HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

 

    Anasayfa

 

   M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

KASIM-2003

BİR MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMININ ARDINDAN

29 Kasım 2003

Bir mübarek ramazan bayramını daha geride bıraktık.”Bıraktık” diy­orum çünkü İslam dünyasının olabildiğince ve gücü yettiğince ibade­tle geçirmeye özen gösterdiği bir aylık Ramazan ayının sonunda Allah’ın bir hediyesi olan ramazan bayramının Müslümanlar için mutluluk, sevinç, barış, yardımlaşma ve dayanışma, sıkıntı ve kederlerin paylaşılarak azaltılmaya çalışıldığı günler olması gerekiyor.

Peki son o yıllarda bayramlar gerçek anlamı ile kutlanabiliyor mu? Hayır! Ne yazık ki hayır! Ben burada bayram gelmeden günler öncesi arefe gününden itibaren tası tarağı toplayıp evlerinin kapısına kilit vurarak, üç gün­lük bayram tatilinin genellikle de ne yapıp edip 9 güne çıkarılmasının avan­tajını da eş dost, akraba ziyareti ve sılayı rahimle geçirilmesi yönünde kul­lanmayarak tatil beldelerine kaçışta ek süre olarak değerlendirenler mesele­sine değinmek istemiyorum. Çünkü bu konu başlı başına toplumsal bir yaradır. Benim asıl değinmek ve ifade etmek istediğim husus daha farklıdır. Özel­likle de işgal altındaki İslam beldelerinde yıllardır yaşanan zulüm, vahşet ve katliamlar bir türlü dinmek bilmiyor. Dünyaya yeni gözlerini açan bebekler kan ve gözyaşının ortasına düşüyorlar. Bu bebekler ömürleri boyunca bir ramazan bayramının anlamını ve nasıl olması gerektiğini hiçbir zaman da tam olarak anlayamay­acaklar. Anneler, babalar da hep ne zaman ve hangi gece yarısı sebepsiz yere çocuklarından koparılarak bilin­meyen bir akıbete doğru götürüleceği endişesi ile yaşayacaklar. Çünkü; ata yadigarı topraklan düşman işgali altındadır. Hani Müslümanlar kardeştiler? Hani birinin ayağına diken saplansa bütün Müslümanların kalbine saplanmış olarak hissedilecekti? Nerede uhuvvet, yardımlaşma, dayanışma, elem ve kederlerin paylaşılması?..

40 milyon nüfusa sahip Doğu Türkistan halkı bu bayramı da Komünist Çin baskısı ve terörü altında geçirdiler. Bir mahallenin İnsanı diğer bir mahalle mescidine bayram namazını kılmak için giremedi. Çünkü Çin polisi cami kapısında kimlik kon­trolü yaptı. Camilerin içinde gözlemci olarak sivil ajanlar görevlendirdiler. Minberlerden bayram hutbelerinde Çin komünist partisini övücü metinler okun­du. Yine sebepsiz yere insanlar tutuk­lanıp götürüldü. Halkın üzerinde ağır bir Çin devlet terörü estirildi. Bu baskılar arttıkça Doğu Türkistan halkının yüreklerindeki özgür olma ateşi harlandı, volkanlaştı ve işgalci Çin hükümetine karşı olan nefreti katmerleşti. Doğu Türkistanlılar üzerinde bin bir türlü dehşet uygulamalarının sahnelendiği bir ramazan bayramını diğer dünya Müslümanları huşu içinde (!) geçirdiklerini zannettiler...Hiç kimse kendisini aldat­masın. Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Çenenistan’da ve dünyanın birçok böl­gelerinde işgal, zulüm ve soykırım devam ediyorken hür dünya dediğimiz ülkelerin insanlarının tam anlamı ile bayramlar yaşamaları mümkün değildir. Duyarsızlığın, neme lazımcılığın, ilgisizliğin, boş vermişliğin ve adamsendeciliğin men edildiği İslam lininde “Bayramların yeri, sanıldığından çok başkadır.

Allah (cc) zulümlerin sona erdiği nice bayramlara eriştirsin.

 

KIRGIZİSTAN HÜKÜMETİNİN UYGUR DÜŞMANLIĞI

24 Kasım 2003

Kırgızistan hükümeti ülkedeki Doğu Türkistan asıllı Uygur halkına yönelik düşmanca tavırlarına hız vererek Komünist Çin’e yaranma girişimlerini sürdürüyor. Kırgızistan yüksek mahkemesi “Hizbuttahrir” adlı örgütün davasını yürütürken mahkeme başsavcısının isteğini göz önüne alarak Kırgızistan faaliyet gösteren “Şarkî Azat Türkistan”, “Doğu Türkistan İslâm Partisi” ve “Türkistan İslâm Partisi” adlı teşkilatların Kırgızistan’daki faaliyetlerine son verilmesine karar vermiştir.

Doğu Türkistan’ın ikinci Mançur Çin istilasına uğradığı 1877 yılından başlayarak Çin katliamlarından kurtulabilmek için yüzbinlerce Doğu Türkistanlı Batı Türkistan’a göç etmiştir. Uygurların Batı Türkistan’da en çok yerleştikleri yerler Doğu Türkistan’la sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan’dır. Bu ülkelerin dışında Özbekistan’da Türkmenistan’da ve Tacikistan’da da Uygurlar yaşamaktadır fakat, çoğunluk Kırgızistan Kazakistan’da yaşamaktadırlar. Bu Türk Cumhuriyetleri her nedense bünyesindeki Uygur nüfusunun sayısını az göstermeye çalışmaktadır. Buna rağmen Kazakistan’da 500.000 ve Kırgızistan’da da 300 bin civarında bir Uygur nüfusunun varlığı söz konusu ise de aslında bu Türk Cumhuriyetindeki Uygur nüfusu bu rakamların çok çok üzerindedir. Bu bölgelere göç eden Uygurların ilk kafileleri can güvenlikleri açısından kendilerini “Kazak”, “Kırgız” vs. olarak nüfus kayıtlarına geçirmişlerdir. Bu sebeple nüfus kütüklerinde “Kırgız” olarak yazılanların çocukları ve torunları da “ Kırgız” olarak görünmektedirler. Kırgızistan’daki Uygurlar genellikle şehir civarı bölgelerde yerleşmişlerdir. Uzun yıllardan beri Kırgızistan’da yaşamalarına rağmen ne yazık ki Kırgızistan’da neredeyse ikinci sınıf vatandaş muamelesi ile karşılaştıklarından orada yaşayan Uygurların dağınık halde yaşayanları da bir araya gelerek Uygur mahalleleri oluşturmuşlar ve böylece yozlaşmanın önüne geçmek için Uygur gelenek ve göreneklerini ve dillerini yaşatmaya çalışmaktadırlar. Millî kimliklerini muhafaza edebilmek için de, organize olmak ve sivil örgütler kurmak suretiyle bu örgütler çatısı altında ülke yasalarına riayet ederek yaşamaktadırlar.

Kırgızistan hükümeti Uygurlara sınırlı haklar tanımışlar ve Uygur dilinde gazete radyo ve ayın belirli günlerinde televizyon programlarına izin vermiştir. Uygurlar da hiçbir şekilde kendilerine sağlanan kısıtlı imkanları ihlal etmemişlerdir. Yıllardır bünyesindeki Uygur teşkilatlarından bir rahatsızlığı bulunmayan Kırgız hükümetinin, ani olarak bu teşkilatların faaliyetlerine son verme girişimi ancak Komünist Çin’in dayatması ve Çin’den gelen cazip maddiyat teklifleri ile izah edilebilir.

Kırgızistan devlet başkanı Askar Akayev’in Türkiye’nin en hassas olduğu konulardan biri olan sözde ermeni soykırımı meselesinde 21-24 Nisan 1997 tarihinde Ermenistan’daki sözde Ermeni soykırım anıtına çelenk koyduğunu ve bir konferansında da Türkiye’nin 1915’te Ermeni soykırımı yaptığını söylediğini düşünürsek Doğu Türkistan asıllı Uygurlara yönelik düşmanca tavrını anlayabiliriz.

 

MİLLÎ EKONOMİYE EN BÜYÜK HİZMET ÇİN MALLARINA

KARŞI ÖNLEM ALMAKTIR

22 Kasım 2003

Komünist Çin bütün dünyaya uzun süreden beri sınırsız bir şekilde ürettikleri taklit ve kalitesiz mallarını sevk ederek dünya piyasalarını her yönden abluka altına almaya devam ediyor. Önceleri Çin’den ucuz mal ithal etmenin cazibesine kapılan ülkeler zaman ilerledikçe Çin mallarının ülkelerine vermekte olduğu sinsi ve korkunç zararın farkına vardıkça sahte ve kalitesiz Çin mallarının ithalatına yada yasal olmayan yollarla girişinin önüne geçmek için bazı tedbirler alma yoluna gitmektedirler.

Bu ülkelerin başında da  ABD gelmektedir. 2002 yılına kadar Çin mallarında üç alanda uyguladığı kotayı kaldırmasının ardından daha önce kota konulan malların türlerindeki ithalat oranında yüzde üçyüz ila beşyüz oranında bir artma gözlenmiştir. ABD’nin ticaret bakanı Grent Aldones kaldırılan kotaların tekrar gözden geçirilebileceğini ve yeniden bazı tedbirler alınmasının söz konusu olduğunu belirtmiştir. Komünist Çin ABD’nin bu tavrından oldukça rahatsız olduğunu açıklamasının ardından bu konuyu üyesi oldukları Dünya Ticaret örgütüne (DTÖ) götürecekleri tehdidini savurmaktan da geri durmamaktadır. ABD’deki Çin mallarına yönelik konulan kota kararı, Dünyanın en büyük ekonomisine sahip bulunan ABD’de ülkedeki üreticilerin durumuna olumlu yönde etki etmesi amacını ve dolayısıyla da ABD ekonomisinin geneline yansıyan bir rahatlama sağlayacağı düşüncesini taşımaktadır. ABD yetkililerinin Komünist Çin’e açıklaması ise; serbest ticareti muhafaza etmek istedikleri şeklindedir. ABD’de yalnızca geçtiğimiz Eylül ayında ortaya çıkan ticaret açığının 41.5 milyar dolar olduğu açıklanmış ve bu açığın sebebinin büyük bölümünü Çin’den yapılan yüksek oranlardaki ithalat olduğu ifade edilmiştir.

ABD’nin Çin mallarına uyguladığı kotaya Türk tekstil ve ihracatçılarının da olumlu baktığı ifade edilirken yıllardır Türkiye ihracatçıları ve üreticilerinin de Çin malları ithalatından son derece rahatsız oldukları gayet açık bir şekilde söz konusudur. ATO’nun bu konuda yaptırdığı araştırmanın sonuçlarından yola çıkarak sayın Sinan Aygün “Türk limanlarına yanaşan her Çin konteynırı Türkiye’de bir fabrikanın kapanması demektir.” diyerek meselenin vahametine dikkat çekmeye çalışmışsa da yetkili mercilerin bu hususta duyarsız davranmaları ve gereğini yapma konusunda lagar davranmaları oldukça düşündürücüdür. Dünyanın süper güçlerinden biri olan ABD Çin malları ithalatı konusunda birçok tedbirlere başvururken, yıllardır ekonomisini düze çıkartamayan ve son yıllarda bu konuda büyük atılımlar gerçekleştirme gayreti içindeki Türkiye’nin ekonomisindeki en büyük baş belalarından biri olan Çin malları ithalatına en kısa zamanda bir çözüm bulunması millî bir vazife halini almıştır.

Türkiye Komünist Çin ile ticari münasebetlerinde Türkiye’nin de menfaatlerini teminat altına alamaz ise Çin ile yapılan sözde ticari anlaşmaların hiçbir ehemmiyeti yoktur.

Çünkü; Çin’e satılan mal miktarı Çin’den ithal edilenin neredeyse binde biri oranındadır.

 

TERÖRİST DEVLETLERLE DE MÜCADELE EDİLMELİDİR

21 Kasım 2003

İstanbul’da, bomba yüklü (araçlarla yapılan ve sinagogları hedef aldığı söylenen bombalı intihar saldırılarının ardından aklı başında ve vicdan sahibi herkes üzüldü, kaygılandı ve terörün her türlüsünü bir defa daha bütün kalbi ile lanetledi. Nasıl lanetlenmesin ki; ekranlardan yansıyan ilk görüntüler tam bir faciayı gözler önüne seriyordu. Bu caniyane saldırıların meydana geldiği semtlerde tam anlamı ile bir can pazarı yaşandı.

Bu dehşetengiz terör eyleminin ardından tıpkı ABD’nin Irak’ı işgal safhalarında olduğu gibi birçok kişi adeta birer terör uzmanı edası ile yorumlar yaptı, demeçler verdi, terörizmin analizlerini ortaya koymaya çalıştılar. Elbetteki her insanın kendince bir olay hakkında değerlendirmeleri ve yorumları olacaktır. Fakat; öncelikle yapılması gereken, orta yerde duran bir hadisenin sıcağı sıcağına ele alınması ve doğruya en yakın bir biçimde değerlendirilmeye çalışılmasıdır. Bunlar yapılırken en tehlikeli olan konu, cereyan eden hadisenin, asıl mecrasından çıkartılarak farklı hedeflere saldırılmasıdır. Nitekim böyle tutumlar sergileyenler de olmadı değil. Netice itibariyle Kriminal laboratuarlar ve emniyet güçleri en doğru neticeye mutlaka ulaşacaklardır. Tamam; bu son saldırılar elbetteki dünyada 11 Eylül olayından sonra popülaritesi artan El-Kaide adlı bir uluslararası terör örgütünün eylemi olabilir ve bu ihtimal de oldukça yüksektir. Fakat bu kanlı saldırının failleri başka güçler de olabilir. Bence ikinci ihtimal daha kuvvetlidir ve bu konu üzerinde daha ciddi derinlemesine detaylı olarak durmak büyük ehemmiyet arz etmektedir.

ABD’de, Orta Doğunun bazı bölgelerinde ve Türkiye’de meydana gelen terörist saldırıların illegal terör örgütlen tarafından yapıldığı gerçeği üzerinde durulurken dünyadaki bazı devletler tarafından estirilen “devlet terörü”ne nasıl bir bakış açısı getirmek gerekir, bu da çok önemli bir konudur. Bu devletlerin uzun yıllar Komünist Çin, Rusya ve İsrail’den ibaret olduğunu ileri “sürenler asla yanılmıyorlardı. Çünkü Rusya Çeçenistan’da, Komünist Çin Doğu Türkistan’da ve İsrail Filistin’de yıllar yılı tam manası ile “devlet terörü” estirdiler. Fakat görünen o ki, bu devletlere önümüzdeki süreçte dünyada tek başına hakimiyet kurma çabası içindeki başka devletlerin de eklenme ihtimali yüksek görünüyor. Bu yazıyı kaleme aldığım sırada televizyon ekranlarından “son dakika” haberleri olarak öğle saatlerinde İstanbul’un Levent ve Beyoğlu semtlerinde çok şiddetli iki ayrı patlamanın meydana geldiği ve ilk belirlemelere göre 12 ölü ve yüzden fazla yaralının olduğu, bu sayının artabileceği haberleri verilmeye başlandı. Bu defa ki patlamaların meydana geldiği semtler itibariyle bakıldığında İngilizlere bir tedirginlik verilmek istendiği anlaşılmaktadır. Patlamaların biri Levent’te diğeri İngiliz başkonsolosluğu yakınlarında meydana gelmiştir, işte bu noktada hedef olarak neresi seçilmiş olursa olsun, asıl hedefin Türkiye olduğu asla unutulmamalıdır. Olayların ardından Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün “Organize olaylarla karşı karşıyayız.” anlamındaki sözleri çok önemli ve manidardır. Bundan sonra Türkiye yetkilileri “uluslararası terörizmle mücadele” kararı alan bütün devletlerin yetkililerini olağanüstü olarak bir zirve toplantısına çağırmalı ve yapılacak toplantıda etekteki taşlar dökülmelidir. Asıl mesajın nereden alınacağı daha açık anlaşılacaktır.

 

 BUGÜN “EVRENSEL ÇOCUK GÜNÜ”

20 Kasım 2003

Bugün 20 Kasım 2003 ve bütün dünya devletlerinin “İstikbalimizin Teminatı” diyerek üzerlerine titredikleri ve gerçekten de bütün insanlığı geleceğinin teminatı olması gereken çocuklar için BM örgütünün “Evrensel Çocuk Günü” adı ile ilân ettiği bir gündür. BM bu günü hangi amaçlarla ilân etmiştir? Ne için yıllık gündemi içerisine dahil etmiştir? Bu günün mahiyeti itibariyle neler yapmıştır veya yapa gelmektedir? Bilen varsa beri gelsin. Gerçi BM örgütü şimdiye kadar vazifeleri arasında dahil ettiği “günler” ve “haftalar”la ilgili olarak gözle görünür ve insanlığın yararına hiçbir etkinlik ya da faaliyet vücuda getirmemiştir. Fakat; yine de dünyada mağduriyete uğrayan milletler ve topluluklar, “ Madem BM bu günü ilân etmiştir o halde gereğini yapacaktır” şeklinde bir beklentinin içine girmekten de kendini alamamaktadır.

Dünyanın birçok ülkesinde çocuklara gerçekten geleceğin teminatı gözü ile bakılmakta iken maalesef Komünist Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da durum hiç de öyle değildir. Orada çocuklar geleceğin teminatı olmaktan çoktan çıkmıştır, çıkartılmıştır. Çünkü çocuklar daha ana rahmine düştüğü andan itibaren risk altına girmektedir. Kızıl Çin hükümetinin Doğu Türkistan halkı üzerinde uyguladığı mecburi doğum kontrolü sebebiyle kırsal bölgelerde iki, şehirlerde yaşayanlara da ancak bir çocuğa izin vermektedir. Bu kota dışında anne karnındaki çocuğun hayatı her an tehlikede demektir. Çünkü; bir anne adayının hamile olduğu anlaşıldığında evden zorla alınarak 7-8 aylık hamile olmasına bakılmaksızın son derece sağlıksız şartlarda ameliyat edilerek bebekler alınıp çöplüklere atılmakta, anne ise hiçbir bakıma tabi tutulmadan ölüme terk edilmektedir. Bu kin dolu davranışın altında yatan gerçek ise, annenin izinsiz olarak hamile kalmış olmasından dolayı bir tür cezalandırmadır. Bir kadının en kutsal hakkı olan anne olma hakkı böylesine vahşice bir uygulama ile gasp edilmektedir. Çin hükümeti her yıl her vilayette onbinlerce Müslüman Türk kadınına yönelik toplu kısırlaştırma ve zorla kürtaj kampanyaları yürütmektedirler. Anneler ile ilgili bu konu başlı başına bir trajedidir ve yeri geldiği için değinmeden geçemedim.

Çocuklar dünyaya geldiği andan itibaren kota dışı doğmuşsa “Kara Nüfus” damgasını yediği İçin o ülkede “yok” sayılmakta ve hiçbir insani haktan istifade edememektedir. Normal olarak doğan çocuklarda doğduğu günden başlayarak yokluğun, açlığın ve sefaletin kucağına düşmektedir. Yetersiz beslenme sebebi ile her yıl yüzbinlerce çocuk hayatını kaybetmektedir. Çocukların eğitim ve öğretim meselesi ise ayrı bir dramdır. Müslüman Türk çocuklarının kendi örf, adet, gelenek ve göreneklerine göre eğitim alabilmesi imkansız hale getirilmiştir. Çin hükümetinin göstermelik olarak açtıkları Türk okulları ahırdan bozma yerler ve açık araziler olurken, Çin okulları modern binalardan oluşmakta, Çin okullarında okuyanlar teknolojik imkanlardan istifade edebilirken, Müslüman Doğu Türkistan, halkı Çin okullarını büyük bir yüzde oranı ile tercih etmemektedirler. Çünkü çocuklarının millî ve manevi yönden bozulmasını istememektedirler.

Doğu Türkistan’da 1964 yılından beri uygulanan yeraltı ve yerüstü nükleer denemeler sebebi ile 300.000 insan hayatını kaybetmiş, bunların yarısını çocuklar teşkil etmektedir. Milyonlarca çocukta dünyaya sakat olarak gelmektedir. 20 Kasım 2003 “Evrensel Çocuk Günü”nde Doğu Türkistan’daki mazlum, tehlike ve tehdit altındaki çocuklar unutulmasın.

 

 DÜNYADA TERÖRDEN FAYDA UMANLAR OLDUĞU SÜRECE

TERÖRLE MÜCADELEDE TAM BAŞARI SAĞLAMAK ZORDUR

19 Kasım 2003

Dünyada terörist eylemlerden muzdarip olmayan bir devlet hemen hemen yok gibidir.Kime sorsanız terörizme lanetler yağdırır ve terörün her türlüsüne kesinlikle karşı olduğunu ifade eder. Fakat asıl terörün hayat bulduğu kaynaklara inmeyi düşünmezler. Uluslararası terörizmle mücadele adına tabir yerinde ise mangalda kül bırakmayan bazı ülkeler aslında dünyada terörizmi körükleyen, terörden fayda uman ve gerçekte terörizmin bitmesini istemeyen ülkelerdir.

Herkesin malumu olduğu üzere dünyadaki terör örgütleri ve teröristler uzayda faaliyet göstermiyorlar. Dünyanın herhangi bir ülkesinde veya diğer bir deyişle kendilerine yaşam alanı açabildikleri ülkelerde faaliyet gösterirler ve kana susadıkları zamanda gerekli gördükleri ülkelere terör ihraç ederler veya bulundukları ülkelerde iğrenç ve vahşi eylemlerini ortaya koyarlar. ABD ve AB devletleri dünyadaki terör kamplarının yerlerini belirleme görevleri sanki kendilerinin vazifesiymiş gibi açıklamalarda bulunurlar ve uluslararası terör örgütlerinin yuvalandıkları yerler olarak Çeçenistan’ı, Afganistan’ı, Komünist Çin’in de dayatması ile Kazakistan ve Kırgızistan’ın Doğu Türkistan’la sınırı bulunan bazı bölgelerini Keşmir’i, Kuzey Irak’ın Türkiye’ye yakın kesimlerini İran’ı, Suriye ve bazı Orta Doğu ülkelerini işaret ederler. Her nedense, neredeyse 20 yıldır Türkiye’de 30.000 insanın ölümüne yol açan PKK terör örgütünün bir terör örgütü olduğu konusunda tereddüt ederler. Zaman zaman da Türkiye’mizin güney ve güneydoğu bölgelerine stratejik ve anlamlı ziyaretler yaparak bölge halkını tahrik etmeye yönelik araştırmalara girişirler. Dikkat edilirse; “Kurt bulanık havayı sever” sözünde olduğu gibi terörist kamplarının varlığını söyledikleri ülkeler ve bölgeler hep de Müslüman bölgeleri ve de kolay müdahale edilemeyen ve otorite boşluğu bulunan yerlerdir. Evet doğrudur bu saydıkları bölgelerin bazılarında terör örgütlerinin yuvalandıkları bir gerçek. Fakat sözü edilen bazı terör örgütleri silah, teknik araç ve gereçleri, nereden temin ediyorlar? Bulundukları bölgelerde adeta bağımsız bir devletmişçesine rahat eğitim ortamını nasıl elde ediyorlar? O halde; bu terör örgütlerinin maddi açıdan zengin ve teknolojide doyuma ulaşmış devletlerden yardım ve destek aldıkları gerçeği ortaya çıkıyor demektir.

Son olarak İstanbul’da Neve Şalom ve Beth İsrail sinagoglarının önünde meydana gelen bombalı saldırılarda hedef her ne kadar sinagoglar olarak görünse de hayatını kaybedenlerin büyük çoğunluğu semt sakinleri ve oradan geçmekte olan Müslüman Türk halkından oluşmaktadır. Bu saldırıda hedef yalnızca sinagoglar olmayıp, Türkiyelin istikrarına ve dış politikasına etki etme amacı taşımaktadır. Olay sonrası ABD ve İsrail’den Türkiye’ye daha sıkı dayanışma teklifleri gelmiştir. ABD’nin asıl hedefi ise, dünyada giderek yalnızlaşma eğilimindeki ABD varlığına, her açıdan önemli bir ülke olan Türkiye’nin desteğini sağlamaktır. Bu vahşi bombalı eylem Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada sahip olduğu önemi bir defa daha ortaya koymaktadır. ABD ve yandaşları çok iyi bilmekteler ki, Türkiye’siz bir uluslararası terörle mücadelede başarılı olabilmeleri imkansızdır. Bu noktada Türkiye, ABD’nin terörle mücadele adı altında Suriye, İran ve Kuzey Kore’ye yapmayı planladığı eylemlerde anlamsızca taraf olmaktan kaçınmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; Türkiye terörle mücadelede yıllarca yalnız kalmıştır.

 

TERÖRİZMİN DİNİ VE MİLLİYETİ YOKTUR

18 Kasım 2003

“Terör belası” bütün dünyanın başına bela olmaya devam ediyor. Fakat; özellikle de dünya Müslümanlarının başına bela olma vazifesini üstlenmiş görünmektedir. Dünyanın dört bir yanında bin bir türlü terör hadisesi yaşanırken hep ön plana çıkan yada çıkartılan ise, ABD’li İsrailli ve batılı dostlarımızın ve yandaşlarının “İslâmî terör” olarak ısıtıp ısıtıp İslâm dünyasının önüne koyduğu anlaşılmaz (aslında anlaşılabilir) tehdit unsurudur. Şunun çok iyi ayırt edilmesi gerekir ki; Yüce dinimiz İslâmîyet; kesinlikle masum insanların öldürülmesini yasaklayan, affediciliği teşvik eden, insanların en kutsal hakkının yaşama hakkı olduğunu en iyi bir biçimde ortaya koyan, kainat düzeninin insan fıtratına en uygun bir şekilde yaratılmış olduğunu en açık bir ifade ile anlatan insan merkezli bir dindir.

Şunun da altını çizerek ifade etmek gerekir ki; son yıllarda İslâm adına İslâmîyet’e ve Müslümanlara darbe üstüne darbe indirenler kesinlikle Müslüman olamazlar. ABD’de ikiz kulelerin vurulması hadisesindeki esrar perdesi açık ve net olarak kaldırılmamıştır. 11 Eylül olayının faturası da; neidüğü belirsiz, kimlerin taşeronu olduğu az ya da çok tahmin edilebilen, kendisinin İslâm İslam adına cihat ettiğini iddia eden, Bin Laden adı verilen İslam düşmanı yüzünden dünya Müslümanlarına çıkartılmıştır. O tarihten itibaren de dünyadaki İslâm düşmanlarının ellerine çok büyük bir koz geçmiş ve böylece kudurmuşcasına İslâmîyet’e ve Müslümanları saldırmayı bir yaşam felsefesi haline getirmişlerdir.

Dünyanın Frankeştaynları kendilerinin meydana getirdikleri canavarları ile artık baş edemez hale gelmektedirler. Kontrollerinden çıkan bu canavarlara da İslâmî isimler ve İslâmî örgüt adları koyarak hedefledikleri bölgelere sevk ettikten sonra sonuçlarından kendilerine vazife çıkartmaktadırlar. Kafa karıştıran bir diğer önemli husus; dünyada teknolojiye doymuş, istediğini istediği yerde elleri ile koymuş gibi bulabilme imkanına sahip ve de çok üstün bir istihbarat gücü bulunan ülkeler neden hala Bin Laden ve Saddam’ı bir türlü ele geçirememektedirler? El-kaide adı verilen sözde İslâmî örgüt, bir ülkenin televizyon kanalından zaman zaman bütün insanlığı tehdit eder mahiyette açıklamalarda da bulunuyor. lrak’ın devrik lideri zalim Saddam da aynı televizyon kanalından açıklamalar gönderiyor. Fakat her ne hikmetse hiçbir ipucuna ulaşılamıyor. Hayret etmemek mümkün değil doğrusu...

Dünyada “tavşana kaç tazıya tut” emrini veren devletler gerçekten ve ciddi şekilde terörün belini kırmak isteyecek olsalar başarılı olacaklarına ben inanıyorum. Bana göre“ İslâmî terör” ismini kullanmak son derece yanlış, Müslümanları rencide eden ve kasıtlı bir davranıştır. Gözünü kan bürümüş, masum insanları katledenler İslâm dinine mensup olamazlar. Bu canavar ruhlulara yalnızca “terörist” demek daha doğrudur. Çünkü; terörün dini ve milliyeti yoktur. İstanbul’daki terörist saldırılarda hayatlarını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı dilerim.

 

“ATÇÜY AYAKLANMASI” VE DOĞU TÜRKİSTAN

MİLLİ MÜCADELESİNE ETKİLERİ (2)

17 Kasım 2003

Tarım havzası içindeki Doğu Türkistan halkına ait arazileri gasp ederek Çinlilere verme görevini yürüten “Silahlı toprak açma” birliklerine karşı taarruza geçen Doğu Türkistan mücahitleri 200’den fazla şehit vermelerine rağmen büyük başarı elde ettiler. 1956 yılının mayıs ayında 1300’den fazla bir mücahit grubu Abdulkadir bey önderliğinde Lop ilçesi ve civarında Çinli işgalcilere karşı çok çetin mücadeleler verdiler. 1957 yılında oldukça kuvvet kazanan mücahitler “Ulumbay” da bir “millî Ordu” oluşturma çalışmaları başlattılar. Bu “millî ordu” çalışmaları tam son aşamalarına geldiği bir sırada uğranılan ihanet sonucunda hareketin önderleri yakalandı kimi öldürüldü kimileri de Çin zindanlarına atıldı. Söz konusu “millî ordu” tam olarak tamamlanabilmiş olunsa idi kesinlikle Doğu Türkistan’ın bu günkü kötü talihi değiştirilebilecekti.

15 Kasım 1955 tarihinde başlatılan “Atçüy Ayaklanması’nın tutuşturduğu meşale zaman zaman sönükleştirilse de hiçbir zaman tam olarak sönmedi. 1958 yılının Eylül aylarında Köktokay, Çingil ve Beşbalık bölgelerinde Cemşithan, Delilhan ve bunların

birleşerek işgal güçlerine çok zor günler yaşatmışlarsa da neticede son model silahlarla mücehhez Kızıl Çin-ordularına karşı yeterince mukavemet gösterememiş olduklarından teşkilat önderleri ele geçirilmiş ve bu millî hareketler de akamete uğratılmıştır.

Doğu Türkistan’ın en doğudaki ve Çin ile sınırı bulunan vilayeti olan Kumul’un Tanrıdağ yöresinde Ali Kurban ve Seyithan’ın oluşturduğu 1700 kişilik millî kuvvetler Çin’in kullandığı bazı idari binaları ele geçirdiler, cephanelikleri basarak önemli miktarlarda mühimmat elde ederek hapishanelerdeki istiklâl savaşçılarını kurtardılar. “Doğu Türkistan istiklâl savaşçıları” bu defa oldukça başarılı bir gidişat göstererek Doğu Türkistan’a sınırsız şekilde akın eden Çinli göçmenleri ülkeyi terk etmeye zorladılar. Çinli göçmenler de zaten kendiliklerinden Doğu Türkistan’ı terk etmeye başlamışlardır. Doğu Türkistan mücahitlerinin oluşturduğu “Doğu Türkistan Halk Partisi” adındaki bu teşkilat gerektiğinde bütün Doğu Türkistan’da koordinasyon sağlayabilecek bir yapıya kavuşmuş, bunun dışında 78 ayrı alt grup oluşturmuştu. 60.000 üyesi ve 300.000 sempatizanı bulunmaktaydı. “Doğu Türkistan Halk Partisi” Çinli işgalcilere son darbeyi indirip vatanlarını Çinli emperyalistlerden kurtarmak için büyük bir hazırlık içinde iken büyük çaplı bir ihanet neticesinde kızıl Çin güçleri tarafından önderleri yakalanarak idam edildi, “Doğu Türkistan Halk Partisi”nin yakalanabilen üyeleri şehit edildi, hapse atıldı ve böylece Doğu Türkistanlıların kurtuluş ümidi ileri bir tarihe ertelenmiş oldu...

Doğu Türkistanlılar Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu durumu dünya kamuoyuna anlatırlarken, bazı aklı evvellerin Çin işgali sırasında Doğu Türkistan halkının ciddi anlamda bir savaş verip vermedikleri hususunda tereddütlerinin bulunduğuna şahit olmuşuzdur. “Atçüy”, “Barın” ve “Gulca” ayaklanmaları Doğu Türkistanlıların “istiklâl” i ne kadar hak eden bir millet olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

“Atçüy Ayaklanması” sönmeyen bir meşale olmaya devam edecektir.

 

“ATÇÜY AYAKLANMASI” VE DOĞU TÜRKİSTAN millî

MÜCADELESİNE ETKİLERİ (1)

15 Kasım 2003

“Hür dünya” dediğimiz fakat tam anlamı ile hür olamayıp bazı emperyalist devletlerin tesiri ve yörüngesi altında olan dünya ülkelerinin vurdumduymaz, nemelazımcı tutum ve davranışları sebebi ile Komünist Çin tarafından işgal edilen Doğu Türkistan'da işgal öncesi ve sonrasında Çinli işgal güçlerine karşı çok çetin ve birçok dünya milletlerine ufuk açacak boyutlarda bir özgürlük mücadelesi verilmiştir.

Bugün, bu özgürlük mücadelelerinden biri olan 15 Kasım 1955 Atçüy Ayaklanmasının 48. yıldönümüdür. Dünya Milletleri gelecek nesillerine tarihte destan yazan kahramanlarının öykülerini naklederek millî ve manevi ilham kazandırırlar. “Atçüy Ayaklanması” da işte bunlardan bindir. 1951 yılında Çin işgal güçlerine karşı istiklâl mücadelesi kararı alan Doğu Türkistan istiklâl savaşçıları “ellibirliler toplantısı” adı ile gerçekleştirilen istişare toplantısının ardından Çinli müstevlilere en kısa zamanda işgal ettikleri Doğu Türkistan topraklarını terk etmelerini aksi takdirde bütün Doğu Türkistan sathında top yekûn bir istiklâl savaşı başlatılacağının mesajını iletmişler, fakat işgal kuvvetlerinin bu mesaja olumlu bir cevap vermemelerinden sonra küçük yerleşim birimlerinden başlamak üzere vilayetlere de sirayet eden bir kurtuluş savaşı başlattılar. Çok şiddetti çatışmaların yaşandığı bu hareket 1953 yılında halk arasında “kızıl cellat” namı ile ün salmış Çinli general “Vangçin” tarafından çok kanlı bir şekilde bastırıldı. Mücahitlerin önderlerinden Şeyh Cengiz, Şeyh Sadulla ve Abdulaziz Mahsum uğradıkları bir ihanet sonunda yakalanarak idam edildiler. Fakat bu kanlı bastırma hareketi de Doğu Türkistan istiklâl savaşçılarının kalplerindeki istiklâl ateşini söndürmeye yetmedi. Kısa zamanda toparlanan mücahitler 1954 yılının Aralık ayında Hoten vilayetinin Atçüy bölgesinde halk arasında muteber bir zat olan Niyazbey Hacının evinde bir araya gelen Şeyh Abdulhamit, Fethidin Mahsum ve bölgenin diğer ileri gelenleri bir mutabakatla “Teşkilatı Nicat Partisi” adı ile bir oluşum meydana getirerek 15 Kasım 1055 tarihinde genel bir istiklâl savaşı başlatma kararı aldılar. Başlatılan bu savaşın ilk merhalesinde çok sayıda mücahidin tutuklu bulunduğu Atçüy hapishanesini bastılar, buradaki mücahitleri kurtararak kendi saflarına dahil ettiler. Daha sonra Hoten vilayetine yönelik bir büyük eylem arefesinde iken içeriden ihanete uğramaları sonunda kızıl ordu güçlerinin çok büyük bir kuşatması ile karşılaşarak planlanan bu harekette akamete uğratıldılar.

Kızıl ordu çemberini yararak kanlı çatışmalar sonunda kurtulmayı başaran mücahit önderleri yeniden bir toparlanma çalışmaları içinde iken yakalanarak hepsi de idam edildiler. Atçüy Ayaklanmasının en önemli tarafı Doğu Türkistan halkını, Çin esaretinin asla kabul edilmemesi gerektiği konusunda çok önemli bir bilinçlendirme hareketi olmasıdır. Gerçekten de öyle olmuş ve bütün Doğu Türkistan bölgelerinde büyüklü küçüklü olarak bir başlangıç yapan millî ayaklanma hareketleri ondan sonraki yıllarda da devam etmiş ve hiçbir zaman tam olarak son bulmamıştır. 1956 yılında Hoten vilayetinin Karakaş ilçesinde Şeyh Baki ve Şeyh Samed önderliğinde Mart ayında başlatılan bir silahlı mücadeleye ilk anda 800 mücahit katılmıştır.

 

“AÇ GÖZLÜLÜK” HASTALIĞI VE KAYBEDİLEN HAYSİYET

14 Kasım 2003

 “Maddi imkanımız olsa idi!” kolaycılığının milletlerin hayatındaki millî ve manevî duyguları körelttiğine, insanları tembelliğe ve hazırcılığa sürüklediğine inananlardanım. Evet; maddi imkanların geniş olması, maddi yönden güçlü olmak mut laka gereklidir ve göz ardı edilemez bir hedeftir. Fakat, her şey maddiyattan da ibaret değildir, olmamalıdır. Özellikle de millî ve manevî hedefleri, kaygıları bulunan ve bu yolda gayret etmek üzere yola düşmüş. insanların maddi noksanlıkları bahane ederek sürekli engel üretmeleri kabul edilemez ve üstlendiği misyona tamamen ters düşen bir tutum ve davranıştır.

Önlerine ulvi hedefler koyan ve bu hedeflere ulaşmak için çalışmaya azmetmiş kişilerin veya kitlelerin kendilerine, öncelikle söz konusu ulvi hedeflere ulaşmak üzere millî ve manevî yön den motivasyonunun tamam olup . olmadığı sorusunu sormaları gerekir. Alt yapı yönünden hiçbir hazırlığı bulun mayan ve tamamen bir iddia ve bir hırs uğruna vazife üs eninde sonun da yarı yolda kalmak durumuna düşeceklerini unutmamalıdırlar. Çünkü atımlık barut ile büyük savaşların kazanılamayacağı asla inkar edilemez bir gerçektir. Gerek ülke meselelerinde olsun, gerek siyaset arenasında olsun ve gerekse de diğer millî ve manevî  konularda olsun yarım yamalak hazırlıklarla, kulaktan dolma bilgilerle, cüce fikirlerle ve sırtından yitelemelerle vazife üstlen meye kalkışan ve üstlenenlerden birçoklarının daha yolun başında iken yolda kaldıklarına misaller bir hayli fazladır.

Hasbelkader bu durumdaki insanlar işbaşına gelmişlerse de, bu defa kendi beceriksizliklerini hep “maddi imkansızlıklar” dedikleri aymazlık ile maskelemeye çalışırlar. Kendilerinin üstlendiklerini iddia ettikleri vazifeyi ifa etmeye hazır olup olmadıkları ya da vazifeye liyakatlerinin olup olmadığının muhasebesini yapmak yerine, etraflarındaki kendileri gibi liyakatsiz, yağcı, dalkavuk “padişahım çok yaşa”cı, tamahkar, açgözlü ve muhteris insan müsveddeleri ile beraber kafa kafaya vererek ve durumdan vazife çıkart duygu sömürüsü ile maddiyat avcılığına çıkarlar. Bu tipler ağlamakta çok mahirdirler. Demir çizme, demir asa diyar diyar dolaşarak ve huzuruna çıktıkları kişiler karşısında, eğilirler, büzülürler, ağlarlar, ağlarlar, ağlarlar… Düşünmez ve tahmin etmezler ki; bu tutumları ile onurları, şahsiyetleri, kişilikleri şeref ve haysiyetleri bit pazarına düşmüştür, düşmektedir.

Bu zatı muhteremlerin nefisleri ve kur sakları adeta bir kör kuyu gibidir. Ne kadar verirseniz verin doymazlar. “Doymak” kelimesinin bu zümrenin lügatinde yeri yoktur. Kendilerinin tükenmişliklerinin yanında temsil ettiklerini söyledikten masum insanları da tükenmişliğe sürüklerler. Kendilerine yardım edenleri sağılacak inek yerine koyarlar. Sinsidirler, sessizdirler, yürüyüp karda iz bırakmazlar. Fincancı katırlarını hiçbir zaman ürkütmezler, suya sabuna dokunmazlar. Tek düşündükleri maddiyattır, tek sığındıkları çatı altı “maddî imkansızlık”tır. Millî ve manevî kifayetsizliklerinden hiç söz etmezler. Çevirdikleri filmin sonunda ne kadar maharetli olurlarsa olsunlar takke düşer, kel görünür, foyaları mutlaka ortaya çıkar...

 

 

BU GÜN BİR TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞUNUN

YILDÖNÜMÜDÜR (2)

13 Kasım 2003 

12 Kasım 1933’de kurulan “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti Devleti’nin kabine üyeleri tarafından ilk olarak Türkiye Cumhuriyetine müjdelenmesinin birinci sebebi; Doğu Türkistan halkının ve hükümet üyelerinin binlerce kilo metrelik mesafede olmasına rağmen “bize ne yararı dokunacak” kaygısı taşımadan Anadolu Türklüğüne olan sevgisi ve bir gönül köprüsü tesis etmek istemesidir İkinci sebebi; dünyada Osmanlı devletinin son dönemlerinden itibaren devam ede gelen bir Türk-İslâm düşmanlığına karşı Türkiye Türkleri ile Doğu Türkistan Türklüğünün dünya devletlerine yönelik bir birliktelik mesajı vermek istemeleridir. Sayısız şehitler verilerek bir dünya devine karşı kazanılan zaferin sonunda kurulan “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti Devleti”nin Türkiye’ye haber verilmesi karşısında Türkiye yetkililerinin “Rusya ve Çin ile iyi geçinin” cevabı vermesi anlaşılabilir ve kardeşçe bir tavır olamazdı. Peki Türkiye’yi böyle bir tavır sergilemeye mecbur eden durum ne olabilirdi?

Doğu Türkistan Devletinin kuruluşundan herhangi bir şaibe ya da Türkiye’yi rahatsız eden bir olumsuzluk yoktu. Çin emperyalizmine karşı millî bir mücadele sonunda kan ve can verilerek kurulan bu devletin; Anadolu Türklerinin yedi düvele karşı kan ve can vererek kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinden hiçbir farkı yoktu. Doğu Türkistan  halkının ve kabine üyelerinin halet-i ruhiyesini en iyi anlayan ülke Türkiye olmalı idi.

O dönemlerde Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile münasebetleri de gurur duyulabilecek düzeyde değildi. Çin ile Türkiye arasında ise ciddî anlamda bir ilişki henüz başlamamıştı...

Doğu Türkistan devletinin, bir ülkenin bağımsız olduğunun ifadesi olan bütün sembolleri mevcuttu parası, bayrağı (mavi zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı Gökbayrak) ve uluslararası seyahatlerde kullanılan pasaportu vardı. Daha açık olarak ifade etmek gerekirse tam anlamı ile meşru bir devletti. Dünyadaki Türk-İslâm düşmanı devletlerin Orta Asya bölgesinde kurulan ve Türk dünyasının bir ileri karakolu konumundaki “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti”ni tanımak istemeyişini normal karşılayabiliriz. Fakat; din, dil, örf, adet gelenek-görenek ve soy birliği bulunan Türkiye’nin Doğu Türkistan devletine soğuk davranması anlaşılabilir değildir.

Türkiye dahil dünyanın hiçbir İslâm ülkesin den zerre kadar bir yakınlık ve destek bulamayan Doğu Türkistan Devleti, Rus ve Çin işbirliği sonunda yıkıldı. Haktan, hukuktan, insanlıktan, demokrasiden, insan haklarından söz eden dünya devletleri aradan geçen 70 yıllık zulüm sürecinin sonunda dahi popülist söylemlerle tabir yerinde ise mangalda kül bırakmayan duruşları ile Doğu Türkistan’a olan mesafelerini korumaktadırlar.

Şurası çok iyi bilinmelidir ki;

Tam bağımsız bir Doğu Türkistan devleti yeniden kurulmadıkça Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin mevcut bağımsızlıkları hiçbir zaman tehlike ve tehditlerden emin olamayacaktır.

Bu sebeple;

Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini ve Kızıl Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ı göz ardı etmek gibi bir lüksü yoktur. Türk dünyası ile sözde değil gerçek anlamda ilgilenmek Türkiye’nin asil görevidir.

 

 

BU GÜN BİR TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞUNUN

YILDÖNÜMÜDÜR (1)

12 Kasım 2003

 Milletlerin hayatında en önemli ve vazgeçilmez değer devlettir. Devlet kurabilmektir. Dünya tarihine bakıldığı zaman özellikle Türk Milleti tarihin hiçbir devrinde devletsiz olmamışlardır. İnkıraza uğradığı bazı dönemlerde de millet olarak her zaman mutlaka bir gün yeniden devlet kuracaklarının hesabı içinde olmuşlar ve bunun için de gayret göstermişlerdir. Türk Milletinin millî ve manevi dünyasında devlet kutsaldır. Devlet; uğruna seve seve can verilebilecek bir ulvi değerdir.

Orta Asya bölgesinde kurulan Türk Devletlerinin en önemlilerinden biri de tarihte kurulan “Doğu Türkistan Devletleri”dir. (1863-1878) Bedevlet Yakuphan tarafından kurulan “Doğu Türkistan Cumhuriyeti”, 1933-1937’de kurulan “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti”, 1944’te kurulan “Doğu Türkistan Cumhuriyeti”, 1 947’de ilan edilen Doğu Türkistan Mahalli hükümeti, Doğu Türkistan halkının sahip olduğu bağımsızlık ruhu, tarihin her döneminde Doğu Türkistan’ın müzmin ve inatçı düşmanı olan Çincilere karşı daima teyakkuzda olmuş ve biran olsun özgürlük fikrinden vazgeçmemişler, bunun sonucunda da dört defa bağımsız birer devlet kurmuşlardır.

Bu günde; bundan 70 yıl önce kurulan “Doğu Türkistan  İslâm Cumhuriyeti”nin kuruluşunun yıldönümü olması sebebi ile gönüllerimize buruk bir sevincin ve ferahlığın kaynağı olmaktadır. Dünyanın en vahşi, en gaddar, en sadist, en sinsi, en şovenist bir milleti olan Çinliler tarafından işgal edilen Doğu Türkistan, Türk dünyasının en önemli coğrafi bölgelerinden biridir. Dolayısıyla de tarihin hiçbir döneminde Çinli emperyalistlerin hedefi olmaktan kurtulamamıştır. 1759 yılında başlayan Çin istilaları aralıklarla devam etmişlerdir. Özgürlük aşığı Doğu Türkistan halkı 1931 yılının nisan aylarında Kumul vilayetimizden başlattıkları kurtuluş mücadelesi sonun da Doğu Türkistan’ın en önem ticaret ve kültür şehri olan Kaşgar’da, Gulca kadısı ve ileri gelen İslâm alimlerinden biri olan Sabit Damolla önderliğinde 12 Kasım 1933 günü Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. Bu devlet dünyada genç Türkiye Cumhuriyetinden sonra ikinci bağımsız Türk Devleti olması özelliği ile eski Sovyetler Birliğini, Çin’i ve İngiltere başta olmak üzere bazı batılı devletleri son derece rahatsız etmişti. Sovyetler Birliği kendi sınırlarında bağımsız bir Türk Devletinin Sovyet Rus esareti altındaki Türk topluluklarına (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan-Tacikistan vs.) uyarıcı bir mesaj ve kötü bir misal olacağı endişesi ile telaşa kapılmıştı.

Orta Asya bölgesinin parlayan bir yıldızı şeklinde kurulan “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti Devleti” devletinin dışişleri bakanı, Kasımcan Hacı tarafından ilk olarak Türkiye Cumhuriyetine “Gökbayrak’tan Albayrak’a selâm olsun” şeklinde bir telgrafla müjdelenmiş fakat Türkiye’nin “Rusya ve Çin gibi iki güçlü devletle komşu olanların onlar la iyi geçinmesi lazım.” cevabı kabine üyelerinde bir soğuk duş etkisi yapmıştı.

Oysa ki; devletin kurulduğunu Türkiye müjdelemekle birlikte; Bedevlet Yakuphan Devletinin (1863-1877) Sultan Abdulazizhan’a bağlılık bildirdiği gibi bir ilişkinin ilk temelleri atılmak isteniyordu.

 

 GÜÇLÜ DEVLET İÇİN ALTIN NESİLLER YETİŞTİRİLMELİDİR

11 Kasım 2003 

Bir milletin” Millet olma şuuru”na erebilmesi; fedakar, cömert, cefakar, samimi, korkusuz, dürüst, yardımsever ve belirli inançlar etrafında kenetlenebilmiş, millî ve manevi duygularda fikir birliği içinde olabilen insanların mevcudiyeti ile mümkündür. Bütün bu hasletlere sahip olan milletlerin arasına nifak sokarak zayıf düşürmek ve parçalayıp yok etmek isteyen kötü niyetli hainler ve düşmanlar tarihin e eski devirlerinden beri vardı, bu günde var, yarınlarda da var olacaklardır. Fakat, önemli olan, bir milleti oluşturan ve o milletin temel taşları, durumundaki asıl nüvenin yok olmaması, çürümeye yüz tutmaması ve her zaman varlığını, devletin ve milletin bekası için sürdürmesidir.

Eğer bir gün; bahsini ettiğimiz bu “Altın nüve” iç ve dış ihanet odaklarınca saldırıya uğramaya başlar ve bu saldırılarında da muvaffak olmayı başarırlarsa işte o zaman o millet varlığının en ağır hezimetine doğru yol alıyor demektir. Bu sebeplerle, bir milleti ve devleti idare etme görevini üstlenen insanların, sözünü ettiğimiz “Altın nesil” dediğimiz çekirdek kadrolardan oluşması ve bu kadroların da; milletin istiklâl ve bağımsızlığını devam ettirebileceği şartları daim kılacak gayret ve çalışmalar içinde olması asla hafife alınamaz bir şarttır. Ve yine, bu yönetim kademesindekilere düşen en büyük ve önemli görev, şartlar ne olursa olsun olumsuzluk yönünde bahaneler üretmek değil; yeni “Altın nüve”ler yetiştirmeye gayret etmek değil, yetiştirmektir. Şuurlu, azim şahsiyetli, üç kuruşluk menfaat için eğilip bükülmeyen, hiç kimseye, hiçbir şart altında yağcılık ve dalkavukluk yapmayan, kendi onurunu ve haysiyetini devletin ve milletin onuru ve haysiyeti olarak görüp, hiçbir şekilde ona zede getirmemeye, azami dikkat gösteren insanlardan oluşan bir milleti; dünyada hiçbir gücün sarsıntıya uğratamayacağı, parçalayamayacağı ve yıkamayacağı muhakkaktır. Devleti devlet yapan” Millet”in; ferasetli ve bilgili olması, yalnızca maddi konularda değil, millî ve manevi hususlarda da duyarlı olması, “millet” olmanın gerektirdiği hassasiyetlere sıkı bağlarla bağlı olması da gerekir. Millet; devleti yönetecek kadrolara görev verirken de; sahibi oldukları tarihi miraslara sahip çıkacak, kültürel değerleri dumura uğratmayacak, milletin inançlarına son derece saygılı, onun muhafaza ve müdafaa edilmesine gayret gösterecek, en ölümsüz şartlarda da olsa devletin ve milletin bağımsızlığı, ülkenin toprak bütünlüğüne halel getirecek tutum ve davranışlarda bulunmayacak, gafletten ve aymazlıklardan uzak duracak ve gerçek anlamda milleti temsil edebilecek insanlara görev vermesi şarttır.

Bütün gayesi; ülkesinin ve milletinin ebediyete kadar yaşaması için geceli gündüzlü çalışmak, tefekkür içinde olmak olan” Altın nüve”lere sahip bir ülkenin karşılaşabileceği engelleri kolayca bertaraf edememesi için hiçbir sebep yoktur.

Bu sebeplerle; “Millet olma şuuru”na erebilmiş insanlar yetiştirmek devleti yöneten kişilerin asil ve öncelikli vazifesi olmalıdır. Aksi takdirde sıradan ve şuursuz bir topluluğun uzun süre bağımsız yaşaması mümkün olmayacaktır.  

 

HACI YAKUP ANAT’IN VEFAT YILDÖNÜMÜ (1920-2001)

10 Kasım 2003 

Doğu Türkistan’ın vefakar cefakar ve çilekeş evlatlarından biri olan Hacı Yakup Anat 77 yıllık ömrünün 35 yılını Komünist Çin’in kızıl zindanlarında geçirmiş çok önemli şahsiyetlerinden birisi idi.

O, aynı zamanda Doğu Türkistan’ın nadir yetiştirdiği tarihçi ve Türkologlarındandı.Komünist Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmesinin ardından ülkedeki aydınların kıyıma uğratılması kampanyası başlatmış ve sebeple de Uygur halkının önderlerinden ve aydınlarından sayılan Hacı Yakup Anat’ı tutuklayıp zindana atmışlardı. Doğu Türkistan tarihinde “Üç Efendiler” olarak anılan İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra ve Mesut Sabri Baykozu’larla beraber Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için büyük ve çetin mücadeleler veren bu şahsiyet ömrü boyunca bir an olsun Doğu Türkistan’ın kurtuluşundan ümidini kesmeyen mücahitlerden birisi olup, bulduğu her fırsatta Doğu Türkistan halkını bilinçlendirmeye bilgilendirmeye devam etmiştir. 1976 yılında Çin’deki yönetim değişikliği döneminde hapisten çıkartılan Hacı Yakup Anat ve 12 arkadaşına, bugün Türkiye ve dünyaya kendilerinin bir hukuk devleti oldukları mesajları veren ve maalesef Türkiye başta olmak üzere bir çok dünya ülkesini de bu yalanlarına inandırmayı başaran Komünist Çin yetkilileri;  “Sizleri yanlışlıkla hapse atmışız” şeklinde tam anlamı ile Çin karakterine ve devlet yapısına uygun bir ifade kullanmışlardır. Oysa ki, Hacı Yakup Anat ve 12 arkadaşı Çinli emperyalistler  tarafından “Pantürkist” ve “Panislâmist” suçlamaları ile tutuklanarak zindana atılmışlardı. Hacı Yakup Anat hapisten çıktıktan sonra ömrü boyunca hayallerini süsleyen Türkiye’ye geldikten sonra Türkiye’deki siyasetçilerin Doğu Türkistan davasına olan ilgisizliğini görerek büyük bir hayal kırıklığına uğradığını bizzat bana ifade etmişti. Ankara’da 1998 yılında Türk Dil Kurumu salonunda katıldığımız bir toplantıda bulduğumuz bir sohbet fırsatı esnasında şöyle diyordu rahmetli Hacı Yakup Anat:

Türkiye bildiğiniz gibi Doğu Türkistan halkının ve bütün Türk dünyasının mevcudiyetinden iftihar ettikleri ve rüyalarının ülkesidir. Fakat, siz nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum ama, ben Türkiye’ye geldikten sonra tam bir sükût-u hayale uğradım. Çünkü Mao’yu ve onun felsefesini savunan siyasetçilerin varlığından oldukça rahatsızlık duydum. Bazı politikacılar da Çin ile dostluk uğruna Doğu Türkistanlı kardeşlerini rencide edici beyanlarda bulunuyor, davranışlar sergiliyorlar.”

Merhum Anat’ın bu ifadeleri üzerine ben de gerçekten kederlenmiş ve kendisine hak vermiştim. Doğru söze ne denilebilirdi ki?

Türkiye’de bulunduğu süre içerisinde ı öğretim üyeliği yaptı, bu esnada ulaşabildiği her platformda Doğu Türkistan davasını anlattı. Yeri geldi Çin elçilikleri önünde hançereden gelen bir haykırışla “Kahrolsun Komünist Çin Emperyâlizmi !”,Doğu Türkistan’a Özgürlük” diye bağırdı. Yeri geldi ilim irfan yuvalarında bilim adamı kişiliği ile Türk tarihine ait, karanlıkta kalmış bazı önemli bilgilerin Orta Asya bölgesinde cereyan eden bölümlerine ışık tuttu ve yeri geldi çok sevdiği ülkesi olan Doğu Türkistan için yurt dışında ve Türkiye’de verdiği konferanslarla davasını anlattı.

9 Kasım 2001 tarihinde Ankara’da geçirdiği bir kalp krizi sonunda hayata gözlerini yumdu. Büyük dava adamı, Doğu Türkistan mücahidi, devlet adamı ve tarihçi merhum Mehmet Emin Buğra Beyin mezarı yanında toprağa verdik. Allah gani gani rahmet eylesin.

 

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ KOMÜNİST ÇİN VE TÜRKİYE (2)

08 Kasım 2003

Son yıllarda anlamsız ve kontrolsüz olarak komünist Çin’den ithal edilen kalitesiz ve sahte Çin malları sebebi ile Türkiye’deki üretim sektörü büyük 0 ölçüde kan kaybederek sonunda müthiş in bir durgunluk dönemine geçecek ve birçok sektörün Çin’e tamamen teslimiyeti ile bundan Türkiye ekonomisi onulmaz yaralar alacaktır.

Türkiye’nin 200 milyar dolar civarındaki iç ve dış borç yükünü hafifletmek için üretimin ve ihracatın mutlaka arttırılması şarttır. Bunun aksine borç faizlerin ödemek için her fırsatta zaten ekonomik sarsıntı içindeki halkın cebine “ek vergi” adı altında uzanma kolaycılığı sonunda ekonomik felaketlere sebep olacaktır. Komünist Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olduktan sonra (9-13 Kasım 2001) Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Avrupa Birliği ve Japonya’nın ardından Çin dünyada dördüncü en büyük ticaret hacmine sahip ülke konumuna gelmiştir. Bilhassa 11 Eylül hadisesinden sonra bütün dünya “uluslararası terörizmle mücadele” konusu ile meşgul olurken Çin dünyadaki ekonomik performansını arttırmaya yönelik çabalar içinde olmuş ve bu konuda bir hayli de mesafe kat etmiştir. 11 Eylül olayı dünya ekonomisinin yavaşlamazına sebep olurken Çin11 Eylül olayını kendi lehine çevirmeyi başaran nadir ülkelerdendir.  “Terörizmle Mücadele” adı altında istilası altındaki Doğu Türkistan da tam bir “insan avı” başlatarak terör estirmiştir.

Dünya Ticaret örgütüne üyelik hakkını elde etmesinin ardından da düşük maliyetli ve devlet destekli tarımsal ve sanayi ürünlerinin ihracatını hızlandırarak Güneydoğu Asya ülkeleri olan Tayvan (Milliyetçi Çin), Güney Kore, Tayland, Malezya, Endonezya ve Singapur gibi          ülkelerin ihracatlarına büyük darbe vurarak bu ülkelerin dünyadaki Pazar paylarını bir hayli küçültmüştür. Güneydoğu Asya ülkeleri Çin’in bu gidişatını kendi ülkeleri açısından en asgari seviyelere indirmek için kendilerince bir takım taktikler ve önlemler geliştirmektedirler.

Dünyada kendi nüfus  potansiyellerini (Bir milyar üç yüz elli milyon) en büyük koz ve güç olarak gören Komünist Çin ucuz insan gücüne dayalı üretim maliyeti düşük kalitesiz ürünleri ile dünya piyasalarını büyük ölçüde etkisi altına alma yolunda iken karşısındaki en büyük rakibi ise, yine nüfus yönünden ikinci sırada gelen Hindistan olmaktadır. Diğer yandan sermaye birikimi ve ulaştığı teknoloji alanındaki rekabet gücü ve yeni silahlanma stratejisi ile bölge ülkelerinin ve dünyanın dikkatlerini üzerine çeken Japonya, özellikle, Komünist Çin için adeta “Demoklesin kılıcı” misali duran bir ülkedir. Dünya Ticaret Örgütü üyesi olduktan sonra, bu örgüte üye ülkelerin yararına faaliyet göstereceği açıklamalarında bulunan Çin kendince bu örgüt içindeki gelişmekte olan ülkelerin DTÖ’ndeki lideri olma rolünü üstlenmiş görüntüsünü de vermeye çalışmaktadır. Komünist Çin’in DTO’ne üyeliği sanayileşmiş ülke ekonomilerini de düşünceye sevk etmektedir. Çünkü, tarım ürünlerinin yanında bilgi teknolojisi ve otomotiv sektöründe de boy göstermeye kalkışması ABD, AB ve Japonya’yı da Çin’e karşı bazı tedbirler ve ticari kısıtlamalar getirmeye yöneltmiştir. Umarız ki; Komünist Çin ile “ticari ilişkiler” adı altında alaka kurmaya kalkışan Türkiye yetkilileri Türkiye aleyhine devamlı olarak büyüyen ticari açığı da bir an evvel kapatmanın çarelerini arayıp bulurlar.

Çünkü; Komünist Çin’in de içinde bulunduğu “kurtlar sofrası”nda ülke ekonomisi yönetmek kansız bir tefeciyle uğraşmak kadar zordur.

Lütfen Kızıl Çin’i ciddiye alınız...

 

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ KOMÜNİST ÇİN VE TÜRKİYE (1)

07 Kasım 2003

“Balık yemeyi değil balık tutmayı öğretmek” sözü, Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadedeki siyasi, ekonomik ve millî varlığını yakından ilgilendiren olmazsa olmaz şartların önemini ortaya koyan bir ifade şeklidir. Türkiye’de batı hayranlığının başlaması ve her yönden batıya bağımlılığın adeta millî bir hastalık haline dönüşmesi sürecinin başladığı yıllardan itibaren Türk müteşebbislerinin önünü tıkayan, halkı tembelliğe ve kolaycılığa sevk eden bir önemli hadise; üretim ve dış ticaret mekanizmasının dişleri arasına sıkışmış olan “hazırcılık” hastalığıdır.

“Üretimi bırak ben sana daha ucuza vereceğim” aldatmacası ile ortaya çıkan Türkiye’nin “stratejik müttefikleri” yıllar yılı ısrarla üretim ve. ticaret mekanizmasının çarkları arasına çomak sokarak adeta felç etmiştir. Ne yazık ki; bu durum sıradan halk tarafından dahi fark edilerek dile getir ilmesine rağmen gözlerini iktidar hırsı bürümüş bazı siyasilerin .ferasetsizlikleri ve hatta ihanet derecesine varan aymazlıkları sebebi ile bir türlü düzeltilememiştir. Bütün bunlara ilaveten, son yıllarda Türkiye’yi yönetmeye talip olmuş bir yakım devlet ricalinin de inanılmaz derecelere varan “Çin hayranlığı” Türkiye’nin dışa bağımlılık hastalığına bir de “ Çin’e Bağımlılık” hastalığını da eklemiştir. Türkiye’ye kilit ihracatı ile giren  Çinliler buna her geçen gün yeni ürünler de ilave ederek Türkiye’deki üretim sektörünü bitkisel hayata sokmaya devam etmektedir. Bilhassa 9-13 Kasım 2001 tarihlerinde Katar’da düzenlenen. dünya Ticaret Örgütü’nün 4. Bakanlar konferans sırasında Dünya Ticaret örgütüne üyelik için yaptığı müracaatı kabul edilen Komünist Çin, o tarihten sonra uluslararası ticaret sistematiğinin ortaya çıkardığı bazı pürüzleri de bertaraf ederek daha bir, güven içinde yoluna devam eder hale gelmiştir. Şu anda dünyadaki küresel üretimi % 2, uluslar arası ticareti ise % 2 oranında arttırmış bulunmaktadır. Fakat bu durum, birçok dünya ülkesini ciddi anlamda endişeye sev ketmiş olduğundan “Çin malları istilası”na karşı bazı önlemler alma yol una gidilmektedir. Bu ülkelerin başında ABD ve Japonya gelmektedir. Türkiye’de tam olarak 25 sektörü doğrudan etkileyen  Çin malları istilası’na karşı ise, Türkiye’deki yetkililer hiçbir önlem alma gereği duymadığı gibi giderek büyüyen bir Çin hayranlığının peşinden koşmaktadırlar. Sahte ve kalitesiz Çin mallarının felç ettiği sektörlerin başında saraciye, cep telefonu, oyuncak, elektronik aletler ve bilgisayar gelmektedir.

ATO’nun Türkiye’deki “Çin malları ” ile ilgili, olarak yaptığı araştırma, Çin’den gelen sahte ve kalitesiz, sözde ucuz malların Türk halkını giderek hazırcılığa, üretimden vazgeçmeye ve “Balık tutmaya değil balık yemeye sevk etmektedir.” Bunun sonu ise Türkiye ekonomisi için hüsran demektir. Çin’den ithal edilen kalemlere bakıldığında 224.8 milyon dolarlık elektrikli makine ve cihazlar, 160 milyon dolarlık nükleer reaktör, kazan-makine ve cihazlar, 56 milyon dolarlık mineral katkılar yağlar ve mumlar, 47.5 milyon dolarlık pamuk, 43 milyon dolarlık organik kimyasallar, 23.5 milyon dolarlık deri eşya ve saraciye satın alındığı anlaşılmaktadır. Komünist Çin’in stratejik planlarından biri olan Türkiye’ye mal ye insan ihraç etme taktiği hızla devam ediyor. Devletin yetkililerini bu konuda bir defa daha Çin ile kurulacak ticari münasebetlerde ihtiyatı elden bırakmamaya çağırıyoruz.

 

İŞGAL GÜÇLERİ İÇİN IRAK “ÇIKMAZ SOKAK” HALİNİ ALDI

06 Kasım 2003

Sözde Irak halkının hamiliğine soyunarak “Irak’a özgürlük getireceğiz” iddiası ile bu ülkeyi işgal eden ABD, bugünlerde Irak’ta hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Saddam heykelinin yıkılışını Saddam yönetiminin yıkılışı ve Irak’ın kesin şekilde teslim alınması olarak algılayan ABD ve yandaşları bu konuda yanılmış olduklarını açıkça görmeye başladılar. Çünkü işgal gücü askerleri her an enselerinde kendilerini bir gölge gibi takip eden sürpriz ölümlerin soğuk nefesini hissetmekte ve sıranın ne zaman kendilerine geleceğini bile memenin stresi, korkusu ve perişanlığı içindeler.

Önceleri meydana gelen tek tük direniş olaylarını normal olarak gören ve kısa sürede bu direniş çabalarının da kökünün kazınacağının rahatlığı ile küçümser bir mahiyette ve acımasızca yapılan katliamlarla bu ve benzeri çatışmaları bastıran ABD askerleri, şimdilerde ise giderek yayılan, çoğalan ve dehşet verici boyutlara ulaşan gerilla savaşı karşısında büyük bir panik yaşamaktadırlar. Önceleri Bağdat merkezli ve Bağdat’ın batısındaki Felluce, Ramadi ve yine Bağdat’ın kuzeyindeki Tikrit ve Bakuba’da devam eden direniş hareketleri bugün bütün Irak’ta yer yer şiddetli patlamalar eşliğindeki saldırılarla öyle küçümsenecek bir görüntü arz etmeyen bir karşı savaş izlenimi vermektedir. Önceleri sinen ve işgali kabullenen bir görüntü sergileyen Irak halkı her geçen gün biraz daha seslerini yükseltmekte olup, işgal güçlerine olan tep kilerini de ortaya koymaya başladılar. Geçen pazar (02.11.2003) Felluce yakınlarında Iraklı direnişçiler tarafından düşürülen ve 16 ABD askerinin öldüğü nakliye helikopterinin enkazının yanına koşan halk ABD aleyhinde gösteriler yaptılar. Ayrıca gazeteci Hasan Cemal’in konuştuğu 14 yaşındaki bir Iraklı çocuğun söz konusu helikopterin vurulması hadisesini ailesi ile televizyondan görerek evde ailece sevinçle dans ettiklerini söylemesi de artık yediden yetmişe bütün Irak halkının ülkelerinin işgaline tepkili olduklarını ortaya koymaktadır.

Şunun altını çizerek ifade etmek gerekir ki; artık Irak halkı top yekûn bir kurtuluş savaşı başlatmanın işaretlerini vermektedir. 2015 yılına kadar Irak’ta kalacak mesajını veren ABD yetkilileri, yakın zamanda bu iddialarını çekmek durumunda kalacaklardır. Gidişat bunu gösteriyor. Ayrıca bir diğer önemli konu; Irak halkı Türk askerinin Irak’a gelmesini genellikle istememektedir.

“Kuzey Irak kontrolümüz altındadır.” Yalanı ile Türkiye’yi oyalayan ve Kuzey Irak’ı doğrudan doğruya Kürt çapulculara teslim eden “stratejik müttefikimiz” ABD, Türkiye’den hangi yüzle asker istemektedir, bunu da anlamak mümkün değildir. Bereket versin ki 1. tezkere Sayın Tayyip Erdoğan’a rağmen meclisten geçmedi. Ya bir de geçmiş olsa idi Türkiye topraklarına yerleşecek olan 62000 ABD askeri Türkiye’yi adeta bir yolgeçen hanına çevirecek ve büyük bir tehlikenin girdabına düşürecekti. Rusya devlet başkanı Viladimir Putin uluslararası terörizmle mücadelenin ancak uluslararası topluluğun mutabakatı ile yapılacağını ifade ederek; Irak’a asker gönderme konusunda bir soru soran İtalyan gazetecilere; gündemlerinde böyle bir konunun olmadığını, böyle bir konuda teşebbüste bulunmanın tutarsızlık ve aptallık olacağını söylemiştir.

Aklın yolu birdir. Ülkesini ağır bir enkazın altından çekip çıkarmayı hedefleyen ve bu konuda samimi olan devlet adamlarının anlamsız ve tehlikeli maceralar peşinde olması akıl karı değildir.

 

KOMÜNİST ÇİN’İN EKONOMİDEKİ BÜYÜME HIZI

ALIN TERİNİN SÖMÜRÜLMESİ İLE ORANTILIDIR

05 Kasım 203

Çin’de aralıksız, olarak 54 yıldır iktidarda bulunan ve kimi stratejistlere göre bundan sonra da kolay kolay bir rejim değişikliğinin söz konusu olmaya cağı ileri sürülen Komünist Çin dünya ekonomisinin gözde kutuplarından biri olma özelliğini sürdürüyor. Çin’in son yıllarda ekonomisinin yıldızını parlatan Ve dünyanın ekonomideki ilgi odağı haline getiren unsurların başında ülkeyi yöneten diktatörlerin halkın emeğini ve alın terini sömürmesi gelmektedir. 800 milyon insanın kırsal kesimlerde hiçbir sosyal güvencesinin bulunmadığı göz önüne alındığında ve 400 milyon insanın açlık ve sefaletle boğuştuğu düşünüldüğünde Çin’in iktidarda bulunan komünist partisi üst düzey yöneticilerinden ve bunların yakınlarından ibaret bir mutlu azınlıkların ülkesi olduğu ortaya çıkacaktır.

Komünist Çin’in, dünyadaki ezeli ve ebedi rakibi olan ABD’yi her alanda geride bırakma çabaları son yıllarda netice vermeye başlamış görünmektedir. %7-8 civarında bir büyüme hızına eriştiklerini ilan eden Çin’e bu yılki yabancı sermaye akışı bir hayli arttı. Bu ülkeye yapılan 52 milyar dolarlık yabancı şirket yatırımı ile ABD’yi ilk defa geride bıraktılar. Komünist Çin ülkeye yabancı sermaye akışını arttırabilmek için neredeyse bütün resmî prosedür ve formaliteleri ortadan kaldırmıştır. Bu sebeple de Çin yabancı yatırımcılar için yatırım yapılacak en cazip ülkelerden biri haline gelmiştir. Son derece düşük üretim maliyetleri ile elde edilen ürünlerde dünya pazarlarında geçer akçe bütün mallarla çok kolay rekabet edebilmekte ve Türkiye başta olmak üzere dünyadaki birçok üretici firmalar fabrika ve atölyelerinin kapısına kilit vurarak Çin’de fason mal üretimine yönelmişlerdir. Çin, 400 milyar dolar gibi bir döviz rezervi ile dünyanın başta gelen ülkelerinden biri haline gelmiştir. Buraya kadarki tablo Çin’in diğer dünya devletlerinin gıpta ile baktığı bir tılsımlı ülke haline getirmiştir. Gerçekte ise; yakalanılan büyüme hızı, yabancı sermaye akışı, sahip olunan döviz rezervi gibi parıltılardan halk kesinlikle zerrece istifade edememektedir. 200 milyon resmi kayıtlı ve 500 milyon civarındaki kayıtsız işsizler ordusu ile işsizliğin Çığ gibi büyüdüğü bir ülkedir. Halkın dörtte üçü kesin olarak açlıktan ölmemek için tam anlamı ile bir ölüm-kalım mücadelesi vermektedir. Bir Çinli emek sahibinin aylık geliri ancak ve ancak 8-10 doları geçememekte, bir doktorun maaşı ise 20 dolar civarında seyretmektedir. Emeğin ve alın terinin bu kadar ucuz olduğu bir ülkede üretim maliyeti nasıl ucuz olmasın ve dünya piyasalarını kalitesiz Çin malları nasıl istila etmesin?

Ayrıca Komünist Parti üst düzey yöneticileri kapitalist ülkelere kaçabilecek Çinli sermaye sahiplerini de yakın markaja alarak kolunu kanadını kırmaktadır. İşte bir misal: Daily Telegraph’ın haberine göre; Komünist Çin’in yeni lideri Hujintao 33 yaşındaki kızı Hu Haiging’i internet patronlarından 61 milyon dolarlık servetin sahibi Mao Daolin ile evlendirmek pahasına mevcut maddiyatın Çin’i terk etmesinin önüne geçmiştir.

 

 BİR DOĞUM HİKAYESİ VE DOĞU TÜRKİSTAN

04 Kasım 2003

Hiç şüphe yok ki; yüce yaradanımızın överek yarattığı mahlukat insanoğludur. insanoğlunun da diğer mahlukatlardan ayrı bir fıtratı vardır. O da özgür düşünce, özgür vicdan, özgürce kendisini ifade etme isteği ve arzusu içinde olmasıdır. Beşeri münasebetlerinde de istedikleri ile ilgilenmek, istemediklerine karşı da tavır alabilme serbestisi içinde olması ve bu yöndeki iradesinin tahakküm altında oluşuna tepkili olmasıdır. Asırlardır devamlı olarak değişen dünya düzeni içerisinde bocalamalar geçiren insanlar, fikir vicdan ve davranış özgürlüğünü yakalayabildikleri yönetim sistemlerinde hoşnutluklarını açıkça belli etmişler, maddi ve manevi olarak bütün varlıklarının baskı altında tutulduğu rejimler içerisinde de insan fıtratına aykırı düzenden kurtuluşa ermenin mücadelesi içinde olmuşlardır...

Bir ülke ve o ülkenin insanlarını düşününüz! Bebekler anne rahmine düştükleri andan itibaren risk altında olsun ve ülkeyi idare edenler tarafından konulan kotanın dışında dünyaya gelme sürecinde bulunsun. Ve bir gün, ayağı yalınayak yarı aç yarı tok elinde çantası ülkelerin kırsal bölgelerine kadar ulaşarak gah izinsiz hamile kalan bir anne adayı üzerine yapılan bir şeref sizce, alçakça ihbarı değerlendirmek, ya da periyodik olarak kendisinin görev alanı içindeki evleri dolaşarak mecburi kürtaj yapmayı üstlenmiş bir doktor müsveddesinin getireceği ölüm fermanının, daha dünyaya gözlerini açmamış varlığına uzanmasını bekliyor olsun... Bu tehlikeleri 9 ay boyunca annesinin mahareti ile bertaraf eden bebeğin dünyaya gelişi ile, ülkeyi sömürenlerin ellerinde hazır beklettikten “Kara nüfus” damgasını alnının ortasına yesin ve ömrü boyunca devlet kendisine iaşe vermesin, okula gidemesin, işe giremesin ve yaşadığı sürece tehlike ve tehdit altında ve de sefalet içinde yaşıyor olsun.. .İşte bu ülkenin adı Komünist Çin işgali altındaki “Doğu Türkistan”dır. insanlar güpegündüz yol ortasında Çinli polislerce durdurularak hiçbir açıklama yapılmadan ellerine yüzlerce insanın içerisinde kelepçe, ayaklarına da “işkel” adı verilen prangalar takılarak sürüklene sürüklene bir meçhule doğru götürül ve bir daha akıbetinden haber alınamasın. İşte bu ülke Çin işgali altındaki” Doğu Türkistan” dır. Gecenin bir vaktinde evinin kapısı kırılarak içeri giren Çinli askerlerce çoluk çocuğunun feryatlarına aldırış edilmeksizin evin reisi evden alınıp götürülsün, evde “arama yapıyoruz” bahanesi ile evin altı üstüne getirilsin ve ev eşyaları kapının dışına çıkartılarak ateşe verilsin. İşte bu ülke “Doğu Türkistan”dır.

İnsanlar aç kalmamak için Çinlinin gasp ettiği kendi topraklarını hububat yetiştirmek için kiralasın ve sonunda bütün çektiği meşakkatlerin karşılığı olarak kendisine yüklenen ağır vergileri ödeyemediği için hububatını da ellerinden alsınlar ve yeniden açlığa mahkum olsun. İşte bu ülke “Doğu Türkistan”dır. Kalabalık iş yerlerinde gizli namaz kılan ve oruç tutanlar tespit edildiğinde “işyerinin verimini düşürüyor” suçlaması ile yüzlerce insan önünde orucunu yemeye mecbur etsinler. işte bu ülke komünist Çin işgali altındaki “Doğu Türkistan”dır.

Şu mübarek Ramazan ayında Çin ile dostluklarını ilan etmekle şereflenen(!) insanların kulakları çınlasın...

 

ZALİMLERİN ZULMÜ VE İNANCIN ZAFERİ (2)

03 Kasım 2003

Dünya düzenini tek başına kontrol etmeye çalışan ve bu Yönde bariz adımlar atan ABD son olarak BM kararlarını da hiçe Sayarak gayri meşru bir şekilde Irak’a askeri harekata karar verdi. Bu esnada Irak’taki halkın ve zalim Saddam’ın askerlerinin sokaklara dökülerek yaptıkları gövde göster ileri dünya kamuoyuna ABD’n Irak’ı işgalinin çok çetin ve zor olacağı Yönünde kanaat sahibi yapıyordu Fakat, ABD Irak’ı tabir yerinde ise tereyağından kıl çeker gibi kolayca teslim almış ve Irak halkının (Saddam’ın değil) yanında yer alan herkes yanılgıya düşmüştü.

Düzenli bir ordusu bulunan ve Uzun yıllar bağımsız yaşayan bir Irak’ın bu kadar kolay işgale boyun eğmesi tarihte sık rastlanılan bir hadise değildi. O halde bu teslimiyet neyin nesi idi? Bir emperyalistin bir ülkeyi işgal etmesi karşısında bu kadar aciz davranması dünya kamuoyunda çeşitli spekülasyon de sebep olmaktaydı Çünkü; birinci körfez harekatı sırasında yine ABD’nin mutlak Üstünlüğü söz iken Saddam Sağ bırakılmış ve akıllarda bir çok soru işareti oluşmuştu Bu defa ki işgalde de nasıl oldu ise Saddam buharlaşmış Irak teslim olmuş ve Saddam’ın ABD ile anlaşarak ülkesine ihanet etmiş olabileceği olmuştu. (Bu ihtimal hâlâ devam ediyor.) Fakat; ekranlardan yansıyan ve akıllarda kalan bir Irak özel muhafız ordusu görüntüsü vardı ki, bu askerlerin Irak’ın işgal edilişi esnasında nereye kayboldukları herkes tarafından düşünülüyordu. Kefeni andıran, tepeden tırnağa bembeyaz giysiler ve üzerileri patlayıcılarla donanmış beyaz kar maskeli ve ellerinde otomatik silâhlar bulunan askerler her an ölüme hazır birer intihar komandosu görünümünde idi. Irak işgal edildi, işgal güçleri zafer sarhoşluğu içinde, ülkelerinde kahramanlar gibi karşılandılar. Bütün dünya devletleri, uluslararası insan hakları örgütleri ve özellikle de BM örgütü sessiz, etkisiz ve kayıtsızlığını devam ettirdi. ABD’nin yaptığının yanına kar kaldığını zannettiği bir sırada ABD’yi yeni sürpriz şaşkına çevirmeye başladı. Irak’ın işgalinden sonraki dönem için yeteri kadar bir hazırlık yapmadığı anlaşılan ABD’nin bugünkü açıkça perişan hali işgal ordularının beklemediği bir durumdu. Gün geçmiyor ki Irak’ta ABD askerlerine bir saldırı yapılmamış olsun. Gün geçmiyor k Irak’ta bir veya birkaç ABD askeri öldürülmesin. Yapılan bombalı ve silahlı saldırıların düzenli ve profesyonel bir fraksiyon tarafından yapıldı ı anlaşılmaktadır. Irak’ın bu görünmez v meçhul savaşçıları büyük bir ihtimal ile sözünü ettiğimiz beyaz giysili intihar komandoları olmalıdır.

 Düzenli ordulara karşı sahip olunan harp teknolojisi ile üstün gelen işgal güçleri; düzensiz ve cephesi belli olmayan savaşçılar karşısında afallamış ve çuvallamış durumdadır. Savaşın başladığı ilk günlerde birçok basın ve yayın organlarında bazı stratejistlerin ABD için Irak bir “ikinci Vietnam olabilir” şeklindeki ifadeleri bu günlerde resmen gerçekleşmiş ve işgal orduları için Irak bir cehenneme dönüşmüştür. Eğer bu saldırıları düzenleyenler yalnızca terör eylemi yapmış olmak için değil, Irak’ın özgürlüğü için mücadele ediyorlarsa bu mücadele ile işgal güçlerinin başa çıkması asla mümkün değildir. Eninde sonunda haksız yere Irak’ı işgal edenler çok büyük bir ölçüde kendi ülkesinde ve dünyada prestij kaybına uğramış olarak Irak topraklarından çıkmak mecburiyetinde kalacaktır. ABD ve İngiltere işledikleri insanlık suçuna ortak olacak ülkeler aramaktadır. Pakistan bu konuda açık ve net olarak olumsuz yönde tavrını ortaya koydu. Darısı diğer ülkelere… İnşallah, Irak bağımsızlığına yeniden kavuşarak Saddam’sız bir devlet kurarsa zalimlerin hiçbir zaman kesin zafere ulaşamayacakları bir defa daha ispatlanmış olacaktır.

 

Unutulmamalıdır ki; sessiz kalanlar zalimlerdendir.

ZALİMLERİN ZULMÜ VE İNANCIN ZAFERİ (1)

01 Kasım 2003

“Zulüm ile abad olanın ahiri berbat olur” diyen atalarımız bu veciz sözü başlarından geçirdikleri dramatik hadiseler ve yaşadıkları büyük tecrübeler ışığında söylemiş olmalıdırlar. Zaten bu sözün ne kadar doğru bir söz olduğu günümüzde de açıkça yaşanmakta olan olaylarla anlaşılmaktadır.

Tarihin hiçbir döneminde zalimlikleri ile hükümranlık sürmek isteyenlerin tahtları ebediyen sağlam kalamamıştır. Bir bölgede zulmün baş göstermesi ile beraber halkta otomatikman ortaya çıkan hoşnutsuzluk ve nefret duyguları karşı taarruza geçmiş ve bir zaman sonra zalimlerin tahtlarını sarsmaya başlayarak eninde sonunda yıkıp yerle bir etmişlerdir. Hele bir de halklardaki bu karşı tepkinin temelinde “istiklâl Mücadelesi” yatıyorsa işte o zaman bu ulvi mücadele karşısında durabilecek hiçbir güç yoktur. Ülkeleri haksız yere işgal edilen insanlarda ortaya çıkan özgür olma duygusu tıpkı bir yanardağ gibidir. Bu duygunun püskürttüğü lavlar önüne çıkan hiçbir engeli engel olarak kabul etmez, bu lavları su ile söndürmek ise asla mümkün değildir. Neticede mecrasını bulur ve varacağı noktaya mutlaka ulaşır. Afganistan’ı işgal eden eski Sovyetler Birliği hiçbir zaman tam anlamı ile Afganistan'ı teslim alamamıştır. Çünkü; o dönemlerde işgal güçlerine karşı tek yumruk, tek yürek olarak Afganistan dağlarında Rus ayısına karşı özgürlük mücadelesi veren Afgan mücahitleri bütün dünyayı şaşkına çeviren top yekun bir savaş vermiştir. İşgalci güçlere karşı inançla, iman gücü ile cephelerde nöbetleşerek ibadetlerini ifa etmek sureti ile verdikleri mücadele esnasında dünyanın dört bir yanından maddi ve manevi destek aldılar. Sonunda ABD'nin o dönemlerde tek rakibi ve dünyanın en güçlü ordularından birine sahip Sovyetler Birliği Afgan mücahitleri karşısında mağlup olarak Afganistan topraklarını terk etmek zorunda kalmış ve bunun akabinde geçirdiği siyasi sarsıntı sonucunda da 1990'lı yılların başından itibaren dağılıp gitmiştir.

Dünyanın en süper teknolojisine ve ABD desteğine sahip İsrail devleti işgal etmiş olduğu Filistin topraklarında bu güne kadar huzurlu olamamıştır, olamayacaktır. Çünkü Filistin halkı bir özgürlük mücadelesini canları pahasına şanla şerefle sürdürmektedirler. Rus işgali altındaki Çeçenistan halkının bağımsızlık mücadelesi ise ayrı bir destandır. Eninde sonunda inançlı, imanlı Çeçen halkı Rus işgalcilerine karşı mutlaka muzaffer olacaktır.

1949 yılında Doğu Türkistan'ı işgal eden Komünist Çin, Doğu Türkistan halkının yarım asırdır süren özgürlük mücadelesi ile bir türlü baş edememenin sarsıntısını yaşamakta ve istiklâl isteyen Doğu Türkistan halkını bütün dünyaya terörist olduğu iddiası ve iftirası ile şikayet etmektedir. Çin bütün entrikaları, yalanları, karalama kampanyaları, katliamları, soykırım girişimleri netice vermeyecektir. Çünkü Çin vahşeti karşısında patlamaya hazır durumdaki Doğu Türkistan halkı durmaktadır. Büyük bir iman ve inançla sürdürülen psikolojik, kültürel, millî ve manevi mücadele mutlaka günün birinde meyvesini verecek ve 40 milyon Doğu Türkistan halkı gerçek anlamdaki özgürlüğüne kavuşacaktır. Allah(cc) mazlumlarla beraberdir.

 

 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz