|
MEHMET
EMİN BATUR'UN
GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

AĞUSTOS-2003
NÜKLEER
SİLAHSIZLANMA
GİRİŞİMLERİNİN
ALTINDA
YATAN GERÇEKLER
30 Ağustos 2003
İkinci Dünya Savaşının sona ermesini
müteakip birçok dünya devletleri
arasında
sözde silahsızlanma adına söylemler ve
göstermelik görüşmeler günümüze kadar devam edip geliyor. Bu konuda en hararetli
müteşebbisler ise ABD, Rusya ve
Komünist Çin devletleri idi.
Bu devletler silahsızlanma konusunda tabir yerinde ise mangalda kül
bırakmazlarken, diğer yandan ise kendileri silahlanma
yatırımlarını her geçen gün arttırıyorlardı.
ABD Rusya ve Çin’in asıl maksadı
ise, birbirlerinin askeri ve silâh gücünü, dünya kamuoyunun desteğini
arkalarına alarak ve devamlı tribünlere
yönelik politikalar yürüterek azaltmak veya engellemeye
çalışmaktı. Bunun dışında ikinci olarak
ta kendileri dışındaki Hindistan, Pakistan,
İran ve Kazakistan gibi nükleer silaha sahip devletlere karşı bir duruş
sergilemek ve bu ülkelerin uzun vadede kendilerine rakip olmalarının
önünü kesmekti. Müteaddit defalar imzalanan silahsızlanma anlaşmalarının da
mahiyeti itibariyle bir anlam ifade etmediği
zaman içerisinde açıkça anlaşılıyordu. ABD’nin 11 Eylül
olayından sonraki çıkışı dünyaya karşı
tamamen bir güç gösterisinin başlangıcının ifadesidir.Rakipleri olan
Çin, Rusya ve İran’a yönelik gizli
hazırlıklarına da devam eden ABD,
sözde “uluslararası terörizmle
mücadele”
adı altında gelecek büyük savaşların ön
hazırlıkları sayılabilecek,
stratejik bir coğrafi konumda bulunan
ülkelerin işgaline yönelmiş ve Afganistan ile Irak’ı işgal etmiştir.
Afganistan’ın işgali ileride komünist
cin ile başlatılacak sıcak savaşlar için
bir ileri karakol vazifesi yapması
adınadır. Irak’ın işgali ise,
Orta Doğudaki güç dengelerinin kontrolünü
elinde bulundurmak isteyen bir maksada ve İsrail’in işlerini kolaylaştırmaya
yöneliktir. Ardından Suriye’den ve
İran’dan söz etmeye başladılar.
ABD’nin Irak’taki karşılaştığı
zorluklar şimdilik İran ve Suriye’ye yönelik faaliyetlerin askıya
alınmasına sebep olmuştur.
Gelelim ABD’nin Kuzey Kore
problemine; Kuzey Kore açıkça nükleer
silah ürettiğini ilan ediyor ve
yapılan cılız uyarıları da
ciddiye almıyor. Çünkü Komünist çin4in şımarık çocuğu olan Kuzey Kore
ABD’ye açıkça kafa tutuyor.
Elbetteki bu cesareti
veren Komünist Çin’dir. “Uluslararası
terörizmle müşterek
mücadele, nükleer silahsızlanma”
gibi popülist söylemlere katıldığını ifade
eden komünist Çin; öte
yandan ABD
saldırganlığını göz önüne alarak Kuzey
Kore’nin doludizgin
silahsızlanmasına da
destek yedmektedir. 27.08.2003’te Çin’in ev sahipliğinde Pekin’de başlayan
Rusya, ABD, Çin ve Kuzey
Kore yetkililerinin
katıldığı” Kuzey
Kore’nin nükleer silahların üretimine son vermesi” ile ilgili toplantılarda
hiçbir olumlu sonuç almamadan sona ermiş bulunuyor. Komünist Çin bu
sonuçtan oldukça memnundur.
Çünkü, Kuzey Kore,
ABD emperyalizmine karşı Çin emperyalizminin en
büyük kozlarından biridir.
ABD buna rağmen Çin
ile köprüleri atmayı göze alamaz. Kuzey Kore ve dolayısıyla Komünist Çin ne bir
Afganistan’dır, ne
bir Irak’tır ne de bir
Suriye’dir.
TÜRKİYE’NİN
ABD’YE ÖDENECEK HİÇBİR DİYETİ YOKTUR
29 Ağustos 2003
Afganistan’ın işgalinin
ardından
cesaretlenen
Bush yönetimi, Irak’ı
da dünya barışı ve istikrarı
adına
potansiyel bir tehdit ve tehlike olarak ilan edip, Orta doğuda devasa
bir askeri yığınak yapmaya başladı. Irak’a kuzeyden yapacağı saldırı
konusunda Türkiye’yi yanında
bulacağı garantisi ile hazırlık yapan ABD birinci tezkerenin TBMM’de
reddedilmesi ile tam anlamı ile bir şoka
uğradı. Bunun ardından Kuzey Irak’tan
saldırı yapabilme imkanını
kaybettiğini anlayan ABD savunma
bakanlığı “Bizim için maliyeti biraz yüksek olsa da hava yolunu
kullanarak bu operasyonu gerçekleştirme gücüne sahibiz.”diyerek Türkiye’nin
desteğini gözden çıkardığını açıkça
ifade ediyordu. Bu durum karşısında
tezkerenin onaylanmaması
gerektiğini günlerce yazıp çizen bazı
kalemşorlarımız bu defa da “eyvah! Türkiye bu tezkereyi onaylamamakla çok
büyük maddi kayba uğramış
bulunuyor” demeye başladılar.
Böylece hiçbir zaman Türkiye’ye
verdiği sözleri tutmayan ABD, zaten
vermeyeceği dolar yardımlarının üstüne yattı ve uzun soluklu oyalama
taktiklerine yeniden başladı. ABD’nin
Türkiye’ye karşı olan bakışını değiştirmeye
Türkiye’nin telafi etme çabaları da
yetmedi. ABD’nin bazı yetkili
ağızları Türk Kuvvetlerini de
eleştirecek kadar ileri gittiler. Daha
düne kadar bu nazlanmayı ve
kendilerini ağıra satmayı sürdüren ABD
yetkilileri Türkiye için son derece hassas bir bölge olan Kuzey Irak konusunda
Türkiye’nin inisiyatif sahibi
olmasını açıkça engelledi. Kuzey
Irak’taki Türkmen soydaşlarımız
üzerindeki garantörlük haklarımız da
gasp edildi. Şu anda Kuzey Irak’taki üç milyonu aşkın
Türkmen tam anlamı ile bir
soykırımla karşı karşıya bulunuyor.
Türkiye’nin gerek Irak’ın tamamında,
gerekse de Kuzey Irak’ta söz sahibi
olmasının önü ABD tarafından kesildi.
Bu esnada Türkiye’deki siyasî irade
bütün gücü ile ABD’nin sempatisini
kazanabilmek için çabalarını
sürdürüyor. Irak’ın işgalinin üzerinden geçen zaman içerisinde
ABD her geçen gün biraz daha
Irak’ta çamura saplandığının farkına
varmaya başladı.Çünkü Irak’ın her köşesinde
mevzisi belli olmayan noktalardan
yapılan saldırılarla ABD
askerleri
öldürülmeye devam ediliyor.
Basında yer alan haberlere
bakıldığında ABD
askerleri arasında
firarlar meydana gelmektedir. Hatta Arap kıyafetleri giyerek ve kendilerini
kaçıracak olanlara
adam başı bin dolar
ödeyerek .600 ABD askerinin
kaçtığından söz ediliyor.
Irak, ABD askerleri
için tam bir can pazarına
dönüştüğü sırada ABD
Türkiye’nin Irak’a
asker göndermesini istiyor ve
bu İstek karşısında hükümet
ABD ile ilişkilerini
daha iyi bir zemine çekebilmek
için ABD’nin asker talebine
oldukça iştahlı bakıyor.
Irak’ta ABD için
işler ters gidiyor olmasa idi ABD’li yetkililer Türkiye’den kesinlikle asker
talep etmeyecekti. Türk askerine kesinlikle “barış gücü askeri” gözü ile
bakmayacaktır. ABD
eğer Irak’ta
Mehmetçik görmek istiyorsa, öncelikle
Türkiye’nin Kuzey Irak’ta etkili rol
almasına izin vermelidir.
Aksi takdirde BM
kararı olmadan Irak’a gidecek olan askerlerimizin ABD’li conilere kalkan olmak
üzere istendiği
açıkça ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin
ABD’ye karşı ödenecek hiçbir
diyeti yoktur.
DIŞ
TİCARET MÜSTEŞARLIĞI
ÇİNLİ İŞADAMLARINA KARŞI
NASIL SAYGILI
OLUNACAĞINI
TAVSİYE EDİYORMUŞ
28
Ağustos 2003
Taklit ve kalitesiz mallan ile
Türkiye piyasasını istila eden Çinlilerle
her nasılsa Türkiye’nin ticaret hacminin büyümekte olduğu gerçeği sağduyu sahibi
insanları şaşırtmaya devam ediyor.
Şundan eminiz ki, Türkiye yine Çin’in sahte
mallarını ithal etmeye devam ediyor,
fakat “çok büyük bir pazar” diyerek
bakılan Çin’e ihracatımız ise tabir
yerinde ise devede kulak bile değildir. Her nedense, Çin-Türkiye
arasındaki ticaretteki açık Türkiye’nin
aleyhine büyümeye devam etmesine
rağmen bazı sözde iş adamları ve
hükümetlerin yanlış ve ciddiyetsiz ticari politikaları yüzünden Çinlilerin
kazanma, Türkiye ekonomisinin kaybetme
geleneği sürüp gidiyor.
Üstelik
son zamanlarda Türkiye’den
gidip Çinlilerle iş
anlaşmaları yapacak iş
adamlarına Dış Ticaret
Müsteşarlığı
tarafından bir dizi tavsiyeler sıralanmaktadır.Tamamen
Çinlilerin gönlünü
alma, onların bitmek tükenmek bilmeyen nazlarına katlanmak
anlamına gelen bu sıra dışı
tavsiyelere neden
ihtiyaç duyulmaktadır, bunu da anlamak mümkün
değildir. Uzun süredir.
Türkiye deki
bazı yetkililerin devamlı
olarak Türk halkına empoze etmeye çalıştığı bir
çirkinlik, “ABD ve AB ne
diyorsa
doğrudur”
dayatması idi. Şimdilerde
bunlara bir de “Çinliler
ne diyorsa
doğrudur.”
aymazlığı eklenmiş
görünüyor. Doğu Türkistan’ı işgali altında bulunduran komünist Çin
yetkilileri Doğu
Türkistan’da
bağımsızlık mücadelesi veren insanların “terörist” olduğu iddiasında
bulundular. Türkiye
yetkilileri de buna
hemen inanıverdiler. Bir dönem
Türkiye’ye iki milyon Çinli
turist gönderecekleri
yalanını ortaya attılar,
buna da saf saf inanıldı ve
sonuç
fiyasko...
Dış Ticaret Müsteşarlığı
kanalı ile
Türk iş
adamlarına yapılan tavsiyeler de doğrusu oldukça ilginç.
DTM tarafından ortaya
konulan “Çin
iş kültürü araştırmasında
şu tavsiyeler yer alıyor”
:Çinlilerle diyalog
esnasında sözünün kesilmemesi,
kırmızı kalemle
yazılmaması, zarf
açacağı ya da bıçak gibi şeylerin hediye edilmemesi, yaşça büyük olan Çinlilere
karşı son derece saygılı olunması, rütbeli Çinlilere
karşı saygılı olunması,
Çinlilerle görüşmeler esnasında Çin’in yumuşak karnı olan Tayvan veya
bize göre de işgal
altındaki Doğu Türkistan, Tibet İç Moğolistan gibi
konulardan bahsedilmemesi,
Çinlilerle
konuşurken işaret
parmağının sallanılmaması, vs vs.
gibi birçok Çinlilerin
gönlünü alıcı onları onorize eden tutumlar sergilemek gerekiyormuş. Peki neden
hep cinlilere karşı
hassas olunması
tavsiye ediliyor da, Çinlilerin
Türk’lere karşı nasıl
davranmaları gerektiğini de Çinlilere tavsiye etmiyorlar.
Türk iş adamlarının hiç mi hassasiyetleri yok, beklentileri yok. Pes
doğrusu!
DTM böyle abesle iştigal
edeceğine, biraz da
“Çinlilere daha
fazla nasıl mal satarız, ihracatı nasıl arttırırız” gibi konulara yönelik
projeler üretse daha gerçekçi ve daha ciddi bir iş yapmış olurdu.
TÜRKİYE
YETKİLİLERİ
MAZLUM MİLLETLERİN
DRAMINA SIRTINI DÖNEMEZ
27 Ağustos
2003
Kuzey Irak’ta ABD destekli Kürt
Peşmergeler tarafından başlatılan Türkmen
katliamı vicdan sahiplerinin vicdanlarını yaralamaya devam ederken,
Türkiye’deki yetkililerin açıkça
nemelazımcı bir tavır sergilemesi de yaraya tuz basmaktadır...Rusların
yaptıkları Çeçen katliamları ve
Çeçenistan’ın işgaline kayıtsız
kalındı, “Rusya’yı karşımıza alamayız” anlayışı İle Çeçen
kardeşlerimiz adına şık olmayan ve
Türkiye’ye yakışmayan bir tavır sergilendi. Filistin’i işgal ederek
Müslümanları katletmeye devam etmekte olan
İsrail ile ABD’ye yaranabilmek adına dirsek teması ve artarak devam eden tek
taraflı fedakarlık ilişkileri sürüp gidiyor.
Doğu Türkistan’daki devam
etmekte
olan insanlık
dramı karşısında umursamaz bir tutum
sergilenerek, 40 milyon Doğu Türkistan
halkının celladı olan kızıl Çin yetkililerine dünyanın hiçbir ülkesinden
görmedikleri taltif ve hak etmedikleri
minnettarlıklar yetkili ellerce sunuldu. Çinlilerin sahte ve taklit malları
Doğu Türkistanlılara tercih edildi. Bu
günde; tarihi, kültürel ve dini bağlarımız bulunan, Türk milletinin
ayrılmaz bir parçası olan Kuzey Irak’taki üç
milyonu aşkın Türkmen kardeşlerimiz de yıllardır süre gelen
bir ilgisizlikle kendi kaderine terk
edilmektedirler. Neredeyse müzmin bir
hastalık haline gelen ve yıllardır
devam eden Washington-Türkiye arası
sözde diyalog trafiği de Türkiye’ye hiçbir zaman hiçbir şey
kazandırmamış olmasına rağmen hala devam ediyor. Kürt
Peşmergeler’in tehdidi ve katliam tehlikesi
altındaki Türkmenlerin temsilcileri,
devamlı olarak feryat ediyor ve Türkiye’nin üzerine düşen tarihi
ve millî sorumluluğu hatırlatıyorlarsa
da hiçbir olumlu teşebbüs göremiyorlar.
Düşünüyorum da; Türkiye
kendi ehemmiyetinin ve kimliğinin
farkında olamayan, dolayısıyla da üzerine düşeni yapmayan,
yapamayan sözde yöneticilerden ne zaman kurtulacak? Ne zaman Türk
Milleti, kendisinin millî kimliğini inkar ederek ABD’nin
yörüngesinden çıkamayanları alaşağı edip
Türk milletini gerçek anlamda temsil
edecek yöneticileri işbaşına getirecek? Sahiden Türkiye dünyadaki
haksızlıklara, adaletsizliklere neden
gözünü kapatıp kulağını tıkamaktadır. Doğrusu
anlamakta güçlük çekenlerdenim.
Tarih hiçbir zaman tüccar
zihniyeti ile devlet idare edildiğine şahit
değildir. Her devletin kendi bünyesinde
elbette ki iktisadi bir politika ve
sistem mevcuttur, ekonomi, iç ve dış ticaret o birimin işidir. Türkiye
Cumhuriyeti devleti gibi önemli bir tarihi geçmişi bulunan ve
dünya coğrafyasının en stratejik bir
bölgesinde yer alan bir ülkenin bütün siyasetini ticarete endeksli
olarak yürütmeye çalışması ihanet
derecesine varan bir aymazlık olur.
Türkiye’de devleti idare
edenler
kendisini bir
kısır döngünün içine hapsetme lüksüne sahip değildir. Dünyanın neresinde bir
haksızlık varsa,
oralar içinde kafa yormak,
çözüm üretmek ve
ilgilenmek mecburiyetindedir. Büyük devlet
olmanın, yolu bir başka devletin
uydusu olmaktan değil, gerçek
anlamda bağımsız bir devlet gibi davranmaktan
geçer.
...VE
KUZEY IRAK’TAKİ TÜRKMEN KATLİAMI
YOLUNDA İLK
ADIM
ATILDI
26
Ağustos 2003
Kendisini dünya barışının
garantörü olarak ilan eden ABD’nin,
“Irak’a özgürlük getireceğiz.” yalanı ile Irak’ı işgal etmesinin ardından,
yıllarca zalim Saddam idaresi altında
akıl almaz işkence, zulüm ve soykırımlara göğüs germek zorunda
kalan Kuzey Irak’taki üç milyon nüfusa sahip
Türkmen bu günlerde tarihinin en karanlık günlerini
yaşamaktadır.
Kuzey Irak’ta Türk
bayrağının
Barzani ve
Talabani adındaki baldırı çıplak çapulcuların adamları
tarafından yırtılıp
yakılması esnasında Irak’ta bulunan ve
Türkiye ile Irak arasında kamyon şoförlüğü yapan bir Türkmen, işyerinde o günkü
Irak Türkmenleri ile ilgili olarak yazmış olduğum “Türkmenler
kaderine terk edilemez.” başlıklı
gazetedeki makalemi okumuş ve gözleri
yaşararak bana şunları söylemişti:
-“Madem ki
gazetede yazı yazıyorsunuz bu söyleyeceklerimi de yazın. Türk
bayrağının yırtıldığı günlerde ben o
bölgede idim. Yüreğim, yüreğimi
kan ağladı ama elden bir şey gelmiyordu.
Türkiye yetkilileri inşallah ciddi
anlamda bu konuya eğilir ve Türkiye
birinci körfez savaşı sırasında biz
Türkmenleri destekleyeceğine
Peşmergeler’e yardım etti onları
bizlere karşı güçlü hale getirdi şimdi
ise bu Peşmergeler biz Türkmenleri
yurtlarımızdan kovmak istiyorlar. İlk
ellerine geçecek fırsatta da
bizlerin kökünü kurutmak için
soykırım
yapacaklar...
Kuzey Irak’taki
petroller
Türkiye’ye
de yeter bize de yeter.
Türkiye bize doğru dürüst
destek verecek olsa
Türkiye’nin ne iç borcu,
ne de dış borcu kalır sadece
biz Irak Türkmenleri bir günde Türkiye’nin
bütün borçlarını rahatlıkla
ödeyebiliriz. Biz
kardeşiz, biz dindaşız, biz
ırkdaşız Türkiye bize neden
korkusuzca destek veremiyor. Eğer
bu durum biraz daha devam
ederse biz Türkmenleri yok ettikleri gibi
Türkiye’yi tehdit etmeye
başlayacaklar...”
Bu iri yarı, buğday tenli
Türkmen
delikanlısının kendine özgü
Türkmen şivesi ile
anlattıkları beni
oldukça duygulandırmıştı. Doğrusu
ben de Türkiye’nin ciddi ve
önemli bir takım
icraatlarda bulunacağını bu
güne kadar beklediğinden bu
konuyu
anlatmamıştım. Fakat esefle
gördüm ki; Türkmen
kardeşlerimizin durumu giderek kötüye giderken ve
de ABD’nin kiralık katilleri
olan Peşmergeler
Türkmenleri tedrici olarak katlederken, ABD’li coniler Türkmenlerin üzerinde
terör estirirken Türkiye’deki bazı yetkililer
“ 11 Türkmen’in öldürülmesi
hadisesi bir
tahriktir.” demekle yetinerek
ABD’li askerlerin yerine
ölsünler diye asker
gönderme telaşını ve
sabırsızlığını yaşıyor...
Muhterem
yetkili! 11 Türkmen’in
katledilmesi hadisesi
sizin görmezlikten, duymazlıkları
gelmek istediğiniz gibi sadece bir tahrik değil, resmen ABD
‘destekli bir Türkmen,
katliamının
başlangıcıdır… Lütfen bu son noktada bari Türkmenler konusunda üç maymunu
oynamaktan vazgeçin.
BATI
TÜRKİSTAN İLE
KÜLTÜREL BİRLİKTELİKLER
TÜRKİYE İÇİN ÇOK
ÖNEMLİDİR
25 Ağustos
2003
Son yıllarda
bir “entegrasyon”,
“globalleşme”
söylemidir gidiyor. Fakat bu konularda hiçbir dünya ülkesinin ciddi ve samimi
bir adım attığını
gören yoktur. Zira, kendisine
dünya barışının yegane
mimarı görüntüsü
vermeye çalışan ülkelerin, dünya barışına ne kadar katkı
sağladıkları konusuna
gelince tam bir
fiyasko tablosunun ortaya çıktığı
görülür. Siyasi anlamda
birbirleri ile barış
imzalayan ülkelerin de zaman içerisinde yine birbirlerine karşı entrikalar
çevirdiği ve ülke çıkarları adına, barışı da gizli ve aleni şekillerde
çiğnedikleri görülmektedir.
“Ülkenin ve devletin ali
menfaatleri böyle
gerektirdiği için”
şeklindeki bir sebebi
ileri sürerek uzun zaman işbirliği içindeki diğer ülkenin menfaatlerini
zedeleyecek noktalara gelebilmektedirler. Bu durum istisnasız
bütün dünya devletleri için
geçerlidir.
Bu sebepledir ki, Türkiye’nin
kendisine yakın bulduğu ülkelerle ve
o ülkelerin insaftan ne
kurması gereken en
iyi ilişki siyasi alanda değil,
kültürel alanda gerçekleştireceği
ilişkiler olmalıdır, Çünkü,
dünyadaki siyası birliktelikler günün
birinde bozulabilir, fakat kurulacak kültürel birliktelikler asla bozulmaz.
Dünyadaki bütün milletlerin
kendilerine özgü kültürel özellikleri vardır.
Türk milletinin de kökü binlerce yıl öncesine dayanan bir kültürel
kimliği mevcut olup, dünyadaki birçok
milletlerde olmayan hususiyetlere
sahiptir. Bu sebepledir ki,Türkiye’nin
en iyi iletişim kurabileceği ülkeler
ve halklar 1990 yılının başlarından
itibaren eski Sovyetler Birliğinin
parçalanışını müteakip bağımsızlıklarını
elde eden Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetleridir. Her ne kadar 1917
yılından itibaren Rusların hegemonyası altına giren Batı
Türkistan Türk
Cumhuriyetlerindeki insanlar
ateizme Yüklenmiş ve
katı bir kültür erozyona
uğratılmaya çalışılmışlarsa da, Sovyetler
Birliği bunda pek muvaffak olamamıştır.
Dolayısıyla, zamanı gelince
de kolayca bağımsızlıklarını
ilan ederek
dünyadaki müstakil devletler arasına dahil
olmuşlardır...
Bu insanların
Anadolu Türkleri ile şive ırklılığı hariç dilleri, dinleri ve bütün kültürel
değerleri küçük ayrıntılarla tıpatıp
aynıdır. Aynı zamanda bu ülkeler
tabii zenginlikleri ve stratejik konumları
İle Türkiye için bulunmaz bir
millî ve kültürel membadır.
Eğer Türkiye’deki ilgili yöneticiler
yüzlerini
batıya
olduğu kadar da Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine dönerler ve ciddi
ve sistematik bir kültürel entegrasyona
yönelirlerse ki; bu tarihi ve millî bir sorumluluk ve zorunluluktur, o
zaman Türkiye yetkililerinin, AB’nin loş ve
ucu bucağı görünmeyen bekleme
salonlarında vakit öldürmesine ve
AB’ye üye olabilmek için önüne dayatılan
arsızca kıstaslara ram olmasına gerek kalmayacaktır.
DÜNYADA
BARIŞIN SAĞLANMASININ YOLU
İŞGALLERE SON VERMEKTEN GEÇER
23 Ağustos 2003
Devletlerin hayatında birinci
hedef, hiç şüphe yok ki; dünya devletleri arasında gerek iktisadi cihetten,
gerek siyasi güç yönünden gerekse de askeri alanda en güçlü olabilmektir. Ya da
güçlü dünya devletleri arasındaki devletlerden birisi olabilmektir. Her yönlü
kendisini iktidar sahibi olarak gören ve hedeflediği ya da ona yakın seviyelerde
güce erişen devletler bu defa da dünyada güç gösterisi mahiyetinde akıl almaz
girişimlerle başka milletlerin ve güçsüz devletlerin üzerinde bir tahakküm
oluşturma yoluna gitmektedirler. Bunun sonucunda işgaller, istilâlar, baskı,
zulûm, katliam, soykırım hadiseleri ve bütün bunlara karşı koyan mağdur ve
mazlum insanların dramları ortaya çıkmaktadır. Dünyada binlerce yıllardan beri
devam eden savaşların, kan ve ateşin bir tek sebebi olmuştur.
O da; güçlülerin bitmek bilmeyen
sahip olma, hakim olma ihtirasları ve ardından karşı koyanların mücadeleleri.
Dünya dengelerinin doğru temeller üzerine oturmasının veya oturtulabilmesinin
bir tek yolu vardır, kendilerine “süper güç” yakıştırmasını yapan aç
gözlü devletlerin bu duyumsuzluklarından ve açgözlülüklerinden vazgeçmeleri ya
da bir şekilde vazgeçilmeleridir. Bunun bir başka yolu ve çözümü yoktur.
Irak’taki BM temsilcilik binasına yapılan
saldırı elbette ki dünya barışı ve istikran adına oldukça kaygı verici bir
hadisedir. Basında yer alan bilgilere göre bu dehşet verici hadiseyi birkaç
terör örgütü üstlenme yarışına girmiştir. Ayrıca; tahminlere göre ABD’den
intikam almak isteyen ülkelerden bazı insanlar da bu gün Irak’tadırlar. BM Irak
Temsilcilik binasına yapılan saldırının, Afganistan’da, Irak’ta ya da bir başka
ABD mağduru ülkenin işgali, ya da mağduriyeti esnasında Birleşmiş Milletler
teşkilatının üzerine düşeni yapmadığı, ABD karşısında bir yaptırım sergilemediği
mantığı ile yapılmış olabileceği ihtimali de kuvvetlidir.
Sebebi her ne olursa olsun dünya istikrarı
adına oldukça üzücü ve asla tasvip edilemez bir terör olayıdır.
İşte
bu türden hadiselerin kaynağını kurutmaya azimli olan dünya devletlerinin
yapacağı en önemli çalışma BM teşkilatını yaptırımı olan bir kurum haline
getirmeye çalışmak ve ondan sonra da dünya istikrarını bozacak ve tehlikeye
sokacak bir yolda olan devlet hangisi olursa olsun hiçbir ayırım gözetmeksizin
gerekli cezai müeyyideleri uygulamak olmalıdır. BM Teşkilatı asli görevini
bihakkın yerine getirmelidir. İşgal edilen ülkelerdeki işgallere son verilmesini
sağlamalıdır, işgal edilmek istenen ülkelerin işgalcinin de önüne geçilmelidir.
BM teşkilatı bunları sağlayabilirse yeniden prestij kazanacak ve güvenilir bir
teşkilat haline gelecektir. Bu da dünyadaki terör örgütleri ile müşterek bir
mücadelenin ciddi anlamda başlatılması demektir. Böylece; dünya derebeylerin
dünyası olmaktan çıkacak ve huzurlu, barışın hakim olduğu güzel bir dünya
olacaktır.
ÇİN
YAYILMACILIĞI DÜNYAYI TEHDİT ETME
YOLUNDA
21
Ağustos 2003
Çin karakterinin tipik bir
yansıması
olan
yayılmacılık, binlerce yıldan beri aralıksız olarak devam ede gelen bir nüfus
hareketidir. Çin devletinin sistematik
nüfus transferi politikası hep vardı, bundan sonrada var olmaya devam edecektir.
Bu durumun devlet
politikası olmasının dışında, Çin milletinin
enteresan bir özelliği olarak ta devam etmektedir. Çinliler dünyaya geldikten
belli bir zaman sonra,
hayatının herhangi bir
safhasında dünyanın
herhangi bir bölgesine kolayca
bir seyahat gerçekleştirebilmektedirler.
Bu seyahatin sonunda her
nasılsa Çin ülkesine
geri dönen Çinli’ye
pek sık rastlanılmaz, gittiği ülkeye artık
kök salmanın yollarını
ararlar. Özellikle
de Çin’e Mao’nun komünist rejimi geldikten sonra, rejimin vahşetine ve
sıkıntılarına katlanamayan
Çinlilerden
milyonlarcası yuvasına su girmiş
çekirge sürüleri misali
kendilerini atabildikleri
sınırlara doğru yola yayılarak ülkeyi terk etmişlerdir. 1949 yılında 840 milyon
civarında olan cinlilerin bu
günkü nüfusu bir milyar üç
yüz elli milyona
ulaşmıştır. Bu sayıya dünyanın
diğer ülkelerindeki Çinli
nüfusu dahil
değildir. Çünkü aradan
geçen yarım asır
zarfında gittikleri ülkelerdeki Çinliler
gerek kendi aralarında
olsun, gerekse Çin
ırkına mensup olmayanlarla olsun,
yaptıkları evliliklerle o
ülkelerin vatandaşı
olmuşlardır. Artık onların tek hedefi yaşadıkları ülkelerin köşe başlarını ele
geçirmek ve maddi
yönden iktidar
sahibi
olmaktır.
Mao’nun ölümünden sonraki Çinli yöneticilerin ise,
özellikle dünyadaki Çin yayılmacılığına prim
ve destek verdiğini görüyoruz. Şu
anda komünist Çin yönetimi yıllardır
yürürlüğe koyduğu ve stratejik
olarak çok önem verdikleri nüfus transferi
konusundaki uygulamalarına daha da hız
vermiştir. Çinlilerin görülmediği bir
dünya ülkesi göstermek hemen hemen mümkün
değildir. Çok önemli bir güç olarak hesap ettikleri nüfusları ile dünyadaki en
stratejik ülkelerde güçlü bir Çin diasporası oluşturma yolunda oldukça gayretkeş
ve ısrarlı bir faaliyet sürdürüyorlar. Bazı ülkelerde bu konuda oldukça da
başarı elde etmişlerdir. Çinlilerin ülkeye girişini, ticaretle
meşgul olmasını, yerleşmesini, vatandaşlığa
geçmesini, evlenerek çoluk çocuk
sahibi olmasını sıradan bir hadise
olarak değerlendiren bir çok dünya ülkesi, bu günlerde bir sarı bela
(Çinli) ile başlarının dertte olmasına
şaşırmamalıdırlar. Mesela Amerika’da
ABD hükümeti “Çin mafyası” denilen
karanlık bir güçle oldukça çetin
mücadeleler vermek durumunda
kalmıştır.
Ayrıca; bu Çin
diasporasının
mevcut
olduğu ülkeler siyasi yönden de bir Çin baskısı ve tesiri tehlikesi ile
karşı karşıyadırlar.
Türkiye sınır komşusu
olan Irak’ın yapılanması ve yeniden imarı konusunda kendisini ABD’nin vereceği
icazete mahkum
etmişken, Çinli inşaat
şirketleri Çin’den
gelerek Türk inşaat şirketlerinin sempatisini
çantalarına koyarak Irak’ta inşaat
sektöründen pay
kapma faaliyeti
içindedirler.
Bütün dünyaya yönelik Çin
yayılmacılığına
dikkat edilmelidir.
TÜRK ASKERİ ABD
ASKERLERİNİN
FEDAİSİ
OLAMAZ (3)
20 Ağustos 2003
Dünyadaki en köklü, en
güçlü devletlerden biri olan Türkiye Cumhuriyeti devleti beceriksiz
iktidarların savsaklamaları ve iş bilmezlikleri sonucu ekonomisi bozulmuşsa da,
askeri ve millî güç olarak etrafından gelebilecek tehlikeleri göğüsleyebilecek
ve bertaraf edebilecek güce sahiptir. Türkiye’nin sınır komşuları içerisinde
Türkiye’ye karşı garezi olan ve Türkiye’nin
tökezlemesini dört gözle bekleyen devletler elbette vardır. Fakat, doğrudan doğruya
Türkiye’yi hedef alacak bir davranışın içine girecek kadar ahmak ve düşüncesiz
bir devletin olabileceğine ihtimal vermiyorum.
Türk Silâhlı Kuvvetleri daima, her türlü dış ve iç tesir
merkezlerinden uzak kalmış, asla hiçbir gücün etki alanı içine girmemiş, en üst
düzeyde asli vazifesinin idrakinde olan bir kurumdur. Bunu çok iyi bilen dünya
devletleri Türk ordusunu
hiçbir zaman gözlem
alanlarının dışında bırakmamışlardır.
Cumhuriyetin kuruluşundan beri dış güçlerin dumura
uğratamadıkları yegane güven kaynağımız Türk ordusudur. Son
dönemlerde Kuzey Irak’ta yaşanan ve
11
askerimizin rehin alınması hadisesi Cumhuriyet tarihimiz boyunca
yaşadığımız en talihsiz hadiselerden biridir. Bu olay bugünkü
siyasi irade tarafından inanılmaz bir
ustalıkla kolayca örtbas edilmiş, üstelikte hiçbir şey olmamış gibi şu
anda işgal gücü askerleri için adeta bir cehenneme
dönüşmüş olan Irak’a asker gönderebilme sıtmasına yakalanılmıştır. Millet iradesinin yansıması olan
hükümetin, asker gönderip göndermeme
gibi mühim bir konuyu yine millete
götürmesinde büyük bir yarar vardır.
O zaman görülecektir ki referandum
sonucunda milletin büyük çoğunluğu
“hayır” diyecektir. Geçmişte uzak
doğuya Çinlilerle savaşmak için asker göndermek gerektiğinde (Kore savaşı) yine
ilk önce hazırlanan Türk askerleriydi. O zaman belki bir ölçüde gereklilik söz konusu idi. Çünkü BM kararıyla hareket edilmişti. Şu andaki durum ise tamamen farklıdır. Nedenine gelince; ABD hiçbir hukuki sebebi olmaksızın ve BM karan olmadan Irak’ı işgal etmiştir. Üstelik var olduğu iddia
edilen kitle imha silahlarına
rastlanılmamıştır. Irak’a asker göndermesi
İstenilen ülkeler listesinde Türkiye’nin adı bulunmamasına rağmen ve BM kararı
olmadan asker gönderilmesi
tartışılmaktadır. Hükümet yetkililerinin
Washington’da çok zaman önce vermiş
oldukları ihtimali kuvvetli olan sözleri yerine getirme telaşı içinde olduğu izlenimi ortaya çıkıyor.
1980’li yılların başlarından itibaren
binlerce vatan evladının canına kıyan PKK terör örgütü bu günlerde KADEK ismi ile ABD ve Avrupalı sözde dostlarımız tarafından desteklenmekte olan Barzani ve Talabani çapulcularının
himayesinde yeniden toparlanma
içindedir. ABD, Kuzey Irak’ta Türk askerinin
varlığına rıza göstermezken, Irak’ta ölmesi için Türkiye’den asker istemektedir.
Türkiye Cumhuriyeti
Devleti kendi sınır güvenliğini
kendisi koruyabilecek güçte iken,
hangi beklenti içerisinde ABD’ye askeri destek verme
mecburiyeti hissetmektedir? Türkiye ABD ve AB istiyor diye sınır komşuları ile husumetli hale gelmemelidir. Bu davranış
büyük devlet olma yolundaki
Türkiye’nin önünü tıkayacaktır.
Türkiye atalarının
izinde düşenin dostu olmalıdır. Şu anda talihin kötü bir tecellisi olarak Irak düşmüştür. Bir gün
mutlaka kalkacaktır. Bunu Türkiye göz
önüne alarak hareket etmelidir. Türk
milletine yakışan; 21. yüzyılın
acımasızlığını ve kalleş devletlerin
karakterini benimsememektir.
TÜRK ASKERİ ABD
ASKERLERİNİN FEDAİSİ OLAMAZ (2)
19 Ağustos 2003
Asırlardır, Türk milletinin huzur ve istikrar içinde bir varlık sürdürmesine izin
vermemek için her türlü hile ve desiselere başvuran milletimizin
düşmanlarını tek tek saymaya gerek yoktur. Özellikle de Osmanlı devletinin son
dönemlerinden itibaren ki tarihimize dikkatlice ve bir batı ülkesi hayranlığı
ile değil gerçek bir Türk insanının bakış açısı içerisinde baktığımız zaman
açıkça görülecektir ki, bu günlerde aralarına dahil olabilmek için Türk millî
kimliğinden çok büyük , tavizler vermekte olduğumuz ve daha büyük tavizler
vermeye hazırlandığımız Avrupa devletleridir.
AB
mevzusunun gerçek iç yüzünü Türk halkına açıkça ve samimiyetle, anlatmayanlar
tarihi bir hatanın içindedirler “Çünkü AB'nin gelecekte Türk milletine neler
vereceğinden alıp götürecekleri daha fazladır. Bu meselelerle hemhal olmayan
normal bir vatandaşımıza bu konu sorulduğu zaman söylediği şu: “AB'ye girince
kolaylıkla Avrupa ülkelerine gidebileceğiz'', Mili gelir düzeyimiz 25-30 bin
dolar olacak'' Bakın şu yanlışın büyüklüğüne. Mevcut iktidarın en önde gelen
vazifelerinden birisi bence AB'ye giren Türkiye'nin hangi ölçülerde faydalar
elde edeceğine dair bir kitapçık bastırarak Türk halkına dağıtmasıdır. Bu, aynı
zamanda AB rüyası ile yatıp kalkan iktidarların Türk halkına bir taahhüdü olacak ve
halkımız da gelecekte doğabilecek olumsuz sonuçlardan haberdar olmuş olacaktır.
Bütün
bunları kaleme aldığım yazının başlığı ile ne ilgisinin olduğunu düşünenler
olacaktır. Oysa ki, Türkiye'nin AB sevdalısı bazı yöneticilerinin bugüne kadar
Irak konusunda verdiği tavizler ve Türkiye'yi uğrattığı zararların (buna birinci
körfez harekatındaki çektiğimiz zararlar da dahil) tamamının altında yatan
gerçek; Türkiye'nin AB'ye giriş sürecinde ABD'nin büyük ölçüde etkisinin olacağı
sebebine dayanmaktadır.
Sevr yeniden hortlatılmaya çalışılıyorsa, Türkiye
altı parçaya bölünmek isteniyormuş, Türkiye'nin haritasını kendi bildikleri gibi
altı ayrı harita ile gösteriyorlarmış ve bu haritalara Avrupa'da sıkça
rastlanılıyormuş, Kuzey Irak'ta Türk ve Türkmenlerin varlığına son veriliyormuş,
Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kuruluyormuş, PKK- KADEK terör örgütü giderek
mecliste temsilciliğe doğru götürülüyormuş, stratejik müttefikimiz ABD
Mehmetçiklerimizin kafasına çuval geçirmiş, kimin umurunda Allah aşkına... Yeter
ki gelecek te bizi düze çıkaracak sihirli değneğimize yani AB'ye bir kapağı
atalım başka hiçbir şeyin önemi yok(!)
Etmeyin eylemeyin muhterem yetkililer!
Vatan ve bağımsızlık elden gittikten sonra kuru kuruya iskeletimizin AB'ye
girmesinin ne ehemmiyeti var? Hemen hemen her gün birkaç işgalci ABD askerinin
şalgam gibi devrildiği bölgeye conilerin yerine feda olsun diyerek evlatlarımızı
göndermek hangi akla hizmettir? 21. yüzyılın Frankeştaynlarını asiste etmek,
onlara destek vermek Türk milletinin millî karakteri değildir, olmamalıdır.
ABD
İÇİN AFGANİSTAN VE IRAK BİRER VİETNAM’A
DÖNÜŞEBİLİR
15
Ağustos 2003
Doğu Türkistan'dan ayrılmak mecburiyetinde kalışımızın sonunda, 1961 yılında ilk
durağımız Afganistan olmuştu. Türkiye'ye geleceğimiz 1965 yılına kadar ikamet
ettiğimiz Afganistan her yönden oldukça geri kalmış bir ülke durumunda idi.
Çocukluk yıllarımın dört yılını geçirdiğim Afganistan o yıllarda Amerika ve
Rusya'nın hakimiyet kurma mücadelesine sahne olmaktaydı. Ordusu hemen hemen yok
gibiydi. Askere alınan gençlerin üniformasız olarak şehir temizlik işlerinde ve
rütbeli subayların evlerinde hizmetli olarak çalıştıklarını, sözde
askerliklerinin bitiminde ise memleketine gidecek yol parası bile bulamayıp
ortada kalakaldığını, onun bunun yardımı ile yaşamlarını sürdürmek zorunda
kaldıklarını çok iyi hatırlıyorum. Ülkede üretim adına hiçbir şey yoktu. Afgan
halkı o yıllarda son derece zevk ve sefa düşkünü, yoksulluk içinde eğlenmeyi çok
seven bir halktı. Hatırladığım kadarı ile kadınlar için özel bir bölgede kurulan
ve hiçbir erkeğin giremediği kadınlara özel eğlence merkezleri vardı, oraların
adına “Bağı Zennane” diyorlardı. Her konuda tamamen dışa bağımlı olan bir
ülkenin insanlarının pervasızca gönül eğlendirmeye ne kadar hakkı vardır?
Tartışması abesle iştigaldir. Cırcır böceği ile karınca hikayesinde olduğu gibi
hak etmediği halde eğlenceden başka bir şey düşünmeyen Afgan halkı bu
kaygısızlıklarının cezasını Rus işgaline uğramakla çekti.
Sovyet
işgali ile bir nebze akılları başına gelen Afgan mücahitleri yıllarca dünyanın
en güçlü ordularından birine sahip olan Ruslara karşı müthiş bir bağımsızlık
mücadelesi verdiler. O yıllarda Amerika'nın Afganistan mücahitlerine açıkça
destek verdiği bilinen bir gerçektir. Yıllarca süren bu özgürlük mücadelesinden
Afgan mücahitleri galip çıktı ve Ruslar Afganistan'dan ayrılmak zorunda
kaldılar. İşte bu savaş esnasında Afganistan'a destek veren ABD, Afganistan
mücahitleri arasına hizip ve ayrılığın tohumlarını da ekmişti. işte bu;
emperyalistlerin karakteristik bir özelliği idi. Rus işgalinden kurtulmayı
başaran Afgan mücahitleri bundan sonra da çetin bir iç savaşın ortasında
buldular kendilerini...Bu durum düşman işgalinden daha beter bir durumdu.
Yıllarca dökülen (döktürülen) kardeş kanlarının sonunda ABD'nin desteklediği
Talibanlar grubu ülkeye hakim oldu.
Ardından
11 Eylül hadisesini bahane eden ABD-Afganistan'daki Taliban yönetimini devirmek
iddiası ile Afganistan'a askeri müdahaleyi kendince meşru hale getirerek ülkeyi
işgal etti. Şu anda Afganistan'da durum tamamen normale döndü mü?
Hayır!..Afganistan'da da bugün Irak'ta olduğu gibi suların kolay kolay
durulmayacağı gayet açıktır. Asıl olan; bir ülke insanının yabancı mandasını
kabul edip etmemesidir. İşgale uğrasa bile işgal güçlerinin hakimiyetini
reddettiği sürece günün birinde mutlaka özgürlüklerine kavuşacaklardır.
ÇİNLİLERİN “KÜLTÜR YIKIMI''NIN YILDÖNÜMÜ
14
Ağustos 2003
Bugün
(dün) 13 Ağustos 2003 ve kızıl Çin emperyalizminin dünya tarihine kan damlattığı
onulmaz yaralar açtığı günlerin başlangıcının 37. yılı Mao Zedung'un kızıl
ordularının 1949 yılında dünya medeniyetinin beşiği, Türk dünyasının kalbi
konumundaki Doğu Türkistan'ı işgal etmesinden 17 yıl sonra Doğu Türkistan'da
öylesine büyük bir cinayet furyası başlattı ki, dünya durdukça dünya
insanlığının ruhlarını incitmeye devam edecektir. Komünist Çin bu kültür
katliamının adına “Kültür Devrimi'' diyordu.
Oysa ki,
başlattıkları bu iğrenç ve utanç verici icraatları esnasında tarih adına, kültür
ve medeniyet adına, insanlık adına, maneviyat adına, ne varsa; insafsızca,
vahşice ve acımasızca yaktılar, yıktılar yok ettiler. 5000 yıllık tarihe sahip
olduklarını iddia eden Çinliler, bu davranış ve zihniyetleri ile dünyanın en
eski tarih ve kültür düşmanı milleti olmakla da övünebilirler. Çünkü, besin
kaynağı kin, nefret, düşmanlık ve yakıp yıkma olan bir milletin tarihinin eski
olmasının hiçbir anlamı ve ehemmiyeti yoktur.
Dünyada
insanlık tarihine ait değerlerin düşmanı olan Çinlilerin günümüzde de
tavırlarını değiştirdiklerinin göremiyoruz. Bu günde gizli ve aleni olarak tarih
ve kültür katliamına olanca hızları ile devam etmektedirler. Asırlardır her
nedense dünyadaki Türk soyunun varlığına tahammül edemeyen ve Türk Tarihine ve
medeniyetine ait ne varsa yok etmek hazımsızlığına sahip olan Çinliler, 13
Ağustos 1966 tarihinde düğmeye basarak başlattıkları “Kültür Katliamı” sırasında
binlerce yıllık vesikalar özelliğindeki el yazması eserlerden 250 binden
fazlasını meydanlara toplayarak ateşe vermişlerdir. O günleri yürekleri kan
ağlayarak gören insanların anlattıklarına göre, haftalarca gökyüzünden yanmış
olan eserlerin külleri dökülmüştür. Önde gelen kültür adamlarından yüz
binlercesini tutuklayıp Çin zindanlarına atmışlar, binlercesini de çeşitli
suçlar isnat ederek hunharca katletmişlerdir. Uygur medeniyetinin izlerini
taşıyan her türlü kalıntıları tahrip ederek adeta bir intikam peşinde
olmuşlardır. Son dönemde, Uygur tarihçi, yazar ve eğitimci Turgun Almas'ın,
yıllarca emek vererek yazdığı, Türk tarihinin gelişimini ve Uygurların genel
tarihini konu alan "Uygurlar" adlı eserini de 1989 yılından itibaren
toplattırmış, bulundurulmasını ve okunmasını suç ilan ederek, açık bir
bağımsızlık, düşmanlık, kin ve nefret sergilemişlerdir. Yine, son yıllarda
evlere özel memurlar göndererek kitaplıklarda yasakladıkları Türkçe eserlerden
bulunduranları cezalandırma yoluna gitmektedirler. İşte bu Türk tarihinin,
küftür ve medeniyetinin Türk varlığının aleni düşmanı olan Komünist Çin
idarecileri, şimdilerde kimi, demokratik ve insan haklarına saygılı olduklarını
iddia eden ülkelerin yöneticileri tarafından çeşitli ödüllerle el üstünde
tutmaktadırlar.
İnsanlık tarihine önem veren, insanlığa önem veren,
kültür değerlerine önem veren, insan haklarına önem veren devletlerin
yöneticileri, mağara içindeki kayalara binlerce yıl öncesinden kazılan şekillere
dahi tahammül gösteremeyen Çinlilere olan hayranlıklarını tekrar gözden
geçirsinler.
DÜNYADAKİ
OTORİTE BOŞLUĞU 21.
YÜZYILIN
MODERN
HAYDUTLARINI CESARETLENDİRİYOR
13
Ağustos 2003
Herhangi
bir dünya ülkesinin karşı karşıya gelebileceği en büyük talihsizlik hiç şüphe
yok ki düşman işgaline uğramasıdır. Tabi olarak ta bu durum insan fıtratının
asla kabul edemeyeceği bir hadisedir. Bunun dışında; devletler için en büyük
tehlikelerden bir diğeri de ülkede meydana gelebilecek otorite boşluğudur. Bu
durum tam anlamı ile bir faciadır. Çünkü görünürde var olduğu bilinen devletin
bütün kademelerinde meydana gelebilecek veya meydana gelen laçkalaşmalar zaman
içerisinde devleti içinden kemiren bir kurt gibi hareket alanını genişletmeye ve
giderek devletin temellerini çürütmeye devam edecektir. Söz konusu otorite
boşluğu içerisinde, diledikleri gibi at oynatan yasadışı gruplaşmalar çığ gibi
çoğalıyorsa, kanunsuzlukların, haksızlıkların, adaletsizliklerin başını alıp
gittiği, halkın can ve mal güvenliğinin büyük ölçüde tehdit altında olduğu,
insanların dertlerini anlatacak bir yasal kurumun bulunamadığı, kişilerin kendi
işlerini kendileri yasal olmayan yöntemlerle halletmeye çalıştığı bir ülke
düşünün. Böyle bir ülkede huzurdan, güvenden, barıştan, insanlıktan, haktan,
hukuktan, adaletten söz edebilir mi?
Böylesine, tabir yerinde ise şirazeden çıkmış bir ülkede kim yaşamak ister?
Böylesine hiç kimseye güven vermeyen bir devlete kendi halkı güven duyar mı?
Canını, malını, çocuklarının istikbalini emanet eder mi? Elbetteki binlerce defa
hayır! Milyonlarca defa hayır! Allah korusun bağımsız bir devletin ve milletin
karşılaşabileceği en kötü bir durum olan bu olgu, ileride devleti ve milleti
esarete götürecek bir karanlık yoldur. Şimdi bu durum bütün dünyanın genel
durumuna endeksleyerek baktığımız zaman, yukarıda sözünü ettiğimiz otorite
boşluğunun içine düşmüş olan bir ülkenin durumundan farksız bir manzara gözler
önündedir.
Emperyalist devletlerin doyumsuz ihtirasları uğruna işgal ettikleri ülkelerin
insanları uğradıkları haksızlıkları anlatacak milletlerarası bir kurum ya da
oluşum bulamamanın sıkıntısını çekmektedir. Öylesine vurdumduymaz bir dünyada
yaşanılıyor ki, güçlünün ve kötülerin zayıfları ezdiği, haklarını açıkça
çiğnediği, adaletsizliğin ve insan hakları ihlallerinin alabildiğine yaşandığı
bir dünya düzeni içerisinde, mağdur ve mazlum halkların haklarını arayacak bir
platformun olmaması işgale uğramış milletlerin kendi yöntemleri ile mücadele
yollarına yönelmeleri de dünya istikrarının olumsuz yönde etkilenmesine yol
açmaktadır. Bu inkar edilemez bir gerçektir. Fakat; 21, yüzyılın modern
haydutları olarak adlandırılabilecek emperyalistlere dünyada hangi güç, hangi
devletler karşı duracak? Dünyada yaptırım gücü olan bir milletlerarası teşkilat
oluşturulabilecek mi? (bu günkü BM teşkilatının hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır) En kısa zamanda çok güçlü bir milletlerarası teşkilat oluşturulamazsa
ve bugünkü mağdur ve mazlum milletlerin hakları aranmazsa daha uzun yıllar
istikrarlı bir dünya düzeninden bahsedilemeyecektir.
EMPERYALİZM HİÇBİR ÜLKEYE HUZUR VE İSTİKRAR
GETİRMEMİŞTİR
12
Ağustos 2003
İnsanlık aleminin başının belası olan emperyalistler dünyanın huzurunu kaçırmaya
devam ediyor. İngiltere, Rusya, Çin ve ABD’nin sızdığı ülkeler hiçbir zaman
istikrara kavuşamamıştır. İngiltere, işgal ettiği Hindistan’dan ayrılırken
Hindistan ile Pakistan arasında onulmaz bir yara gibi Keşmir problemini
bırakarak ayrıldı ve bugüne kadar bölgede bir türlü huzur ortamı oluşmadı.
Bundan sonrada oluşması ihtimali pek mümkün görünmemektedir.
1990’1ı
yılların başlarından itibaren ani olarak dağılan eski Sovyetler Birliğinin
yetmiş yıl boyunca işgali altında tuttuğu ve bugünlerde bağımsız birer devlet
olarak dünyadaki bağımsız devletler arasına katılan Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetlerinin arasında da zaman zaman eski Sovyet rejiminden kalma virüsler
harekete geçerek sürtüşme ve liderlik çekişmelerine sebep olmaktadır. Bu durum
zaten emperyalizmin çirkin bir yüzüdür. Rusya’nın batı Türkistan Türk
Cumhuriyetlerinden tamamen vazgeçemediği ve yeniden ele geçire- bilme
stratejileri peşinde olduğu açıkça biliniyor. Komünist Çin’in işgali altındaki
Doğu Türkistan’da ise cehennem azabı yaşayan Müslüman Türk halkı inanılması güç
bir var oluş mücadelesi vermeye devam ediyor. Doğu Türkistan halkı istiklâline
kavuşmadığı sürece de bu ezeli ve ebedi Türk yurdunda sular kolay kolay
durulmayacaktır. Her nedense bu emperyalistlerdeki davetsiz ve zoraki misafir
olma özelliği hep aynıdır. Bir ülkeyi işgal edecekleri zaman kendilerini
vazifeli ilan ederek gözlerine kestirdikleri ülkelere müdahalede
bulunmaktadırlar. Doğu Türkistan’ı işgal eden komünist Çin kızıl ordusu
kendisini “Halk Kurtuluş ordusu” olarak adlandırmış ve Doğu Türkistan’ı
böylece bir kızıl maskeli caniler ordusu olarak işgal etmişlerdir. Mao Zedung’un
bu canavarları Doğu Türkistan’ı kan gölüne çevirmişlerdir. Günümüzde ise, dünya
devletleri eli kanlı bu Çin Komünistlerine maddi çıkarları uğruna methiyeler
düzmekte, katlettikleri insanların kanlarının hesabını sormak yerine Çin devlet
başkanına altın tabanca hediye edebilmektedirler.
ABD
yetkilileri de birbirlerinin devamı niteliğinde, olmadık bahanelerle durumdan
vazife çıkartarak dünyanın jandarmalığına soyunmakta ve girdikleri ülkelerde
huzur ve istikrarı sağlamak şöyle dursun, huzur ve istikrar namına her şeyi
katletmektedirler. Bunlara misal olsun için çok eskilere gitmeye gerek yok.
Yakıp yıktıkları Afganistan’ın enkazı üzerinden hala dumanlar tütmeye devam
etmektedir. Hani istikrar? Hani huzur? Hani demokrasi, hani insan haklarına
saygı?
Afganistan; ABD’nin ve dünyanın sırtında bir kambur olarak kalmaya, bir utanç
vesilesi olmaya daha uzun süre devam edecektir. Irak konusunda da bütün dünya
devletleri çok ağır bir sorumluluk ve vebalin altına girmiştir. Bunu hiçbir
dünya devletinin hafiflemesi, izale etmesi mümkün olmayacaktır. Irak’ta zalim
Saddam yönetimi yıkıldı fakat, bağımsızlık yanlısı Iraklıları ne ABD, ne de
başka bir güç durduramayacak ABD ve yandaşları uzun vadede Irak’ı işgal
ettiklerine çok pişman olacaklardır. Irak’a huzur, istikrar, özgürlük ve
demokrasi getireceğini söyleyen ABD askerleri şu anda hayatta kalma mücadelesi
vermek durumunda kalmışlardır. Cephe savaşı bitti, şehir savaşları başladı.
Ülkesinin koordinatlarını iyi bilen yerel halkın avantajı yüksektir.
HER
ZAMAN DEMİRPERDE ÜLKELERİ SONLARINI
KENDİLERİ
HAZIRLAMIŞLARDIR
11
Ağustos 2003
Doğu
Türkistan’ın ve Doğu Türkistanlıların maddi ve manevi bütün varlığına
insafsızca, vahşice insanlık dışı bir ihtirasla göz diken Komünist Çin
idarecileri Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra Doğu Türkistanlıların ecdat
yadigarı arazilerini de sözde toprak reformu adını verdikleri soygun ve gasp
yöntemi ile ellerinden zorla aldılar ve Çin’den göç ettirdikleri Çinli
göçmenlere verdiler. Doğu Türkistan topraklarının en verimli bölgelerine iskan
edilen Çinliler diledikleri gibi üretim yapıyor, toprağın bütün veriminden
istedikleri şekilde de istifade ediyorlardı.
Oysaki
Doğu Türkistanlı çiftçilere en verimsiz ve çorak bölgelerde çok kısıtlı
arazileri ekip biçmesi için veriyor, aşırı ve astronomik düzeyde karşılık
bekliyorlardı. Bunun yanı sıra çok ağır vergiler de yüklediklerinden bu
vergileri bütün varlığını satsa dahi ödeyemeyen Müslüman Türk halkı ellerindeki
mevcut arazileri de Komünist Çin idarecilerine iade etmek zorunda kalıyorlardı.
Böyle öz yurtlarında açlıkla boğuşmak zorunda kalan ve ölümle yaşam arasında
mücadele etmekte olan Doğu Türkistan halkı ekmeklerini Çinlilerin çelik
kasalarından çıkartmak durumu ile karşı karşıyadırlar. Dolayısıyla inanılması
zor yöntemlerle elde ettikleri alım-satım işlerine ağırlık vermektedirler. Bu
defada Çinli emperyalistlerin rüşvet, vergi ve haraç duvarlarına takılan Uygur
halkı şu anda çok büyük bir çıkmazın içindedir. Bir taraftan Çin’in soykırım
politikası, diğer yandan yine Çin’in; ortaya koyduğu tamamen haksız ve doğrudan
doğruya gasp sayılabilecek vergi, haraç ve rüşvet zorbalığı karşısında olağan
üstü hayat şartları ile karşı karşıya kalmışlardır. Türkiye’yi ziyaret için
gelen Komünist Çin yetkilileri Çin’in bir hukuk devleti olduğunu iddia etseler
de Çin’de var olduklarını söyledikleri hukuk, tamamen Çin’in rüşvetçi üst düzey
yöneticilerinin tekelinde olup, yalnızca onların çıkarına hizmet etmektedir.
Çinli idareci ve bürokratların parselledikleri ticaret alanları halkın kanını
emmeye devam etmektedir. Özellikle de Doğu Türkistan pazarında her yönlü tuzak
kuran Çinli yöneticiler Uygur halkının hiçbir yönlü kıpırdayacak halini
bırakmamışlardır.
Çünkü
haraç vermeyen, rüşvet vermeyen hiçbir Doğu Türkistan halkının işleri
yürümemekte önlerine bin bir türlü kızıl engeller çıkartılmaktadır. Hatta Çinli
rüşvetçi yöneticiler arasında kıyasıya bir gizli haraç ver rüşvet yeme yarışı da
başladığından bu durumdan istifade eden Uygur tüccarların bir bölümü işlerinin
bir nebze olsun yürümesi için azda olsa zemin bulabilmektedirler. Bu durum, Çin
ülkesinin en ücra köşelerine kadar sirayet etmiş olduğundan, uzun yıllardır
zalimlik unvanını dünyanın hiçbir ülkesine ve milletine kaptırmayan dünyanın en
kalabalık nüfusuna sahip komünist Çin ağacını yine Çinli kurtçuklar kemirerek
içten çürütmektedirler. Bir zamanların soğuk ve kasvetli mermer sütunları gibi
görünen Sovyetler Birliğinin çöküşünü göz önüne getirecek olursak, Komünist
Çin’in de aniden çökmesi de kaçınılmazdır.
KOMÜNİST ÇİN’İ YOLSUZLAR
YIKACAKTIR
09
Ağustos 2003
Doğu
Türkistan’ı işgal eden Komünist Çin yönetimi 50 yıldır Doğu Türkistan halkına
yönelik olarak dünyada eşi benzeri görülmemiş derecede baskı , zulüm, işkence,
gizli ve aleni olarak sistematik bir soykırım uygulamakta idi. Çok zengin
yeraltı ve yerüstü kaynaklara sahip olan Doğu Türkistan halkı ise kendi
ülkesinin imkanlarından istifade edemiyor, bütün zenginlik kaynaklarını Çinli
sömürgeciler Çin’e taşıyordu. Yoksulluk ve sefalet içinde kıvranan Müslüman Türk
halkı kendisinin kaderin kötü bir tecellisi olarak esarete duçar oluşunun
azabını çekerken de, insanüstü bir mücadele ile hayatta kalmanın, var oluşun
yollarını da arıyordu.
Çin
emperyalizminin geçit vermez şartları içerisinde adeta mucize sayılacak
neticelerden sayılan millî ve dini varlıklarını ayakta tutmak için çok ağır
bedeller de ödüyorlardı. Tarihte ilk defa yerleşik hayata geçen ve uygarlığın
temellerini atan uygur halkının temel kabiliyetlerinden biri olan ticaret, Doğu
Türkistan halkının can simitlerinden biri olarak sürdürülmeye çalışılıyordu.
Aslına bakılırsa Doğu Türkistanlıların ticaret özgürlüğü bulunmamakta idi. Fakat
Uygur ticaretçilerinin kazancının büyük bir bölümünü çeşitli sözde vergiler ve
harçlar adı altında gasp etmekte olduklarından kısmi yapılan alışverişe göz
yummamakta idiler. Böylelikle daha sonraları Çin’in içeri bölgelerine sızan Doğu
Türkistanlı ticaret erbabı Çin pazarlarında da varlıklarını kabul ettirmişler ve
Çinliler de kendi çıkarları söz konusu olduğundan belirli sınırlar içerisinde
ticarete seslerini çıkartmamaktaydılar. Uygur tüccarları Çin’de ticaret
yaparlarken de büyük bedeller ödüyorlar, fakat bu ödedikleri bedeller sonucunda
elde ettikleri maddi imkanlarla Doğu Türkistan halkına destek oluyorlardı. Uygur
tüccarlara Çinliler otellerde yer dahi vermemekte idiler. Çünkü, bilhassa son
zamanlarda komünist Çin hükümetinin Doğu Türkistan özgürlükçülerini terörist
olarak ilan edişi dolayısıyla
Çin’e gelen her bir uyguru potansiyel bir terörist
olarak değerlendiriyorlardı. Uygur tüccarlar yatacak yer bulamamalarına rağmen
sokaklarda ve parklarda yatarak ta olsa amaçlarına ulaşıyor ticaretlerini
sürdürüyorlardı. Tabii bu arada karşılaştıkları akıl almaz haksızlıklar ve
şovenist Çin milliyetçiliği neredeyse uygurları canlarından bezdirecek noktalara
getiriyordu. Fakat hayatta kalmanın ve millî mücadele verebilmenin de tek yolu
bütün zorluklara rağmen söz konusu olan ticareti yapabilmekti. Ticarette biraz
ilerleyen Uygur tüccarlarını “millî bölücü” suçlamasıyla ve geleneksel
Çin entrikaları ile ya hapse atıyorlar ya da daha ağır suçlar isnat edip kurşuna
diziyorlardı. Zaman içerisinde Uygurlar, ticaret yapabilmek için başka çıkış
yolları aradılar ve büyük bir beceriklilik sergileyerek bir yolunu bulup
dünyanın birçok ülkelerine çıkmayı başaranlar buralarda yine ticaretlerini
sürdürüyorlar. Öğrendiğime göre birçok önde gelen Çinli idareciler de bu saha
ile yakından ilgilenmekte, açıkça aldıkları rüşvet haraçlarla yedi ceddine
bakabilecek zenginliklere erişmişlerdir.
Komünist Çin içten çürümektedir. Zehirli böcekler
gibi kendilerini içten kemirmeye devam etmektedirler. Bu sözü Çin dışındaki
demokrasi yanlısı Çinliler söylemektedir.
MİLLİ
KİMLİĞİNİ MUHAFAZA EDENLERE SAYGI DUYULMALIDIR
06 Ağustos 2003
Gördüğü bir iyilik güzellik ve ikram karşısında
kula teşekkür etmesini bilmeyenler, kendisini yaratan, sınırsız lütuf ve
ihsanlarda bulunan yüce Rabbine de şükürsüzlük içinde demektir ki, bu büyük bir
nankörlüğün ifadesidir. Nankörlük ise, Müslüman Türk milletinin fıtratında
olmaması gereken kötü bir davranıştır. Teşekkür edebilmek; bir insani
erdemliliktir, bir kadirbilirliktir,bir nezaket ifadesidir. Teşekkür edebilmek;
bir vefalılık sergilemektir, bir barış güvercini uçurmaktır, dostluğun, iyi
meziyetlerin, korunup kollanması, muhafaza edilmesi ve devamlılığını sağlamaya
yönelik bir teşviktir..
Bu sebeple, Müslüman Türk insanının bilhassa bu son
dönemlerde birbirleri ile tesanütü sağlayacak davranışlar içinde olmaya daha çok
ihtiyacı vardır. Çünkü 21. yüzyılın eşiğine gelindiği şu zaman diliminde bütün
dünya milletlerinin yüzyıllar boyunca gıpta ve kıskançlıkla baktığı ve imrendiği
Müslüman Türk milletinin binlerce yıl ötelerden beri devam ede gelen millî örf,
adet, gelenek ve görenekleri ahlakı velhasıl bütün millî ve insani hasletleri
son derece büyük bir tehlike ve tehdit altındadır. Bu eşsiz bir hazine sayılan
değerlerimizi; bir yandan Avrupalı misyonerlerin sınırsız maddi harcamalar
yaparak sürdürdükleri faaliyetler, diğer bir taraftan da bu misyonerlerce
davetkar bir tutum içinde olan ve Türk'ün Türk'e dostluğundan çok Türk-Yunan
dostluğuna ehemmiyet gösteren bazı yöneticilerle, ''dinler arası diyalog'' safsatası ile akılları bulandıran başları dışarıdaki yerli taşeronların akıl almaz
çabaları dejenerasyona uğratmak için seferber olmuş durumdadırlar.
Giderek
batı hayranlığı krizine yakalanan bir takım sözde entelektüellerimizin ve bazı
siyasilerimizin yıpratmakta olduğu millî ve manevi değerlerimizin son dönem
eğitim ve öğretim sistemimizin de telafi edebilmesi mümkün görünmemektedir.
Dolayısıyla; bütün olumsuz şartlara rağmen Müslüman Türk kimliğinin
hususiyetlerini olabildiğince muhafaza eden, etmeye çalışanlara bütün Türk
milleti şükran borçludur.
Çocuklarını yangından korur gibi kötü alışkanlıklardan koruyanlara, kılık ve
kıyafetinin Müslüman Türk çocuğuna yakışır bir tarzda olmasına özen
gösterenlere, adab-ı muaşeret kurallarına riayet edenlere, vatan, millet, bayrak
ve dini mefhumlarına saygılı olanlara, Türk topraklarının para karşılığında
yabancılara satışına tepki gösterenlere bütün Türk milleti şükran borçludur.
Şehir içi ulaşım araçlarında pişkin pişkin büyüklerine yer vermemek için yüzünü
cama dönmeyip büyüklerine yer veren gençlere, sigarasını mahalle büyüklerinden
gizleyen gençlere, kulak, burun ve başka uzuvlarına halkalar takmayan Türk
gençlerine, selamlaşma ve vedalaşmalarda yabancılar gibi uyduruk sözcükler
kullanmayanlara, diskoteklerde sabahlamak yerine Türk tarihini ve kültürünü
öğrenmek için gayret gösterenlere, Müslüman Türk kimliğini aykırı davranışlar
içinde olmayanlara bütün Türk Milleti minnettardır, teşekkür borçludur.
GİZLİ İSTİLÂLARA KARSI DİKKATLİ OLUNMALIDIR
05
Ağustos 2003
İşgal ve
istilâ altında olmanın elbette iki sevindirici, hoşnut edici hiç bir yanı
yoktur. Fakat, esaret altındaki insanların, kendisini bütün insani hak ve
özgürlüklerden mahrum edenlerin kimler olduğunu bilmesi, onlara karşı dik bir
duruş sergileyebilmesi ve bir kurtuluş mücadelesi içinde olabilmeleri de bir
bakıma özgür olabilmenin başka bir boyutudur diye düşünüyorum.
Çünkü, düşmanını tanımak, istikballerini karartmak
isteyenlere karşı bir tavır içinde olmak, kendisinden sonraki nesillerine de
ülkesinin ve milletinin düşmanlarının kimler olduğunu işaret edebilmek de
özgürlüğe giden yolun başlangıcı sayılır ve bir gün mutlaka arzulanan hedefe
ulaşılır. Esaret ve işgal altında olmanın bir diğer yüzü vardır ki, bence en
tehlikeli olan budur. Bir ülke düşünün; meclisi var, ordusu var, anayasası var,
bayrağı var fakat; yeterince özgür değil, özgür olmayışının sebebi de uzun
yıllar boyunca basiretsiz yöneticilerin insafına terkedilmiş olan ülke idaresi
ve bu sözde yöneticilerin beceriksizce ve millî olmayan davranış ve tutumları
sebebi ile çöküntüye uğramış ülke ekonomisi...Bundan dolayı da her geçen gün
kaybedilen onur, millî varlık da ve millî bağımsızlık. En kötü olan tarafı da o
ülkenin yöneticilerinden halkının büyük çoğunluğuna kadar
adım adım yuvarlanılmakta
olan millî felaket
uçurumunun farkında
olunamamasıdır. Bu felaket
yolculuğunda en büyük pay;
elbetteki o ülkeyi idare etmekte olduklarını
söyleyen fakat, farkında
olarak ya da
olmayarak halkın gözünün önüne pembe tablolar koyup, yaklaşmakta olan büyük
tehlikenin varlığından
halkı habersiz
bırakanlarındır. Ben
burada herhangi bir ülkeyi
kastetmiyorum. Çünkü bu durumda olan birçok dünya ülkesi vardır ve bu ülkeler
kendilerini ne kadar
bağımsız zannetseler de bağımsızlıkları giderek esarete dönüşmektedir. Dünyadaki
demir perde
ülkelerinin mimarı ve fikir babası olan eski Sovyetler Birliği
parçalandıktan sonra meydanı
boş bulan ABD ve Çin
şu anda her ne kadar
çok ciddi bir sürtüşme ve düello
görüntüsü vermese de tam bir köşe kapmaca içindedirler. Bu sebeple de özellikle
ekonomisi bozuk olan ülkeler üzerinde, fırsatları ustaca ve kurnazca
değerlendirerek gizli ve açık
bir hegemonya kurmak
peşindedirler.
Osmanlı devletinin yıkılışından sonra
dünyada oluşan süper devlet
boşluğunu doldurmak
isteyen emperyalist
güçler dünyada; prestijini, nüfusunu ve nüfuzunu arttırma
yarışına girmişlerdir. Şu
güne kadar bu konuda
en başarılı olan devlet ABD'dir ve yoluna dolu dizgin devam etmektedir. Bütün
dünya devletleri
elbetteki diğer dünya devletleri ile her
alanda münasebetler
kurabilir, hatta dost da olabilir. Fakat asıl olan,
tahakküm altına alınmak
istenen ülkelerin
hangi mevraya doğru sürüklenmekte
olduklarının farkında olabilmeleridir. Uyanık olabilmeleridir.
Aksi takdirde istilâ edilmek
kaçınılmazdır.
En tehlikeli istilâ
şeklinin, “adı
açıklanmamış istilâ” olduğu
çok iyi bilinmelidir.
Çünkü; özgürlük
mücadelesi hakkı elinden
alınan milletler ebediyen
tarih
sahnesinden
silinmektedirler.
DEVLETLERİN GELECEĞİ NİTELİKLİ İNSANLARIN
YETİŞTİRİLMESİNE BAĞLIDIR
04
Ağustos 2003
Devletlerin ve milletlerin en önemli görevlerinden biri; nitelikli,
amaç ve hedef sahibi insanlar yetiştirmek olmalıdır. Milletlerin millet olarak
varlıklarını sürdürebilmeleri, devletlerin de uzun yıllar boyunca
yaşayabilmeleri ancak yetenekli ve amaç sahibi insanları sayesinde mümkün
olabilmektedir.
Çocuklarda aileden almaya başladığı tebriyenin ve eğitimin
önemi zamanla okul hayatında kendisini göstermektedir. Bir çocuk eğer iyi,
huzurlu, sevgi dolu, bilinçli bir aile ortamında dünyaya gelmiş ve okul çağına
erişmişse; kişilik yönünden sağlam karakterli, başarılı, vatanına ve milletine
bağlı, ulaşmak istediği hedefi belli olan bir fert olarak toplum hayatına
iştirak etmektedir. Bunların tam tersine, huzurlu bir ortamda dünyaya gelmeyen,
aileden sevgi ve şefkat görmeyen, devamlı olarak itilen, horlanan, dışlanan bir
çocuk ne okul hayatında, ne de yaşamı boyunca başarılı olamamakta ve böylelikle
de vatanına milletine veya kendisine bir faydası dokunmadığı gibi zararlı da
olabilmektedir. Bazı insanlar da hayatı yalnızca para kazanmak lüks yaşamak
olarak algılamış olduklarından maddeci ve
materyalist düşünce yapısı ile eninde sonunda ne
kendisine ne ailesine, ne de vatanına milletine olumlu bir katkısı olmamaktadır.
Bu sebeplerden dolayı, ülkelerin eğitim ve öğretim sistematiğinde, öğrencilerin
kabiliyetleri, ilgi alanlarının daha çocuk denecek yaşlardan itibaren doğru
olarak tespit edilip öğrenimleri boyunca bu yönde gelişmelerine yönelik olarak
imkanlar hazırlanması çok büyük önem arz etmektedir. Bu tarz bir eğitim ve
öğretim sistemi uygulayan ülkeler bilimde, teknikte ve ekonomide arzuladıkları
seviyelere ulaşmış, kısacası muasır medeniyetlerin kaynağı haline gelmişlerdir.
İşte bu ülkelerin insanlarının hepsinin de hedefleri,
idealleri ve millî bilinçleri vardır. İdealist insanların çok olduğu ülkelerin
de lider ülke olmamaları için hiçbir engeli bulunmamaktadır. Her alanda
ilerlemeyi, kalkınmayı, büyümeyi ve lider ülke olmayı, oy avcılığı için siyasî
birer slogan olmaktan çıkartıp gerçeğe dönüştürmek isteyen hakiki devlet
adamları ve bilim adamları ile yola çıkan ülkeler, nasıl bir bedel ödenmesi
gerektiğine bakmaksızın eğitim ve öğretime çok büyük bir ehemmiyet
vermelidirler. Unutulmamalıdır ki, devletlerin gücü, yalnızca kuru nüfus
kalabalıkları ile değil, iyi yetişmiş ve düşünen, üreten insanlarının varlığı
ile kendisini gösterir.
Türk Milletinin de ihtiyacı olan en önemli unsurları, ehil
insanlar yetiştirmek ve beyin göçünü önlemektir. Gerisi kendiliğinden
gelecektir.
KARA NEHRİN İKİ
YAKASINDA İKİ AYRI
DÜNYA
02
Ağustos 2003
Orta Asya’da, tarihin bir döneminde bölgede meydana gelen göç hareketleri
sırasında kavimler özellikle yerleşim alanı olarak, hayvanla,
mı otlatabilecekleri sulak,
yeşillik dolu ve akarsu kıyılarını tercih etmişlerdir. Çünkü akarsu kıyıları insanlara hayatta
kalma imkanları
sunuyordu.
Zaman içerisinde, karlı
dağların
zirvelerinden süzülen ve üzerinden buğular yükselen küçücük
akıntılar karlar ve buzların altından
veya açıktan akarak günün
birinde bir ırmak
oluşturdular. Bu ırmak dondurucu
soğuk kış günlerinde sessizleşti, durgunlaştı
içerisindeki mercan yavrularını besledi büyüttü, bahara
eriştirdi. Baharın gelişi
ile beraber eriyen karların suları ile kabardı,
coştu, o küçücük yatağına sığmaz
oldu bu ırmak...Dolayısıyla
da akıntı yatağının sağını, solunu ve altını oyarak genişledi, genişledi
ve derinleşti. Günün birinde öyle büyük bir
nehir
haline dönüştü ki, azdıkça azdı,
yükseldikçe yükseldi,
berraklığını kaybederek boz bulanık bir hal aldı.
Giderek vahşileşen, acımasızlaşan, insafsızlaşan bu nehir, kendisinin iki
yakasında yerleşen insanları birbirlerinden öylesine uzaklaştırdı ki artık bu
insanlar birlerini gözden kaybetmeye başladılar.
Bu kara nehrin iki yakasında
iki ayrı yaşam tarzı
hüküm sürüyordu. Bir
yakasında mutlu, müreffeh,
alabildiğine özgür,
geleceğinden endişe
duymayan, bütün dünya ile irtibat
kurabilen, seyahat özgürlüğü
olan, kendi ürettiklerini
ve kendi öz
kaynaklarını dilediğince değerlendirebilen ve halkının yararına kullanabilen
insanlar..Tarihini,
kültürünü, sanatını, örf, adet, gelenek ve göreneklerini
dilediğince yaşatan,
tanıtan, muhafaza
eden ve gelecek nesillerine özgürce nakledebilen
insanlar..Açlık, yoksulluk
ve sefaletin adını
dahi duymayan ülke
güvenliğinin tehlike ve tehdit altında
olmadığı, dünya
teknolojisinin bütün nimetlerinden doyasıya istifade eden insanlar...Yönetimden
kaynaklanan noksanlıklar ve başarısızlıklar varsa
da telafi edilebilirse
mutlu olabilme
noktasına erişebilir insanlar...Kara
nehrin öbür yakasında ise,
kızıl maskeli kara
maksatlı Çinliler tarafından işgal edilen Türklerin ata yurdu Doğu Türkistan’ın
bahtsız ve yalnız
insanları...Kendi ülkesinin zenginliklerinden mahrum bırakılan,
yoksulluğun, sefaletin ve
açlığın ne demek
olduğunu daha doğmadan
hissetmeye başlayan
çocukların ülkesi...Madde
ve manevi bütün varlığı komünist Çin tarafından talan
edilmekte olan, öz yurdunda
horlanan,
zulmedilen, aşağılanan,
sebepsiz yere hapislere
atılan ve öldürülen
insanlar...Kısacası, insanca
yaşamasına izin verilmeyen,
soykırıma uğratılan, dünyadaki
mevcudiyetine dahi tahammül
gösterilmeyip tamamen yok edilmek istenen insanlar...
İşte bu esnada, aradaki kara nehri bütün olumsuz şartlara rağmen
geçmeye çalışan bir avuç Doğu Türkistanlı, altlarında ise bir sal, fakat
ellerinde inançla, gururla dimdik
tutarak dalgalandırdıkları
Gökbayrak...bu umut
ve inanç
yüklü saldaki insanlar kara
nehrin geçit vermez dalgalarına rağmen nehrin öbür yakasına geçmeye bu kadar
büyük bir azimle mücadele
verirken, dünya kamuoyu ve
insanlık alemi bu
kara nehirden neden bu kadar korkar? Neden bu kadar
kaçar? Doğu Türkistan’a
karşı neden bu kadar
ilgisiz?
|