HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

  

   M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

EKİM-2003

KOMÜNİST ÇİN UZAKTAKİLERİ OYALIYOR

YAKINDAKİLERİ İDAM EDİYOR

31 Ekim 2003

 “Uzaktaki düşmanı oyala yakındaki düşmanı ez.” Bu bir Çin atasözüdür. Komünist Çin idarecileri işgal ettikleri Doğu Türkistan’daki Uygur halkını ekonomik, siyasî, kültürel ve sosyal psikoloji yönünden baskı altında tutmaya ve ellerine geçirdikleri her fırsatta vahşice katletmeye ve zindanlara atmaya devam etmektedirler.

Bu insanlık dışı uygulamalarını icra ederken de Doğu Türkistan halkının dünyadaki tek dostu ve kardeş milleti olarak gördükleri Türkiye Türklerini “Uzaktaki düşman” olarak addettikleri için Çin milletine özgü sinsi dalkavuklukları ve sırıtkanlıkları İle sözde dostluk gösterilerinde bulunarak ve Türkiye’nin uzun yıllardır devam eden ekonomik beklentilerini kendi lehlerine çevirerek oyalamayı sürdürmektedirler. Ne yazık ki Türkiye’de işbaşına gelen siyasi iktidarlar kolayca Çin’in sahte ve düzenbaz söz ve davranışlarına aldanmakta ve Doğu Türkistan halkını yüzüstü bırakmaktadırlar. Komünist Çin’in bu iki yüzlülüğünü çok iyi bilen Doğu Türkistanlılar olarak yıllar yılı her fırsatta Türkiye ve dünya kamuoyunu uyarmayı dini millî ve insanî bir borç olarak görmüşüzdür. Fakat bizim uyarılarımızı dikkate almayanlar Çin’in ağına düşmeye doğru adımlar atmaya devam ediyor. Nihayet Türkiye’den bir yiğit ses yükseldi ve Türkiye kamuoyuna Çin ile oluşturulmaya çalışılan sözde dostlukların faturasının çok ağır olduğunu haykırdı. Doğu Türkistanlıların söylemlerini kale almayan Türkiye yetkilileri ATO (Ankara Ticaret Odası) Başkanı muhterem Sinan Aygün’ün Türkiye-Çin arası ticareti üzerine yaptırdığı araştırmaların sonuçları birçok gerçeği bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermiştir. Daha açıkçası Çin’in taklit, kalitesiz ve sözde ucuz mallarının her alanda Türkiye’yi adeta istilâ ettiği ve sayısız yerli üreticinin bu sebeple işyerlerine kilit vurmak zorunda kaldığı anlaşılmıştır. Ve her şeye rağmen üst düzey ziyaretler sürüp gidiyor.

Oysaki Türkiye-Çin ilişkilerinin temeli ticari ve ekonomik çıkarlara dayanmakta fakat, Türkiye’nin ticaret açığı ise her geçen gün büyümektedir. Aslında, benim bu yazıyı kaleme almamdaki asıl sebep, Komünist Çin’in Türkiye’yi oyalamakla beraber Doğu Türkistan’daki 40 milyon Müslüman Türk’ü ezmeye ve katliamlara uğratmaya devam ettiği meselesidir.

Eylül ayında başlattıkları “Yüz günlük sert darbe vurma hareketi” çerçevesinde Uygur halkını kıyıma uğratmaya devam etmektedirler. 23.1 0.2003 tarihinde ajanslara yansıyan bir habere göre idam cezası mart ayında onaylanan V. Abbasi adındaki bir uygur ismini vermek istemeyen bir Çinlinin ifadesine göre “Bağımsız Doğu Türkistan İçin” mücadele ettiği gerekçesi ile Doğu Türkistan’da idam edildi.

Şir Eli adı ile anılan Muhammet Abbas Doğu Türkistan özgürlükçülerinin liderlerinden ve halkın gönlünde tam anlamı ile efsaneleşen bir halk kahramanı idi. Bir yolunu bulup Nepal’e ulaşmış ve burada Doğu Türkistan millî mücadelesine hangi yollu katkılar sağlayacağının faaliyetleri içinde iken telefonlarının dinlenmesi sonucunda ele geçirilmiş ve Çin’e teslim edilmişti. Çinliler de vakit geçirmeden idam ettiler. ve bütün Doğu Türkistan’da halk üzün- tüye gark oldu.Allah Doğu Türkistan’ın istiklâli için mücadele eden bütün Doğu Türkistan halkına yar ve yardımcı olsun. Allah şehitlerimize rahmet etsin. Allah şu mübarek aylarda mazlum Doğu

Türkistan halkının muzaffer olması için kapılar açsın. Doğu Türkistan gerçeğini görmezden duymazdan gelenlere de insaf ve insani duygular nasip etsin...

 

DÜNYA SİLÂHSIZLANMA HAFTASI VE KOMÜNİST ÇİN

30 Ekim 2003

Birleşmiş Milletler örgütü tarafından ilan edilen ve bugünlerde anlamını ve amacını kaybetmiş olan ucube haftalardan biri de “24-30 Ekim Dünya Silâhsızlanma Haftası”dır. Bütün dünya insanları tarafından biliniyor ki, dünya devletleri ilan edilen bu silâhsızlanma haftasının tam aksine kendi ekonomik gücü oranında hızla silâhlanmayı ve savunma harcamalarını artırmayı süre1ürmektedir. Bu ülkelerin başında da hiç şüphe yok ki, dünyada tek kutuplu bir güç odağı haline gelme yarışı içindeki emperyalist devletler gelmektedir. Zaman zaman yapılan zirve toplantılarında silâhsızlanma nutukları atan dünya liderleri arka planda ise silâhsızlanma yatırımlarının ülkelerinin geleceği için her şeyden daha önemli olduğu anlayışı ile bildikleri ve belirledikleri istikametteki gidişatlarını sürdürmektedirler. Bu güne kadar bütün söylemlere rağmen hiçbir ülke silâh indirimine ya da mevcut nükleer başlıkların imhasına yönelik bir adım atmamıştır. Silâh teknolojisindeki atılımlar öylesine gelişmiştir ki doyuma ulaşan ülkeler bu defa da mevcut harp teknolojisini kendi ülkesinin bekası için stratejik bulduğu ülkeler üzerinde denemekten zerrece çekinmemektedirler.

İkinci dünya savaşından sonra soğuk savaş dönemlerine giren devletler 21. yüzyıla girdiği son yıllarda yeniden sıcak savaş dönemlerine başlamış olduğunun sinyallerini vermektedirler. Hiçbir devlet kendisinin bu savaşların dışında olduğu veya dışında kalabileceği yanılgısına düşmemelidir. Çünkü, dünyada savaş çığırtkanlığı yapan küresel güçlerin başlattıkları savaşlar o bölge ile sınırlanamamakta dolayısıyla da etrafındaki bütün ülkeleri bir şekilde etki altına almaktadır. Bu etki siyasi, ekonomik ve askeri açılardan olabilmektedir.Her ne kadar bölgesel ya da adı konulmamış savaşlar, meydana geldiği yörelerde sayısız insanların ölümüne sayısız ocakların sönmesine, insanlığın geleceğini karatmaya devam ediyorsa da, bütün bunların önlenmesinde birinci derecede rol oynaması gereken Birleşmiş Milletler Teşkilatı üzerine düşeni yapmamakta ya da güç yetirememektedir. O halde BM örgütü “Dünya Silâhsızlanma Haftası”nı neden ilan etmiştir? Güçlünün zayıflar üzerinde silâh teknolojisini pervasızca denemelerini nasıl ve hangi yöntemle durduracaktır.?

Sürekli olarak silâh yatırımı yapan ülkelerin başında ABD, Rusya, İngiltere, Komünist Çin, İran ve Kuzey Kore gelmektedir. Son yıllarda silâhlanma yatırımına katılan ülkelerden diğer ikisi de Hindistan ve Pakistan’dır. Dünyada sözde ittifaklar söz konusu ise de, kimi stratejistlere göre dünya devletleri arasında bir bloklaşmaya doğru adımlar atılmaktadır. Sürekli silâhlanma yatırımlarının arttırılması ve anılan bloklaşmalar herhalde dünya barışının tesis edilmesi yolunda atılan adımlar olmasa gerektir.

Bu konuda; dünyaya pembe mesajlar vermeye çalışan ve ekonomideki gidişatı ile ,dünyayı kalitesiz ve sözde ucuz malları ile istila etme yolundaki Komünist Çin, silâhlanmaya en çok yatırım yapan ülkedir. On milyon asker, 7000 Tank, 5000 savaş uçağı, kıtalararası nükleer başlıklı füzeleri, 11 denizaltı savaş gemisi ve daha dünya barışı için en büyük tehdit oluşturan bu ülkeye ve diğerlerine BM’lerin ne gibi bir yaptırımı vardır? BM dünya kamuoyuna bunu açıklamak zorundadır.

 

KAŞTAŞI HİKAYESİ DOĞU TÜRKİSTAN VE TÜRKİYE

25 Ekim 2003

Doğu Türkistan’ın zaman zaman içine düştüğü Çin istilaları döneminde gerek milliyetçi Çin dönemi olsun, gerekse Komünist Çin döneminde olsun Doğu Türkistan halkının karşı karşıya bulunduğu hayati tehlikeler dışında bir diğer zulüm şekli var ki; bu tamamen insan hakları ihlali ve Çin devlet terörünün açık bir ifadesidir. Dünyanın en nadide yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarına sahip Doğu Türkistan’ın bütün millî kaynakları Çin müstevlileri tarafından’ vahşice talan edilmeye devam edilmektedir.

Son 20 yıl zarfında Çin hükümeti Çin’in Lencu kentinden Doğu Türkistan’ın başkenti Urümçi’ye kadar çifte tren rayları döşeyip geceli gündüzlü hiç durmaksızın Doğu Türkistan’ın zenginliklerini Çin’e taşımaktadırlar. Zenginlik kaynaklarımızı Çin’e taşıdıkları vagonlarla da Doğu Türkistan’a her gün yüz binlerce Çinli taşımaktadırlar. Doğu Türkistan’daki en bakir en verimli topraklara Çinli göçmenleri yerleştirerek Uygurların ev, bark bağ ve bahçelerini gasp ederek getirdikleri Çinli göçmenlere verip Uygurları da şehir dışındaki çorak ve verimsiz bölgelere göçe zorlamaktadırlar .

Doğu Türkistan topraklarından elde edilen ve Çin’e taşınan zenginlik kaynaklarını Çinliler diğer dünya devletlerinin gözünden ve bilgisinden sır gibi saklamaya çalışmaktadırlar. Bu durumu fark eden  bazı batı1ı dev1etler son yıllarda Doğu Türkistan konusuna biraz daha fazla ilgi göstermektedirler. Uygurların sahip olduğu zenginlik kaynaklarının gerçek varlığı ise şöyledir. 5 yerde uranyum, 5 yerde volfram, 13 yerde kalay, 32 yerde kurşun, 50 yerde toplam 18.500.000 ton altın, 46 yerde demir, 70 yerde kömür, 2 yerde civa, 6 yerde amonyak, Karamay bölgesinde ise yılda 1.286.000 ton petrol çıkartılmaktadır. Bunlara ilave edilebilecek daha birçok zenginlikler mevcuttur ve bunların tamamı tır filoları ve trenlerle tamamen Çin’e taşınmaktadır. 1995 yılında Çin kaynaklarından alınan bilgilere göre, Doğu Türkistan’ın işgale uğradığı yıllardan itibaren 72 trilyon 315 milyar dolar civarındaki tabii zenginlikler Çin ülkesine taşınmıştır. Bugün ise 40 milyon Doğu Türkistan halkı dünyanın en yoksul, en sefalet çeken halkı durumundadır. 16.10.2003 tarihinde Almanya’daki “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”ne ulaşan bir habere göre Doğu Türkistan’ın Yarkent vilayetinin Kaçunğ köyünde Yarkent deryasının (nehrinin) 600 km yukarı bölgesinde Kaçuğ köylüleri 3700 kg ağırlığında bir Kaştaşı bulmuşlardır. 21 kişilik bir çiftçi grubu bu taşı zincirlere bağlayarak kendi imkanları ile yaptıkları bir ağaçsal üzerine çıkartıp ilkel usullerle yaptıkları hava yastıklarının da yardımıyla 47 gün süren meşakkatli bir yolculuktan sonra Kaçunğ köyüne kadar getirmeyi başarmışlardır. Bilinen şu ki; çok nadir rastlanan bu değerli Kaştaşını da Çinli sömürgeciler ele geçirecek ve karşılık olarak köylülere “izinsiz maden aradı” yaftasını vurup ceza vereceklerdir.

Türk Milletinin tarihi, millî ve manevi mirası olan Doğu Türkistan, Türk-İslam düşmanı Çinliler tarafından böylesine talan edilirken Anadolu Türklerinin idarecileri Çinlilere yaranmak uğruna tabir yerinde ise çam devirmeye devam ederek istikametini, Türkiye’yi devamlı olarak oyalamaktan başka bir şey yapmayan Amerika’ya, Avrupa’ya ve İsrail’e dönmüştür. Yazık...Çok yazık...

 

BM TEŞKİLATI  17 EKİM’ DE NELER YAPTI ?

23 Ekim 2003

Geride bıraktığımız 17 Ekim, BM’nin dünya uluslararası yoksullukla mücadele günü olarak ilan ettiği gündür. Bu ve buna benzer günler ve haftaların BM örgütü tarafından neden ilan edilmiş olduğunu doğrusu merak edenlerdenim. Bu güne kadar tarihi süreç içersinde BM teşkilatının maalesef hiçbir hayati konu da varlığını hissettiremediğini bütün dünya biliyor.

Üzülerek söylemeliyim ki Doğu Türkistan’ımızın önde gelen liderlerinden ve “Üç Efendiler” (İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra, Mesut Sabri Baykozi) olarak anılan millî Mücadelenin yılmaz ve mümtaz şahsiyetlerinden biri olan merhum Mehmet Emin Buğra Bey, Doğu Türkistan’ın Komünist Çin Kızıl ordusu tarafından vahşice istila edilişi karşısında sağır ve dilsiz pozisyonunu devam ettiren ve hatta Çin’e destek verir tavırlar içine giren BM teşkilatını “Kefen Hırsızları” olarak adlandırmıştır. BM dünyadaki akıl almaz haksızlıklara uğrayan mazlum milletlerin hiçbir derdine derman olmamış, ancak ve ancak kanlı insan mezbahasına dönen bölgelere tırlarla ilaç ve çadır göndermişlerdir. Miadını doldurmuş gıda maddeleri sevk etmişlerdir. Hava ve kara saldırılarıyla   ile alev topuna çevrilmiş bölgelere güve yeniği battaniyeleri gönderse ne olur, göndermese ne olur? Aslolan mazlum milletleri, dünyanın canavarlaşmış sözde süper emperyalistlerine karşı korumak orada yaşayan insanların katledilmesine, ülkelerinin başka güçler tarafından işgal edilmesine karşı çıkmak ve gerekli ciddi önlemleri yerinde ve zamanında almaktır. Bu konuda BM teşkilatının aymazlıklarına verilecek misaller oldukça fazladır. Fakat, bugünün konusu yine, BM tarafından ilan edilen “17 Ekim Dünya Uluslararası Yoksullukla Mücadele” gününün mahiyeti itibariyle ne gibi bir anlam içerdiğidir. Dünyada, teknolojide doyuma ulaşmış olan bazı ülkeler yatırımlarının tamamını, artık başka milletlerin topraklarını işgal ederek oralarda güç odağı haline gelmeye çalışmaktadırlar. Bırakın yoksullukla mücadeleyi, dünyanın birçok bölgesinde insanlar açlık sebebi ile hayatlarını kaybetmektedirler. Bunun müsebbipleri de sözde her günü bir kuru sloganla doldurarak takvim sayfalarını kirleten BM örgütüdür.

Hani nerede yoksullukla mücadele adına bir tek eylem? Hani nerede açlıktan ölen insanların olduğu bölgelere köklü ve işe yarar bir yardım? Hani nerede haksız yere ülkelerin işgal edilmesine karşı çıkabilme gücü?

Doğu Türkistan’da insanlar; yoksulluk, sefalet, açlık ve ölümlerle pençeleşirken, Çeçenistan’da insanlar Rus zulmünü olanca dehşeti ile yaşarken, Filistin’de halk her gün İsrail uçaklarının bombardımanı altında ölürken, bir başka Afrika ülkesinde vücudunu sineklerin istila ettiği günahsız çocuklar açlıktan ölmeyi beklerken BM teşkilatın varlığından ve işlevlerini yerine getirmekte olduğundan söz edilebilir mi? Hayır..! Binlerce defa hayır..! O halde, BM örgütü sözde günler ve haftalar ilan etmeyi terk edip ya vazifesini bihakkın yerine getirmeli, ya da daha güçlü ve dünyada etkinliği olacak yeni bir örgütlenmenin hazırlık komitesi vazifesini üstlenerek son görevini yapmalıdır.

Dünya insanları da “17 Ekim Yoksullukla Mücadele Günü”nde neler yapıldığını kendisine sormalıdır.

 

 TÜRKİYE'DEKİ ÜRETİCİLER

KALİTESİZ ÇİN MALLARINA KARŞI TEPKİ GÖSTERMELİDİR

20 Ekim 2003

Bazı stratejilerin “ Uyuyan dev uyandı.”, “Sarı okyanus taşmak üzeredir.”, “ Dünyadaki süper devletlerin en süperi olma yolundaki ülke” diyerek adından söz ettikleri Komünist Çin 1949 yılında iktidarı ele geçirmesinden bu yana her ne kadar kabuğuna çekilmiş klasik anlamdaki bir komünist sistemin sadık devam ettiricisi ve kemikleşmiş koruyucusu olma özelliğini tavizsiz sürdürüyorsa da, Mao'nun ölümünden sonraki dönemlerde (1976) kendisine gizli ve farklı bir kulvar açarak dünyadaki gidişatı yakından takibe almış ve buna göre de belirledikleri bir stratejiyi hiçbir sapma göstermeden devam ettirmektedir. Bu stratejilerinin birincisi dünya pazarlarına her türlü yollarla girmek ve adeta bir kanser gibi girdiği yerleri sahte ve taklit malları ile bir “ucuz mal” sarmalı ile felç etmek.

Bir diğer önemli stratejisi; ne pahasına olursa olsun gerek kaçak yollarla, gerekse “turist” adı altında Çinli nüfus transferi yaparak hedefledikleri ülkelerde nüfus yoğunluğunu artırarak kültürel dejenerasyona uğratmak ve böylece o ülkelerde bir “güç” haline gelmek (Çünkü inlilerin yemek ve sosyal yaşam alışkanlıkları dünyanın hiçbir milletinde görülmeyen bir yapıya sahiptir.

Çinlilerin bu zihniyetinden dolayı bu günlerde dünyanın birçok ülkesi gibi Japonya ve ABD de muzdariptir. Zira, birçok ülkeye turist adı altında giden Çinliler bir daha ülkelerine  dönmemekte ve ne yapıp edip, ülkelerdeki elçilikleri ve konsolosluklarının da gizli destek ve yardımları ile yerleşmenin yollarını aramaktadırlar. Çünkü bir milyar üçyüzelli milyonluk Çin nüfusunun büyük çoğunluğu açlıkla, sefaletle boğuşmaktadır. İnsan hayatının hiçbir değeri bulunmayan Çin'de bir doktorun aylık maaşı ancak 10-20 dolar civarındadır. (Dünya devletlerine ilan ettikleri büyüme hızı ve kalkınma hızı rakamları asla gerçekçi değildir. Bahsedilen oranlar gerçek hayatta halka asla yansımamaktadır.) Son yıllarda Çin'in marka ve mal taklitçiliğinin girdabında boğulan ülkelerden biri de Türkiye'dir. Türkiye'deki üreticiler Çin'in ortaya koyduğu haksız rekabet yarışı nedeniyle üretimi terk ederek Çin’e gülünç rakamlarla fason üretim yaptırmaktadırlar. Böylece Türkiye tam anlamı ile Çin'in taklit ve kalitesiz mallarının cenneti haline gelmiştir. 25 önemli sektör Çin'in kalitesiz ve taklit malları ile kuşatılmış, resmi kayıtlara göre yılda Çin'den 1 milyar dolarlık mal ithal edilmekte, gayri resmi yollarla giren Çin malları ile toplam 5 milyar dolarlık Çin malı Türkiye'ye giriş yapmaktadır.

Türkiye'yi ekonomik darboğazlardan gerçek anlamda çıkartmak isteye yöneticilerin yapacağı en önemli çalışma Çin entrikalarına boyun eğmek yerine Çin mallarının girişini son derece sınırlı hale getirmek ve hatta tamamen yasaklamak; Çin'in Türkiye'ye nüfus transferinin önüne geçmek ve ülke içindeki üreticilerin önündeki engellerin kaldırılarak üretime hız vermek olmalıdır. Üretmeyen Türkiye kalkınma yolundaki Türkiye olamaz.

 

 ÇİN ŞOVENİZMİ VE ÇİN’İN 

“UYGUR OTONOM BÖLGE” ‘ALDATMACASI (2)

18 Ekim 2003

Komünist Çin entrikacılığının bir ürünü olan “Uygur otonom bölgesi” aldatmacası maalesef diğer dünya devletlerini de aldatarak “Uygur Bölgesi” diye adlandırdıkları Doğu Türkistan’ı ve Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu vahim duru mu dünya kamuoyunun gözünden saklamaktadır. Doğu Türkistan halkının fıtratına tamamen ters olan bu sözde “otonomi” statüsü 1955 yılında Komünist Çin tarafından ilan edilerek uluslararası insan hakları örgütlerinin elinden bazı hakları alınmış oluyordu. Böylece Çin’in Müslüman Türk milletine yönelik asimilasyon ve soykırım faaliyetleri “otonomi” örtüsü ile kamufle edilmiş olmakta idi. Bu ucube “otonomi”nin Doğu Türkistan halkına hangi şartlarla yansıdığını ise uluslararası insan hakları teşkilatları ne yazık ki tam olarak bilmiyorlardı. (Gerçi bildikleri ve gördükleri hususlarda da üç maymunu oynamaya devam ediyorlar ya o da ayrı bir konu)

Komünist Çin bu sözde otonomiyi öylesine abartmıştır ki; herhangi bir köyün ismini bile kelimeler dolusu otonomi sözcükleri ile ifade etmektedirler. Mesela; Kaşgar vilayetinin Taşkorgan Aptonom Nahiyesinde ve buzdağının güney eteklerindeki bir köy için şöyle demekteydiler;

“Zhongua Halk Cumhuriyeti Sinkiang Uygur Otonom Bölgesi Kaşgar Vilayeti Taşkorgan Tajik Otonom Nahiyesi Kökyar Kırgız Otonom Köyü”  

 Bu tür bir entrikacılıkla Doğu Türkistan’ın mümbit topraklarına Çinli göçmenler getirerek yerleştirme maksadına hizmet ediyor1ardı. Birleşmiş Milletler teşkilatı, İnsan Hakları Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, UNESCO ve dünyadaki insan haklarına saygılı, dünya barışından yana olan bütün devletleri yanıltarak; “otonom Oblast” , “Otonom Nahiye”, “Otonom Köy”, “Otonom Şehir” isimlerini vermişse de aradan 48 yıl geçmiş olmasına rağmen Doğu Türkistan’a tanındığı dünyaya ilân edilen “Uygur Otonom Bölgesi” olma statüsünden zerrece bir yarar görülmediği açıkça ortadadır, Bunu söylerken otonomi taraftarı olmadığımızın, tam tersine kayıtsız şartsız tam bağımsızlıktan yana olduğumuzun da altını bir defa daha çizmek istiyorum. Komünist Çin ne yazık ki; yıllardır sürdürdüğü, sinsi politikasının meyvelerini son yıllarda toplamaya başlamış görünüyor. Çünkü dünyanın bazı ülkelerindeki taşeron durumuna getirilen Doğu Türkistanlılardan bazı kişiler (Bunlara Doğu Türkistanlı demeye dilim varmıyor ya neyse) çatlak sesleri ile Çinlinin ekmeğine yağ sürmeye başladılar. BU zatı muhteremler kendi çaplarına bakmaksızın Çinlilerle masaya oturmaktan, oturmadıkları takdirde (başkalarının malı ile ağalık taslayarak) “Filanca devlet size savaş açarsa gününüzü görürsünüz” gibi hayali tehditler savurarak kendilerince patırdı koparmaktadırlar. Öncelikle bu kişilerin Doğu Türkistan’daki halkın duygularını değil, kendilerinin cüce ve boş fikir hezeyanlarını ortaya koyduklarını söylemeliyim.“Gafletle yaşayanlar ihanetlere kapı aralarlar.” Bizden söylemesi...

        Ayrıca sizi Çinlilerle masaya oturmanız için kimler temsilci tayin etti doğrusu merak ediyoruz. Bunu Doğu Türkistan kamuoyuna açıklamak durumundasınız.

Unutmayınız ki; gerçek Doğu Türkistan özgürlükçülerinin lügatlerinden “otonomi, muhtariyet, yüksek muhtariyet(!), mevcut şartların iyileştirilmesi” gibi ucube kelimeler kaldırılmıştır. Haberiniz olsun.

 

ÇİN ŞOVENİZMİ VE ÇİN’İN "UYGUR OTONOM BÖLGE"

ALDATMACASI (1)

17 Ekim 2003

Komünist Çin bütün dünyanın aç gözlülük sürecine girdiği günümüzde dünya milletlerinin nabzını, çok iyi tutmuş olduğundan dünyanın karşısına devam olarak ekonomik göstergelerini pankart yaparak çıkmaya devam ederek, bütün millî ve manevi hasletlerini rafa kaldırarak ekonomi ile yatıp ekonomi ile kalkan ve gözlerinin içinde dolar işaretlerinden başka ışıltı bulunmayan ülkelerin hayranlıklarını kazanmaktadırlar.

Oysa ki, kağıt üzerindeki büyüme hızlarının ve ekonomik göstergelerin halkın günlük yaşamına yansımadığı gayet açıktır. Çünkü dünyanın en sefil ve yoksul insanları Çin’de yaşamaktadır. Çinlilerin kendi ifadeleri ile 400 milyon insan açlıktan ölme tehlikesi altındadır. Çinlilerin dünyanın en kalabalık nüfusuna (Bir milyar üçyüzelli milyon) sahip bir millet olmalarına karşın yaşamlarını devam ettirebiliyor olmalarının sırrı; havada, karada ve denizde kıpırdayan bütün canlı yaratıkları hiçbir ayırım yapmaksızın yemelerinin altında yatmaktadır. Ayrıcı Çin’in devlet adamları bu ayrıcalıkları ile de övünmektedirler. İşte böylesine, her türlü necasetle beslenebilen bir millet bu gün menfaat uğruna bütün varlıklarını ayaklarının altına alan ülkelerin inanılmaz dalkavuklukları ile Türk milletinin ilk defa İslamiyet’le müşerref olduğu, Türk milletinin anayurdu olan Doğu Türkistan’ı sömürmeye, Uygur halkını asimilâsyona ve soykırıma tabi tutmaya devam etmekte ve dünyanın bu durum karşısında sessiz kalmasından da kendilerinin doğru yaptıkları anlamını çıkartarak vahşi uygulamalarını sürdürmektedirler.

Milliyetçi Çin’den ülkeyi devralan Komünist Çin yöneticileri kendilerinin Goumindang (Milliyetçi Çin) yönetiminden çok farklı olduklarını ülkeyi ihya edeceklerini ileri sürüyorlardı. Fakat yavaş yavaş ülkeye yerleşen komünistler kısa zaman sonra vahşi ve şiddet uygulamalarına hız verdiler. Doğu Türkistan’da tam bir Çin milliyetçiliğinin hüküm sürmesi için milliyetçi Çin’in yarım bıraktığı melanetlerini tamamlamaya ve hatta tam bir Çin şovenizminin yerleşmesine bütün güçleri ile gayret etmeye başladılar. Nitekim 1953 yılında Çin’in iç bölgelerinden olan Zhongnenheyde düzenlenen ve Mao Zedung’un da katıldığı kızıl imparatorların gizli toplantısında “Otonomi demek yerel hükûmetlerin bütün memurlarının o milletin (Çinlilerin) mensuplarından oluşması gerekir demektir.” denilerek açıkça Çinli olmayan hiçbir milletin tedrici olarak devlet ve hükûmet idaresinde görev almaması gerektiğinin altı çiziliyordu. İstilacı Çinliler, “Zhonxua minguo” dan “Zhongxua Cumhuriyetine”, “Guomindango”dan (Milliyetçi Çin) “Gongçendango” (Komünist Çin yönetimi) “Nanjing Hükûmeti”nden, “Pekin Hükûmeti”ne el değiştirmişse de müstebit hükûmetler Can Key Şek (Milliyetçi Çin Lideri)den Mao Zedung’a, Huaguofeng ve Dengşiahing’den, Jiang Zemin ve Hujingtao’ya kadar, Doğu Türkistan’a yönelik politikalarında hiçbir farklılık olmaksızın Çinlilerin Müslüman Türk milletine olan tipik düşmanlıkları günümüze kadar devam ede gelmiştir .

Bir Çin atasözünde konu ile ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“Kedinin siyah ya da beyaz olması önemli değildir, önemli olan fare yakalamasıdır.”

 

UYGUR EDEBİYATÇISI

ABDÜRRAHİM ÖTKÜR’ÜN VEFATININ 8. YILDÖNÜMÜ(3)

14 Ekim 2003

Bu yazı serimizin asıl mevzusu her ne kadar şair, yazar Abdürrahim Ötkür’ün edebi kişiliği vatanseverliği Uygur edebiyatına hizmetleri dolayışıyla de Türk edebiyat tarihindeki bıraktığı izler kulvarında gelişiyorsa da Doğu Türkistan’ın bu günkü millî varlığının Abdürrahim Ötkür ve ondan önceki ve sonraki Uygur edebiyatçılarının saçtığı ışığa bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

Tarihin her döneminde Uygur halkının karanlıklara gömülme tehlikesinin ortaya çıktığı zamanlarda Uygur şair ve edipler içinde bulundukları şartların olumsuzluklarına bakmaksızın cesurca şiirler ve, edebi eserlerle Uygur halkının millî hassasiyetlerini ayağa kaldırarak millî mücadeleye çağırmışlardır. Abdürrahim Ötkür 16 yaşında ilk şiirini yazmaya başlamış 20 yaşlarında iken o dönemin ünlü şairlerinden Lütfullah Mütellip ile birlikte yaptığı çalışmalar sonunda “Çin Moden” adlı bir tiyatro eseri ortaya koyarlar. Uygur halkı tarafından çok ilgi gören bu oyunda, o günlerde Uygurların içinde bulundukları durumu mükemmel bir anlatımla dramatize etmişlerdir. Abdürrahim Ötkür’ün eserleri arasında  “Yürek munğliri”, “Tarım boyliri”, “Ömür menzilleri” ve “İz” romanı başlıcalarıdır.

Özellikle şiirlerinin arasında “İz” şiiri değişik zaman dilimlerinde ülkesinden dünyanın bir çok bölgelerine göç etmek mecburiyetinde kalan Uygurların duygularına tercüman olan ve çok sevilen bir şiirdir.

İşte bu şiirden birkaç mısra:

“Yaş idük müşkül seferge

Atlanıp manganda blz

Emdi atka mingidek

Bop kaldı ene nevrimiz”

 ÇEVIRİ

 “Genç idik zor yolculuğa

At binerek çıktığımızda

Şimdi ata binecek

Yaşlara geldi torunlarımız”

 

“ Kaldi iz kaldı menzil

Kaldı uzakta hemmisi

Çıksa boran köçse kumlar

Hiç kömülmes izimiz”

 

ÇEVİRİ

 

“ Kaldı iz kaldı menzil

Kaldı uzaklarda hepsi

Çıksa boran göçse kumlar

Hiç gömülmez izimiz”

Bu şiirden de anlaşıldığı üzere Uygur dil yapısı ile Anadolu Türkçe’si arasında hemen hemen hiç fark yok gibidir. Abdürrahim Ötkür; Doğu Türkistan halkının içine düştüğü bu ateş çemberini bütün dünya halklarının bilmesine rağmen hiçbir tepki göstermemeleri ve sözde insan hakları savunucularının kafalarını kuma gömerek duyarsızlık göstermeleri karşısında hissiyatını şu mısralarla dile getirmiştir: 

“ Ey dertliler gözyaşı tarım!(1)

Lanet senin namusunu ezen bütün çirkin ayaklara!

Lanet seni namussuzlar gibi dağıtan çirkin ellere!

Lanet senin için ağlamayan “kör” gözlere!

Lanet senin için konuşmayan “peltek” dillere!

Lanet senin için titremeyen “satılmış” vicdanlara

Lanet senin için kaygılanmayan “ruhsuz” insanlara l

Lanet senin için yazılmayan “alçak “ destana”

Abdürrahim Ötkür’ün ve arkadaşlarının Doğu Türkistan halkının millî varlığına verdiği hizmetleri hiçbir zaman unutmayacağımızı ifade ediyor, Allah’tan rahmet diliyoruz.

 (1) Doğu Türkistan’da bir nehir.

 

UYGUR EDEBİYATÇISI ABDÜRRAHİM ÖTKÜR’ÜN VEFATININ

8. YILDÖNÜMÜ (2)

10 Ekim 2003

 Çin emperyalizminin aralıksız olarak Doğu Türkistan üzerinde yoğunlaştırdıkları “ele geçirme” faaliyetleri dönemlerinde ve halen; Uygur halkının her türlü asimilasyona karşı direncini arttıran, millî ve manevî hasletleri ile “var oluş mücadelesi”nde muzaffer kılan unsur, hiç şüphe yok ki Uygur edebiyatçılarının Türk halkına hitabeden millî uyarıları ve bilinçlendirme gayretleri olmuştur. Abdürrahim Ötkür de işte bu ulvî görevi ifa eden Uygur edebiyatına büyük hizmetler vermiş değerli edebiyatçılarımızdan biridir.

Son dönem Uygur edebiyatının şekillenmesinde önemli çalışmaları ile büyük rol oynamıştır. Abdürrahim Ötkür, Doğu Türkistan’ın Kumul vilayetinde 1923 yılında dünyaya gelmiştir. Babası olan Tileş bey ticaretle uğraşmakta idi. Annesini ve babasını küçük yaşta kaybeden Abdürrahim Ötkür babasının arkadaşı olan Osman beyin yanında kalıyordu. Daha sonra Aksu vilayetinin Üçturfan nahiyesine yerleşmiş olduklarından orada 1936 yılında ilkokulu tamamlayıp ardından Urümçi’de Gimnaziye’de tahsiline devam eder. 1942 yılında Doğu Türkistan Enstitüsü’nü bitirdi. Öğretmenliğe başladıktan sonra “Doğu Türkistan Gazetesi”nde (O günlerde “Şinjiang Giziti” deniliyordu ve biz bu ismi şiddetle reddediyoruz.) ve “Altay Dergisi”nde çalıştı. Bu sıralarda kendi çabaları ile Çince’yi ve Türkiye Türkçe’sini de iyi derecede öğrenmiştir. Aynı zamanlarda şairin yazdığı eserlerindeki şiirlerinden Ziya Gökalp ve Mehmet Akif Ersoy’un eserlerini okuyarak onlardan da ilham aldığı anlaşılmaktadır. Çin müstemlekecilerinin Doğu Türkistan’ı istila hareketleri karşısında Doğu Türkistan’ın hemen hemen her bölgesinde büyüklü küçüklü halk ayaklanmaları patlak vermektedir. Uygur halkı ellerindeki son derece kıt imkanlarla millî mücadeleyi sürdürürken Uygur edebiyatçıları da halkın millî hissiyatını şaha kaldıracak türden ve cesurca şiirler yazarak büyük destek vermişlerdir. Komünist Çin orduları tarafından Doğu Türkistan’ın işgal edilmesinden sonra (1949) Abdürrahim Ötkür; Çinli müstemlekecilerin ülkedeki her türlü yazma ve düşünceyi ifade etme özgürlüklerini yasaklaması, hatta yazan ve düşüncesini ifade edenlerin canice idam edildiği o dönemlerde eskisi kadar çok yazmasa da üstü örtülü ve imalı şiirlerini yazmaya devam eder. işte bu ifadelerine ait dört mısralık misal: 

Kalem sundi, elem ezdi dilimni

Şamal darip kikeş kildi tilimni

Kolum tutmas, putum basmas paleç men

Nimem birle kılay razi elimni

 Çevirisi:

 Kalem kırıldı, zulüm ezdi gönlümü

Rüzgar vurup kekeme yaptı dilimi

Elim tutmaz, ayağını basmaz felcim

Nasıl memnun edeyim halkımı

Abdürrahim Ötkür’ün eserlerinden; “Kaşgar Gecesi” adlı destan ünlü Kırgız destanı olan “manas destanı” gibi oldukça önemli destanlardan biridir. “Kaşgar Gecesi” 3500 mısradan ve 11 bölümden oluşan bir destan olup, muhtevası bakımından ise, tam anlamı ile Uygur halkının içinde bulunduğu ve yıllar öncesinden süregelen tarihi kültürel ve hürriyet aşığı olma yönlerini çok usta bir üslupla anlatmaktadır.

 

DOĞU TÜRKİSTAN'IN

KOMÜNİST ÇİN TARAFINDAN İŞGAL EDİLİŞİNİN 54.YILI

13 EKİM 2003

Doğu Türkistan Müslüman Türk milletinin ezeli ve ebedi anayurdudur. Üzerinde Hun, Göktürk, Uygur ve Karahanlı devletleri kurulmuş ve hüküm sürmüştür. Türk milleti ilk defa Karahanlı Devleti (840-1212) döneminde Karahanlı hükümdarı Abdülkerim Sultan Saltuk Buğrahan idaresi altındayken hiçbir zorlama veya kılıç tehdidi altında değil, tamamen kendi hür iradesi ile İslâmiyet’le müşerref olmuştur. Yine bu dönemden itibaren Orta Asya bölgesinden başlayarak bütün dünyadaki Türkler arasında İslâmiyet hızla yayılmıştır. Asırlarca süren Çin tehdidine karşı amansız mücadeleler veren Doğu Türkistan  halkı tarihte (1947’deki mahallî Doğu Türkistan  Hükümetini de sayarsak) 4 defa devlet kurmuştur.

Bunlar; Bedevlet Yakuphan’ın kurduğu Doğu Türkistan Devleti,(1863-1877) Bedevlet Yakup Han devleti kurar kurmaz o dönemin Osmanlı hükümdarı Sultan Abdulazizhan’a bağlılığını bildirmiş, adına para bastırmış ve hutbe okutmuştur. O dönemlerde Osmanlı Devleti de Doğu Türkistan’a silâh, para ve askerlerin eğitimi için subaylar göndermiştir. Osmanlı Devletinin kan kaybetme dönemlerinde ise gerekli yardım ve desteği alamadıkları için İkinci Mançur Çin istilâsına uğramıştır. Daha sonra 12 Kasım 1933’de “Doğu Türkistan  İslâm Cumhuriyeti” kurulmuştur. Bu devletin kuruluşunun hemen ardından yine, Dış İşleri Bakanı Kasımcan Hacı tarafından çekilen bir telgrafla “Gökbayrak’tan Albayrak’a Selâm Olsun” denilerek genç Türkiye Cumhuriyetine devletin kurulduğunu müjdelemiştir. Bu bölgede güçlü ve bağımsız bir Türk devletinin varlığından rahatsızlık duyan Rus ve Çin’in işbirliği ile yıkılmıştır. 1944 yılında “Üç Vilayet İnkılabı” denilen ayaklanma ile “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” kurulmuştur. Daha sonra aynı bölge üs olarak kabul edilerek mahallî Doğu Türkistan Hükümeti ilân edilmiştir. En son olarak ta 13 Ekim 1949 da Komünist Çin işgaline maruz kalmıştır.

Böylece; dünyanın en önemli medeniyet merkezlerinden biri dünyada eşine az rastlanır yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları bulunan Türkiye’mizden 2,5 misli ve Almanya’dan 4 misli büyük topraklara sahip (1.828.418 km²)  Doğu Türkistan  tarihinin en karanlık günlerini yaşamaya başlamıştır.

Muhterem Doğu Türkistan dostları, insan haklarına saygı duyanlar, zulmün ve zalimin karşısında yer alanlar, özellikle de Müslüman Türk milletinin bütün fertleri! tarihte Doğu Türkistan halkı kurdukları her devleti ilk defa Anadolu Türklerine yani aziz Türkiye’mize ve Türk milletine müjdelemiş ve bağlılık bildirmiştir. Bunun sebebi ise gayet açık olarak aynı kültürel değerlere, aynı dile ve aynı dine sahip olmalarıdır. Doğu Türkistan’ın Çin istilâsına maruz kalmasının yegane sebebi ise; dünyadaki sözde kardeş, sözde dindaş ve sözde insan hakları savunucusu olduklarını iddia eden insanlar ve devletler tarafından yalnız bırakılmasıdır.

Ne yazık ki, aynı vurdum duymazlık günümüzde de devam ediyor. Komünist Çin emperyalizmi ise, Doğu Türkistan  halkını tedrici olarak tam anlamı ile bir soykırıma tabiî tutmaktadır. Dünyadaki çifte standart uygulamalar, menfaat uğruna dalkavuklar mensubu olmakla şeref duyduğumuz İslâm dinine bağlılık ve millî hasletlerimizin rafa kaldırılması bir müddet daha devam edecek olursa, Türk milletinin İslâm’la ilk defa tanıştığı, Türk milletinin Anadolu’ya ilk göç ettiği, Türklüğün anayurdu Doğu Türkistan ve Doğu Türkistan halkı tarih sahnesinden tamamen silinecektir.

O vakit; bütün İslâm âlemi, Türk dünyası ve insanlık hiçbir zaman altından kalkamayacağı çok ağır bir vebalin altına girmiş Komünist Çin’in, Doğu Türkistan da işlediği melanetlerin ortağı olmuş olacaktır…

 

UYGUR EDEBİYATÇISI ABDÜRRAHİM  ÖTKÜR’ÜN

VEFATININ 8 YILDÖNÜMÜ (1)

07 Ekim 2003

Dünya milletleri içerisinde en köklü , en zengin bir kaynağa sahip olan Türk Edebiyatı son yıllarda giderek canımızı acıtacak bir mecraya doğru sürüklenmektedir. Sayıları giderek azalmakta olan gerçek edebiyat aşığı aydınlarımızın da yerini dolduracak yeni edebiyatçılar da çok az yetişmektedir.

Üstelik; yeni nesillerimize, Türk edebiyatını sevdirecek, özendirecek, edebiyatımızın önemini kafi derecelerde ve layıkıyla aktaracak idealist edebiyat severlerimize olan ihtiyaç her geçen gün biraz daha fazlalaşmaktadır. O halde; Türk edebiyatını bir süredir içine hapsettiğimiz kısır döngüden kurtarıp, dünyanın dört bir yanında hayat sürmüş olan Türk topluluklarının bağrından yetişmiş ve Türk edebiyatına büyük katkılar sağlamış olan değerlerimizi de hatırlamak, gün yüzüne çıkartmak ve onların Türk milletinin millî ve manevî varlığındaki önemini canlı tutmaya çalışmak bütün Türk edebiyat severlerinin asli ve vazgeçilmez görevlerindendir. Bu sebeplerle; bugün, komünist Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın yetiştirmiş olduğu Abdûlhalûk Uygur, Abdulkadir Abdulvaris Kaşgari, Lütfûllah Mütellip, İmin Tursun, Teyipcan Eliyov, Muhammet Ali Tevfik, Abdûlaziz Mahsum, Bilal Azizi, İbrahim Vasıl Türkistan, Kutluk Şevki ve Abdûrrehim Ötkür gibi daha nice Türk edebiyatına hizmetleri geçmiş edebiyatçılarımızı bu günün Türk çocuklarına anlatmak ve öğretmek tarihi ve millî bir görevdir. Zaman zaman ve yeri geldikçe Uygur Edebiyatının bu mümtaz şahsiyetlerinden Türk edebiyatına hizmet adına bahsetmeye çalışacağım.

5 Ekim, bundan sekiz yıl önce kaybettiğimiz ünlü Uygur şair ve yazar Abdürrahim Ötkür’ün vefat yıldönümüdür. Yeni Uygur edebiyatına büyük katkılar sağlayan, yaşadığı dönem içerisinde Çin mezaliminin bütün vahşi baskılarına rağmen Uygur çocuklarının millî ve kültürel direnişinin önemli güç kaynaklarından biri olan Abdürrahim Ötkür kendisine birçok unvanlar ve makamlar teklif edilmesine aldırış etmeksizin bütün fırtına ve kasırgalara göğüs gererek yeni nesillere; “Lisan” şiirinde olduğu gibi:

 “Turan’ın bir ili var

Ve yalnız bir dili var

Başka dil var diyenin

Başka bir emeli var” 

anlamındaki şiirleri ile “dur” diyerek, Türk dünyasının dil birliği işaret etmiş, Uygur dilini bozmak isteyenlere şiddetle karşı çıkmıştır.

O, aynı zamanda çok şuurlu bir Türk Milliyetçisi’dir Daima, Türk dünyasında her yönlü bir birlikteliğin, Türk milletinin yükselişinin ve ihtişamının ihtiyaç duyulan bir tek güç kaynağı olduğundan bahseder, 1911 yıllarında Doğu Türkistan’ın karşı karşıya kaldığı sinsi Çin politikasının Uygur halkını uyuşturmaya, adeta felç etmeye yönelik uygulamaları sırasında da Abdürrahim Ötkür’den önceki Uygur edebiyatçıları, Uygur halkının millî duygularını ayakta tutacak ve uyuşukluğu, nemelazımcılığı Anadolu da söylendiği gibi “Ver yiyeyim ört yatalım” anlayışa karşı çıkan şiirler yazmışlardır.

 

“MİLLET” OLMA ŞUURU VE DOĞU TÜRKİSTAN

06 Ekim 2003 

Tarihte, “millet” olma şuuruna erişemeyen nice topluluklar, yaşadıkları sürece ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, ne kadar organize bir yaşam sürdürmüş olurlarsa olsunlar, “millet” olarak kabul görmediklerinden tarihin derinliklerindeki “isimsizler mezarlığı”nda kaybolmuşlardır. Fakat, sayıları ne kadar olursa olsun “millet” olmanın bilincine erişebilmiş ve varlıklarına ve misyonlarına saygı duyarak yaşamış olan topluluklar da eninde sonunda “devlet” olabilmişler ve hayatiyetlerini asırlarca sürdürebilmişlerdir.

Günümüzde, tarihin hiçbir safhasında “devlet” kuramamış, “devlet” olmanın ne olduğunu, dolayısıyla de “devlet” olabilmenin sorumluluklarından ve yükümlülüklerinden bihaber birtakım topluluklar bazı art niyetli devletlerin yiteklemesi, desteklemesi ve tahrikleri ile ne kadar da “devlet” kurmaya yönelik çaba sarf etselerde bu maksatlarında hiçbir zaman muvaffak olmamaktadırlar.

Hiçbir zaman da olamayacaklardır. Çünkü tarihi geçmişlerinde “devlet” kurma geleneği yoktur. Devlet geleneği ise sonradan kazanılacak bir özellik

Değildir. Hasbelkader bu tür topluluklar devlet kursalar bile uzun süre varlıklarını sürdüremezler. Tarihteki köklü devletler günün birinde kaderin kötü bir tecellisi olarak yıkılsalar bile o devletin halkının millî şuur ve “millet” olma vasıflarını muhafaza etmeleri durumunda yıkılan devletin enkazı altından yepyeni ve güçlü bir “devlet” olarak dünya devletleri arasındaki yerlerini mutlaka alacaklardır. Bu sebeple; bugün komünist Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan'daki 40 milyon Müslüman Türk halkı işgale uğradığı elli yıldan beri dünyanın en asimileci en sadist ve en gaddar milleti olan Çinlilere karşı bütün olumsuz şartlara rağmen millî örf, adet, gelenek ve göreneklerini muhafaza etmeyi başarmışlardır. En önemlisi de “ millet” olma şuurunu hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. Komünist Çin'in Doğu Türkistan halkına yönelik uyguladığı eğitimde eşitsizlik, sağlıkta skandallarla dolu politikaları, kültürel sahadaki şiddetli engelleme ve baltalama çalışmaları, dini inanca (İslamiyet’e) yapılan inanılmaz baskılar ve cezalandırmalara rağmen Türk halkı çok ağır bedelle! ödeseler de, zerrece taviz vermeksizin, zaman zaman uğradıkları katliamları da göğüsleyerek “millet” olarak kalabilmişlerdir. Bunların yanı sıra, bugün dünya devletlerinin uğruna büyük mücadeleler vermekte oldukları petrol yatakları 410 bin 790 km² alana sahiptir. 2,5 milyon metreküp doğal gaz ile Suudi Arabistan'dan daha zengin bir rezervi vardır. 50 yerde altın, 32 yerde kurşun, 5 yerde uranyum ve daha akla gelebilecek her türlü yeraltı madenlere sahip olan Doğu Türkistan yakın bir gelecekte kurulacak “Doğu Türkistan Devleti” olarak kendisine rahatlıkla yetecek maddi ve manevi potansiyele sahiptir. Dünya coğrafyasındaki jeopolitik ve jeostratejik konumu ile de hiçbir dünya ülkesinin “kaybedilmiş topraklar” olarak değerlendirip göz ardı edebileceği bir ülke değildir.

Çünkü; tarihte dört defa devlet kurmuş, Türkiye'mizden iki buçuk, Almanya'dan 4 defa daha büyük ve verimli topraklara sahip ezeli ve ebedi bir Türk vatanıdır.

 

SEÇİMLERİN İPTALİNDEN MEDET UMANLAR

KİMLERE HİZMET ETMEKTEDİR?

04 Ekim 2003

Türkiye’de aylardır devam eden “Irak’a asker gönderilmesi ya da gönderilmemesi” meselesinin tartışıldığı ve ardından bu konunun ABD’den geleceği söylenen 8.5 milyar dolar ile ilişkilendirilmeye başlandığı bir dönemde, birden bire 3 Kasım seçimlerine DEHAP yöneticilerinden kaynaklanan bir sahtekarlık iddiasının gölge düşürdüğü tartışılmaya başlandı.

Türkiye gündemi hiç mübalağasız olarak 3 Kasım seçimlerinin iptal edilip edilmeyeceği konusu üzerine kilitlendi. Bu tartışma ortamından kendilerine vazife çıkaran bazı siyasi partiler adeta “mal bulmuş mağribi” gibi seçimlerin iptal edilmesi için YSK’ya iptal başvuruları için kuyruğa girdiler. Bu bulanık ortam Türkiye’deki gerçek anlamda sağduyu sahibi insanları son derece rahatsız etmeye başladı. Bu sağduyu sahibi insanlar bir defa daha, Türkiye’deki siyasetin seviyesinin giderek ciddi anlamda irtifa kaybetmekte olduğunu gördüler. Aynı zamanda ülkemizdeki hukuk sisteminin hantallığının gözler önüne serildiği bir manzara idi bu... Milletimiz bu durumdan bir önemli ders çıkartmalıdır. Bir düşünelim; 3 Kasım seçimlerinde barajın altında kalmış ve halkımızın kendilerine hiçbir görev tevdi etmediği, teveccüh göstermediği bazı siyasi partiler de sanki seçimler iptal edilse ve yeniden seçime gidilse tek başlarına iktidar olacakmış gibi bir anlamsız heyecana kapılmış görünüyorlar. Hangi siyasi partiye sorsanız “Biz seçimlere en hazırlıklı partiyiz” ifadesini kullanıyorlar.

Etmeyin eylemeyin efendiler!

Ülkemiz için yeni bir seçim istemek ne siyasi geleneklere sadakattir ne de son yıllarda üst üste krizler yaşamış ve kendileri kalp krizi geçirmek üzere olan insanımızın yararına bir davranıştır. Hanginize soracak olsak “Milletimize hizmet için varız” şeklinde kükrüyorsunuz. Madem milletin yararını bu kadar samimiyetle düşünüyorsunuz.O halde ülkenin yeni bir istikrarsızlık girdabına düşmesine sebep olacak davranışlardan lütfen kaçınınız. Henüz 3 Kasım’da herkesin boyunun ölçüsünü almış olmasının üzerinden bir yıl bile geçmedi. Halkımız şu anda zar-zor çocuklarını okula gönderebilme mücadelesinin ve ,çetin kış hazırlıklarının verdiği yorgunluğu üzerinden atabilmiş değildir. Bir de sizler siyasi ihtiraslarınız uğruna milletimizin yaşam şartlarını daha zor bir hale getirmeyiniz. Atalarımızın bir sözü vardır: “Su geçilirken binek değiştirilmez” diye. Keşke bundan aylar önce DEHAP hakkında bulunulan suç duyurusu lagarlaşmış olan hukuk sisteminin uçsuz bucaksız koridorlarında vakit öldüreceğine bir an önce neticelenmiş olsa idi ve ne olacaksa çok zaman önce olsa idi. Fakat, Türkiye’nin şu anda bir seçim atmosferini kaldıracak ne mecali, ne de seçim sebebi ile kesintiye uğratılabilecek bir gidişatı vardır.

Biraz insaf edin efendiler, insaf edin!

Siz muhterem AKP hükümeti yetkilileri! Sakın ola ki, bu yazdıklarımdan sizin bütün gidişatınızı tasvip ettiğim anlamını çıkartmayınız. Siz de Türkiye’nin bu ince geçiş döneminde “ben yaptım oldu” mantığı ile hareket ederek ülkemizin kaderi adına yanlış kararlar almayınız. Bunun için de medya patronlarının ve iş adamlarının kıskacından uzak durmanızı tavsiye ediyorum.

Dikkat! Millet sizi, gözetliyor.

 

 KOMÜNİST ÇİN İLE DOST OLMANIN BEDELİ AĞIRDIR

02 Ekim 2003

Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip (Bir milyar üç yüz elli milyon) Komünist Çin son yıllarda dünyanın bir takım dalkavuk, yağcı, menfaatperest, şahsiyet zaafına uğramış ülkeleri tarafından öylesine ilgi ve alaka görmeye başladı ki tariflere sığmaz. Bu, kendi menfaatleri uğruna başka insanların haklarının çiğnenmesine aldırış etmeyen, mazlumun yanında değil zalimlerin yanında yer alan, kendilerini daima başkalarının sofra artığı kırıntılarına muhtaç ve mahkum hisseden ülkelere göre Çin; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olması sebebi ile açık bir pazar, eşsiz bir tüketici potansiyeli, bakir bir kazanç sahası, gizemli bir turizm diyarıdır. Yine bu Çin hayranı ülkeler için, Çin ile dost olabilmek, (daha doğrusu Çinlilerin kendilerine bahşedecekleri dostluğa mazhar olabilmek) elde edilebilmesi ve sahip olunabilmesi çok zor olan bir ayrıcalıktır.

O halde; ne yapıp edip Çinlilerin dostluğuna erişebilmek gerekmektedir. Çinli ile dost olmak demek batık ülke ekonomilerinin otomatikman düzelmesi, beceriksiz ülke yöneticilerinin birden bire sırlı bir şekilde becerilerinin artması, fukaralık içindeki halklarının mutlu, müreffeh ve zengin hale gelmesi demektir. Komünist Çin işgal ettiği Doğu Türkistan daki 40 Milyon insana karşı sinsice ve tedrici olarak bir soykırım uyguluyormuş, Doğu Türkistan’ın dünyada eşine az rastlanır yer altı ve yer üstü zenginlikleri Çinli’ler tarafından talan edilerek Çin’e kaçırılıyormuş ne gam…

Önemli olan Çin ile ilerletilecek samimiyet ve tarihten gelen dostlukların(!) kuvvetlendirilmesi değil midir. Çin bütün dünya ülkelerini ihraç ettiği sahte, taklit ve kalitesiz mallarına boğuyormuş, ülke ekonomilerini felce uğratıyormuş, iç piyasadaki üreticilerin üretimlerinin durmasına sebep oluyormuş hiç önemli değil. Yeter ki Çinliler karakteristik sırıtkanlıkları ile azı dişlerini göstererek sahte ve sinsi tazimlerini sergilemeye devam etsinler. ..

Komünist Çin; “terörizmle mücadele” adı altında işgali altındaki Doğu Türkistan'da masum halk üzerinde Çin devlet terörünü olanca hızı ve vahşeti ile devam ettirse de, anne karnındaki doğmamış bebekleri zehirli iğne ile katletse de, zorla ameliyat edilerek alınan bebekler çöplüklere atılsa da, bölgede yaptıkları nükleer denemelerle insanların ölümüne yol açsa da ve terörle mücadele adına terör estirse de ne pahasına olursa olsun doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün ülkeler Çin ile dost olmalı, Çinlilerin acziyet içindeki bazı dünya ülkeleri için bir umut kapısı olduğu bilinmelidir(!)

Komünist Çin ile dostluk yarışına giren ülkelerin gözleri aydın olsun. Çünkü Çin, 1992'de başlattığı uzay çalışmaları sonunda eski Sovyetler Birliği ve ABD'nin ardından Ekim 2003'te uzaya astronot gönderecek olan üçüncü ülke olmaktadır.

Silahlanma yatırımında ise zaten birinci ülkedir. Gelecek dünya barışını tehdit eden birinci ülke de Çin olacaktır.

Aynı zamanda; gözlerinde devleştirdikleri Komünist Çin'de cereyan eden melanetler zincirinin bir halkası olan fuhuş sektöründe de ne kadar ileri bir ülke olduğunu, "400 Japon’a 500 Çinli kadın” sloganı ve uygulaması ile dünyada birincilik tahtına oturduğunu dünya medyasından öğrenerek tebriklerini iletmelidirler.

Çin ve .Çinli hayranı dünya devletlerinin insanları!

Çin ile dostluk için kuyruğa girenler!

Eğer yüreklerinizde bir parçacık insan sevgisi ve insan haklarına saygı kalmışsa Çin ile dost kalmayı yada dost olma fikrini bir daha vicdanlarının süzgecinden geçirsinler.

 

“TÜSİAD”IN SÖYLEM VE RAPORLARINA GÜVENİLMELİ Mİ?

01 Ekim 2003

Bugüne kadarki hazırladıkları bir takım raporları ve yaptıkları açıklamalar hiçbir zaman Türkiye’nin ve Türk Milletinin beklenti, ihtiyaç ve menfaatleri ile örtüşmeyen TÜSİAD bir defa daha tabir yerinde ise baltayı taşa vurmuştur.

2003’ün mart ayında Irak-ABD savaşı öncesi Türkiye gündeminin tezkere oylamasına kilitlendiği günlerde TÜSİAD açık ve net olarak, görüşülen tezkerenin meclisten geçmemesi durumunda Türkiye’nin tarihi bir fırsatı kaçırmış olacağından, bu sebeple de mutlaka Türk askerinin ABD ile birlikte Irak savaşına katılması gerektiğinden bahsediyordu. O günlerde ise, Türk halkının büyük ekseriyeti Irak’a savaş açanlarla aynı mantığın paylaşılmasının ve bir sınır komşusu ile husumetli hale gelinmesinin çok yanlış olacağı, dolayısıyla de Türkiye’nin bu savaşa girmesinin yanlışlığını seslendiriyordu. Görüldüğü gibi Türk halkı ile TÜSİAD’ın açıklamalarının taban tabana bir zıtlığı söz konusu idi. Şimdilerde de ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından ABD’nin Irak’ta karşılaştığı ve ABD askerlerini korkutan, endişelendiren, şaşkına çeviren direniş karşısında, ABD önceleri dışlamaya çalıştığı Türkiye’yi Yanında görme çabaları ortaya koymaktadır. Özellikle de Irak’ın en kritik ve tehlikeli bölgelerine Türk askeri gön­derilmesini talep etmektedir. Bu noktada Türkiye Irak’a asker gönderip göndermemeyi tartışırken Türk Milletinin yine büyük çoğunluğu Irak’a Mehmetçik gönderilmesine taraftar olmadığı şeklinde bir tavır ortaya koymuştur.

Umarız ki; hükümet millete rağmen asker gönderme kararına varmaz. Bu arada yine bir TÜSİAD klasiğine, şahit oluyoruz. Bu defa her nasılsa TÜSİAD Irak’a asker gönderilmesinin yanlışlığından bahsetmeye başladı. Aslında benim kişisel fikrime göre Türkiye TÜSİAD denilen ve kendisini zaman zaman hükümetlerin üzerinde, gören kurumun söylediklerinin tersini yaparak doğruyu bulacaktır. Fakat, bu konuda Irak’a Türk askeri gönderilmesine rıza göstermeyenlerden olduğum için görüşümü değiştirmemekte ısrar edeceğim. Çünkü biliyoruz ki, TÜSİAD yarın öbür gün bu görüşünü de değiştirecek ve farklı şeyler söyleye­cektir.

TÜSİAD’ın bir zamanlar hazırladığı “Güneydoğu Raporu” da neredeyse Türkiye’nin PKK terör örgütü ile yaptığı mücadelede haksız olduğunu ortaya koyacak kadar taraflı bir sözde rapordu. Neyse ki, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu gerçekler TÜSİAD’ın hazırladığı sözde rapordan daha ehemmiyetli olduğundan daha bu rapor tam olarak hedefine ulaşamadı.

Bir diğer ucube raporu daha var ki 1997’de hazırlanan bu raporda da Komünist Çin ile ticareti arttırabilmek için Türkiye’deki Doğu Türkistan kökenli olanların Doğu Türkistan’daki Çin mezalimini demokratik yollarla anlat­malarının da önüne engeller çıkartılması isteniyordu. Bu isteklerin de büyük ölçüde muvaffak oldular ve 23 Aralık 1998 tarihli gizli başbakanlık genelgesi yayınlandı...Her zaman ifade etmişimdir. Türkiye’nin dış politikasındaki değişmez gelenek, hangi hükümet işbaşına gelirse gelsin yine değişmez ve bir önceki hükümetin bıraktığı yerden bir eksik, bir fazla devam eder. Haziran 2003’te AKP hükümetinin yayınladığı gizli genelge de bunlardan biridir.

 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz