HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

HAZİRAN-2003

 

 DOĞU TÜRKİSTAN DAVASINA NASIL HIZ KAZANDIRILMALI

30 Haziran 2003

Türk dünyası içerisinde esaret altında bulunan tek ülke Doğu Türkistan'dır. Rusya federasyonu içerisinde bulunan Türk topluluklarının bağımsız olmayı istemek gibi bir dertleri var mı? Yoksa şu anda içinde bulundukları kısmi özerklik statüsü onlara yetiyor mu bilemiyoruz.

Fakat bilinen odur ki, hiçbir Türk asıllı kavmin ya da topluluğun, bırakın esaret altında olmayı, adına özerklik denilen esaretin bir diğer versiyonunu kabulleneceklerini, içlerine sindireceklerini özgür olma fikrinden tamamen vazgeçeceklerini hiç mi hiç zannetmiyorum. Bu nedenle, bugün Rusya federasyonu içinde yer alan Türkler de ilk fırsatta özgür olma yolunu seçeceklerdir.

Çinli emperyalistler de Doğu Türkistan'a 1955 yılında dünyanın daha fazla tepkisini çekmemek için sözde özerk bölge statüsünü vermişlerdir. Bu statü gerçek bile olsa, 40 milyon Doğu Türkistan halkı özerklik, muhtariyet, yüksek muhtariyet(?) ya da adı her neyse bu kandırmaca usullerini kesinlikle reddetmekte, tam anlamı ile bağımsız bir Doğu Türkistan arzulamaktır. Bunun içinde 50 yıldır Doğu Türkistan'da ve Diasporada -Doğu Türkistan dışında ki ülkelerde yaşayanlar- bağımsızlık mücadelesi sürdürülmektedir. Her ne kadar 1950'li yıllardaki Doğu Türkistan davası ile, 2000'li yıllardaki Doğu Türkistan davası arasında önemli ölçüde lehimize gelişmeler var ise de, bu durum asla Doğu Türkistanlıları rehavete sürüklememelidir. Çünkü Türk dünyasının Orta Asya’nın kalbinde bulunan kalesi Doğu Türkistan hala Çin esareti altındadır. Doğu Türkistan'ın özgürlüğü yolunda daha fazla mesafe alınabilmesi ve bir an önce hedefe ulaşılabilmesi için Doğu Türkistan özgürlükçüleri ellerindeki kozları çok iyi değerlendirmeli ve doğru kullanmalıdırlar.

Birincisi: Doğu Türkistan halkı, Türk milletine mensup olma ayrıcalığını iyi değerlendirerek, 250 milyonluk Türk dünyasına diasporadaki Türkistanlılar aracılığı ile iyi anlatmalı, onların tam desteğini alabilme konusunda çok büyük gayret sarf etmelidirler.

İkincisi: Doğu Türkistan halkı İslam dinine mensup olmasından dolayı Müslüman kimliğini yeterince anlatabilmeli ve bütün İslam dünyasının tam desteğini almayı başarabilmeli, en azından buna gayret etmelidir.

Üçüncüsü: Komünist Çin yönetimi ile anlaşmazlığı bulunan dünya ülkeleri ile iyi ilişkiler tesis etmek suretiyle Doğu Türkistan davasına güç katma yoluna gidilmeli, Avrupa ülkelerinin insan hakları ihlalleri konusundaki girişimlerinin ve bu yöndeki çalışmalarının yönünü dünyadaki en çok insan hakları ihlallerinin yaşandığı bölge olan Doğu Türkistan'a çevirmeyi başarabilmelidir.

Bu suretle; Doğu Türkistan'ın özgürlüğe doğru ilerleyişi, kuvvetli bir rüzgarı arkasına alarak daha hızlı olacak, böylelikle de Doğu Türkistan davasına daha gerçekçi bir yöntemle hizmet edilmiş olunacaktır.

 

TÜRK MİLLETİ İÇİN BATILI OLMAK YANLIŞ

ALGILANMAMALIDIR

28 Haziran 2003

Türkiye’deki Türk halkı son elli yıldır ne çekiyorsa kendi kimliğinden başka kimliklere ilgi duyan, tarihi geçmişini, ecdadının fütuhatlarını insafsızca eleştiren, batılılar istiyor diye her türlü millî ve kültürel değerlerinden feragat etmeye hazır ve nazır, idareci görünümlü bazı köle zihniyetlilerin basiretsizliklerinden çekmektedir.

Türk Milletinin muasır medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi için; dininden, örf, adet, gelenek ve göreneklerinden, bugün erişilmez yıldızlar kadar yüksekte görülen batılı dostlarımıza(!) medeniyet ve insan olmanın temel kavramlarını öğreten ecdatlar1mızın şanlı geçmişinden vazgeçmek ya da diğer bir deyişle Müslüman Türk kimliğini inkar etmesi gerektiğini düşünenler ben ve benim gibi düşünenlere göre, bu yüce milletin temsilcileri olamazlar. Bir anne baba gözbebeği evlatlarının en iyi eğitim ve öğretim şartları altında eğitilmesini ve topluma şahsiyetli ve kişilik sahibi bir birey olarak yetişmesini ister. Türk milletini idare edenler neden Türk milletinin batılı milletlerin taklitçisi yada gözü dönmüşçesine hayranı olarak yaşamasına yönelik tutum davranışlar içindedirler. İstisnalar kaideyi bozmazlar, fakat genel olarak bakılacak olursa Türk halkının büyük ümitlerle iktidara taşıdığı siyasi partiler maalesef bir önceki iktidarın bıraktığı yerden, Türk milletinin aleyhine olan, Türkiye’nin geleceğini ipotek ettiren politikalarına devam etmektedirler. Başta, bu necip milletin yöneticileri olmak üzere Türk milleti içinde bulunduğu batılı hayranlığı zilletinden kurtulmadıkça, öz değerlerine sıkı sıkıya sahip çıkmadıkça, kaybolmaya yüz tutan millî ve kültürel değerlerini yeniden diriltmeye gayret göstermedikçe, ecdat yadigarı, şehit kanları ile sulanmış vatan topraklarını, bu vatanın varlığından, bu milletin yaşıyor olmasından ve Türk milletinin bu eşsiz coğrafyanın sahibi olmasından büyük rahatsızlık duyan hazımsız, kıskanç ve hatta kin ve düşmanlık besleyen bir takım yabancılara satılmasından vazgeçilmedikçe, kısacası, bizi biz yapan değerlere sıkı sıkıya sahip çıkılmadıkça Türkiye’nin ve Türk milletinin önündeki engeller bitip tükenmeyecektir.

Batılı olmak bu milleti asıl kimliğinden kopartmamalıdır. Batılı olmak bu milletin gelecek nesillerini köleleştirmemelidir. Batılı olmak adına ardı arkası kesilmeyen batı emperyalizminin dayatmaları karşısında süklüm püklüm olmamalıyız. Bu yüce milletin nesilleri batılı olmayı, sabahlara kadar barlarda, pavyonlarda çılgınca baba parası yemek, şampanya banyosu yapmak, tabak kırmak, ceket yakmak, dolar saçmak olarak algılanmamalıdır.Yöneticiler hazineye para girdisi sağlayacağız diyerek mevcut kumarhanelerin yanına yenilerini ilave etmemelidir. Bence batılı olmak ilimde, teknikte, üretimde dünyada bir numara olmaya çalışmak, çalışanlara köstek değil destek vermektir.

 

ASIL SÜPER GÜÇ OLMAK TÜRK MİLLETİNİN HAKKIDIR

27 Haziran 2003

Bütün dünya devletleri 21. yüzyıla istese de istemese de ABD'nin dünyanın bir numaralı süper gücü olduğunu kabul ederek girmektedir. Süper olmak olağanüstü olmak anlamında da değerlendirilebilir. Olağan üstülük ise, bir dönem Osmanlı Devletinin üç kıtaya hükmedebilmek gibi bir güce erişebilmiş olmayı gerektiren bir azamet ve iktidara sahip olmaktır. Bütün dünya biliyor ki; Osmanlı devletinin kudret ve tesir gücü yükselme döneminde zirveye ulaşmış, bir kıtadan diğer bir kıtaya gönderdiği ulaklar vasıtası ile ülke idarelerini doğru yönde uyarabilmekte, gerektiğinde de adaletsiz ve insanlığı köle gibi kullanmak isteyen yada Osmanlı devletinin iktidarını tanımak istemeyen ülkelerin yönetimlerini istediği gibi değiştirebilme gücüne sahip bulunmakta idi.

Tabii ki, bunları yaparken son derece adaletli davranmakta, ırk, dil, din, renk ve mezhep ayrını gözetmeksizin girdikleri ülkelerin insanlarına insani erdemleri hatırlatacak bir hizmet anlayışı ile muamelede bulunmaktaydı. Daha burada saymakla bitiremeyeceğimiz birçok hususiyetleri ile insanların gönüllerini, uyguladıkları Türk-İslam adaletinin şefkat ve merhamet dolu idare sistematiği içerisinde fethetmekte, dolayısıyla de birçok ülkeler kendiliğinden Osmanlı devletine biat etmekteydi. Bir de, şimdi dünya hükümranlığı peşindeki ABD'nin birçok dünya ülkesine yönelik uyguladığı gizli ve aleni baskılarla hakimiyet kurma girişimlerine bir göz atacak olursak; gerek siyasi, gerek ekonomik ve gerekse askeri güç kullanarak işgal ettiği ülkelerin insanlarının büyük çoğunluğunun nefretini ve kinini kazanmaktadır. Bu durum da ileride ABD'nin çok rahat edemeyeceği anlamına gelir. Kendi ülkesinde dahi Bush aleyhinde gösteri yapanların ardı arkası kesilmemektedir. Fakat her halükarda ABD'nin birçok ülke yönetimlerine büyük ölçüde baskılar uyguladığı, Afganistan, Irak ve bugün de İran’da rejim değişikliği konusunda düğmeye basmış olduğu açıkça görülüyor. ABD'nin işgal ve rejim değişiklikleri konusunda çok önceden uygulamaya koyduğu uzun vadeli programları bu günlerde netice vermeye başlamış bulunuyor. Bizlere çok basit gibi görünen Coca Cola, Mc Danlts, kot pantolon ve ideolojik Amerikan filmleri kırmızı işaretini koyduğu ülkelere gönderilmekte, o ülke gençlerini etki altına aldıktan sonra ise, bu günkü İran gibi iç kargaşalıklar yaratılarak işgal ya da rejim değişikliklerini hal yoluna koymaktadır. Bu hareketlerin en manidar olan yanı ise, 11 Eylüldeki ikiz kulelerin yıkılışının ardından ABD Başkanının sonradan dil sürçmesi olduğunu ileri sürdüğü “Bu Bir Haçlı Hareketidir.” anlamındaki cümlesidir. Bu tarihi cümleden sonra İslam ülkelerinin bir tedbir almamış olmasını da doğrusu anlamak çok güçtür.

Gönül isterdi ki, yukarıda sözünü ettiğim gibi, Osmanlının torunları olan bir milletin ülkesi ve devleti Osmanlı ihtişamının devamı gibi davranabilsin ve ABD yada AB'nin bekleme salonlarında vakit öldürmeyip, dünyanın gerçek anlamdaki adaletli süper güçlerinden biri olsun. Çünkü; buna bütün milletlerden çok, Türk milletinin hakkı vardır.

 

ÇİN’İN KÜLTÜR KATLİAMINA DUR DENİLMELİDİR

26 Haziran 2003

Dünyada, nesilleri tükenmek üzere olduğundan dolayı vahşi hayvan türlerinden birçoklarının nesillerini koruma altına almak, üremeleri için doğal alanlar tahsis edilerek sayılarını çoğaltmak için inanılmaz derecede maddi ve manevi çabalar sarf edilirken maalesef Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da Çinliler, 40 milyon Müslüman Türk halkı üzerinde çok yönlü bir soykırım uygulanmakta iken, hayvan severlik naraları atan insanlar suskun ve sessizlik içinde insanların katliama uğratılmasına soykırımlara karşı son derece kayıtsızlıklarını sürdürmektedirler.

Oysa ki; dünyanın en eski medeniyetlerinin izlerini taşıyan, geçmişten günümüze kadar (1949 yılındaki Çin işgaline kadar daha fazlaydı.) Uygur halkı tarafından itina ile korunarak yaşatılan tarihi eserler ve kültür değerleri Çinli istilacılar tarafından tarihi eserler ve kültür yok edilmiştir. 1966 ile 1976 yılları arasında adına “Kültür İhtilali” dedikleri kültür katliamı döneminde on milyondan fazla, Buda medeniyetine, eski Grek medeniyetine, Yunan felsefesine, İslâm medeniyetine, Uygur tababetine, edebiyat, şiir, halk ağız edebiyatına, çiftçiliğe, besiciliğe, el sanatlarına, güzel sanatlara ve daha birçok tarihi dönemlere ait eserleri yaktılar, yıktılar, yok ettiler.

21. yüzyıla girmekte olduğu şu günlerde hümanizmden, insan haklarından, evrensellikten kültür alış verişinden, globalizmden dem vurarak yaygara koparanlar ne yazık ki, dünyanın süper güçlerinden biri olduğu iddiasındaki ve yine ne yazık ki, BM’de veto hakkına sahip beş daimi üyeden birisi olan Çinli emperyalistlerin Doğu Türkistan halkına karşı uygulamakta olduğu soykırım ve kültürel değerlere karşı giriştiği kültür katliamına bir tepki göstermemektedirler. Dünya siyasetine yön verecek kadar siyasi güce sahip ülkeler dahi müdahale etmeleri gereken ülke Çin olduğundan dolayı sessiz kalmayı tercih etmektedirler, Çinlilerin terörizmi doludizgin katliamlarına devam ederken, Çin ile dostluk uğruna Çin’in devlet terörüne sessiz kalanlar söz konusu kültür katliamına açıkça ortak olmaktadırlar.

Doğu Türkistan’daki kültürel değerlerin ve bütün insanlığı yakından ilgilendirmesi gereken ortak kültürel varlıkların Çinliler tarafından hoyratça tahrif edilmesi ve tamamen yok edilmeye doğru yol alması başta Türk-İslâm kültürünü ayakta tutan en önemli ayaklardan birinin yıkılması anlamına gelir. Bunun sonucunda dünya medeniyeti ve kültürü de çok ağır bir darbe alacaktır.

 

DOĞU TÜRKİSTAN DAVASI İÇİN ALTIN NESİLLER

YETİŞTİRİLMELİDİR

25 Haziran 2003

 Doğu Türkistan'ın özgürlük mücadelesine katkı sağlamak isteyen her bireyin, öncelikle savunduğu bu ulvi davanın mahiyeti ile ilgili yeteri kadar bilgiyle donanmış olması, savsaklanamaz bir temel şart olarak görülmelidir.

Kulaktan dolma bilgilerle yola çıkıldığında bu mukaddes davaya faydadan çok zarar verilmektedir. İstişareden yoksun “ben yaptım oldu” anlayışı ile yola çıkanlar zaman zaman önlerine çıkan kritik dönemeçlerde doğru ve sağlıklı cevaplar bulamadıkları, istikametlerini, davaya, ciddi anlamda katkı sağlayacak yönlere yöneltemedikleri, hayırlı, doğru, netice verici, kesin ve hızlı kararlar alamadıklarından dolayı Doğu Türkistan davasının gidişatının önü tıkanmakta, arzu edilen sonuçlara ulaşılamamaktadır. Doğu Türkistan'ın içinde, Çinli istilacılara karşı amansız ve çok yönlü bir mücadele sürdürmekte olan Doğu Türkistan özgürlükçülerine destek vermek adına faaliyet gösteren Doğu Türkistan dışındaki kişisel ve sivil top1um örgütlerinin faaliyetleri çok yeterli olmasa da yeni deyim ile diasporadaki Doğu Türkistanlıların Doğu Türkistan'ın kurtuluşu yolundaki çizgiden kopmamaları konusunda büyük rol oynamaktadırlar. Bu noktada çok önemli bir kriter ortaya çıkmaktadır. Bu da, gerek bireysel bazda olsun, gerekse toplum örgütleri kanalı ile olsun, yeni yetişmekte olan Doğu Türkistanlı neslinden, millî ve manevi değerlerine bağlı, Doğu Türkistan davasından uzak olmayan, millî hasletlerine saygılı, bilgili, kültürlü, bilinçli bir jenerasyonun yetişmesi için çaba sarf etmektir. Bu çok önemli bir hizmet olacaktır. Diasporadaki Doğu Türkistanlıların millî davamıza en büyük katkısı, canla başla her kademede hizmet edebilecek insanların yetiştirilmesinde rol oynamak olacaktır. Hızla değişen dünya dengelerini iyi takip eden, kimden ya da hangi  ülkelerden ne tür ve hangi ölçülerde destek sağlanabileceğinin tahlilini yapabilecek, Doğu Türkistan davası konusunda doğru stratejiler üretebilen insanların sayılarının artması Doğu Türkistan davası açısından son derece faydalı olacaktır. Doğu Türkistan'ın özgürlük mücadelesine hizmet etmek isteyenlerin, içinde bulundukları şartlar ne olursa olsun bu şartları lehimize çevirebilme yeteneğine sahip olması gerekir. Durgun, suskun, itaatkar (yaşadıkları ülkelerin yasalarına elbetteki itaatkar olacaklar) içe kapanık bir hayat tarzından kendilerini kurtarıp; aktif dışa açık, fikirlere açık, yasal ve evrensel haklarını sonuna kadar kullanan, kullanmak isteyen, kumanda edilen değil, kendi yönünü belirleyebilen, dünya konjonktüründe varlığını hissettirebilen, hedefe doğru ilerlerken çekilecek sancılara katlanabilen ve ufku açık nesillerin yetişmesi ve yetiştirilmeye çalışılması ana hedef olmalıdır.

Hiç şüphe yok ki; böyle nesilleri bağrında yaşatan ülkeler de gurur duyacaklardır. Doğu Türkistan davası da böyle savunucuları olduğundan dolayı büyük ivme kazanacak ve kutsal hedefe daha çabuk ulaşacaktır.

 

 BAZI ZAMANLARDA YAŞANAN ACI TECRÜBELER BİRER

KAZANÇTIR

24 Haziran 2003

Doğu Türkistanlılar ülkelerinin Çin işgaline uğramasından sonraki yıllarda, Çinli yöneticilerin tedrici olarak, adına “göç anlaşması(!)” dedikleri ve başta Afganistan olmak üzere, bazı ülkelere Doğu Türkistanlılardan sözde diğer ülke milletler1nden olduğunu ispat edenlere tanıdıkları göç edebilme imkanını (Aslında buna zoraki göç ettirme yada sürgün demek daha doğru olur) sundular.(!) Bu durum karşısında içinde bulundukları şartların giderek zorlaşmakta olduğunu gören ve Türk milletine reva görülen zulmü sineye çekmek ya da bu zilleti ve Çin’in işlemekte olduğu insanlık suçlarını dış dünyaya anlatmak arasında bir tercih yapmak arasında kalan Doğu Türkistanlıların bir bölümü dış ülkelere hicret etmeyi uygun bulmuşlardır. Dış ülkelere çıkmak isteyenlerin düzenledikleri birçok belgenin uydurma olduğunu bilen Çinliler yine de göz yummuşlar ve Doğu Türkistan topraklarını terk etmelerine teşvik etmişlerdir.

Afganistan ve Hindistan sınırlarından ülkelerini terk etmek zorunda kalan Doğu Türkistanlıların öncelikle gitmek istedikleri ülke rahmetli İsa Yusuf Alptekin beyin “Türk dünyasının istinatgahı”, “Orta Doğunun denge unsuru” diye adlandırdığı Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Türkiye’ye gelenler uzun yıllar Türkiye’yi vatanları olarak bildiler. Çocuklar burada okudular, yüksek öğrenim görenler akademik kariyer yapanlar oldular. Askerlik görevini şanla şerefle ve büyük bir millî bir arzu içinde yaptılar, yapıyorlar. Karşılıklı evlilikler yapıldı, iş güç sahibi olundu. Velhasıl vatanını milletini seven, dinini diyanetini bilen her Türk insanı gibi tamı tamına birer Türk vatandaşı olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Tabi ki, bu arada en büyük arzuları ve beklentileri Türkiye’nin mukaddes Doğu Türkistan davasına sahip çıkması ve bu davaya hizmet edecek insanların yetişmesinde destek olması idi. Fakat böyle olmadı. Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu vahim durumu Türk ve dünya kamuoyuna anlatmak isteyenlere bir süre hoşgörü gösterildiyse de 1960’lı ve 1970’li yıllardan sonra Doğu Türkistan davasının giderek daha fazla sempatizan kazanmaya başlamasını müteakip ve buna paralel olarak Türkiye’de Çin nüfuzunun kuvvetlenmeye başlaması ile Doğu Türkistanlıların önlerine bazı engeller çıkmaya ve çıkartılmaya başlanıldı. 1998 Aralık ayında Mesut Yılmaz’ın başbakanlığındaki hükümetin Doğu Türkistanlılar aleyhindeki gizli genelgesi ile durum daha da netleşti. Bunu Çin başbakanına verilen devlet nişanı ve AKP iktidarının ikinci gizli genelgesi takip etti.  Oysa ki, din, dil ve millet beraberliğimiz olan bir ülkede daha farklı bir ilgiye mazhar olmak isterdik. Ne yazık ki, son dönemde sevinenler bayram edenler Türkiye’yi vatan bilen Doğu Türkistanlılar değil, Komünizmin dünyadaki tek temsilcisi ve işkenceci kimliği ile bilinen insanlık düşmanı Çinliler olmuştur. Doğu Türkistan davası Türkiye’de yıllar yılı bazı kişilere bir sıçrama tahtası olmuştur. Doğu Türkistanlıların haklı davasını kullanarak bazı öğretim üyeleri terfi etmiş, bazı siyasi partiler de oy kazanmışlardır. Bu güne kadar ne bir üniversite bünyesinde “Doğu Türkistan Araştırma Kürsüleri” kurulabilmiştir, nede Doğu Türkistan davasını elinde pankart gibi taşıyan siyasi partiler TBMM’de bir inceleme heyeti oluşturarak Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerini yerinde inceletebilmişlerdir.

Olsun; bütün bunlar birer acı tecrübe olarak kazanç hanemize kaydedilmiştir.

 

TARİHİ BİR SORUMLULUĞUN YERİNE GETİRİLMESİ ŞARTTIR

21 Haziran 2003

İnsanlık tarihinin göçler ve sürgün edilen toplulukların dramatik hikayeleri ile dolu olduğundan daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Yakın tarihimizdeki en büyük göçlerden birinin ezeli ve ebedi Türk vatanı olan Doğu Türkistan'ın Çinliler tarafından istilâ edilişinden sonra kitleler halinde değişik dünya ülkelerine doğru göçlerin (sürgünlerin) yaşandığını ve bunların bir kolu olan 1961 yılında üç kafile halinde Afganistan üzerinden Türkiye'ye gelen Doğu Türkistanlıların göç esnasında yaşadığı bazısı ayrıntılardan (Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye göç' esnasındaki bazı ayrıntılar 1 ,2,3) bilgiler aktarmaya çalışmıştım.

Bilindiği gibi, geçmişten günümüze ve insanların gelecek nesillerine mutlaka intikal ettirmeleri, üzerlerine farz mesabesinde olan millî, insani, tarihi ve dini miraslar ve emanetler vardır, olması da gerekir. Eğer bu saydıklarımızla ilgili emanet ve kutsal değerleri gizleyenler, açığa çıkartmayanlar, paylaşmayanlar, gelecek nesillere intikal ettirmeyenler olursa (ki var olduğuna inandığım kişileri biliyorum.)Tarihi bir vebal altında kalacaklardır. Her zaman söylenen bir söz vardır. “Geçmişini bilmeyenler geleceklerine yön veremezler'' diye...Doğu Türkistan toplumunda (özellikle de çeşitti ülkelerde Doğu Türkistan dışında yaşayanların arasında) ebediyete intikal edenler ve halen yaşayanlardan eksik ya da fazla, hizmeti geçen herkesi minnet ve şükranla yad ederken, dünyadan göçenler arasında Doğu Türkistan davasında faydalı olabilecek belge ve bilgilere sahip olan fakat o belge ve bilgileri bu güne ulaştırmayanlar geride büyük bir boşluk bırakmışlardır. Bu günlerde Doğu Türkistan davasına hizmet edebilecek nesiller yetişmemekte olduğundan şikayet edenler bu olumsuzluğun sebeplerinin birisi olarak kendilerini görmelidirler. Çünkü, kendisinde mevcut olduğunu bildiğimiz belge ve bilgilerden istifade etmek için müracaat ettiğimiz bazı şahsiyetler kendisinde var olduğunu söylediği belgeleri bize göstermekten oldukça imtina ediyordu. Yanlarından elimiz boş ve buruk düşüncelerle ayrıldık. Oysa ki basın ve yayın dünyasından sevdiğim ve saygı duyduğum bazı şahsiyetler ısrarla Doğu Türkistan'dan göç sırasındaki sergüzeştleri büyüklerin anlattıklarından ve verecekleri belgelerden istifade ile derlememi ve bir ayrı kitap şekline getirmemi  ısrarla istiyorlardı. Ben de bu konu üzerinde ısrarcı olmaya devam edeceğimi de kendilerine bildirdim.

İnşallah yakın zamanda Doğu Türkistan dostlarının, Doğu Türkistan'ın geleceğine hizmet edecek faydalı isteklerine cevap vermeye gayret edeceğim. Ellerinde yeni nesillerimizin geleceklerine ışık tutacak, Doğu Türkistan davasına katkı sağlayacak, önemli belge ve bilgiler bulunan büyüklerimizin hepsine basın yolu ile bir defa daha istirhamda bulunuyorum. Bu tarihi bir istektir. Kimin ne kadar daha yaşayacağını Allah bilir. Bu nedenle lütfen, her türlü belge ve bilgilerden yeni nesillerimizin istifade etmesini sağlayınız. Geçmiş olaylara vakıf olanlar bir araya gelerek bir ağızdan tarihi bir sorumluluğu yerine getiriniz.

 

DOĞU TÜRKİSTAN’ DAN TÜRKİYE’YE.

GÖÇ ESNASINDAKİ BAZI AYRITILAR (3)

16 Haziran 2003

Afganistan’da, Türkiye’ye bir an evvel gidebilme gayreti içindeki Doğu Türkistanlılar, Afganistan’ın mevcut şartları içerisinde kendilerince organize  olarak mücadelelerini sürdürürlerken, bu esnada, rahmetli liderlerimiz İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra Beyler Türkiye’de, o günlerde iktidarda bulunan İsmet İnönü hükûmetine defalarca müracaat ederek ve nüfuzlu şahsiyetleri birer birer ve aralıksız olarak ziyaretlerle Afganistan’daki Doğu Türkistanlı kafilenin Türkiye’ye kabulü için müracaat  etmişlerse de Doğu Türkistan’da 12 Kasım 1933’de kurulan Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin Dış İşleri Bakanlığınca “Gökbayrak’tan Albayrak’a Selâm" denilerek müjdelenmesi karşısında o zamanlardaki 6, İnönü hükûmetince (O4.05.1931-01.03.193Ş) tanınmak şöyle dursun, “Çin gibi büyük ve güçlü bir devletle komşu olan bir devletin her şeyden önce onlarla iyi geçinmesi gerekir.” şeklinde garip bir cevap verdiği gibi, (Gerçi bu günlerdeki durumda o günlerden farklı değil.)10. İnönü hükûmeti (25.12.1963-20.02.1965) tarafından reddedilmiştir.

Bu durum karşısında ümidini kaybetmeyen liderler mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Hatta o günlerde kendileri İstanbul’da ikamet etmelerine rağmen, işlerinin tamamını başkent Ankara ‘da yürütmek zorunda olduklarından Ankara’nın Samanpazarı semtinde üçüncü sınıf otellerde yatıp kalkarak mücadeleyi sürdürdükleri de bilinmektedir. Durum Afganistan’da daha bir vahim hale gelmiştir. Nedenine gelince, bazı Arabistan sevdalısı Doğu Türkistanlılar, (Bunlar Suudi Arabistan ve Tayvan hükûmeti temsilcileri tarafından kandırılan kişilerdir. Daha sonra olayın farkına varmışlardır.)Türkiye’nin Afganistan sefaretinden bekledikleri olumlu cevap geciktikçe Tayvan (Milliyetçi Çin) pasaportlarına müracaat etmişler ve hatta bütün akrabaları dahil bu pasaportu alanlar bile olmuş. Bundaki maksatları Tayvan pasaportu ile Suudi Arabistan’a gidebilmektir. Dolayısıyla, Türk sefaretine Türkiye’ye gitmek isteyenler olarak verilen listedeki sayı her geçen gün azalmaktadır. Orada kurulduğunu söylediğimiz cemiyet mensupları bir de bu cereyan eden olumsuzluklara karşı mücadele vermektedirler.

O sırada Türkiye’de, 10. İnönü hükûmetinin sona ermesini müteakip hükûmeti kurma görevini Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Cumhuriyet senatosu Kayseri üyesi Sayın Suat Hayri Ürgüplü’ye vermiştir. Ürgüplü AP, YTP, CKMP ve MP’den oluşan bir koalisyon hükûmeti kurmuştur. Bu hükümet’e İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra Beylerin yaptığı müracaat nihayet olumlu netice vermiş ve böylece Afganistan’daki 71 ailelik Doğu Türkistan kafilesi “Suat Hayri Ürgüplü Kabinesi’nin onayı ile Türkiye’ye kabul edilmişlerdir. Süleyman Demirel döneminde değil...

Suat Hayri Ürgüplü’nün kurduğu hükûmet 20.02.1965- 27 .10.1965 tarihleri arasında görev yapmıştır. 1. Demirel Hükûmeti ise, 27 .10.1965- 03.11.1969 tarihlerinde iş başında kalmıştır, Afganistan’daki Doğu Türkistanlılar 3 ayrı uçak seferi ile, 8.10.1965’de birinci kafile, 10.10.1965’de ikinci kafile, 12.1 0.1965 tarihlerinde de üçüncü kafile olmak üzere Türkiye’ye doğru yola çıkılmış ve böylece Türkiye’ye gelinmiştir. Bu mücadele esnasında emeği geçen ve bu gün aramızdan ayrılanlara Allah’tan rahmet, sağ olanlara da hayırlı uzun ömürler diliyorum.

 

   DOĞU TÜRKİSTAN DAN  TÜRKİYE’YE

GÖÇ ESNASINDAKİ BAZI AYRINTILAR (2)

14 Haziran 2003

Doğu Türkistan’dan gelip Afganistan’da geçici bir süre kalacak olan Doğu Türkistanlı kafilesi, kısa zamanda Afganistan’daki bütün olumsuz şartlara rağmen Türklerin genel karakterinde mevcut olan teşkilatçılık ruhunu oldukça açık bir şekilde oluşturdukları bir komitenin genel yapısına aksettirmişlerdir.

Oysa ki, Afganistan’daki padişahlık rejimi hiçbir şekilde sivil örgütlenmelere izin vermemekte, böyle bir teşebbüste bulunanlar olursa cezalandırılmaktadır. Buna rağmen, Doğu Türkistan’daki Çin mezalimini, izin verilirse Afganistan’da, eğer izin verilmediği takdirde çıkacakları diğer ülkelerde anlatmak maksadıyla Afganistan hükümetine bir dilekçe ile komiteyi oluşturan kişilerin isim listesini ekleyerek müracaat ederler. Afganistan hükümeti böyle bir oluşuma müsade etmeyeceklerini ve kendilerinin Çin gibi büyük bir ülkeyle karşı karşıya gelme riskini göze alamayacaklarını bildirirler fakat, sunulan listeyi ve dilekçeyi de almış olurlar. Bu bir yerde, Afgan hükümeti tarafından Doğu Türkistanlıların  cesurca ve iyi niyetli tutumuna karşı gösterdikleri bir samimiyetin ifadesidir. Oluşturulan komitenin isimleri ve görevleri şu şekildeydi:

 

1- Seyit Abdulveli Efendigil (Cemiyet Reisi)

2- Mirahmet Batur (Reis Muavini)

4- Seyit Rızvan Tümtürk ( Muhasip)

5- Nurettin Batur (Propaganda Sorumlusu)

6- Yusuf Batuhan (Propaganda sorumlusu)

6 asıl ve 6 yedek üyeden oluşan bu komitedeki yedek 6 kişi ise, asılların her hangi birinin veya hepsinin bir olumsuzlukla karşılaşmaları durumunda asıl üyelerin yerine görevi yürütmeyi üstlenmişlerdir.

Afganistan hükümetine gerekli bildirimde bulunulduktan sonra, Doğu Türkistan davasına yeterli hizmeti olumsuz rejim dolayısıyla veremeyeceklerini gören bu komite artık kesin olarak başka ülke tekliflerini gözden geçirmeye başlarlar. Bu esnada, Türkiye’deki İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra Beylerin Doğu Türkistan davasının dünya kamuoyuna en iyi anlatılacak yerin Türkiye olduğunu mektuplaşmalarla öğrenen Doğu Türkistanlılar artık yönlerini ve çalışmalarını Türkiye’ye gitmeye yöneltmişlerdir. Bu sırada Türkiye’ye gidecek olanların listesini Türkiye Büyükelçiliğine verirler. Fakat, Rus, Çin ve ABD’nin Türkiye aleyhinde yürüttüğü propagandalardan etkilenen bazı kafile üyeleri ertesi günü Türkiye’ye gitmekten vazgeçtiklerini bildirmektedirler.

Sonunda, komitenin ikna çalışmaları ile 71 aile Türkiye’ye gitme kararı almışlardır. Türkiye’de insanüstü bir gayretle bu kafilenin Türkiye’ye getirilmesi için mücadele yürüten İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra Beyler başarılı olurlar ve Afganistan’daki Doğu Türkistan kafilesinin Türkiye’ye gelişi resmiyet kazanmıştır.

Burada çok önemli bir noktayı açıklığa kavuşturmak tarihi bir sorumluluk halini almıştır. Türkiye’nin Kayseri vilayetindeki Doğu Türkistanlıların büyük çoğunluğu bilgi noksanlığı ya da kasıtlı propagandalar neticesinde kendilerini Türkiye’ye getiren Türkiye Cumhuriyeti. Hükümetinin Süleyman Demirel Başbakanlığındaki hükümet olduğunu zannetmektedirler...

 

 DOĞU TÜRKİSTAN DAN TÜRKİYE’YE GÖÇ

 ESNASINDAKİ BAZI AYRINTILAR (1)

13 Haziran 2003

Kızıl Çin istilacıları tarafından Doğu Türkistan’ın 1949 yılında işgal edilmesinden sonra, ilk olarak Hindistan üzerinden Türkiye’ye gelen İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra Beyler 1953 yılında beraber geldikleri kafilesi ile beraber Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçerler. Bu kafileyi vatandaşlığa kabul eden Türkiye Cumhuriyetinin 20. hükûmeti olan Adnan Menderes hükûmetidir. Bu hükûmet, 09.03.1951 tarihinden 17.05.1954 tarihine kadar görev başında kalmıştır. Bunu, 21. Menderes Hükûmeti, 22. Menderes hükûmeti ve 23. Menderes hükûmeti takip etmiştir.

Doğu Türkistan’dan, Çin’in Afganistan hükûmeti ile yaptığı bir göç anlaşmasından istifade ile ayrılan 1961 yılı kafilesi meşakkatli ve tamamen binek hayvanlarının sırtında yaklaşık üç ay süren bir yolculuktan sonra Afganistan’a vasıl oldu. Bu sırada Çin hilekarlığının ilk darbesine de maruz kalınmış ve hatta Afganistan hükûmeti tarafından tekrar Çin’e iade edilme tehlikesi bile geçirilmiştir. Verilen çetin mücadelelerden sonra Afganistan’da geçici bir süre kalabilme imkanı, elde edilebilmiştir. Bu arada, Ruslar, ABD, Kanada, Tayvan, (Milliyetçi Çin) ve Suudi Arabistan hükûmetler; kademeli ve her yıl üçer, dörder aile olmak üzere ülkelerine kabul edebileceklerini ileri sürüyor bu arada ABD, Rus ve Çinliler sürekli olarak Türkiye aleyhine propagandalar da yaparak Türkiye’ye gidişimizin de önünü kesmeye çalışmakta idiler. Afganistan’da bulunduğumuz sırada, Doğu Türkistan’da iken Hindistan ile Doğu Türkistan arasında ticaretle uğraşan H. Abdülkadir Türkkan isimli hemşerimiz Hindistan’a gidip gelmeyi düşündüğünü babama anlatır, babamda Hindistan’da bulunduğunu bildiği üvey kız kardeşi Hıliçe (Şu anda İzmir’de Hatice ismi ile yaşamaktadır.) halamıza atfen bir mektup yazar ve götürmesini rica eder. Muhterem büyüğümüz Hacı Abdulkadir Türkkan (Şu anda rahmetli olmuştur.) Hindistan’a gittiğinde söz konusu mektubun sahibini arar. Oradaki Doğu Türkistanlılar da birbirlerini iyi tanıdıklarından mektup sahibinin bir süre önce Türkiye’ye gitmiş olduğunu söylerler. O meclisten birisi yakında kendisinin Türkiye’ye gideceğini söyleyerek mektubu alır, Türkiye’ye götürür, Cennetmekan İsa Yusuf Alptekin beyin de bulunduğu bir mecliste mektup sahibi ararlar. Mektubun sahibi olan halamızın İzmir’e yerleştiğini söylerler. Bu sırada önderimiz İsa Yusuf Alptekin Bey, mektubu getiren kişinin anlatımlarından acil bir durumun söz konusu olduğunu düşünerek o mecliste mektubu açar ve okurlar. Mektupta babam, Afganistan’daki durumla ilgili olarak kız kardeşine verdiği tafsilatta her şeyi anlatmıştır. İsa Yusuf Alptekin ve dava arkadaşı Mehmet Emin Buğra beyler Afganistan’a gelen bu kafileden ilk defa böylece haberdar olurlar ve babam olan Mirahmet Batur’a Alptekin Bey ve Buğra Beyler mektup yazarlar. Bu yolla Türkiye’deki liderlerimizle irtibat sağlanmış olunur. Afganistan’daki kafile, hangi ülkeye gitmelerini tavsiye edeceklerini sorduklarında, (O günlerde kafile içerisinden Suudi Arabistan teklifine sıcak bakanlar bulunmaktadır. Fakat Suudi Arabistan hükûmeti her hac döneminde üçer dörder aile alabileceğini ve gelenlerin Milliyetçi Çin (Tayvan) pasaportu ile ikamet edebileceklerini söylemektedirler.)

Liderlerimizden şu anlamlı cevabı alırlar:

Eğer Çin pasaportu ile ‘ben bir Çinliyim’ diyerek Suudi Arabistan’da yaşayacaksanız oraya gidin. Yok eğer ben bir Müslüman Türküm diyerek Türkiye’de yaşamak isterseniz bizler burada sizleri Türkiye’ye kabul ettirmek için her türlü girişimde bulunmaya hazırız.”

Bu noktadan sonra Afganistan’daki kafile Türkiye’ye gitmeye karar vermişlerdir.

 

 DOĞU TÜRKİSTANLILAR İÇİN ÇİZİLEN

KIRMIZI ÇİZGİLER NE ZAMAN KALKACAK?

12 Haziran 2003

İlk olarak Kuzey Irak'ın gündeme oturması ile Türkiye’de çokça telaffuz edilmeye başlanan “Kırmızı Çizgi'' hadisesi aslında Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılar için yıllar öncesinden beri varmış...Bu “Kırmızı çizgi'' yi Doğu Türkistanlılar daha açık ve seçik bir şekilde, 23 Aralık 1998 tarihli ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Mesut Yılmaz imzalı gizil genelgenin yayımlanması ile gördüler.

Kayseri Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Başkanlığı yaptığım dönemlerde üstlendiğimiz misyon gereği yaptığımız faaliyetler esnasında Türkiye'deki Çin Büyükelçisinin diplomatik teamüllerin dışında davranışı ve baskıları ile hep karşı karşıya geliyorduk. Bu bizi yıldırmıyor, tam tersine daha fazlasını yapma konusunda kırbaçlıyordu. 24 Haziran 1998 tarihinde Başbakanlık konutunda Türkiye'deki kardeş dernek temsilcileri ile beraber Başbakan Mesut Yılmaz ile yaptığım görüşme esnasında bir milyon dolar tutarında bir masraf gerektiren ve “DOĞU TÜRKİSTAN ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ'' kurulması için hazırlanan bir proje dosyasını takdim ederken, sözlü olarak ta Doğu Türkistan'ın başkenti Urümçi'de bir Türk konsolosluğu açılmasının bütün Doğu Türkistan halkının yararına olacağı hususunu da dile getirmiştim. Bu istek Türkiye Cumhuriyeti Devletinden Doğu Türkistanlıların istediği en büyük beklentisi idi. Reddedilmesi de muhtemeldi.

Fakat, gelecekte Türk hükümetleri “istemediniz ki” kolaycılığının arkasına saklanamayacaktı. Heyhat, bir de baktık ki,

23 Aralık 1998 tarihli bir Gizli Başbakanlık Genelgesi ile Türkiye'de Türk vatandaşı olarak yaşayan Doğu Türkistanlıların tamamının Türkiye topraklarında nerede durmamız gerektiğinin dayatıldığı bir “Kara Genelge'' ile şaşkına dönmüştük. O dönemden sonra Türkiye'de Doğu Türkistanlılar için kırmızı hat çizilmiş ve Doğu Türkistan davasının gidişatının önüne Mesut Yılmaz hükümeti eli ile Çin Seddi konulmuştu.

Çinliler Türkiye'de bu kadar el üstünde tutulacaklarını bilselerdi, Türkiye'nin Çin ile ilk diplomatik ilişkilere başladığı 4 Ağustos 1971 yılına kadar beklemeyip daha önceden Türkiye'ye sızmaya çalışırlardı. Son yıllarda, Türkiye ekonomisine ağır darbeler vuran sahte ve taklit Çin mallarının istilasını ve ATO Başkanı sayın Sinan Aygün'ün uyarılarını da bir tarafa bırakarak Çinli elçilik görevlilerinin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üzerinde siyasi baskı kurma teşebbüslerine de ses çıkartılmaması anlaşılabilir bir tavır değildir.

Son olarak Doğu Türkistan derneklerinin ATO toplantı salonunda Türkiye'ye gelen ilk Doğu Türkistanlı kafilesinin gelişinin 50. yılı münasebeti ile tertip ettikleri “Şükran Günü''nü iptal ettirmek için Çin büyükelçisinin ve ne gibi bir çıkar sağladığı bilinmeyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı (Şu anda internet sitelerinde Pekin Belediye Başkanlığı teklif edilmektedir.) Melih Gökçek'in yırtınmaları neticesinde Ak Parti iktidarı da Mesut Yılmaz'ın “Kara Genelgesi''nin ardından, aslında kapkara olan bir “Ak genelge'' yayımlayarak Çinliler önünde tazimle eğilmişlerdir. Bu Türk milletini utandıran “Başbakan adına'' Başbakanlık Müsteşarı Fikret N. Üçcan imzalı ucube genelge ile hiçbir üst düzey bürokratın söz konusu toplantıya katılmaması ve mesaj gönderilmemesi istenmiştir...

“Kişinin ayinesi iştir lafa bakılmaz'' diyen Ziya Paşa bir defa daha haklı çıkmıştır. Ak Parti hükümetinin söylemleri ile icraatları tamamen çelişki içindedir. Her fırsatta Doğu Türkistanlıların “Doppa, Çapan Ve Gökbayrak'' hediye ettikleri 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in de çark ederek “Şükran Günü''ne katılmayacağını öğrendik. Demek ki, Çinlilerin dostluğunu Doğu Türkistanlıların dostluğuna tercih etmiştir. Doğu Türkistanlılar Türkiye'de kendileri için çizilen “Kırmızı Çizgi'' yi aşmamaları gerektiğini hala anlayamadılar.

 

TÜRKİYE’DE YAŞAYAN DOĞU TÜRKİSTANLILAR

ÜZERİNDEKİ ÇİN BASKISI KALDIRILMALIDIR

11 Haziran 2003

Doğu Türkistan’ın Komünist Çin istilasına uğramasından sonra mukaddes bildiği ülkesinin kurtuluş mücadelesine hizmet etmek ve hür dünyaya Çin mezalimini anlatmak için bir gurup yol arkadaşı ile birlikte Hindistan üzerinden Türkiye’ye gelen ve 1953 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçen rahmetli İsa Yusuf Alptekin Bey vefatına kadar (1995) karşılaştığı bütün zorluklara göğüs gererek Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu vahim durumu Türkiye yetkililerinin önde gelenlerine kesintisiz anlata gelmiştir.

Çünkü, Doğu Türkistan davasına, ancak ve ancak çok sevdiği ve “Bütün Türk Dünyasının Yegane İstinatgahı” diye adından söz ettiği Türkiye Cumhuriyeti  devletinin yardım ve destek verebileceğine inanıyordu. Türk yetkililerden çoğunlukla aldığı vaatlerin boşa çıkmakta olduğunu ise, zaman içerisinde gördükçe kederleniyor. Ümitlerin kırılmakta olduğunu hissediyordu. Fakat, Türkiye’nin o günlerde içinde bulunduğu karmaşık ortamda Türk gençleri ne Türk olmanın, bağımsızlığın ve esaretin mahiyeti ile ilgili konferanslar vererek çok büyük bir millî ve insanî misyon üstlenmişti.  12 Haziranda, Türkiye’de meşru ve yasal faaliyetler içinde olan Doğu Türkistan Dernekleri, rahmetli İsa Yusuf Alptekin Bey ve maiyetindekilerin Türkiye’ye gelişlerinin 50.yılı münasebetiyle “Şükran Günü” adını verdikleri ve Türkiye’de yıldır yapıla gelen toplantılardan birini daha Ankara’da ATO toplantı salonunda yapmaya karar vermişlerdi. Yıllar yılı yapılan bu tür toplantıların aradan üç gün geçtikten sonra toplantıya iştirak edenlerin büyük çoğunluğu tarafından unutulduğuna da bizzat şahit olanlardanım. Biz Doğu Türkistanlılar için bu ve benzeri toplantıların tabiri yerinde ise havanda su dövmek olduğunu 23 Aralık 1998 tarihli Mesut Yılmaz’ın yayımladığı gizli Başbakanlık Genelgesi ile de görmüşüzdür.

Fakat ben yapılacak olan bu toplantının mahiyetinden daha ziyade, son günlerde Muhterem Servet Kabaklı tarafından basın yolu ile kamuoyuna verdiği değerli bilgiler ve konu ile can siperane alakadar oluşu ile ilgileniyorum. Zaman zaman ifade ettiğim gibi bu Çinliler biraz ahmaktırlar. Eğer söz konusu toplantı belirlenen zamanda Çinli yetkililerin ve onların yerli taşeronlarının ve dalkavuklarının engelleme girişimleri olmamış olsaydı, şu anda olduğu kadar yankı bulmayacaktı. “Şuyu-u vuku-undan berter.” Diye bir söz vardır. Doğu Türkistan konusunun sözü edilen toplantının yapılmasından daha fazla gündeme gelmesi, geçmişte benzer hadiselerle yaşadığımız tecrübelerle sabittir. Merhum liderimiz İsa Yusuf Alptekin Bey’in “Manevî Evladım” dediği ve çok sevdiği muhterem Servet Kabaklı’yı gecenin bir vaktinde arayan Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, “Senin sözünü tutarlar” diyerek gerekli girişimlerde bulunmasını istiyor. Sayın Servet Kabaklı ise, “Ben bu toplantıya davet edilenlerden biriyim”, “Doğu Türkistan hep mahzun mu kalsın” cevabını veriyor…

Muhterem Kabaklıyı iki gündür Doğu Türkistan’ın problemlerini “Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi”nin manşetlerine taşıması dolayısıyla tebrik ve teşekkürlerimi bildirmek için telefonla arayıp not bıraktım.

İnanıyorum ki; Türkiye’de Muhterem Servet Kabaklı gibi Doğu Türkistan davasına sadakatle ve samimiyetle sahip çıkan birkaç kişi daha olsa bir hayli mesafe katedilirdi.

Sayın ATO Başkanı Sinan Aygün ve Nuri Gürgür Beyefendilere de gerekli şahsiyetli “duruş”larından dolayı tebrik ve teşekkürlerimi arz ediyorum.Geçmişte yapılan toplantılarda “Gökbayrak”, “Doppa”, “Çapan” ve plaket takdim edilenlerden bir çoğunun Doğu Türkistan davasına ihanet ettiklerini düşünerek, her fırsatta birilerine Doğu Türkistan’ın şanlı “Gökbayrak”ını verme konusunda daha ferasetli davranmak gerektiğinin doğru olduğuna inananlardanım.  

  2

MİLLETLER ARASI İLİŞKİLERDE “BAĞIMSIZLIK” ŞARTI

ARANMALI MI?

10 Haziran 2003

 Dünya nimetlerini eşref-i mahlukat olan insanoğlunun istifadesi için yaratan Cenab-ı Hak, insanları da renk, ırk, dil ve din farkı gözetmeksizin eşit haklarla yaratmıştır. Fakat, insanoğlu insanlık tarihi boyunca kendilerince önemli olarak belirledikleri sebepleri ileri sürerek birbirleri ile çatışma halinde olmuşlardır. Milyonlarca insanın ölümüne yol açan dünya savaşları da çoğunlukla ideolojik hakimiyet kurmak istenmesi ve toprak işgallerine yönelik sebepler içermektedir.

21. yüzyılın eşiğine gelindiği şu günlerde ise dünya devletleri birbirleri ile sosyal, ekonomik ve siyasal ilişkiler kurarken birinci öncelik olarak ekonomik çıkarları ön planda tutarak teşebbüste bulunmaktadırlar. Bu noktada, dünyanın en köklü medeniyetlerine ya da en eski tarihlerine kaynaklık ediyor olmanız da bir şey değiştirmiyor, (Doğu Türkistan gibi) ille de bağımsız olmanız gerekmektedir. Eğer, bir talihsizlik eseri bağımsızlığını kaybetmişseniz o andan itibaren otomatikman gözden çıkartılıyorsunuz.  Eski Sovyetler Birliğinin ,esareti altındaki Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri bu günkü bağımsızlığını kazanmadan önce, Rusları küstürmemek Sovyetler Birliğinin hışmına uğramamak adına hiçbir şekilde var sayılmıyordu.

Türkiye’nin de esaret altındaki bu Türk bölgelerine, karşı olan ilgisizliğini millî hassasiyetlere önem veren insanlar tarafından fazlaca yadırganmakta idi...

Gün geldi, 1990’li yılların başlarından itibaren bu Türk ülkeleri bağımsızlıklarına kavuştular. Türkiye yine “Hazırlıksız Yakalandık” demenin kolaycılığına sığınmaya devam etti. Aradan yıllar geçti, Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin devlet yetkilileri bağımsız birer devletin temsilcileri olarak Türkiye’yi ziyaret ederek oldular, Türkiye bu devlet ricalini hava alanlarında ayaklarının altına kırmızı halılar sererek devlet protokolü ile karşıladı. Türkiye’yi yakında ziyarete gelen Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev yaptığı ilk konuşmasında uluslararası terörizmi İslam’la özdeşleştirmenin  “İslâmî Terör” şeklinde ifadeler kullanmanın yanlışlığına dikkat çekmekle birlikte, Türkiye’nin içinde bulunduğu “mesele” yapılmaması gereken konulara parmak basarak gerçekten bağımsız bir devlet olduklarının mesajlarını vermekte idi. Gerçekten de bağımsız olan ülkelerin bir başka ülke yörüngesindeymiş izlenimini vermesi kadar yanlış ve gerçek bağımsızlığı zedeleyen bir davranışı olamaz... İnşallah yakın bir gelecekte Doğu Türkistan bağımsızlığını elde ettikten sonra filanca ülkenin Doğu Türkistan’ı tanıyıp tanımaması da o kadar önemli olmayacaktır. Asıl olan, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı kazanma sürecinde destek olmak, Doğu Türkistan davasına sözde değil, özde sahip çıkmaktır.

Bu gün “Batı emperyalizmi” diye adlandırdığımız ülkeler dahi, Doğu Türkistan’ın sahip olduğu 8.2 milyar ton ham petrol, 2.5 milyon metreküp doğal gaz ve 50 yerde toplam 18500 ton altın ve daha akla gelebilecek eşsiz yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin farkına varmışlar, dolayısı ile Çin’i insan hakları ihlalleri ve Doğu Türkistan halkına yönelik uyguladığı asimilâsyon politikası nedeni ile kınamakta ve bakı uygulamaktadır. Son olarak İtalya’da en çok okunan gazete olan La Rebuplica Çin’in Türk halkını Çinlileştirmekte olduğu hususuna tam bir sayfasını yırmıştır...

Dilerim Türk basını da bu durumdan kendisine vazife çıkartır ve konu ile ilgilenirler.

 

TÜRK DÜNYASI DOĞU TÜRKİSTAN GERÇEĞİNE KAYITSIZ

KALAMAZ

09 Haziran 2003

 Tarih içerisinde hiçbir zaman hafızalardan silinmeyecek büyük göç hadiseleri meydana gelmiştir. Bu göç hadiselerinin en büyüklerini ve trajik olanlarını Türkler yaşamışlardır. Önceleri Orta Asya Bozkırlarında yaşam alanları bulma çabası içerisinde kendi istekleri ile göçler yaşayan Türk kavimleri, zaman zaman da bulundukları yerlerde av neslinin azalması ve sulak yerlerin kuraklıklara dönüşmesi nedeniyle su kenarlarını ve avlanmaları için uygun olan alanları bulmak için göç etmişlerdir.

Daha sonraları düzenli bir hayat tarzını benimseyerek yazın yaylaklarda kışında kışlak adı verilen ve topraktan yaptıkları barınakların bulunduğu yerlere göç ederek hayatlarını idame ettirmişlerdir. Sonraki yıllarda küçük Türk kavimlerinin ve beyliklerinin bir araya gelmesi ile yerleşik hayata geçen Türkler Orta Asya daki tarihi Türk düşmanı olan Çinliler tarafından dağıtılmak ve bulundukları yerlerden sürülmek istenmiştir. Bu arada şunu da ifade etmek gerekir ki, dünyada ilk yerleşik hayata geçen ve şehir hayatına geçme faaliyetleri içinde olan ve bunu gerçekleştiren Türk boyu Uygurlar olmuştur. Dolayısıyla Çinlilerin devamlı saldırılarına maruz kalanlarda Uygur devletleridir. Tarihte kurulan Türk Devletlerinin tamamında Uygurların gerçek Türk devlet geleneğinin izlerine rastlanır. Kurulan devletin adı “Türk” olmasa bile köklü bir Türk boyu olan Uygurların kumandanlarının, eğitmenlerinin ve danışmanlarının yardım ve katkılarının olduğu görmezlikten gelinemez bir gerçek olarak tarih kaynaklarında yerini almaktadır. Bu gün Çin esareti altındaki Doğu Türkistan'ın Orta Asya da kurulan bütün Türk devletlerinin uzantısı olduğu ve tarihte;

Büyük Uygur Orhun Devleti, Kansu Uygur Devleti idi, Kut Uygur Devleti, Uygur Karahanlılar Devleti, Uygur Çağatay Devleti, Uygur Seidiye Hanlığı, Uygur Yedişehir Hanlığı ve Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ve Doğu Türkistan Cumhuriyeti olarak devam ede geldiği bilinmelidir. (İleride konu ile ilgili detaylı bilgiler aktarmaya çalışacağım)

Hiç kimse bu hususlardan bahsetmem nedeni ile benim Doğu Türkistan tarihini yeniden yazmaya kalkıştığımı zannetmemelidir. Ben tarihçi değilim. Fakat günümüzde, köklü bir tarihi geçmişi olmayan devletler süper devlet olma iddialarını, etraflarındaki dalkavuk ülkelerin desteği ile sürdürürken, nüfusları üç beş milyona ulaşmayan devletlere bağımsız olmuş olmaları nedeni ile dünya devletleri tarafından inanılmaz derecede ihtimam gösterilirken tarihimizin en köklü devletlerinden biri ve Türk dünyasının şaşı bakması nedeni ile yalnızlığa itilerek Çin'in esareti altına düşen, 1.828..418 km² yüz ölçüme sahip, üzerinde 40 milyon Müslüman Türkün bağımsızlık mücadelesi vermekte olduğu Doğu Türkistan bu gün kaderi ile baş başa bırakılmıştır.

İşte bu nedenle; Türk tarihi eşittir, Doğu Türkistan tarihi olduğu gerçeğinden bahsetmek ve böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkililerinin, Türk milleti sevdalılarının, Türk kökenli olan herkesin dikkatlerini bir defa daha, Doğu Türkistan dramına çekmek istedik. Bütün Türk dünyasının kökleri Doğu Türkistan'dadır. Doğu Türkistan görmezlikten gelinemez. Aksi takdirde vebal altında kalınır!

 

 DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ”NDE ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN’DAKİ

DOĞA KATLİAMI

07 Haziran 2003

 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde dünya devletleri hakikaten insanoğlu için hayati önem taşıyan bu önemli konuda gerekli duyarlılığı gösteriyor mu şeklinde bir soru geldi aklıma. Ardından da cevabını yine kendi bakış açımla verdim. Hayır..! Türkiye’de ve dünyada çevre ile ilgili uğraş veren kurumlar ve kişisel gayretler varsa da yetersizdir. Dünya her geçen gün çölleşmeye doğru giderken gelecek nesillerin de geleceklerinin kararması kaçınılmaz bir son gibi görünmektedir. Petrol ideolojik çatışmalar ve işgaller uğruna dünyada ekolojik dengeyi pervasızca bozanlar, toprakları zehirleyenler, ormanları yakıp kavuran ve süper güç olduklarını iddia edenler, gerçekten süper güç olduklarını, tabiatın korunması ve gelecekteki insan neslinin daha güzel bir dünyada yaşaması yolunda neden göstermezler? Bunları düşünürken,dünya devletlerinin son yıllarda kalabalık nüfusundan dolayı ticari potansiyel olarak görerek büyük önem verdiği Çin’in Doğu Türkistan’ı nasıl mahvetmekte olduğu geldi aklıma…

1964 yılından itibaren 1.828. 418 km² yüz ölçüme sahip Orta Asya bölgesinin kalbiciğeri sayılan Doğu Türkistan’da Çinlilerin yapmakta oldukları nükleer denemeler nedeni ile ne büyük ölçüde tabiatın katledilmekte olduğunu yıllardır bütün dünya devletlerine çeşitli etkinlikler vesilesi ile anlatmaya çalıştık. Doğu Türkistan'ı 1949 yılında işgal eden Çinliler Doğu Türkistan'daki Müslüman Türk nüfusunu Çinli göçmen akınları ile asimile etme ve mecburi doğum kontrolleri adı altında katletmenin dışında Doğu Türkistan'ın Lop-Nor bölgesinde bu güne kadar yapmış oldukları yeraltı ve yerüstü nükleer denemeler neticesinde insanlarda nedeni bilinmeyen kanserojen hastalıklar, yeni doğan bebeklerde doğuştan sakatlıklar, ani ölümlere sıkça rastlanıldığı gibi dünyanın en kaliteli meyve, sebze ve tahıllarının yetiştiği Doğu Türkistan'da normal olması gereken görünümleri dışında fiziki yapıya sahip sebze, meyve ve hububatlar meydana gelmektedir. Dumura uğramış bu toprak mahsullerini yiyen insanlar ise hastalıktan ölmektedirler. Görgü şahitlerinin bildirdiklerine göre Çin'in yaptığı bu nükleer denemelerden sonra senelerce gökyüzünden çok ince ve sarı renkte devamlı surette kum tanecikleri yağmaktadır. Lop-Nor bölgesi ve civarında canlıların sebepsiz ölümleri ekolojik dengeyi mahvetmiştir. Mao'nun iktidarı ele geçirmesini müteakip son derece ahmakça ve cahilce uygulamalarda başlatmıştır. Büyüklerimizin anlattıklarına göre, okula giden öğrencilere bir dönem kibrit kutuları içerisinde belirlenen sayıda fare kuyruğu getirmeleri istenmiştir. Getirmeyen öğrenciler cezalandırılıyor. Yine bir dönem serçe ayağı getirilmesi istenmiştir. Başka bir dönem, yine kibrit kutusu dolusu karasinek getirilmesi istenmiştir.

Güya bundaki amaç, insan gücü kullanılarak bu sözü edilen canlılarla mücadeledir. Fakat, bunların her birinin yapılması sonucunda bu canlıların yediği diğer canlılar tabiatı müthiş derecede istila etmiş ve uygulamadan daha sonra vaz geçilmiştir. İnsanların hayat bulduğu dünyayı böylesine mahveden Çinli idarecilerin bu tutumuna dur diyecek bir uluslararası güç de yoktur.

O halde, “5 Haziran Dünya Çevre Günü''nün anlamı nedir..?

 

FİLİSTİN- İSRAİL ANLAŞMASINDAN SONUÇ ÇIKAR MI?

 06 Haziran 2003

 Orta Doğu da elli yıldır devam etmekte olan Filistin meselesinin halledilmesi yönünde(!) ABD başkanı Bush ve insan kasabı İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un Filistinlilere zeytin dalı uzatmak istediklerini görüyoruz. Bu konuda samimi olduklarına inanmak ise çok zor. İsrail başbakanı Şaron'u ve ABD Başkanı Bush'u bu noktaya getiren en önemli sebep, Filistinlileri dize getirmek için elli yıl boyunca her yolun denenmesine rağmen Filistin halkının bağımsızlık fikrinden hayatları pahasına vaz geçmemeleridir. Bilhassa son zamanlarda meydana gelen canlı bomba Filistinliler İsrail hükümetini tabir yerinde ise canından bezdirmiştir. İsrail halkından sağduyu sahibi olanlar da hükümete yönelik baskıyı arttırmıştır.

Orta Doğu da akan kanların durdurulması için Şaron'un gerekli girişimlerde bulunmasını istemektedir. Şaron’un çaresizliğini gören Bush da Filistin halkının Irak halkına benzemediğini yakından takip edenlerden biri olduğu için sözde barış yo\unda girişimde bulunmayı uygun görmüş ve teşebbüse geçmiştir.  İşte öncelikle; İsrail devletine karşı elli yıldır mücadelesini sürdüren ve Filistin halkının millî ve dini duygularını devamlı bir şekilde ayakta tutmayı başaran FKO lideri Yaser Arafat'ı saf dışı bırakarak 10 Mart 2003'te Mahmut Abbas'ın Filistin başbakanı olmasında önemli ölçüde rol oynamışlardır. Sözde barış girişimi, Filistin başbakanı Abbas, ABD başkanı Bush, İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un katılımı ile Ürdün kralı Abdullah'ın ev sahipliğinde Ürdün'ün Akabe kentinde başladı. Aslına bakılırsa buna benzer ilk girişim 1978 yılında Jimmy Carter'in girişimi ile Cam David'de gerçekleştirildi. Bir sonuç alınamadı. 1993 yılında Bill Clinton buna benzer bir girişimde bulundu ve Oslo'da bir anlaşma imzalandıysa da bu anlaşma kağıt üzerinde kaldı. 23 Ekim 1998'de Maryland eyaletinde Wye River'de bir anlaşma imzalandı. En son olarak 20 Temmuz 2000 yılında varılan anlaşma da havada kaldı ve Orta Doğuda akan kanlar durmadı. Bu anlaşmaları ihlal eden taraf hep İsrail olmuştur. Nedenine gelince; Filistin topraklarından kademeli olarak çıkacağı sözünü vermesine rağmen bu sözünde durmamıştır. Dolayısıyla Filistin halkı da direnişini sürdürmüş. ve bu günlere gelinmiştir.

Şimdi de Ürdün’ün Akabe kentinde bir zirve Yaser Arafat’sız olarak yapılmaktadır. Bu demektir ki Arafatsız bir zirve Filistin halkının temsil edilmediği bir zirve olacaktır ve sonuç çıkmayacaktır. 2005 yılında Filistin devletinin kurulabileceği yönünde cılız cümleler sarf eden Şaron ve Bush Filistin direnişçilerinin, silah bırakmasını istemektedir. Filistin başbakanı Abbas da ''Silahlı intifada artık bitmeli!'' demektedir. Şimdiden Filistinlilerin silah bırakması demek, 2005 yılına kadar Filistin direnişçilerinin tamamen sindirilmesi ve tasfiye edilmesi anlamına gelir. İsrail yine verdiği sözü tutmayacaktır. İsrail’in ayrıca 4 milyon Filistinli mültecinin Batı Şeria'ya geri dönmesini de istememektedir...

Filistinlilerin öz yurtlarına dönmesine engel koyacaksın! Sen işgal ettiğin topraklardan çıkmayacaksın. Hangi barıştan söz ediyorsun.. ? Filistin halkına ve Yaser Arafat'a alkış…

 

 ÇİNLİ YETKİLİLER “SARS” KONUSUNDA GERÇEKLERİ

GİZLİYOR

05 Haziran 2003

 Bütün dünyayı endişelendirmeye devam eden Sars virüsünün anavatanı Çin'de Sars ile ilgili bilimsel toplantılar, sempozyumlar düzenlenmekte ise de, bu tür toplantıların çare bulma noktasında fayda sağlamadığına inananlardanım. Çünkü, yangın devam ederken yangını söndürmeye yönelik acil ve aktif çalışmalar yapmak yerine yangının çıkış nedenleri, yangının nasıl bir seyir izlediği vb konularda bilimsel fikir beyan etmelerle vakit öldürmek, giderek büyüyen ve her tarafı sarmaya devam eden yangının söndürülmesi hususunda bir yarar sağlamayacaktır.

Çin'in düzenlediği bu bilimsel toplantılar(!) bana göre bilimsellikten tamamen uzaktır. Zira, Sars endişesi ile dünyadaki bilim adamlarının böylesi toplantılara yeteri kadar katılımda bulunmayacakları aşikardır. O halde yalnızca Çinlilerin katılımı ile yapılacak toplantılar havanda su dövmektir. Çin bu tür sözde bilimsel toplantılar;a dünyaya işi ciddiye aldıkları şeklinde bir mesaj vermek niyetindedir. Oysa ki, böyle kısır toplantılar yerine laboratuar araştırmalarına daha ağırlık vermelidir. İstanbul Çin konsolosunun ifadesine bakılırsa Sars ile ilgili çalışmalarda elde edilen bazı ilaçlar deneme safhasındadır. Kendisini de Sars’lı değil şanslı olarak addetmektedir. Dünyada Sars virüsü can almaya devam ediyor. Çin den sonra Hong Kong'u etkisi oltanı alan Sars şu anda da Tayvan'ı ve Kanada'yı kasıp kavurmaktadır. Tayvan yetkilileri de Akut solunum yetmezliği hastalığı olan Sars'ın kontrol altına alınmasında büyük bir çaresizlik içindedir. Bu durum Kanada'da da aynıdır. Tedavi altındaki Sars hastalarının kontrol altında tutulmasında da uyarılara uymayan hastaları zincire vurmak gibi ilkel tedbirlere baş vurulmaktadır. Günlük olarak Sars hastası veya bu hastalıktan ölenlerin sayısını vermekte anlamını yitirmiştir. Çünkü dünyada Sars hastası ve bu hastalıktan ölenlerin sayısına yenileri eklenmektedir. Çinli yetkililer sars hastası ve ölenlere yeni sayılar eklenmediğini ileri sürseler de Dünya Sağlık Örgütü için bu ifadeler pek inandırıcı gelmemektedir. Doğu Türkistan'dan aldığımız bilgilere göre Çinliler Sars hastası ve ölenlerin sayısında doğruları söylememekte, gerçek rakamları gizlemektedir. Dünya medyasına her ne kadar Sars'ın kontrol altına alındığı yolunda haberler yaysalar da Sars virüsünün karşısına çıkabilecek etkili ve gerçek bir ilaç bulunmadığı sürece Sars'ın kontrol altına alındığı haberleri kesinlikle dünya kamu oyunda inandırıcı olmayacaktır.

Sars'ın görülmediği ülkelerde bundan sonra görülmeyeceği rehavetine düşmemeli, çok yönlü tedbirlerini önceden almalıdırlar. Bu dehşet verici virüs bir defa girmeyi görsün, maazallah,ondan sonra yapılacaklar pek sonuç verici olmayacaktır.

Sağlık Bakanlığımızın İstanbul’da bir Sars hastanesi kurma kararı aldığı haberi sevindiricidir. Bakanlık yetkililerini bu duyarlı ve olumlu adımlarından dolayı tebrik ediyorum.

 

TÜRKİYE DE TERÖRÜN YENİDEN HORTLAMASINA  KARŞI

DİKKATLİ OLUNMALIDIR

04 Haziran 2003

ABD başta olmak üzere Rusya, Çin, İngiltere ve daha başka bazı ülkeler sözde terörizmle mücadele naraları atadursun, gerçek anlamda terörle mücadeleyi Türkiye sürdürmektedir. ABD, Rusya, Çin ve İngiltere’nin asıl maksatları terörizmle mücadele olmayıp; bu önemli konuyu ellerinde bir pankart gibi kullanarak işgalleri altındaki topraklara daha fazla baskı ve şiddet uygulamakla beraber kendileri açısından mutlaka ele geçirilmesinde yarar gördükleri başka ülke topraklarını işgal etme yarışıdır.

Fakat, dünyanın en stratejik bölgesinde yer alan Türkiye'nin ise yukarıda adından söz ettiğimiz ülkeler gibi emperyalist bir maksadı olmadığından dünyadaki bütün emperyalist devletler geleceğe yönelik hesaplarını hep Türkiye üzerinden yapmakta ve fırsat kollamaktadırlar. Türkiye'de bu durumun en iyi farkında olanlar ise Türk Silahlı Kuvvetleridir. Çünkü, ordu içerisinde sandalye kavgası yoktur, iktidar kavgası yoktl1r. Türk ordu mensuplarının görev disiplin ve emir-komuta anlayışı bütün dünya ordularının hayranlıklarına neden olmaktadır. En önemli olan da, 1980’li yılların başında Türkiye’yi yöneten sivil otoritenin "üç-beş çapulcu” diyerek önemsememesi neticesinde, o "üç-beş çapulcu''nun arkasında bazı uluslar arası güçlerin ve devletlerin olduğunu göremeyenlerin yol açtıkları basiretsizlik, Türk Silahlı Kuvvetlerini neredeyse 20 yıl süren bir terörle mücadelenin içine sokmuştur. Bu günlere gelindiğinde ise, 30 bin insanımızın kaybedilmesi noktasına getirmiştir. Türkiye'de bazı politikacılar yağdanlıklarını zengin etme ve ömür boyu emekliliğin tadını çıkartma çabası içinde hesaplar yaparken Türk Silahlı Kuvvetleri göğüs göğse doğu ve güneydoğuda dış ülke destekli taşeron teröristlerle mücadele ediyordu... Siyasi ikballeri uğruna terörist başını ipten kurtaranlar millet vicdanında ilelebet mahkum olmuşlardır. Verilen onca şehidimizin geride kalan milyonlarca acılı yakını ilahi adaletin bir gün mutlaka bazı politikacıların bütün çıkarcı çabalarına rağmen tecelli edeceğine inanmaktadır. ''AB uyum paketlerini ne pahasına olursa olsun çıkaracağız.'' diyenler, AB'ye milletimizin menfaatleri için girmek istediklerini ileri sürerken, milletimizin öncelikli olarak ruhen ve bedenen AB'ye hazır olup olmadığını da görmek ve psikolojik olarak hazırlamak zorundadırlar. Özkök Paşa terör örgütü KADEK'in terör listesine alınmamasının teröre destek anlamına geldiğini söylerken yerden göğe kadar haklıdır ve terörle ilgili kaygıları Türk milletinin de kaygısıdır.

''Türkiye'de terör bitti'' diyerek neredeyse göbek atma noktasına gelenler bu günlerde yer yer ülkemizin bazı bölgelerinde askerimize yönelik saldırıları, verilen şehitleri, çatışmaları ve bombalama olaylarını ne ile izah edecekler acaba? Hükümet yetkilileri at gözlüğü ile AB uyum yasalarının peşine düşmekten biraz olsun fırsat bulup, ülkemizin selameti açısından askerlerin dikkat çekmek istedikleri konulara biraz daha ilgili olmalıdırlar. Çünkü, Türkiye'nin ve Türk milletinin güvenliği her  şeyden daha önemlidir.

 

DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜNÜ DİKKATİNE: “SARS DOĞU

TÜRKİSTAN'DA”

03 Haziran 2003

Doğu Türkistan Çin işgaline uğradığı (1949) ilk yıllardan itibaren Çinli göçmen akınına uğramaya başlamıştı. Kızıl Çin hükümeti Doğu Türkistan'a Çinli göçmen yerleştirme işini bir devlet politikası haline getirip, Doğu Türkistan'ın bakir ve verimli topraklarının en az 250 milyon insanın yaşayabileceği özelliklere sahip olduğunu ileri sürerek bu ezeli ve ebedi Türk topraklarının dünyada eşine az rastlanır, doğal zenginliklerini Çin'e taşıdıkları vagonlarla Doğu Türkistan'a milyonlarca Çinli getirmektedirler.

Çinlilerin bu konuda bir taşla iki kuş birden vurmak istedikleri gayet açıktır. Birincisi Doğu Türkistan'ın zenginliklerini Çin halkının istifadesine sunarak Doğu Türkistan halkını sefalete sürüklemek, ikincisi ise, Çinli göçmen transferi ile asimilasyonu hızlandırmak... Çinli göçmen akınlarına bağlı olarak ilk çıkış noktası Çin'in Guandong eyaleti olan Sars virüsünün Doğu Türkistan'a sirayet etmemesi mümkün değildi. Kaldı ki;Türk bilim adamlarından sayın Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat çarpıcı bir açıklama ile Sars virüsünün Uygur halkını yok etmeye yönelik Çin laboratuarlarında üretilen bir virüs olduğunu ifade etmişti. Sonunda korkulan oldu ve Yeni Çin Haber Ajansı Doğu Türkistan’ın Artuş vilayeti Devlet Hastanesinde iki Sars hastası  şüphelisinin tedavi edilmekte olduğunu Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi muhabiri açıklamıştı. Çin haber ajansının verdiği ölüm haberi ile Doğu Türkistan Enformasyon Merkezinin verdiği haber birbirlerini doğrular niteliktedir. 22 Mayıs 2003 günü hastaneye, yatırılan iki sars şüphelisi gençten biri olan 20 yaşındaki bir öğrenci hayatını kaybetmiştir. Artık Doğu Türkistan'da mızrak çuvala sığmamaktadır. Uzun süredir 40 milyon Müslüman Türk'ün yaşadığı Doğu Türkistan'da Sars virüsünün olmadığı yolunda iddialarda bulunan kukla idarecilerin sözlerine zaten itimat etmiyor, bir ayda onbinlerce Çinlinin giriş yaptığı Doğu Türkistan'da Sars hastasının olamayacağına inanmıyorduk. Sağlık hizmetlerine hiç önem verilmeyen Doğu Türkistan'da Sars hastalığının daha hızlı bir şekilde yayılması kaçınılmazdır. Çinliler de Doğu Türkistan'da bu hastalığın önlenmesi konusunda gerekli çabayı göstermeyeceklerdir. Tam tersine ''ne yapalım elimizden fazla bir şey gelmiyor.'' yalanı ile virüsün daha hızlı yayılması için bile çalışabilirler. Sars hastalığı, Doğu Türkistanlıları daha hızlı yok edebilmek için Çinli idarecilerin elinde meşru bir silaha dönüşebilir. Bu nedenle, özellikle dünya kamuoyunun dikkatini Doğu Türkistan'a bir defa daha çekmek istiyoruz. Dünya sağlık örgütü de Sars hastalığının Doğu Türkistan'daki yayılma sürecini çok yakından takip etmeli ve gereken tedbirlerin ciddi anlamda alınması için Çinli idarecilere baskı yapmalıdır.

Sars virüsü dünya için büyük bir tehdittir. Fakat, Çinli idarecilerin Doğu Türkistan'a karşı besledikleri kötü niyetleri ile birleşince Doğu Türkistan için daha büyük bir tehdit ve tehlikedir.

 

 

 UYUM PAKETLERİ UĞRUNA TÜRK MİLLETİ RENCİDE

EDİLMEMELİDİR

02 Haziran 2003

Devletlerin hayatında belirli dönüm noktaları, önemli kilometre taşları, hataları ve başarıları vardır. Üç kıtaya hükmetmiş bir Osmanlı devletinin nihayet bulmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ne kadar büyük badireler atlatarak bu günlere eriştiğini ön yargılı davranmayan bütün tarihçiler bilirler.

Fakat, her nedense zaman zaman Türkiye'yi yönetmek üzere iktidara gelen bazı siyasi partiler Türkiye'nin sahip olduğu maddi ve manevi imkanları hoyratça heba etmişler, ellerindeki imkanları yerli yerinde kullanamayıp, dünyada en önemli bir değer olan zaman kavramını boşa harcamışlardır. Bir sonraki hükümetlerde devamlı olarak “enkaz devraldık” edebiyatının arkasına saklanarak “iktidar” olmanın aynı zamanda üretken olmak olduğunun bilincine varamamışlardır. Bu günlerde, neredeyse yarım asırdır devam eden “Avrupa Birliğine üyelik” için verilen mücadele gide gide bir arpa boyu yol alınamadığı da ortadadır. Her iktidar döneminde Avrupalı dostlarımız(!) iktidardakilerin ağızlarına bir parmak bal sürerek kendi dayatmalarının dozunu arttırmışlar ve ne yazık ki; Türk milletinin fıtratına aykırı olan birçok maddeyi de kabul ettirmeyi başarmışlardır… Bundan önceki hükümet döneminde AB uyum yasalarının TBMM'de kabul görmesi esnasında televizyon karşısında sevinçten aldığını söyleyen Alman Yeşiller Partisi eş Başkanı Claudia Roth Türkiye’ye karşı beslediği düşmanca fikirlerinin bundan sonra mahsullerini kolayca toplayabileceğinin işaretlerini veriyordu. Ardından idamın kaldırılması kararı ile beraber, yıllarca Türkiye'yi kan ve ateşe boğan, müzmin Türkiye düşmanı yabancı güçlerin uşağı ve taşeronu bölücü başı da dar ağacından kurtularak onbinlerce şehit Mehmetçiğin yakınlarının ve bütün Türk milletinin yüreğini bir defa daha dağlıyordu. Ortadoğu konusunda doğru bir politika izlemeyen hükümet yetkilileri, sonunda kan ve din kardeşlerimiz olan Türkmenleri ABD'nin çanak yalayıcısı Peşmergelerin insafına terk etmektedir. Henüz Türkiye'de toplumsal barışı yeterince sağlayamayan, ekonomiyi istikrarlı bir rota gösteremeyen, dış borç ödemelerinde milletin cebinden başka bir kaynak üretemeyenler islam ülkelerine tavsiye ve telkinlerde bulunmaktadır.

Rumların Türkiye'ye girişini serbest bırakan hükümet yetkilileri bunu büyük bir başarı olarak göstermeye çalışmaktadır. Rumların Türkiye'ye ilk kafilesinin girişi esnasında bir gazetecinin bir Rum ziyaretçiye duygularını sorması üzerine şöyle diyordu: “Çocukluğumuzdan beri okul kitaplarımızda okuduğumuz Konstantina  polisi bizzat göreceğim için mutluyum...” İşte bu cevap “Rumlara Türkiye kapılarını ardına kadar açmayı biz başardık.” diyenlerin suratlarına bir tokat gibi inmiş olmalıdır. Kim bilir belki de yakında Ermenilere de kapılarımızı ardına kadar açma başarısını (!) gösteririz. Bir diğer önemli hadise “özel TV ve radyolarda ana dilde yayın” konusudur. Bunun adına “ Kürtçe yayın” demek daha doğru olur. Türkiye'de hükümet yetkililerinin Avrupalı dostlarımıza(!) yaranmak uğruna henüz hiçbir alt yapısı olmayan konularda olduğundan farklı görünmeye çalışmasının Türkiye'ye hiçbir faydası yoktur. Bu konuda en güzel cevabı; Genelkurmay ikinci başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “500 yıldır biz kendi halkımıza Türkçe’yi öğretememişiz. Asıl ayıp da burada; asıl yapılması gereken Kopenhag Kriterleri çerçevesinde devlet televizyonundan dil eğitimidir. 500 yıldır, Doğu Güney doğu Anadolu bölgesi halkı bu Türkçe ile iç içe yaşıyor. Yapılması gereken Kopenhag Kriterlerinin 8. maddesinde yer aldığı şekilde resmi Anadili öğretmektir.” diyerek vermiştir. İnanıyorum ki, kendisinin bu görüşü bütün Türk Milletinin görüşüdür.

 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz