HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

     M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

AĞUSTOS-2003

 

NÜKLEER SİLAHSIZLANMA GİRİŞİMLERİNİN

ALTINDA YATAN GERÇEKLER

30 Ağustos 2003

İkinci Dünya Savaşının sona ermesini müteakip birçok dünya devletleri arasında sözde silahsızlanma adına söylemler ve göstermelik görüşmeler günümüze kadar devam edip geliyor. Bu konuda en hararetli müteşebbisler ise ABD, Rusya ve Komünist Çin  devletleri idi. Bu devletler silahsızlanma konusunda tabir yerinde ise man­galda kül bırakmazlarken, diğer yandan ise kendileri silahlanma yatırımlarını her geçen gün arttırıyorlardı.

ABD Rusya ve Çin’in asıl mak­sadı ise, birbirlerinin askeri ve silâh gücünü, dünya kamuoyunun desteğini arkalarına alarak ve devamlı tribünlere yönelik politikalar yürüterek azaltmak veya engellemeye çalışmaktı. Bunun dışında ikinci olarak ta kendileri dışındaki Hindistan, Pakistan, İran ve Kazakistan gibi nük­leer silaha sahip devletlere karşı bir duruş sergilemek ve bu ülkelerin uzun vadede kendilerine rakip olmalarının önünü kesmekti. Müteaddit defalar imzalanan silahsızlanma anlaşmalarının da mahiyeti itibariyle bir anlam ifade etmediği zaman içerisinde açıkça anlaşılıyordu. ABD’nin 11 Eylül olayından sonraki çıkışı dünyaya karşı tamamen bir güç gösterisinin başlangıcının ifadesidir.Rakipleri olan Çin, Rusya ve İran’a yönelik gizli hazırlıklarına da devam eden ABD, sözde “uluslararası terörizmle mücadele” adı altında gelecek büyük savaşların ön hazırlıkları sayılabile­cek, stratejik bir coğrafi konumda bulunan ülkelerin işgaline yönelmiş ve Afganistan ile Irak’ı işgal etmiştir. Afganistan’ın işgali ileride komünist cin ile başlatılacak sıcak savaşlar için bir ileri karakol vazifesi yapması adınadır. Irak’ın işgali ise, Orta Doğudaki güç dengelerinin kon­trolünü elinde bulundurmak isteyen bir maksada ve İsrail’in işlerini kolay­laştırmaya yöneliktir. Ardından Suriye’den ve İran’dan söz etmeye başladılar. ABD’nin Irak’taki karşılaştığı zorluklar şimdilik İran ve Suriye’ye yönelik faaliyetlerin askıya alınmasına sebep olmuştur.

Gelelim ABD’nin Kuzey Kore prob­lemine; Kuzey Kore açıkça nük­leer silah ürettiğini ilan ediyor ve yapılan cılız uyarıları da ciddiye almıyor. Çünkü Komünist çin4in şımarık çocuğu olan Kuzey Kore ABD’ye açıkça kafa tutuyor. Elbetteki bu cesareti veren Komünist Çin’dir. “Uluslararası terörizmle müşterek mücadele, nükleer silahsızlanma” gibi popülist söylemlere katıldığını ifade eden komünist Çin; öte yandan ABD saldırganlığını göz önüne alarak Kuzey Kore’nin doludizgin silahsızlanmasına da destek yedmektedir. 27.08.2003’te Çin’in ev sahipliğinde Pekin’de başlayan Rusya, ABD, Çin ve Kuzey Kore yetkililerinin katıldığı” Kuzey Kore’nin nükleer silahların üretimine son vermesi” ile ilgili toplantılarda hiçbir olumlu sonuç almamadan sona ermiş bulunuyor. Komünist Çin bu sonuçtan oldukça memnundur. Çünkü, Kuzey Kore, ABD emperyal­izmine karşı Çin emperyalizminin en büyük kozlarından biridir. ABD buna rağmen Çin ile köprüleri atmayı göze alamaz. Kuzey Kore ve dolayısıyla Komünist Çin ne bir Afganistan’dır, ne bir Irak’tır ne de bir Suriye’dir.

 

TÜRKİYE’NİN ABD’YE ÖDENECEK HİÇBİR DİYETİ YOKTUR

29 Ağustos 2003

Afganistan’ın işgalinin ardından cesaretlenen Bush yönetimi, Irak’ı da dünya barışı ve istikrarı adına potansiyel bir tehdit ve tehlike olarak ilan edip, Orta doğuda devasa bir askeri yığınak yapmaya başladı. Irak’a kuzeyden yapacağı saldırı konusunda Türkiye’yi yanında bula­cağı garantisi ile hazırlık yapan ABD birinci tezkerenin TBMM’de red­dedilmesi ile tam anlamı ile bir şoka uğradı. Bunun ardından Kuzey Irak’tan saldırı yapabilme imkanını kaybettiğini anlayan ABD savunma bakanlığı “Bizim için maliyeti biraz yüksek olsa da hava yolunu kulla­narak bu operasyonu gerçekleştirme gücüne sahibiz.”diyerek Türkiye’nin desteğini gözden çıkardığını açıkça ifade ediyordu. Bu durum karşısında tezkerenin onaylanmaması gerektiğini günlerce yazıp çizen bazı kalemşorlarımız bu defa da “eyvah! Türkiye bu tezkereyi onaylamamakla çok büyük maddi kayba uğramış bulunuyor” demeye başladılar. Böylece hiçbir zaman Türkiye’ye verdiği sözleri tutmayan ABD, zaten vermeyeceği dolar yardımlarının üstüne yattı ve uzun soluklu oyalama taktiklerine yeniden başladı. ABD’nin Türkiye’ye karşı olan bakışını değiştirmeye Türkiye’nin telafi etme çabaları da yetmedi. ABD’nin bazı yetkili ağızları Türk Kuvvetlerini de eleştirecek kadar ileri gittiler. Daha düne kadar bu nazlan­mayı ve kendilerini ağıra satmayı sürdüren ABD yetkilileri Türkiye için son derece hassas bir bölge olan Kuzey Irak konusunda Türkiye’nin inisiyatif sahibi olmasını açıkça engelledi. Kuzey Irak’taki Türkmen soydaşlarımız üzerindeki garantörlük haklarımız da gasp edildi. Şu anda Kuzey Irak’taki üç milyonu aşkın Türkmen tam anlamı ile bir soykırımla karşı karşıya bulunuyor. Türkiye’nin gerek Irak’ın tamamında, gerekse de Kuzey Irak’ta söz sahibi olmasının önü ABD tarafından kesil­di. Bu esnada Türkiye’deki siyasî irade bütün gücü ile ABD’nin sem­patisini kazanabilmek için çabalarını sürdürüyor. Irak’ın işgalinin üzerinden geçen zaman içerisinde ABD her geçen gün biraz daha Irak’ta çamura saplandığının farkına varmaya başladı.Çünkü Irak’ın her köşesinde mevzisi belli olmayan noktalardan yapılan saldırılarla ABD askerleri öldürülmeye devam ediliy­or.

Basında yer alan haberlere bakıldığında ABD askerleri arasında firarlar meydana gelmektedir. Hatta Arap kıyafetleri giyerek ve kendilerini kaçıracak olanlara adam başı bin dolar ödeyerek .600 ABD askerinin kaçtığından söz ediliyor. Irak, ABD askerleri için tam bir can pazarına dönüştüğü sırada ABD Türkiye’nin Irak’a asker göndermesini istiyor ve bu İstek karşısında hükümet ABD ile ilişkilerini daha iyi bir zemine çeke­bilmek için ABD’nin asker talebine oldukça iştahlı bakıyor. Irak’ta ABD için işler ters gidiyor olmasa idi ABD’li yetkililer Türkiye’den kesinlikle asker talep etmeyecekti. Türk askerine kesinlikle “barış gücü askeri” gözü ile bakmayacaktır. ABD eğer Irak’ta Mehmetçik görmek istiyorsa, öncelik­le Türkiye’nin Kuzey Irak’ta etkili rol almasına izin vermelidir. Aksi takdirde BM kararı olmadan Irak’a gidecek olan askerlerimizin ABD’li conilere kalkan olmak üzere istendiği açıkça ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin ABD’ye karşı ödenecek hiçbir diyeti yoktur.

 

DIŞ TİCARET MÜSTEŞARLIĞI ÇİNLİ İŞADAMLARINA KARŞI

NASIL SAYGILI OLUNACAĞINI TAVSİYE EDİYORMUŞ

28 Ağustos 2003

Taklit ve kalitesiz mallan ile Türkiye piyasasını istila eden Çinlilerle her nasılsa Türkiye’nin ticaret hacminin büyümekte olduğu gerçeği sağduyu sahibi insanları şaşırtmaya devam ediyor. Şundan eminiz ki, Türkiye yine Çin’in sahte mallarını ithal etmeye devam ediyor, fakat  “çok büyük bir pazar” diyerek bakılan Çin’e ihracatımız ise tabir yerinde ise devede kulak bile değildir. Her nedense, Çin-Türkiye arasındaki ticaretteki açık Türkiye’nin aleyhine büyümeye devam etmesine rağmen bazı sözde iş adamları ve hükümetlerin yanlış ve ciddiyetsiz ticari politikaları yüzünden Çinlilerin kazanma, Türkiye ekonomisinin kay­betme geleneği sürüp gidiyor.

Üstelik son zamanlarda Türkiye’den gidip Çinlilerle iş anlaşmaları yapacak iş adamlarına Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından bir dizi tavsiyeler sıralanmaktadır.Tamamen Çinlilerin gönlünü alma, onların bitmek tükenmek bilmeyen nazlarına katlanmak anlamına gelen bu sıra dışı tavsiyelere neden ihtiyaç duyulmaktadır, bunu da anlamak mümkün değildir. Uzun süredir. Türkiye deki bazı yetkililerin devamlı olarak Türk halkına empoze etmeye çalıştığı bir çirkinlik, “ABD ve AB ne diyorsa doğrudur” dayatması idi. Şimdilerde bunlara bir de “Çinliler ne diyorsa doğrudur.” aymazlığı eklenmiş görünüyor. Doğu Türkistan’ı işgali altında bulunduran komünist Çin yetkilileri Doğu Türkistan’da bağımsızlık mücadelesi veren insan­ların “terörist” olduğu iddiasında bulundular. Türkiye yetkilileri de buna hemen inanıverdiler. Bir dönem Türkiye’ye iki milyon Çinli turist gön­derecekleri yalanını ortaya attılar, buna da saf saf inanıldı ve sonuç fiyasko...

Dış Ticaret Müsteşarlığı kanalı ile Türk iş adamlarına yapılan tavsiyeler de doğrusu oldukça ilginç. DTM tarafından ortaya konulan “Çin iş kültürü araştırmasında şu tavsiyeler yer alıyor” :Çinlilerle diya­log esnasında sözünün kesilmemesi, kırmızı kalemle yazılmaması, zarf açacağı ya da bıçak gibi şeylerin hediye edilmemesi, yaşça büyük olan Çinlilere karşı son derece saygılı olunması, rütbeli Çinlilere karşı saygılı olunması, Çinlilerle görüşmeler esnasında Çin’in yumuşak karnı olan Tayvan veya bize göre de işgal altındaki Doğu Türkistan, Tibet İç Moğolistan gibi konulardan bahsedilmemesi, Çinlilerle konuşurken işaret parmağının sallanılmaması, vs vs. gibi birçok Çinlilerin gönlünü alıcı onları onorize eden tutumlar sergile­mek gerekiyormuş. Peki neden hep cinlilere karşı hassas olunması tavsiye ediliyor da, Çinlilerin Türk’lere karşı nasıl davranmaları gerektiğini de Çinlilere tavsiye etmiyorlar. Türk iş adamlarının hiç mi has­sasiyetleri yok, beklentileri yok. Pes doğrusu!

DTM böyle abesle iştigal edeceğine, biraz da “Çinlilere daha fazla nasıl mal satarız, ihracatı nasıl arttırırız” gibi konulara yönelik projeler üretse daha gerçekçi ve daha ciddi bir iş yapmış olurdu.

 

 TÜRKİYE YETKİLİLERİ

MAZLUM MİLLETLERİN DRAMINA SIRTINI DÖNEMEZ

27 Ağustos 2003

Kuzey Irak’ta ABD destekli Kürt Peşmergeler tarafından başlatılan Türkmen katliamı vicdan sahiplerinin vicdanlarını yaralamaya devam ederken, Türkiye’deki yetk­ililerin açıkça nemelazımcı bir tavır sergilemesi de yaraya tuz basmak­tadır...Rusların yaptıkları Çeçen katliamları ve Çeçenistan’ın işgaline kayıtsız kalındı, “Rusya’yı karşımıza alamayız” anlayışı İle Çeçen kardeşlerimiz adına şık olmayan ve Türkiye’ye yakışmayan bir tavır sergilendi. Filistin’i işgal ederek Müslümanları katletmeye devam etmekte olan İsrail ile ABD’ye yaran­abilmek adına dirsek teması ve artarak devam eden tek taraflı fedakarlık ilişkileri sürüp gidiyor.

Doğu Türkistan’daki devam etmekte olan insanlık dramı karşısında umur­samaz bir tutum sergilenerek, 40 milyon Doğu Türkistan halkının cel­ladı olan kızıl Çin yetkililerine dünyanın hiçbir ülkesinden görmedikleri taltif ve hak etmedikleri minnettarlıklar yetkili ellerce sunul­du. Çinlilerin sahte ve taklit malları Doğu Türkistanlılara tercih edildi. Bu günde; tarihi, kültürel ve dini bağlarımız bulunan, Türk milletinin ayrılmaz bir parçası olan Kuzey Irak’taki üç milyonu aşkın Türkmen kardeşlerimiz de yıllardır süre gelen bir ilgisizlikle kendi kaderine terk edilmektedirler. Neredeyse müzmin bir hastalık haline gelen ve yıllardır devam eden Washington-Türkiye arası sözde diyalog trafiği de Türkiye’ye hiçbir zaman hiçbir şey kazandırmamış olmasına rağmen hala devam ediyor. Kürt Peşmergeler’in tehdidi ve katliam tehlikesi altındaki Türkmenlerin tem­silcileri, devamlı olarak feryat ediyor ve Türkiye’nin üzerine düşen tarihi ve millî sorumluluğu hatırlatıyorlarsa da hiçbir olumlu teşebbüs göremiy­orlar.

Düşünüyorum da; Türkiye kendi ehemmiyetinin ve kimliğinin farkında olamayan, dolayısıyla da üzerine düşeni yapmayan, yapa­mayan sözde yöneticilerden ne zaman kurtulacak? Ne zaman Türk Milleti, kendisinin millî kimliğini inkar ederek ABD’nin yörüngesinden çıkamayanları alaşağı edip Türk milletini gerçek anlamda temsil ede­cek yöneticileri işbaşına getirecek? Sahiden Türkiye dünyadaki haksızlıklara, adaletsizliklere neden gözünü kapatıp kulağını tıkamaktadır. Doğrusu anlamakta güçlük çekenlerdenim.

Tarih hiçbir zaman tüccar zihniyeti ile devlet idare edildiğine şahit değildir. Her devletin kendi bünyesinde elbette ki iktisadi bir poli­tika ve sistem mevcuttur, ekonomi, iç ve dış ticaret o birimin işidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti gibi önemli bir tarihi geçmişi bulunan ve dünya coğrafyasının en stratejik bir bölgesinde yer alan bir ülkenin bütün siyasetini ticarete endeksli olarak yürütmeye çalışması ihanet derecesine varan bir aymazlık olur.

Türkiye’de devleti idare edenler kendisini bir kısır döngünün içine hapsetme lüksüne sahip değildir. Dünyanın neresinde bir haksızlık varsa, oralar içinde kafa yormak, çözüm üretmek ve ilgilenmek mecburiyetindedir. Büyük devlet olmanın, yolu bir başka devletin uydusu olmaktan değil, gerçek anlamda bağımsız bir devlet gibi davranmaktan geçer.

 

...VE KUZEY IRAK’TAKİ TÜRKMEN KATLİAMI YOLUNDA İLK

ADIM ATILDI

26 Ağustos 2003

Kendisini dünya barışının garan­törü olarak ilan eden ABD’nin, “Irak’a özgürlük getireceğiz.” yalanı ile Irak’ı işgal etmesinin ardından, yıllarca zalim Saddam idaresi altında akıl almaz işkence, zulüm ve soykırımlara göğüs germek zorunda kalan Kuzey Irak’taki üç milyon nüfusa sahip Türkmen bu günlerde tarihinin en karanlık günlerini yaşamaktadır.

Kuzey Irak’ta Türk bayrağının Barzani ve Talabani adındaki baldırı çıplak çapulcuların adamları tarafından yırtılıp yakılması esnasında Irak’ta bulunan ve Türkiye ile Irak arasında kamyon şoförlüğü yapan bir Türkmen, işyerinde o günkü Irak Türkmenleri ile ilgili olarak yazmış olduğum Türkmenler kaderine terk edilemez.” başlıklı gazetedeki makalemi okumuş ve gözleri yaşararak bana şunları söylemişti:

-“Madem ki gazetede yazı yazıyorsunuz bu  söyleyeceklerimi de yazın. Türk bayrağının yırtıldığı günlerde ben o bölgede idim. Yüreğim, yüreğimi kan ağladı ama elden bir şey gelmiy­ordu. Türkiye yetkilileri inşallah ciddi anlamda bu konuya eğilir ve Türkiye birinci körfez savaşı sırasında biz Türkmenleri destekleyeceğine Peşmergeler’e yardım etti onları bizlere karşı güçlü hale getirdi şimdi ise bu Peşmergeler biz Türkmenleri yurtlarımızdan kovmak istiyorlar. İlk ellerine geçe­cek fırsatta da bizlerin kökünü kurut­mak için soykırım yapacaklar...

Kuzey Irak’taki petroller Türkiye’ye de yeter bize de yeter. Türkiye bize doğru dürüst destek verecek olsa Türkiye’nin ne iç borcu, ne de dış borcu kalır sadece biz Irak Türkmenleri bir günde Türkiye’nin bütün borçlarını rahatlıkla ödeyebili­riz. Biz kardeşiz, biz dindaşız, biz ırkdaşız Türkiye bize neden korkusuzca destek veremiyor. Eğer bu durum biraz daha devam ederse biz Türkmenleri yok ettikleri gibi Türkiye’yi tehdit etmeye başlayacak­lar...”

Bu iri yarı, buğday tenli Türkmen delikanlısının kendine özgü Türkmen şivesi ile anlattıkları beni oldukça duygulandırmıştı. Doğrusu ben de Türkiye’nin ciddi ve önemli bir takım icraatlarda bulunacağını bu güne kadar beklediğinden bu konuyu anlatmamıştım. Fakat esefle gördüm ki; Türkmen kardeşlerimizin durumu giderek kötüye giderken ve de ABD’nin kiralık katilleri olan Peşmergeler Türkmenleri tedrici olarak katlederken, ABD’li coniler Türkmenlerin üzerinde terör estirirken Türkiye’deki bazı yetkililer “ 11 Türkmen’in öldürülmesi hadisesi bir tahriktir.” demekle yetinerek ABD’li askerlerin yerine ölsünler diye asker gönderme telaşını ve sabırsızlığını yaşıyor...

Muhterem yetkili! 11 Türkmen’in katledilmesi hadisesi sizin görmezlikten, duyma­zlıkları gelmek istediğiniz gibi sadece bir tahrik değil, resmen ABD ‘destekli bir Türkmen, katliamının başlangıcıdır… Lütfen bu son noktada bari Türkmenler konusunda üç may­munu oynamaktan vazgeçin.

 

BATI TÜRKİSTAN İLE KÜLTÜREL BİRLİKTELİKLER

TÜRKİYE İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR

25 Ağustos 2003

Son yıllarda bir “entegrasyon”, “globalleşme” söylemidir gidiyor. Fakat bu konularda hiçbir dünya ülkesinin ciddi ve samimi bir adım attığını gören yoktur. Zira, kendisine dünya barışının yegane mimarı görüntüsü vermeye çalışan ülkelerin, dünya barışına ne kadar katkı sağladıkları konusuna gelince tam bir fiyasko tablosunun ortaya çıktığı görülür. Siyasi anlamda birbirleri ile barış imzalayan ülkelerin de zaman içerisinde yine birbirlerine karşı entrikalar çevirdiği ve ülke çıkarları adına, barışı da gizli ve aleni şekillerde çiğnedikleri görülmektedir. “Ülkenin ve devletin ali menfaatleri böyle gerektirdiği için” şeklindeki bir sebebi ileri sürerek uzun zaman işbirliği içindeki diğer ülkenin men­faatlerini zedeleyecek noktalara gelebilmektedirler. Bu durum istis­nasız bütün dünya devletleri için geçerlidir. Bu sebepledir ki, Türkiye’nin kendisine yakın bulduğu ülkelerle ve o ülkelerin insaftan ne kurması gereken en iyi ilişki siyasi alanda değil, kültürel alanda gerçekleştireceği ilişkiler olmalıdır, Çünkü, dünyadaki siyası birliktelikler günün birinde bozulabilir, fakat kurulacak kültürel birliktelikler asla bozulmaz.

Dünyadaki bütün milletlerin kendi­lerine özgü kültürel özellikleri vardır. Türk milletinin de kökü binlerce yıl öncesine dayanan bir kültürel kimliği mevcut olup, dünyadaki birçok milletlerde olmayan hususiyetlere sahiptir. Bu sebepledir ki,Türkiye’nin en iyi iletişim kurabileceği ülkeler ve halklar 1990 yılının başlarından itibaren eski Sovyetler Birliğinin parçalanışını müteakip bağımsızlıklarını elde eden Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleridir. Her ne kadar 1917 yılından itibaren Rusların hegemonyası altına giren Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerindeki insanlar ateizme Yüklenmiş ve katı bir kültür erozyona uğratılmaya çalışılmışlarsa da, Sovyetler Birliği bunda pek muvaffak olamamıştır. Dolayısıyla, zamanı gelince de kolayca bağımsızlıklarını ilan ederek dünyadaki müstakil devletler arasına dahil olmuşlardır...

Bu insanların Anadolu Türkleri ile şive ırklılığı hariç dilleri, dinleri ve bütün kültürel değerleri küçük ayrıntılarla tıpatıp aynıdır. Aynı zamanda bu ülkeler tabii zenginlikleri ve stratejik konumları İle Türkiye için bulunmaz bir millî ve kültürel membadır. Eğer Türkiye’deki ilgili yöneticiler yüzlerini batıya olduğu kadar da Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine dönerler ve ciddi ve sistematik bir kültürel entegrasyona yönelirlerse ki; bu tarihi ve millî bir sorumluluk ve zorunluluktur, o zaman Türkiye yetkililerinin, AB’nin loş ve ucu bucağı görünmeyen bekleme salonlarında vakit öldürmesine ve AB’ye üye olabilmek için önüne dayatılan arsızca kıstaslara ram olmasına gerek kalmayacaktır.

 

DÜNYADA BARIŞIN SAĞLANMASININ YOLU

İŞGALLERE SON VERMEKTEN GEÇER

23 Ağustos 2003

Devletlerin hayatında birinci hedef, hiç şüphe yok ki; dünya devletleri arasında gerek iktisadi cihetten, gerek siyasi güç yönünden gerekse de askeri alanda en güçlü olabilmektir. Ya da güçlü dünya devletleri arasındaki devletlerden birisi olabilmektir. Her yönlü kendisini iktidar sahibi olarak gören ve hedeflediği ya da ona yakın seviyelerde güce erişen devletler bu defa da dünyada güç gösterisi mahiyetinde akıl almaz girişimlerle başka milletlerin ve güçsüz devletlerin üzerinde bir tahakküm oluşturma yoluna gitmektedirler. Bunun sonucunda işgaller, istilâlar, baskı, zulûm, katliam, soykırım hadiseleri ve bütün bunlara karşı koyan mağdur ve mazlum insanların dramları ortaya çıkmaktadır. Dünyada binlerce yıllardan beri devam eden savaşların, kan ve ateşin bir tek sebebi olmuştur.

O da; güçlülerin bitmek bilmeyen sahip olma, hakim olma ihtirasları ve ardından karşı koyanların mücadeleleri. Dünya dengelerinin doğru temeller üzerine oturmasının veya oturtulabilmesinin bir tek yolu vardır, kendilerine “süper güç” yakıştırmasını yapan aç gözlü devletlerin bu duyumsuzluklarından ve açgözlülüklerinden vazgeçmeleri ya da bir şekilde vazgeçilmeleridir. Bunun bir başka yolu ve çözümü yoktur. Irak’taki BM temsilcilik binasına yapılan saldırı elbette ki dünya barışı ve istikran adına oldukça kaygı verici bir hadisedir. Basında yer alan bilgilere göre bu dehşet verici hadiseyi birkaç terör örgütü üstlenme yarışına girmiştir. Ayrıca; tahminlere göre ABD’den intikam almak isteyen ülkelerden bazı insanlar da bu gün Irak’tadırlar. BM Irak Temsilcilik binasına yapılan saldırının, Afganistan’da, Irak’ta ya da bir başka ABD mağduru ülkenin işgali, ya da mağduriyeti esnasında Birleşmiş Milletler teşkilatının üzerine düşeni yapmadığı, ABD karşısında bir yaptırım sergilemediği mantığı ile yapılmış olabileceği ihtimali de kuvvetlidir. Sebebi her ne olursa olsun dünya istikrarı adına oldukça üzücü ve asla tasvip edilemez bir terör olayıdır.

İşte bu türden hadiselerin kaynağını kurutmaya azimli olan dünya devletlerinin yapacağı en önemli çalışma BM teşkilatını yaptırımı olan bir kurum haline getirmeye çalışmak ve ondan sonra da dünya istikrarını bozacak ve tehlikeye sokacak bir yolda olan devlet hangisi olursa olsun hiçbir ayırım gözetmeksizin gerekli cezai müeyyideleri uygulamak olmalıdır. BM Teşkilatı asli görevini bihakkın yerine getirmelidir. İşgal edilen ülkelerdeki işgallere son verilmesini sağlamalıdır, işgal edilmek istenen ülkelerin işgalcinin de önüne geçilmelidir. BM teşkilatı bunları sağlayabilirse yeniden prestij kazanacak ve güvenilir bir teşkilat haline gelecektir. Bu da dünyadaki terör örgütleri ile müşterek bir mücadelenin ciddi anlamda başlatılması demektir. Böylece; dünya derebeylerin dünyası olmaktan çıkacak ve huzurlu, barışın hakim olduğu güzel bir dünya olacaktır.

 

ÇİN YAYILMACILIĞI DÜNYAYI TEHDİT ETME YOLUNDA

21 Ağustos 2003

Çin karakterinin tipik bir yansıması olan yayılmacılık, binlerce yıldan beri aralıksız olarak devam ede gelen bir nüfus hareketidir. Çin devletinin sistematik nüfus transferi politikası hep vardı, bundan sonrada var olmaya devam edecektir. Bu durumun devlet politikası olmasının dışında, Çin mil­letinin enteresan bir özelliği olarak ta devam etmektedir. Çinliler dünyaya geldikten belli bir zaman sonra, hayatının herhangi bir safhasında dünyanın herhangi bir bölgesine kolay­ca bir seyahat gerçekleştirebilmekte­dirler.

Bu seyahatin sonunda her nasılsa Çin ülkesine geri dönen Çinli’ye pek sık rastlanılmaz, gittiği ülkeye artık kök salmanın yollarını ararlar. Özellikle de Çin’e Mao’nun komünist rejimi geldikten sonra, rejimin vahşetine ve sıkıntılarına katlanamayan Çinlilerden milyonlarcası yuvasına su girmiş çekirge sürüleri misali kendilerini ata­bildikleri sınırlara doğru yola yayılarak ülkeyi terk etmişlerdir. 1949 yılında 840 milyon civarında olan cinlilerin bu günkü nüfusu bir milyar üç yüz elli mily­ona ulaşmıştır. Bu sayıya dünyanın diğer ülkelerindeki Çinli nüfusu dahil değildir. Çünkü aradan geçen yarım asır zarfında gittikleri ülkelerdeki Çinliler gerek kendi aralarında olsun, gerekse Çin ırkına mensup olmayanlarla olsun, yaptıkları evliliklerle o ülkelerin vatan­daşı olmuşlardır. Artık onların tek hedefi yaşadıkları ülkelerin köşe başlarını ele geçirmek ve maddi yönden iktidar sahibi olmaktır.

Mao’nun ölümünden sonraki Çinli yöneticilerin ise, özellikle dünyadaki Çin yayılmacılığına prim ve destek verdiğini görüyoruz. Şu anda komünist Çin yönetimi yıllardır yürür­lüğe koyduğu ve stratejik olarak çok önem verdikleri nüfus transferi konusundaki uygulamalarına daha da hız vermiştir. Çinlilerin görülmediği bir dünya ülkesi göstermek hemen hemen mümkün değildir. Çok önemli bir güç olarak hesap ettikleri nüfusları ile dünyadaki en stratejik ülkelerde güçlü bir Çin diasporası oluşturma yolunda oldukça gayretkeş ve ısrarlı bir faaliyet sürdürüyorlar. Bazı ülkelerde bu konu­da oldukça da başarı elde etmişlerdir. Çinlilerin ülkeye girişini, ticaretle meşgul olmasını, yerleşmesini, vatan­daşlığa geçmesini, evlenerek çoluk çocuk sahibi olmasını sıradan bir hadise olarak değerlendiren bir çok dünya ülkesi, bu günlerde bir sarı bela (Çinli) ile başlarının dertte olmasına şaşırmamalıdırlar. Mesela Amerika’da ABD hükümeti “Çin mafyası” denilen karanlık bir güçle oldukça çetin mücadeleler vermek durumunda kalmıştır.

Ayrıca; bu Çin diasporasının mevcut olduğu ülkeler siyasi yönden de bir Çin baskısı ve tesiri tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Türkiye sınır komşusu olan Irak’ın yapılanması ve yeniden imarı konusunda kendisini ABD’nin vereceği icazete mahkum etmişken, Çinli inşaat şirketleri Çin’den gelerek Türk inşaat şirketlerinin sempatisini çantalarına koyarak Irak’ta inşaat sektöründen pay kapma faaliyeti içindedirler.

Bütün dünyaya yönelik Çin yayılmacılığına dikkat edilmelidir.

 

TÜRK ASKERİ ABD ASKERLERİNİN  FEDAİSİ OLAMAZ (3)

20 Ağustos 2003

Dünyadaki en köklü, en güçlü devletlerden biri olan Türkiye Cumhuriyeti devleti beceriksiz iktidar­ların savsaklamaları ve iş bilmezlikleri sonucu ekonomisi bozulmuşsa da, askeri ve millî güç olarak etrafından gelebilecek tehlikeleri göğüsleyebilecek ve bertaraf edebilecek güce sahiptir. Türkiye’nin sınır komşuları içerisinde Türkiye’ye karşı garezi olan ve Türkiye’nin tökezlemesini dört gözle bekleyen devletler elbette vardır. Fakat, doğrudan doğruya Türkiye’yi hedef ala­cak bir davranışın içine girecek kadar ahmak ve düşüncesiz bir devletin ola­bileceğine ihtimal vermiyorum.

Türk Silâhlı Kuvvetleri daima, her türlü dış ve iç tesir merkezlerinden uzak kalmış, asla hiçbir gücün etki alanı içine girme­miş, en üst düzeyde asli vazifesinin idrakinde olan bir kurumdur. Bunu çok iyi bilen dünya devletleri Türk ordusunu hiçbir zaman gözlem alanlarının dışında bırakmamışlardır. Cumhuriyetin kuru­luşundan beri dış güçlerin dumura uğratamadıkları yegane güven kaynağımız Türk ordusudur. Son dönemlerde Kuzey Irak’ta yaşanan ve 11 askerimizin rehin alınması hadisesi Cumhuriyet tarihimiz boyunca yaşadığımız en talihsiz hadiselerden biridir. Bu olay bugünkü siyasi irade tarafından inanılmaz bir ustalıkla kolay­ca örtbas edilmiş, üstelikte hiçbir şey olmamış gibi şu anda işgal gücü askerleri için adeta bir cehenneme dönüşmüş olan Irak’a asker gönderebilme sıtmasına yakalanılmıştır. Millet iradesinin yansıması olan hükümetin, asker gönderip göndermeme gibi mühim bir konuyu yine millete götürmesinde büyük bir yarar vardır. O zaman görülecektir ki referandum sonucunda milletin büyük çoğunluğu “hayır” diyecektir. Geçmişte uzak doğuya Çinlilerle savaşmak için asker göndermek gerektiğinde (Kore savaşı) yine ilk önce hazırlanan Türk askerleriydi. O zaman belki bir ölçüde gereklilik söz konusu idi. Çünkü BM kararıyla hareket edilmişti. Şu andaki durum ise tamamen farklıdır. Nedenine gelince; ABD hiçbir hukuki sebebi olmaksızın ve BM karan olmadan Irak’ı işgal etmiştir. Üstelik var olduğu iddia edilen kitle imha silahlarına rastlanılmamıştır. Irak’a asker gönder­mesi İstenilen ülkeler listesinde Türkiye’nin adı bulunmamasına rağmen ve BM kararı olmadan asker gönder­ilmesi tartışılmaktadır. Hükümet yetk­ililerinin Washington’da çok zaman önce vermiş oldukları ihtimali kuvvetli olan sözleri yerine getirme telaşı içinde olduğu izlenimi ortaya çıkıyor.

1980’li yılların başlarından itibaren binlerce vatan evladının canına kıyan PKK terör örgütü bu günlerde KADEK ismi ile ABD ve Avrupalı sözde dostlarımız tarafından desteklenmekte olan Barzani ve Talabani çapulcularının himayesinde yeniden toparlanma içindedir. ABD, Kuzey Irak’ta Türk askerinin varlığına rıza göstermezken, Irak’ta ölmesi için Türkiye’den asker istemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi sınır güvenliğini kendisi koruyabilecek güçte iken, hangi beklenti içerisinde ABD’ye askeri destek verme mecburiyeti hissetmektedir? Türkiye ABD ve AB istiyor diye sınır komşuları ile husumetli hale gelmemelidir. Bu davranış büyük devlet olma yolundaki Türkiye’nin önünü tıkayacaktır.

Türkiye atalarının izinde düşenin dostu olmalıdır. Şu anda talihin kötü bir tecellisi olarak Irak düşmüştür. Bir gün mutlaka kalkacaktır. Bunu Türkiye göz önüne alarak hareket etmelidir. Türk milletine yakışan; 21. yüzyılın acımasızlığını ve kalleş devletlerin karakterini benimsememektir.

 

TÜRK ASKERİ ABD ASKERLERİNİN FEDAİSİ OLAMAZ (2)

19 Ağustos 2003

Asırlardır, Türk milletinin huzur ve istikrar içinde bir varlık sürdürmesine izin vermemek için her türlü hile ve desiselere başvuran milletimizin düşmanlarını tek tek saymaya gerek yoktur. Özellikle de Osmanlı devletinin son dönemlerinden itibaren ki tarihimize dikkatlice ve bir batı ülkesi hayranlığı ile değil gerçek bir Türk insanının bakış açısı içerisinde baktığımız zaman açıkça görülecektir ki, bu günlerde aralarına dahil olabilmek için Türk millî kimliğinden çok büyük , tavizler vermekte olduğumuz ve daha büyük tavizler vermeye hazırlandığımız Avrupa devletleridir.

AB mevzusunun gerçek iç yüzünü Türk halkına açıkça ve samimiyetle, anlatmayanlar tarihi bir hatanın içindedirler “Çünkü AB'nin gelecekte Türk milletine neler vereceğinden alıp götürecekleri daha fazladır. Bu meselelerle hemhal olmayan normal bir vatandaşımıza bu konu sorulduğu zaman söylediği şu: “AB'ye girince kolaylıkla Avrupa ülkelerine gidebileceğiz'', Mili gelir düzeyimiz 25-30 bin dolar olacak'' Bakın şu yanlışın büyüklüğüne. Mevcut iktidarın en önde gelen vazifelerinden birisi bence AB'ye giren Türkiye'nin hangi ölçülerde faydalar elde edeceğine dair bir kitapçık bastırarak Türk halkına dağıtmasıdır. Bu, aynı zamanda AB rüyası ile yatıp kalkan iktidarların Türk halkına bir taahhüdü olacak ve halkımız da gelecekte doğabilecek olumsuz sonuçlardan haberdar olmuş olacaktır.

Bütün bunları kaleme aldığım yazının başlığı ile ne ilgisinin olduğunu düşünenler olacaktır. Oysa ki, Türkiye'nin AB sevdalısı bazı yöneticilerinin bugüne kadar Irak konusunda verdiği tavizler ve Türkiye'yi uğrattığı zararların (buna birinci körfez harekatındaki çektiğimiz zararlar da dahil) tamamının altında yatan gerçek; Türkiye'nin AB'ye giriş sürecinde ABD'nin büyük ölçüde etkisinin olacağı sebebine dayanmaktadır.

Sevr yeniden hortlatılmaya çalışılıyorsa, Türkiye altı parçaya bölünmek isteniyormuş, Türkiye'nin haritasını kendi bildikleri gibi altı ayrı harita ile gösteriyorlarmış ve bu haritalara Avrupa'da sıkça rastlanılıyormuş, Kuzey Irak'ta Türk ve Türkmenlerin varlığına son veriliyormuş, Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kuruluyormuş, PKK- KADEK terör örgütü giderek mecliste temsilciliğe doğru götürülüyormuş, stratejik müttefikimiz ABD Mehmetçiklerimizin kafasına çuval geçirmiş, kimin umurunda Allah aşkına... Yeter ki gelecek te bizi düze çıkaracak sihirli değneğimize yani AB'ye bir kapağı atalım başka hiçbir şeyin önemi yok(!)

Etmeyin eylemeyin muhterem yetkililer! Vatan ve bağımsızlık elden gittikten sonra kuru kuruya iskeletimizin AB'ye girmesinin ne ehemmiyeti var? Hemen hemen her gün birkaç işgalci ABD askerinin şalgam gibi devrildiği bölgeye conilerin yerine feda olsun diyerek evlatlarımızı göndermek hangi akla hizmettir? 21. yüzyılın Frankeştaynlarını asiste etmek, onlara destek vermek Türk milletinin millî karakteri değildir, olmamalıdır.

 

ABD İÇİN AFGANİSTAN VE IRAK BİRER VİETNAM’A

DÖNÜŞEBİLİR

15 Ağustos 2003

Doğu Türkistan'dan ayrılmak mecburiyetinde kalışımızın sonunda, 1961 yılında ilk durağımız Afganistan olmuştu. Türkiye'ye geleceğimiz 1965 yılına kadar ikamet ettiğimiz Afganistan her yönden oldukça geri kalmış bir ülke durumunda idi. Çocukluk yıllarımın dört yılını geçirdiğim Afganistan o yıllarda Amerika ve Rusya'nın hakimiyet kurma mücadelesine sahne olmaktaydı. Ordusu hemen hemen yok gibiydi. Askere alınan gençlerin üniformasız olarak şehir temizlik işlerinde ve rütbeli subayların evlerinde hizmetli olarak çalıştıklarını, sözde askerliklerinin bitiminde ise memleketine gidecek yol parası bile bulamayıp ortada kalakaldığını, onun bunun yardımı ile yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldıklarını çok iyi hatırlıyorum. Ülkede üretim adına hiçbir şey yoktu. Afgan halkı o yıllarda son derece zevk ve sefa düşkünü, yoksulluk içinde eğlenmeyi çok seven bir halktı. Hatırladığım kadarı ile kadınlar için özel bir bölgede kurulan ve hiçbir erkeğin giremediği kadınlara özel eğlence merkezleri vardı, oraların adına “Bağı Zennane” diyorlardı. Her konuda tamamen dışa bağımlı olan bir ülkenin insanlarının pervasızca gönül eğlendirmeye ne kadar hakkı vardır? Tartışması abesle iştigaldir. Cırcır böceği ile karınca hikayesinde olduğu gibi hak etmediği halde eğlenceden başka bir şey düşünmeyen Afgan halkı bu kaygısızlıklarının cezasını Rus işgaline uğramakla çekti.

Sovyet işgali ile bir nebze akılları başına gelen Afgan mücahitleri yıllarca dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olan Ruslara karşı müthiş bir bağımsızlık mücadelesi verdiler. O yıllarda Amerika'nın Afganistan mücahitlerine açıkça destek verdiği bilinen bir gerçektir. Yıllarca süren bu özgürlük mücadelesinden Afgan mücahitleri galip çıktı ve Ruslar Afganistan'dan ayrılmak zorunda kaldılar. İşte bu savaş esnasında Afganistan'a destek veren ABD, Afganistan mücahitleri arasına hizip ve ayrılığın tohumlarını da ekmişti. işte bu; emperyalistlerin karakteristik bir özelliği idi. Rus işgalinden kurtulmayı başaran Afgan mücahitleri bundan sonra da çetin bir iç savaşın ortasında buldular kendilerini...Bu durum düşman işgalinden daha beter bir durumdu. Yıllarca dökülen (döktürülen) kardeş kanlarının sonunda ABD'nin desteklediği Talibanlar grubu ülkeye hakim oldu.

Ardından 11 Eylül hadisesini bahane eden ABD-Afganistan'daki Taliban yönetimini devirmek iddiası ile Afganistan'a askeri müdahaleyi kendince meşru hale getirerek ülkeyi işgal etti. Şu anda Afganistan'da durum tamamen normale döndü mü? Hayır!..Afganistan'da da bugün Irak'ta olduğu gibi suların kolay kolay durulmayacağı gayet açıktır. Asıl olan; bir ülke insanının yabancı mandasını kabul edip etmemesidir. İşgale uğrasa bile işgal güçlerinin hakimiyetini reddettiği sürece günün birinde mutlaka özgürlüklerine kavuşacaklardır.

 

ÇİNLİLERİN “KÜLTÜR YIKIMI''NIN YILDÖNÜMÜ

14 Ağustos 2003

Bugün (dün) 13 Ağustos 2003 ve kızıl Çin emperyalizminin dünya tarihine kan damlattığı onulmaz yaralar açtığı günlerin başlangıcının 37. yılı Mao Zedung'un kızıl ordularının 1949 yılında dünya medeniyetinin beşiği, Türk dünyasının kalbi konumundaki Doğu Türkistan'ı işgal etmesinden 17 yıl sonra Doğu Türkistan'da öylesine büyük bir cinayet furyası başlattı ki, dünya durdukça dünya insanlığının ruhlarını incitmeye devam edecektir. Komünist Çin bu kültür katliamının adına “Kültür Devrimi'' diyordu.

Oysa ki, başlattıkları bu iğrenç ve utanç verici icraatları esnasında tarih adına, kültür ve medeniyet adına, insanlık adına, maneviyat adına, ne varsa; insafsızca, vahşice ve acımasızca yaktılar, yıktılar yok ettiler. 5000 yıllık tarihe sahip olduklarını iddia eden Çinliler, bu davranış ve zihniyetleri ile dünyanın en eski tarih ve kültür düşmanı milleti olmakla da övünebilirler. Çünkü, besin kaynağı kin, nefret, düşmanlık ve yakıp yıkma olan bir milletin tarihinin eski olmasının hiçbir anlamı ve ehemmiyeti yoktur.

Dünyada insanlık tarihine ait değerlerin düşmanı olan Çinlilerin günümüzde de tavırlarını değiştirdiklerinin göremiyoruz. Bu günde gizli ve aleni olarak tarih ve kültür katliamına olanca hızları ile devam etmektedirler. Asırlardır her nedense dünyadaki Türk soyunun varlığına tahammül edemeyen ve Türk Tarihine ve medeniyetine ait ne varsa yok etmek hazımsızlığına sahip olan Çinliler, 13 Ağustos 1966 tarihinde düğmeye basarak başlattıkları “Kültür Katliamı” sırasında binlerce yıllık vesikalar özelliğindeki el yazması eserlerden 250 binden fazlasını meydanlara toplayarak ateşe vermişlerdir. O günleri yürekleri kan ağlayarak gören insanların anlattıklarına göre, haftalarca gökyüzünden yanmış olan eserlerin külleri dökülmüştür. Önde gelen kültür adamlarından yüz binlercesini tutuklayıp Çin zindanlarına atmışlar, binlercesini de çeşitli suçlar isnat ederek hunharca katletmişlerdir. Uygur medeniyetinin izlerini taşıyan her türlü kalıntıları tahrip ederek adeta bir intikam peşinde olmuşlardır. Son dönemde, Uygur tarihçi, yazar ve eğitimci Turgun Almas'ın, yıllarca emek vererek yazdığı, Türk tarihinin gelişimini ve Uygurların genel tarihini konu alan "Uygurlar" adlı eserini de 1989 yılından itibaren toplattırmış, bulundurulmasını ve okunmasını suç ilan ederek, açık bir bağımsızlık, düşmanlık, kin ve nefret sergilemişlerdir. Yine, son yıllarda evlere özel memurlar göndererek kitaplıklarda yasakladıkları Türkçe eserlerden bulunduranları cezalandırma yoluna gitmektedirler. İşte bu Türk tarihinin, küftür ve medeniyetinin Türk varlığının aleni düşmanı olan Komünist Çin idarecileri, şimdilerde kimi, demokratik ve insan haklarına saygılı olduklarını iddia eden ülkelerin yöneticileri tarafından çeşitli ödüllerle el üstünde tutmaktadırlar.

İnsanlık tarihine önem veren, insanlığa önem veren, kültür değerlerine önem veren, insan haklarına önem veren devletlerin yöneticileri, mağara içindeki kayalara binlerce yıl öncesinden kazılan şekillere dahi tahammül gösteremeyen Çinlilere olan hayranlıklarını tekrar gözden geçirsinler.

 

DÜNYADAKİ OTORİTE BOŞLUĞU 21. YÜZYILIN

MODERN HAYDUTLARINI CESARETLENDİRİYOR

13 Ağustos 2003

Herhangi bir dünya ülkesinin karşı karşıya gelebileceği en büyük talihsizlik hiç şüphe yok ki düşman işgaline uğramasıdır. Tabi olarak ta bu durum insan fıtratının asla kabul edemeyeceği bir hadisedir. Bunun dışında; devletler için en büyük tehlikelerden bir diğeri de ülkede meydana gelebilecek otorite boşluğudur. Bu durum tam anlamı ile bir faciadır. Çünkü görünürde var olduğu bilinen devletin bütün kademelerinde meydana gelebilecek veya meydana gelen laçkalaşmalar zaman içerisinde devleti içinden kemiren bir kurt gibi hareket alanını genişletmeye ve giderek devletin temellerini çürütmeye devam edecektir. Söz konusu otorite boşluğu içerisinde, diledikleri gibi at oynatan yasadışı gruplaşmalar çığ gibi çoğalıyorsa, kanunsuzlukların, haksızlıkların, adaletsizliklerin başını alıp gittiği, halkın can ve mal güvenliğinin büyük ölçüde tehdit altında olduğu, insanların dertlerini anlatacak bir yasal kurumun bulunamadığı, kişilerin kendi işlerini kendileri yasal olmayan yöntemlerle halletmeye çalıştığı bir ülke düşünün. Böyle bir ülkede huzurdan, güvenden, barıştan, insanlıktan, haktan, hukuktan, adaletten söz edebilir mi?

Böylesine, tabir yerinde ise şirazeden çıkmış bir ülkede kim yaşamak ister? Böylesine hiç kimseye güven vermeyen bir devlete kendi halkı güven duyar mı? Canını, malını, çocuklarının istikbalini emanet eder mi? Elbetteki binlerce defa hayır! Milyonlarca defa hayır! Allah korusun bağımsız bir devletin ve milletin karşılaşabileceği en kötü bir durum olan bu olgu, ileride devleti ve milleti esarete götürecek bir karanlık yoldur. Şimdi bu durum bütün dünyanın genel durumuna endeksleyerek baktığımız zaman, yukarıda sözünü ettiğimiz otorite boşluğunun içine düşmüş olan bir ülkenin durumundan farksız bir manzara gözler önündedir.

Emperyalist devletlerin doyumsuz ihtirasları uğruna işgal ettikleri ülkelerin insanları uğradıkları haksızlıkları anlatacak milletlerarası bir kurum ya da oluşum bulamamanın sıkıntısını çekmektedir. Öylesine vurdumduymaz bir dünyada yaşanılıyor ki, güçlünün ve kötülerin zayıfları ezdiği, haklarını açıkça çiğnediği, adaletsizliğin ve insan hakları ihlallerinin alabildiğine yaşandığı bir dünya düzeni içerisinde, mağdur ve mazlum halkların haklarını arayacak bir platformun olmaması işgale uğramış milletlerin kendi yöntemleri ile mücadele yollarına yönelmeleri de dünya istikrarının olumsuz yönde etkilenmesine yol açmaktadır. Bu inkar edilemez bir gerçektir. Fakat; 21, yüzyılın modern haydutları olarak adlandırılabilecek emperyalistlere dünyada hangi güç, hangi devletler karşı duracak? Dünyada yaptırım gücü olan bir milletlerarası teşkilat oluşturulabilecek mi? (bu günkü BM teşkilatının hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır) En kısa zamanda çok güçlü bir milletlerarası teşkilat oluşturulamazsa ve bugünkü mağdur ve mazlum milletlerin hakları aranmazsa daha uzun yıllar istikrarlı bir dünya düzeninden bahsedilemeyecektir.

 

EMPERYALİZM HİÇBİR ÜLKEYE HUZUR VE İSTİKRAR

GETİRMEMİŞTİR

12 Ağustos 2003

İnsanlık aleminin başının belası olan emperyalistler dünyanın huzurunu kaçırmaya devam ediyor. İngiltere, Rusya, Çin ve ABD’nin sızdığı ülkeler hiçbir zaman istikrara kavuşamamıştır. İngiltere, işgal ettiği Hindistan’dan ayrılırken Hindistan ile Pakistan arasında onulmaz bir yara gibi Keşmir problemini bırakarak ayrıldı ve bugüne kadar bölgede bir türlü huzur ortamı oluşmadı. Bundan sonrada oluşması ihtimali pek mümkün görünmemektedir.

1990’1ı yılların başlarından itibaren ani olarak dağılan eski Sovyetler Birliğinin yetmiş yıl boyunca işgali altında tuttuğu ve bugünlerde bağımsız birer devlet olarak dünyadaki bağımsız devletler arasına katılan Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin arasında da zaman zaman eski Sovyet rejiminden kalma virüsler harekete geçerek sürtüşme ve liderlik çekişmelerine sebep olmaktadır. Bu durum zaten emperyalizmin çirkin bir yüzüdür. Rusya’nın batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinden tamamen vazgeçemediği ve yeniden ele geçire- bilme stratejileri peşinde olduğu açıkça biliniyor. Komünist Çin’in işgali altındaki Doğu Türkistan’da ise cehennem azabı yaşayan Müslüman Türk halkı inanılması güç bir var oluş mücadelesi vermeye devam ediyor. Doğu Türkistan halkı istiklâline kavuşmadığı sürece de bu ezeli ve ebedi Türk yurdunda sular kolay kolay durulmayacaktır. Her nedense bu emperyalistlerdeki davetsiz ve zoraki misafir olma özelliği hep aynıdır. Bir ülkeyi işgal edecekleri zaman kendilerini vazifeli ilan ederek gözlerine kestirdikleri ülkelere müdahalede bulunmaktadırlar. Doğu Türkistan’ı işgal eden komünist Çin kızıl ordusu kendisini “Halk Kurtuluş ordusu” olarak adlandırmış ve Doğu Türkistan’ı böylece bir kızıl maskeli caniler ordusu olarak işgal etmişlerdir. Mao Zedung’un bu canavarları Doğu Türkistan’ı kan gölüne çevirmişlerdir. Günümüzde ise, dünya devletleri eli kanlı bu Çin Komünistlerine maddi çıkarları uğruna methiyeler düzmekte, katlettikleri insanların kanlarının hesabını sormak yerine Çin devlet başkanına altın tabanca hediye edebilmektedirler.

ABD yetkilileri de birbirlerinin devamı niteliğinde, olmadık bahanelerle durumdan vazife çıkartarak dünyanın jandarmalığına soyunmakta ve girdikleri ülkelerde huzur ve istikrarı sağlamak şöyle dursun, huzur ve istikrar namına her şeyi katletmektedirler. Bunlara misal olsun için çok eskilere gitmeye gerek yok. Yakıp yıktıkları Afganistan’ın enkazı üzerinden hala dumanlar tütmeye devam etmektedir. Hani istikrar? Hani huzur? Hani demokrasi, hani insan haklarına saygı?

Afganistan; ABD’nin ve dünyanın sırtında bir kambur olarak kalmaya, bir utanç vesilesi olmaya daha uzun süre devam edecektir. Irak konusunda da bütün dünya devletleri çok ağır bir sorumluluk ve vebalin altına girmiştir. Bunu hiçbir dünya devletinin hafiflemesi, izale etmesi mümkün olmayacaktır. Irak’ta zalim Saddam yönetimi yıkıldı fakat, bağımsızlık yanlısı Iraklıları ne ABD, ne de başka bir güç durduramayacak ABD ve yandaşları uzun vadede Irak’ı işgal ettiklerine çok pişman olacaklardır. Irak’a huzur, istikrar, özgürlük ve demokrasi getireceğini söyleyen ABD askerleri şu anda hayatta kalma mücadelesi vermek durumunda kalmışlardır. Cephe savaşı bitti, şehir savaşları başladı. Ülkesinin koordinatlarını iyi bilen yerel halkın avantajı yüksektir.

 

HER ZAMAN DEMİRPERDE ÜLKELERİ SONLARINI

KENDİLERİ HAZIRLAMIŞLARDIR

11 Ağustos 2003

 Doğu Türkistan’ın ve Doğu Türkistanlıların maddi ve manevi bütün varlığına insafsızca, vahşice insanlık dışı bir ihtirasla göz diken Komünist Çin idarecileri Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra Doğu Türkistanlıların ecdat yadigarı arazilerini de sözde toprak reformu adını verdikleri soygun ve gasp yöntemi ile ellerinden zorla aldılar ve Çin’den göç ettirdikleri Çinli göçmenlere verdiler. Doğu Türkistan topraklarının en verimli bölgelerine iskan edilen Çinliler diledikleri gibi üretim yapıyor, toprağın bütün veriminden istedikleri şekilde de istifade ediyorlardı.

Oysaki Doğu Türkistanlı çiftçilere en verimsiz ve çorak bölgelerde çok kısıtlı arazileri ekip biçmesi için veriyor, aşırı ve astronomik düzeyde karşılık bekliyorlardı. Bunun yanı sıra çok ağır vergiler de yüklediklerinden bu vergileri bütün varlığını satsa dahi ödeyemeyen Müslüman Türk halkı ellerindeki mevcut arazileri de Komünist Çin idarecilerine iade etmek zorunda kalıyorlardı. Böyle öz yurtlarında açlıkla boğuşmak zorunda kalan ve ölümle yaşam arasında mücadele etmekte olan Doğu Türkistan halkı ekmeklerini Çinlilerin çelik kasalarından çıkartmak durumu ile karşı karşıyadırlar.  Dolayısıyla inanılması zor yöntemlerle elde ettikleri alım-satım işlerine ağırlık vermektedirler. Bu defada Çinli emperyalistlerin rüşvet, vergi ve haraç duvarlarına takılan Uygur halkı şu anda çok büyük bir çıkmazın içindedir. Bir taraftan Çin’in soykırım politikası, diğer yandan yine Çin’in; ortaya koyduğu tamamen haksız ve doğrudan doğruya gasp sayılabilecek vergi, haraç ve rüşvet zorbalığı karşısında olağan üstü hayat şartları ile karşı karşıya kalmışlardır. Türkiye’yi ziyaret için gelen Komünist Çin yetkilileri Çin’in bir hukuk devleti olduğunu iddia etseler de Çin’de var olduklarını söyledikleri hukuk, tamamen Çin’in rüşvetçi üst düzey yöneticilerinin tekelinde olup, yalnızca onların çıkarına hizmet etmektedir. Çinli idareci ve bürokratların parselledikleri ticaret alanları halkın kanını emmeye devam etmektedir. Özellikle de Doğu Türkistan pazarında her yönlü tuzak kuran Çinli yöneticiler Uygur halkının hiçbir yönlü kıpırdayacak halini bırakmamışlardır.

Çünkü haraç vermeyen, rüşvet vermeyen hiçbir Doğu Türkistan halkının işleri yürümemekte önlerine bin bir türlü kızıl engeller çıkartılmaktadır. Hatta Çinli rüşvetçi yöneticiler arasında kıyasıya bir gizli haraç ver rüşvet yeme yarışı da başladığından bu durumdan istifade eden Uygur tüccarların bir bölümü işlerinin bir nebze olsun yürümesi için azda olsa zemin bulabilmektedirler. Bu durum, Çin ülkesinin en ücra köşelerine kadar sirayet etmiş olduğundan, uzun yıllardır zalimlik unvanını dünyanın hiçbir ülkesine ve milletine kaptırmayan dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip komünist Çin ağacını yine Çinli kurtçuklar kemirerek içten çürütmektedirler. Bir zamanların soğuk ve kasvetli mermer sütunları gibi görünen Sovyetler Birliğinin çöküşünü göz önüne getirecek olursak, Komünist Çin’in de aniden çökmesi de kaçınılmazdır.

 

KOMÜNİST ÇİN’İ YOLSUZLAR YIKACAKTIR

 09 Ağustos 2003

 Doğu Türkistan’ı işgal eden Komünist Çin yönetimi 50 yıldır Doğu Türkistan halkına yönelik olarak dünyada eşi benzeri görülmemiş derecede baskı , zulüm, işkence, gizli ve aleni olarak sistematik bir soykırım uygulamakta idi. Çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklara sahip olan Doğu Türkistan halkı ise kendi ülkesinin imkanlarından istifade edemiyor, bütün zenginlik kaynaklarını Çinli sömürgeciler Çin’e taşıyordu. Yoksulluk ve sefalet içinde kıvranan Müslüman Türk halkı kendisinin kaderin kötü bir tecellisi olarak esarete duçar oluşunun azabını çekerken de, insanüstü bir mücadele ile hayatta kalmanın, var oluşun yollarını da arıyordu.

Çin emperyalizminin geçit vermez şartları içerisinde adeta mucize sayılacak neticelerden sayılan millî ve dini varlıklarını ayakta tutmak için çok ağır bedeller de ödüyorlardı. Tarihte ilk defa yerleşik hayata geçen ve uygarlığın temellerini atan uygur halkının temel kabiliyetlerinden biri olan ticaret, Doğu Türkistan halkının can simitlerinden biri olarak sürdürülmeye çalışılıyordu. Aslına bakılırsa Doğu Türkistanlıların ticaret özgürlüğü bulunmamakta idi. Fakat Uygur ticaretçilerinin kazancının büyük bir bölümünü çeşitli sözde vergiler ve harçlar adı altında gasp etmekte olduklarından kısmi yapılan alışverişe göz yummamakta idiler. Böylelikle daha sonraları Çin’in içeri bölgelerine sızan Doğu Türkistanlı ticaret erbabı Çin pazarlarında da varlıklarını kabul ettirmişler ve Çinliler de kendi çıkarları söz konusu olduğundan belirli sınırlar içerisinde ticarete seslerini çıkartmamaktaydılar. Uygur tüccarları Çin’de ticaret yaparlarken de büyük bedeller ödüyorlar, fakat bu ödedikleri bedeller sonucunda elde ettikleri maddi imkanlarla Doğu Türkistan halkına destek oluyorlardı. Uygur tüccarlara Çinliler otellerde yer dahi vermemekte idiler. Çünkü, bilhassa son zamanlarda komünist Çin hükümetinin Doğu Türkistan özgürlükçülerini terörist olarak ilan edişi dolayısıyla

Çin’e gelen her bir uyguru potansiyel bir terörist olarak değerlendiriyorlardı. Uygur tüccarlar yatacak yer bulamamalarına rağmen sokaklarda ve parklarda yatarak ta olsa amaçlarına ulaşıyor ticaretlerini sürdürüyorlardı. Tabii bu arada karşılaştıkları akıl almaz haksızlıklar ve şovenist Çin milliyetçiliği neredeyse uygurları canlarından bezdirecek noktalara getiriyordu. Fakat hayatta kalmanın ve millî mücadele verebilmenin de tek yolu bütün zorluklara rağmen söz konusu olan ticareti yapabilmekti. Ticarette biraz ilerleyen Uygur tüccarlarını “millî bölücü” suçlamasıyla ve geleneksel Çin entrikaları ile ya hapse atıyorlar ya da daha ağır suçlar isnat edip kurşuna diziyorlardı. Zaman içerisinde Uygurlar, ticaret yapabilmek için başka çıkış yolları aradılar ve büyük bir beceriklilik sergileyerek bir yolunu bulup dünyanın birçok ülkelerine çıkmayı başaranlar buralarda yine ticaretlerini sürdürüyorlar. Öğrendiğime göre birçok önde gelen Çinli idareciler de bu saha ile yakından ilgilenmekte, açıkça aldıkları rüşvet haraçlarla yedi ceddine bakabilecek  zenginliklere erişmişlerdir.

Komünist Çin içten çürümektedir. Zehirli böcekler gibi kendilerini içten kemirmeye devam etmektedirler. Bu sözü Çin dışındaki demokrasi yanlısı Çinliler söylemektedir.

 

MİLLİ KİMLİĞİNİ MUHAFAZA EDENLERE SAYGI DUYULMALIDIR

06 Ağustos 2003

Gördüğü bir iyilik güzellik ve ikram karşısında kula teşekkür etmesini bilmeyenler, kendisini yaratan, sınırsız lütuf ve ihsanlarda bulunan yüce Rabbine de şükürsüzlük içinde demektir ki, bu büyük bir nankörlüğün ifadesidir. Nankörlük ise, Müslüman Türk milletinin fıtratında olmaması gereken kötü bir davranıştır. Teşekkür edebilmek; bir insani erdemliliktir, bir kadirbilirliktir,bir nezaket ifadesidir. Teşekkür edebilmek; bir vefalılık sergilemektir, bir barış güvercini uçurmaktır, dostluğun, iyi meziyetlerin, korunup kollanması, muhafaza edilmesi ve devamlılığını sağlamaya yönelik bir teşviktir..

Bu sebeple, Müslüman Türk insanının bilhassa bu son dönemlerde birbirleri ile tesanütü sağlayacak davranışlar içinde olmaya daha çok ihtiyacı vardır. Çünkü 21. yüzyılın eşiğine gelindiği şu zaman diliminde bütün dünya milletlerinin yüzyıllar boyunca gıpta ve kıskançlıkla baktığı ve imrendiği Müslüman Türk milletinin binlerce yıl ötelerden beri devam ede gelen millî örf, adet, gelenek ve görenekleri ahlakı velhasıl bütün millî ve insani hasletleri son derece büyük bir tehlike ve tehdit altındadır. Bu eşsiz bir hazine sayılan değerlerimizi; bir yandan Avrupalı misyonerlerin sınırsız maddi harcamalar yaparak sürdürdükleri faaliyetler, diğer bir taraftan da bu misyonerlerce davetkar bir tutum içinde olan ve Türk'ün Türk'e dostluğundan çok Türk-Yunan dostluğuna ehemmiyet gösteren bazı yöneticilerle, ''dinler arası diyalog'' safsatası ile akılları bulandıran başları dışarıdaki yerli taşeronların akıl almaz çabaları dejenerasyona uğratmak için seferber olmuş durumdadırlar.

Giderek batı hayranlığı krizine yakalanan bir takım sözde entelektüellerimizin ve bazı siyasilerimizin yıpratmakta olduğu millî ve manevi değerlerimizin son dönem eğitim ve öğretim sistemimizin de telafi edebilmesi mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla; bütün olumsuz şartlara rağmen Müslüman Türk kimliğinin hususiyetlerini olabildiğince muhafaza eden, etmeye çalışanlara bütün Türk milleti şükran borçludur.

Çocuklarını yangından korur gibi kötü alışkanlıklardan koruyanlara, kılık ve kıyafetinin Müslüman Türk çocuğuna yakışır bir tarzda olmasına özen gösterenlere, adab-ı muaşeret kurallarına riayet edenlere, vatan, millet, bayrak ve dini mefhumlarına saygılı olanlara, Türk topraklarının para karşılığında yabancılara satışına tepki gösterenlere bütün Türk milleti şükran borçludur. Şehir içi ulaşım araçlarında pişkin pişkin büyüklerine yer vermemek için yüzünü cama dönmeyip büyüklerine yer veren gençlere, sigarasını mahalle büyüklerinden gizleyen gençlere, kulak, burun ve başka uzuvlarına halkalar takmayan Türk gençlerine, selamlaşma ve vedalaşmalarda yabancılar gibi uyduruk sözcükler kullanmayanlara, diskoteklerde sabahlamak yerine Türk tarihini ve kültürünü öğrenmek için gayret gösterenlere, Müslüman Türk kimliğini aykırı davranışlar içinde olmayanlara bütün Türk Milleti minnettardır, teşekkür borçludur.

 

GİZLİ İSTİLÂLARA KARSI DİKKATLİ OLUNMALIDIR

05 Ağustos 2003

İşgal ve istilâ altında olmanın elbette iki sevindirici, hoşnut edici hiç bir yanı yoktur. Fakat, esaret altındaki insanların, kendisini bütün insani hak ve özgürlüklerden mahrum edenlerin kimler olduğunu bilmesi, onlara karşı dik bir duruş sergileyebilmesi ve bir kurtuluş mücadelesi içinde ola­bilmeleri de bir bakıma özgür olabil­menin başka bir boyutudur diye düşünüyorum.

Çünkü, düşmanını tanımak, istikballerini karartmak isteyenlere karşı bir tavır içinde olmak, kendisinden sonraki nesiller­ine de ülkesinin ve milletinin düşmanlarının kimler olduğunu işaret edebilmek de özgürlüğe giden yolun başlangıcı sayılır ve bir gün mutlaka arzulanan hedefe ulaşılır. Esaret ve işgal altında olmanın bir diğer yüzü vardır ki, bence en tehlikeli olan budur. Bir ülke düşünün; meclisi var, ordusu var, anayasası var, bayrağı var fakat; yeterince özgür değil, özgür olmayışının sebebi de uzun yıllar boyunca basiretsiz yöneticilerin insafına terkedilmiş olan ülke idaresi ve bu sözde yöneticilerin beceriksizce ve millî olmayan davranış ve tutumları sebebi ile çöküntüye uğramış ülke ekonomisi...Bundan dolayı da her geçen gün kaybedilen onur, millî varlık da ve millî bağımsızlık. En kötü olan tarafı da o ülkenin yöneticilerinden halkının büyük çoğunluğuna kadar adım adım yuvarlanılmakta olan millî felaket uçurumunun farkında olunamamasıdır. Bu felaket yolculuğunda en büyük pay; elbetteki o ülkeyi idare etmekte olduklarını söyleyen fakat, farkında olarak ya da olmayarak halkın gözünün önüne pembe tablolar koyup, yaklaşmakta olan büyük tehlikenin varlığından halkı habersiz bırakanlarındır. Ben burada herhangi bir ülkeyi kastetmiyorum. Çünkü bu durumda olan birçok dünya ülkesi vardır ve bu ülkeler kendilerini ne kadar bağımsız zannetseler de bağımsızlıkları giderek esarete dönüşmektedir. Dünyadaki demir perde ülkelerinin mimarı ve fikir babası olan eski Sovyetler Birliği parçalandıktan sonra meydanı boş bulan ABD ve Çin şu anda her ne kadar çok ciddi bir sürtüşme ve düello görüntüsü vermese de tam bir köşe kapmaca içindedirler. Bu sebeple de özellikle ekonomisi bozuk olan ülkeler üzerinde, fırsatları ustaca ve kurnazca değerlendirerek gizli ve açık bir hegemonya kurmak peşindedirler. Osmanlı devletinin yıkılışından sonra dünyada oluşan süper devlet boşluğunu doldurmak isteyen emperyalist güçler dünyada; prestijini, nüfusunu ve nüfuzunu arttırma yarışına girmişlerdir. Şu güne kadar bu konuda en başarılı olan devlet ABD'dir ve yoluna dolu dizgin devam etmektedir. Bütün dünya devletleri elbetteki diğer dünya devletleri ile her alanda münasebetler kurabilir, hatta dost da olabilir. Fakat asıl olan, tahakküm altına alınmak istenen ülkelerin hangi mevraya doğru sürüklenmekte olduklarının farkında ola­bilmeleridir. Uyanık olabilmeleridir. Aksi takdirde istilâ edilmek kaçınılmazdır.

En tehlikeli istilâ şeklinin, “adı açıklanmamış istilâ” olduğu çok iyi bilinmelidir. Çünkü; özgür­lük mücadelesi hakkı elinden alınan milletler ebediyen tarih sahnesinden silinmektedirler.

 

 

DEVLETLERİN GELECEĞİ NİTELİKLİ İNSANLARIN

YETİŞTİRİLMESİNE BAĞLIDIR

 04 Ağustos 2003

Devletlerin ve milletlerin en önemli görevlerinden biri; nitelikli, amaç ve hedef sahibi insanlar yetiştirmek olmalıdır. Milletlerin millet olarak varlıklarını sürdürebilmeleri, devletlerin de uzun yıllar boyunca yaşayabilmeleri ancak yetenekli ve amaç sahibi insanları sayesinde mümkün olabilmektedir.

Çocuklarda aileden almaya başladığı tebriyenin ve eğitimin önemi zamanla okul hayatında kendisini göstermektedir. Bir çocuk eğer iyi, huzurlu, sevgi dolu, bilinçli bir aile ortamında dünyaya gelmiş ve okul çağına erişmişse; kişilik yönünden sağlam karakterli, başarılı, vatanına ve mil­letine bağlı, ulaşmak istediği hedefi belli olan bir fert olarak toplum hayatına iştirak etmektedir. Bunların tam tersine, huzurlu bir ortamda dünyaya gelmeyen, aileden sevgi ve şefkat görmeyen, devamlı olarak itilen, horlanan, dışlanan bir çocuk ne okul hayatında, ne de yaşamı boyunca başarılı olamamakta ve böylelikle de vatanına milletine veya kendisine bir faydası dokun­madığı gibi zararlı da olabilmektedir. Bazı insanlar da hayatı yalnızca para kazanmak lüks yaşamak olarak algılamış olduklarından maddeci ve

materyalist düşünce yapısı ile  eninde sonunda ne kendisine ne ailesine, ne de vatanına milletine olumlu bir katkısı olmamaktadır. Bu sebeplerden dolayı, ülkelerin eğitim ve öğretim sistematiğinde, öğrencilerin kabiliyetleri, ilgi alanlarının daha çocuk denecek yaşlardan itibaren doğru olarak tespit edilip öğrenimleri boyunca bu yönde gelişmelerine yönelik olarak imkanlar hazırlanması çok büyük önem arz etmektedir. Bu tarz bir eğitim ve öğretim sistemi uygulayan ülkeler bilimde, teknikte ve ekonomide arzuladıkları seviyelere ulaşmış, kısacası muasır medeniyetlerin kaynağı haline gelmişlerdir.

İşte bu ülkelerin insanlarının hepsinin de hedefleri, idealleri ve millî bilinçleri vardır. İdealist insanların çok olduğu ülkelerin de lider ülke olmamaları için hiçbir engeli bulunmamaktadır. Her alanda ilerlemeyi, kalkınmayı, büyümeyi ve lider ülke olmayı, oy avcılığı için siyasî birer slogan olmaktan çıkartıp gerçeğe dönüştürmek isteyen hakiki devlet adamları ve bilim adamları ile yola çıkan ülkeler, nasıl bir bedel ödenmesi gerektiğine bakmaksızın eğitim ve öğretime çok büyük bir ehemmiyet vermelidirler. Unutulmamalıdır ki, devletlerin gücü, yalnızca kuru nüfus kalabalıkları ile değil, iyi yetişmiş ve düşünen, üreten insanlarının varlığı ile kendisini gösterir.

Türk Milletinin de ihtiyacı olan en önemli unsurları, ehil insanlar yetiştirmek ve beyin göçünü önlemek­tir. Gerisi kendiliğinden gelecektir.