakkı varsa, Filistin’deki, Çeçenistan’daki, Keşmir’deki, Doğu Türkistan’daki masum insanların ve Kuzey Irak’taki Türkmenlerin de o kadar yaşamaya hakları vardır..! “Her şey Türkiye İçin” sloganı ile kafalarını kurna gömenler, büyük ve lider ülke olma yolundaki Türkiye’nin önünde engel teşkil edeceklerdir. 

 

 DOĞU TÜRKİSTANLI GAZİ BERAT HACI’YI KAYBETTİK

08 Mart 2003

Vatanları zalim Çinliler tarafından işgal edilen Doğu Türkistan’ın unutulmaz ve çilekeş mücahitleri bin bir ümitlerle geldikleri Türkiye’de birer birer ebediyete göçüp gidiyorlar. Onların hayalleri, beklentileri ve idealleri vardı. Ömürlerinin sonuna kadar imkansızlıklar içerisinde ve insanüstü bir gayretle Doğu Türkistan’ iri istiklâli için mücadele ettiler.

10Önce, 14 Haziran 1965 tarihinde Doğu Türkistan tarihine “Üç Efendiler” olarak geçen İsa Yusuf Alptekin ve Mesut Sabri Baykozi’nin mücadele arkadaşı Mehmet Emin Buğra vefat etti. Ardından 17 Aralık 1995 tarihinde İsa Yusuf Alptekin Bey’i kaybettik. Ardından Doğu Türkistan’ın büyük tarihçilerinden ve 35 yılını Çin zindanlarında geçirmiş, “Üç Efendiler”in dördüncüsü diyebileceğimiz mücahitler den Hacı Yakup Anat’ı 9 Kasım 2001 tarihinde ebedi istirahatgahına uğurladık...Bu günlerde de 93 yaşındaki Doğu Türkistan gazisi Berat Hacı’yı kaybetmiş olmanın kederi içindeyiz.

Berat Hacı; 1910 yılında Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetinde dünyaya gelmişti. Çocukluğunda medrese tahsili görmüştü. Aile efradı Çinlilerce alınıp götürülmüş bir daha da haber alınamamıştı.12 Kasım 1933 tarihinde kurulan “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti”ni ve 1944’te kurulan “Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni görmüş, bu devletlerin kuruluşu safhalarına da silâhlı mücadelelere katılmıştı.

1960 yılında Çinliler tarafından tutuklanarak Çin zindanlarına atılmış, 1985 yılına kadar 25 yıl boyunca Çinlilerin akıl almaz, tüyler ürpertici işkenceleri altında zulme uğradı. 1985 yılından 1990 yılına kadar Kaşgar’da göz hapsinde tutuldu. Vahşi Çin yönetimi tarafından boynuna

“Bu Panislâmîst ve Pantürkist’tir.” yaftası asılı olduğu halde sokakları süpürttürdüler, tuvalet temizliği yaptırdılar.(Çin’e fındık satabilmek uğruna Doğu Türkistan’ı yok sayanların kulakları çınlasın.)1993 yılında bir yolunu bulup önce Kazakistan’a ardından da Kazakistan’daki hemşerilerinin yardımı ile Türkiye’ye geldi. Türkiye’de Doğu Türkistan’daki Çin zulmünü anlatmak maksadı ile düzenlenen hemen hemen bütün toplantılarda elinden hiç düşürmediği ve çok sevdiği Doğu Türkistan’ın Gökbayrağıyla ön sıralarda yer aldı. 1997 yılında Doğu Türkistan’ın Gulca vilayetinden başlayarak meydana gelen “Millî İstiklâl Hareketi” ve uğranılan katliâm günlerinde kendisini Çin konsolosluğunun parmaklıklarına kelepçeleyerek bütün Türkiye televizyonlarında, “Kahrolsun işgalci Çin komünistleri!” sloganı ile Doğu Türkistan’daki Çin zulmünün canlı tanığı olarak hafızalara yerleşti...

Şöyle diyordu: “ Hayatım hep zulüm ve, işkence içinde geçti. Ama hiçbir zaman zulme ve işkenceye rağmen esareti, kula ku kabul etmedim. Allah ömür verirse ölene kadar da müstakillik için mücadele edeceğim. Yani esareti asla kabul etmiyorum.”

24 Şubat 2003 pazartesi günü sabah ezan vakti Hac farizası için gittiği Suudi Arabistan’ın Mekke şehrinde Hakk’ın rahmetine kavuştu ve orada defnedildi. Allah’ın rahmeti üzerine olsun...

 

 ABD HER GEÇEN GÜN KAN KAYBEDİYOR

06 Mart 2003

Aylardır ABD’nin Irak’ı vurmak ve işgal etmek maksadıyla yürüttüğü hummalı siyasî ve askeri faaliyetler artık nihayetlenmek üzeredir. Çünkü, Irak’a karşı yapacağı askeri harekatı bir an evvel yapamayacak olursa bundan sonra geçecek olan her gün ABD’nin aleyhine olacak ve Ortadoğu’daki iklim şartları, özel çikolatalarla beslenen ve klimalı ortamlarda eğitim gören, ağzında çikleti, elinde soğuk bira kutuları ile askerlik yapan ABD’nin tahammülsüz askerlerini oldukça zorlayacaktır.

Bu durumu çok iyi bilen ABD’li askeri yetkililer, Amerikan başkanı George Bush’u sıkıştırmakta ve ne karar verecekse bir an evvel vermesi konusunda acele ettirmektedirler. Bush ise Pentagon’ un sıkıştırması karşısında imtihan süresini yetiştiremeyen öğrencilerin psikolojisi içinde dünyadan istediği ve umduğu desteği bir türlü elde edememektedir. ABD için artık bir bakıma ok-yaydan çıkmıştır ve artık geri dönüşü yoktur. Çünkü, ABD “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.” düşüncesiyle aylardır Irak etrafına azımsanmayacak askeri harcamalar yapmıştır. Meselenin maddî yönünü bir tarafa bırakacak olursak, ABD için hazırlığını yaptığı bu ikinci Irak harekatı konusu bir prestij mesele sine dönüşmüştür. ABD’nin bu savaştan vazgeçmesi bence artık bir mucizeye bağlıdır.

ABD’nin; İngiltere dışında dünya devletlerinden hiçbir destek görmemesine rağmen Irak’a bu askerî harekatı bu kadar yapma eğiliminde olması, adeta bir cinayetin görgü tanığını ortadan kaldırmaya çalışan katilin panik içindeki davranışlarına benzemektedir. Sahi, Irak lideri Saddam’ın bildiği ve diğer dünya liderlerinin bilmediği bir sır mı vardı ki, ABD bu askerî harekat için bu kadar tutku ile çaba sarf etmektedir.

Kendisini uzun zamandan beri adeta dünyanın merkezi gibi kabul eden ABD, 21. yüzyılın eşiğinde en büyük darbeyi “çantada keklik “olarak bildiği Türkiye’den yemiştir. Oysa ki, TBMM’de oylamaya sunulan Türkiye’de yabancı asker bulundurulması ve Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere asker göndermesine ilişkin tezkerenin meclisten kolayca geçeceğine neredeyse %100 kesin gözüyle bakıyordu.Türk parlamenterler ise, Türk milletinin büyük çoğunluğunun vicdanını sesi olmuş ve söz konusu tezkereye ret oyu vermek suretiyle tarihi bir vebalden şimdilik kurtulmuştur. Şimdilik diyorum çünkü, tezkerenin oylandığı tarihten öncesine kadar savaş aleyhtarı görünen bazı yarı aydınlar ve yine bazı kalemşörler ret oyu verilmiş olmasının sakıncalarından bahsetmeye başladılar. Bu yazar-çizer takımının rüzgarını da arkasına alan bazı siyasîler ikinci bir tezkereyi dillerine dolamaya başladılar ki, bu son derece sakıncalı ve TBMM’yi yıpratacak bir davranıştır.

ABD bile bu konuda olaya soğukkanlı yaklaşarak ve gemileri tamamen yakmamış olmak için “Türk parlamenterlerin bu kararını saygıyla karşılıyoruz.” derken, bazı sözde aydınların ortaya çıkıp kraldan çok kralcı kesilmesini anlamak mümkün değildir. 

 

ABD’NİN TAHRİKLERİNE KARŞI DİKKATLİ OLUNMALIDIR

05 Mart 2003

Türkiye’de ve dünyada aylardır süren bir “savaşa hayır” kampanyasının sonunda en ciddî final TBMM’de yaşandı ve Meclise sevke dilen tezkere Mecliste yapılan bir oylama ile reddedildi. Tezkerenin reddedilmiş olması bütün dünyada büyük bir yankı uyandırdı.

Kimi devletler bu sonucu bir demokrasi galibiyeti olarak nitelendirirken, kimi devletler de AB kapısında yıllardır müzakere tarihi verilmesi için bekleyen Türkiye’nin dünyaya bir demokrasi dersi verdiği şeklinde yorumlar yaptı. Kimi haber kaynakları da Meclisten kolayca geçeceğine garanti gözü ile bakan ABD’nin ve 58. Hükûmetin darbe aldığı şeklinde yorumlar yaptı. Gerçek olan ise, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsız bir devlet olduğunun bütün dünyaya bir defa daha ilan edilmiş olması idi. Yıllardır ekonomik sıkıntılar nedeniyle yıpranan, kan kaybeden ve pörsüme noktasına gelen Türkiye’deki sivil otoritenin sürpriz bir şekilde ayağa kalkışının göstergesiydi. Meclisin bu zaferi Tayyip Erdoğan’a rağmen elde etmiş olması daha da önemli idi. Çünkü Türkiye’de artık lider sultasının da sona erdiğinin bir ifadesi idi. Zaten demokratik sistemlerde önemli olan da halkın oyları ile milletvekili seçilen kişilerin hür iradesi ile tavırlarını sergileyebilmeleri ve millete rağmen bir kişinin yanlış tutumlarına ortak olmamalarıdır.

Şu anda bütün dünyanın gözü ABD, Türkiye ve Irak üzerindedir. Türkiye’nin son çıkışı ile beraber ABD yetkilileri “B” planı diye bir plandan bahsetmeye .başlamışlardır. Bana göre, bu B planının içeriği, ABD’nin uzun zamandan beri Türkiye’ye karşı öte den beri koz olarak kullanmak üzere palazlandırmakta olduğu Talabani ve Barzani çapulcularını kışkırtarak Türkiye’yi ateş çemberinin içine çekebilmeyi umduğu ihtimalidir. Nitekim ABD bu yollu faaliyetlerine de hemen başlamış bulunuyor. 03.03.2003 tarihinde televizyon ekranlarında insanın zor tahammül göstereceği bir görüntü gün boyu gösterildi durdu. Görüntülerde daha düne kadar Türkiye’den yardım olarak gönderilen kırıntılarla karnını doyuran bir avuç Kuzey Iraklı çapulcu Türk bayrağına hakaretler ederek yakıyordu. Bu kesinlikle bir tahrik olayı idi. Bu ve benzeri tahrikler bundan sonra daha da kurutulmalıydı. Bu günlerdeki hassas dönemde çok itidalli davranılmalı ve gerektiği gibi tedbir alınmalıdır. “Aslında yıllar önce sivrisinek üreten bu bataklık kurutulmalıydı.”

Bir diğer önemli husus; TBMM’de alınan son cesur kararla bu kararın içeriğinde yer alan ve Anayasanın 92. maddesindeki yabancı ülke askerlerinin Türkiye’de konuşlanmasına yönelik hususun reddi yönündeki karara hassasiyet gösterilmelidir. Çünkü, halen alınan haberlere göre Mardin’de, Diyarbakır’da, Mersin’de ve daha bazı vilayetlerimizde varlıklarını sürdüren ve askerî faaliyetler içinde olan ABD askerlerinin sayısına ve bundan sonra Türk topraklarında hangi amaçla durdukları konusu üzerinde dikkatli davranılmalıdır.

58. Hükûmet tezkere konusunda macunu tüpten çıkartmıştır. İkinci defa bir tezkere söz konusu ederek, macunu tüpe geri sokmaya çalışmamalıdır. Her şey berbat olabilir.

 

 ÇİN’İN DEPREM YARDIMLARINI ENGELLEMESİNİN

 ALTINDA YATAN GERÇEK

04 Mart 2003

Dünyanın değişik ülkelerinde zaman zaman meydana geldiği tabii afetler o ülkelerin bünyesinde onulmaz yaralar açar ve yeri doldurulamaz, yıkımlar meydana getirir. Afete maruz kalan ülkeler, zaman içerisinde yıkılanların yerine yenilerini yaparlar, şehirleri daha görkemli şekilde yeniden imar ederler ve yaşanan facialarının bütün yaralarının sarıldığı, acıların unutulduğu zannedilir. Fakat durum hiç de öyle değildir. Tabii afetlerin yaşandığı memleketlerdeki insanların yüreklerindeki acılar bir ömür boyu devam eder. Bu afetlerde yakınlarını kaybeden küçük yaştaki çocukların hayatları boyunca inanılmaz derecede psikolojik bir yıkımın harabeleri arasında yaşam sürdürdükleri inkar edilemez bir gerçektir...

24.02.2003 tarihinde Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ da meydana gelen 6.8 şiddetindeki deprem Doğu Türkistan halkının acılarına acı ekledi, yaralarına tuz bastı. Çinlilerin dünyaya yaydığı haberlerle yetinen ülkeler, söz konusu depremde meydana gelen gerçek kayıplarla ilgili doğru rakamları da hiçbir zaman öğrenemeyecekler. Oysa ki, Doğu Türkistan’ dan alınan haberlere bakıldığında ölü sayısı 260 değil, 500’ün üzerinde, yaralı sayısı da 10.000 civarındadır. Deprem sonrası yeterli kurtarma çalışmaları ve yardımlar yapılmadığından dolayı şiddetli soğuk ve açlık nedeniyle zayiat daha fazla olmuştur. Despot Çin Hükûmeti Doğu Türkistan’ın bu güne kadar dış dünyanın gözünden saklamaya büyük özen göstermişti.

Deprem sonrasında dünyanın dört bir yanından gelen yardım tekliflerine de ret cevabı ver erek bir vahşet daha işlemiştir. Peki dış ülke yardımlarını ret eden Çin Hükûmeti yeterli yardımı kendisi yapmış mıdır? Binlerce defa hayır..! 50 yıldır zaten Doğu Türkistan halkını çok zengin doğal kaynaklara sahip kendi topraklarında yoksulluk, açlık ve sefalete sürükleyerek kıvrandıran, mecburi doğum kontrolleri adı altında doğmamış bebekleri katleden, nükleer denemeler yolu ile suni hastalıklar meydana getirmek sureti ile gizli bir soykırım yapan, Çin’den getirdikleri Çinlileri Doğu Türkistan topraklarına yerleştirerek asimilasyonu hızlandıran, sonuç olarak Doğu Türkistanlıları tarihi anavatanlarından yok edip tamamen Çin toprağı haline getirmeye çalışan Çinlilerin yeterli ve çok ileri seviyede bir yardım ve kurtarma çalışması yaparak Doğu Türkistan halkının hayatta kalma oranını fazlalaştırmasını beklemek hayalcilik olur.

Dış ülke yardım ekiplerinin Doğu Türkistan’a girişini engellemesindeki asıl amaç, bu deprem vesilesi ile Doğu Türkistan’daki Çin Hükûmetinin işlemekte olduğu insanlık suçlarının, halkın yaşam şartlarının, çerçöpten ve kerpiçten yapılma evlerinin ne kadar fazla ölüme sebebiyet verdiğinin ve en önemlisi; dünyaya her yıl % 7-8 civarında büyüme sağladıkları haberini yayan Çinlilerin Doğu Türkistan halkını açlık ve sefalete mahkum ederek nasıl bir sömürü düzeni kurduğunun dünyanın gözleri önüne serilmesini engellemektir.

Dünyadaki yardım ekiplerinin, Çin engelinin sebepleri üzerine hassasiyetle eğilmesi ve bu engellemenin altında yatan gerçekleri gün yüzüne çıkartmaya çalışması yapılabilecek en önemli insani yardım olacaktır.

 

 TAKLİT ÇİN MALLARI BİRER TRUVA ATIDIR (2)

03 Mart 2003

Çin karakterinin bir yansıması niteliği taşıyan Çinin taklit ve kalitesiz malları dünyanın dört bir yanındaki  kalmışlardır. Bazı basiretsiz piyasaları olumsuz etkilemeye devam ediyor. Özellikle de Türkiye’ye olan sahte mal sevkıyatına ise ayrı bir önem vermektedirler.

Böylelikle Çinliler  bir taşla iki kuş değil bir kaş kuşu birden vurmanın hesabını yapmaktadır. Çünkü Çin’in taklit kalitesiz ve ucuz zannedilen mallarına hayranlık  duyan Türkiye’deki bazı yöneticiler  beceriksizce ticari anlaşmalara imza atarak ihracat yerine  devamlı olarak Çin’den ithal yoluna gitmişlerdir. Dolayısıyla, Türkiye’de 25 sektör Çin’den gelen sahte ve kalitesiz mallar yüzünden büyük sıkıntılar içindedir. Bu arada, Çin malları ile rekabeti devam ettirmeyip iflas eden ve kapatılan bir hayli fabrika ve imalathanelerden bahsetmenin artık bir yararı yoktur. Bu konuda  Ankara Ticaret Odası’nın yaptırdığı “Çin malları taklitçiliğinin had  safhalarda olması nedeniyle maliyetleri düşürmeye çalışan bazı Türk firmalarının  bile Çin’de fason imalat yaptırdıkları anlaşılmıştır. Hal böyle olunca da Türkiye’de bir çok üretici firma  üretim maliyetlerinin pahalı olması sebebi ile işyerlerini kapatmak zorunda kalmışlardır.

Bazı basiretsiz yöneticiler ise bu ticari dengesizliği ve Türkiye’deki üretim sektörlerinin tamamen zararına olan gelişmeleri sözde başarı hanelerine kaydetmekte ve Çin ile dostane ilişkileri kategorisine dahil edebilmektedirler.... Böylece Çinliler hem para kazanmaktalar, hem gönülleri fethetmektedirler (!) hem de Türkiye ekonomisine büyük zararlar vererek Türkiye piyasalarını içten işgal etmenin imkanlarını yakalamış olmaktadırlar. Aynı zamanda bu dengesiz ticareti bahane ederek ve de yılda iki milyon turist gönderme vaatleri ile Türkiye’ye sürekli olarak Çinli nüfus transferleri de yapmakta ve Türkiye’de yerleşmeleri için de çareler üretmektedirler.

Bu durum münasebetiyle Çin’in taklit ve kalitesiz malları için “Truva Atı” benzetmesini yapmamız kesinlikle yanlış olmamaktadır.

Ankara Ticaret Odası’nın yaptırdığı araştırmaya göre bazı malların Türkiye’deki pazar payları oranı şöyledir:

-Oyuncak sektörü: Sektördeki payı yüzde 80.

-İnşaat malzemeleri sektörü: Vanaların yüzde 25’i Çin malı.

-Hırdavatçılar: Çin’de fason imalat yapılıyor. Çin mallarının oranı yüzde 25.

-Marangoz el aletleri: Pazar payı yüzde 15.

-Kimyevi madde, boya ve yan sanayi: Sektördeki payı yüzde 10.

-Halı-Mobilya: Çin halısı ithal ediliyor. Çin malının piyasa payı yüzde 15.

-Elektrikli cihaz ve malzeme: Marka sahteciliği çok yüksek. Sektörün yüzde 20-25’i Çin malı.

-Fotoğraf malzemeleri: Sektörün yüzde 25-30’u Çin malı.

-Motorlu taşıt ve yedek parça: Sektördeki payı yüzde 2.

-Kırtasiye: Sektördeki payı yüzde 30.

-Nalburiye: Sektördeki Çin malı yüzde 35.</