|
DÜNYADA
DİPLOMASİNİN YERİNİ
SICAK SAVAŞLAR MI ALIYOR?
31 Mayıs 2003
Dünyadaki
küresel güçlerin dünya dengelerini kontrolleri altına alma yolundaki soğuk
savaşlar yerini, 21. yüzyılın eşiğine gelindiği şu zaman diliminde sıcak
savaşlara bırakacağa benziyor. Çünkü, bunun ilk başlangıcını ABD, Afganistan ve
Irak savaşları ile başlattı. ABD, giriştiği bu işgal savaşlarından galibiyetle
çıktı ve büyük ölçüde stratejik planları tıkırında işlemeye devam ediyor.
Böylece ABD tek kutuplu bir dünya hedefine doğru ilerliyor. Ü
İngiltere
gibi sömürgeci bir devletin tarihten gelen tecrübelerini de arkasına alan ABD
bundan sonrada gözünü İslam dünyasının önemli sayılan ülkelerinden olan İran’a
ve Suriye’nin hizaya getirilmesi işine(!) dikmiştir. ABD ve müttefiki İngiltere
için nasıl olsa BM gibi bir evrensel örgütün cılız, yaptırımsız çıkışlarının da
bir ehemmiyeti yoktur. Rusya ise ideolojik açıdan eski Sovyetler Birliğinin
fikrine ve tarihi stratejisine ihanet etmiş olarak köşesine çekilmiş ve elinden
kaçırdığı Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini yeniden ele geçirmenin planları
peşindedir. Bu nedenle, şimdilik ABD’nin fütursuz gidişatına ses
çıkarmamaktadır. Şimdilik diyorum çünkü, Rusya her ne kadar küçülmüş görünse de
eski Sovyetler Birliği dönemindeki silahları olduğu gibi muhafaza etmektedir.
Diğer bir küresel güç olan Çin Halk Cumhuriyeti ise, ABD ve İngiltere’nin
Ortadoğu da yürütmekte olduğu ve giderek yayılma eğilimi içindeki işgal
hareketlerine tamamen kayıtsız bir tutum sergilemektedir. Nedenine gelince,
Ortadoğu ülkelerinde cereyan eden ve edecek olan savaşların Çin sınırlarında bir
tehlike oluşturmayacağını bu sebeple de ABD ile yüz yüze bir çekişme yaşamanın
Çin’in güvenliği ve geleceği açısından bir fayda sağlamayacağını düşünmektedir.
Aslına bakılırsa, Amerika’nın Yugoslavya’daki Çin büyükelçiliğini vurmuş
olmasının Çin tarafından asla unutulmadığı ve unutulmayacağı aşikardır. Çin
sinsice zaman kollamaktadır.
Çin’in
Irak’ın işgaline kayıtsız davranmasının birinci sebebi, ABD ile terörle mücadele
konusunda kısmi olarak bir anlaşmaya varmış olması ve bu çerçevede Doğu
Türkistan özgürlük savaşçılarının bertaraf edilmesi konusunda ABD’nin desteğine
ihtiyacının olduğu idi. Bu sebepledir ki; Çin kendisini birebir ilgilendirmeyen
Orta doğudaki olup bitenlere sessiz kalmayı tercih etti. Bundan sonra ABD, İran,
Suriye ve Kuzey Kore üçgeninde yeni projeler üretmektedir. “ABD’de artık aklın
ve diplomasinin yerini kaba kuvvet ve cezalandırma yöntemi almıştır.” Bu söz
ABD’nin bir demokrat senatörü tarafından söylenmiştir ve doğrudur. Sıcak savaşta
kazanılan galibiyetin(!) tadına varan ABD bundan sonra Orta doğudan başlayıp
doludizgin yoluna devam edecektir. ABD, Orta doğudaki maksadına erişip, Kuzey
Kore kapısına geldiğinde Çin ile ABD arasındaki lokal barışın yerini sıcak
savaşların alması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, ABD için son durak Çin’dir.
HÜKÜMETTEN
KALİTESİZ ÇİN MALLARINA TOKAT
30 Mayıs
2003
AKP
hükümetinin iş başına gelmesinden bugüne kadarki geçen sürede gerçek anlamda
Türk insanının ve Türkiye’nin menfaatine yönelik aldığı en iyi karar Türkiye’yi
istila etmekte olan Çin mallarına karşı önlem alma kararı oldu diyebiliriz.
Çünkü yaklaşık 25 yıldır Türkiye’yi hedef tahtası haline dönüştüren Çinliler
ülkelerinde ilk ürettikleri taklit ve kalitesiz mallarını hiçbir engelle
karşılaşmadan kolayca Türkiye’ye göndermekteydiler.
Yıllardır biz Doğu Türkistanlılar olarak yaklaşmakta olan Çin tehlikesine karşı
uyarılarımızı hep yatık. Fakat, Türkiye’de iktidara gelenler Türkiye’yi ziyarete
gelen Çinli yetkililerin sahte sırıtkanlıklarına ve tarihten gelen karakteristik
Çin sinsiliğine kolayca kanarak Türkiye’yi adeta Çin mallarının cenneti haline
getirdiler. Çocuk oyuncaklarından tutun hacılarımızın çantalarına kadar
Türkiye’de el atmadıkları hiçbir sektör kalmadı. Buna bağlı olarak da iç
piyasada üretim yapan yüzlerce firma ve fabrikalar kapılarına kilit vurmak
zorunda kaldı. Zor durumda kalan birçok üretici firmanın yetkilisi hükümetlerden
Çin mallarına karşı önlem alması için feryat ettilerse de seslerini
duyuramadılar. Çünkü her nedense Türk hükümet yetkililerinin Çin’e ve Çinliye
hayranlıkları ağır hayranlıkları ağır basıyordu. Çinliler Türkiye’ye yalnızca
sahte ve kalitesiz Çin mallarını göndermekle kalmayıp, Çin hükümetinin
karınlarını doyurmakta güçlük çektikleri Çinlileri de “turist” adı altında bolca
göndermekte idiler.Ülkelerinde bulabildikleri işlerde karın tokluğuna çalışan
Çinliler Türkiye’ye gelip zaten Türkiye’nin için- den çıkamadığı işsizlik
problemini katmerleştiriyordu. Dünyanın hangi ülkesine Çinliler sirayet etmeye
başlamışsa o ülkelerde işsizlik ve üretimde krizler yaşanmıştır. Tıpkı
Türkiye’de patlak veren şubat krizleri gibi...
Ben bir
ekonomi uzmanı değilim fakat gerçek piyasanın içinde halkla iç içe olan biri
olarak son günlerde dövizdeki düşüşlere biraz da kaygı ile bakanlardanım. Zaten
ihracata yönelik çalışanlar tepkilerini ortaya koymaya başladılar. Çünkü dövizin
düşüşü piyasalara olumlu yansımadı. Alışverişler adeta durma noktasında. Hükümet
henüz kapanan fabrikalardan bir kaçını yeniden açamadı. Tarım sektörünün önüne
Avrupalı dostlarımızın (!) koydukları engelleri ortadan kaldıramadı. İşsizlik
her geçen gün artıyor. Hükümetin gözünü yalnızca “yastık altı para”
diyerek matrah artırımı, ek vergiler ve benzeri kolaycılık yöntemleri ile
enflasyonu sıfırlarsa ne olur ki? Ülkenin gerçek problemleri dağ gibi yığılmış
duruyor. İşte bu noktada, 59. Hükümetin en iyi icraatı, Bakanlar Kurulu kararı
ile haksız rekabete neden olan Çin mallarına yönelik aldığı ve resmi gazetede
yayınlanarak yürürlüğe giren “Çin malları ithalatında alınması gereken
önlemler paketinin içeriği” idi. Bu önemli karar Türkiye ekonomisine olumlu
yönde büyük katkılar sağlayacaktır.
Bu güne
kadar hiçbir siyasi partiye ön yargılı davranmadık. Olumlu yönlerini tebrik,
olumsuz yönlerini tenkit etmeye devam edeceğiz. Umarım kalitesiz ve taklit Çin
mallarının ithalatına yönelik olarak alınan önlemler paketi harfiyen uygulanır.
DOĞU TÜRKİSTAN’DAN MEKTUP (2)
29 Mayıs 2003
Bir
bölümünü dün yayınladığımız ve internet vasıtası ile “Satuk Batur” mahlas
ismi kullanılarak “Hürgökbayrak” sitemize mektup gönderen Doğu
Türkistan’daki bir cefakar, fedakar kardeşimizin samimi duygularını sizlerle
paslaşmaya devam ediyoruz.
“...Ecdadımızdan bizlere miras kalan “vatanın özgürlüğü”
sözünün
mahiyeti hepimize malumdur. Bu söz uğruna sayısız insanlarımızın sıcak kanları
ve canları pahasına birçok millî hareketler gerçekleştirilmiştir. Fakat bütün bu
hareketlerin sonu netice itibariyle mağlubiyetimizle noktalandı. Bunun sebebi
nedir? Yoksa bazı, maksatlı tarihçilerin iddia ettikleri gibi “ Doğu
Türkistan’ın yerli halkının asimilasyon neticesinde bugünkü uygur halkı ortaya
çıkmıştır” şeklindeki safsatalarında gerçek payını aramak lazımdır?.
Herkese
malumdur ki; vatanımız istilaya uğradığından beri aramızdan bir hakiki önder
ortaya çıkmamıştır. Genel olarak bir barış,[ tesis edildikten sonra milletimizin
özgürlüğünden söz etmek mümkün olacaktır. Bu asla göz ardı edilemez bir
gerçektir. Düşmanlarımız; “ uygurların umumi manada bir barış sürecine ve fikir
birliğine eriştikleri takdirde onlarla dünyada hiçbir güç baş edemez” anlayışına
asırlar önce eriştiklerinden, her türlü siyasi suikastlarla bizlerin birlik ve
beraberliğimizi bozmaya uğraşmışlardır. Bu konuda başarılı oldukları için de
bütün Uygur milletini felaket girdabına düşürmüşlerdir. Bizler ise kendi
müstakilliğimiz için uzun zamanlardan beri her türlü faaliyetler içinde olduk.
Ne yazık ki hep mağlubiyetle karşılaştık. Bundan da anlaşılıyor ki, bizlerin güç
birliğimiz gerçekleşmemiştir. Umumi manada bir birliktelik yoktur. Birilerimiz
Doğu Türkistan’da İslâmî yönden bir mücadele içine girecek olsak; birilerimiz de
başka bir yoldan yürümeyi uygun buluruz. Birilerimiz İslam devletlerinden destek
bulalım, taraftar kazanalım diyecek olsak, birilerimiz batı ülkelerinden yardım
ve destek alma yolunu tercih ederler. Böylesine sonuç alınamayacak çekişmeler
millî bağımsızlığımız yolundaki faaliyetlerimize ağır darbe vurmaktadır. Dış
ülkelerdeki millî mücadeleler milletimiz için belli ölçüde elbetteki yararlı
olmaktadır. Fakat, umumi durum göz önüne alındığında çok etkili görünmemektedir.
Çünkü, bizim hedefimiz ve arzumuz Doğu Türkistan’ın bağımsızlığıdır. Bu nedenle
millî faaliyetlerin büyük bölümünün bu topraklarda sürdürülmesi akla uygundur.
Böyle olduğunda halkımız kimin ne için çaba sarf etmekte olduğunun bilincine
varacak, şuurlanacaktır. inkılaplar halk ile gerçekleşir. Bizler asla haydutlar
gibi davranmamamız gerek. Dış ülkelerdeki teşkilatlar birçok faydalı faaliyetler
yapıyorsa da ben Doğu Türkistan’da olduğum için olup bitenlerden tam olarak
bilgim olamıyor. Benim gibi milyonlarca insan da bihaberdir. Halk kendi
mücadelesinden haberdar olmasa bir yere varılamaz. Bu yolda mücadele edenler de
halkına kendisini anlatamazsa daha yüzlerce yıl durum değişmez; netice alınmaz.
Her ne kadar Amerika’dan yayın yapan radyolardan gizlice bazı bilgiler alıyor ve
olup bitenlerden az-çok haberimiz oluyorsa da...sadece haber ve propagandalarla
bir ülkenin bağımsızlığı elde edilmez. Bana göre bir gerçek var o da silahlı
mücadele...Şu anda bizim yaptığımız evimize giren düşmanla mücadele etmeyip,
aile efradını evde bırakıp dışardan sövmeye benzer. Böyle davranışlar
düşmanımızı devamlı tedbirli olmaya sev keder. Bütün teşkilatların ve kişilerin
umumi bir zaferi göz önüne alarak benim fikrimi bir düşünmelerini samimiyetle
ümit ediyorum. Çeçenistan’ı bir gözümüzün önüne getirelim. Hürmetlerimle,
Milletin bir üyesinden.” Satuk
Batur
DOĞU TÜRKİSTAN’DAN MEKTUP (1)
28 Mayıs 2003
Doğu
Türkistan dışındaki ülkelerde yaşayan Doğu Türkistanlılar olarak hiçbir zaman
vatan hasretinden uzak olmadık. Her zaman günün birinde, mutlaka aziz vatanımız
Doğu Türkistan’ın özgür olacağına olan inancımızı, saklı tut- i tuk. inanıyoruz
ki; bu inanç bir gün bizi ; özgür Doğu Türkistan’a kanat açmamızı sağlayacaktır.
Bizlerin bu yoldaki en 1 büyük ümit kaynağımız, Doğu Türkistan’da Çin zulmü
altında dik durmayı başaran, ümidini bir an olsun kaybetmeyen kahraman Doğu
Türkistan halkıdır.
Bu
yakınlarda, internet aracılığı ile “Hürgökbayrak” sitemize Doğu Türkistan’dan
mektup gönderen “ Satuk” mahlas ismini kullanan kardeşimizin derin anlamı olan
duygularını sizlerle paylaşmak istedik.
“Esselamünaleyküm
...Selam sizlere vatanımızın kahraman, yenilmez baturları. Sizler gece gündüz
vatanın müstakilliği için canla.başla çalışıyorsunuz. Sizlere Allah yar ve
yardımcı olsun. Dualarımız sizlerledir. Vatanımızın dışındaki ülkeler o kadar
hür, Ne yazık ki vatanımızın içi ise o kadar dar ki, kendi evimiz bile kendimize
dar gelmektedir. Çünkü kişinin kalbi hür olmazsa cennet bile cehenneme
dönüşüyor. Dünyadaki bütün Türk halkı özgürlüklerini kazandılarsa da biz hâlâ
Çin’in millî işkencesi altında ne yapacağımızı bilemeden ve akıbetimizin ne
olacağı endişesi ile yaşamaktayız.
Çin
hakimiyetinin zulmü, aşağılanmalar ve horlanmaların ayyuka çıktığı bir günlerde
bizler hala kendimizin hangi, hallerde olduğumuzu idrak edememiş olmanın büyük
eksikliğini yaşıyoruz. Bundaki en büyük sebep, uzun yıllar baskı ve zulüm
altında kalmış olmamızdır. Üstelik bazı sahte hocaların “Hükûmetin emirlerini
tutmak vaciptir.”şeklindeki safsataları ve benzeri telkinleri ile halkı
sindirmeye çalışıyorlar. Şimdilerde Doğu Türkistan’da insanlar fiilî hareketlere
daha ehemmiyet verir oldular. Halkın siyasî sezgilerinin az olduğunu söylesek
de, siyasetle ilgisi olan bazı şahsiyetler Çin hakimiyeti tarafından tutuklanıp
zindanlara atıldı, öldürüldü...
Peki, özgürlük mücadelesi vermekte olan
herhangi bir güruh ya da teşkilatlar onları müstemlekecilerin ellerinden
kurtarmak için gayret sarf etti mi? Hal böyle devam ederse halkın kendi kendini
kurtarması, millî kurtuluş yolundaki mücadelelere gönül vermesi gitgide azalıp,
ekmeğinin peşinde eriyip gitmesine ve de buna bağlı olarak özgürlük meselemiz
daha da çözümsüz bir hale dönüşür.
Dış
ülkelerde sergendar olup mücadele etmek elbette kolay iş değil fakat yurt içinde
işe yarar, kabiliyetli birçok gençlerimizin buradaki şartlar nedeni ile
özgürlüğün ne olduğunu dahi anlayamadan yoldan çıkıp basit işler uğruna
hayatlarını kaybetmekteler...Uluslararası kamuoyunda Doğu Türkistan meselesi
“Çin’in iç işleri” olarak anılmaya devam ediyor. Sizler dünyanın değişik
bölgelerinde millî müstakilik için mücadele ediyorsunuz. Bu takdire şayan ve
milletimiz tarafından hürmet ve saygı ile karşılanan bir tutumdur. Fakat ülkemiz
dışında yürütülen faaliyetlerin daha etkili hale getirilmesi, daha fazla Doğu
Türkistan’daki halkın duygularına hitap edecek icraatlar yapılması
gerekmektedir...”
Bunlar,
Doğu Türkistan’da bir vakitler “Şarki Türkistancı” suçlaması ile hapis yatmış
bir Doğu Türkistan evladının samimi duygularıdır. Bizlere düşende, elbetteki
Doğu Türkistan’ın istiklâlî yolunda mücadele ederken 40 milyon Doğu Türkistanlı
kardeşlerimizin duygu ve düşüncelerine endeksli bir yol izlemektir, onların dış
dünyadaki sesi olmaya çalışmaktır.
BİR
BİRİNCİLİĞİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
27 Mayıs
2003
1981 yılında Suudi Arabistan’da bulunduğum yaklaşık bir
yıl gibi bir süre içerisinde Arapların ve Arap medyasının nasıl Türk ve Türkiye
düşmanlığı yaptıklarına şahit olmuştum. Suudi topraklarına girişimizle görmeye
ve şahit olmaya başladığımız Türk insanına üçüncü sınıf insan muamelesi yapma
davranışları adeta beni ve benim gözümle bakabilen Türkleri oldukça rahatsız
ediyor, adeta isyan noktasına getiriyordu.
Suudi hükümetinin özellikle biz Türklere davranışı ve
uygulamaları adeta bir kinin, nefretin ve düşmanlığın göstergesi idi.
Televizyonlarına bakıyorsunuz, güya sözde Türkiye’den görüntüler verecekler;
Türkiye’mizin cennet misali güzelliklerini ve gelişmişliklerini değil, ortaçağ
döneminin deve güreşlerini ve de ülkemizin en ücra bölgelerindeki yapılaşmayı ve
dere kenarında tokaçla döverek çamaşır yıkayan insanlarımızı, çalı-çırpı ile
ekmek pişirmeye çalışan!ar:!n görüntülerini verirlerdi. Elbette ki köy yaşamı
bizim övünçle bahsedebileceğimiz ve dejenerasyona uğratılamamış
değerlerimizdendir. Bundan gocunmuyoruz fakat, Arap televizyonlarının maksadının
farklı olduğu kesinlikle fark ediliyordu. Hele bir de çok sık gösterilen ve
ringlerde geçen serbest güreş görüntüleri vardı ki; bunların arasında Türk
güreşçi olarak tanıttıkları ve adına “Simbad Ali Baba” dedikleri kişi, teke
sakallı, lambadan çıkmış cin gibi birisiydi. Velhasıl, Türkiye’den ve Türk
insanından nasıl intikam alacaklarına dair görüntüler tutum ve davranışlar
bizleri kahrediyordu. Arapları tanımak için bir tek hac farizası süresi orada
bulunmak kafi gelmez. Bunlar bir Arap devletinin Türkiye’ye bakış açısı idi.
Şimdi bir de Müslüman olmayan batılıların Türkiye’ye bakışına göz attığımızda
Araplardan çok farklı değildir. Batılılar da Türkiye’nin geri kalmışlığını ileri
sürerler, geleneklere bağlılığının Türkiye’yi çağın gerisinde bıraktığından
bahsederler.Onlara göre Türkiye’de demokrasi tam işlememektedir.Ekonomisi
çöküntü içindedir. Fikir ve vicdan hürriyeti yoktur. İşkence vardır. Örf adet
gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Türkiye’nin batılı devletler arasına
girebilmesi için ise en büyük engel İslam dinine mensup olmasıdır...
Bundan sonra din kardeşlerimiz(!) Araplar da, aralarına
dahil olabilmek için adeta yarım asırdır yırtındığımız batılı dostlarımız da(!)
merak etmesinler! Çünkü biz artık bir yarışmadan yüzümüzün akıyla çıktık(!) ve
artık batılıyız..(!) Çünkü yıllarca batılı dostlarımızın(!) didinip uğraşarak
bozmaya çalıştıkları “Türkçe”mizin yerine İngilizce ikame edilmiştir. Uzun
yıllardır Türkçe şarkılar ile hiçbir başarı elde edemediğimiz Eurovision şarkı
yarışmasında birinci olduk(!) Aslında asırlardır vazgeçirmeyi başaramadıkları
değerlerimizden kendiliğimizden vazgeçerek anadilimiz olan Türkçe’den
uzaklaşıyor oluşumuza verilen bir ödüldü. Batılıların “tamam başardık”
haykırışı ile gösterdikleri sevincin bir göstergesi idi. Eurovision şarkı
yarışmasında kazanan Türkiye değil batılılar olmuştur. Çünkü rüyaları
gerçekleşiyordu. Bu sözde birincilik ödülü; Türk dilinin ve Türk müziğinin
Avrupalılar tarafından hiçe sayılmasının belgelenişidir.
Millî ve manevî değerlere sahip çıkılacağı sözleri ile
iktidar olan 59. hükümet yetkilileri Sertap hanım ve ekibini aldıkları
birincilik(!) için hangi üslupla tebrik edecekler doğrusu merak ediyorum:
Bence İngilizce tebrik etmeliler, Nasıl olsa Türkçe’nin
yerini İngilizce aldı...
KÜRESEL
GÜÇLERİN DESTEKLEDİĞİ TERÖR BİTER Mİ?
24 Mayıs
2003
Dünyada
terörizmden medet uman zümrelerin netice itibariyle bir yere varamayacakları
kesindir. Eğer terörizme destek veren ülkeler olursa, (zaman zaman olmuştur)
kendileri de sonuç olarak terör belasının şerrinden nasibini almışlardır.
Terörizm, insanlığın başının belasıdır. insanlık düşmanıdır.
Bütün
insanlık tarih boyunca terörden çok çekmiştir.Türkiye gibi bazı ülkelerde,
tarihin belli bir kesitinde maddi ve manevi yönden gücünün büyük bir bölümünü
terörü yok etmek için harcamak mecburiyetinde kalmıştır. Teröre karşı olmak,
terörün kökünü kurut- maya yönelik olarak terörizmle mücadele etmek, huzur ve
istikrarı arzu eden bütün devletlerin birinci vazifesidir, olmalıdır. 19.
yüzyılın başlarından itibaren ise terör belasını bazı dünya devletleri kendisine
rakip olarak gördükleri devletleri tökezletmek, ilerlemesinin önünü kesmek için
koz olarak kullanmışlardır.21. yüzyılın eşiğine gelindiği şu günlerde de durum
aynıdır ve kimi devletler terörü açıkça destekleyerek bir başka ülkeyi inkıraza
uğratmak için palazlandırmakta ve gizli ve sürpriz silah olarak
kullanmaktadırlar. Bunun örneğini görmek için fazla kafa yormaya gerek yok. İşte
Türkiye...
Bir dönem
Ermeni, Asala örgütünü Türkiye’nin basına musallat ederek. Bir çok dış ülkelerde
görevli büyükelçilerin ve konsolosluk, görevlilerimizin katledilmesine çanak
tutmuşlardır. Ardından Ermeni Asala örgütünün çökertilmesini müteakip, PKK terör
örgütünü ortaya çıkartıp 1980’li yılların başlarından itibaren neredeyse 20 yıl
boyunca maddi ve manevi zararlar vermişlerdir. Bu günlerde her ne kadar kimileri
ortaya çıkıp zaman zaman “terörü önledik” deseler de bu pek inandırıcı bir
söylem değildir. Çünkü çehre değiştirerek ve can dostlarımız (!) Avrupalılar ve
ABD’nin açık desteği ile yeniden hortlama eğilimi göstermektedir. 11 Eylülde
ikiz kulelerin vurulmasının üzerindeki esrar perdesi henüz tam olarak
kaldırılamamıştır ve bu tarihten itibaren de terörizmle mücadele bahanesi ile
sırasıyla ülkeler işgal edilmektedir. Bu işgaller neticesinde uluslararası
terörizm durmuş mudur? Hayır!..Dünyadaki bazı küresel güçler terörden medet
ummaya devam etmektedirler. Onlara göre terör her an gün- demde olmalı ki;
“terörle mücadele adına gözlerine kestirdikleri ve stratejik buldukları
noktalara müdahale hakkını elde etsinler. ABD’nin son zamanlarda Perle,
Wolfowitz
ve Grosman aracılığı ile Türkiye’yi köşeye
sıkıştırma ve “Irak Operasyonu esnasında bize yeterli desteği vermedin.”
anlamındaki aba altından sopa göstermeye yönelik tutumu da gösteriyor ki;
Türkiye’nin bundan sonra bölgesinde ve dünyadaki önemi daha da artmıştır. ABD,
Türkiye ile gerilen ipleri gevşetmek ve Türkiye’yi kendisine daha bağlı hale
getirmek çabasındadır.
Bu
çabanın bir diğer ayağı da Ortadoğuda ve Türkiye’de terörün bitmediğine dair
izlerin zaman zaman ortaya çıkartılmasıdır. Geçtiğimiz günlerde Riyad,
Kazablanka ve Türkiye’nin başkenti Ankara’nın ortasındaki Kızılay’da bir kafe’de
meydana gelen patlamalar ister istemez insanlara bu olayların bir rastlantı
olamayacağı izlenimini veriyor... Siz ne dersiniz?
“STRATEJİK MÜTTEFİKİMİZ” TÜRKİYE’YE
GOL ATMAYA DEVAM EDİYOR
21
Mayıs 2003
Haftalarca hatta hazırlık dönemlerini de hesaba katarsak aylarca süren ABD'nin
Irak'ı işgal harekatı sona erdi. Dünya gündeminden de düştü sayılır. Fakat, bu
esnada devamlı olarak Kuzey Irak’ta Musul ve Kerkük’te yaşayan üç
milyon Türkmen'in geleceğinden ve onları bekleyen tehlikenin
büyüklüğünden duyduğumuz endişeyi dile getirmeye çalıştık. Türkiye
Cumhuriyeti yetkililerinin dikkatlerini bu konuya çekmeye gayret ettik.
Maalesef, uzun yıllardan beri süregelen gelenek bozulmadı ve 59. hükümet de
Türkmen kardeşlerimize olan ilgisizliğini sürdürdü. Göstermelik ve hiçbir çözüm
elde etme amacı taşımayan bir-iki teşebbüsten öteye geçilemedi.
Kuzey Irak'ta Türkmenlerin yaşadığı bölgeye inceleme
heyeti gönderildiği söylendi. Bu inceleme heyeti hangi türde bir rapor hazırladı
ve hükümete sundu. Bunu kimse bilmiyor. Bilinen bir şey var, o da bölgedeki
ABD'nin askeri yetkililerinin sınırlarını çizdiği güzergahta sözde incelemeler
yapıldığı. Kürt Peşmergeler ise bu bölgede stratejik müttefikimiz(!) olan
ABD'nin desteği ile hakimiyet kurma faaliyetlerine devam ettiler. Ve yine
ABD'nin Peşmergelere verdiği içinde tankların da bulunduğu silahlarla güç
kazanmayı sürdürdüler. Zaman zaman Ankara'ya gelen Talabani ve Barzani
çapulcularına Türk yetkililerin gösterdiği ihtimam ve verdiği değer sağduyu
sahibi Türk milletini hep rencide etmiştir, kahretmiştir. Bu çapulculara bizler
(hükümetler) nasıl hoş görüneceğimize yönelik telaşımızı sürdürürken bu
çapulcular, Kuzey Irak'ta uğruna canımızı verdiğimiz ve vereceğimiz bayrağımıza
hakaretler yağdırarak yaktılar. Yine de o engin hoşgörümüzden (!) taviz
vermedik, tabir yerinde ise gıkımız bile çıkmadı. Kuzey Irak konusunda birazcık
sesimizi yükseltecek olduk hemen ABD yetkililerinden tepki geldi ve “Türkiye Kuzey Irak'a
müdahale hakkını kaybetmiştir.” anlamına gelen bir tavırla, “Her şey kontrolümüz
altındadır. Biz gerekeni yaparız” dediler. Hükümet yetkililerinden Çıt çıkmadı,
oturduğu yerde oturmaya devam etti. Bu gün ise korkulan, daha doğrusu mili ve
manevi duyguları güçlü insanlarımızın korktuğu gerçekleşti ve Türkmen ,şehrinin yönetimi, hükümet yetkililerimizin yerlere
göklere sığdıramadığı “stratejik müttefikimiz”in “stratejik” destekleri ile
Peşmergelerin eline geçmiş bulunuyor. Dünyanın en kaliteli petrollerine sahip
olan Türkmen şehri Kerkük gitti. 59. Hükümet yetkilileri Antalya tatili ile
başlayan günübirlik politikaları ile “küçük olsun benim olsun”, “Her şey Türkiye
için” söylemleri ile kendisini Türkiye sınırları içerisine hapsetmeye devam
ediyor. Bu duruma Türkmen kardeşlerimiz oldukça tepkililer. Fakat, ellerinden
bir şey gelmiyor, gelemiyor.
Kerkük bölgesinden sorumlu 173. Hava indirme Tugayının
komutanı William Mayville, 24 üyeli yerel konsey oluşturdu buradan 6 sandalyeyi
Türkmenlere verdi ise de, Kürt yanlısı diğer küçük Türkmen Partiler tepki
gösterince sandalye sayısı 1'e indirildi. Bu bir sandalyeyi de Türkmenler kullanmayacaklarını söylediler.
“Her şey kontrolümüz altında” diyen ABD'li yetkililer
kendi uşakları olan Peşmergelere Türkmenlerin aleyhine jestler yaparken
Türkiye'de 59. Hükümet yetkilileri yalnızca seyrediyorlar.
SUNİ
TARTIŞMALARDAN KİMLER MEDET UMAR?
20 Mayıs
2003
Demokratik sistemle idare edilen ülkelerdeki en belirgin özellik elbetteki
herkesin kendi sahasında, kendi görevinin başında ve yasaların öngördüğü biçimde
kendi kurum ve kuruluşlarının, birimlerinin içtihatları istikametinde
vazifelerini ifa etme gayreti içinde olmasıdır. Bir kişi yada kurum bir
başkasının vazifesini üstlenmeye kalkarsa veya hiç hakkı olmadığı halde
başkalarının görev alanlarına müdahale etmesi durumunda ise, bütün işler
arapsaçına döner ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu nahoş durumdan ise
kendilerine vazife çıkartmak isteyen vazifeşinaslar (!) hemen kolları sıvayıp
olmadık senaryolar üretmeye koyulurlar...
Son zamanlarda bazı basın ve yayın organlarında, hayret
edilecek şekilde bir bardak suda fırtına kopartmak için gösterilen çabalar
görüyoruz. Özellikle de bu girişimlerin merkezindekilerin emekli olmuş olsun
yada halen görevlerinin başında olsun asker kökenli olanlardan seçilmiş olmaları
oldukça dikkat çekicidir. Ülkemizde elbetteki herkesin ve bütün kurumların görev
alanları bellidir. Fakat, zaman zaman bazı kurum ve kuruluşların temsilcileri
tarafından maksadını aşan yorumlar ve söylemler de olmuyor değil. Bu da günler
haftalar süren polemiklere yol açmaktadır Türk halkının en çok rahatsızlık
duyduğu konulardan biri de yok yere açılan tartışmalardır. Hele hele bazı medya
mensupları tarafından konu o kadar abartılıyor ki anlamak mümkün değildir.
Basında günlerce yazılır çizilir, “acaba ne demek istedi!” yorumları yapılır.
Oysaki demokratik ülkelerde herkesin özgürce fikirlerini ifade etme özgürlüğü
vardır, olmalıdır. Yıllardır, her nedense siviller “laf olsun torba dolsun”
kabilinden ortalığı sözde fikirlerin çöplüğüne çevirirler hiç kimsenin dikkatini
çekmez. Ne zaman emekli olmuş bir eski ordu mensubu Türkiye’de ya da bir başka
ülkede birkaç cümle fikir beyan edecek olsa “zehir hafiyelerimiz” hemen
kıyametleri koparır “filanca paşa şunları söyledi, kimlere mesaj vermek istedi”
vs, vs şeklinde abartmalarla bir konuşmanın içerisinden cımbızla bir cümle seçip
Türkiye’de gündem oluşturmaya çalışırlar. Daha olmadı, bu “zehir hafiyeler”
seçtikleri kurbanlarına soracakları bir “tuzak soru” ile istediklerini kolayca
elde ederler. Ondan sonra da ertesi günü gazetelerinde sözde zelzele
yarattıklarını zannettikleri fakat, sağduyu sahibi Türk milletinin nefretini
kazandıkları manşetler...
Bu zihniyettekilerin asker ve sivil çekişmelerinden ne
elde ettiklerini hep merak etmişimdir. Gerçi sivil yönetimdekiler yıllardır
kolay kolay bu tür suni çekişmelerin taraf olmamaya azami dikkat etmektedirler
ya...Bunu bir de bazı emekli olmuş paşalarımız da başarabilseler durum çok daha
iyi olurdu. Türkiye’de, asker olsun, sivil olsun herkes asker sivil tartışması
yaratarak bundan çıkar sağlamayı umanlara karşı dikkatli olmalı, bu tür
zihniyete kesinlikle fırsat vermemelidirler. Kasıtlı olarak çıkartılan buna
benzer tartışmalardan Türkiye’nin her yönlü zarar gördüğü gayet açıktır...
“İSLAMİ TERÖR” BAHANE,
PETROL HORTUMLAMA ŞAHANE
19 Mayıs 2003
1990'lı yılların başlarından itibaren 70 yıl süren bir
esaret döneminin sonunda Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra hürriyetlerine
kavuşan Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan,
Türkmenistan ve Tacikistan'a; daha önceden hazırlıklarını,
bir gün bu Türk ülkelerinin bağımsızlıklarına kavuşacağını düşünerek yapan ABD
ve bazı batılı devletler, bu bölgelerin ortaya çıkacak ihtiyaçlarına uygun
olarak yetiştirdikleri elemanlarını (Bunların içinde teknik adamlar, bilim
adamları ve iş adamları vardı.) sevk ettiler.
Çünkü ABD ve batılı devletlerin lügatlerinde “hazarlıksız
yakalandık” şeklindeki acziyet ve beceriksizlik çağrıştıran cümlelere yer yoktu.
Aradan on yıl geçmesine rağmen Türkiye bu Türk bölgelerine şaşı bakmaya devam
etmektedir. Ne kültürel anlamda ne de ticari sahada ciddi bir entegrasyon ve işbirliği sağlanamadı. Bu
bölgelerde parsayı yine, ABD, batılı devletler, Çin ve İran toplamaktadır. Oysa
ki, Türkiye ile bu Türk Cumhuriyetleri arasında tarihin derinliklerinden gelen
ortak yönler çok fazladır. Mayıs ayının başlarında Özbekistan'da
gerçekleştirilen “21. yüzyılda Orta Asya ortaklık ve işbirliği ve diyalog”
konulu uluslararası toplantıda söz alan Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü
Direktör Yardımcısı Yuri Horomw, son dönemde Rusya'nın Orta Asya ülkeleri ile
olan ilişkilere daha fazla önem vermekte olduğunu söyledi.
Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te yapılan bu toplantıda
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin
“jeopolitik” bir boşlukta kaldığını da ifade etti... Daha sonraları ise, bu
bölgeye ABD’nin batılı devletlerin Çin’in, İran’ın ve kısmen de Türkiye'nin ilgi
ve alaka göstermeye başlamasıyla beraber Rusya'nın bu Türk bölgelerini daha
yakından markaja aldığı ve daha fazla ilgilenmeye başladığı ise açıkça
görülmektedir. Rusya adına söz alan Yuri Hromov, ABD ve diğer Türk İslam düşmanı
devletlerin bazı yöneticilerinin bildik hezeyanlarını yansıtmaya devam etti.
Afganistan'da bir dönem yönetimi ele geçiren Talibanların Orta Asya bölgesinde
ve Doğu Türkistan'da “İslam halifeliği” kurmak istediğini de ileri sürerek
“Özbekistan İslam Hareketi”nin de Talibanların eseri olduğu yolundaki Rus, Çin
ve ABD gibi ülkelerin “paranoyak” tutumunu ve davranışını sergiledi.
Sürekli olarak “İslamî terör”ü ileri sürerek dünyanın
dikkatini bu yöne çevirip, kendileri ise açık denizlerle kıyısı bulunmayan
Kazakistan ve diğer petrol sahalarının petrollerini yeraltı boru hatları ile
nasıl hortumlayacaklarının hesaplarını yapmakta olduklarını gözlerden saklamaya
çalışmaktadırlar.
Orta Asya bölgesinin petrol ve doğalgaz rezervleri,
ABD'nin Afganistan ve Irak harekatından sonra dünya ülkeleri nezdinde yeniden
görücüye çıkmış görünüyor. ABD'nin son dönemde Orta Asya bölgesine olan
ilgisinin temelinde, bölgedeki enerji kaynaklarının oldukça iştah kabartıcı
seviyelerde olması yatmaktadır. Çin'in ilgisi ise, daha ziyade iş gücü (Çinli)
ihraç etmeye yöneliktir. Bu bölgelerde 3 ayrı askeri üs kuran ABD'nin Rusya ile
mutabık kaldıkları en önemli husus sözde terörle müşterek mücadeledir. Fakat
ABD'nin asıl hesabı ise “İslamî Terör”le mücadeleyi bahane ederek, dünyanın
neresinde enerji kaynakları varsa oralara yerleşmektir. Bu durum Çin ve Rusya
içinde aynıdır. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, Batı Türkistan
Cumhuriyetleri çok dikkatli olmalıdırlar.
ZALİMİN ZULMÜ, MAZLUMUN DUASI
17 Mayıs
2003
Ülkesi
Çinli emperyalistlerce işgal edilen Doğu Türkistan halkı, 50 yıldır esaretin
zilletini bertaraf edebilmek için dişi ile, tırnağı ile günümüze kadar
mücadeleyi sürdürüyor. Yüzde yüz haklı bir mücadelenin içinde olmasına rağmen
dünya ülkelerinden hiçbir destek bulamamış olmanın getirdiği yalnızlık dahi bu
mücadeleden alıkoyamadı.
Çinliler
Doğu Türkistan'ı işgal etmekle kalmayıp Müslüman Türk halkını hiçbir zaman insan
yerine koymadı. Doğu Türkistanlı kendi ülkesinde horlandı, kendi ülkesinde
dışlandı, bütün insani hakları gaddarca ellerinden alındı. insanlar dedesinden
ninesinden kalan evlerden sokağa atılıp, Çin'den getirilen Çinli göçmenlere
verildi. O da yetmedi, açlığa ve sefalete mahkum ettiler, binlerce insan
açlıktan, gıdasızlıktan kırıldı. Doğu Türkistan'ın bütün doğal zenginlikleri
talan edilerek Çin'e götürüldü. Türklere yönelik uygulanan mecburi ''doğum
kontrolü'' adı altında Müslüman Türk kadınları 7-8 aylık hamile olduğuna
bakılmaksızın kürtaja tabi tutularak öldürüldü, kısırlaştırıldı, anne olma
hakları ellerinden alındı, bebekler katledildi. Daha saymakla bitiremeyeceğimiz
sayısız işkenceler, zulümler ve katliamlar...Tarihte eşine rastlanılmamış,
insanlık adına utanç verici bir işgal, Çinli emperyalistler tarafından bütün
dünyanın gözleri önünde gerçekleştirildi. Bütün bunlar, geçmişte bu konuda
yazılan ve söylenenlerin bir tekrarı olsa da, bizler nefes alıp verdiğimiz
sürece bütün dünya kamuoyunun kör ve sağır pozisyonunda olmasına bakmaksızın,
yazmaya anlatmaya devam edeceğiz. İşgalci Çinlilerin kızıl maskelerini
düşürünceye kadar da dünya kamuoyunun dikkatlerini dünyadaki Çin tehlikesine
çekmeye devam etmek, biz Doğu Türkistanlılar için, millî, dini ve insani bir
yükümlülüktür.
Çin’de
Sars virüsünün ortaya çıkmasını müteakip bütün dünyada çok büyük ölçüde bir sars
(Çin) tehlikesine karşı tedbirli olma furyası başladı. Dünyanın birçok ülkesinde
insanlar Çinlilerden olabildiğince uzak durmaya çalışmaktadırlar.
Havaalanlarında ve başka giriş kapılarında bir veya birkaç Çinli görülmesi
durumunda maskeler takılıyor, önlemler alınıyor. Birçok ülke Çin seyahatlerini
durdurdu, Çin ile yaptıkları ticari anlaşmaları dondurdular, askıya aldılar.
"Çinli eşittir Sars hastası'' durumu söz konusu olmaya başladı. Bir milyar
üçyüz elli milyon nüfusa sahip Çin devleti sars virüsünü henüz kontrol altına
alabilmiş değil, bundan sonrada alabilecek gibi görünmüyor. Asya ülkeleri başta
olmak üzere bütün dünyaya yayılma tehlikesi bulunduğundan dünya devletlerinin
Çinlilere karşı, dolayısıyla Sars virüsüne karşı tedbirli olmalarından daha
doğal bir davranış olamaz. Son zamanlarda bazı dostlarım bana "
Çinlilere
beddua mı etmiştiniz?'' diye soruyorlar. Ben de hayır diyorum. Çünkü Doğu
Türkistanlılar İslam dinine mensup olduklarından böylesi bir hastalıktan medet
ummazlar. "Dua müminin silahıdır.'' Denildiğine göre aziz vatanımız Doğu
Türkistan'ın istiklâline kavuşması için elbetteki dualar edilmektedir. Bu
duaların huzuru ilahide ne şekilde kabul göreceği ise bizim irademiz dışındadır.
Gerçek
mazlumların dualarının muhakkak kabul göreceğine dair ayetler, hadisler vardır.
Zalimlerin kendilerince hesapları varsa, Allah'ın da bir hesabı vardır. Yukarıda
anlattığım ve Doğu Türkistanlıların maruz kaldığı zulümler ilelebet devam
etmeyecektir. Gecenin en karanlık vakti, tan vaktinin en yakın olduğu andır.
HAKSIZ
İŞGALLERİN TERÖRİZMİ YOK
ETMEDEKİ ROLÜ NEDİR
15 Mayıs
2003
Dünyada
terörle başı dertte olan ülkelerin terörizmle mücadelesi tarihin çok eski
dönemlerinden beri devam edip gelen bir hadisedir. Bugün de dünyada terörizm kol
geziyor ve belki bundan sonrada kolay kolay tamamen kökü kazınamayacak bir illet
olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir. Cephe savaşlarında büyük başarılar
elde eden devletlerin başarılı olmakta güçlük çektiği ve zaman zaman da çaresiz
kaldığı savaş türü, cephesi belli olmayan düşmana karşı yapılan savaşlardır.
ABD, ikiz
kulelerinin esrarengiz düşmanlar tarafından vurulmasını müteakip dünyada
terörizmle savaşın startını verdi. Önce Afganistan'ı ardından Irak'ı vurdu. İşin
garip olan tarafı şu güne kadar ABD'deki ticaret merkezinin vurulması hadisesini
hiçbir örgüt ya da bir başka güç üstlenmemiştir. Buna rağmen ABD, özellikle
hedef olarak Müslüman beldelerini işaret ederek işe koyulmuştur. Satılmış Saddam
ve maiyetinin davetkar tutumu neticesinde Afganistan'ı işgalden sonra Irak'a
askeri harekat düzenleyerek binlerce insanın ölümü pahasına ve Irak'ın büyük bir
bölümünün yakılıp yıkılmasıyla Irak'ı işgal etmiştir.
ABD,
Afganistan'ı vururken ve işgal ederken, Bin Ladin'in bahane etti ve Bin Ladin
adındaki şahıs bugüne kadar ortalarda yok. Öldü mü kaldı mı ya da ABD'de lüks
bir hayat mı yaşıyor kimse bilmiyor. Ardından Irak'ı işgal ederken de Saddam'ı
bahane etti Irak işgal edildi. Saddam ve ailesi ortalarda yok adeta
buharlaştılar...
ABD'nin
Afganistan ve Irak'ı işgaline rağmen dünya da terör bitti mi? Hayır! En son
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da meydana gelen terör hadisesinin meydana
gelebileceğinin bir işaretidir. Aslına bakılırsa, ABD Afganistan ve Irak'ı işgal
etmekle terörün üzerine benzinle gitmiştir. ABD'nin bu tutumu terörü terörle yok
etme girişimidir ki, kesin sonuç almak- tan tamamen uzaktır. Orta Doğunun kutsal
toprakları üzerinde cirit atan ABD'li ya da bir başka batılı zümre bazı radikal
düşüncelerin mensuplarını daha çok kızdırmışa benziyor. Eğer Riyad saldırısın da
gerçekten bir Müslüman grup üstlenmiş ise...Fakat bu saldırıda da dikkat çeken
yönler oldukça fazla ve birçok, soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
Altı
metre yüksekliğinde duvarlarla çevrili ; "EI Hamra'' isimli, çoğunluğu
batılılardan oluşan sektörlere ait ailelerin oturduğu komplekse üç ayrı
kamyonetle yapılan intihar saldırısı dünyada büyük yankı uyandırdı. Söz konusu
batılılara ait ikametgah son derece iyi korunan bir yerdir. 24 saat muhafızlar
tarafından sıkı kontrol altında tutulan bu binalara üç kamyonet aynı anda
saldırıyor ve öğrenildiğine göre 9 intiharcı gerçekleştirilmiştir. Suudi
Arabistan'da bir tabanca fişeğinin dahi temin edilmesi oldukça zordur. Kaldı ki,
intihar saldırısını düzenleyenler üç ayrı kamyonete yüklü cephaneyi nereden ve
nasıl temin etmişlerdir? Suudi ve batılı istihbarat birimleri o kamyonetler o
bölgeye ulaşıncaya kadar ölüm uykusunda mıydı ki, bir haber alamadılar? Olayın
ardından Bush'un açıklaması " Suudi Arabistan'daki saldırılar terörle savaşın
süreceğini gösteriyor.'' şeklindedir.
Bu cümle
Suudi Arabistan'a yönelik bir askeri harekatı da mı kapsamaktadır bekleyip
göreceğiz. Unutulmamalıdır ki, şiddet şiddeti doğurur. Bunu ise ABD'li
yetkililer çok iyi bilmektedirler. Acaba kendilerine soruyorlar mıdır, "Nerede
hata yapıyoruz?'' diye. Terörizmle mücadele sıcak savaşın dışında daha başka
taktiklerle yapılmalıdır. Bunun yolu da, iyi işleyen bir haber alma
mekanizmasından geçmektedir. ABD'nin haber alma örgütünün ise çok iyi olduğunu
bütün dünyaca biliniyor. O halde. .!
TÜRKİYE’DE HERKES GÖREVİNİN BAŞINDA (MI?)
14 Mayıs
2003
Ülkemiz
dünyada olması gereken en güzel, en stratejik ve en çok imrenilen bir coğrafyada
yer alıyor.Bu cennet misali memleketimizin methini duyan dünya insanları
Türkiye’mizi görmek, tatillerini Türkiye’de geçirmek üzere bir daha geliyor, bir
daha geliyor. Yeter ki ülkemizin kendisini aşırı uyanık zanneden insanları
tarafından kazık yememiş aldatılmamış olsun...
Elin
adamı bu eşi bulunmaz coğrafyanın her yönlü özelliklerini, bizden daha iyi
keşfetmiş durumdadır. Bu nedenle de bir fırsatını bulup ayağımızın altına muz
kabuğu koymak için yüzlerce yıldır hummalı bir yarış içindedirler. Fakat bizler
bu vatanın özbeöz insanları olarak üzerinde oturduğumuz bu büyük nimetin kadrini
kıymetini yeterince biliyor muyuz? Hayır!.. Binlerce defa hayır!..Ülkemizi idare
eden hükümetlerin hangisine hangi bireyine sorsanız işler tıkırında, her şey
yolunda, her şey kontrol altında...
O halde, Cumhuriyetin ilanından bu tarafa neden
muasır medeniyetler seviyesine ulaşılamamıştır? Kimler, hangi hükümetler ne tür
hatalar yapmışlardır da bilhassa yeni neslin büyük bir bölümü gaflet ve dalalet
içindedir? Oysaki, ülkemizde demokrasinin kesintiye uğradığı yılları hesap
etmezsek herkes ve bütün kurum mümessilleri görevinin başındaydı...
Cumhurbaşkanı görevinin başında mı? Evet.
TBMM Başkanı görevinin başında mı? Evet.
Başbakan
görevinin başında mı? Evet.
Bakanlar
ve bakanlık personelleri görevlerinin başında mı? evet.
Bunlara
bağlı bütün bürokratlar görevlerinin başında mı? Evet.
Yasama
organı görevini yapıyor mu? Tam tekmil.
Yürütme
görevini yapıyor mu? Eh işte
Yargıbağımsız mı? Bu konu yıllardır tartışma konusudur.
Fakat
yargı, müesseselerinde görevinin başında sistemi çalıştırma gayreti içinde...
Bütün
bunlar tamamda, noksanlık ya da çarpıklık nerede ki, AB'ye girebilmek, ya da
diğer bir deyişle Avrupa ülkelerinin gelişmişliğini yakalayabilmek için tabir
yerindeyse kıvranıp duruyoruz? İcra makamında olması gerekenlerin tamamı
görevinin başında ise, kalkınmamıza ya da demokrasimizin tam olarak işlemesine
engel olan nedir?
Bence
engel; eğitim sistemimizin tam anlamı ile “millî BİR EĞİTİM'' olmayışı, millî ve
manevi yönleri budanmış olarak sadece maddeci materyalist bir nesil yetiştirmeye
yönelik işleyen eğitim sistemimizin içerisinde yetişmiş insanlarımızın, Hz.
Ali'nin, herkesin bildiği “Şu beytül-malın (devletin malı) şu kendimin''
diyerek özel ihtiyaçları için ne pahasına olursa olsun devlet malını sarf etmeme
erdemliliğine erişememiş olmasından kaynaklanmaktadır.
Devletimiz her bireyin başına bir polis-bekçi dikemeyeceğine göre, yetiştirmekte
olduğumuz neslimizi ulvi değerlerimizle donatmış olarak yetiştirmemiz
gerekmektedir. Çalışkan ve üretken olmak insanımızın içinden gelmeli,
tembelliğin nemelazımcılığın başkalarının sırtından geçinme kolaycılığının
kökünü kazıyacak bir eğitim ve öğretim sistemini zorda olsa yerleştirmenin
yollarını aramamız ve bulmamız lazımdır. Bütün bunlar belki yıllardır yazılır
çizilir ve söylenir durur. Fakat, bütün hükümetler topu başkasına atma
kolaycılığına giderler. Bu işlere birileri bir yerlerden bir başlangıç yapması
gerekiyor. Aksi takdirde bütün bunlar seçim meydanlarının söylemleri olarak
kalmaya devam edecektir.
Muhterem
Prof. Dr. Bahattin Ögel hocanın söylediği gibi, “Eğer biz bu ülkeyi
Avusturalya kıyılarında bulmuş olsa idik, denize karşı sefa sürebilirdik, Fakat,
Türkiye'nin içinde bulunduğu jeopolitik ve jeo-stratejik konum, bizim rehavet
içinde olmamıza engeldir.”
Meclis
aritmetiği göz önüne alındığında, gerçek bir millî eğitim için ilk adımı atmak
59. hükümet için büyük bir şans olabilir.
"BAĞIMSIZLIK''
SÖZDE KALMAMALI
12 Mayıs
2003
İnsanoğlunun fıtratındaki en önemli ve
vazgeçilmez bir duygu hiç şüphe yok ki özgür olduğunu hissetme duygusudur.
Dünyadaki bağımsız devletlerin yöneticilerinin halklarına verebilecekleri en
büyük armağan da, bağımsız bir devlet olmanın en büyük ve önemli meyvesi olan
özgürlüğü tattırmasıdır. Bu önemli duygu en çok hangi noktada hissedilir
denilecek olursa; yabancı devletlerin dışarıdan maddi ve manevi olarak değişik
yönlü müdahaleleri karşısında,devleti idare eden zevatın "bu sözlerin muhatabı
biz değiliz'' anlayışı ile hareket etmeksizin başta devletin zirvesindekiler
olmak üzere yerinde, ciddi ve bağımsız bir devlet olduğunu halkına hissettirecek
bir üslupla tepki ve cevap vermesiyle, işte o zaman halk eziklik psikolojisinden
kurtulur...
İşte o
zaman bağımsız bir devletin özgür bir bireyi olduğunu hisseder ve dolayısıyla
devletine karşı güven duygusu perçinlenir. Bunları neden mi yazmak ihtiyacı
duydum? Yakın zamanda ABD savunma bakan yardımcısı olan Paul Wolfwitz'in Türkiye
hakkında söylediği sözler öyle yenilir yutulur cinsten değildi. Bu konuda
yetkililerin ne söylediği üzerinde çok fazla durmayacağım, çünkü söylenenlerin
hiçbirisi cevap vermek ve Wolfwitz'in onur kırıcı saçmalıklarına yönelik haddini
bildirme niteliği taşımıyordu. Bu hususta müspet-menfi epey yazıldı, çizildi,
konuşuldu.
Fakat bu
olay Türkiye-ABD arasındaki ilişkiler tarihinde mermere kazılmış bir kara çentik
olarak yerini almış ve Bush'tan aldığı icazetle patlatılan söz konusu
saçmalıklar ABD açısından maksadına ulaşmıştı.
Eğer bu
sözler ABD Dış İşleri Bakanlığı makamından bir kişi tarafından kişilere yönelik
bir ağırlık içeriyor olsa idi, o vakit '' “muhatabı kimse o cevap versin” diye
bilirdiniz. Fakat, burada doğrudan doğruya Türk devleti hedef alınarak
suçlamalar ve küçümseyici ifadeler kullanılmıştır. O halde devletin yetkilileri
''Bu o, kişinin bilinen üslubu'', ''Bu ifadeler Wolfwitz'in kişisel hayal
kırıklığını yansıtıyor olabilir'', '' Konuşmanın tam metnini okudum. Bunlar
samimi, pragmatik, geleceğe yönelik perspektifler ortaya koyan açıklamalar,
Türkiye- ABD ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik olumlu mesajlar verdi.
Yapılacak pek çok şey olduğunu söyledi ve Türkiye'nin önemini vurguladı.'' gibi,
''bir tokatta öbür yüzüme vur!'' kabilinden sözlerle acziyet ve pişkinlik ifade
eden sözlerin arkasına saklanamazlar...
Wolfwitz'in ne söylediğine ilişkin birkaç misal verecek olursak; ''Hata
yaptık deyin, özür dileyin'', '' Türkiye'de ordu, tezkere sırasında meclise
müdahale etmeliydi.'', ''Irak'taki olaylara daha duyarlı davranmalıydık.
Bilmedik. Ama, artık biliyoruz. Nerede ne kadar yardımcı olabiliyorsak o kadar
yardımcı olmalıyız Amerika'ya'' ve daha neler neler...
Bunlara
ilaveten, ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Marc Grosmann da şöyle diyor: ''
Umarım Wolfwitz'in sözlerini ciddiye alırsınız, çünkü bunlar önemli sözler.
Bizim hatamız, Türkiye'nin kendisini fazla önemli sanmasına yol açmak oldu.
Kuzey Irak'ta Türkiye'nin korktuğu türden bir terör dalgası oluşmadı, ancak PKK/KADEK
hala burada ve biz PKK/KADEK meselesini kesinlikle halledeceğiz.'' Bu da
demektir ki, Kuzey Irak'ta söz sahibi değilsiniz orada da her şey bizden
sorulur.''
Türk
halkının yüzde doksanı gibi ben de soruyorum:
1-
Türkiye ABD cenderesin- den ne zaman kurtulacak?
2-
Devleti idare edenler halka tam bağımsız bir ülkede yaşayan özgür insanlar
olduklarını ne zaman hissettirecek?
3-
Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir muz cumhuriyeti olmadığını dünyaya nasıl
anlatacak?
DOĞU TÜRKİSTAN SARS TEHDİDİ
ALTINDA
10 Mayıs 2003
Doğu Türkistan’ı işgal eden Çinli emperyalistler, yalnızca Doğu Türkistan'ı
işgal etmekle kalmayıp, yarım asırdır Doğu Türkistan halkına karşı gizli ve
aleni bir soykırım da uygulamaktadır. Doğu Türkistan'ın Lopnor bölgesini 1964
yılından beri bir nükleer silah den- eme alanı haline getirdiklerinden
insanlarda nedeni bilinmeyen kansorejen hastalıklar zuhur etmekte ve ekolojik
çöküntüler oluşmakta idi. Bunun yanı sıra Doğu Türkistanlılara yönelik mecburi
doğum kontrolleri adı altında gizli bir soykırım da uygulanmakta idi. Daha
sonraları dünyada ortaya çıkan AİDS hastalığının yayılmasını önlemek adına Doğu
Türkistan'da hiçbir tedbir 'alınmadığının dışında tam tersine yayılması için
gayret sarf etliklerini de biliyoruz.
Son
zamanlarda Çin'de ortaya çıkıp hızla yayılarak başta Asya ülkeleri olmak üzere
bütün dünyayı tehdit etmeye devam eden Sars virüsü Doğu Türkistan'ı da büyük
ölçüde tehdit etmektedir. Sars hastalığının ortaya çıkmasını müteakip bu
hastalığın bir biyolojik silah olabileceğine dair iddialarda bulunan bilim
adamları da oldu. Bu konuda en çarpıcı iddia ise, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan
Sürat'a aitti. Kendisi bir bilim adamı olarak Kanal 7 televizyonunda Sars
virüsünün Çinliler tarafından uygur halkını yok etmek için Çin laboratuarlarında
üretilen bir virüs olduğunu ve su anda kontrollerinden çıktığı için Çinlilerin
kendilerine zarar vermekte olduğunu ve bu virüsü bir süre gizlemişlerse de daha
sonra geçte olsa dünyaya haber vermek zorunda kaldıklarını, bu hastalığın asıl
zararlarının daha sonra çok daha fazla olacağını söylüyordu. Kendilerine bu
önemli bir konuya kazandırdığı boyuttan dolayı bütün Doğu Türkistanlılar adına
teşekkürü borç bilirim. Bu noktadan. hareketle, akla gelen ilk sorulardan biri
Doğu Türkistan Çin ile ortak bir sınırda bulunduğundan Sars virüsünü yakalanan
Doğu Türkistanlılar var mı? Doğu Türkistan'dan yeni aldığımız haberlere göre,
Çinli yetkililerin ifadesine bakılırsa “Doğu Türkistan'da bir tane dahi sars
virüsü bulaşmış insan yok.'' demektedirler. Oysa ki Sars virüsünün ortaya
çıkması ile beraber Sars hastalığına yakalanan 3 Çinlinin Doğu Türkistan'a giriş
yaptığı fakat bu olayı Çinlilerin gizli tuttuğu ortaya çıkmıştır.
Doğu
Türkistan'ın Artuş vilayetindeki devlet hastanesinde Guanxiahui isimli bir
Çinlinin Sars hastalığı ile ilgili tedavi gördüğü anlaşılmıştır. Bölge parti
komitesinin genel sekreteri Wangxinhuai ciddi ve gef1iş çaplı bir toplantı
düzenleyip sars virüsü bulaşan Çinliyi ve bu Çinli ile beraber giriş yapan
Çinlileri karantina altında tutmak ve tedavisini yürütmek için 25 ve 26 Nisan
2003 günleri 25 kişilik sağlık ekibini söz konusu hastaneye yerleştirmişlerdir.
Doğu Türkistan'ın sağlık imkanları, Çin vilayetlerinden en az 30 yıl geride
olduğundan dünya sağlık örgütü Çinli yetkililerin yalnızca Çin vilayetine değil
Doğu Türkistan bölgesine de yönünü çevirmesini istemiştir.
Ayda 500
bin Çinlinin Doğu Türkistan'a giriş yaptığı düşünülürse Sars virüsü taşıyan
Çinlilerin de bunların arasında olabileceği ihtimali oldukça yüksektir.
Dolayısıyla, Doğu Türkistan halkının çok büyük bir sars virüsü tehlikesi ve
tehdidi altında olduğunu söyleyebiliriz.
DEMOKRASİYİ ÖZÜMSEMEK
“Millî EĞİTİM”LE SAĞLANIR
08
Mayıs 2003
Millî
Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik,Yıldız Teknik Üniversitesindeki sol görüşlü
öğrenci grupları arasında çıkan kanlı olayları değerlendirirken şöyle diyor: “Bu
manzaralar bizim henüz demokrasiyi özümseyemediğimizi gösteriyor” ve devam
ederek şu klasik ve yıllardır duymaktan artık bıkıp usandığımız cümleleri sarf
ediyor: “Ümit ederiz ki bu olaylar ilk ve son olur.”
Muhterem Bakanım! Öncelikle, tamamen art niyetli ve
Türkiye’nin kalkınmasının önünü tıkamak için taşeronluk yaptırılan, gerçek
öğrencilerin yüz karası kişilerin meydana getirdiği vahşet sahnelerinin
müsebbibi olarak Türkiye’de demokrasiyi özümseyememeyi ileri sürmenizi
yadırgadığımı belirtmeliyim. Tam tersine,Türkiye’de özellikle sol görüşlü
insanlar
için
teklemeden, tökezlemeden çalışan uçsuz bucaksız bir demokrasinin var olduğunu
bütün kamuoyu biliyor ve gıpta ile takip ediyor. Devletimiz bu öğrenci
müsveddelerinin elinden hangi haklarını almıştır, nelerini kısıtlamıştır. Hem
sonra ikisi polis olmak üzere kırk kişinin yaralandığı olaylar Türkiye’deki yasa
uygulayıcıları ile öğrenci geçinen karanlık emelli kişiler arasında mı cereyan
etmiştir. Hayır!..O halde zat-ı alinizdeki bu eziklik psikolojisi neyin nesidir?
Eğer Türkiye’de demokrasinin uygulanmasında eksiklikler, onun özümsenememesinde
noksanlıklar varsa, bu tamamen Türkiye’deki hükümetlerin özellikle sol
gurupların bitip tükenmeyen mevcut düzeni yargılama girişimler inanılmaz
derecedeki tavizkar tutumları ve çifte standart uygulamalarından
kaynaklanmaktadır.
İstanbul Üniversitesinde ve Yıldız Teknik Üniversitesinde
yapılan aramalarda üzerlerinde öğrenci araç ve gereçleri, yerine 4 adet döner
bıçağı, 3 adet “kelebek bıçak” adı verilen türden bıçak, 5 adet komando bıçağı,
1 adet çekiç, 1 adet keser, 5 adet göz yaşartıcı sprey, 3 adet demir boru, 20
adet demir çubuk, 70 adet ağaç sopa, 40 adet taş ve 1 adet sapan olmak üzere
kavga araç ve gereçleri taşıyan insanlar zaten demokrasi karşıtıdır ve yıllardır
Türkiye’ye sosyalizm, komünizm yada adı her neyse çağ dışı, insanlık düşmanı
düzenleri hakim kılmaya çalışan zihniyetin sahibi kişilerdir. Bu beyinlere
demokrasiyi nasıl özümsettirebilirsiniz,
Türkiye’de demokrasiyi tepeden tırnağa herkese
özümsettirmek istiyorsak, “Millî Eğitim” gerçekten Millî bir eğitim sistemini
benimsemeli ve yerleştirmeye çalışmalıdır. Ana okullarından itibaren millî ve
manevî değerleri çocuklara özümsettirir ki gelecekte üniversite
kapısından
içeri girerken sırt çantasında balta ve satır değil, öğrenci araç ve gereçleri
olsun. Birileri ne der? Diyerek millî ve manevî değerlerden taviz vermekten, bu
ulvi değerlerimizi
çocuklarımıza verecek bir eğitim sistemini oluşturmaktan çekinmezsiniz.
Türkiye’miz ve milletimiz için hayati önem taşıyan bu husus, daha önceki
hükümetler gibi daha sonraki hükümetlerin insafına terk edilmemelidir.
Bir davete icabet etmeme başarısını (!) “Vazonun duvara
vurulmasını önledik!” diyerek adeta demokrasiyi kurtaran kahraman edasına
bürünenler, gerçekten demokrasiye hizmet etmek istiyorlarsa tribünlere karşı şov
yapmayı bırakıp Türkiye’nin köklü problemlerinin çözümünde etkin ve gerçekçi
sorumluluk üstlenmelidirler.
ÜNİVERSİTELERİ
TERÖR YUVASI
YAPMAK İSTEYENLER CHP’DEN DESTEK ALIYOR
07
Mayıs 203
Dün televizyon ekranlarında gün boyu sanki bir marifetmiş
gibi gösterilen dehşetengiz bir haberin(!) görüntüleri vardı ki; haberciliğin
kimilerine göre tetikçilik olarak algılandığını ortaya koyuyordu. “Karşıt sol
görüşlü öğrenciler” diyerek verilen görüntüler,1980 öncesini yaşayan insanların
neredeyse artık hafızalarından silinmeye başlayan kanlı çatışmaların yeniden
hatırlanmasını sağlayacak türdendi. Söz konusu görüntülerin tekrar tekrar
verilmesi sopalı satırlı bu çatışmaların diğer üniversitelerde de yankı
bulmasını ve öğrenciler (!) arasında yeni planların yapılmasına da yol açmıştı.
Kafalardan akan kanlar, havada uçuşan sopalar, satırlar ve birbirlerine kıyasıya
vuran sözde öğrencilerin görüntülerini 6 yaşındaki kızıma göstermemek için ne
kadar gayret ettiysem de muvaffak olamadım ve bir haber saatinde o görüntüler
aniden ortaya çıkınca bana “bunlar birbirlerine neden vuruyorlar!” diye
soruyordu.
Kendimce görüntüleri kamufle edici bazı cevaplar verdim
fakat tabi ki, bu çare değildi. Asıl olan bu tür çirkin, vahşi ve toplum
psikolojisini olumsuz yönde etkileyecek görüntülerin mümkünse biç
verilmemesidir. O olayları haber yapmanın başka yöntemleri de olsa gerektir.
Bereket versin ki; 30 öğrencinin ve bir emniyet mensubunun yaralandığı taşlı
sopalı vahşi ve kanlı çatışmaların içinde, yıllar yılı günah keçisi ilan edilen
ve her fırsatta adlarının her olaya karıştırılmaya çalışıldığı ülkücü vatansever
Türk gençlerinin ismi yoktu olamaz da...
Çünkü, Türkiye’mizin ve Türk insanının kalkınmasının yolu,
bu tür basit fakat Türkiye'nin istikrarına ciddî anlamda zarar verecek
provokasyonlardan geçmez. Bu olayların da ortaya çıkmasının zamanlaması çok
ilginçtir. Orta Doğu’daki karmaşıklığın, KKTC'nin ve AB görüşme sürecinin
gündemde olduğu günlerde, iç kargaşalık çıkartmak isteyenlerin Türkiye’miz
hakkında iyi niyetler beslemedikleri açıkça ortadadır. İnşallah bu öğrenci
olaylarının sonuncusu olur ve daha fazla gündemde kalmaz. Bu konuda medyaya çok
büyük görev düşüyor. Yıldız Üniversitesi’ndeki öğrencilerin üst araması
sırasında ortaya çıkan tablo ayrıca bir tehlikenin de habercisi durumundadır.
Döner bıçakları, demir çubuklar, bıçaklar, satırlar ve sopalar...
Üniversiteler, etrafına ışık saçan aydın, bilgili fikir
sahibi insanlar yetiştirmesi gereken ilim ve irfan yuvaları olması gerekirken
insan canına kast eden katillerin ve teröristlerin yuvası haline getirilmek
istenmektedir. Sözde barıştan, hümanizmden, insanlığın kardeşliğinden dem vuran
sözde solcularımız kendi aralarında barışı, kardeşliği, sağlayamıyorsa bu
düşünceleri ülkeye ve dünyaya nasıl hakim kılacaklar? Türkiye'deki bütün
yetkililer çok dikkatli olmalı ve olayları basite almamalıdır. Zira aniden
ortaya çıkan bu hadiselerin müsebbipleri, TBMM'deki CHP'li bazı
milletvekillerinin, geçmişte Türkiye'yi kan ve ateşe boğmak isteyen, terör
estiren ve yabancı ideolojilerin emrinde çalışan, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve
Hüseyin İnan’ın idamları konusunda soru önergesi vermeleri ve de rahmetli Adnan
Menderes ile kıyaslamaya kalkmalarından cesaret alıyor olabilirler. Ben de
TBMM'ne soruyorum: CHP ne yapmak istiyor?
|