HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

   M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

NİSAN-2003

  CEVAPSIZ YAYINLANAN ÇİNLİ MAKALELERİ

DOĞU TÜRKİSTANLILARIN ALEYHİNEDİR (5)

30 Nisan 2003

 Çin Dış İşleri Bakanı Tang Şiya Şuven 12 Kasım 2001 tarihînde BM Güvenlik konseyinde terörizmle ilgili yapılan bir toplantıdan istifade ile Doğu Türkistan gerçeğini çarpıtmaya ve Doğu Türkistanlılara kara çalmaya devam ederek şöyle demiştir:

“Doğu Türkistan teröristleri (!) uluslar arası arenadaki boşluklardan yararlanarak Orta ve Batı Asya, Avrupa ve Amerika’yı kendilerinin hareket alanı ve ikmal üssü olarak seçmişlerdir. Onların bu bölgedeki sosyal ve siyasal etkinlik oranları giderek fazlalaşmaktadır. Dolayısıyla Doğu Türkistan güçlerinin terörist tehditleri artmakta ve güç kazanmaktadırlar.”

Siz Çinliler mağdur olanın kendileriniz olduğu şeklinde bir çarpıtma ile, uluslar arası kamuoyunun acıma duygularını istismar ederek tabiri yerinde ise, demir çizme, demir baston yollara düşerek, salya-sümük bütün.dünyanın dikkatini celp etmeye ve biz Doğu Türkistanlıları şikayet etmeye devam ediyorsunuz. Peki, bu arada biz Doğu Türkistanlıların eli kolu bağlı kurbanlık koyun gibi beklemesini mi istiyorsunuz? Elbette ki asıl mağdur ve mazlum olan ve bütün hakları siz despot Çinliler tarafından gasp edilen Doğu Türkistanlılar da erişebildikleri bütün dünya platformlarında mağduriyetlerini anlatacaklar ve gasp edilen haklarını uluslar arası hukuk kuralları içerisinde savunacaklar ve savunulmasını isteyeceklerdir.Ne yaparsanız yapın Doğu Türkistanlılar bu haklarından vaz geçmeyeceklerdir.

Diyorsunuz ki,

“Bazı batı!ı ülkeler Çin’in gelişmesini önlemek ve frenlemek amacı ile “Doğu Türkistan” teröristlerinin(!)Çin’e karşı bölücü eylemlerini desteklemektedirler. 17 Ekim 2001 tarihînde Avrupa parlamentosu Çin’in bütün sert protestolarına rağmen “Doğu Türkistan Millî Meclisi”nin Avrupa parlamentosunda toplanmasına açıkça izin vermiştir”

Bir dönem Türkiye’de temellerinin atıldığı söylenen fakat Doğu Türkistan adına köklü hiçbir faaliyetine rastlanılmayan, sonunda da Almanya’ya ihraç edilen ve Türkiye’de faaliyetine izin verilmeyen “Doğu Türkistan Millî Meclisi” UNPO (Birleşmiş Miiletlerde Temsil edilmeyen milletler meclisi)nun genel sekreteri muhterem Erkin Alptekin beyin gayretkeşliği ve becerisi ile Avrupa parlamentosunda toplanabilmiştir. Bu duruma bu kadar feveran eden Çinliler, kendilerinin Doğu Türkistan’ın ve Doğu Türkistanlıların meşru haklarını açıkça çiğnemekte olduğunu neden görmezler...

Elbetteki demokrasinin ve insan haklarının beşiği sayılan bazı Avrupa ülkeleri, Doğu Türkistan meselesine daha duyarlı yaklaşmaktadırlar. Bu yaklaşımlarının temelinde hangi amaçların gizli olduğu konusu Doğu Türkistan halkının birinci meselesi değildir. Doğu Türkistanlılar uluslar arası hukuk kuralları içerisinde elde ettikleri imkânlardan en üst düzeyde faydalanmak durumundadır.

Çin Dış İşleri Bakanının şu açıklaması, Çinli yöneticilerin Doğu Türkistanlılar hakkındaki insana dehşet verici kötü niyetlerini gözler önüne sermektedir.

1-”Doğu Türkistan” terörizmi de uluslar arası terörizmin bir parçası olarak uluslar arası camianın hedefi haline getirilmelidir.

2- “Doğu Türkistan” terörist güçlerinin ülke içi ve dışındaki ortaya çıkabilecek bütün köklerinin kurutulup yok edilmesi lazımdır. “Doğu Türkistan Terörist Güçleri” adlandırması ile bütün Doğu Türkistan halkını kastetmektedirler...

O halde; Doğu Türkistan’la ilgili bütün kurum ve şahsiyetlerin Çinlilerin iftiralarına karşı tepkili ve duyarlı olmalarını, öncelikle teşkilâtların kuruluş amaçlarındaki temel haklarını sonuna kadar etkili bir şekilde kullanmalarını tavsiye ediyorum.

 CEVAPSIZ YAYIMLANAN ÇİNLİ MAKALELERİ ,

DOĞU TÜRKİSTANLILARIN ALEYHİNEDİR (4)

29 Nisan 2003

Çinli işgalcilere para karşılığında ilim adamlığı sıfatlarını satmayan ve objektif bir tarih bilgisine sahip dünya tarihçilerinin görüş birliği içerisinde olduğu bir gerçek olan Doğu Türkistan’ı dünya kamuoyuna sanki bir terör örgütünün adıymış gibi empoze etmeye çalışan Çinli müstemlekeciler güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktadırlar. (Bu konu ile ilgili olarak “Çin Devlet Konseyi Basın ofisinin iftiralarına Reddiye” adı ile yayımlamış olduğumuz kitapçığa bakılabilir.)

 “Doğu Türkistan” isminin ne anlama geldiğini bilmeyecek kadar tarih bilgisinden yoksun ya da kasıtlı olarak çarpıtılmakta olduğunu düşünürsek tam anlamı ile Türk tarihî düşmanlığı içinde olan Çinliler, bu husustaki arsızlıklarına devam ederek kendilerinin sürgüne gönderdikleri ya da kendi varlıkları için tehlike olarak gördükleri için arananlar listesine dâhil ettikleri Doğu Türkistanlıların, en yakın sınırlardan yurt dışına çıkmış oldukları hususunu kendi lehlerine çevirerek “terör eğitimi alanlar” şeklinde iftira etmelerinin hiçbir temel dayanağı yoktur. Çinlilerin konu ile ilgili kendi tespitleri yok fakat, “Rusya’daki ilgili birimlerin tespitlerine göre” diyerek ortaya attıkları iddiaya göre 200’den fazla Doğu Türkistanlının Bin Ladin’in üslerinde ve kamplarında eğitim almış olduklarını iddia etmektedirler. 

“Bozacının Şahidi Şıracı” sözü boşuna söylenmemiştir. Özellikle “Bin Laden ismi ile birlikte birlikte anılmasının sebebi de gayet açık...Bir anda dünyanın gündemine oturmuş olan esrarengiz ve popüler bir teröristin adından da istifade ederek daha inandırıcı olmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca, “Onların büyük bir bölümü ticaret veya hac yapmak bahanesi ile Tacikistan, Özbekistan ve,Türkmenistan yolu ile Afganistan’a gitmişler ve buradaki kamplarda eğitim. görmüşler, yapacakları eylemlere gerekli paraları temin ettikten sonra gizlice Doğu Türkistan’a giriş yaparak terör eylemlerinde bulunmuşlardır.” diyorlar.

Çinliler hac farizası için başvuranlara yıllarca cehennem azabı çektirerek vize vermekte ve toplu olarak gönderdikleri hacı adaylarının başına komünist partisinin sadık hizmetkarlarından kişileri vazifeli ve nezaretçi olarak göndermektedirler. Bununla da yetinmeyip hacı adaylarının birinci derece yakınlarından birilerini hac dönüşüne kadar rehin almaktadırlar. Kutsal topraklarda bir yabancı ile temas kurmaları halinde hemen hakkında rapor hazırlanıp Çinli yetkililere iletilmektedir. Ondan sonra da cezalardan ceza beğensinler...

Böylesine sıkı tedbir ve denetim altında hacca giden Doğu Türkistanlılar nasıl oluyor da dünyadaki terör kamplarında terör eğitimi alıp ülkeye geri dönebiliyorlar? Böylece bir yalanları daha ortaya çıkmaktadır.

Çinlilere göre; gerek Doğu Türkistan’dakiler olsun, gerekse dış ülkelerde yaşayan Doğu Türkistanlılar olsun her birisi potansiyel birer terörist olarak kabul edilmektedirler.

1997 Gulca ayaklanmasını gerçekleştirenlerin, Afganistan’da Çeçenistan’da ve Kosova’da eğitim alan teröristler olduğunu ileri sürmektedirler.

Peki; bundan önce, yani 1949 yılından günümüze kadar takribi olarak 450’ye yakın Millî Ayaklanma meydana gelmiş olduğunu düşünürsek, Gulca ayaklanmasından önceki Millî istiklâl Hareketleri hangi terör eğitimleri (!) sonrasında gerçekleştirilmiştir?

Unutulmamalıdır ki, yurtlarını zorbalıkla işgal ettiğiniz 40 milyon Müslüman Doğu Türkistan halkı her an patlamaya hazır birer bomba durumundadır. Bu bombaların patlamasını, ancak siz Çinlilerin Doğu Türkistan topraklarını terk edip gitmeniz önleyecektir. Meşru müdafaa hakkını kullanan Doğu Türkistanlılar değil, bir ülke topraklarını zorla işgal eden siz Çinliler teröristsiniz!

 

CEVAPSIZ YAYINLANAN ÇİNLİ MAKALELERİ

DOĞU TÜRKİSTANLILARIN ALEYHİNEDİR (3)

               28 Nisan 2003

 Dünyadaki Doğu Türkistanlıları dünya kamuoyunda tehlikeli birer terörist, Doğu Türkistan adına yasal teamüllere göre kurulan Doğu Türkistan teşkilâtlarını da birer terörist örgüt, Doğu Türkistanlıların toplu yaşadıkları bölgeleri de “Doğu Türkistan Terör Kampı” olarak tanıtabilmek için tabiri yerinde ise çamur atmaya devam eden Çinli yetkililer insafsızca ve insan haklarını hiçe sayan bir vurdumduymazlıkla karalama kampanyalarını sürdürüyorlar.

Çin dış işleri bakanı Tang Şiya Şuven, 12 Kasım 2001 tarihînde BM Güvenlik konseyinde yapılan bir toplantıda Doğu Türkistanlıları karalama kampanyasını o kadar ileri götürmüştür ki; dünyanın dört bir yanında yaşamlarını sürdüren Doğu Türkistanlıların bulundukları ülkeleri de zan altında bırakacak noktalara vardırmışlardır...

Sözde “Doğu Türkistan terörist güçlerinin ekonomik kaynakları”ndan (!) bahsederken;

1- Dış ülkelerde ticari faaliyetlerde bulunmak,

2- İşletmeler ve atölyeler kurmak,

3- Çeşitli zehir ve uyuşturucu pazarlamak,

4- Bazı ülkelerden malî yardım almak...

Uluslar arası platformda böylesine karalayıcı ve kahredici itham ve iftiralarda bulunmaya devam eden Çinlilere cevap vermemek Doğu Türkistanlılar için onur kırıcı bir hadisedir ve mutlaka cevap verilmelidir. Millî bir davanın savunuculuğunu yapma iddiasında bulunan Doğu Türkistanlılar ve Doğu Türkistan sivil örgütleri bu durum karşısında neden suskun kalmayı tercih etmektedirler? Bu iftiralar karşısında dilleri tutulmuş, basiretleri bağlanmış gibi durmak ne derece büyük bir eksiklikse, Doğu Türkistan davasına katkı için yayımlanmakta olan bazı yayın organlarında,

Çinli müstemlekecilerin Doğu Türkistan aleyhine kaleme aldıkları makalelerini yorumsuz ve cevapsız bir şekilde yayımlamakta o derece basiretsizlik ve düşüncesizliktir. İnsanın bu durum karşısında “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diyesi geliyor. Ayrıca, bu tür yanlışlara bütün tepki ve uyarılara rağmen inatla devam edilmesi durumunda ortaya daha farklı bir tablo çıkar ki; bu tablonun açıklamasının yapılmasını istemek bütün Doğu Türkistanlıların vazifesi olur.

 Gelelim Çin Dış İşleri Bakanının ithamlarına kısaca cevap konusuna:

 1- Doğu Türkistanlılar siz Çinlilerin iftiralarına uğrama korkusu içerisinde hiçbir hayati faaliyette bulunmadan dilencilik mi yapsalardı? Elbette ticari faaliyetlerle meşgul olacak ve siz işgalci Çinliler karşısında güçlü durmaya çalışacaklardır.

2- Dış ülkelerde hayatlarını idame . ettirmek maksadı ile imkânları ölçüsünde atölyelerde kuracaklar, işletmeler de açacaklar. Çünkü Doğu Türkistanlılar siz Çinliler gibi asalak değildir ve bulundukları ülkelere yük olmazlar, üretken insanlardır. Bundan niçin bu kadar endişe ve telaşa kapılıyorsunuz?

3- Zehir ve uyuşturucu pazarlamaktan bahsediyorsunuz. Dünyada kaç tane Doğu Türkistanlı bu tür faaliyetlerle teşhir edilmiş ve ceza almıştır. Bunu ispata davet ediyoruz.

Eğer ispat edemezseniz bu yüz kızartıcı suçlamalarınızın asıl muhatabı siz Çinlilersiniz ve bunu bütün dünya biliyor. Biz, siz Çinlilerin uyuşturucu ticaretinden de öte organ ticareti yaptığınızı dahi ispat edebiliriz.

4- Bazı ülkelerden mali yardım almaktan bahsediyorsunuz. “Bazı” kelimesini kullanmakla zaten inandırıcılığınızı kaybediyorsunuz. Böylesine mesnetsiz iddialarınıza hiç kimseyi inandıramazsınız. Kaldı ki; Doğu Türkistanlılar bir başka ülkeden mali yardım almış olsalardı

Doğu Türkistanlıların istiklâl mücadelesi yüzde elli oranında başarıya ulaşmış olurdu. Bu yalanınızı da ispata çağırıyoruz...

 

  CEVAPSIZ YAYIMLANAN ÇİNLİ MAKALELERİ

DOĞU TÜRKİSTANLILARIN ALEYHİNEDİR (2)

             26 Nisan 2003

Çinli yetkililerin safsatalarına göre, “Doğu ve batı Türk Hanlığının (ne demekse) Uygurlar tarafından ortadan kaldırılmasından sonraki tarihlerden itibaren Türklerin çağdaş bir millet olarak gelişme fırsatı kaybolmuştur.” denilmektedir. 

O halde, bu günkü modern Türkiye Cumhuriyeti siz Çinlilere göre çağdışı bir Türk devleti midir? Bunu mu demek istiyorsunuz? Unutmayınız ki; bugünkü Türkiye Cumhuriyeti

devleti, kendi halkının büyük çoğunluğuna orta çağı döneminin şartlarını reva gören despot, bağnaz, insan hakları ihlallerinden sabıkalı, siz Çinli yöneticilere, milyon kere ders verebilecek bir çağdaşlık seviyesinde bulunmaktadır. Ayrıca; iki yüzlü, sahte gülüşlü Çinli yöneticiler 1990’li yılların başlarından itibaren Türkiye’yi ve Türkiye’de yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Doğu Türkistanlıları değişik dünya platformlarında karalamak için girişimlerde bulunmaktadırlar.

Bu bağlamda; “Türkiye’de tahsil görerek Doğu Türkistan’a dönen Pantürkizmci Mesut, o yıllarda bir akım haline gelen Pantürkizm ideolojisini Doğu Türkistan’a getirerek Doğu Türkistan Bağımsızlık Hareketi mefkuresini yaymaya çalıştı.” diyerek Doğu Türkistan’da 1947’de kurulan mahallî Doğu Türkistan hükümetinin reisi olan Dr. Mesut Sabri Baykozu’yu ve dolayısıyla da Baykozu’nun tahsil gördüğü ülke olan Türkiye’yi suçlamaktadır.

Dr. Mesut Sabri Baykozu 15 Eylül 1904 yılında milletperver ve varlıklı Doğu Türkistanlılar tarafından tahsil için Türkiye’ye gönderilmiştir. Liseyi ardından da tıbbiyeyi bitirmiş ve Türk Ocaklarında faaliyetlerde bulunmuş 14 Eylül 1914’de Birinci Dünya Harbi şartları içersinde Doğu Türkistan’a geri dönerek kendi imkânları ile okullar açarak öğrenci yetiştirmeye büyük önem vermiş münevver bir zattır.

Çinli iftiracılar, dünyanın değişik ülkelerindeki Doğu Türkistanlıları dünya kamuoyu nezdinde karalayabilmek için kendilerince dünya haritasını dahi kamplara bölerek her bir bölgeyi birer “ Doğu Türkistan Kampı” olarak adlandırmaktadırlar.

Buna göre; Orta Asya yani, özellikle bugünkü Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin bulunduğu sahayı kendileri için en tehlikeli “ön cephe” olarak adlandırmakta ve her an ani bir saldırının bu bölgeden geleceğini ileri sürmektedirler. Türkiye’yi de içine alan ve “Batı Asya Doğu Türkistan Terörist Kampı” diye adlandırdığı bölgeyi ise, Doğu Türkistanlıların taban bulduğu ve ideolojik eğitim alarak genişledikleri bir bölge olarak tanımlamaktadırlar... Avrupa ve Amerika’yı ise “Doğu Türkistanlıların uluslar arası propaganda ve tanıtım merkezleri” olarak ifade etmektedirler. Bu noktada, şunu ifade etmek gerekir ki, sözde Doğu Türkistanlıları temsil adına arz-ı endam eden bazı nadanlar, “Türkiye’den neler bekliyorsunuz?” anlamındaki bir soruya; “Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye gelenlerin Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine geçişine izin verilmeli ki; Avrupa’da bir an önce teşkilâtlanmaya geçilebilsin” diyerek, Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye gelecek olan herkesi potansiyel birer teşkilât mensubu adayı olarak hedef göstermektedirler. Bundaki birinci mahsur; ekmeğini yediğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkilerini uluslar arası platformda bilhassa Çin önünde zor durumda bırakıyorsunuz.

İkinci mahsuru bundan sonra Türkiye’ye gelecek her Doğu Türkistanlı mercek altına alınacak demektir. Türkiye’ye gelecek olan Doğu Türkistanlılar Türkiye sevgisi ve Türkiye’deki akrabalarını görebilmek için gelemezler mi?

CEVAPSIZ YAYINLANAN ÇİNLİ MAKALELERİ

DOĞU TÜRKİSTANLILARIN ALEYHİNEDİR (1)

25 Nisan 2003

20 Ekim 2001 tarihînde o zamanların Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin Rusya Devlet Başkanı Putin ile yaptığı görüşmeden sonra müşterek olarak şöyle bir açıklama yapmışlardır: “Çeçenistan terör güçleri ile Doğu Türkistan terör güçleri, uluslar arası terörizmin bir parçasıdır ve onlara kesin olarak karşı konulması ve son darbenin vurulması gerekir.” Asırlardır Türk-İslam varlığını dünyadaki müzmin düşmanlarının varisleri olan bu iki zihniyet, aynı kin ve düşmanlığı gelecek nesillerine de miras bırakacaklardır.

Yukarıdaki kemikleşmiş, kin ve nefret ifade eden mutabakatın ardından, başta ABD’nin sözde terörizmle mücadele sloganı bayrak haline getirilerek dünyada bir Müslüman avı başlatılmıştır. Dolayısıyla uzun yıllardır Rusların ve Çinlilerin esaretini kabul etmeyerek istiklâl mücadelesi vermekte olan Doğu Türkistan ve Çeçenistan mücahitleri inandıkları davaları uğrunda kahramanca mücadelelerini günümüze kadar son derece kıt imkânlarla, imkânsızlıklarla devam ettirmektedirler. Putin ve Jiang Zemin’in müşterek açıklamalarından 11 gün sonra yani 31 Ekim 2001 tarihînde Çin başbakanı Zu Rong Ji Almanya Başbakanı Shörder’le teması esnasında “Çin’in Doğu Türkistan terör güçlerine karşı koyma ve son darbeyi vurma savaşı uluslar arası terörizmle mücadelenin bir parçasıdır.” dedi. Bunun ardından 12 Kasım 200’de BM Güvenlik Konseyi bünyesinde dünyada terörizmi konu alan bir toplantıda da Çin Dış İşleri Bakanı Tang Çiya Şüven, Çin’in devamlı olarak terörizmin tehdidi altında olduğunu ve terörist eylemler sonucunda masum insanların hayatlarını kaybettiklerini, Doğu Türkistan terör güçlerinin (!)açıkça terörist eylemler içinde olduğu, bu sebeple de Doğu Türkistan teröristlerinin uluslar arası terörizmin bir parçası olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürerek, yalan yanlış ve son derece tarihî bilgilerden yoksun safsatalarını şöyle sürdürmüştür:

 “Doğu Türkistan teröristleri için Sinkiang’ın (!)(Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını savunanlar olarak tarif edilebilir.) kaba kuvveti temel alan bu güçlerin zorbalık ve terör yolu ile Sinkiang’ı Doğu Türkistan’ı Çin’den ayırarak sözde “Doğu Türkistan’ı kurmaya çalışanlar olduğu iyi bilinmelidir.” demiştir.

Bu iftira ve karalamalarına Türkiye Cumhuriyetini de alet ederek ve Türk tarihîni çarpıtarak; “Doğu Türkistan teröristlerinin(!) ortaya çıkmasının tarihsel süreci 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan “Pantürkizm” akımlarına dayanır.

Tarihçilerin tespitlerine göre (Hangi tarihçilerin tespitlerinden bahsetmektedirler, tarihçiler demekle tarihçileri de yalan ve uydurmalarına alet etmektedirler.) Türkler, Çin yıl namelerinde adı geçen, hayvancılıkla uğraşan göçebe bir kabile olup, 6. yüzyılda Orta Asya’da Türk Hanlığını kurmuştur. Daha sonra Doğu ve Batı Hanlığı olarak ikiye ayrılmışlar ve daha sonra Uygurlar tarafından ortadan kaldırılmışlardır.” iddiasında bulunuyorlar.

Uygur devletinin hangi tarihte kurulduğunu dahi bilmeyen tarihçiler olsa olsa beyinleri para ile satın alınmış bazı Çinli tarihçiler olsa gerektir. Uygurları Türkiye’ye düşman göstere-bilmek için Türk hanlığını yıkanlar olarak hedef göstermesi tipik bir kardeş kavgası yaratma zihniyetine sahip Çin karakterinin göstergesidir.

 

    ÇİN’İN KUZEY KORE PANİKLEMESİ

24 Nisan 2003

Son zamanlarda tam anlamı ile paranoyak bir davranış içinde olan Çin neredeyse gölgesinden bile korkar bir hale gelmiştir. Zaten Çin oldum olası bütün dünyayı düşman olarak kabul eder ve kendilerinden başka hiç kimseyi ya da hiçbir devleti dost olarak görmez. Bütün dünya ile olan münasebetlerinden hep mesafeli bir tutum içindedirler.

Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Amerika’ya ve hatta Orta Doğu’ya kadar olan bütün bölgelerde ne yapıp edip Çinli sayısını artırmaya büyük önem vermektedirler. ABD’nin Irak’ı işgali esnasında son derece muğlâk, hangi açık tavır içinde olduğu belli olmayan ılıman Çin karakterinin tezahürü olan bir tutum içinde olmuştur. 11 Eylül sonrası günlerde “Uluslar Arası Terörizmle Mücadele” de amiyane tabirle mangalda kül bırakmayan Çin, daha sonra ABD’nin Irak’ı işgal edeceğini anladığında ideolojik fanatizmi ağır bastığından olacak ki; “Irak sorununun BM kararları doğrultusunda çözüme kavuşturulmasından yanayız.” demeye başladı, ABD’nin satılmış Saddam’ın yardımı ile Irak’ı tereyağından kıl çeker gibi teslim almasından sonra gözünü Suriye’ye ve Kuzey Kore’ye çevirdiğini gören Çin, pürtelaş Kuzey Kore meselesine dünyanın dikkatini celp etmeye o ve her hangi bir sıcak savaşa girilmeden mevcut meseleleri uluslar arası komisyonlar aracılığı ile çözümleme çabasına girmiş görünüyor. Kuzey Kore konusunda uluslar arası toplumdan destek istediğini ortaya koyan Çin’in Dış İşleri Bakanlığı Sözcüsü Liu Jianchao bir basın toplantısı düzenleyerek Kuzey Kore sorununun çözümlenmesi için tarafların siyasî bir çözüm yolunu tercih etmelerini istediklerini ortaya koydu. Kuzey Kore’nin nükleer sorununun uluslar arası komisyonların çalışmaları ve müdahaleleri ile ve barışçıl yöntemlerle neticelendirilmesini arzuladıklarını tekrar etmektedir.

ABD ve İngilizlerin kitle imha silâhları bulundurduğunu ve ürettiğini ileri sürerek Irak’ı işgal etmek istemesine çok da ciddî bir tavır sergilemeyen ve tepki göstermeyen Çinli yöneticiler, söz konusu Kuzey Kore olunca adeta  paniğe kapılarak telaş içinde çözüm için uluslar arası toplulukları göreve çağırmıştır. Bunun nedeni gayet açık. Çünkü, yıllardır Kuzey Kore’yi askerî ve silâh yönünden destekleyen ve palazlandıran, nükleer silâh üretmesine açıkça destek veren kendileridir. Dünyaya karşı ve özellikle de olası bir ABD-Çin sürtüşmesine karşı koz olarak kullanıyordu.

Kuzey Kore; daha açık bir ifade ile Çin’in fedaisi durumundaydı. Bu günlerde Çin’in ev sahipliğinde ABD’li yetkililer ve Kore heyeti görüşmelerini sürdürüyorlar. Kuzey Kore’nin bu görüşmelere olumlu (daha doğrusu ABD’nin istediği gibi) bir cevap vereceği ihtimali oldukça zayıftır. Fakat, görünen o ki; Irak’ın işgali ile cesaretlenen ABD’nin son günlerde Kuzey Kore ve Suriye’yi de diline dolaması ile taşlar, hem Orta Doğu’da hem de uzak doğuda yerinden oynamıştır. Çünkü, Çin’in Suriye ile askerî ve ticari alandaki yakınlığı da bilinen bir gerçektir. Kim bilir, belki gelecek yıllar, ABD ile Çin’in ciddî anlamda sürtüşmelerine sahne olacaktır.

 

 ABD’NİN İKİ YÜZLÜ POLİTİKASI VE ÇİN

23 Nisan 2003

Dünyadaki en büyük tehdit unsuru ülkeler listesinin başına yerleştirdiği Irak’ı BM kararlarını dahi hiçe sayarak dünya kamuoyunun tepkilerini görmezden gelerek, vahşîce ve zorbalıkla işgal eden ABD ve onun sadık suç ortağı İngiltere’nin ellerindeki en büyük nedenleri Irak’ın kitle imha silâhları ürettiği ve bulundurduğu iddiası idi.

Bu konuda inceleme için Irak’a BM’in gönderdiği heyetin raporları da açıkça Irak’ta kitle imha silâhı bulunmadığını ortaya koymuşsa da ABD bunu yeterli bulmayarak kendi şartlanmışlığı doğrultusunda hareket edip Irak’ı yerle bir ederek ve insanlık tarihîne ait tarihî eserleri de yok ederek Irak’ı işgal etti. ABD ve müttefikleri bu tutumları ile aynı zamanda tam bir insanlık suçu da işlemiştir. Irak’ın işgali ile her şey sona ermiş değildir. ABD’nin başı asıl bundan sonra derttedir. Cephe savaşları vurup-kırma ile belki kazanılabiliyor. Tabi ki bu konu da yüreksiz ve teslimiyetçi Irak yönetiminin dahli çok fazla olmuştur. Şimdilerde ise Şii liderlerin çağrıları ile yollara dökülen halkın ABD karşıtı tepkileri her geçen gün çığ gibi büyüyor. ABD bundan sonra Orta Doğuda çok da huzurlu olamayacaktır. Nedenine gelince; var olduğunu ileri sürerek başlattığı işgal hareketinin nedeni olan kitle imha silâhlarına bu güne kadar rastlanılmamıştır. Dolayısıyla Rusya başta olmak üzere dünyanın önde gelen bazı basın ve yayın kuruluşları da ABD ve İngiltere’ye “Var olduğunu ileri sürdüğünüz kitle imha silâhları nerede?” demeye başlamışlardır.

The İndependent gazetesinin İngiltere Başbakanına sorduğu soru henüz cevabını bulamamış, fakat bütün dünya kamuoyunun Blair’in vereceği cevabı beklemeye başlamasına yol açmıştır. BM ve bütün dünya kamuoyu bu soruyu koro halinde sormalı ve cevabını istemelidir. Eğer bu sorunun cevabı alınmadan örtbas edilecek olursa bu tarihten itibaren dünyada uluslar arası hukuk kuralları değil vahşî doğa kanunları geçerli hale gelecek ve gücüne güvenen devletler sudan bahanelerle bir başka ülke topraklarını işgal edebileceklerdir. Böylece dünyada BM Teşkilâtı diye bir teşkilâtın varlığından söz edilemeyecektir. Rusya’nın ABD’ye aynı soruyu sorması karşısında bu soruya cevap vermek yerine ABD’li yetkililer hedef saptırarak ve konuyu değiştirerek Rusya’ya aba altından sopa gösterircesine Rusya’nın daha önceden Saddam’la yaptığı petrol anlaşmalarının geçerli olmayabileceğini ima etmiştir. ABD, kendisine kitle imha silâhları konusunda soru sorabilecek en güçlü ülkelerden biri olan Çin’i susturmak için Çin’in ağzına bir parmak bal sürerek; ABD insan hakları komisyonunun bu yılki oturumunda Çin aleyhindeki önergeleri desteklemeyeceğini bildirmiştir. ABD’nin geçen yılki raporun- da ise, 2002 yılının başlarında Çin’deki insan haklarında iyileşme görüldüğü fakat 2003’ün başında kötüleşmekte olduğundan bahsedilmişti.

Uluslar Arası Af Örgütü yetkilileri ise ABD’nin bu tutumuna bir anlam veremediklerini belirterek geçmiş yıllarda ABD’nin önceki yıllarda BM İnsan Hakları Komisyonlarına sunduğu Çin karşıtı önergelerin gündeme alınması bilhassa Asya ve Avrupa ülkeleri tarafından ret edilmekte idi.

ABD, kendi menfaati söz konusu olduğunda her ülkeyi her milleti ve herkesi kolayca dostluk defterinden silebilir ya da defterine kaydedebilir. Emperyalist ve kapitalist zihniyetin tipik sembolü ABD işte budur.

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ NEDEN TANITILAMADI?

22 Nisan 2003

1960 Zürich ve Londra anlaşmaları ile Kıbrıs’ta yaşayan Türk toplumunun haklarını koruyup kollamak adına garantörlük hakkını elde eden Türkiye, 1974 yılındaki askerî müdahale hakkını kendisinde görmüş ve Kıbrıs adasına askerî çıkarma yapmıştır. Uluslar arası anlaşmalardan doğan bu harekât kimi art niyetli devletler tarafından yasal bir hak olarak görülmeyip bir işgal harekâtı olarak kabul edilmiştir.

Özellikle de dost bildiğimiz ABD’nin bugüne kadarki geçen süreçte hiç de dostça bir tutum içinde olmadığını bilmeyen yoktur. Türkiye’ye uyguladığı silâh ambargosu nedeniyle zor anların yaşandığını unutmamak gerekir. Ha bu ambargoya diğer bir açıdan bakıldığında Türkiye’ye yarar da sağlamıştır. Çünkü, Türkiye’de bazı silâhların üretimine o günlerde başlanılmıştır. Gelelim 1991 körfez harekâtına uğradığımız zararların ceremesini günümüze kadar çekmekteyiz. ABD’nin Irak’ı işgal harekâtı ile yine bir zarar kapısı daha aralandı. ABD yönetimini örnek almaya çalışan ve hayranlık duyanlar! Söyler misiniz milletimize ABD hangi konularda yanımızdadır? Kıbrıs Rum kesimini bugün AB’ye aldık diyenler kesinlikle uluslar arası bir suç işlemektedirler. Henüz meşruiyeti tartışmalı durumdaki Güney Kıbrıs’ı AB üyesi olarak kabul edenler tam anlamı ile Türk düşmanlığını, Türkiye düşmanlığını bir defa daha dünyaya açıkça ilân etmişlerdir. Türkiye’nin ne pahasına olursa olsun aralarına dâhil olabilmek için taviz üstüne taviz vermekte olduğu AB, işte budur!

Muhterem Rauf Denktaş, gibi feraset sahibi bir devlet adamını zaman zaman diline dolayanlar, Türk ve Türkiye düşmanlarını tanımayan veya kasıtlı olarak Kıbrıs’ın ve dolayısıyla Türkiye’nin millî çıkarlarını hiçe sayan yaklaşımlar içinde olanların şecerelerinin iyi incelenmesi gerekir. Bu zihniyet ne yaparsa yapsın, hangi ölçülerde yardakçılık yaparsa yapsın hiçbir zaman AB’li dostlarına(!) yaranamayacaklardır.

Güney Kıbrıs’ın AB’ye alındığını dünyanın sonuymuş gibi değerlendiren ve “Acı fotoğraflar yayımlayarak kendilerini yerden yere atanlar kısa bir zaman sonra yanıldıklarını anlayacaklardır. Çünkü, AB üyesi ülkeler Kıbrıs Rum kesimini aralarına aldıklarına bin pişman olacaklardır. Şu andan itibaren Türkiye’nin yapması gereken, uluslar arası hukuk kurallarını çiğneyerek anlaşılmaz bir çifte standart davranışla Güney Kıbrıs’ı içlerine aldıklarını ilân eden AB’ni BM teşkilâtına şikayet etmek ve bu haksız davranışın iptalini istemek olmalıdır. Yıllardır “Kıbrıs’ta çözüm hikayeleri” üreten ülkeler Kıbrıs’a çözümü bu şekilde mi düşünüyorlardı? KKTC’nin bu güne kadar dünya ülkeleri tarafından tanınmamasında Türkiye’deki ve Kıbrıs’taki hükümetlerin eksiklikleri çok fazladır. Bu konuda özel komisyonların çalışmaları ile bütün dünyada konferanslar düzenlenerek ve temaslara geçilerek KKTC’nin hakları ve haklılığı anlatılmalı idi. Otuz yıldır inatla ve ısrarla sürdürülen bu eksiklik hızla telafi edilmeye çalışılmalıdır.

KKTC’nin kurulmasını müteakip dindaşlarımız bildiğimiz Arapların ve kardeş bildiğimiz Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin hükümetlerinin KKTC’yi tanımamaktaki ısrarlarını da anlaşabilmiş değiliz.

Oysa ki, Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Orta Doğu’nun göğsüne kanlı bir hançer gibi saplanan İsrail devletini de ilk tanıyan ülkelerden biri Türkiye idi, fakat her ne hikmetse KKTC’yi onların tanıması konusunda etkili olamayışımız gerçekten düşündürücüdür. 

 

''HAFRİYATTAN PAY ALMAK” NE ANLAMA GELİYOR?

21 Nisan 2003

Dünya üzerinde 188 ülke bulunduğunu söyleyenlerin bu sayıya işgal altında bulunan ve bağımsızlık mücadelesi vermekte olan ülkeleri dahil etmedikleri görülüyor. Bu dünya öylesine acımasız, öylesine adaletsiz hale geldi ki kelimelerle anlatmak imkansız durumdadır. Kısa bir zaman önce varlığından sevinç duyulan, kendisi ile ticaret köprüleri kurulan, kültür alışverişlerinde bulunulan ülkeler, günün birinde bir talihsizliğe uğrayıp mutlu günlerinden uzaklaşınca veya cebren uzaklaştırılınca, bir başka aç gözlü emperyalist ülke tarafından işgale uğrayınca, çıkarları uğruna dost görünen dünya devletleri tarafından tamamen yalnız bırakılmakta ve kötü kader­leri ile boğuşmaya terk edilmektedirler...

İnsanların en kutsal hakkı yaşama hakkıdır, özgür olma hakkıdır, millî ve manevi değerleri ile içice bir tarih oluşturma hakkıdır. Fakat her nedense hiçbir dünya milleti veya devleti bu konuda yeterince ken­disinden ve geleceğinden tam olarak emin değildir. Çünkü,  yarınların kime hangi ülkeye ne getireceği ve neleri alıp götüreceği artık bilenemez hale gelmiştir. Bu nedenle “Önce vuran kazanır!” mantığıyla herkes bir birine karşı, her devlet birbirine karşı çeşitli üstün­lük sağlama senaryoları yazmaktadırlar, ikinci dünya savaşının ve ondan önceki savaşların; o savaşları çıkaran veya sebep olan devletlerin ideolojilerinin hakim olması uğruna çıkarıldığı tarih kayıtları içersinde açıkça yer almaktadır. Şimdilerde ise ortaya atılan savaş çıkarma sebeplerine bakıldığında tama­men maddi çıkar sağlama ülke gelirlerini arttırmaya yönelik ve daha da irdelendiğinde İnanç savaşlarına doğru sürüklenilmekte olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu ortamda, dünyanın bu ahvali içersinde Türkiye'yi yöneten AKP hükümetinin Türkiye'nin birinci dere­cede önemli olan meselelerini bir kenara bırakıp tali meselelerle uğraşıyor olması ve günlük politikalarla vakit öldürmesi AKP gemisinin karaya oturmaya doğru sürüklendiğinin açıkça ispatıdır. Son günlerde (16.04.2003'den itibaren) KKTC'nin AB'ye gire­memesinin müsebbibi olarak sayın Rauf Denktaş'ı işaret etmekte ve bazı kalemşorlerin destekli köşe yazıları ile de sayın Denktaş'ın aynı zamanda Türkiye'nin AB görüş sürecini de zora soktuğu yolun da propagandalar yapmaktadırlar. Muhterem 59. hükümetin yöneticileri! Siz Öncelikle bu ülke insanının bir bölümünü çöplerden artık toplamaktan kurtarın kî AB görüşme süreciniz hız kazansın. Fert başına düşen GSMH'yı en az 5000 ABD dolarına yükseltin ki AB görüşme süreciniz hız kazansın, yoksa işin kolaycılığına kaçarak “filanca bizim önümüzü tıkadı' demek çıkış yolu değildir.

Hem sonra, 1980 öncesindeki sağ-sol kavgalarının temelinde bugün aralarına katılabilmek, onlarla saf tutabilmek, bir kare fotoğrafta görünebilmek için can attığımız AB'li dostlarımızın(!) entrikalarının bulunduğunu söyleyen etkili şahsiyetlerin söylemleri­ni de unutmamak lazımdır. AB üyesi ülkeler akıllarını peynir-ekmekle yememişlerse, gırtlağına kadar borç batağındaki bir Türkiye'yi aralarına alarak kendi gele­ceklerinin önüne tümsekler, tepeler çıkartmazlar! Kendi millî kimliği ile, millî kaynaklarına yönelmeyen ve millî bir “Türk duruşu” sergilemeyen, üretimin önündeki bütün engelleri kaldırmayan, millî gelirini yükseltmeyen bir Türkiye ve onun başbakanı; yabancı güçlerin yakıp yıktığı, işgal ettiği bir ülkenin yıkıntılarından medet ummaktan ve “Hafriyattan payımızı alacağız” demekten hiçbir zaman kurtulamayacaktır…

 

AKP HÜKÜMETİ NASIL BİR “DURUŞ” İÇİNDEDİR?

19 Nisan  2003

 Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin 50 yıldır, seçimler öncesi her ne kadar çok farklı söylemleri olsa da; değiştirmedikleri, değiştiremedikleri bir hantallık ve içe kapanıklık illeti var ki; dünyanın dört bir köşesindeki gerçek dostlarını ve kan din ve kültürel bağları bulunan toplulukları derinden üzmekte, yaralamakta ümitsizliğe sevk etmektedir.

Demem o ki, Türkiye, dost zannettiği düşman­larının gerçek dostluğunu hiçbir zaman kazana­madı. Gerçek dostlarını ise, düşmanlarının dostluğunu kazanmak  uğruna verdiği inanılmaz tavizler ve anlamsız “duruş”larla kaybetti. Bütün bunları, dizginleri yabancı ülkelerin ellerinde, onların mutfaklarında yemlenen ve sözde evrensellik uğruna Türkiye'yi ne yapıp edip Avrupa'nın kapısına mahkum etmekle görevlendirilmiş kiralık liboşlar dışında bütün Türk halkı bilmektedir. Biliyor bilmesine de, öz değerlerinden fire vermemiş, vermemeyi başaran insanımızın elinden bir şey gelmiyor. Bu güzel halkın vekili olarak iktidara gelen ve hükümet olan siyasetçiler de her ne hikmetse geleneksel(l) yanlışlıkları kaldığı yerden devam ettiriyor... Bu cümleden olarak, millî ve manevi değerlere vereceği önem göz önüne alınarak halk tarafından iktidara getirilen AKP hükümeti de geçmiş hükümetlerin yanlışlarını aynen devam ettiriyor. Hatta daha da ileri götürerek inanılmaz bir vur­dumduymazlığın, nemelazımcılığın içine gömüldü. AKP'ye oy veren halk büyük bir sükut’u hayale uğradığını çok açık bir şekilde gördü, görmeye devam ediyor. Mevcut iktidarın, deneme yanılma yolu ile devlet idare etmenin mümkün  olmadığını göremiyor olması da ayrı bir faciadır. Sayın Başbakanın aynı zaman da “Size sürprizlerimiz var.” balonu ile, bazı tesadüfi gelişmelerden kendi eserleriymiş gibi söz ederek hükümetin lehine bir sonuç çıkartmaya çalışması da Türk halkını oldukça şaşırtmaktadır. İkti­dara gelirken dev projelerden bahseden AKP’nin aradan geçen 5 ay içinde kaç tane “dev” projeyi hayata,geçirdiğini de bu millet artık görmek istiyor. Türkiye'nin en büyük problemi olan “işsizlik” hadis esine çözüm yerine, daha dünkü bir konuşmasında “önümüzdeki yıllarda da işsizlik devam edecek” mesajı vermesin­den Türk halkı moral mi bulmalıdır?.. Doğu Türkistanlılar, olmayan fındık ticareti uğruna yok sayıldı. Çeçenistan, Rusya'nın iç işleri(!) olarak ilan edildi.Filistin halkının dramı karşısında mermer bir sütun gibi kaskatı ve soğuk bir duruş var. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti konusunda ağırlıklı olarak “ver kurtul” politikasının hakim olduğunu görüyoruz. Ortadoğuda cereyan eden hadiseler konusunda da, 1990'lı yılların başında Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri konusunda “Hazırlıksız yakalandık.” acziyetinin arkasına saklanıldığı gibi, bu gün de kale arkasındaki top gibi nerede olduğumuzu, nerede durduğumuzu veya nerede dur­mamız gerektiğini bilememenin sıkıntısını çekiyoruz.

“Irak'ın işgal edilmesi ile Ortadoğu den­gelerinde büyük ölçüde değişti, daha da değişecek. ABD ve batılı dostlarımızın (!) istedikleri ve planladıkları yönde gelişmelerle dünya dengeleri de değişirken Türkiye'yi idare eden AKP hükümeti artık kafasını kumdan çıkarıp, en azından soydaşı ve dindaşı olan insanların beklentilerine cevap vermeye çalışmalıdır. Bugün itibariyle Musul'da ve Kerkük'teki Türkmenlerin verdiği şehit sayısı giderek artıyor. Bir soykırımla karşı karşıyalar...AKP hükümeti, kukla Peşmergelerin iplerini elinde tutan ABD'ye yaranayım derken, Türkmenlerin katliamına göz yummaktadır.

 

  ÖZGÜRLEŞTİRDİK DİYENLER TARİH KATLİAMI YAPTILAR

17 Nisan 2003

 İnsanlar artık bundan sonra "Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz." demeyecekler, diyemeyecekler. Çünkü, ABD ve onun koltuk değneği İngiltere Irak'ı tamamen işgal ettiler. İşgal etmekle kalmayıp bütün Irak'ı yaktılar adeta yerle bir ettil­er. Bu davranış aslında, yalnızca bir ülkenin işgal edilmesinden öte, tarihin labirentleri içersinde bin­lerce yıldır varlığını koruya gelen İslam eserlinden ve de insanlık tarihi için büyük önem taşıyan ve her biri birer, tarihin kilometre taşlan durumundaki eser­lerden öç alma duygusunun ortaya konul­duğu vahşetin, hazımsızlığın, kıskançlığın, sadistliğin ve de Amerikan kapitalizminin, materyalist ve tamamen maddeci zih­niyetinin gövde gösterisi idi. Bilindiği üzere Amerikanın bir tarihi geçmişi yoktur. Amerikan tarihinde hep büyük bir utançla hatırlamaları gereken Kızılderili katliamı ve soykırımı vardır, köle ticaretinin utanç verici izleri vardır...Bu sebeple dünyadaki tarihi varlıklara ve eserlere karşı bir düşmanlıkları vardır.

Irak'ı bombalama saati olarak özellikle sabah ezanlarının Irak semalarını kapladığı bir anı seçmiş olmasının ise, dünyası dediğimiz, fakat İslam’ın gerektirdiği hususiyetlerin hiçbirinden haberdar olmayanları hiç mi hiç ilgilendirmediğini büyük bir üzüntü ile gördük. Bu savaş düğmesine basış emrini verenler her sabah kalktıklarında dakikalarca haç işareti önünde diz çöküp dua edenlerdir. Bu savaşa katılan askerler savaş alanında harekete geçmeden önce uçaklarının ve tanklarının sağ kalması için dakikalarca dua edip istavroz çıkaranlardır, Adına Müslüman dediğimiz Iraklıların ise şehit olmanın üzerlerine farz olduğundan ve şehitlik mertebesinin ulviyetinden hiç haberdar olmadığını ve korkakça ve alçakça teslim olmayı yeğlediklerini gördük... ABD'nin haç işaretleri ile donatılan lanet bombaları Irak'taki Türk İslam eserlerinin ve İslam büyüklerinin türbeleri üzerine yağmur gibi yağdı. Bu bombalardan İmam-ı Azam Türbesi, Nida Camisi ve külliyesi de nasibini aldı. Külliyenin giriş kapısı ve minaresi büyük ölçüde zarar gördü. Buna benzer birçok yerler de harap edildi. ABD'nin Irak'taki yağmalama olaylarına göz yumması ve hatta bana göre özellikle Irak tarihini tamamen yok etmek için bazı kansız Iraklıları provake ederek yakıp yıkmalarını ve talan etmelerini sağladılar. Bir milletin ve devletin tapu senetleri sayılan tarihi eserlerini vahşice yok eden ABD, dünya durdukça insanlık adına alınlarından hiçbir zaman silinmeyecek bir kara lekenin taşıyıcısı olacaktır. Kendi ülkesinin paha biçilemez eserlerini talan eden, yakıp yıkan, kırıp döken bazı çapulcu Iraklıları tarif edecek kelime bulamıyorum. Bir halk bu kadar hain, bu kadar uşak tabi­atlı, bu kadar kişiliksiz olabilir mi? Yok edilen, yalnızca Irak tarihi değerleri değil aynı zamanda insanlık tarihine ait tari­hi önem taşıyan tarihi varlıklardı. Bağdat müzesinin yağmalanmasından sonra

"Bilgelik Sarayı" adı verilen millî Kütüphane de yakılıp yıkıldı, yağmalandı, yok edildi. . 7000 yıllık bir tarih tarihe karıştı. Hammurabi tarafından 4500 yıl önce çıkarılan Hammurabi kanunlarının yer aldığı tabletler de çalındı. Bundan sonra Irak'a hangi yönetim gelirse gelsin Irak'ın artık bir geçmişi, bir tarihi olmayacaktır. Bütün bu vahşeti, satılmış, kansız bazı Iraklılar eli ile ABD ve İngiltere'nin yöneticileri yapmıştır. Şimdi, Irak'ın işgaline çanak tutan ABD’ye koltuk değneği olan ülkelerin yöneticilerine soruyorum! Irak'a özgürlük mü getirildi? Yoksa özgürleştirme(!) adına tarih düşmanlığı mı yapıldı? Bence bir tarih düşmanlığı ve katliamı yapıldı ve bundan bütün dünya insanları ve ülkeleri utanç duymalıdır.

 

ŞER GÜÇLER MEYDANDA İSLAM DÜNYASI NEREDE ?

15 Nisan 2003

Dünya için bir milat olarak kabuk edilmesi gereken 11 Eylül tarihi, aynı zamanda İslam alemi için de kap­kara bir geleceğin başlangıcı da sayılabilir. Çünkü, 11 Eylül hadis­esinin esrarengiz failini aramak bahanesi ile bütün İslam dünyasına açıkça savaş ilan eden ABD ve onun başta gelen yandaşı İngiltere özenle dizilmiş domino taşları gibi sırada bekleyen İslam ülkelerine yönelik saldırılarını Afganistan'la başlayıp Irak'la devam ettirmektedirler.

Nitekim ABD başkanı Bush, 11 Eylülden birkaç gün sonra bir konuşmasında sözde terörle mücadele adına başlattıklarını söyledikleri haksız saldırılarını” Bu bir haçlı savaşıdır” diye adlandırmamış mı idi...Daha sonra aldığı tepki üzerine bunun bir dil sürçmesi olduğunu ifade etmeye çalışmışsa da söz maksadına ulaşmış, böylece İslam dünyasına yönelik başlattığı savaşın gerçek adını kendi ağzı ile ilan etmişti. Bu sözleri hoşgörü ile karşılayanlara kesinlikle katılmıyorum. Çünkü, okyanus ötesinden çıkartma yaparak Ortadoğuda Irak'ı işgal etti bile...Bu işgale çanak tutan ve bir tek kurşun atmadan rezil bir şekilde .ABD ve İngiliz askerlerine Irak'ı teslim eden Amerikan ajanı Saddam ve taraftarlarını bir yana bırakacak olursak “Bağdat'taki Saddam heykelinin yıkılışını Irak'ın resmen ve tamamen teslim alınması ilan eden ABD askerlerinin, heykelin yıkılış saatini, ABD'deki ikiz kulelerin yıkıldığı saatlere denk getirdiklerini düşünecek olursak ABD ve İngiltere'nin Irak'a saldırısı kesinlikle bir Irak'ı özgürleştirme hareketi olmayıp tam anlamı ile bir intikam alma duygusunun tezahürü olduğu açıkça görülmektedir. Irak'ın teslim alınmasından sonra ise bu günlerde ABD Başkanı Bush Suriye'yi diline dolamakta ve “gözünün üstünde kaşın var” bahanesi ile Suriye'ye sıranın geldiğini açıkça ifade etmeye başladı. Önceleri Saddam yanlısı bazı kaçakların Suriye'de olduğunu bildiklerini, bunların derhal iade edilmesini istediklerini söylüyordu. Şimdilerde ise Suriye'nin elinde kitle imha silahları bulunduğunu bildikleri­ni ileri sürerek, Irak'a daha önce saldırı sebebi olarak kabul ettikleri unsurlardan bahsetmeye başladılar. Bu demektir ki, Suriye de kısa bir zaman sonra ABD'nin hışmına uğrayacaktır.

ABD, Ortadoğu bölge sine Irak'ı vurmak bahanesi ile yaptığı bunca devasa askeri yığınağı elbetteki boşuna yapmamıştı. Yaptığı yığınağın yarısını dahi Irak'ı işgal için kullanmadı. Geri kalanını yapacağı takviyelerle Suriye'ye karşı kullanacaktır. Suriye'den sonra sıra kim bilir hangi Ortadoğu ülkesine gelecektir...Bütün bu İslam dünyası açısından büyük tehlike arz eden gelişmeleri kayıtsızca izlemeye devam eden ve “bana dokunmayan yılan “ deyiminde olduğu gibi ses sizce bekleyen İslam dünyası, çok büyük bir tehlikenin adım adım kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu unutmamalı ve gerekli girişimlerde bulunmalıdır. Aksi takdirde bir İslam dünyasının varlığından söz etmek kendimizi kandırmak olacaktır.

 

 ÇİN KAYNAKLI HASTALIK OLAN "SARS"

BİYOLOJİK SİLAH GİBİ !

14 Nisan 2003

 İlk defa 1 Kasım 2002'de Çin'in Guandong eyaletinin başkenti olan Guanzhou'da ortaya çıkan ve Sars olarak adlandırılan bir bulaşıcı hastalık bütün Asya ülkelerini, hatta dünyayı tehdit etmeye devam ediyor. Bu esrarengiz hastalığın domuzdan geçtiğine dair ifadeler var Eğer bu tespit doğru ise, domuz besleyen bütün ülkelerin aynı iğrenç hastalığın pençesine düşmesi an meselesidir.

Dünya Sağlık örgütüne açıklamalarına göre bu güne kadar 89 kişinin ölümüne yol açmıştır. Ayrıca 2500 kişi civarında insanda bu hastalığın taşıyıcısı duru­mundadır. Çin Halk Cumhuriyeti kaynaklı bu hastalık, ilk olarak 1220 kişide Çin'de görülmüş olup 49Çinli’de bu hastalıktan ölmüştür. Zaten  altyapıya hiç önem verilmeyen, hijyenden eser olmayan, temizliğin sıfır noktasında olduğu Çin'de bu ve bezeri bulaşıcı hastalıklara her zaman rastlanılmıştır. Sars'ın görüldüğü Asya ülkelerinde halkta tam bir panik ve endişe hakimdir. Dünya Sağlık örgütünün bu hastalık sebebi ile Çin'i uyarmış ve yayılmaması hususunda tedbir almasını istemiş olması sonu­cu değiştirmiyor. Çünkü, bu geç kalınmış bir uyarıdır. Öncelikle Hong Kong'a oradan da Singapur'a ve Vietnam'a sıçrayan hastalık karşısında tıp şu an için çaresiz durumdadır. Ülkeler şu ana kadar Asya bölgesine seyahat etmek zorunda olan insanlarına maske takmayı önermekten başka bir şey yapamamaktadır. Birçok ülke şu anda zorunlu olmadıkça Asya bölgesine, özellikle de Çin Halk Cumhuriyetine seyahat edilmemesi gerektiği konusunda halkı uyarmaktadır. Havaalanlarında ciddi tedbirler alınmaktadır. Türkiye'de Sağlık Bakanlığınca havaalanlarında bazı tedbirler alındığını biliy­oruz. Bana ilginç gelen ise sağlık ekiplerinin uçaktaki yolculara hasta olup olmadıkları konusunda soru sormakla yetindikleridir. Böyle komik davranışlar yerine daha etkili ve detaylı tedbirler almaları daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Söz konusu Çin hastalığı dünya ekonomisini de ciddi anlamda etkilemektedir. Uçuş sayısını oldukça azaltan ülkeler çok mecburi iş görüşmeleri dışındaki turizm amaçlı Asya seya­hatlerini, özellikle de Çin'e olan turistik seyahat­leri neredeyse durdurmuş bulunmaktalar. Oysa Çin Halk Cumhuriyeti 2003 yılındaki turizmden 67 milyar dolarlık bir gelir elde etmeyi bekliyor­du. Dünyada Uzak doğuya seferleri bulunan Malaysian Airlenes, Cahhay Pacific, Singapore Airlenes, Kantas, Eva Airlenes, China Airlenes, Thai Airways, China Southern Airlenes ve daha bir çok hava yolu şirketleri rezervasyonların iptal edilmekte olduklarını ileri sürerek uçuş sayılarında azaltmaya gitmekte oldukları yolun­da açıklamalar yapıyorlar. Türk Hava yolları da böyle bir tedbir almış mıdır bilemiyoruz. Fakat, şurası bir gerçek ki, Çin menşeli bu hastalık adeta bir biyolojik silah gibi bütün dünyayı tehdit etmektedir. Türkiye’mizin sağlıktan sorumlu yetk­ilileri bu Çin virüsüne karşı daha ciddi tedbirler almalıdır.

 

IRAK BİTTİ, KUZEY IRAK GÖRÜNDÜ;

TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI NEDİR?

12 Nisan 2003

Iraklılar fıtratlarının gereği olarak vatanlarını aynı zamanda iffetlerini, namuslarını, vicdanlarını ve bütün insanlıklarını namlunun ucunu gösteren ABD ve İngiliz askerlerine teslim etti. Aylardır bütün dünyada kendilerinden (Iraklılardan) yana tavır alan, yazan çizen, hayatları pahasına gönüllü asker olan, canlı kalkan olarak Irak’a giden, dünyanın dört bir köşesinde gösteriler yapan ve dua eden herkesin çabalarını boşa çıkardılar, herkesi büyük bir sükut-u hayale uğrattılar.

ABD ve İngiliz askerlerini görür görmez ellerine ayaklarına kapanan Iraklıların fotoğrafları yayınlanıyor. Bu halk bu kadar mı onursuz, bu kadar mı hain ve vicdansız...Madem ki; Saddam’ın resim ve heykellerine bu kadar kin besliyordunuz, Saddam’a bu kadar kininiz vardı, ABD ve İngiliz güçlerine bu fırsatı vermeden kendiniz bir halk hareketi ile Saddam iktidarını alaşağı edebilirdiniz. Yönetimi kendi iradenizle değiştirip istediğimiz özgürlüğü yakalayabilirdiniz. Fakat, demek oluyor ki, siz Iraklılar korkak, sünepe, vicdansız, vatan, bayrak, istiklâl gibi ulvi mefhumlardan yoksun, bağımsızlığı hak etmeyen bir toplulukmuşsunuz. (Millet demiyorum, çünkü millet olmanın ayrı bir erdemlilik olduğunu, millet olmanın hususiyetlerinin hiç biri onlarda yok.)

Bütün bu olumsuz sıfatlardan Irak’lı masum çocukları ve az da olsa içlerinde rahatsızlık duyan Iraklı halktan bazı kişileri tenzih ediyorum. Iraklılar bütün dünyadaki insanları şaşırtarak Irak topraklarını kolayca ABD ve İngilizlere teslim ettiler. Bundan sonra “Kendi düşen ağlamaz”... Dünden itibaren Amerika himayesindeki Peşmergeler Kerkük’e akın ettiler, vurdular, kırdılar, yağmaladılar. Bu günde devam ediyor. Bu saldırının en önemli tarafı ise özellikle tapu ve nüfus dairelerinin saldırıya uğraması ve mevcut evrakların yakılması hadisesidir. Bu duruma, cılız bir tepki gösteren Türkiye yetkililerinin ağızlarına yine ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell tarafından bir parmak bal sürülerek yine alışılagelmiş oyalama taktiklerinden birini uygulamaya koydu. Söylediği şu: “Merak etmeyin her şey kontrolümüz altındadır. Yarından itibaren Peşmergeler Musul ve Kerkük’ten ayrılacaklar.” Peki! Madem ayrılacaktı neden girdiler neden nüfus ve tapu evraklarını yaktılar. Eminim ki, bu ABD’nin Musul ve Kerkük üzerindeki planlarının bir parçası idi. Oradaki demografik nüfus yapısını değiştirmek, Türkmenlere ait arazileri kısa bir zaman sonra Kürt Peşmergeler’e tahsis etmek ve Türkmen nüfusunu asimile ederek,  sürgüne göndererek ve katlederek yok etmek, maksatlı bir davranıştır.

Bundan sonra daha önceden hazırlanılan yeni tapular ve yeni nüfus kayıtları arşivlere konulduktan sonra ABD tarafından finanse edilerek planlanan gelecekteki bir Kürt devletinin kurulmasına sıra gelecektir. Bu durum karşısında Türkiye daha sert ve kararlı bir tepki göstermeli ve gerekirse askeri bir harekattan kaçınmamalıdır. Aksi takdirde, ABD’nin Irak’la cesaret kazandığı saldırıları, Suriye’den sonra Türkiye’yi de hedef alabilir. Yetkililerimiz yavan ve kısır cümlelerle öldürmeyi bırakıp daha kararlı olmalıdır.

Dikkat! Büyük tehlike kapımızdadır..!

 

İSTİKLÂL İSTİKLÂLİ HAK EDENLERİN OLSUN

11 Nisan 2003

20 Mart 2003 tarihinden beri bütün dünyadaki yazarlar çizerler “ABD-Irak Savaşı” deyimini çokça kullandılar. Art niyetli ABD ve İngiliz güçlerinin Irak gibi petrol zengini bir ülkeyi işgal etmek istemesine Irak halkının ciddi  anlamda bir karşılık vereceği sanıldığından bu tabir kullanılmıştır. Zaman zaman Irak’ın değişik bölgelerinde, bilhassa, Şiilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde çatışmalar olmadı değil. Bu çatışmaları çok ciddi bir savaş olarak telakki edenlerimiz hep yanılgıya düştük. Nedenine gelince, dün (9.04.2003) Bağdat’taki Saddam heykelinin yıkılışı ile beraber Irak rejimi de yıkılmış oldu. ABD ve İngiliz askeri birliklerinin Irak topraklarında ilerleyişi, kendilerinin tedirginlik geçirmeleri dışında hiçbir mukavemetle karşılaşmadıklarını ortaya koyuyor. Televizyon ekranlarında her biri birer savaş uzmanı sıfatı ile değerlendirme yapan şahsiyetler de yanıldıklarını anlamışlardır. Bir ülke topraklarının işgali bu kadar kolay olmamalı idi. Fakat maalesef Iraklılar, Irak’ın anahtarını altın tepsi içinde işgal güçlerine sundular. Şimdi bu durum karşısında insanın aklına, Saddam yönetiminin ABD’yi resmen, “gel ülkeyi sen devral” demiş olabileceği ihtimali geliyor..

Saddam satılmışının televizyon erkanlarından ABD’ye meydan okuyan böğürmeleri nerede kaldı. Şişirilmiş Saddam fedaileri nerede kaldı. “Saddam Sana Canımız Feda!” diye gırtlaklarını yırtan eli silahlı halk nerede kaldı. Ortalarda ne Irak tankı, ne Irak askeri, ne de savaşan milislere rastlanılmadı. Tam tersine, ölüm sessizliğine bürünmüş olan Irak’a, elini kolunu sallaya sallaya giren ve her tarafı yakıp yıkan, sivilleri katleden, 20 gün boyunca Irak’ın üzerine yirmi binden fazla bomba yağdıran işgal kuvvetlerinin mağrur askerlerinin görüntülerine rastlanıldı. Olan yalnızca ve yaralanan, evini barkım kaybeden, yakınlarını kaybeden masum çocuklara oldu...

Bir defa daha anlaşıldı ki, “Vatan Sevgisi” mefhumu, “İstiklâl Mefhumu” yalnızca Müslüman Türk milletine has bir duyguymuş. Televizyon ekranlarında, bir tek kurşun atmadan vatanını elin kafirlerine teslim eden, kendi halkının evlerini, işyerlerini talan eden, yağmalayan, işgal kuvvetlerinin önünde adeta paspas olan Iraklıları izlerken adeta kanım dondu, tüylerim diken diken oldu. Gözümün önüne, Türk milletinin tarihte verdiği millî mücadeleleri geldi. Yedi düvele karşı kıt imkanlarla ve taşla sopayla karşı koyan aziz ve saygı duyulası insanlarımız geldi. Dünya devletlerinin çekinerek adından söz ettiği dünyanın en kalabalık ordusuna sahip Çinliler tarafından ülkesi işgal edilen fakat 50 yıldır esareti kabul etmeyerek her yıl binlerce şehit vermek pahasına istiklâl mücadelesini sürdüren kahraman Doğu Türkistan halkının millî mücadelesini hatırladım. İşgalci Rus ordularına karşı 150 yıldır karşı koyan Çeçen savaşçılarını düşündüm. Çeçeni ve Doğu Türkistan’ın gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşması için Allah’a dua ettim. Sizler de dua ediniz. Cenab-ı Hak istiklâli istiklâlin kıymetini bilenlere nasip etsin..!

 

SAVAŞ VE İŞGALİN ENKAZINDAN MEDET UMMAK YANLIŞTIR

10 Nisan 2003

Gelecekte dünya tarihini yazacak olan tarihçilerin, ABD ve İngiliz işgalcilerinin Irak’ı işgal sebeplerini hangi yorumlarla yazacaklarını doğrusu merak ediyorum. Dünya liderleri savaşın devam etme sürecinde her gün ağız değiştirmektedirler. İşgalcilerin savaşa hakim olduğu yolunda haberler yayımlandığında mevcut savaşın sonunda Irak yeniden imarı konusunda taç’a atılmış top gibi kalmamak için işgalciler lehine demeçler verenler, Iraklıların direnmekte olduğu şeklinde haberler aldıklarında bu savaşın haksız bir işgal hareketi olduğu yolunda söylemler de bulunmaktadırlar.

Dünyadaki hiçbir devlet haktan hukuktan, adaletten, insan haklarından söz edecek kadar haklı ve sicil olarak da temiz değildir. Her zaman güçlünün yanında yer aldıklarına dair misaller bir hayli çoktur. Irak’taki savaş hangi şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın asla değişmeyecek olan bir şey vardır. O da, bütün dünyadaki devlet yöneticilerin ellerine bulaşan kanların asla temizlenemeyecek olmasıdır. Çünkü, hiçbir dünya devleti Irak’ın açıkça işgal edilmekte olduğunu göre göre ciddi anlamda bu işgali önleyecek önleyebilecek girişimlerde bulunmamışlardır. Yaptıkları şey kuru yavan sözlerle yetinmek olmuştur. Nedenine gelince, ABD ve İngiltere gibi iki büyük devleti karşılarına almak istememişlerdir. Dünya düzeni eğer, eşref-i mahlukat olan insan oğlunun huzur ve refahı, saadeti için değilse “dünya düzeni”nden bahsetmek abesle iştigaldir. İşgal güçleri  bekledikleri ve umdukları sürede başarı sağlayamayınca tam anlamı ile panik içinde sivil halkın üzerine bomba yağdırmaya başladı. Hastaneler, okullar, pazar yerleri sivil otomobilleri içindeki siviller, koruma altında olması gereken tarihi binalar, lokantalar ve daha birçok yerler yerle bir edildi. Sivil yerleşim yerleri yalnızca bombalanmakla yetinilmeyip tanklarla yıkıldı. Toparlayacak olursak öylesine bir vahşet işleniyor ki, kelimelerle tarif etmek asla mümkün değildir. Bu vahşi katliamlarla ilgili olarak gazetecilerin sorduğu soruya 58. hükümetin Başbakanının verdiği cevap ise tam anlamı ile bir nemelazımcılığın, ilgisizliğin, “ne yapalım yani” demenin açık bir ifadesi idi. “Sivillere saldırıları tasvip etmiyoruz.” demekle yetindi. Sayın Başbakan! Siz tasvip etmiyorsunuz diye ABD ve İngiliz işgal güçleri kanlı cinayetlerini yavaşlatmıyor, durdurmuyor, tam tersine sizlerin bu tür yavan ifadeleri onları daha da cesaretlendiriyor.

Cani işgalciler en sonunda görevleri yalnızca haber yapmak olan basın mensuplarına da bomba yağdırdı ve üç gazetecinin ölümüne sebep oldu. Bu durum karşısında dünya uluslar arası gazeteci örgütleri yalnızca kınamakla yetindi. Bundan sonra kim bilir sıra kimde veya kimlerde. Son günlerdeki televizyon programlarını izlerken insan insan olduğundan utanıyor. Bu vahşi işgali kimler, han ülkeler nasıl durduracak? Haksız işgal ve cinayetleri engellemek adına tesis edilen BM Teşkilatı ise, ABD ve İngiliz işgalcilerin cinayetlerini ve vahşi işgallerini önlemek yerine “Bölgeye gıda yardımı yapıyoruz.” acziyetinin ve vurdum duymazlığının arkasına saklanıyor. Bu adaletsiz işgal hareketine ve cinayetlere yardım eden devletler ve dünya örgütleri bir bumerang fırlatmışlardır.Bu bumerang günün birinde mutlaka kendilerine geri dönecektir. Irak’ın savaş sonrası imarından pay kapmayı düşünenlerin bir akbabadan farkı olmayacaktır.

 

IRAKLILAR ŞEHİT, İŞGAL GÜCÜ ASKERLERİ NE İÇİN ÖLÜYORLAR?

09 Nisan 2003

Amerika'daki vasıfsızlıklar sebebi ile işsiz güçsüz kalan Amerikan vatandaşı gençler bir yolunu bulup, hayatlarını idame ettirebilmek için askere yazılıyorlar. Bu askerlerin uzun bir süre, ABD'yi yönetenlerin bir başka ülkeye savaş ilan edeceklerini düşünmedikleri anlaşılıyor. Bir saat orduda geçen sürenin iki ABD doları ettiği   söyleniyor.

Eminim ki, Peş peşe önce Afganistan ardından da Irak savaşının olabileceğini bilselerdi bu Amerikalı gençlerin büyük çoğunluğu askere yazılmayı düşünmezlerdi. Çünkü, paralı olarak herhangi bir işçi gibi çalışmayı düşünen askerler bugün binlerce defa pişmandırlar. Asker olmanın asıl amacının ne olduğunu ilk defa Irak cephesinde öğrenen ve acı gerçekle yüzleşmek durumunda kalan Amerikan askerleri, cepheden bir yolunu bulup kaçmanın yollarını aramaktadırlar. Hele hele bu haksız ve adaletsiz savaşın tetikçisi durumuna düştüklerini ve insanlığa ne kadar ters düştüklerini, acımasızca verilen emirleri yerine getirmek için masum canlara kıymak durumunda kaldıklarını gördükçe, herhalde insan olduklarından utanmaktadırlar. Tabi bu duygulan yaşayan ABD askerlerinin sayısının çok az olduğunu da düşünüyorum. Aslında, asıl kan içiciler başlarındaki robotlaşmış komutanlardır. Tabi onlara da emir verenler başta İslam ve insanlık düşmanı George W. Bush ve Pentagon adı verilen caniler karargahıdır.

Çok kısa sürede ve pikniğe gider gibi Irak'a gidip birkaç hava harekatı ile sonu­ca ulaşacaklarını zannederek ve hesap ederek Irak'a saldıran ABD ve İngiliz askerleri Irak çöllerinde ve bataklıklarında beklemedikleri bir müdafa ile karşılaşınca neye uğradıklarını şaşırdılar. Savaşın süresi uzadıkça işgal kuvvet­lerinin moralleri sıfıra inmeye ve ümitsi­zliğe düşmeye başladılar. Bunlara ilaveten son günlerde bir de komutanları tarafından bombalı intihar saldırılarına karşı uyarılan askerler tam anlamı ile bir panik yaşamaktadırlar. Dolayısıyla şüphelendikleri herkese ve her araca ateş açmaktadırlar. Bu nedenle günahsız sivillerdeki ölü sayısı daha da artmaktadır. Üstelik bir süre için kamuoyundan sakladıkları askeri person­eldeki kayıplar artık su yüzüne çıkmaya başladı. Amerikan ve İngiliz bayraklarına sarılı arkadaşlarını birer birer ülkelerine gönderen işgal gücü askerleri artık isyan noktasındadır. Nitekim, ABD Deniz piyadelerinden Stepnen Funk adındaki bir asker savaşmayı reddettiğini açıklayarak bu davranışının sonuçlarına katlanacağını ifade etmiştir. Aslına bakılırsa, ABD ve İngiliz askerleri için, içinde bulundukları bu savaş vatan­larını koruyup kollama savaşı da değildir. Okyanus ötesinden Ortadoğu’ya gelerek kan, ateş ve dehşetengiz bir ortam içinde olmak işgal gücü askerleri için son derece anlamsız bir intihardır. Öyle zannediyorum ki, bu haksız savaşın süresi uzadıkça ABD ve İngiliz askerlerinde yılgınlık başlayacak ve müttefik birlikleri arasında çatlaklar oluşacaktır. Bunun olması kuvvetle muhtemeldir.

Çünkü, bu askerler için manevi olarak hiçbir anlam taşımayan ölüme koşuş ahmaklığı, aynı zamanda da aptallıktan başka bir şey değildir. Fakat, İslam İnancına göre ise, vatan, bayrak, toprak, namus ve bütün mukad­des bilinen değerler İçin şehit olmak duy­gusu çok farklı bir duygudur. Müslümanlar şehit olmanın kendileri için çok büyük bir mükafat olduğunu bilirler. Şehit olabilmek için ise, adeta birbirleri ile yarışırlar. Allah, vatanlarını müdafa etmek için (zalim Saddam'ı değil) mücadele eden Irak halkına yar ve yardımcı olsun, onları zafere ulaştırsın...

 

BARIN KATLİAMININ  13.YILI  MÜNASEBETİ İLE (2)

08 Nisan 2003

5 Nisan 1990 tarihinde başlayan ve haftalarca şiddetli çatışmalarla devam  eden “Barın Katliamı” maalesef binlerce Doğu Türkistanlının şahadeti ile nihayetleşmiştir. Bu günlerde Irak'taki ABD işgal harekatı sırasında atılan bombalarla yaralanan çocukları görerek yüreklerimiz sızlarken; Doğu Türkistan'daki “Barın katliamı”nda 7 aylık bir çocuğun vücuduna 77 adet mermi sıkıldığını duyup da insanlığımızdan utanç duymamamız mümkün müdür?

 İşte böylesine vahşice katliamlar yapan Çinlilerle ticaret yapabilmek uğruna nelerimiz- den kayıplara uğradığımızı düşünmem- iz gerekir. Bu ve benzeri katliamlar Doğu Türkistan'da geçmişte olmuştur, bugün de oluyor; gelecekte de olmaya devam edecektir. Her katliam sonunda, her bir kanlı ve vahşice bastırma hareketleri sonrasında, kazandıklarını zannederek dişlerinden sızan insan kanını ellerinin tersi ile silen ve sev- inçten dört köşe olan kan içici Çinli cellatlar, kısa zaman sonra yeni bir millî kurtuluş hareketi ile karşılaştıklarında şaşkına uğramaktadırlar. Çünkü Doğu Türkistan' daki 40 milyon (Her ne  kadar bazı aklı evveller zaman zaman ortaya çıkıp aptalca değilse kasıtlı olarak Doğu Türkistan'ın nüfusunu 20 yıl geriye götürerek “30 milyon” deme gafletine düşseler de) Müslüman Türk halkı, insanlık düşmanı komünist Çin yöneticilerinin, insanların temel hak ve özgürlüklerini açıkça çiğneyen, hukuk tanımaz rejimleri içersinde yaşamayı asla ve katiyen kabul etmemişlerdir. Etmeyeceklerdir. Hal böyle olunca da Doğu Türkistan'da  “Barın Katliamları” Gulca katliamları hep olacaktır. Ta ki Doğu Türkistan özgür oluncaya kadar...

“Barın Katliamı”nda binlerce evladını şehit veren Doğu Türkistan halkının istiklâlleri uğruna şehit olmaktan ve zindanlara atılmaktan korkuları ve yılgınlıkları olsa idi, Şubat 1997' deki “Gulca ayaklanması” meydana gelmemiş olması gerekirdi. 5 Nisan 1990 Barın olayları işgalci Çinlilere bir defa daha göstermiştir ki; dünyanın en güçlü ordularına ve silahlarına da sahip olsalar Hürriyet aşığı Doğu Türkistan_halkı hiçbir şart altında özgür olma fikrinden kesinlikle vaz geçmeyecektir. Barın olayları sonunda “Kızıl Cellat” diye anılan Çin Generali Wang En Mao, Komünist Partisi toplantısında “Tanrıya şükür Kaşgar'ı ele geçirmiş olsalardı bütün dünyaya Doğu Türkistan'ın istiklâlini ilan etmiş olurlardı. O zaman bizim başımız büyük derde girerdi.” demiştir.

Yarım asırdır, Çinli gibi despot, bağnaz, gaspçı, vahşi, Türk-İslam düşmanı, işkencede dünya birincisi, aç gözlü, havada ve karada kıpırdayan her türlü mahlukatı yiyen, yayılmacı, zalim bir milletle iç içe yaşamak zorunda kalan Müslüman Doğu Türkistan halkı artık ölüm korkusunu çoktan unutmuştur. Bundan sonra Çinli cellatların Doğu Türkistanlılardan alabilecekleri hiçbir şey kalmamıştır.

Fakat, Doğu Türkistanlıların Çinlilerden, geri alacağı çok şeyleri vardır...

 

BARIN KATLİAMININ 13. YILI MÜNASEBETİ İLE (1)

05 Nisan 2003

Doğu Türkistan'ı kahpece işgal eden cin işgal idaresi hiç bir zaman huzurlu olamamışlardır. Nedenine gelinci, Çin işgal idaresinin sistematiği içinde yaşamayı kesinlikle kabul etmeyen Doğu Türkistan halkı cin yöne­timine karşı büyüklü küçüklü 500'e yakın millî ayaklanma meydana getirmiştir.

 İşte bu millî kurtuluş hareketlerinden biri de, 1990 yılının Nisan ayının 5. günü Kaşgar vilayetine bağlı Aksu Nahiyesinin Barın kazasında mey­dana gelen ayaklanmadır. O günlerde dünya basın ve yayın organlarında” Barın katliamı” olarak geçen bu hadisenin üzerinden bugün 13 yıl geçmiştir. Fakat Barın olayı Doğu Türkistan halkının hafızalarında daha dün cereyan eden bir olaymış gibi tazeliğini korumaktadır. Elbette ki, 9 köyün haritadan silindiği, bin­lerce istiklâl yanlısı Doğu Türkistanlının şehit olduğu sayısız ocakların söndüğü bu Çin vahşetinin izlerini taşıyan millî direnişin kolayca unutulması düşünülmemelidir. Bu işgalci Çinlilere karşı, Doğu Türkistan halkının kinini, nefretini ve yurtlarından kovup atma duy­gusunu aradan geçen yıllar küllendirmeyip tam tersine, Barın ve 1997 Gulca ayaklan­ması gibi millî mevcudiyetin simgesi olan olaylar, olması muhtemel başka millî direniş hareketlerinin ilham kaynağı olmaya devam edecektir. Doğu Türkistan'ın en eski ticaret merkez­lerinden biri ve dünyaca ünlü Türkçe edebi eser olan “Divan-ı Lügati-it Türk” adlı eserin müellifi Kaşgarlı Mahmut'un Doğu Türkistan'ın en gözde şehirlerinden biridir. Çinlilerin de ilk önce Kaşgar'ı her yönü ile ele geçirip, Doğu Türkistan halkının en önemli ve stratejik bölge olarak gördüğü bu yerin halkını da asimile ederek, bu yolla Doğu Türkistan'ın tamamında daha kolay hakimiyet kurabileceğini düşündüğünü 'Doğu Türkistan halkı da bilmektedir. Bu sebepledir ki Doğu Türkistanlılar da ellerindeki her türlü imkanlarla Kaşgar'ı Çinlilere karşı korumanın yollarını aramaktadırlar. Bunu da iyi bilen Çinliler Barın kazasını özel bölge olarak kabul edip, buradaki Çin askerlerinin sayısını devamlı olarak çeşitli bahanelerle arttırmaya çalışmışlardır. Barın, son derece stratejik bir yer olan Bulunköl geçidine 25 km mesafededir.

1990 yılı ramazan ayının 17. günü, Barın' da bulunan ve ibadet etmeye müsait olmayacak şekilde harap duruma düşen bir camiyi Doğu Türkistanlılar tadilattan geçirmek için çalışma başlattıkları sırada Çinli polislerin engel olmak istemesi üzerine çıkan tartışma büyümüş ve Çinli polislerin ateşli silahlarla müdahalede bulunması üzerine galeyana gelen halk ellerine geçirdikleri taş ve sopalarla karşılık vermiştir. Orada şehit edilen günahsız insanları görenler Çin güçlerinden ele geçirdikleri silahlarla mücadele etmişler ve bu çatışma günlerce devam etmiştir. Normal yollarla başa çıkamayacaklarını anlayan Çinliler, ordu birliklerinden takviye güç çağırarak karadan ve havadan saldırılarla ve kimyasal gaz da kullanarak binlerce Doğu Türkistanlı’yı katletmişlerdir.(Ayrıntılı bilgi için “Özgür Doğu Türkistan İçin” adlı kitabıma bakabilirsiniz)

Ne kadar acıdır ki; günümüzde sadece “dünya barışını tehdit ediyor!” bahanesi ile okyanus ötesinden ortadoğuya savaş ilan ederek bütün orta doğuyu, belki de yarın öbür gün bütün dünyayı kan ve gözyaşına boğacak bir haksız işgal hareketinin temelini atanlar, bütün dünyayı varlığı ve nükleer, kimyasal silahları ile daha açık bir şekilde tehdit eden Kızıl Çin emperyalizmine karşı seslerini çıkartama.maktadırlar.

 

ÇİN FUARINA GİDECEK OLANLARA UYARIMIZDIR !

03 Nisan 2003

Uzak Doğu’nun gizemli atmosferi Türkiye’deki devlet adamlarından iş adamlarına, bürokratından seyahat meraklılarına kadar herkesin ilgisini celb etmeye devam ediyor.Dünyanın en güzel köşelerini ikinci plana iten meraklılarımız, varsa yoksa Çin rüzgarı ve rüyası ile yanıp tutuşmaktadırlar. Tabii bu hususta, Çin ve Çinli hayranı devlet adamlarımızın özendirici tutumlarının rolünü de unutmamak gerekir. Çin’e protokol gereği gitmesi gereken devlet ricali her ne hikmetse peşi sıra bir meraklılar ve bedavacılar ordusunu da beraberinde götürür. Çin Seddi üzerinde pozlar verdikleri fotoğrafların dayanılmaz cazibesine kapılan söz konusu seyyahlarımızın keyiflerine diyecek yoktur artık...

Kendilerine Çin’e seyahati neden tercih ettiklerini soracak olursanız onların cevabı; “Devletin Ali Menfaatleri İçin” şeklindedir. Oysa ki; yıllardır bu ali menfaat koruyucular Çin’e gider gelirler. Çin hangi nezih şartlarda hazırladığı bilinmeyen yemeklerini büyük bir iştah ile mideye indirirler, ardından da burunlarından gelecek kadar geğirdikten sonra ertesi günü Çinli mihmandarların götürecekleri Çin’in bir başka köşesini görme açgözlülüğü ile buhurdan kokulu Çin otellerinde rüyalara dalarlar. Alınan haberlere bakıldığında, Çin’in başkenti Pekin’de bu yıl düzenlenecek Çin malları fuarına yine Türkiye’den iş adamları gidecekler. ilk kafile bugün, İstanbul Ticaret Odasının organizasyonu ile yola çıkacak. 12 kişilik bu heyeti başka gruplar takip edecek. Bu seferki Çin uluslar arası fuarının önceki yıllardan farkı, bu yıl uzak doğuyu saran akut solunum yetersizliği sendromu şeklinde seyreden ve bugüne kadar 63 kişinin ölümüne neden olan bulaşıcı bir hastalığın kol gezdiği bir döneme rastlamış olmasıdır.

Türk heyetinin katile organizatörü İstanbul Ticaret Odası yönetim kurulu üyesi Ahmet Kuşçulu’ya sorarsanız burunlarına takacakları bir maskenin her şeyi halledeceğinden bahsetmektedir. Oysa ki durum o kadar da basit bir tedbirle geçiştirilecek gibi değildir. Bir düşünelim, “Çin’den Türkiye’ye hangi  illeti transfer etsek” diye can atan Çinlilerden kendi ayaklarımızla giderek getireceğimiz bir bulaşıcı hastalığın Türk halkı için nelere mal olacağının hesabını iyi yapmak gerekir. Söz konusu hastalık nedeni ile Asya’da insanlar sokağa çıkmaya imtina ederlerken, Türkiye’den, çok cesur(!) iş adamlarımızın ortaya çıkıp göğüslerini, yumruklayarak devletin ali menfaatlerini korumak adına fedai kesilmelerinin sonucuna maazallah bütün halkımız zora ki katlanmak durumunda kalabilir. Gerçekten devletimizin menfaatlerini düşündüklerine ihtimal vermiyorum. Böylesi tehlikeli bir seyahatin Türkiye’ye yarar değil zarar getireceğini düşünüyorum. Çin’den zaten yıllardan beri taklit ve kalitesiz Çin mallarını transfer ederek bir hastalık getirdik. Şimdi de aç gözlülük neticesi bir bulaşıcı hastalık getirilmesi söz konusudur. Dikkatli olunmalı, hatta hiç gidilmemelidir.

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu birçok sıkıntı ve kaygılar varken, Çin’den bir de bulaşıcı hastalık getirilmesi ihtimaline karşı yetkililer önlem almalıdır. Buradan, Türkiye Cumhuriyeti’nin Sağlık Bakanlığı yetkililerine sesleniyor, göreve davet ediyorum! Bu yılki Çin ziyareti durdurulmalıdır. Çin’de ortaya çıkıp, Avrupa’ya doğru yayılmaya başlayan, ölümlere sebep olan ve şu an itibariyle yaklaşık 1800 kişiyi pençesine alan bu esrar ergiz Çin kaynaklı hastalığın Türkiye’ye getirilmesi ihtimali engellenmelidir. Hatta yıl içinde Çin’den Türkiye’ye gelecek Çinliler de sıkı şekilde sağlık kontrolünden geçirilmelidir.

 

İŞGALCİLE HİÇBİR ZAMAN KAZANAMAMIŞLARDIR

01 Nisan 2003

     Bütün dünyaya barıştan, özgürlükten, insan haklarından, fikir ve vicdan hürriyetinden ülke bütünlüğünün kutsiyetinden bahseden ve bu tür söylemleri ile de Türkiye gibi bazı ülkelerin hayranlığını kazanan batılı devletlerin iç yüzleri 21. yüzyılın eşiğinde daha açık bir şekilde gün yüzüne çıkmaya başladı.

Sözde dünya barışı adına ve kendince tehlikeli bulduğu Irak’a askerî operasyonla da Irak halkına özgürlük götürmek sahtekarlığı ile Orta Doğu bölgesini kan ve ateşe boğmakta olan ABD güdümlü işgal güçleri dünya kamuoyunun tepki ve kınamalarına aldırış etmeden vahşîce bir işgali gerçekleştirmek üzeredir. Beyazsaray (Aslında kapkara saray) ve Pentagon’daki hesaplar Irak’a uymadı. Orta Doğu’nun meşhur kum çöllerini ve fırtınalarını hesap edemeyen işgalcilerin, teknoloji harikası diye adlandırdıkları araç ve gereçleri teklemeye bozulmaya ve kendi kendini imha etmeye başladı. Irak halkı bu savaşta ülkesini savunma psikolojisinin getirdiği manevî güçle işgalcilerin beklemediği ölçülerde bir direniş göstermeye başladı. Düşman bu durum karşısında şaşkın, afallamış ve âciz duruma düştü. Bu günlerde de kara harekâtını yavaşlatmış, hatta durdurmuş durumdadır. Çünkü, bu işgal harekâtının çok kısa süreceğini tahmin ederek lojistik hazırlık yapan işgal güçlerinin takati kesildi, dermanı kalmadı. Ellerindeki imkânların hepsini seferber etmelerine rağmen kâfi gelmedi. Çöl kumlarına ve Irak’taki bataklıklara gömüldü kaldı. Irak halkının bu direnişi zalim Saddam’ı değil, vatanlarını, namuslarını, şeref ve haysiyetlerini korumak için gösterdikleri açıkça bellidir. Nedenine gelince, Saddam rejimi tarafından sürgüne gönderilen veya Irak’ı terk etmek zorunda kalan Iraklıların da bu günlerde akın akın ülkelerine dönerek şer güçlere karşı savaşarak şehit olma kuyruğuna girdiklerini görüyoruz. Son zamanlarda televizyonlarda bazı teorisyenlerin “Bu savaşı ABD eninde sonunda kazanacaktır.” diyenlere ben asla inanmıyorum.

Evet, belki Irak işgal edilecektir fakat, asla teslim alınamayacaktır. İşgalcilerin unuttukları veya hafife aldıkları bir husus olan şehit olma duygusu Müslüman Irak halkının özünde var oldukça, Irak hiçbir zaman tam anlamı ile teslim olmayacaktır. Düzenli ordularla cephede kazanıldığı zannedilen savaşlar, hiçbir zaman kazanılamamıştır. Çünkü, şu anda Irak’ta baş gösteren intihar saldırıları işgal güçlerini canından bezdirmiştir. Nerede, ne zaman, ne şekilde ortaya çıkacağı belli olmayan şehit olma eylemleri bundan sonra da hiçbir zaman bitmeyecek, her geçen gün daha da artacaktır. Sözde Irak halkını özgürleştirme harekâtı dedikleri alçakça saldırıların bazı görüntüleri tüyler ürpertecek şekilde televizyon ekranlarında görülebilmektedir. .Tam teçhizatlı ABD ve İngiliz işgal askerleri sivillerin evlerinin kapılarını tekme ile açarak içeriye otomatik silâhlarla gelişigüzel mermi yağdırıyor, kadınlar çocuklar korku ile bayılıyorlar, kimileri de açılan ateş sırasında şehit oluyor. Bu mudur özgürleştirme hareketi? Pazar yerlerine füze saldırıları yapılarak katliamlar gerçekleştiriyorlar. Bu mudur özgürleştirme hareketi? Böylesine vahşet eylemlerinde yakınlarını kaybedenler intihar saldırıları yapmayıp ta işgalcilere çiçek mi verselerdi?

Bence ABD ve ona destek verenler bu savaşı kesinlikle tam olarak kazanamayacaklardır. Buna misal vermek gerekirse; işte Doğu Türkistan, işte Filistin, işte Çeçenistan ve bundan sonra da işte Irak… Bunların hepsi de bugün meşru müdafaa haklarını kullanmaktadırlar. Bunlara terörist diyenler, kendilerinin ne duruma düştüklerini gözden geçirmelidirler.

 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz