|
KOMÜNİST ÇİN DOĞU TÜRKİSTAN’DA
YÜZ GÜNLÜK BİR “İNSAN AVI”
BAŞLATTI (2)
30 Eylül 2003
Kendilerinin tuzlarının kuru olduğu yanılgısına düşen dünya devletleri günün
birinde mutlaka bu yanılgılarının bedelini çok ağır ödeyeceklerdir. Dünyanın
dört bir yanında arşa yükselen mazlumların feryatlarına kulaklarını tıkayan,
gözlerini kapayan ve haksızlıklara karşı seslerini yükseltmemek için üç kuruşluk
menfaat uğruna dudaklarına kilit vuranlar bilmelidirler ki; dünyadaki
emperyalizm eskiden olduğu gibi sessiz ve sinsice değil, artık açıkça ve
kendilerince kurdukları şer birliktelikleri kulvarında meşrulaştırarak insanlık
adına utanç verecek yöntemlerle ve eylemlerle melanetlerini icra etmektedirler.
Komünist Çin işgali altındaki
Doğu Türkistan’da yıllardan beri uygulanan zulüm, katliam ve soykırım
politikalarına dünyanın en demokrat, en özgürlük yanlısı, insan haklarına en
saygılı olduklarını iddia eden devletler de seslerini çıkartmamışlar, Çin
emperyalizminin, dünyanın eski tarih ve medeniyetine sahip ülkesi olan Doğu
Türkistan’ı vahşice tarih sahnesinden tamamen silmeye yönelik girişimlerine
seyirci katmışlardır. Komünist Çin idarecileri geçtiğimiz hafta bütün dünyaya
Doğu Türkistan’da yeni bir keyfi tutuklama, sindirme ve öldürme kampanyası
başlatacağını ilan etmiştir. Türkiye’ de Anadolu Ajansına (AA) da yansıyan bu
haberden anlaşıldığına göre ise Çinli bölge yöneticileri “Ülkede Şiddet
İçeren Suçlar”, “Terörizm Suçları”, “patlayıcı ve silahların da
kullanıldığı suçlar” içine alan bir eylem planından bahsetmektedirler.
Çin’in geçmişte icraatlarına bir bakıldığı zaman Çinlilerin nasıl bir “mücadele
kampanyası”(!) başlatacakları gayet açıktır. Kendilerince suçlu(!) buldukları
insanları meydanlarda kurdukları sözde “Halk Mahkemeleri” adını
verdikleri düzenbazlıklarla şehir halkını da zorla meydanlara toplayıp herkesin
gözü önünde enselerine birer kurşun sıkarak katletmekte ve cenazesini teslim
almaya gelenlerden “mermi ve nakliye ücreti” adı altında 90 Yuen para
istemektedirler. Ayrıca oracıkta hazır bekleyen sağlık ekipleri tarafından
insanların işe yarar organları alınarak komünist partisi üst düzey
yöneticilerine ve bağlantı kurdukları yurt dışındaki organ mafyalarına büyük
paralar karşılığında pazarlamaktadırlar. (Bu konu Almanya’da yayınlanan Focus
dergisinde genişçe yer almıştı.) İşte!..Kimi ülkelerin “fındık
pazarlayacağım” hesabı ile ram oldukları, kimi devletlerin “Çin büyük
devlettir. Onun dümen suyuna gitmek ve ters düşmemek gerekir” korkusu içinde
bağımsız devlet olmanın ne demek olduğunu anlayamamaları ve çok değer verdikleri
Komünist Çin’in insana verdiği kıymet bir kurşunun maddi değeri kadar bile
değildir. Güçlü devlet ve şahsiyetli insan olma niteliklerini kaybetmiş
zümrelerin “gizemli ve büyük ülkesi” Çin’in, Doğu Türkistan’da “100 Günlük
Bir Dehşet Saçma Kampanyası” daha başlattığını dünyaya ilan etmesinin
ardından bir hafta geçmesine rağmen dünyanın hiçbir devletinden en ufak bir
ses-seda çıkmamıştır. Bu utanç verici hadise serbestçe devam ederken kimseler
ortaya çıkıp “demokratikleşme yolunda dev adımlar atıyoruz.” dememelidir.
KOMÜNİST ÇİN, DOĞU TÜRKİSTAN’DA
YÜZ GÜNLÜK BİR “İNSAN AVI”
BAŞLATTI (1)
29 Eylül 2003
Komünist Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’dan gün geçmiyor ki Çinlilerin
kendilerince bahaneler üreterek insan avı başlattıklarına dair haberler
alınmasın. Doğu Türkistan’ı barbarca ve hunharca insanlık dışı eylemlerle işgal
ettikleri yetmemiş gibi, elli yıldır uyguladıkları gizli ve aleni soykırım ve
katliamlarla Doğu Türkistanlıları tamamen ortadan kaldırmaya çalışan Çinliler,
uyguladıkları politikalarla Türk halkının millî direnişini kıramadıklarından,
varlıklarına dahi tahammül edemeyerek zaman zaman da dünya kamuoyunun gözünü
boyayarak ve sinsice “ülkenin iç meselesidir” yalanı ile süreli
programlar ortaya koyarak tutuklama ve öldürme kampanyaları başlatmaktadırlar.
Özellikle de 11 Eylül olayından sonra
komünist Çin kendisinin yıllardır sürdürdüğü Çin devlet terörü politikasına
meşruiyet kazandırarak Doğu Türkistan halkı üzerindeki baskı, zulüm ve
katliamlarına hız vermiştir. İşte bunlara yeni bir halka daha ekleyerek,
23.9.2003 tarihinde Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te yapılan “Şanghay
İşbirliği Örgütü” toplantısı sonrasında komünist Çin, Ekim’de başlayarak
Ocak ayının sonuna kadar sürdürülecek yüz günlük bir operasyon başlattıklarını
ilan etmişlerdir.
Doğu Türkistan’daki eski kamu
güvenliği büro sözcüsünün açıklamasına göre; Çin, Rusya, Kazakistan,
Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’dan oluşan, önceleri Özbekistan’ın
katılmadığı ve ilk toplantının Şanghay’da yapılmış olmasından dolayı “Şanghay
Beşlisi” diye anılan, Özbekistan’ın da daha sonra katılması ile sayılar
altıya çıkan ve bugün Şanghay işbirliği örgütü” diye anılan örgütün
Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te 23.9.2003’te yapılan sonuncu toplantısı ile de
bir bağlantısı bulunmayan bu yüz günlük operasyonun Doğu Türkistan’da uygulanan
rutin operasyonlardan biri olduğu ileri sürülmektedir. Bu başlatılan “insan
avı”nın her ne kadar bütün Çin ülkesini kapsayan bir uygulama olduğu iddia
edilse de, gerçekte böyle olmayıp, doğrudan doğruya Doğu Türkistanlılara yönelik
bir keyfi tutuklama ve öldürme kampanyası olduğu gayet açıktır. Çünkü biliyoruz
ki; bundan önce de “Suçlulara Sert Darbe Vurma Hareketi” adı altında Doğu
Türkistan genelinde tam anlamı ile bir “Çin devlet terörü” estirildiğini
biliyoruz. Şu anda Çin zindanlarında 80 bin Türk insanının meçhul bir akıbetle
Çinli cellatlarca ya zehirli iğne ile ya da enselerine bir kurşun sıkılarak
öldürüleceği günü bekledikleri biliniyor..Komünist Çin’in 1 Ekim’den 10 Ocak’a
kadar devam ettirileceği söylenen “Doğu Türkistanlı avı” artık ülkedeki Türk
halkına yönelik Çin terörünün gizlemeye gerek duyulmadan ve tabir yerinde ise,
dünyanın gözünün içine baka baka pervasızca işlenen bir insanlık suçu olduğu
görülmektedir. Bu “ 100 gün” boyunca şu anda devam etmekte olandan daha fazla
canlar yanacak, ocaklar sönecek, insanlar ölecek...
Dünyadaki insan haklarına
zerrece saygısı olan bütün devletleri ve insan haklarını dillerinden düşürmeyen
örgütleri, özellikle de dünyadaki bütün Doğu Türkistan teşkilatlarını Çin’in bu
insanlık adına utanç verici vahşi uygulamasını durdurması için ciddî anlamda
çaba sarf etmeye davet ediyorum.
Doğu Türkistan sivil
örgütlerinin tabir yerinde ise havanda su dövmek ve günü kurtarmaya yönelik
faaliyetler içinde olmaktan başka demokratik eylemleri de olmalıdır.
DÜNYANIN İŞGAL EDİLEN ÜLKELERE KARŞI İLGİSİZLİĞİ YENİ
İŞGALLERE KAPI
ARALAMAKTADIR
27 Eylül 2003
ABD'nin yaşadığı 11 Eylül hadisesinin ardından ortaya çıkan ve dünya gündeminin
neredeyse tamamını kaplayan haberler sebebi ile dünyadaki birçok önemli mesele
ön sıralardaki yerini kaybetti. Diğer bir deyişle ABD'nin istediği şekilde bir
dünya gündemi oluştu. Önce; günlerce ABD'nin Afganistan'a yapacağı askeri
operasyon konuşuldu. Afganistan'ın binlerce insanın ölümü pahasına işgal
edilmesinin ardından kendisini dev aynasında gören ve etrafındaki bazı dalkavuk
ülkelerin de pohpohlaması ile Irak'taki Saddam rejimini bahane eden ABD Irak'a
askeri harekat yapmanın hazırlıklarına başladı. Irak'ın etrafında devasa askeri
hazırlıklara girişti, hesaplar yaptı. Bu esnada dünyanın diğer ülkeleri ABD'den
daha çok ince hesaplara girişti, senaryolar yazdı, ABD adına görüş beyan
edenler, Irak adına konuşanlar, savaşın seyri ve sonrası için, o günlere kadar
hiçbir yerden tanımadığımız ve birden bire ortaya çıkan “bilirkişi”lerin
enteresan ifadelerle insanları ekran başına bağlamaları...Savaş sona erdi,
ardından da savaş sonrasının hikayeleri gündemdeki
yerini korumaya devam ediyor.
Bir düşünelim; Türkiye'nin
gündeminin dahi hiç mübalağasız dörtte üçünü Irak ve ABD konusu işgal etmiş
bulunuyor.
Elbetteki son gelişmeler önemlidir. Ülkelerin bir
başka güç tarafından işgal edilmesi insanlık adına korkunç ve kabul edilemez bir
utanç vesilesidir. Fakat; bu esnada unutulan bazı hususlar var ki; onlar da en
az elli yıldır insanlık aleminin alnında bir kara leke olmaya devam ediyor.
2001'in Eylül ayından beri dünya gündeminden
tamamen düşen bir Doğu Türkistan konusu var ki; Komünist Çin işgali altında
geçirdiği beher gün asırlara denk. Afganistan ve Irak işgal ediliyor veya edildi
diyerek bütün ülke gündemini bu olaylara endeksleyenlerin akıllarına neden Doğu
Türkistan, Filistin ve Çeçenistan gelmez? Oysaki bugün Irak'ta yaşananların kat
kat fazlası Doğu Türkistan'da, Filistin'de ve Çeçenistan'da yaşanmaktadır. Doğu
Türkistan'ın, Filistin'in ve Çeçenistan'ın işgaline seyirci kalan devletlerin
nemelazımcı tavrı ve gerçekleri ve doğruları savunmama acziyetti içine düşmeleri
bu günde Afganistan ve Irak'ın işgal edilmesinin yolunu açmış, dünyadaki
emperyalistleri yeni işgaller konusunda cesaretlendirmiştir. 11 Eylül olayından
sonra aradan geçen iki yıl zarfında dünyanın hiçbir milletlerarası kuruluşu ya
da haktan, hukuktan, insan haklarının evrenselliğinden ve kutsiyetinden bahseden
ülkesi, Doğu Türkistan'ın içinde bulunduğu dramatik ahvali ve Kızıl Çin'in
haksızlığını dünya gündemine taşıyacak bir girişimde bulunmamıştır. Varsa yoksa
ABD'nin Irak petrollerini nasıl sömüreceği, bundan kendilerinin nasıl mahrum
kalacağı ya da Irak'ın yeniden imarı konusunda bir pay alıp alamayacakları
hesabı üzerine kilitlenmişlerdir.
Dünyanın beşeri düzenini
sağlayacak ciddi bir milletlerarası teşkilatın noksanlığı açıkça
hissedilmektedir. Var olan teşkilatlar da ne yazık ki dünya hegemonyası
peşindeki bazı devletlerin dolaylı güdümüne ve yörüngesine girmiş olduğundan,
mazlum, mağdur fakat mağrurluğunu koruyan milletlerin haklarının korunmasında
rol oynayamamaktadırlar. Biz yine de Doğu Türkistan'ın dünya gündemindeki yerini
almasının dünya istikrarı adına büyük katkısının olacağını bir defa daha
vurguluyoruz.
“ARAŞTIRMACILIK” DOĞRU ANLAŞILMALIDIR(2)
24 Eylül 2003
Üniversitelerimiz bünyesinde
“Araştırma görevlisi” sıfatı ile hizmet ifa eden insanlarımızın, muasır
medeniyetler seviyesine ulaşmak için büyük çaba sarf etmekte olan ülkemiz
açısından çok büyük ehemmiyeti vardır. Fakat, bu araştırma görevlilerinin de
bihakkın vazifelerinin öneminin fevkinde olması gerekmektedir.
Bazı üniversitelerde maalesef
üniversite idarecilerine yaranâbilen bir takım kişiler “araştırmacı” sıfatı ile
yurt dışına gönderilmekte, el üstünde tutularak taltif edilmektedirler.
Mesleğinde ciddi davranan, görevinin gereğini yapan, ona buna dalkavukluk
yapmayan bazı elit insanlar da maalesef her fırsatta birileri tarafından
önlerine çıkartılan engeller sebebi ile yıllar yılı yerlerinde çivilenip
kalmaktadırlar. Arzu edilen odur ki; “Emaneti ehline veriniz” Hadis-i
şerifi gereğince ehil araştırmacılara görevler verilsin ve bu muhterem
araştırmacılar da ülkemiz ve insanlık için büyük önem taşıyan konularda tam
anlamı ile ilmi araştırmalar yapsınlar ve karanlıkta kalan hususları açıklığa
kavuştursunlar... Türkiye'mizin güç kazanması için gerekli olan önemli
değerlerden bazıları Türkiye dışındaki Türk dünyasının bağrında gizlidir.Bu
sebeple Türkiye Üniversiteleri kaliteli eleman yetiştirmenin yanında gerçekten
Türkiye ye güç kazandırma yolunda faaliyet göstereceklerse dünyanın dört bir
yanındaki Türk bölgelerine ciddi ve işinin ehli insanları ne yapıp edip
göndererek tarihi ve kültürel sahada uzun süreli araştırmalar yaptırarak Türk
Milletini birbirine bağlayan, köklerimizin gizli kalan yönlerini söküp
çıkartarak Türk dünyasına kazandırmalıdırlar. Bu güne kadar her nedense tamamen
Milletimizi yakından ilgilendirmesi gereken konularda yabancı bilim adamları
araştırmalar yapmışlar ve tabii olarak ta kendi ülkelerinin yararına olacak
şekilde değerlendirmeler ortaya koymuşlardır Mesela Türk Milletinin ilk yazılı
anıtı olan bu gün Moğolistan sınırları içinde bulunan Orhun Kitabelerini ilk
deşifre edenler yabancı bilim adamlarıdır. Türk bilim adamları da bu konudaki
çalışmalarını Fransız bilim adamlarının, Amerikalı bilim adamlarının ortaya
koyduğu şablonlar içerisine oturtmaktadırlar. Acaba gerçekten Orhun
Kitabelerindeki ifadeler yabancıların deşifre ettikleri gibi midir? Birkaç Türk
bilim adamı bu kitabeler üzerinde yeniden bir çalışma başlatsa
değerlendirmelerin neticesi eminim ki daha farklı çıkacaktır.
Türkiye'den Doğu Türkistan'a bir
araştırma heyetinin bugüne kadar gönderilmemiş olması ise ayrı bir eksikliktir.
Gerçi Türk hükümetlerinin bugüne kadar Türk dünyasına ve özellikle de Doğu
Türkistan'a olan ilgisizliği bir gelenek, bir millî hastalık haline gelmiştir.
Fakat, gönül ister ki, artık bu illeti tedavi edecek bazı devlet adamları da
ortaya çıksın. Türk dünyasının anayurdu olan Doğu Türkistan'da gerekli inceleme
ve araştırmalar yaptırarak bu ezeli ve ebedi Türk yurdu Anadolu insanına da
tanıtılsın. Türkiye hükümetleri son yıllarda Çin ile dostluklarından büyük
sevince kapılarak övünmekte iken Çinliler de kendilerinin bir hukuk devleti
olduğundan söz ederek göz boyamaktadırlar.
O halde Türkiye hükümeti Çin ile
dostluğundan istifade ile Doğu Türkistan'a araştırmacı ve bilim adamları
göndermeyi denesin. Çinliler de gerçekten bir hukuk devleti olduğunu ispat
ederek Doğu Türkistan'a gidecek araştırmacılara engel olmasınlar...
Türk insanı geçmişini ve
köklerini unutmadığı sürece kendisinin dünyadaki varlığını daha sağlam temellere
oturtacaktır.
"ARAŞTIRMACILIK” DOĞRU
ANLAŞILMALIDIR (1)
23 Eylül 2003
Öğrenim görmekte olan insanların
öğrenimlerini tamamlayarak hayatın gerçek yönleri ile ve kendileri ile
yüzleşecekleri dönem olan üniversitecik döneminin, devletlerin ve milletlerin
hayatında ne kadar mühim bir yerinin olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Çünkü 15
yılı aşkın bir süre öğrenim hayatı içinde ömür geçiren insanların üniversitedeki
dönemin sona ermesi ile beraber hayata atıldıktan sonra bütün bilgilerini ve
bildiklerini hayata geçirme faslı başlamaktadır. İçinde yaşadığımız hayatta
gördüğümüz ve karşılaştığımız en belirgin olaylardan biri; ülkenin ileri gelen
sektörleri tarafından kaliteli üniversitelerden kaliteli eğitim alarak kendisini
yetiştirmiş ve çok iyi derecelerle mezun olan insanlar daha okullarının son
anlarına yaklaşmışken, o insanları mezun olduktan sonra kendi istihdam
alanlarına dahil edebilmek için çok cazip teklifler getirmekte ve böylece iyi
bilgilerle donanmış insanlarla yeni atılımlar ve ilerlemeler kaydetmeyi
planlamaktadırlar. Kısacası, eğer bir insan yüksek öğrenimi esnasında kendisini
her yönlü olarak nazaride ve pratikte iyi yetiştirmişse bu insanların istihdam
alanı bulamaması nadir rastlanan bir durumdur. Tabii bu durum mezun olanlar
açısından büyük bir oranda olumlu yönde gelişme göstermesinin mimarları hiç
şüphesiz ki söz konusu üniversitelerdeki öğretim üyeleri ve araştırma
görevlileridir.
Zaman zaman hasbıhal ettiğimiz bazı
dostlarımızın anlattıklarına göre üniversiteler bünyesinde görevli
araştırmacıların bir kısmı oturdukları odalarında kendilerince araştırmalar (!)
yaparak günlerini gün etmekte, bu müthiş araştırmacılıkları (!) ile ne
kendilerine, ne bağlı bulundukları üniversiteye, ne de ülkenin muhtaç olduğu
yeni bilgilere ve teknolojik atılımlara hiçbir katkısı olmadığı gibi
üniversitelerin ve ülkenin sırtında bir kambur olmaya devam etmektedir. Oysa ki,
bilhassa Türkiye’nin gerçek araştırmacılara ve idealist insanlara ne kadar çok
ihtiyacı vardır.
Araştırmacılara dair birkaç
misal vermek gerekirse; aradan geçen bin yılın sonunda dahi Türk dünyasının bir
iftihar vesilesi ve müracaat kaynağı olan ilk Türkçe lügat olan “ Divan-ı
Lügat-it Türk” adlı eserin müellifi Kaşgarlı Mahmut’u, devlet
yönetimindeki olmazsa olmaz şartların anlatıldığı” Kutadgu Bilig”
(Mutluluk Veren Bilgi) adlı eşsiz eserin sahibi Yusuf Has Hacib’i ve daha
Ali Şir Nevai’yi, Farabi’yi, İbni Sina’yı, burada isimlerini
sayamayacağımız kadar çokluktaki Türk-İslam aleminin bilim adamlarını
gösterebiliriz...Günümüz araştırmacılarının kaç tanesi acaba bu büyük
insanların bir tek konuyu kaynağından öğrenebilmek için Türkistan’dan kalkıp o
günlerin ulaşım araçları ile Arap yarımadalarına kadar gelişlerinden ilham
almaktadırlar?
Fakat, bunları ifade ederken
gerçek anlamda araştırma yapmak isteyenlere hükümetlerin ve üniversitelerin
gerekli maddi ve manevi desteği vermediklerini de unutmuyoruz. Ama, bir söz
vardır: “Çobanın gönlü olursa tekeden süt sağar” derler.
Araştırmacılarımızın da mevcut şartları zorlamaları da gerekmektedir. Bütün
bunlar için de, mutlaka idealist ve hizmet aşkı ile yanıp tutuşan, kendisinden
sonra adından yıllarca söz ettirecek ve rahmet okutacak eserler bırakmanın ne
demek olduğunun bilincinde olan “araştırmacı” adaylarına görev verilmesi
gerekmektedir.
IRAK’IN
ABD TARAFINDAN
İŞGALİNİ
ÖNLEYEMEYEN BM
TÜRKİYE’DEN
IRAK’A ASKER GÖNDERMESİNİ NASIL
İSTEYEBİLİR?
22 Eylül 2003
Amerika’da yıkılan ikiz
kulelerin toz bulutları kısa bir zamanda bütün dünyayı sardı ve neredeyse göz
gözü görmez oldu. “Kurt bulanık havayı sever” sözünde olduğu gibi, sanki dünyada
terörün tek ve ilk mağduru ABD imiş gibi fırsattan istifade ile terörizmin
kaynağı olarak işaret ettiği ve oysaki kendisinin koruyup palazlandırması ile
şirazeden çıkmaya başlayan Taliban yönetimini bahane ederek Afganistan’a askeri
harekat düzenleyerek işgal etti. Ardından daha önceden planladığı şekilde Irak’ı
işgal etti. ABD şahinlerinin hazırladığı işgal planı içindeki diğer ülkelere
müdahale ortamını ve imkanını bulamadan Irak’ta sürprizlerle karşılaşmaya
başladı. Gün geçmiyor ki birkaç ABD askeri ölmesin...
Bu durum karşısında şaşkına
dönen işgal kuvvet-Seri kendilerini bu bataklıktan kurtaracak ve kendilerinin
yerine ölecek askerler aramaya başladı, ilk akıllarına gelen ise, Türk askeri
oldu. Çünkü Türk askerlerinin ne kadar fedakar, ne
kadar dost yanlısı olduğunu çok iyi
biliyorlardı. ABD yetkilileri Irak’ta savaşın sona erdiği günlerde Türkiye’ye
karşı öylesine bir tavır takınmıştılar ki; adeta bir nevi cezalandırma yoluna
gidiyorlardı. Ortaya çıkan manzara Türkiye İçin son derece ümitsiz ve artık
hiçbir zaman Türkiye’yi ABD’nin affetmeyeceği şeklinde idi. Türkiye’de de bir
takım sözde entelektüellerimiz ve kalemşorlarımız Türkiye’nin tarihi bir fırsat
kaçırdığını, ABD’nin bundan böyle Türkiye’ye hiçbir zaman güvenmeyeceğini ileri
sürerek, Türkiye’nin bundan sonra uzun yıllar boyunca iç ve dış borç sarmalı
içinde kıvranacağını, AB konusunda da ABD’nin desteğini iyiden iyiye
kaybettiğini yazıp çiziyorlardı. Bu zatı muhteremler bir noktada haklıydılar,
Eğer Irak’ta müttefik güçleri için işler tıkırında gidiyor olsa idi gerçekten de
ABD yöneticilerinin akıllarına Türkiye zor gelirdi. Fakat öyle olmadı nereden
geldiğini dahi anlayamadıkları saldırılarla ABD askerleri üçer beşer ölmeye
başlayınca ve ABD askerlerinin bazıları isyan noktasına gelerek firar etmeye
başlayınca yeni fedailer aramaya başladılar. ABD Genel Kurmay Başkanı Richard
Myers, yaptığı açıklamalarla 152 bin civarında koalisyon askerinin Irak’ta görev
yaptığını, bundan sonrası için 15-20 bin civarında Müslüman askerin bölgede
görev almasının iyi olacağını ifade etmektedir. Bundan da birinci planda
kastedilen Türk askeridir. Ülkesi işgal edilen insanlar, işgalcilerin Müslüman
yada gayrimüslim olduğuna bakar mı? İşgal güçleri her kim olursa olsun ona karşı
mücadele eder, savaşır, ölür, öldürür. Birleşmiş Milletler kararı olsa da olmasa
da Türk askerinin ABD’nin istediği Irak’ın en kritik noktalarına girmesi demek
işgal güçlerinin bir parçası olarak girdiği görüntüsünü verir ki, Türk askerinin
Irak halkına tabir yerinde ise, “karanlıkta göz kırptığını” anlatabilmesi çok
zaman alan bir; gayret olacaktır. Nitekim ABD askerleri” Türk askeri gelsin biz
evimize dönelim” demiyorlar mı? Irak’a Türkiye’nin asker göndermesini BM nasıl
isteyebilir? Irak işgal edilirken ABD’ye söz geçiremeyen ve koalisyon
kuvvetlerinin Irak’ı işgal etmesi karşısında acziyet içine düşen BM teşkilatı
eğer, bu gün kalkıp j ABD askerleri ölmesin anlamında Türkiye’nin Mehmetçik
göndermesini isterse bu durum BM’nin kendisi ile çelişki içinde olduğunu ortaya
koyacaktır.
Türk askerini Irak’ta her köşe
başında pusu . kurmuş büyük tehlikeler beklemektedir. Türkiye’yi Musul ve
Kerkük’te istemeyenlerin ölüm kamplarına asker göndermesini istemesine karşı
Türkiye yetkililerinin çok dikkatli ve ihtiyatlı davranmaları gerekir.
FİLİSTİN MESELESİNDE ARAP
DÜNYASININ AYMAZLIĞI
19 Eylül 2003
Filistin halkının İsrailli
işgalcilere karşı intifadası yaklaşık yarım asrı geçkin bir süredir hiç
durmaksızın devam ediyor. Fakat, bu güne kadar Filistin halkının lehine bir
gelişmeye rastlanılmamaktadır. Ne yazık ki, tam aksine her geçen gün
etraflarında daralan bir ateş çemberi içerisinde kavrulmakta olduklarına dünya
milletleri olarak seyirci kalınma ilgisizliği insanlık adına utanç verici bir
hadise olarak duruyor. Aslına bakılırsa; Filistinlilerin bugün içinde
bulundukları dramatik durum atalarının basiretsizlikleri sonucunda bıraktıkları
kötü bir mirastır. Gelecek nesillerinin karşılaşabilecekleri olumsuzlukları
hesap etmeksizin vatan topraklarından Yahudilere toprak satmaları o bölgede
bugün başlarına bela olan İsrail devletinin 1948 yılında resmen kurulmasına
sebep olmuştur. Bu yüzdendir ki; son yıllardaki Türkiye Cumhuriyeti
hükümetlerinin hangi çıkarlar uğruna olduğu anlaşılmayan ve Hazine arazilerinin
yabancılara satışına cevaz veren yasalar çıkartmaları gerçek anlamda vatan,
millet, bayrak ve bağımsızlık gibi ulvi hassasiyetlere önem verenlerin
tepkilerine sebep
olmuştur. Bağımsız yaşamak isteyen
milletlerce vatan topraklarının yabancılara satılmasının hiçbir mantığı
olamaz...Çok ağır bedeller ödenerek korunan vatan toprakları, sonunda para
karşılığında satılacaksa gencecik vatan evlatları neden savaşlarda cepheye
sürülerek ölmelerine sebep olunur?
Filistinlilerden sonra ikinci
derecede sorumlu olanlar kendilerini hep farklı bir statüye oturtmak isteyen ve
sahip oldukları petrol sebebi ile dünyanın vazgeçilmez ülkeleri olarak gören
Araplardır. Burunlarının dibinde Filistin topraklarının işgaline sırt çeviren ve
nemelazımcı bir tavır sergileyen Arap ülkeleri yavaş yavaş sıranın kendilerine
gelmekte olduğunun bilme farkındalar mı? Eğer farkında değilseler çok büyük bir
gaflet ve dalalet içindedirler demektir. Önce Filistin ardından Irak, daha sonra
Suriye ve başkaları olmak üzere kapılarının zorlanmasına ramak kalmıştır.
ABD’nin Orta doğudaki taşeronu İsrail Başbakanı insan kasabı Şaron ve taifesi
son zamanlarda Filistin lideri Yaser Arafat’ı sürgüne göndermeye çalışmaktadır.
Dünyadaki şu haksızlığa, şu adaletsizliğe bakınız ki; insanlar kendi
vatanlarından işgal güçleri tarafından sürgüne gönderme kararı alıyor fakat
dünyanın hiçbir milletlerarası teşkilatı bu insanlık ayıbı duruma “dur”
diyemiyor, demiyor...Şu anda Arap ülkeleri İsrail’in Arafat’ı sürgün etme
tehdidine son verme kararını aldıklarını beyan etseler de ABD tarafından veto
edilmiş durumdadır. Eminim ki Arapların bu kararını İsrail de kale almayacaktır.
Arapların bu davranışı çok geç kalmış hiçbir ehemmiyeti olmayan bir tepkidir.
Kendilerini İslam aleminin tamamı olarak gören fakat aslında İslam dünyanın
küçük bir parçası olarak Araplar, Filistin davasına ve Yaser Arafat’a çok
önceden sahip çıkmalıydılar. Tabir yerindeyse yumurta kapıya dayandıktan sonra
ortaya çıkmanın ne kendilerine ne de Arafat’a bir yararı olmayacaktır. Sürgün
edilme konusuna gelince, bundan sonraki gelişmelerde Yaser Arafat’ın tavrı
belirleyici olacaktır.
Tam bağımsız Filistin devleti
kurulmadan Orta doğunun istikrara kavuşması ham hayalden ibarettir. Dünya bunu
böyle bilmelidir.
GÜZEL DÜNYAMIZI KİMLER
YAŞANMAZ HALE GETİRİYOR?
20 Eylül 2003
Yaşlı dünyamız olumlu faaliyetler içinde olan insanoğlunun gayretlerine muhtaç
olduğu gibi, yine o insanların çalışkanlıları, üretkenlikleri ve insanlık adına
verdikleri hizmetlerle insanlığın hayat bulmasında rol oynamaya sonsuza kadar
devam edecektir. İnsanlar binlerce yıldan beri hayatlarını idame ettirebilmek
uğruna kendi kudretleri nispetinde bir meşguliyet içinde olmuşlardır.
Dolayısıyla de dünyadaki beşeri
düzen, ilahi düzen içerisinde; zaman zaman meydana gelen dünya savaşları ile
kesintilere uğramışsa da bir ahenk içindeki işleyişini sürdürmüştür. Tarihte
meydana gelen ve milyonlarca insanın ölümü ile sonuçlanan savaşların çıkış
sebebi her ne olursa olsun hiçbir zaman insanlığın yararına olmamıştır. Cenab-ı
Hak dünyayı yaratırken yalnız ve yalnızca eşref-i mahlukat olan insanoğlunun
istifadesi ve huzuru için inanılmaz bir mükemmellikte ve sayısız nimetlerle
yaratmıştır. Fakat zaman içerisinde insanlar korkunç bir şükürsüzlükle kendisine
sunulan nimetlere karşı nankörlük noktasına gelmişler ve Habil ve Kabil'den
gelen duygular ve kıskançlıklarla birinin diğerinin haklarını gasp etmek
istemesi neticesinde savaşlar çıkmış sayısız insan bu sebeple hayatını
kaybetmiştir. Oysa ki, dünya bakidir. insanlara sunulan ilahi nimetler bakidir.
İnsanlık adına olması gereken, bütün imkanlar dünyada mevcuttur. Fakat, işte
bütün bunlardan doğru olarak istifade edemeyen ve dünyayı yaşanmaz hale
getirmeye çalışan yine insandır.Bu güzel dünyayı çirkinleştiren, kirleten,kan
bulaştıran yaratık yine insandır. İnsanların dünyadaki olumlu yg da bunun
karşısında da olumsuz hadiselerden ders çıkartması gereken o kadar çok misal
varken, binlerce yıldan beri bir türlü gereken dersleri çıkartmadığı, şans ve
doymak bilmeyen ihtiraslarına boyun eğdiğinden dolayı da zaman zaman insanlık
aleminin huzuru alt üste olmuştur. Olmaya da devam etmektedir.
Bu sebeplerden dolayı da,
sokakta gördüğüm omuzunda kaldıramayacağı kadar ağırlıktaki boya sandığı ile
aile bütçesine katkı sağlamak amacı ile avazı çıktığı kadar "Boyayalım abi
parlamazsa para yok!" diye bağıran, koltuğunun altındaki tartı aleti ile
"tartalım abi hassas kantar mili miline tartar" diyen, kollarında taşıdığı
küçük bir ay çekirdeği Sandığı İçerisine özenle yerleştirdiği gazete kağıdından
yaptığı külahları bir bir ayçekirdeği ile doldurarak "Devedişi kaldırım taşı
var mı bunun arkadaşı" diyerek satan çocukları ve bir köşede beli iki büklüm
olmuş halde ayakkabı tamiri yapan ihtiyar dedeyi, sabahleyin gün yeni ağarırken
başlayıp akşamın bir vaktine kadar insanların kirlettiği sokakları süpüren
insanları gördüğümde hep içimden;" İşte dünyamızı güzelleştiren insanlar.
Dünyada asıl bu insanların yaşaması lazım" demişimdir...Gerçekten de bu
müteşebbis insanların kimsenin malında mülkünde gözleri yoktur. Bu İnsanlar
içerisinden balici, tinerci ve hırsız asla çıkmaz. Dünya savaşlarını bunlar
çıkartmazlar.
Asıl endişe ile bakmamız
gerekenler; enseleri yağ bağlamış, ağızlarında Küba purosu, kimin elindekini
nasıl gasp etsem diye düşünen, pazarladığı Ölüm makineleri ile kaç kişinin
öleceğini değil, kaç para kazanacağının hesabını yapanlardır. Kendisinin,
ailesinin, milletinin ve insanlığın yararına hiçbir meşguliyeti olmayan asalak
ve boş konuşan insanlara hep ihtiyatla bakmışımdır.
FİLİSTİN
MESELESİNDE ARAP DÜNYASININ AYMAZLIĞI
19 Eylül 2003
Filistin halkının İsrailli
işgalcilere karşı intifadası yaklaşık yarım asrı geçkin bir süredir hiç
durmaksızın devam ediyor. Fakat, bu güne kadar Filistin halkının lehine bir
gelişmeye rastlanılmamaktadır. Ne yazık ki, tam aksine her geçen gün
etraflarında daralan bir ateş çemberi İçerisinde kavrulmakta olduklarına dünya
milletleri olarak seyirci kalınma ilgisizliği insanlık adına utanç verici bir
hadise olarak duruyor.
Aslına bakılırsa;
Filistinlilerin bugün içinde bulundukları dramatik durum atalarının
basiretsizlikleri sonucunda bıraktıkları kötü bir mirastır. Gelecek nesillerinin
karşılaşabilecekleri olumsuzlukları hesap etmeksizin vatan topraklarından
Yahudilere toprak satmaları o bölgede bugün başlarına bela olan İsrail
devletinin 1948 yılında resmen kurulmasına sebep olmuştur. Bu yüzdendir ki; son
yıllardaki Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin hangi çıkarlar uğruna olduğu
anlaşılmayan ve Hazine arazilerinin yabancılara satışına cevaz veren yasalar
çıkartmaları gerçek anlamda vatan, millet, bayrak ve bağımsızlık gibi ulvi
hassasiyetlere önem verenlerin tepkilerine sebep olmuştur. Bağımsız yaşamak
isteyen milletlerce vatan topraklarının yabancılara satılmasının hiçbir mantığı
olamaz…
Çok ağır bedeller ödenerek
korunan vatan toprakları, sonunda para karşılığında satılacaksa gencecik vatan
evlatları neden savaşlarda cepheye . sürülerek ölmelerine sebep olunur?
Filistinlilerden sonra ikinci
derecede sorumlu olanlar kendilerini hep farklı bir statüye oturtmak isteyen ve
sahip oldukları petrol sebebi ile dünyanın vazgeçilmez ülkeleri olarak gören
Araplardır. Burunlarının dibinde Filistin topraklarının işgaline sırt çeviren ve
nemelazımcı bîr tavır sergileyen Arap ülkeleri yavaş yavaş sıranın kendilerine
gelmekte olduğunun bilme farkındalar mı? Eğer farkında değilseler çok büyük bir
gaflet ve dalalet içindedirler demektir. Önce Filistin ardından Irak, daha sonra
Suriye ve başkaları olmak üzere kapılarının zorlanmasına ramak kalmıştır.
ABD'nin Orta Doğudaki taşeronu İsrail Başbakanı insan kasabı Şaron ve taifesi
son zamanlarda Filistin lideri Yaser Arafat'ı sürgüne göndermeye çalışmaktadır.
Dünyadaki şu haksızlığa, şu adaletsizliğe bakınız ki; insanlar kendi
vatanlarından işgal güçleri tarafından sürgüne gönderme kararı alıyor fakat
dünyanın hiçbir milletlerarası teşkilatı bu insanlık ayıbı duruma "dur"
diyemiyor, demiyor...Şu anda Arap ülkeleri İsrail'in Arafat'ı sürgün etme
tehdidine son verme kararını aldıklarını beyan etseler de ABD tarafından veto
edilmiş durumdadır, Eminim ki Arapların bu kararını İsrail de kale almayacaktır.
Arapların bu davranışı çok geç kalmış hiçbir ehemmiyeti olmayan bir tepkidir.
Kendilerini İslam aleminin tamamı olarak gören fakat aslında İslam dünyanın
küçük bir parçası olarak ara-plar, Filistin davasına ve Yaser Arafat'a çok
önceden sahip çıkmalıydılar. Tabir yerindeyse yumurta kapıya dayandıktan sonra
ortaya çıkmanın ne kendilerine ne de Arafat'a bir yararı olmayacaktır. Sürgün
edilme konusuna gelince, bundan sonraki gelişmelerde Yaser Arafat'ın tavrı
belirleyici olacaktır.
Tam bağımsız Filistin devleti
kurulmadan Orta Doğunun istikrara kavuşması ham hayalden ibarettir. Dünya bunu
böyle bilmelidir.
DÜNYANIN SÜPER DEVLETLERİ
ARASINDAKİ
NÜFUZ KAVGALARI NE ZAMAN
BİTER?
18 Eylül 2003
Dünya kamuoyu 2001 'in Eylül ayından itibaren dünya gündemini ABD'nin
belirlediği konusunda fikir birliği içindedir. Dünyada güçlü devlet oldukları
iddiası
içindeki bazı ülkelerin de kendi kabuğuna çekilmiş
olmaları ABD cihangirliğinin
önünü açmaktadır.
Dolayısıyla kendince bazı
bahaneleri kendi karakteristik yapısı içinde üreten ABD, durumdan vazife
çıkartarak şahinler grubunun emperyalist emellerinin ürünü olan uzun vadeli plan
ve projeleri doğrultusunda ilerlemeyi sürdürüyor. Bu pervasızca ilerleyişi
esnasında ise, dünyanın en güçlü ittifakı olan BM teşkilatını da hiçe
saymaktadır.
Kendi kabuğuna çekilerek ve işgal ettiği Doğu
Türkistan'ın zenginlik kaynaklarını dilediğince sömürerek sinsice yağ bağlamaya
devam ederken ABD ise, en müsait olduğu bir zamanda komünist Çin'in kapısını
çalmanın, hazırlıklarını da Kuzey Kore'nin nükleer silahlanmadaki ısrarını
bahane ederek yapmaktadır. Fakat eninde sonunda dünya, Komünist Çın ile ABD'nin
dünya üzerindeki nüfuz mücadelesine tanıklık edecektir. 1990 yılının başlarından
itibaren dağılma sürecine giren ve yaklaşı8k 70 yıl boyunca Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetlerini sömüren Rusya, bugünlerde yeniden eski şaşaalı ve ABD'nin
serbest bir hareket yapmaktan ihtiyat ettiği günlerine dönmenin-hesaplarıyla
uğraşmaktadır. Bunun içinde elinden kaçırdığı geniş topraklara ve tabii
zenginliklere sahip Batı Türkistan diyarlarını yeniden ele geçirmek
istemektedir. Bu fırsatı, Batı Türkistan'ın eski polit büronun yetiştirdiği
Sovyet kafalı liderleri verir mi vermez mi ? bilemiyoruz. Fakat bugüne kadarki
aymazlıklarına bakılırsa verecekmiş gibi görünmektedirler. Çünkü şu zamana kadar
sergiledikleri "ne oldum" anlayışı ile Türk kimliğini reddederek "Kazak",
"Kırgız", "Özbek" vs. gibi ikinci kimlikleri ile temelsiz davranışları,
Rusları cesaretlendirdiği gibi; Çinlileri de iştahlandırmaktadır. Komünist Çin
şu anda eski Sovyetler Birliğinin bölgedeki nüfuzunu ele geçirmek yolunda epey
mesafe de kat etmiş bulunmaktadır. Nedenine gelince; Çinliler gerek "sınır
güvenliği" adı altındaki askeri yığmakları ile, gerekse ticari anlaşmalarla
gerekse siyasi işbirliği noktalarında istedikleri gibi at oynatmaktadırlar.
Kazakistan ve Kırgızistan hükümetlerinin kendilerinden siyasi sığınma talebinde
bulunan Doğu Türkistanlıları Çin'e neden teslim ettikleri hususu sorulduğunda;
"Çin çok güçlü bir devlet", " Varlığımızın güven içinde sürdürülebilmesi için
Çin devleti ile iyi geçinmek zorundayız" anlamında ifadeler kullanmaktadırlar.
Bu nasıl bir bağımsızlıktır
anlamak mümkün değildir. İsrail ise; kurulduğu 1948 yılından beri Orta Doğu’yu
kan ve ateşe boğmaya devam ediyor. Amerika destekli genişleme programını
pervasızca uygulamakta ve dünya kamuoyunu tek suçlunun Filistinliler olduğunu
konusunda iknaya çalışmaktadır. Bölgede zaman zaman meydana gelen kişisel ve
duygusal intihar saldırılarını bahane ederek hava destekli katliamlar
yapmaktadır. Aslında İsrail devleti kurulurken çetin bir karşı koyma ile
karşılaşacaklarının hesabını mutlaka yapmıştı, fakat bu kadar uzun süren bir
direnişle mücadele etmek her halde tahmin etmedikleri bir sürpriz oldu
denilebilir.
Dünyada haksız yere işgaller ve
katliamlar devam ettikçe uzun süreli ve kalıcı bir huzurdan söz etmek bir hayal
olacak ve emperyalistler arasındaki nüfuz sağlama yarışının yanı sıra rant
kavgaları sürüp gidecektir.
KIZIL ÇİN DÜNYADA KOMÜNİST
SİSTEM İÇİNDE
KALARAK VAR OLMAK İSTİYOR
17 Eylül 2003
Bilimde,
teknolojide, ekonomide ve son zamanların yıldızı parlayan deyimi olan
“entegrasyon”da bazı devletlerin istekleri ve dayatmaları ile, millî
kimliğinden, dini inancından, tarihi geçmişinden taviz üstüne tavizler vererek
ve de devlet yapısında dejenerasyonlar meydana getirerek varlık göstermeye ve
dünya devletleri arasındaki yerini korumaya çalışırken; kimi strateji
uzmanlarına göre ise, bu durumda varlıklarını kabul ettirmek isteyen devletlerin
uzun vadede kendi temellerine dinamit yerleştirmekte olduklarını ve günü birinde
ani çöküşler yaşamalarının kaçınılmaz bir son olacağını iddia ettiklerini
duyuyoruz. Bana göre de bu iddialara katılmamak mümkün değildir. Çünkü; bir
devletin ebediyen yaşayabilmesi her yönlü olarak tarihine, millî örf, adet,
gelenek ve göreneklerine, diline, dini inancına, kısacası milleti millet yapan,
devleti ebed müddet yapan bütün değerlere sıkı sıkıya, bağımsız yaşama aşkı ile
sahip çıkmakla mümkündür.
Doğu Türkistan'ı
işgal eden Komünist Çinliler Mao'nun ölümünden sonra uygulamaya koydukları “dışa
açılma” politikaları neticesinde dünyanın birçok ülkesinin sempatisini hak
etmemiş olarak kazanmış durumdadır. Bunun sebebi de; dünya pazarlarına sahte ve
kalitesiz ürünleri ile musallat olurken, “komünist Çin” olma sistematiğinden
asla taviz vermeden ve komünist kimliğini dikkatle ve ısrarla muhafaza ederek
dünya devletleri arasında varlığını kabul ettirmek istemektedir. Dolayısıyla bu
ülkeye hiçbir emperyalistin şimdilik direkt olarak bir tesiri olamamaktadır.
Elbette ki bu; hiç olmayacak anlamına gelmez.
Halkının büyük çoğunluğu sefalet
içinde yüzen ve kendi yayın organlarında 450 milyon insanının açlıktan dolayı
ölmekle karşı karşıya yaşadığı, bir doktorun aylık maaşının 10 dolar civarında
olduğu, buna karşılık Çin komünist partisi politbüro üyelerinin yedi
sülalesinin giderek semirdiği, zenginleştiği, rüşvet ve iltimasın had safhada
olduğu, askeri yatırımların her yıl giderek arttığı fakat, göstermelik olarak,
alt yapıdan hiçbir eser olmadığı halde ülkeye gelen turistlerin belli başlı film
seti gibi düzenlenen şehir semtlerinde ağırlanarak aldatıldığı komünist Çin;
bana göre kimilerinin hayranlığını celb ettiği gibi dünyanın bir cazibe merkezi
olmayıp, tam anlamı ile bir üçüncü dünya ülkesidir.Fakat yıllar yılı susturulan,
sindirilen insanların arasından artık demokrasi talep eden insanların sesleri de
yükselmektedir. Bu; dünyanın gelecekteki güvenliği açısından önemli bir
başlangıçtır. Zira, yapısından hiçbir taviz vermeyen Komünist Çin, gelecekte
bütün dünya için bir tehdit unsurudur.
O halde; Komünist Çin gibi,
Rusya gibi, ABD gibi İngiltere gibi Türk-İslam düşmanı devletlerin var olduğu
bir dünyada, bölgesinde ve dünyada bütün hareketleri dikkatle izlenen Türkiye;
bu. günkünden daha dikkatli, daha tedbirli, daha temkinli ve millî ve tarihi
geçmişi ile dargın değil barışık, batıdan esen her rüzgarla “duruş”u etkilenen
bir ülke değil, bütün emperyalistlerin ayak oyunları karşısında çelikten bir
kale gibi duran, muhteşem tarihi geçmişinin yüklediği misyona hakkı ile sahip
çıkan bir devlet olmak zorundadır.
TÜRKİYE'DE YENİ EĞİTİM VE
ÖĞRETİM YILININ
BAŞLANGICINDA
DOĞU TÜRKİSTAN'I DÜŞÜNDÜM
16 Eylül 2003
Türkiye'de bugün (dün) yediden yetmişe herkesin 2003-2004 eğitim ve öğretim
yılının başlaması ile beraber oldukça büyük bir heyecan yaşamakta olduğunu,
insan yaşamında son derece önemli bir yeri olan öğrenim görme ve aydınlık
ufuklara doğru kanat açma özgürlüğünün tadına varmanın eşiğinde olduğunu
biliyoruz. Her ne kadar bu hazzı öğrenciler daha fazla yaşıyorsa da, aile
bireylerinin tamamının bu mutluluk verici heyecandan payına düşeni aldığını
söyleyebiliriz. Okulların açılmasına yakın bütün yurtta oldukça hummalı bir
okula hazırlık döneminin yaşandığını gözlemleyerek hem sevindim, hem de içimi
inanılmaz bir hüzün ve burukluk kapladı.
Bana oldukça itici gelen ve
hiçbir zaman benimseyemediğim “globalleşme” denilen ucube ve Müslüman
Türk milletinin fıtratına aykırı kelimenin ihya edilmesi uğruna Türkiye’mizin,
Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin ve İslam aleminin dost olma, sempatisini
kazanma yarışına girdiği
Komünist Çin emperyalizmi tarafından Doğu
Türkistan da Uygur halkı her yönlü perişan edilirken, eğitim ve öğretim
konusunda ayrı bir vahşetle karşı karşıyadırlar.
Dünya insanlarının eğitim ve öğretim hakkı
ve özgürlüğü BM teşkilatı tarafından teminat altına alınmışken, Komünist Çin
bütün BM kararlarını hiçe sayarak Doğu Türkistan halkının eğitim ve öğretim
hakkını açıkça gasp etmektedir. Bugün Doğu Türkistan'da Müslüman Türk
çocuklarının özgürce öğrenim görme hakkı bulunmamaktadır. Despot Çin yönetimi
temeli binlerce yıl öncesine dayanan millî kültür, millî örf, adet gelenek ve
göreneklere, dünyanın en ileri ve kadim bir dili olan Uygur dilinin varlığına
tahammül gösteremeyip, Doğu Türkistanlıların dilini yok etmek için defalarca
öğrenim dilini değiştirme yoluna gitmiştir. Buna bağlı olarak ta önceleri
Latince harflerle eğitime geçmiş, ardından kiril alfabesini dayatmış olmamış
ardından tekrar Arap harfleri ile uygur yazısını yürürlüğe koymuş ve düne kadar
göstermelik Uygur okulları mevcutken 2002 yılı Temmuz ayından itibaren de
uygurca öğrenime son vermiştir. Dünya kamuoyunun gözünü boyamak için sözde uygur
okulları olarak açılan yerler zaten ahırdan bozma yerler ya da uygur çocukların
yerlerde oturdukları açık hava okulları(!) idi. Evladının benliğini unutmaması
için bu okulları tercih eden ailelerin çocukları en fazla liseye kadar
okuyabiliyor, ana dili gibi cince bilmediği için de, yüksek okullara
gidemiyordu. “Ne olursa olsun evladım okusun” diyen velilerin çocukları ise, son
derece lüks ve modern Çin okullarında okuyarak üniversiteyi de kazansa ve
bitirse Türk kimliğini ve dilini kaybetmiş olduğundan Doğu Türkistan halkı
tarafından dışlanıyor, böylece kaybedilmiş sayılıyordu. 2002 yılından beri ise,
Uygurlar için var olan o küçücük imkan da ortadan kaldırılmış oldu. Türk
okullarını tercih edenler ilkokulun üçüncü sınıfından sonra mecburi Çince
öğrenim görmeye zorlanmış bulunmaktadır.
Haktan, adaletten, düşünce
özgürlüğünden, insan hak ve hürriyetlerinden dem vuran Türkiye ve dünyadaki
bütün Çin dostu ve sempatizanı idarecilerin kulakları çınlasın...
TÜRK VE İSLAM DÜNYASI DOĞU TÜRKİSTAN
MESELESİNE NEDEN ŞAŞI BAKIYOR?
(2)
15 EYLÜL 2003
1990 yılının başlarından itibaren bağımsızlıklarını kazanmaya başlayan Batı
Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin halkları 70 yıllık Rus esaretinden sonra
özgürlüğün ne demek olduğunu anlamaya çalışırken, Orta Asya bölgesinde İslam
dinine mensup olanların büyük bir göç oluşturacağı endişesine kapılan Rusya ve
komünist Çin kafa kafaya vererek yeni bir karşı güç oluşturma süreci
başlattılar. Bunun sonucunda kolayca kandırdıkları Kazakistan, Kırgızistan,
Tacikistan gibi yeni bağımsız olmuş bulunan Türk Cumhuriyetlerini de içine alan
"Şang Hai beşlisi"ni oluşturdular.
25 Ağustos 1999'da Moskova-Şang
Hai anlaşmalarına üye ülkelerin liderleri Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te
yaptıkları 4. toplantıda "sınır güvenliği" adı altında bir dizi kararlar
aldılar. Bu kararların yürürlüğe konulması ile beraber; Orta Asya bölgesinde
milliyetçi akımların önünü kesmek, İslam dinine mensup olmalarına rağmen 70 yıl
boyunca Rusya'nın dinsizleştirme politikası altında neredeyse dinlerini unutma
noktasına getirilen Batı Türkistan Türk Cumhuriyeti halklarının yeniden dini
kimliklerini kazanmalarına mani olmak, bu
konuda başta Türkiye olmak üzere İran
ve Arap ülkelerinin Orta Asya bölgesinde
nüfuzlarının artışına mani olmak, Kırgızistan ve Kazakistan ile uzunca bir sınır
komşuluğu bulunan Doğu Türkistan'a bu Türk Cumhuriyetlerinden gelebilecek
yardımların önüne set çekmek gibi birçok uygulamalara geçildi. Komünist Çin
Kazakistan ve Kırgızistan sınırlarına yaptığı askeri yığınakla Doğu Türkistan
sınırını güvence altına aldığını düşünerek rahatlıyor ve aynı zamanda da Doğu
Türkistan özgürlükçülerine karşı güç kazanmış oluyordu. Rusya ise dağılan
Sovyetler Birliğinin ardından Orta Asya bölgesinde kaybettiği prestijinin bir
bölümünü de olsa kurtarabilme şansını elde ediyordu. Komünist Çin ile Rusya'nın
kendi menfaatlerine yönelik olarak oluşturdukları "Şang Hai Beşlisi" ittifakının
içerisinde; yetmiş yıl boyunca Rus zulmüne katlanmak mecburiyetinde kalan
Kazakistan'ın, Kırgızistan'ın ve Tacikistan'ın ne işi olabilir? diye sormamak
mümkün değil. Unutulmamalıdır ki, bağımsızlığı kazanmaktan daha çok muhafaza
etmek daha çetin bir mücadele ve sağlam irade gerektirir.
Orta Asya bölgesinde şer güçler
böyle birliktelikler oluştururken ve gayri Müslim diğer devletler misyonerlik
faaliyetleri ile genç nesilleri kendi saflarına çekme faaliyetlerini
sürdürürken, Türkiye bu bölgelere yönelik hangi projeleri üretmektedir? Eğer bir
tüccar zihniyeti ile hareket edilecekse bu yönden de Türkiye sınıfta kalmış
bulunmaktadır. Çünkü; Çin'in Kazakistan ve Kırgızistan ile olan ticareti oldukça
artmış bulunmaktadır. Çin'in Doğu Türkistan üzerinden Kazakistan'a olan ticaret
hacmi 1996'da 500 milyar dolara ulaştı. Yalnızca Kazakistan ve Çin arasındaki
ticaret, Türkiye'nin bütün Orta Asya ile yaptığı ticaretten kat kat fazladır.
"Dünyanın bir ucunda bir Müslüman’ın
ayağına diken batsa..." edebiyatı ile
İslam
ülkeleri bir yere varamazlar. Sözde değil özde Müslüman olmak ve Müslüman ülke
olmanın gereklerini yerine getirmek gerekmektedir. Bugün Doğu Türkistan'ın
başına gelenler yarın kendisini fildişi kulelere hapseden ve dünyaya oradan
bakan sözde İslam ülkesi olmakla ömür tüketen devletlerin de başına gelebilir Bu
sebepledir ki; Türk-İslam alemi Doğu Türkistan meselesine şaşı bakmaktan vaz
geçmelidir.
TÜRK VE İSLAM DÜNYASI
DOĞU TÜRKİSTAN MESELESİNE
NEDEN ŞAŞI BAKIYOR(1)
13
Eylül 2003
Sovyetler Birliğinin parçalanmasıyla beraber 70 yıl boyunca Rus esareti altında
kalan Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetleri
bağımsızlıklarını kazandılar (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan) Bu
durum, Çin esareti altındaki Doğu Türkistanlıları da umutlandırdı,
cesaretlendirdi. Çünkü Batı
Türkistan’daki olumlu gelişmelerin eninde sonunda Doğu Türkistan’a da sirayet etmemesi mümkün değildi.
Orta Asya
bölgesinde işgal altında kalan bir
tek Müslüman Türk yurdu Doğu Türkistan’ın kuzey komşuları olan Batı
Türkistan halkı ve bütün Türk-İslam aleminin;
bu Türk İslam yurdu az da olsa dikkatini celb etmeye başlamıştı.
Dolayısıyla Doğu Türkistan özgürlükçülerinin Doğu Türkistan’da
işgalci Çinlilere karşı yarım asırdır
sürdüre geldiği bağımsızlığı mücadelesine sıcak
bakıyorlardı. Bakıyorlardı bakmasına da
bir türlü gerçek anlamda fiili bir
yardımdan ise kaçınıyorlardı. Mesela,
Kazakistan’da, 18. yüzyılın ortalarından itibaren Doğu
Türkistan’dan 2. Mançur Çin istilası esnasında göç eden ve
nüfus kayıtlarında bugün “Kazak” olarak
yazılmış olanları da dahil ettiğimizde
bir milyona yakın Uygur yaşamaktadır.
Bu durum diğer Türk Cumhuriyetlerinde de aynıdır ve toplam olarak üç milyona
yakın uygur Türk’ü Batı Türkistan
topraklarında yaşamaktadır. Buna
rağmen bugün Doğu Türkistan’da verilmekte
olan bağımsızlık mücadelesine en ufak bir yardımları olamamaktadır.
Zira; Çin korkusu ve Çin ile ticaretten elde
edecekleri menfaatler ağır basmaktadır.
Kazakistan ve Kırgızistan hükümetlerinin kendi topraklarında
yaşayan Doğu Türkistan asıllı olanlara
yönelik baskı ve sindirme politikası ise
Uygurları çileden çıkartmaktadır. Burada
yaşayan uygurlar tam anlamı ile, köken olarak kendilerinin de “Türk”
olduklarının farkında olmayan ya da
Türk olduklarını kabul etmeyip “Kazak”,
“Kırgız” vs gibi kimliklerle ortaya çıkanların
şovenist tutumları ile karşı karşıyadır. Oysaki bu devletler
bağımsızlıklarını elde ettikleri 1991 yılına
kadar Doğu Türkistan liderlerinin
Doğu Türkistan davası ile paralel olarak
yürüttükleri Batı Türkistan’ın kurtuluşu
yolundaki mücadelesine de mazhar olmuşlardı. Bu sözde kardeş ülkelerin
bugünkü Çin yanlısı tutumlarını ancak
ya ihanet ya da nankörlükle izah etmek mümkün
olacaktır. Elbetteki bu noktada da işin başında “hazırlıksız yakalandık”
kolaycılığının arkasına saklanan ve üzerine düşen tarihi ve millî
sorumluluğunu yerine getirmeyen Türkiye
hükümetlerinin de kusuru vardır.
Buradaki insanlar günümüze kadar hala Türk olduklarını bilmiyorlarsa ya
da kabul etmek istemiyorlarsa, her yıl Türkiye üniversitelerinden binlercesini
mezun edip ülkelerine gönderirken müfredattan başka bir şey vermeyi akıllarına
getirmeyen üniversite görevlileri de
kusurludur.
Doğu Türkistan Türklerinin en büyük
ümit kaynağı olan Türkiye’de de hükümetlerin politikası farklı bir tutum
sergilerken Türk halkının Doğu Türkistan meselesine bakışı daha
duyarlı, daha kardeşçe ve daha samimi
bir görüntü ortaya koymaktadır.
Olsun...Hükümetler ve devletler halkın hizmetinde olması gereken teşekküller
olduğuna göre, bir gün Doğu
Türkistanlıların beklentilerine de hükümetler
nezdinde daha iyi platformların
oluşacağı yolundaki ümidimizi muhafaza ediyoruz.
11 EYLÜL HADİSESİNDE
ÖNEMLİ İDDİALAR
VE DOĞU
TÜRKİSTAN’DAKİ DURUM
12 Eylül 2003
Bugün, dünyadaki dengelerin önemli ölçüde değişmesine yol
açan 11 Eylül terör olayının üzerinden
iki yıl geçti ve üçüncü yılına giriyorken
Amerika’nın en güvendiği müttefiki
olan İngiltere’nin eski çevre bakanı
Michael Meacher tarafından ilginç ve
sarsıcı bir iddia ortaya atıldı. Guardian
Gazetesinde kaleme aldığı bilinen bu iddia ABD yöneticileri üzerinde tam anlamı
ile bir soğuk duş etkisi yapmış bulunuyor.
İddiada yer alan ifadelere
bakılırsa 11 Eylülde meydana gelen
ve ikiz kulelerin uçakla yapılan intihar
saldırısı ile yerle bir edilmesi hadisesinden ABD yetkililerinin haberi
vardı, fakat önlemek için bir çalışma
yapılmadığından bahsediyor.
Hatta; 11
Eylül 2001’de düğmeye basılması, kararlaştırılan ve Amerika’nın geleceği
açısından stratejik önem taşıyan
coğrafyalara doğru yayılma stratejisinin planlarının, bir yıl önceden
bugünkü başkan yardımcısı Dick
Cheney, Savunma bakanı Donald Rumsfeld, yardımcısı Wolfowitz ve
ABD başkanı Bush’un kardeşi Jeb
Bush tarafından yapıldığından da söz
ediliyor. Bu
iddiaların üzerine gitmek ve kendisini dünya kamu oyu önünde
aklamak ABD yetkililerinin
işi. Fakat; bu konunun diğer önemli tarafı ise bu
iddiaların Amerika’nın sadık
müttefiki olarak
bildiği İngiltere’nin eski bîr .
bakanı aracılığı ile hassas
bir zaman, lama yaparak bütün dünyanın bir defa daha 11 Eylül hadisesini
hatırlayacağı günlere
bir hafta kala yani 6, Eylül 2003 günü yaptırmış olabileceği ihtimalidir.
Eğer bu ihtimal doğru çıkarsa ABD ile İngiltere arasında ne türde bir
çıkar anlaşmazlığının
ortaya çıktığı
tartışılacaktır. Meacher’in iddiası da;
ABD ve İngiltere’ye göre,
2010 yılında
dünyadaki petrol ticaretinin yüzde
60’ını, petrol ihracatının
da %95’ini Müslüman
ülkelerin kontrol altına alacak olması ihtimalinin kuvvetli
olmasıydı. Böyle olması
durumunda ise
Amerika’nın ve İngiltere’nin çok
büyük bir ekonomik sıkıntıya
düşeceği gayet
açıktı.
Amerikan hükümetinin ihtiyacı olan önemli bir bahane 11 Eylül olayı ile elde
edilmiş ve bütün dünyanın gidişatına büyük ölçüde etki eden sözde terörizmle
mücadeleyi kendi lehine ve çıkarına kullanan ülkelerin başında Amerika,
İngiltere ve Çin
gelmekte idi. ABD ve İngiltere
arkalarına bazı stepne niteliğindeki
ülkeleri de alarak önce Afganistan’ı ve
ardından Irak’ı işgal ederken,
Komünist Çin yöneticileri de başlatılan
bu furyadan istifade ile işgali altındaki
Doğu Türkistan’da uygulamakta olduğu şiddet politikasının dozunu arttırarak
keşfi idamlara ve tutuklamalara
hız vermiştir. Dünyanın neresinde
Doğu Türkistanlı varsa hepsini de
Çinliler potansiyel birer terörist ilan
ederek ülkeler nezdinde girişimlerde bulunarak normal ve demokratik
faaliyetlerini de engelleme teşebbüslerine
başlamıştır. Komünist Çin’in bu konuda en çok başarı elde ettiği ülkelerin
başında ne yazık ki Türkiye gelmektedir.
Çünkü; Çinlilerin de öncelikli hedeflerinin başında Türkiye gelmekte idi.
Nedenine gelince Doğu
Türkistan’daki Çin mezaliminin en etkili
biçimde anlatılabildiği ülke de dil,
din ve soy birliği bulunmasından dolayı Türkiye idi. Umarız ki; Türkiye
demokrasisinde taşlar yerine oturdukça
Doğu Türkistanlıların demokratik yollarla hak arayışlarının önündeki engeller de
kalkar.
11
EYLÜL’ÜN ÜÇÜNCÜ YILINDA
ALINAN MESAJ
YENİ
SAVAŞLARIN BAŞLANGICINI
HABER VERİYOR
11 Eylül 2003
İkinci dünya savaşının sona ermesinden
sonra dünyada akan kanların
sona ereceğini insanlık aleminin artık,
elli yıl süren savaşlardan sonra yaralarını sararak rahat bir nefes
alabileceğini düşünenler büyük yanılgıya düştüler. Dünyanın dört bir köşesinde
ilan edilmemiş savaşlarda ve katliamlarda
hayatını kaybedenlerin sayısında herhangi bir azalma olmadı. Orta Doğuda
Filistin topraklarının Yahudilerin
Amerika destekli işgali ile bir İsrail
Devleti kuruldu ve bugün de yine Amerika
destekli “Büyük İsrail Projesi”
uygulamaya konulmuştur. Hindistan ve
Pakistan arasındaki Keşmir problemi
yüzünden kan dökülmeye devam ediyor. İkinci
dünya savaşı sonrasında Çin’deki iç savaştan galip çıkan Mao’nun komünist ordusu
Doğu Türkistan’ı 13 Ekim 1949 yılında fiilen işgal etti. Milyonlarca insanın
ölümüne yol açan bu kanlı işgal bugüne kadar
devam ediyor. 18. yüzyıldan beri devam
ede gelen Çeçen-Rus savaşı bugün de
olanca hızı ile sürüyor, Çeçenistan’ın
özgürlük savaşçıları bağımsızlık savaşına hız
kesmeden devam ediyorlar.
Afganistan’ı işgal eden Rus ordularına karşı yiğit Afgan mücahitlerinin
savaşında yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve sonuçta ülkesini
savunan Afgan halkı savaşı kazandı. Fakat
Afganistan’dan çıkarı ve beklentisi
bulunan Amerika’nın Afgan mücahitleri arasına ektiği ayrılık tohumları yıllarca
süren kardeş kavgasına sebep oldu ve
bunun sonucunda bugün de Amerikan
işgaline uğramış durumda...
Aslına bakılırsa, 1950’lerin sonuna
kadar dünyanın başının belası olma
görevini sürdüren eski Sovyetler Birliği
ve Komünist Çin’den bu görevi Amerika devralmıştır. Bu sebeple, dünyanın en
ücra bölgelerine eylem göndererek kimi
yerleri ya resmen işgal etmiş ya da ülkeyi
yönetenleri güdümü altına alarak bugün de sevk ve idare etmeye devam etmektedir.
Sovyetler Birliğinin 1990’ların
başında dağılarak Rusya’nın kendi iç
problemleri ile uğraşması ve Çin’in de dünyanın en bakir zenginliklerine
sahip olan Doğu Türkistan’ı
sömürmekten ve gelecek için yeni
işgallere hazırlık planları yapıyor olmasından istifade eden
ABD;
üzerindeki esrar perdesi hala
kaldırılamayan fakat, dağdaki çobanın dahi tahmin yürütebildiği 11 Eylül olayını
bahane ederek bütün dünyadaki stratejik
ve güç kaynağı (petrol) bölgelerini ele
geçirme savaşı başlatmıştır.
Dolayısıyla önce Afganistan’ı, ardından
da Irak’ı işgal etmiştir. Arkasından
projesindeki başka ülkelere sıra gelecektir.
Ancak, Irak bataklığından çıkabilirse...11
Eylül olayı ile ilgili Amerika’yı
sorumlu tutan birçok yazılar yazıldı, demeçler verildi fakat, bütün
bunlara cevap vermekten kaçınan ABD; sadık
müttefiki olan İngiltere’nin eski Çevre bakanı Michael Meacher’in 6 Eylül
2003 tarihli Guardian gazetesinde kaleme
aldığı yazısında 11 Eylül saldırısından aslında ABD’nin haberi olduğunu,
fakat önlemeye çalışmadığını iddia ediyor
olmasından sonra tepki
göstermektedir. Fakat; söz maksadına
ulaşmıştır. Bütün dünya aradan iki
yıl geçtikten sonra gerekli mesajı bir defa daha etkili
biçimde almıştır.
AB HAYRANLIĞI VE HAYALİ
TÜRKİYE’NİN
ÖNÜNDE BİR
ENGELDİR
10 Eylül 2003
Yıllar yılı, başta Türkiye’yi yöneten bazı şahsiyetler olmak üzere “ batılı” da
dediğimiz Avrupa kıtasında yer alan
ülkelere, yani Avrupalı sözde dostlarımıza hayranlığımızı gizleyememişizdir.
Gün olmuş “Avrupalı” olmak
ya
da öyle görünmek uğruna binlerce yıldır
devam ede gelen geleneklerimizden tavizler vermişizdir. Hatta kimi zatı
muhteremler de “Avrupalı dostlarımız ne
der”
mantığı ile dedelerinden devraldığı
örf ve adetlerini gizlemek gibi şahsiyet
sakatlanmasına bile yönelmiştir. Gün
olmuş bazı sözde entelektüellerimiz
nüfus cüzdanındaki Müslüman olduğuna
dair ibareyi anlaşılmaz bir kompleksle bir sır gibi saklamaya
çalışmıştır. Kimi sözde zenginler de
çocuklarının ceplerine, uyuşturucu madde uçurumuna giden yolun vasıtası
olacak paraları doldurup, barlarda ve
pavyonlarda bir “Avrupalı” gibi
yaşamasını tembih ederek kendilerinin
vakit geçirdikleri konken ve kumar partilerinde
tabir yerinde ise şirazeden çıkmış
olan çocuklarının perişanlıklarını
yarıştırırlar. Bunun adı da onlara göre “Avrupai yaşam” dır. Daha bunlara
benzer bin bir türlü kişilik erezvonlarından söz edilebilir.
Allah aşkına bu başlatılan “Avrupalılık
furyası”
neyin nesidir? Bir bulaşıcı hastalık gibi Müslüman Türk milletinin yakasına
yapışan bu illetten nasıl kurtulunur? Bu soruların cevabını verecek
olanlar elbetteki devleti yönetenlerdir.
Her yönden sağlıklı, kendine güvenen, binlerce yıllık doğrularından sapmayan
örf, adet gelenek ve göreneklerini
dumura uğratmayan, hazırcı değil
üreten bazı batılıların ahlaksızlıklarını
değil teknolojisini benimseyen,
geleceğine umutla bakan, taklit eden
değil kendisi olan, alan değil veren el
olan, emsal alan değil emsal olan Türk Milletinin genel ve gerçek karakterine
uygun nesiller yetiştirmek yükümlülüğü de, devleti idare eden zevata aittir.
Bölgesinde ve dünyada gıpta edilen,
ileri teknolojilere sahip, halkı müreffeh
ve mutlu, demokraside dünyaya
ders verebilecek, din ve vicdan hürriyetinin
ırk ve din ayrımı gözetmeksizin özgürce yaşandığı düşünceyi ifade hürriyetinin
asla kısıtlanmadığı ve bundan
yersiz vehimlere, endişelere kapılmayan
bir devlet yapısı ortaya koymak için dünyanın filanca kıtasında olmak
gerekmiyor. O halde; Avrupa kıtasında olanlara özenmek; kalkınmak ve güçlü bir
devlet olmak yolunda başarısızlıklara
kılıf uydurmak değil de nedir? Oysaki
Türkiye öylesine mükemmel bir
coğrafyada yer almaktadır ki, bu topraklarda dünyanın en süper devleti olmak
için lazım olan her şey fazlasıyla var.
Yeter ki, ülkeyi idare etme görevini üstlenenler son dönemlerde adeta her şey
AB’ye üye olmaktan ibaretmiş
gibi ağzında AB sakızı çiğnemekten ve halkın bütün yaşantısını, AB’nin milletimize
uymayan standartlarına endekslemekten
uzak dursunlar.
Başarısızlığın ve tembelliğin, ABD’ye
ve AB’ye muhtaç ve mahkum olmanın yegane sebebi, AB’ye üyelik
yolundaki çalışmalarmış gibi gösterilmesi
bir kolaycılık ve çare yerine dert üretmektir.
Türkiye kendisine yakışır bir çalışma ve kalkınmaya eriştiği zaman AB zaten
Türkiye’ye muhtaç hale gelecektir.
DOĞU
TÜRKİSTAN
DAVASINDA ZAMANLAMA
HATALARI
YAPILMAMALIDIR
09 Eylül 2003
İnsanoğlunun ve devletlerin
yaşamlarını doğru ve istikrarlı bir zemin üzerine oturtabilmeleri kadar,
“zaman” ve “zamanlama” kavramlarını
da doğru anlamaları, doğru kullanmaları
da çok önemlidir. Beşeriyetin en önemli
varlığı devletidir, devletinin de
bağımsızlığıdır.
Bağımsızlığın devamı
yolunda ise; en kıymetli
zenginlik olan zamanın doğru
kullanılması, doğru değerlendirilmesi
en mühim faktörlerden biridir. Tarihte
nice devletler bir savaş öncesinde, bir
diplomatik görüşme esnasında veya iktisadi anlamda
yaptıkları bir zamanlama hatası sebebi ile tarihin karanlıklarına gömülmüşlerdir. Bir devleti idare edenlerin
ve bağımsızlık gibi ulvi bir davanın
savunuculuğunu yapanların da zamanı hoyratça kullanma veya sık sık zamanlama
hatası yapma lüksleri yoktur olmamalıdır.
Uğranılan bir haksızlığa, yerinde ve
zamanında gösterilmeyen tepkinin ya da verilmeyen cevabın hiçbir ehemmiyeti de yoktur.
Doğu Türkistanlılar gibi; bağımsızlık
mücadelesine Doğu Türkistan
dışındaki bazı ülkelerde de katkı
sağlamak mecburiyetinde olan toplulukların da bulundukları ülkelerin yasalarına
ters düşmeyecek şekilde
demokratik yollarla ve kendilerine
sunulan demokratik sistemin nimetlerinden
olan sivil örgütlerin imkanlarını doğru ve etkili olarak kullanmaları çok
önemli bir kazanımdır. Zaman zaman Türkiye’de
bazı siyaset adamları tarafından sıkça istismar konusu yapılan Doğu Türkistan davası, bu günlere
gelindiğinde yine yalnızca Doğu
Türkistanlıların omuzlarında kalmıştır. Bu güne kadar siyasi partilerin Doğu
Türkistan konusunda seçim öncesi
verdiği sözlerin ve vaatlerin tamamının içi boş birer balon olduğu açıkça ortaya
çıkmıştır. Bundan sonraki siyasilerin verecekleri sözlere de oldukça ihtiyatlı yaklaşılmalıdır.
1998 yılının Aralık ayında Mesut
Yılmaz hükûmetinin Türkiye’de Doğu Türkistan’ın bayrağını yasaklayan ucube
başbakanlık genelgesinin
ardından, 57. hükûmet mensuplarının da
bakanlar kurulu kararı ile Çin Devlet
başkanına devlet liyakat madalyası verilmesi
ve daha sonra AKP hükûmeti’nin de
1998’deki Mesut Yılmaz hükûmeti’nin
ucube genelgesinin tekrarı niteliğindeki genelgesi birbirini takip etmiştir.
Bütün bunlar; bölgesinde ve dünyada lider
ülke olması gereken Türkiye için ne kadar
yanlış bir tutum ve davranış ise; Türkiye’de, Doğu Türkistanlıların bu
yanlışlara yerinde, zamanında, doğru kişilere ve konunun birinci
derecedeki
muhataplarına tepki göstermeyip,
olay zaman aşımına uğradıktan ve Çinlileri taltif eden siyasiler ve
siyasi partiler
meclis dışında kaldıktan
sonra şov yapmak ve iktidar partilerine şirin görünmek için tepki
gösteriyor görünmek
daha da büyük bir
yanlışlıktır.
Doğu Türkistan davasına gönül verenlerin; politize olmamış, dürüst, kararlı,
doğru zamanda hızlı karar vererek
icraat yapan, anlamsız iltifatlar
yapmayan kişiler olması; Doğu Türkistan davasının geleceği için
vazgeçilmez şart olmuştur.
İSLÂM
DÜNYASI NEDEN BİRBİRİNE DÜŞMAN?
08 Eylül 2003
Dünya
için bir kilometre taşı sayılabilecek ve dünyanın dengelerini büyük ölçüde
etkileyen faili meçhul 11 Eylül olayından hemen sonraki günlerde ABD başkanı
Bush’un bir konuşma esnasında şuur altında gizli ve asıl maksadını açığa vuran”
uzun soluklu bir haçlı seferi başlatmış bulunuyoruz” anlamındaki cümlesinin
ardından İslâm dünyasını daha büyük tehlikelerin beklediği açıkça anlaşılmış
oluyordu.
Tabi ki
bu; İslâm alemini hedef alan İslâm düşmanlarının çirkin emellerinin ilk
göstergesi de değildi. Yıllardır her nedense; zulme uğrayan, eza ve cefa çeken,
katliam ye soykırımlarla karşı karşıya kalanlar hep İslâm beldeleri olmuştur.
Dünyadaki İslâm ülkelerinin bugüne kadarki sergiledikleri vurdumduymaz tavır,
nemelazımcılık, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı vb. laçkalıkları
bundan sonra da devam ettikçe daha çok zararlara uğrayacaklar ve
gayrimüslimlerin güdümü, sevk idaresi altında olmaya mahkum olacaklardır.
Müslüman ülkelerin, doğru dürüst bir hayati konuda
birbirlerine ile işbirliği ve dayanışma İçinde olduklarına rastlanılmamıştır.
Tam aksine anlaşılmaz bir çekememezlik ve kıskançlıkla bir adım öne çıkan
ülkelerin önlerinde engel teşkil etmeye ve tabir yerinde ise altını oymaya
çalışmışlardır. Üstelikte çoğunlukla dünyada bir İslâm varlığına tahammül
edemeyen gayri Müslim ülkelerle işbirliği yaparak …
Buna bir çok misaller verebiliriz. Doğu Türkistan’ı
işgal eden Komünist Çin ile Müslüman ülkelerden Pakistan, Kırgızistan, Türkiye
ve Kazakistan’ın işbirliği insanı şaşırtacak boyutlardadır. Komünist Çin bu
ülkelerle sözde terörizmle mücadele anlaşmaları imzalamışlardır. Hiç bir zamanda
Pekin’in göbeğinde bir Pakistanlı, bir Türkiyeli, bir Kazakistanlı ya da bir
Kırgızistanlı teröristle veya bunlardan birinin gerçekleştirdiği terör eylemine
rastlanılmamıştır. Peki; o halde Çinliler bu ülkelerle bu ucube anlaşmaları
neden yapmıştır? diyecek olursak Komünist Çin yetkilileri, bu söz konusu
ülkelerdeki “terörist” olarak ilan ettikleri Doğu Türkistan asıllıların
kendilerine iade edilmesinin ve cezalandırılmasının peşindedir. Komünist Çin’in
isteği doğrultusunda Kazakistan, Kırgızistan ve Pakistan hükûmetleri bugüne
kadar birçok Doğu Türkistanlı öğrencileri veya kendilerinden siyasi sığınma
talebinde bulunanları ya Çin’e iade ederek öldürülmelerine sebep olmuşlardır. Ya
da kendi zindanlarında ölüme terk etmişlerdir. Şimdilik bu ülkeler arasında
Türkiye bulunmamaktadır. Fakat bir takım siyasilerimizin Çin’in dostluğu uğruna
Doğu Türkistanlılara yönelik tavırları bizleri gelecek için
endişelendirmektedir.
Daha yakın zamanda Komünist Çin ile Pakistan
hükûmeti arasında terörle mücadele adına bakanlar düzeyinde görüşmeler
başlamıştır. Pakistan içişleri bakanı Faysal Salih Hayat ile Çin Kamu güvenliği
başkan yardımcısı Yang Huanning arasında Pakistan’da yapılan görüşmelerde özel
bir komisyon oluşturarak terörle (Doğu Türkistanlılara karşı demek daha doğru
olur.) daha etkin mücadele etme kararı alınmıştır. Pakistan hükûmeti Müslüman
olmasına karşın her zaman, Çinlilere muhtaç ve Çinlilerin taşeronu gibi bir
tutum sergileyerek, Doğu.Türkistan’da dini tedrisat yasak olduğundan Pakistan’da
öğrenim görmek için gelen Doğu Türkistanlı öğrencilere karşı insafsız ve
vicdanları sızlatacak bir davranış sergilemişlerdir. Birçok Uygur genci
öldürülecek olmalarına bakılmaksızın kızıl cin askerlerine teslim edilmişler ve
derhal kurşuna dizilmişlerdir..
Müslümanların Müslüman’a yaptıkları karşısında
İslâm düşmanlarından merhamet beklemek herhalde hayalcilik olsa gerek...
TÜRKİYE
TÜRK DÜNYASININ
LİDERLERİNE VEFASIZLIK
ETMEMELİDİR (3)
06 Eylül 2003
Türk milletinin mensubu olmaktan şeref ve gurur duyan, insan olmanın
ayrıcalığını doğru anlayan ve kavrayan, bağımsızlığın ve özgürlüğün Türk milletinin
vazgeçilmez karakteri olduğunun
bilincinde olan her bir Türk insanının kesinlikle iftihar etme |