HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

   

   M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

MAYIS-2003

  DÜNYADA DİPLOMASİNİN YERİNİ

SICAK SAVAŞLAR MI ALIYOR?

31 Mayıs 2003

Dünyadaki küresel güçlerin dünya dengelerini kontrolleri altına alma yolundaki soğuk savaşlar yerini, 21. yüzyılın eşiğine gelindiği şu zaman diliminde sıcak savaşlara bırakacağa benziyor. Çünkü, bunun ilk başlangıcını ABD, Afganistan ve Irak savaşları ile başlattı. ABD, giriştiği bu işgal savaşlarından galibiyetle çıktı ve büyük ölçüde stratejik planları tıkırında işlemeye devam ediyor. Böylece ABD tek kutuplu bir dünya hedefine doğru ilerliyor. Ü

İngiltere gibi sömürgeci bir devletin tarihten gelen tecrübelerini de arkasına alan ABD bundan sonrada gözünü İslam dünyasının önemli sayılan ülkelerinden olan İran’a ve Suriye’nin hizaya getirilmesi işine(!) dikmiştir. ABD ve müttefiki İngiltere için nasıl olsa BM gibi bir evrensel örgütün cılız, yaptırımsız çıkışlarının da bir ehemmiyeti yoktur. Rusya ise ideolojik açıdan eski Sovyetler Birliğinin fikrine ve tarihi stratejisine ihanet etmiş olarak köşesine çekilmiş ve elinden kaçırdığı Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini yeniden ele geçirmenin planları peşindedir. Bu nedenle, şimdilik ABD’nin fütursuz gidişatına ses çıkarmamaktadır. Şimdilik diyorum çünkü, Rusya her ne kadar küçülmüş görünse de eski Sovyetler Birliği dönemindeki silahları olduğu gibi muhafaza etmektedir. Diğer bir küresel güç olan Çin Halk Cumhuriyeti ise, ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu da yürütmekte olduğu ve giderek yayılma eğilimi içindeki işgal hareketlerine tamamen kayıtsız bir tutum sergilemektedir. Nedenine gelince, Ortadoğu ülkelerinde cereyan eden ve edecek olan savaşların Çin sınırlarında bir tehlike oluşturmayacağını bu sebeple de ABD ile yüz yüze bir çekişme yaşamanın Çin’in güvenliği ve geleceği açısından bir fayda sağlamayacağını düşünmektedir. Aslına bakılırsa, Amerika’nın Yugoslavya’daki Çin büyükelçiliğini vurmuş olmasının Çin tarafından asla unutulmadığı ve unutulmayacağı aşikardır. Çin sinsice zaman kollamaktadır.

Çin’in Irak’ın işgaline kayıtsız davranmasının birinci sebebi, ABD ile terörle mücadele konusunda kısmi olarak bir anlaşmaya varmış olması ve bu çerçevede Doğu Türkistan özgürlük savaşçılarının bertaraf edilmesi konusunda ABD’nin desteğine ihtiyacının olduğu idi. Bu sebepledir ki; Çin kendisini birebir ilgilendirmeyen Orta doğudaki olup bitenlere sessiz kalmayı tercih etti. Bundan sonra ABD, İran, Suriye ve Kuzey Kore üçgeninde yeni projeler üretmektedir. “ABD’de artık aklın ve diplomasinin yerini kaba kuvvet ve cezalandırma yöntemi almıştır.” Bu söz ABD’nin bir demokrat senatörü tarafından söylenmiştir ve doğrudur. Sıcak savaşta kazanılan galibiyetin(!) tadına varan ABD bundan sonra Orta doğudan başlayıp doludizgin yoluna devam edecektir. ABD, Orta doğudaki maksadına erişip, Kuzey Kore kapısına geldiğinde Çin ile ABD arasındaki lokal barışın yerini sıcak savaşların alması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, ABD için son durak Çin’dir.

 

  HÜKÜMETTEN KALİTESİZ ÇİN MALLARINA TOKAT

30 Mayıs 2003

AKP hükümetinin iş başına gelmesinden bugüne kadarki geçen sürede gerçek anlamda Türk insanının ve Türkiye’nin menfaatine yönelik aldığı en iyi karar Türkiye’yi istila etmekte olan Çin mallarına karşı önlem alma kararı oldu diyebiliriz. Çünkü yaklaşık 25 yıldır Türkiye’yi hedef tahtası haline dönüştüren Çinliler ülkelerinde ilk ürettikleri taklit ve kalitesiz mallarını hiçbir engelle karşılaşmadan kolayca Türkiye’ye göndermekteydiler.

 Yıllardır biz Doğu Türkistanlılar olarak yaklaşmakta olan Çin tehlikesine karşı uyarılarımızı hep yatık. Fakat, Türkiye’de iktidara gelenler Türkiye’yi ziyarete gelen Çinli yetkililerin sahte sırıtkanlıklarına ve tarihten gelen karakteristik Çin sinsiliğine kolayca kanarak Türkiye’yi adeta Çin mallarının cenneti haline getirdiler. Çocuk oyuncaklarından tutun hacılarımızın çantalarına kadar Türkiye’de el atmadıkları hiçbir sektör kalmadı. Buna bağlı olarak da iç piyasada üretim yapan yüzlerce firma ve fabrikalar kapılarına kilit vurmak zorunda kaldı. Zor durumda kalan birçok üretici firmanın yetkilisi hükümetlerden Çin mallarına karşı önlem alması için feryat ettilerse de seslerini duyuramadılar. Çünkü her nedense Türk hükümet yetkililerinin Çin’e ve Çinliye hayranlıkları ağır  hayranlıkları ağır basıyordu. Çinliler Türkiye’ye yalnızca sahte ve kalitesiz Çin mallarını göndermekle kalmayıp, Çin hükümetinin karınlarını doyurmakta güçlük çektikleri Çinlileri de “turist” adı altında bolca göndermekte idiler.Ülkelerinde bulabildikleri işlerde karın tokluğuna çalışan Çinliler Türkiye’ye gelip zaten Türkiye’nin için- den çıkamadığı işsizlik problemini katmerleştiriyordu. Dünyanın hangi ülkesine Çinliler sirayet etmeye başlamışsa o ülkelerde işsizlik ve üretimde krizler yaşanmıştır. Tıpkı Türkiye’de patlak veren şubat krizleri gibi...

Ben bir ekonomi uzmanı değilim fakat gerçek piyasanın içinde halkla iç içe olan biri olarak son günlerde dövizdeki düşüşlere biraz da kaygı ile bakanlardanım. Zaten ihracata yönelik çalışanlar tepkilerini ortaya koymaya başladılar. Çünkü dövizin düşüşü piyasalara olumlu yansımadı. Alışverişler adeta durma noktasında. Hükümet henüz kapanan fabrikalardan bir kaçını yeniden açamadı. Tarım sektörünün önüne Avrupalı dostlarımızın (!) koydukları engelleri ortadan kaldıramadı. İşsizlik her geçen gün artıyor. Hükümetin gözünü yalnızca “yastık altı para” diyerek matrah artırımı, ek vergiler ve benzeri kolaycılık yöntemleri ile enflasyonu sıfırlarsa ne olur ki? Ülkenin gerçek problemleri dağ gibi yığılmış duruyor. İşte bu noktada, 59. Hükümetin en iyi icraatı, Bakanlar Kurulu kararı ile haksız rekabete neden olan Çin mallarına yönelik aldığı ve resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren “Çin malları ithalatında alınması gereken önlemler paketinin içeriği” idi. Bu önemli karar Türkiye ekonomisine olumlu yönde büyük katkılar sağlayacaktır.

Bu güne kadar hiçbir siyasi partiye ön yargılı davranmadık. Olumlu yönlerini tebrik, olumsuz yönlerini tenkit etmeye devam edeceğiz. Umarım kalitesiz ve taklit Çin mallarının ithalatına yönelik olarak alınan önlemler paketi harfiyen uygulanır.

  

DOĞU TÜRKİSTAN’DAN MEKTUP (2)

29 Mayıs 2003 

Bir bölümünü dün yayınladığımız ve internet vasıtası ile “Satuk Batur” mahlas ismi kullanılarak “Hürgökbayrak” sitemize mektup gönderen Doğu Türkistan’daki bir cefakar, fedakar kardeşimizin samimi duygularını sizlerle paslaşmaya devam ediyoruz.

“...Ecdadımızdan bizlere miras kalan “vatanın özgürlüğü” sözünün mahiyeti hepimize malumdur. Bu söz uğruna sayısız insanlarımızın sıcak kanları ve canları pahasına birçok millî hareketler gerçekleştirilmiştir. Fakat bütün bu hareketlerin sonu netice itibariyle mağlubiyetimizle noktalandı. Bunun sebebi nedir? Yoksa bazı, maksatlı tarihçilerin iddia ettikleri gibi “ Doğu Türkistan’ın yerli halkının asimilasyon neticesinde bugünkü uygur halkı ortaya çıkmıştır” şeklindeki safsatalarında gerçek payını aramak lazımdır?.

Herkese malumdur ki; vatanımız istilaya uğradığından beri aramızdan bir hakiki önder ortaya çıkmamıştır. Genel olarak bir barış,[ tesis edildikten sonra milletimizin özgürlüğünden söz etmek mümkün olacaktır. Bu asla göz ardı edilemez bir gerçektir. Düşmanlarımız; “ uygurların umumi manada bir barış sürecine ve fikir birliğine eriştikleri takdirde onlarla dünyada hiçbir güç baş edemez” anlayışına asırlar önce eriştiklerinden, her türlü siyasi suikastlarla bizlerin birlik ve beraberliğimizi bozmaya uğraşmışlardır. Bu konuda başarılı oldukları için de bütün Uygur milletini felaket girdabına düşürmüşlerdir. Bizler ise kendi müstakilliğimiz için uzun zamanlardan beri her türlü faaliyetler içinde olduk. Ne yazık ki hep mağlubiyetle karşılaştık. Bundan da anlaşılıyor ki, bizlerin güç birliğimiz gerçekleşmemiştir. Umumi manada bir birliktelik yoktur. Birilerimiz Doğu Türkistan’da İslâmî yönden bir mücadele içine girecek olsak; birilerimiz de başka bir yoldan yürümeyi uygun buluruz. Birilerimiz İslam devletlerinden destek bulalım, taraftar kazanalım diyecek olsak, birilerimiz batı ülkelerinden yardım ve destek alma yolunu tercih ederler. Böylesine sonuç alınamayacak çekişmeler millî bağımsızlığımız yolundaki faaliyetlerimize ağır darbe vurmaktadır. Dış ülkelerdeki millî mücadeleler milletimiz için belli ölçüde elbetteki yararlı olmaktadır. Fakat, umumi durum göz önüne alındığında çok etkili görünmemektedir. Çünkü, bizim hedefimiz ve arzumuz Doğu Türkistan’ın bağımsızlığıdır. Bu nedenle millî faaliyetlerin büyük bölümünün bu topraklarda sürdürülmesi akla uygundur. Böyle olduğunda halkımız kimin ne için çaba sarf etmekte olduğunun bilincine varacak, şuurlanacaktır. inkılaplar halk ile gerçekleşir. Bizler asla haydutlar gibi davranmamamız gerek. Dış ülkelerdeki teşkilatlar birçok faydalı faaliyetler yapıyorsa da ben Doğu Türkistan’da olduğum için olup bitenlerden tam olarak bilgim olamıyor. Benim gibi milyonlarca insan da bihaberdir. Halk kendi mücadelesinden haberdar olmasa bir yere varılamaz. Bu yolda mücadele edenler de halkına kendisini anlatamazsa daha yüzlerce yıl durum değişmez; netice alınmaz. Her ne kadar Amerika’dan yayın yapan radyolardan gizlice bazı bilgiler alıyor ve olup bitenlerden az-çok haberimiz oluyorsa da...sadece haber ve propagandalarla bir ülkenin bağımsızlığı elde edilmez. Bana göre bir gerçek var o da silahlı mücadele...Şu anda bizim yaptığımız evimize giren düşmanla mücadele etmeyip, aile efradını evde bırakıp dışardan sövmeye benzer. Böyle davranışlar düşmanımızı devamlı tedbirli olmaya sev keder. Bütün teşkilatların ve kişilerin umumi bir zaferi göz önüne alarak benim fikrimi bir düşünmelerini samimiyetle ümit ediyorum. Çeçenistan’ı bir gözümüzün önüne getirelim. Hürmetlerimle, Milletin bir üyesinden.” Satuk Batur

 

DOĞU TÜRKİSTAN’DAN MEKTUP (1)

28 Mayıs 2003

Doğu Türkistan dışındaki ülkelerde yaşayan Doğu Türkistanlılar olarak hiçbir zaman vatan hasretinden uzak olmadık. Her zaman günün birinde, mutlaka aziz vatanımız Doğu Türkistan’ın özgür olacağına olan inancımızı, saklı tut- i tuk. inanıyoruz ki; bu inanç bir gün bizi ; özgür Doğu Türkistan’a kanat açmamızı sağlayacaktır. Bizlerin bu yoldaki en 1 büyük ümit kaynağımız, Doğu Türkistan’da Çin zulmü altında dik durmayı başaran, ümidini bir an olsun kaybetmeyen kahraman Doğu Türkistan halkıdır.

Bu yakınlarda, internet aracılığı ile “Hürgökbayrak” sitemize Doğu Türkistan’dan mektup gönderen “ Satuk” mahlas ismini kullanan kardeşimizin derin anlamı olan duygularını sizlerle paylaşmak istedik.

 “Esselamünaleyküm ...Selam sizlere vatanımızın kahraman, yenilmez baturları. Sizler gece gündüz vatanın müstakilliği için canla.başla çalışıyorsunuz. Sizlere Allah yar ve yardımcı olsun. Dualarımız sizlerledir. Vatanımızın dışındaki ülkeler o kadar hür, Ne yazık ki vatanımızın içi ise o kadar dar ki, kendi evimiz bile kendimize dar gelmektedir. Çünkü kişinin kalbi hür olmazsa cennet bile cehenneme dönüşüyor. Dünyadaki bütün Türk halkı özgürlüklerini kazandılarsa da biz hâlâ Çin’in millî işkencesi altında ne yapacağımızı bilemeden ve akıbetimizin ne olacağı endişesi ile yaşamaktayız.

Çin hakimiyetinin zulmü, aşağılanmalar ve horlanmaların ayyuka çıktığı bir günlerde bizler hala kendimizin hangi, hallerde olduğumuzu idrak edememiş olmanın büyük eksikliğini yaşıyoruz. Bundaki en büyük sebep, uzun yıllar baskı ve zulüm altında kalmış olmamızdır. Üstelik bazı sahte hocaların “Hükûmetin emirlerini tutmak vaciptir.”şeklindeki safsataları ve benzeri telkinleri ile halkı sindirmeye çalışıyorlar. Şimdilerde Doğu Türkistan’da insanlar fiilî hareketlere daha ehemmiyet verir oldular. Halkın siyasî sezgilerinin az olduğunu söylesek de, siyasetle ilgisi olan bazı şahsiyetler Çin hakimiyeti tarafından tutuklanıp zindanlara atıldı, öldürüldü...

Peki, özgürlük mücadelesi vermekte olan herhangi bir güruh ya da teşkilatlar onları müstemlekecilerin ellerinden kurtarmak için gayret sarf etti mi? Hal böyle devam ederse halkın kendi kendini kurtarması, millî kurtuluş yolundaki mücadelelere gönül vermesi gitgide azalıp, ekmeğinin peşinde eriyip gitmesine ve de buna bağlı olarak özgürlük meselemiz daha da çözümsüz bir hale dönüşür.

Dış ülkelerde sergendar olup mücadele etmek elbette kolay iş değil fakat yurt içinde işe yarar, kabiliyetli birçok gençlerimizin buradaki şartlar nedeni ile özgürlüğün ne olduğunu dahi anlayamadan yoldan çıkıp basit işler uğruna hayatlarını kaybetmekteler...Uluslararası kamuoyunda Doğu Türkistan meselesi “Çin’in iç işleri” olarak anılmaya devam ediyor. Sizler dünyanın değişik bölgelerinde millî müstakilik için mücadele ediyorsunuz. Bu takdire şayan ve milletimiz tarafından hürmet ve saygı ile karşılanan bir tutumdur. Fakat ülkemiz dışında yürütülen faaliyetlerin daha etkili hale getirilmesi, daha fazla Doğu Türkistan’daki halkın duygularına hitap edecek icraatlar yapılması gerekmektedir...”

Bunlar, Doğu Türkistan’da bir vakitler “Şarki Türkistancı” suçlaması ile hapis yatmış bir Doğu Türkistan evladının samimi duygularıdır. Bizlere düşende, elbetteki Doğu Türkistan’ın istiklâlî yolunda mücadele ederken 40 milyon Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin duygu ve düşüncelerine endeksli bir yol izlemektir, onların dış dünyadaki sesi olmaya çalışmaktır.

  

BİR BİRİNCİLİĞİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

27 Mayıs 2003

 1981 yılında Suudi Arabistan’da bulunduğum yaklaşık bir yıl gibi bir süre içerisinde Arapların ve Arap medyasının nasıl Türk ve Türkiye düşmanlığı yaptıklarına şahit olmuştum. Suudi topraklarına girişimizle görmeye ve şahit olmaya başladığımız Türk insanına üçüncü sınıf insan muamelesi yapma davranışları adeta beni ve benim gözümle bakabilen Türkleri oldukça rahatsız ediyor, adeta isyan noktasına getiriyordu.

Suudi hükümetinin özellikle biz Türklere davranışı ve uygulamaları adeta bir kinin, nefretin ve düşmanlığın göstergesi idi. Televizyonlarına bakıyorsunuz, güya sözde Türkiye’den görüntüler verecekler; Türkiye’mizin cennet misali güzelliklerini ve gelişmişliklerini değil, ortaçağ döneminin deve güreşlerini ve de ülkemizin en ücra bölgelerindeki yapılaşmayı ve dere kenarında tokaçla döverek çamaşır yıkayan insanlarımızı, çalı-çırpı ile ekmek pişirmeye çalışan!ar:!n görüntülerini verirlerdi. Elbette ki köy yaşamı bizim övünçle bahsedebileceğimiz ve dejenerasyona uğratılamamış değerlerimizdendir. Bundan gocunmuyoruz fakat, Arap televizyonlarının maksadının farklı olduğu kesinlikle fark ediliyordu. Hele bir de çok sık gösterilen ve ringlerde geçen serbest güreş görüntüleri vardı ki; bunların arasında Türk güreşçi olarak tanıttıkları ve adına “Simbad Ali Baba” dedikleri kişi, teke sakallı, lambadan çıkmış cin gibi birisiydi. Velhasıl, Türkiye’den ve Türk insanından  nasıl intikam alacaklarına dair görüntüler tutum ve davranışlar bizleri kahrediyordu. Arapları tanımak için bir tek hac farizası süresi orada bulunmak kafi gelmez. Bunlar bir Arap devletinin Türkiye’ye bakış açısı idi. Şimdi bir de Müslüman olmayan batılıların Türkiye’ye bakışına göz attığımızda Araplardan çok farklı değildir. Batılılar da Türkiye’nin geri kalmışlığını ileri sürerler, geleneklere bağlılığının Türkiye’yi çağın gerisinde bıraktığından bahsederler.Onlara göre Türkiye’de demokrasi tam işlememektedir.Ekonomisi çöküntü içindedir. Fikir ve vicdan hürriyeti yoktur. İşkence vardır. Örf adet gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Türkiye’nin batılı devletler arasına girebilmesi için ise en büyük engel İslam dinine mensup olmasıdır...

Bundan sonra din kardeşlerimiz(!) Araplar da, aralarına dahil olabilmek için adeta yarım asırdır yırtındığımız batılı dostlarımız da(!) merak etmesinler! Çünkü biz artık bir yarışmadan yüzümüzün akıyla çıktık(!) ve artık batılıyız..(!) Çünkü yıllarca batılı dostlarımızın(!) didinip uğraşarak bozmaya çalıştıkları “Türkçe”mizin yerine İngilizce ikame edilmiştir. Uzun yıllardır Türkçe şarkılar ile hiçbir başarı elde edemediğimiz Eurovision şarkı yarışmasında birinci olduk(!) Aslında asırlardır vazgeçirmeyi başaramadıkları değerlerimizden kendiliğimizden vazgeçerek anadilimiz olan Türkçe’den uzaklaşıyor oluşumuza verilen bir ödüldü. Batılıların  “tamam başardık” haykırışı ile gösterdikleri sevincin bir göstergesi idi. Eurovision şarkı yarışmasında kazanan Türkiye değil batılılar olmuştur. Çünkü rüyaları gerçekleşiyordu. Bu sözde birincilik ödülü; Türk dilinin ve Türk müziğinin Avrupalılar tarafından hiçe sayılmasının belgelenişidir.

Millî ve manevî değerlere sahip çıkılacağı sözleri ile iktidar olan 59. hükümet yetkilileri Sertap hanım ve ekibini aldıkları birincilik(!) için hangi üslupla tebrik edecekler doğrusu merak ediyorum:

Bence İngilizce tebrik etmeliler, Nasıl olsa Türkçe’nin yerini İngilizce aldı...

 

 KÜRESEL GÜÇLERİN DESTEKLEDİĞİ TERÖR BİTER Mİ?

24 Mayıs 2003

Dünyada terörizmden medet uman zümrelerin netice itibariyle bir yere varamayacakları kesindir. Eğer terörizme destek veren ülkeler olursa, (zaman zaman olmuştur) kendileri de sonuç olarak terör belasının şerrinden nasibini almışlardır. Terörizm, insanlığın başının belasıdır. insanlık düşmanıdır.

Bütün insanlık tarih boyunca terörden çok çekmiştir.Türkiye gibi bazı ülkelerde, tarihin belli bir kesitinde maddi ve manevi yönden gücünün büyük bir bölümünü terörü yok etmek için harcamak mecburiyetinde kalmıştır. Teröre karşı olmak, terörün kökünü kurut- maya yönelik olarak terörizmle mücadele etmek, huzur ve istikrarı arzu eden bütün devletlerin birinci vazifesidir, olmalıdır. 19. yüzyılın başlarından itibaren ise terör belasını bazı dünya devletleri kendisine rakip olarak gördükleri devletleri tökezletmek, ilerlemesinin önünü kesmek için koz olarak kullanmışlardır.21. yüzyılın eşiğine gelindiği şu günlerde de durum aynıdır ve kimi devletler terörü açıkça destekleyerek bir başka ülkeyi inkıraza uğratmak için palazlandırmakta ve gizli ve sürpriz silah olarak kullanmaktadırlar. Bunun örneğini görmek için fazla kafa yormaya gerek yok. İşte Türkiye...

Bir dönem Ermeni, Asala örgütünü Türkiye’nin basına musallat ederek. Bir çok dış ülkelerde görevli büyükelçilerin ve konsolosluk, görevlilerimizin katledilmesine çanak tutmuşlardır. Ardından Ermeni Asala örgütünün çökertilmesini müteakip, PKK terör örgütünü ortaya çıkartıp 1980’li yılların başlarından itibaren neredeyse 20 yıl boyunca maddi ve manevi zararlar vermişlerdir. Bu günlerde her ne kadar kimileri ortaya çıkıp zaman zaman “terörü önledik” deseler de bu pek inandırıcı bir söylem değildir. Çünkü çehre değiştirerek ve can dostlarımız (!) Avrupalılar ve ABD’nin açık desteği ile yeniden hortlama eğilimi göstermektedir. 11 Eylülde ikiz kulelerin vurulmasının üzerindeki esrar perdesi henüz tam olarak kaldırılamamıştır ve bu tarihten itibaren de terörizmle mücadele bahanesi ile sırasıyla ülkeler işgal edilmektedir. Bu işgaller neticesinde uluslararası terörizm durmuş mudur? Hayır!..Dünyadaki bazı küresel güçler terörden medet ummaya devam etmektedirler. Onlara göre terör her an gün- demde olmalı ki; “terörle mücadele adına gözlerine kestirdikleri ve stratejik buldukları noktalara müdahale hakkını elde etsinler. ABD’nin son zamanlarda Perle, Wolfowitz

ve Grosman aracılığı ile Türkiye’yi köşeye sıkıştırma ve “Irak Operasyonu esnasında bize yeterli desteği vermedin.” anlamındaki aba altından sopa göstermeye yönelik tutumu da gösteriyor ki; Türkiye’nin bundan sonra bölgesinde ve dünyadaki önemi daha da artmıştır. ABD, Türkiye ile gerilen ipleri gevşetmek ve Türkiye’yi kendisine daha bağlı hale getirmek çabasındadır.

Bu çabanın bir diğer ayağı da Ortadoğuda ve Türkiye’de terörün bitmediğine dair izlerin zaman zaman ortaya çıkartılmasıdır. Geçtiğimiz günlerde Riyad, Kazablanka ve Türkiye’nin başkenti Ankara’nın ortasındaki Kızılay’da bir kafe’de meydana gelen patlamalar ister istemez insanlara bu olayların bir rastlantı olamayacağı izlenimini veriyor... Siz ne dersiniz?

 “STRATEJİK MÜTTEFİKİMİZ” TÜRKİYE’YE

GOL ATMAYA DEVAM EDİYOR

21 Mayıs 2003

Haftalarca hatta hazırlık dönemlerini de hesaba katarsak aylarca süren ABD'nin Irak'ı işgal harekatı sona erdi. Dünya gündeminden de düştü sayılır. Fakat, bu esnada devamlı olarak  Kuzey Irak’ta  Musul ve Kerkük’te yaşayan üç milyon Türkmen'in geleceğinden  ve onları bekleyen  tehlikenin büyüklüğünden  duyduğumuz endişeyi dile getirmeye çalıştık. Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin dikkatlerini bu konuya çekmeye gayret ettik. Maalesef, uzun yıllardan beri süregelen gelenek bozulmadı ve 59. hükümet de Türkmen kardeşlerimize olan ilgisizliğini sürdürdü. Göstermelik ve hiçbir çözüm elde etme amacı taşımayan bir-iki teşebbüsten öteye geçilemedi.

Kuzey Irak'ta Türkmenlerin yaşadığı bölgeye inceleme heyeti gönderildiği söylendi. Bu inceleme heyeti hangi türde bir rapor hazırladı ve hükümete sundu. Bunu kimse bilmiyor. Bilinen bir şey var, o da bölgedeki ABD'nin askeri yetkililerinin sınırlarını çizdiği güzergahta sözde incelemeler yapıldığı. Kürt Peşmergeler ise bu bölgede stratejik müttefikimiz(!) olan ABD'nin desteği ile hakimiyet kurma faaliyetlerine devam ettiler. Ve yine ABD'nin Peşmergelere verdiği içinde tankların da bulunduğu silahlarla güç kazanmayı sürdürdüler. Zaman zaman Ankara'ya gelen Talabani ve Barzani çapulcularına Türk yetkililerin gösterdiği ihtimam ve verdiği değer sağduyu sahibi Türk milletini hep rencide etmiştir, kahretmiştir. Bu çapulculara bizler (hükümetler) nasıl hoş görüneceğimize yönelik telaşımızı sürdürürken bu çapulcular, Kuzey Irak'ta uğruna canımızı verdiğimiz ve vereceğimiz bayrağımıza hakaretler yağdırarak yaktılar. Yine de o engin hoşgörümüzden (!) taviz vermedik, tabir yerinde ise gıkımız bile çıkmadı. Kuzey Irak konusunda birazcık sesimizi yükseltecek olduk hemen ABD yetkililerinden tepki geldi ve “Türkiye Kuzey Irak'a müdahale hakkını kaybetmiştir.” anlamına gelen bir tavırla, “Her şey kontrolümüz altındadır. Biz gerekeni yaparız” dediler. Hükümet yetkililerinden Çıt çıkmadı, oturduğu yerde oturmaya devam etti. Bu gün ise korkulan, daha doğrusu mili ve manevi duyguları güçlü insanlarımızın korktuğu gerçekleşti ve Türkmen ,şehrinin yönetimi, hükümet yetkililerimizin yerlere göklere sığdıramadığı “stratejik müttefikimiz”in “stratejik” destekleri ile Peşmergelerin eline geçmiş bulunuyor. Dünyanın en kaliteli petrollerine sahip olan Türkmen şehri Kerkük gitti. 59. Hükümet yetkilileri Antalya tatili ile başlayan günübirlik politikaları ile “küçük olsun benim olsun”, “Her şey Türkiye için” söylemleri ile kendisini Türkiye sınırları içerisine hapsetmeye devam ediyor. Bu duruma Türkmen kardeşlerimiz oldukça tepkililer. Fakat, ellerinden bir şey gelmiyor, gelemiyor.

Kerkük bölgesinden sorumlu 173. Hava indirme Tugayının komutanı William Mayville, 24 üyeli yerel konsey oluşturdu buradan 6 sandalyeyi Türkmenlere verdi ise de, Kürt yanlısı diğer küçük Türkmen Partiler tepki gösterince sandalye sayısı 1'e indirildi. Bu bir sandalyeyi de Türkmenler kullanmayacaklarını söylediler.

“Her şey kontrolümüz altında” diyen ABD'li yetkililer kendi uşakları olan Peşmergelere Türkmenlerin aleyhine jestler yaparken Türkiye'de 59. Hükümet yetkilileri yalnızca seyrediyorlar.

 

SUNİ TARTIŞMALARDAN KİMLER MEDET UMAR?

20 Mayıs 2003

Demokratik sistemle idare edilen ülkelerdeki en belirgin özellik elbetteki herkesin kendi sahasında, kendi görevinin başında ve yasaların öngördüğü biçimde kendi kurum ve kuruluşlarının, birimlerinin içtihatları istikametinde vazifelerini ifa etme gayreti içinde olmasıdır. Bir kişi yada kurum bir başkasının vazifesini üstlenmeye kalkarsa veya hiç hakkı olmadığı halde başkalarının görev alanlarına müdahale etmesi durumunda ise, bütün işler arapsaçına döner ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu nahoş durumdan ise kendilerine vazife çıkartmak isteyen vazifeşinaslar (!) hemen kolları sıvayıp olmadık senaryolar üretmeye koyulurlar...

Son zamanlarda bazı basın ve yayın organlarında, hayret edilecek şekilde bir bardak suda fırtına kopartmak için gösterilen çabalar görüyoruz. Özellikle de bu girişimlerin merkezindekilerin emekli olmuş olsun yada halen görevlerinin başında olsun asker kökenli olanlardan seçilmiş olmaları oldukça dikkat çekicidir. Ülkemizde elbetteki herkesin ve bütün kurumların görev alanları bellidir. Fakat, zaman zaman bazı kurum ve kuruluşların temsilcileri tarafından maksadını aşan yorumlar ve söylemler de olmuyor değil. Bu da günler haftalar süren polemiklere yol açmaktadır Türk halkının en çok rahatsızlık duyduğu konulardan biri de yok yere açılan tartışmalardır. Hele hele bazı medya mensupları tarafından konu o kadar abartılıyor ki anlamak mümkün değildir. Basında günlerce yazılır çizilir, “acaba ne demek istedi!” yorumları yapılır.  Oysaki demokratik ülkelerde herkesin özgürce fikirlerini ifade etme özgürlüğü vardır, olmalıdır. Yıllardır, her nedense siviller “laf olsun torba dolsun” kabilinden ortalığı sözde fikirlerin çöplüğüne çevirirler hiç kimsenin dikkatini çekmez. Ne zaman emekli olmuş bir eski ordu mensubu Türkiye’de ya da bir başka ülkede birkaç cümle fikir beyan edecek olsa “zehir hafiyelerimiz” hemen kıyametleri koparır “filanca paşa şunları söyledi, kimlere mesaj vermek istedi” vs, vs şeklinde abartmalarla bir konuşmanın içerisinden cımbızla bir cümle seçip Türkiye’de gündem oluşturmaya çalışırlar. Daha olmadı, bu “zehir hafiyeler” seçtikleri kurbanlarına soracakları bir “tuzak soru” ile istediklerini kolayca elde ederler. Ondan sonra da ertesi günü gazetelerinde sözde zelzele yarattıklarını zannettikleri fakat, sağduyu sahibi Türk milletinin nefretini kazandıkları manşetler...

Bu zihniyettekilerin asker ve sivil çekişmelerinden ne elde ettiklerini hep merak etmişimdir. Gerçi sivil yönetimdekiler yıllardır kolay kolay bu tür suni çekişmelerin taraf olmamaya azami dikkat etmektedirler ya...Bunu bir de bazı emekli olmuş paşalarımız da başarabilseler durum çok daha iyi olurdu. Türkiye’de, asker olsun, sivil olsun herkes asker sivil tartışması yaratarak bundan çıkar sağlamayı umanlara karşı dikkatli olmalı, bu tür zihniyete kesinlikle fırsat vermemelidirler. Kasıtlı olarak çıkartılan buna benzer tartışmalardan Türkiye’nin her yönlü zarar gördüğü gayet açıktır...

 

   “İSLAMİ TERÖR” BAHANE, PETROL HORTUMLAMA ŞAHANE

19 Mayıs 2003 

1990'lı yılların başlarından itibaren 70 yıl süren bir esaret döneminin sonunda Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra hürriyetlerine kavuşan Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan,

Türkmenistan ve Tacikistan'a; daha önceden hazırlıklarını, bir gün bu Türk ülkelerinin bağımsızlıklarına kavuşacağını düşünerek yapan ABD ve bazı batılı devletler, bu bölgelerin ortaya çıkacak ihtiyaçlarına uygun olarak yetiştirdikleri elemanlarını (Bunların içinde teknik adamlar, bilim adamları ve iş adamları vardı.) sevk ettiler.

Çünkü ABD ve batılı devletlerin lügatlerinde “hazarlıksız yakalandık” şeklindeki acziyet ve beceriksizlik çağrıştıran cümlelere yer yoktu. Aradan on yıl geçmesine rağmen Türkiye bu Türk bölgelerine şaşı bakmaya devam etmektedir. Ne kültürel anlamda ne de ticari sahada ciddi bir entegrasyon ve işbirliği sağlanamadı. Bu bölgelerde parsayı yine, ABD, batılı devletler, Çin ve İran toplamaktadır. Oysa ki, Türkiye ile bu Türk Cumhuriyetleri arasında tarihin derinliklerinden gelen ortak yönler çok fazladır. Mayıs ayının başlarında Özbekistan'da gerçekleştirilen “21. yüzyılda Orta Asya ortaklık ve işbirliği ve diyalog” konulu uluslararası toplantıda söz alan Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Direktör Yardımcısı Yuri Horomw, son dönemde Rusya'nın Orta Asya ülkeleri ile olan ilişkilere daha fazla önem vermekte olduğunu söyledi.

Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te yapılan bu toplantıda Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin “jeopolitik” bir boşlukta kaldığını da ifade etti... Daha sonraları ise, bu bölgeye ABD’nin batılı devletlerin Çin’in, İran’ın ve kısmen de Türkiye'nin ilgi ve alaka göstermeye başlamasıyla  beraber Rusya'nın bu Türk bölgelerini daha yakından markaja aldığı ve daha fazla ilgilenmeye başladığı ise açıkça görülmektedir. Rusya adına söz alan Yuri Hromov, ABD ve diğer Türk İslam düşmanı devletlerin bazı yöneticilerinin bildik hezeyanlarını yansıtmaya devam etti. Afganistan'da bir dönem yönetimi ele geçiren Talibanların Orta Asya bölgesinde ve Doğu Türkistan'da “İslam halifeliği” kurmak istediğini de ileri sürerek “Özbekistan İslam Hareketi”nin de Talibanların eseri olduğu yolundaki Rus, Çin ve ABD gibi ülkelerin “paranoyak” tutumunu ve davranışını sergiledi.

Sürekli olarak “İslamî terör”ü ileri sürerek dünyanın dikkatini bu yöne çevirip, kendileri ise açık denizlerle kıyısı bulunmayan Kazakistan ve diğer petrol sahalarının petrollerini yeraltı boru hatları ile nasıl hortumlayacaklarının hesaplarını yapmakta olduklarını gözlerden saklamaya çalışmaktadırlar.

Orta Asya bölgesinin petrol ve doğalgaz rezervleri, ABD'nin Afganistan ve Irak harekatından sonra dünya ülkeleri nezdinde yeniden görücüye çıkmış görünüyor. ABD'nin son dönemde Orta Asya bölgesine olan ilgisinin temelinde, bölgedeki enerji kaynaklarının oldukça iştah kabartıcı seviyelerde olması yatmaktadır. Çin'in ilgisi ise, daha ziyade iş gücü (Çinli) ihraç etmeye yöneliktir. Bu bölgelerde 3 ayrı askeri üs kuran ABD'nin Rusya ile mutabık kaldıkları en önemli husus sözde terörle müşterek mücadeledir. Fakat ABD'nin asıl hesabı ise “İslamî Terör”le mücadeleyi bahane ederek, dünyanın neresinde enerji kaynakları varsa oralara yerleşmektir. Bu durum Çin ve Rusya içinde aynıdır. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, Batı Türkistan Cumhuriyetleri çok dikkatli olmalıdırlar.

 

 ZALİMİN ZULMÜ, MAZLUMUN DUASI

17 Mayıs 2003

Ülkesi Çinli emperyalistlerce işgal edilen Doğu Türkistan halkı, 50 yıldır esaretin zilletini bertaraf edebilmek için dişi ile, tırnağı ile günümüze kadar mücadeleyi sürdürüyor. Yüzde yüz haklı bir mücadelenin içinde olmasına rağmen dünya ülkelerinden hiçbir destek bulamamış olmanın getirdiği yalnızlık dahi bu mücadeleden alıkoyamadı.

Çinliler Doğu Türkistan'ı işgal etmekle kalmayıp Müslüman Türk halkını hiçbir zaman insan yerine koymadı. Doğu Türkistanlı kendi ülkesinde horlandı, kendi ülkesinde dışlandı, bütün insani hakları gaddarca ellerinden alındı. insanlar dedesinden ninesinden kalan evlerden sokağa atılıp, Çin'den getirilen Çinli göçmenlere verildi. O da yetmedi, açlığa ve sefalete mahkum ettiler, binlerce insan açlıktan, gıdasızlıktan kırıldı. Doğu Türkistan'ın bütün doğal zenginlikleri talan edilerek Çin'e götürüldü. Türklere yönelik uygulanan mecburi ''doğum kontrolü'' adı altında Müslüman Türk kadınları 7-8 aylık hamile olduğuna bakılmaksızın kürtaja tabi tutularak öldürüldü, kısırlaştırıldı, anne olma hakları ellerinden alındı, bebekler katledildi. Daha saymakla bitiremeyeceğimiz sayısız işkenceler, zulümler ve katliamlar...Tarihte eşine rastlanılmamış, insanlık adına utanç verici bir işgal, Çinli emperyalistler tarafından bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleştirildi. Bütün bunlar, geçmişte bu konuda yazılan ve söylenenlerin bir tekrarı olsa da, bizler nefes alıp verdiğimiz sürece bütün dünya kamuoyunun kör ve sağır pozisyonunda olmasına bakmaksızın, yazmaya anlatmaya devam edeceğiz. İşgalci Çinlilerin kızıl maskelerini düşürünceye kadar da dünya kamuoyunun dikkatlerini dünyadaki Çin tehlikesine çekmeye devam etmek, biz Doğu Türkistanlılar için, millî, dini ve insani bir yükümlülüktür.

Çin’de Sars virüsünün ortaya çıkmasını müteakip bütün dünyada çok büyük ölçüde bir sars (Çin) tehlikesine karşı tedbirli olma furyası başladı. Dünyanın birçok ülkesinde insanlar Çinlilerden olabildiğince uzak durmaya çalışmaktadırlar. Havaalanlarında ve başka giriş kapılarında bir veya birkaç Çinli görülmesi durumunda maskeler takılıyor, önlemler alınıyor. Birçok ülke Çin seyahatlerini durdurdu, Çin ile yaptıkları ticari anlaşmaları dondurdular, askıya aldılar. "Çinli eşittir Sars hastası'' durumu söz konusu olmaya başladı. Bir milyar üçyüz elli milyon nüfusa sahip Çin devleti sars virüsünü henüz kontrol altına alabilmiş değil, bundan sonrada alabilecek gibi görünmüyor. Asya ülkeleri başta olmak üzere bütün dünyaya yayılma tehlikesi bulunduğundan dünya devletlerinin Çinlilere karşı, dolayısıyla Sars virüsüne karşı tedbirli olmalarından daha doğal bir davranış olamaz. Son zamanlarda bazı dostlarım bana "

Çinlilere beddua mı etmiştiniz?'' diye soruyorlar. Ben de hayır diyorum. Çünkü Doğu Türkistanlılar İslam dinine mensup olduklarından böylesi bir hastalıktan medet ummazlar. "Dua müminin silahıdır.'' Denildiğine göre aziz vatanımız Doğu Türkistan'ın istiklâline kavuşması için elbetteki dualar edilmektedir. Bu duaların huzuru ilahide ne şekilde kabul göreceği ise bizim irademiz dışındadır.

Gerçek mazlumların dualarının muhakkak kabul göreceğine dair ayetler, hadisler vardır. Zalimlerin kendilerince hesapları varsa, Allah'ın da bir hesabı vardır. Yukarıda anlattığım ve Doğu Türkistanlıların maruz kaldığı zulümler ilelebet devam etmeyecektir. Gecenin en karanlık vakti, tan vaktinin en yakın olduğu andır.

 

 HAKSIZ İŞGALLERİN TERÖRİZMİ YOK

ETMEDEKİ ROLÜ NEDİR

15 Mayıs 2003

Dünyada terörle başı dertte olan ülkelerin terörizmle mücadelesi tarihin çok eski dönemlerinden beri devam edip gelen bir hadisedir. Bugün de dünyada terörizm kol geziyor ve belki bundan sonrada kolay kolay tamamen kökü kazınamayacak bir illet olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir. Cephe savaşlarında büyük başarılar elde eden devletlerin başarılı olmakta güçlük çektiği ve zaman zaman da çaresiz kaldığı savaş türü, cephesi belli olmayan düşmana karşı yapılan savaşlardır.

ABD, ikiz kulelerinin esrarengiz düşmanlar tarafından vurulmasını müteakip dünyada terörizmle savaşın startını verdi. Önce Afganistan'ı ardından Irak'ı vurdu. İşin garip olan tarafı şu güne kadar ABD'deki ticaret merkezinin vurulması hadisesini hiçbir örgüt ya da bir başka güç üstlenmemiştir. Buna rağmen ABD, özellikle hedef olarak Müslüman beldelerini işaret ederek işe koyulmuştur. Satılmış Saddam ve maiyetinin davetkar tutumu neticesinde Afganistan'ı işgalden sonra Irak'a askeri harekat düzenleyerek binlerce insanın ölümü pahasına ve Irak'ın büyük bir bölümünün yakılıp yıkılmasıyla Irak'ı işgal etmiştir.

ABD, Afganistan'ı vururken ve işgal ederken, Bin Ladin'in bahane etti ve Bin Ladin adındaki şahıs bugüne kadar ortalarda yok. Öldü mü kaldı mı ya da ABD'de lüks bir hayat mı yaşıyor kimse bilmiyor. Ardından Irak'ı işgal ederken de Saddam'ı bahane etti Irak işgal edildi. Saddam ve ailesi ortalarda yok adeta buharlaştılar...

ABD'nin Afganistan ve Irak'ı işgaline rağmen dünya da terör bitti mi? Hayır! En son Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da meydana gelen terör hadisesinin meydana gelebileceğinin bir işaretidir. Aslına bakılırsa, ABD Afganistan ve Irak'ı işgal etmekle terörün üzerine benzinle gitmiştir. ABD'nin bu tutumu terörü terörle yok etme girişimidir ki, kesin sonuç almak- tan tamamen uzaktır. Orta Doğunun kutsal toprakları üzerinde cirit atan ABD'li ya da bir başka batılı zümre bazı radikal düşüncelerin mensuplarını daha çok kızdırmışa benziyor. Eğer Riyad saldırısın da gerçekten bir Müslüman grup  üstlenmiş ise...Fakat bu saldırıda da dikkat çeken yönler oldukça fazla ve birçok, soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Altı metre yüksekliğinde duvarlarla çevrili ; "EI Hamra'' isimli, çoğunluğu batılılardan oluşan sektörlere ait ailelerin oturduğu komplekse üç ayrı kamyonetle yapılan intihar saldırısı dünyada büyük yankı uyandırdı. Söz konusu batılılara ait ikametgah son derece iyi korunan bir yerdir. 24 saat muhafızlar tarafından sıkı kontrol altında tutulan bu binalara üç kamyonet aynı anda saldırıyor ve öğrenildiğine göre 9 intiharcı gerçekleştirilmiştir. Suudi Arabistan'da bir tabanca fişeğinin dahi temin edilmesi oldukça zordur. Kaldı ki, intihar saldırısını düzenleyenler üç ayrı kamyonete yüklü cephaneyi nereden ve nasıl temin etmişlerdir? Suudi ve batılı istihbarat birimleri o kamyonetler o bölgeye ulaşıncaya kadar ölüm uykusunda mıydı ki, bir haber alamadılar? Olayın ardından Bush'un açıklaması " Suudi Arabistan'daki saldırılar terörle savaşın süreceğini gösteriyor.'' şeklindedir.

Bu cümle Suudi Arabistan'a yönelik bir askeri harekatı da mı kapsamaktadır bekleyip göreceğiz. Unutulmamalıdır ki, şiddet şiddeti doğurur. Bunu ise ABD'li yetkililer çok iyi bilmektedirler. Acaba kendilerine soruyorlar mıdır, "Nerede hata yapıyoruz?'' diye. Terörizmle mücadele sıcak savaşın dışında daha başka taktiklerle yapılmalıdır. Bunun yolu da, iyi işleyen bir haber alma mekanizmasından geçmektedir. ABD'nin haber alma örgütünün ise çok iyi olduğunu bütün dünyaca biliniyor. O halde. .!

 

TÜRKİYE’DE HERKES GÖREVİNİN BAŞINDA (MI?)

14 Mayıs 2003

Ülkemiz dünyada olması gereken en güzel, en stratejik ve en çok imrenilen bir coğrafyada yer alıyor.Bu cennet misali memleketimizin methini duyan dünya insanları Türkiye’mizi görmek, tatillerini Türkiye’de geçirmek üzere bir daha geliyor, bir daha geliyor. Yeter ki ülkemizin kendisini aşırı uyanık zanneden insanları tarafından kazık yememiş aldatılmamış olsun...

Elin adamı bu eşi bulunmaz coğrafyanın her yönlü özelliklerini, bizden daha iyi keşfetmiş durumdadır. Bu nedenle de bir fırsatını bulup ayağımızın altına muz kabuğu koymak için yüzlerce yıldır hummalı bir yarış içindedirler. Fakat bizler bu vatanın özbeöz insanları olarak üzerinde oturduğumuz bu büyük nimetin kadrini kıymetini yeterince biliyor muyuz? Hayır!.. Binlerce defa hayır!..Ülkemizi idare eden hükümetlerin hangisine hangi bireyine sorsanız işler tıkırında, her şey yolunda, her şey kontrol altında...

O halde, Cumhuriyetin ilanından bu tarafa neden muasır medeniyetler seviyesine ulaşılamamıştır? Kimler, hangi hükümetler ne tür hatalar yapmışlardır da bilhassa yeni neslin büyük bir bölümü gaflet ve dalalet içindedir? Oysaki, ülkemizde demokrasinin kesintiye uğradığı yılları hesap etmezsek herkes ve bütün kurum mümessilleri görevinin başındaydı...

Cumhurbaşkanı görevinin başında mı? Evet.

TBMM Başkanı görevinin başında mı? Evet.

Başbakan görevinin başında mı? Evet.

Bakanlar ve bakanlık personelleri görevlerinin başında mı? evet.

Bunlara bağlı bütün bürokratlar görevlerinin başında mı? Evet.

Yasama organı görevini yapıyor mu? Tam tekmil.

Yürütme görevini yapıyor mu? Eh işte

Yargıbağımsız mı? Bu konu yıllardır tartışma konusudur.

Fakat yargı, müesseselerinde görevinin başında sistemi çalıştırma gayreti içinde...

Bütün bunlar tamamda, noksanlık ya da çarpıklık nerede ki, AB'ye girebilmek, ya da diğer bir deyişle Avrupa ülkelerinin gelişmişliğini yakalayabilmek için tabir yerindeyse kıvranıp duruyoruz? İcra makamında olması gerekenlerin tamamı görevinin başında ise, kalkınmamıza ya da demokrasimizin tam olarak işlemesine engel olan nedir?

Bence engel; eğitim sistemimizin tam anlamı ile “millî BİR EĞİTİM'' olmayışı, millî ve manevi yönleri budanmış olarak sadece maddeci materyalist bir nesil yetiştirmeye yönelik işleyen eğitim sistemimizin içerisinde yetişmiş insanlarımızın, Hz. Ali'nin, herkesin bildiği “Şu beytül-malın (devletin malı) şu kendimin'' diyerek özel ihtiyaçları için ne pahasına olursa olsun devlet malını sarf etmeme erdemliliğine erişememiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Devletimiz her bireyin başına bir polis-bekçi dikemeyeceğine göre, yetiştirmekte olduğumuz neslimizi ulvi değerlerimizle donatmış olarak yetiştirmemiz gerekmektedir. Çalışkan ve üretken olmak insanımızın içinden gelmeli, tembelliğin nemelazımcılığın başkalarının sırtından geçinme kolaycılığının kökünü kazıyacak bir eğitim ve öğretim sistemini zorda olsa yerleştirmenin yollarını aramamız ve bulmamız lazımdır. Bütün bunlar belki yıllardır yazılır çizilir ve söylenir durur. Fakat, bütün hükümetler topu başkasına atma kolaycılığına giderler. Bu işlere birileri bir yerlerden bir başlangıç yapması gerekiyor. Aksi takdirde bütün bunlar seçim meydanlarının söylemleri olarak kalmaya devam edecektir.

Muhterem Prof. Dr. Bahattin Ögel hocanın söylediği gibi, “Eğer biz bu ülkeyi Avusturalya kıyılarında bulmuş olsa idik, denize karşı sefa sürebilirdik, Fakat, Türkiye'nin içinde bulunduğu jeopolitik ve jeo-stratejik konum, bizim rehavet içinde olmamıza engeldir.”

Meclis aritmetiği göz önüne alındığında, gerçek bir millî eğitim için ilk adımı atmak 59. hükümet için büyük bir şans olabilir.

 

  "BAĞIMSIZLIK'' SÖZDE KALMAMALI

12 Mayıs 2003

İnsanoğlunun fıtratındaki en önemli ve vazgeçilmez bir duygu hiç şüphe yok ki özgür olduğunu hissetme duygusudur. Dünyadaki bağımsız devletlerin yöneticilerinin halklarına verebilecekleri en büyük armağan da, bağımsız bir devlet olmanın en büyük ve önemli meyvesi olan özgürlüğü tattırmasıdır. Bu önemli duygu en çok hangi noktada hissedilir denilecek olursa; yabancı devletlerin dışarıdan maddi ve manevi olarak değişik yönlü müdahaleleri karşısında,devleti idare eden zevatın "bu sözlerin muhatabı biz değiliz'' anlayışı ile hareket etmeksizin başta devletin zirvesindekiler olmak üzere yerinde, ciddi ve bağımsız bir devlet olduğunu halkına hissettirecek bir üslupla tepki ve cevap vermesiyle, işte o zaman halk eziklik psikolojisinden kurtulur...

İşte o zaman bağımsız bir devletin özgür bir bireyi olduğunu hisseder ve dolayısıyla devletine karşı güven duygusu perçinlenir. Bunları neden mi yazmak ihtiyacı duydum? Yakın zamanda ABD savunma bakan yardımcısı olan Paul Wolfwitz'in Türkiye hakkında söylediği sözler öyle yenilir yutulur cinsten değildi. Bu konuda yetkililerin ne söylediği üzerinde çok fazla durmayacağım, çünkü söylenenlerin hiçbirisi cevap vermek ve Wolfwitz'in onur kırıcı saçmalıklarına yönelik haddini bildirme niteliği taşımıyordu. Bu hususta müspet-menfi epey yazıldı, çizildi, konuşuldu.

Fakat bu olay Türkiye-ABD arasındaki ilişkiler tarihinde mermere kazılmış bir kara çentik olarak yerini almış ve Bush'tan aldığı icazetle patlatılan söz konusu saçmalıklar ABD açısından maksadına ulaşmıştı.

Eğer bu sözler ABD Dış İşleri Bakanlığı makamından bir kişi tarafından kişilere yönelik bir ağırlık içeriyor olsa idi, o vakit '' “muhatabı kimse  o cevap versin” diye bilirdiniz. Fakat, burada doğrudan doğruya Türk devleti hedef alınarak suçlamalar ve küçümseyici ifadeler kullanılmıştır. O halde devletin yetkilileri ''Bu o, kişinin bilinen üslubu'', ''Bu ifadeler Wolfwitz'in kişisel hayal kırıklığını yansıtıyor olabilir'', '' Konuşmanın tam metnini okudum. Bunlar samimi, pragmatik, geleceğe yönelik perspektifler ortaya koyan açıklamalar, Türkiye- ABD ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik olumlu mesajlar verdi. Yapılacak pek çok şey olduğunu söyledi ve Türkiye'nin önemini vurguladı.'' gibi, ''bir tokatta öbür yüzüme vur!'' kabilinden sözlerle acziyet ve pişkinlik ifade eden sözlerin arkasına saklanamazlar...

Wolfwitz'in ne söylediğine ilişkin birkaç misal verecek olursak; ''Hata yaptık deyin, özür dileyin'', '' Türkiye'de ordu, tezkere sırasında meclise müdahale etmeliydi.'', ''Irak'taki olaylara daha duyarlı davranmalıydık. Bilmedik. Ama, artık biliyoruz. Nerede ne kadar yardımcı olabiliyorsak o kadar yardımcı olmalıyız Amerika'ya'' ve daha neler neler...

Bunlara ilaveten, ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Marc Grosmann da şöyle diyor: '' Umarım Wolfwitz'in sözlerini ciddiye alırsınız, çünkü bunlar önemli sözler. Bizim hatamız, Türkiye'nin kendisini fazla önemli sanmasına yol açmak oldu. Kuzey Irak'ta Türkiye'nin korktuğu türden bir terör dalgası oluşmadı, ancak PKK/KADEK hala burada ve biz PKK/KADEK meselesini kesinlikle halledeceğiz.'' Bu da demektir ki, Kuzey Irak'ta söz sahibi değilsiniz orada da her şey bizden sorulur.''

Türk halkının yüzde doksanı gibi ben de soruyorum:

1- Türkiye ABD cenderesin- den ne zaman kurtulacak?

 2- Devleti idare edenler halka tam bağımsız bir ülkede yaşayan özgür insanlar olduklarını ne zaman hissettirecek?

3- Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir muz cumhuriyeti olmadığını dünyaya nasıl anlatacak?

 

 DOĞU TÜRKİSTAN SARS TEHDİDİ ALTINDA

10 Mayıs 2003

Doğu Türkistan’ı işgal eden Çinli emperyalistler, yalnızca Doğu Türkistan'ı işgal etmekle kalmayıp, yarım asırdır Doğu Türkistan halkına karşı gizli ve aleni bir soykırım da uygulamaktadır. Doğu Türkistan'ın Lopnor bölgesini 1964 yılından beri bir nükleer silah den- eme alanı haline getirdiklerinden insanlarda nedeni bilinmeyen kansorejen hastalıklar zuhur etmekte ve ekolojik çöküntüler oluşmakta idi. Bunun yanı sıra Doğu Türkistanlılara yönelik mecburi doğum kontrolleri adı altında gizli bir soykırım da uygulanmakta idi. Daha sonraları dünyada ortaya çıkan AİDS hastalığının yayılmasını önlemek adına Doğu Türkistan'da hiçbir tedbir 'alınmadığının dışında tam tersine yayılması için gayret sarf etliklerini de biliyoruz.

Son zamanlarda Çin'de ortaya çıkıp hızla yayılarak başta Asya ülkeleri olmak üzere bütün dünyayı tehdit etmeye devam eden Sars virüsü Doğu Türkistan'ı da büyük ölçüde tehdit etmektedir. Sars hastalığının ortaya çıkmasını müteakip bu hastalığın bir biyolojik silah olabileceğine dair iddialarda bulunan bilim adamları da oldu. Bu konuda en çarpıcı iddia ise, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat'a aitti. Kendisi bir bilim adamı olarak Kanal 7 televizyonunda Sars virüsünün Çinliler tarafından uygur halkını yok etmek için Çin laboratuarlarında üretilen bir virüs olduğunu ve su anda kontrollerinden çıktığı için Çinlilerin kendilerine  zarar vermekte olduğunu ve bu virüsü bir süre gizlemişlerse de daha sonra geçte olsa dünyaya haber vermek zorunda kaldıklarını, bu hastalığın asıl zararlarının daha sonra çok daha fazla olacağını söylüyordu. Kendilerine bu önemli bir konuya kazandırdığı boyuttan dolayı bütün Doğu Türkistanlılar adına teşekkürü borç bilirim. Bu noktadan. hareketle, akla gelen ilk sorulardan biri Doğu Türkistan Çin ile ortak bir sınırda bulunduğundan Sars virüsünü yakalanan Doğu Türkistanlılar var mı? Doğu Türkistan'dan yeni aldığımız haberlere göre, Çinli yetkililerin ifadesine bakılırsa “Doğu Türkistan'da bir tane dahi sars virüsü bulaşmış insan yok.'' demektedirler. Oysa ki Sars virüsünün ortaya çıkması ile beraber Sars hastalığına yakalanan 3 Çinlinin Doğu Türkistan'a giriş yaptığı fakat bu olayı Çinlilerin gizli tuttuğu ortaya çıkmıştır.

Doğu Türkistan'ın Artuş vilayetindeki devlet hastanesinde Guanxiahui isimli bir Çinlinin Sars hastalığı ile ilgili tedavi gördüğü anlaşılmıştır. Bölge parti komitesinin genel sekreteri Wangxinhuai ciddi ve gef1iş çaplı bir toplantı düzenleyip sars virüsü bulaşan Çinliyi ve bu Çinli ile beraber giriş yapan Çinlileri karantina altında tutmak ve tedavisini yürütmek için 25 ve 26 Nisan 2003 günleri 25 kişilik sağlık ekibini söz konusu hastaneye yerleştirmişlerdir. Doğu Türkistan'ın sağlık imkanları, Çin vilayetlerinden en az 30 yıl geride olduğundan dünya sağlık örgütü Çinli yetkililerin yalnızca Çin vilayetine değil Doğu Türkistan bölgesine de yönünü çevirmesini istemiştir.

Ayda 500 bin Çinlinin Doğu Türkistan'a giriş yaptığı düşünülürse Sars virüsü taşıyan Çinlilerin de bunların arasında olabileceği ihtimali oldukça yüksektir. Dolayısıyla, Doğu Türkistan halkının çok büyük bir sars virüsü tehlikesi ve tehdidi altında olduğunu söyleyebiliriz.

 

DEMOKRASİYİ ÖZÜMSEMEK “Millî EĞİTİM”LE SAĞLANIR

 08 Mayıs 2003

 Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik,Yıldız Teknik Üniversitesindeki sol görüşlü öğrenci grupları arasında çıkan kanlı olayları değerlendirirken şöyle diyor: “Bu manzaralar bizim henüz demokrasiyi özümseyemediğimizi gösteriyor” ve devam ederek şu klasik ve yıllardır duymaktan artık bıkıp usandığımız cümleleri sarf ediyor: “Ümit ederiz ki bu olaylar ilk ve son olur.”

Muhterem Bakanım! Öncelikle, tamamen art niyetli ve Türkiye’nin kalkınmasının önünü tıkamak için taşeronluk yaptırılan, gerçek öğrencilerin yüz karası kişilerin meydana getirdiği vahşet sahnelerinin müsebbibi olarak Türkiye’de demokrasiyi özümseyememeyi ileri sürmenizi yadırgadığımı belirtmeliyim. Tam tersine,Türkiye’de özellikle sol görüşlü insanlar

için teklemeden, tökezlemeden çalışan uçsuz bucaksız bir demokrasinin var olduğunu bütün kamuoyu biliyor ve gıpta ile takip ediyor. Devletimiz bu öğrenci müsveddelerinin elinden hangi haklarını almıştır, nelerini kısıtlamıştır. Hem sonra ikisi polis olmak üzere kırk kişinin yaralandığı olaylar Türkiye’deki yasa uygulayıcıları ile öğrenci geçinen karanlık emelli kişiler arasında mı cereyan etmiştir. Hayır!..O halde zat-ı alinizdeki bu eziklik psikolojisi neyin nesidir? Eğer Türkiye’de demokrasinin uygulanmasında eksiklikler, onun özümsenememesinde noksanlıklar varsa, bu tamamen Türkiye’deki hükümetlerin özellikle sol gurupların bitip tükenmeyen mevcut düzeni yargılama girişimler inanılmaz derecedeki tavizkar tutumları ve çifte standart uygulamalarından kaynaklanmaktadır.

İstanbul Üniversitesinde ve Yıldız Teknik Üniversitesinde yapılan aramalarda üzerlerinde öğrenci araç ve gereçleri, yerine 4 adet döner bıçağı, 3 adet “kelebek bıçak” adı verilen türden bıçak, 5 adet komando bıçağı, 1 adet çekiç, 1 adet keser, 5 adet göz yaşartıcı sprey, 3 adet demir boru, 20 adet demir çubuk, 70 adet ağaç sopa, 40 adet taş ve 1 adet sapan olmak üzere kavga araç ve gereçleri taşıyan insanlar zaten demokrasi karşıtıdır ve yıllardır Türkiye’ye sosyalizm, komünizm yada adı her neyse çağ dışı, insanlık düşmanı düzenleri hakim kılmaya çalışan zihniyetin sahibi kişilerdir. Bu beyinlere demokrasiyi nasıl özümsettirebilirsiniz,

Türkiye’de demokrasiyi tepeden tırnağa herkese özümsettirmek istiyorsak, “Millî Eğitim” gerçekten Millî bir eğitim sistemini benimsemeli ve yerleştirmeye çalışmalıdır. Ana okullarından itibaren millî ve manevî değerleri çocuklara özümsettirir ki gelecekte üniversite

kapısından içeri girerken sırt çantasında balta ve satır değil, öğrenci araç ve gereçleri olsun. Birileri ne der? Diyerek millî ve manevî değerlerden taviz vermekten, bu ulvi değerlerimizi

çocuklarımıza verecek bir eğitim sistemini oluşturmaktan çekinmezsiniz. Türkiye’miz ve milletimiz için hayati önem taşıyan bu husus, daha önceki hükümetler gibi daha sonraki hükümetlerin insafına terk edilmemelidir.

Bir davete icabet etmeme başarısını (!) “Vazonun duvara vurulmasını önledik!” diyerek adeta demokrasiyi kurtaran kahraman edasına bürünenler, gerçekten demokrasiye hizmet etmek istiyorlarsa tribünlere karşı şov yapmayı bırakıp Türkiye’nin köklü problemlerinin çözümünde etkin ve gerçekçi sorumluluk üstlenmelidirler.

 

ÜNİVERSİTELERİ TERÖR YUVASI

YAPMAK İSTEYENLER CHP’DEN DESTEK ALIYOR

07 Mayıs 203

 Dün televizyon ekranlarında gün boyu sanki bir marifetmiş gibi gösterilen dehşetengiz bir haberin(!) görüntüleri vardı ki; haberciliğin kimilerine göre tetikçilik olarak algılandığını ortaya koyuyordu. “Karşıt sol görüşlü öğrenciler” diyerek verilen görüntüler,1980 öncesini yaşayan insanların neredeyse artık hafızalarından silinmeye başlayan kanlı çatışmaların yeniden hatırlanmasını sağlayacak türdendi. Söz konusu görüntülerin tekrar tekrar verilmesi sopalı satırlı bu çatışmaların diğer üniversitelerde de yankı bulmasını ve öğrenciler (!) arasında yeni planların yapılmasına da yol açmıştı. Kafalardan akan kanlar, havada uçuşan sopalar, satırlar ve birbirlerine kıyasıya vuran sözde öğrencilerin görüntülerini 6 yaşındaki kızıma göstermemek için ne kadar gayret ettiysem de muvaffak olamadım ve bir haber saatinde o görüntüler aniden ortaya çıkınca bana “bunlar birbirlerine neden vuruyorlar!” diye soruyordu.

Kendimce görüntüleri kamufle edici bazı cevaplar verdim fakat tabi ki, bu çare değildi. Asıl olan bu tür çirkin, vahşi ve toplum psikolojisini olumsuz yönde etkileyecek görüntülerin mümkünse biç verilmemesidir. O olayları haber yapmanın başka yöntemleri de olsa gerektir. Bereket versin ki; 30 öğrencinin ve bir emniyet mensubunun yaralandığı taşlı sopalı vahşi ve kanlı çatışmaların içinde, yıllar yılı günah keçisi ilan edilen ve her fırsatta adlarının her olaya karıştırılmaya çalışıldığı ülkücü vatansever Türk gençlerinin ismi yoktu olamaz da...

Çünkü, Türkiye’mizin ve Türk insanının kalkınmasının yolu, bu tür basit fakat Türkiye'nin istikrarına ciddî anlamda zarar verecek provokasyonlardan geçmez. Bu olayların da ortaya çıkmasının zamanlaması çok ilginçtir. Orta Doğu’daki karmaşıklığın, KKTC'nin ve AB görüşme sürecinin gündemde olduğu günlerde, iç kargaşalık çıkartmak isteyenlerin Türkiye’miz hakkında iyi niyetler beslemedikleri açıkça ortadadır. İnşallah bu öğrenci olaylarının sonuncusu olur ve daha fazla gündemde kalmaz. Bu konuda medyaya çok büyük görev düşüyor. Yıldız Üniversitesi’ndeki öğrencilerin üst araması sırasında ortaya çıkan tablo ayrıca bir tehlikenin de habercisi durumundadır. Döner bıçakları, demir çubuklar, bıçaklar, satırlar ve sopalar...

Üniversiteler, etrafına ışık saçan aydın, bilgili fikir sahibi insanlar yetiştirmesi gereken ilim ve irfan yuvaları olması gerekirken insan canına kast eden katillerin ve teröristlerin yuvası haline getirilmek istenmektedir. Sözde barıştan, hümanizmden, insanlığın kardeşliğinden dem vuran sözde solcularımız kendi aralarında barışı, kardeşliği, sağlayamıyorsa bu düşünceleri ülkeye ve dünyaya nasıl hakim kılacaklar? Türkiye'deki bütün yetkililer çok dikkatli olmalı ve olayları basite almamalıdır. Zira aniden ortaya çıkan bu hadiselerin müsebbipleri, TBMM'deki CHP'li bazı milletvekillerinin, geçmişte Türkiye'yi kan ve ateşe boğmak isteyen, terör estiren ve yabancı ideolojilerin emrinde çalışan, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve Hüseyin İnan’ın idamları konusunda soru önergesi vermeleri ve de rahmetli Adnan Menderes ile kıyaslamaya kalkmalarından cesaret alıyor olabilirler. Ben de TBMM'ne soruyorum: CHP ne yapmak istiyor?

 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz