HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

ARALIK-2003

“MUTLU YILLAR” KİMLERİN OLSUN

31 Aralık 2003

Neredeyse insanı dehşete düşürecek derecede çılgınlıkların, taşkınlıkların, şirazeden çıkmışlıkların, yaşanacağı bir yenİ yılın daha eşiğine gelindi. Her milletin kendine özgü ananevi güzellikleri olması gerekirken, Türkiye’de batı hayranlığının başladığı tarihlerden beri adeta sistematik olarak Türk milletinin bünyesine yerleştirilmeye çalışılan Hıristiyan batının “Noelciliği” bu günlere gelindiğinde maalesef birçok Hıristiyancı bile geride bırakacak seviyelerde milletimizin yaşamında yer edinmiş görünmektedir.

Yeni bir yılın başlangıcında insanların birbirlerine güzel temenni ve dileklerde bulunması, Allah’tan sağlıklı, sıhhatli, dert ve kederlerden uzak, felaketlerin ve acıların yaşanmadığı günler dilemesi en ideal olandır.

Fakat; “bir yılımız hep böyle geçsin” mantığı ile çamların kesilmesi, envai çeşit içkilerin hazırlanarak bunların İçilmesi sonucunda felaketlere kapı aralaması, körpecik çocukların gece yarısı bacadan girecek “Noel Baba”larının hediyeler getireceği yalanı ile kandırılması, her türlü eğlence yerlerinde alkol duvarını aştıktan sonra ertesi sabaha (öğlen vaktine ) bir çok zarar ziyanla uyanılmasının  Allah aşkına neresi iyi ? Bir yıl onların mantığı ile hep böyle mi geçmelidir?  Milletimizin damarlarına bu melanetleri kimler zerk etti ? Nasıl bu hale gelindi? Bir yıl boyunca geçim sıkıntısı içinde kıvranan insanlarımızın bir bölümünün “o gece” için bir hindi ve bir şişe içki alabilmenin ve çocuklarının ekmeğinden keserek piyango bileti satın almanın kaygısına düşmesinin bizim Müslüman Türk kültüründeki yeri nedir. Allah aşkına? Bütün bu ifadelerimiz yalnızca çok sevdiğimiz milletimize dostça, serzenişlerimizdir.

Sonuç olarak; ben böyle düşünüyorum diye hiç kimse yaptığı “ Noel programı”ndan vazgeçecek değil. İyi ve kötü davranışların tamamı herkesin kendisini ilgilendirir ve sonuçlarına da katlanırlar. Asıl söylemek istediğim; bizim millî ve manevi değerlerimiz arasında tarihi bir geçmişi bulunmayan “Noelcilik”in nasıl böyle kabul gördüğü ve yaşamımıza yerleştiğidir. Dünyanın süper güçleri olarak bilinen devletlerin hangi konularda süper olduklarını dünya kamuoyu gayet iyi bilmektedir. Dünyaya “globalizm”, “entegrasyon”, “ barış” ve insan haklarından yana oldukları konusunda mesajlar veren “küresel güç”lerin geçen yıl başında yayınladıkları yeni yıl mesajının ardından işledikleri insan hakları ihlalleri ayyuka çıktı, insan kafataslarından yaptıkları kuleler göğe yükseldi. Öyle görünüyor ki; bu yılbaşında yine bildik mesajlar yayınlayacaklar ve ardından Doğu Türkistan’da, Çenenistan’da, Filistin’de ve dünyanın bir başka bölgesinde katlettikleri insan kafataslarında şarap içerek yılbaşı kutlayacaklardır. Mağdur ve mazlum insanların kan ve gözyaşlarının oluşturduğu nehirler genişleyerek akmaya devam ederken, bu nehrin mimarları yılbaşı gecesinde ellerinde şarap şişeleri ile rafting yapacaklardır...

Allah’tan dileğimiz; huzurlu, sağlıklı, emperyalistlerin boyunduruğundan kurtulmuş, hür ve bağımsız insanların dünyasında gerçek barışın hakim olduğu bir düzen içerisinde yaşamaktır. Kir ve entrikalara bulaşmamış bütün insanlara mutlu ve müreffeh nice yıllar diliyorum.

 

 DOĞU TÜRKİSTANLILAR YOL AYRIMINDA MI ?

30 Aralık 2003

Millî, dinî, kültürel, iktisadi ve insani yönlerden bütün hakları vahşice gasp edilmekte olan 40 milyon Doğu Türkistan halkı Çinli işgalcilerden gerçek anlamda bağımsızlıklarını elde edene kadar Doğu Türkistan’daki her türlü olumsuz şartlara rağmen mücadelelerine devam edeceklerdir. Doğu Türkistan’da tam anlamı ile cehennem azabı yaşayan ve bir var oluş savaşının içindeki Doğu Türkistan halkından dünyanın hiçbir ülkesi “millî Kurtuluş Mücadelesi”nden vazgeçmesini ve birer birer Kızıl Çin ‘in giyotinin önüne boyunlarını uzatarak kuyruğa girmesini isteyemez. Buna hiçbir dünya ülkesinin hakkı da yok, gücü de yetmez. Çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor...

Doğu Türkistan dışındaki dünya ülkelerinde yaşayan ve Doğu Türkistan'daki Çin mezalimini dünya kamuoyuna anlatmak mecburiyetinde olanların da bu günlerde tam olarak bir yol ayrımında olduklarını ifade etmenin de yanlış olmayacağı kanaatindeyim. Çünkü; son dönemlerde ve bilhassa “11 Eylül” dönemecinden sonra fırsattan istifade etmeye kalkışan Komünist Çin tam manasıyla tabir yerinde ise çamura yatarak dünya kamuoyunu kendilerinin alçakça iftiraları ve yalanları ile yanlış yönde etkilemeye ve her bir Doğu Türkistanlıyı birer potansiyel terörist olarak lanse etmeye çalışmış olduğundan bazı dünya devletleri Çin’in bu feryatlarını yerinde görerek kendi ülkelerinde yaşayan uygurların üzerinde bir baskı uygulama cihetine gitmiştir. Dolayısıyla bugün dünyanın neresinde Doğu Türkistanlı varsa adeta diken üstündedir. Doğu Türkistan diasporasının üzerindeki tedirginliğin ne zaman kalkacağı ya da kaldırılacağı da belli değil. Kızıl Çin Doğu Türkistanlılar hakkında uydurma terörist listeleri çıkartarak dünyaya dağıttıkça Çin’in bir tedhişçi ve gayri demokratik bir devlet olmasına bakılmaksızın “devlet” adını taşıdığından dolayı iddiaları değerlendirerek Doğu Türkistan kökenliler üzerinde çeşitli baskılar uygulanılmaktadır.

İşte bu sebepledir ki; Doğu Türkistan diasporası bir yol ayrımı üzerindedir. Ya Çin’in dayatmaları ile uygulanan devamlı ve bunaltıcı baskılar yüzünden “nasıl olsa daha fazlasına izin verilmeyecek, sonuç alınamayacak olunduktan sonra neden uğraşalım” denilerek mücadele cephesi terk edilerek inzivaya çekilinecek. Ya da bir ülkenin bağımsızlığını kazanmanın cefasız, çilesiz ve tabir yerindeyse tereyağından kıl çeker gibi olmayacağının bilinci ile hareket edilerek yaşanılan ülkelerdeki yasal ve demokratik bütün imkanlardan tam olarak istifade etmenin yolları araştırılacak ve o ülkelerin Çin ile sorun yaşamayacağı zeminler bulunacak ve Doğu Türkistan’da verilmekte olan istiklâl mücadelesine destek olunarak oradaki Uygur halkının duygu, düşünce ve çabalarının hür dünyadaki sesi olmaya devam edilecektir.

İstiklâl Mücadelesi veren milletlerin her çıkan rüzgarla savrulmak ve yok olmak gibi bir lüksleri yoktur, olmamalıdır. Millî mücadelenin yeri, zamanı ve şartları yoktur. Doğu Türkistan dışında yaşayan insanların dikkat edecekleri tek şey bulundukları ülkeleri zor durumda bırakmamaktır.

Unutulmamalıdır ki; karayı gözden kaybetmeyi göze alamayanlar okyanusları keşfedemezler.

 

TÜRKİYE’NİN MUTLAKA “DOĞU TÜRKİSTAN UFKU” OLMALIDIR

29 Aralık 2003

Doğu Türkistan’ın halkı davasının son birkaç yıl zarfında bir kısır döngünün içine kilitlendiğini söylemenin yanlış bir ifade olmayacağı kanaatindeyim. Çünkü; Komünist Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın kurtuluş mücadelesini yürütmek mecburiyetinde olan Doğu Türkistan Diasporasının ancak bulundukları ülkelerin yasalarındaki demokratik haklardan yararlanarak yollarına devam edebilmeleri mümkün iken; demokrasi ile idare edildiği iddia edilen bazı devletler ne yazık ki; evrensel bir kavram olarak bildiğimiz ve öyle olması gereken demokrasiyi işlerine geldiği gibi yorumlayarak gerektiğinde anlaşılmaz bir biçimde bir çifte standartçılığın içine sokmaktadırlar.

Bahse konu devletlerin bu davranışlarından en büyük etken, dünyada kıran kırana devam edilen ekonomik yarışta kulvarın dışında kalmış olmaları, yada bu yarışın en gerilerinde koşmak zorunda kalmalarının getirdiği dezavantajlar sebebi ile ezici bir ekonomik güce sahip büyük ve güçlü devletlerin dayatmaları ile karşı karşıya kalmalarıdır. Elbette Doğu Türkistanlılar olarak bu devletlerin içinde bulundukları durum dolayısıyla sergilemek zorunda kaldıkları olumsuz ve bizim açımızdan üzücü tavrı bir noktaya kadar anlayışla karşılayabiliriz. Fakat; ifrata kaçan seviyelerdeki engelleyici, yasakçı ve baskıcı davranışlarında tasvip edilmesi beklenilmemelidir.

Doğu Türkistan’daki Kızıl Çin zulmünün şiddetli baskısı ve Müslüman Türk soyunun yok edilmek istenmesi karşısındaki tek çıkar yolun, ülke dışına çıkarak Doğu Türkistan’da çekilmekte olan dert ve ızdırapları dünya kamuoyuna anlatmak olduğunu düşünenler, bin bir türlü risk ve tehlikeleri göze alarak, bir yolunu bulup yurt dışına çıkmakta ve bulabildikleri bütün fırsatları değerlendirerek de demokratik yollarla dünyaya Çin’in ikiyüzlülüğünü ve uğranılan haksızlıkları anlatmaya çalışmaktadırlar. Doğu Türkistanlılar bunu yaparken yaşadıkları ülkelerin uluslar arası arenada herhangi bir diplomatik sıkıntıyla karşılaşmaması için azami dikkati göstermektedirler. Dünyanın hiçbir ülkesinde teröre bulaşmış bir Doğu Türkistanlı kimliği ile terörist olarak yakalanmış kimseye rastlanılmamaktadır. Fakat buna rağmen bazı dünya devletleri Kızıl Çin’in Doğu Türkistanlılar hakkında ortaya attıkları yalan ve iftiralarını hiçbir incelemeye tabi tutmaksızın değerlendirmeye almakta ve hayali terörist avına çıkmaktadırlar.

Millî, dini ve kültürel açılardan Doğu Türkistanlılarla hiçbir bağlan bulunmayan milletlerin ve devletlerin böylesi davranışları, insan hakları ihlalleri bağlamında çifte standartçılık ve beklenen bir durum olarak görülse de; din, dil, örf, adet, gelenek; görenek, tarih ve soy birliği bulunan Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kızıl Çin ‘in yalan ve iftiralarını ciddiye ve dikkate alarak Doğu Türkistanlıların demokratik yollarla yürüttükleri faaliyetlerinin önünü “Gizli Başbakanlık Genelgesi” ile kesmeye çalışması anlaşılır gibi değildir. Türkiye’nin, Çin’i resmen karşısına alacak davranışlarla değil, Çin’in Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Doğu Türkistan kökenli insanları Türkiye’de baskı altına almasına izin vermeyerek dostuna ve düşmanlarına en anlamlı mesajı vermesini bekliyoruz.

Türkiye’nin ne pahasına olursa olsun bir “Doğu Türkistan” ufku olmalıdır. Bu ufuk kısa vadede değilse de uzun vadede güçlü ve büyük devlet olma yolunda ki Türkiye için eşsiz bir zenginlik ve güç kaynağı olacaktır.

 

UYGAR DÜNYA UYGAR OLDUĞUNU GÖSTERMELİDİR

26 Aralık 2003

Dünyada en köklü, en eski tarihe ve medeniyete sahip olan Uygurların bugün karşı karşıya bulunduğu hazin durum, “uygar dünya” olmakla övünen dünya devletlerinin bir utanç vesikası olarak karşımızda duruyor.

Bir kertenkelenin hayat sürecini incelemek amacı ile çok astronomik maddi ve manevi harcamalardan kaçınmayan sözde uygar devletler söz konusu olan insan hayatı olunca ve bu insanlar Müslüman ahaliden olunca üç maymunu oynamaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Bumudur insanlık? bumudur hümanizm? bumudur insan haklarına saygı ? bumudur haktan, hukuktan, adaletten söz etmek?

21. asırda tek kutuplu bir güç olma yarışı içindeki devletler içine düştükleri çifte standartçılıktan sıyrılamazlarsa dünya hakimiyeti hayallerinin içinde boğulmaya mahkum olacaklardır. Çünkü bu güne kadar uğramakta oldukları haksızlıklara yeterince mukavemet göstermeyen mazlum, mağdur ve mağrur milletler günün birinde “artık yeter” noktasına gelecek olurlarsa ki; gelmeleri kaçınılmaz görünüyor. 0 vakit bu gün sahibi olmak1a övünülen paranın, teknolojinin hiçbir işe yaramadığını açıkça göreceklerdir. Bir düşünelim dünya hakimiyeti peşindeki devletler gözlerine kestirdikleri ülkeleri; dillerinden düşürmedikleri “insan hakları”, “barış” (bu arada birde ucube bir ‘dinler arası dialoğ’ çıktı.) “evrenselik” gibi telaffuzu hoş fakat hiçbir zaman riayet edilmeyen kavramları da hiçe sayarak ve ayaklar altına alarak işgal etmekte ve o ülke insanlarına da insanlık dışı muameleleri reva görmektedirler...

Peki bütün bu adaletsizlikleri dünya devletleri görmüyorlar mı? elbette görüyorlar ve hatta bu zulümleri yapan zalimlere de destek, hatta ortak bile olmaktadırlar...

Ezilen, horlanan ve soyları kurutulmak istenen mazlum milletler kimden veya hangi ülkeden yardım ve destek beklesinler? Gırtlaklarına kadar rezalet içindeki bazı dünya devletlerinin bir başkasına yardım etmesi zaten düşünülemez.. Bu durumda; işgal altındaki ülkelerin insanları “tırnağın varsa başını kaşı” sözünde olduğu gibi kendilerince bir kurtuluş mücadelesinin içine mecburen girmektedirler. Bun durum karşısında BM ve diğer dünya devletlerinin yaptıkları ise, bölgesel problemlerin kaynağına inmek ve mantıklı çözümler üretmek yerine işin kolaycılığına giderek “zayıf1ar için güçlülerle kötü olmamak” mantalitesinden hareketle soykırımlara karşı duran insanların tamamına “terörist” gözü ile bakmakla çözüm yerine meseleleri daha da kördüğüm haline getirmektedirler.

Dünyadaki emperyalistlerin ve emperyalistlere destek veren devletlerin şunu çok iyi bilmeleri gerekir. Haksız yere ve bir damla petrol veya stratejik bölgelerli ele geçirme yarışı uğruna ülke topraklarının işgal edilmesi devam ettiği müddetçe karşı koyma mücadeleleri de dünya durdukça sürecektir.

Irzına, namusuna, ecdat yadigarı topraklarına ve yiyecek ekmeğine göz diktiğiniz ve bu ulvi değerlerini elinden aldığınız insanların kuzu kuzu siz işgalcilere boyun eğeceğini zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Yukarıda saydığım bu değerlerin sizce bir kıymeti olmayabilir. Fakat kimi milletler için bu değerlerin yaşamdan daha önemli olduğunu da unutmayın.

 

ÇİN’İN GİZLİ VE SİNSİ İSTİLA PLANI “NÜFUS İHRACI”

24 Aralık 2003

 Dünyada küresel güç olma yarışı içindeki devletlerin kıyasıya mücadelesi olanca hızı ile devam ediyor. ABD; kendisinin dünyanın tek küresel gücü olma yolundaki icraatlarını haksız işgallerle, katliamlarla, masum insanların öldürülmesi pahasına ve dünya kamuoyunun tep- kilerini de hiçe sayarak sürdürüyor. Küresel güç ve dünya hakimiyeti peşindeki diğer bir emperyalist de bugünkü komünist Çin’dir.

Komünist Çin ABD’nin izlediği stratejiden daha farklı olarak kendi millî karakterine uygun bir başka yöntemle yayılmacılığını sürdürüyor. Mao’nun ölümünden sonraki Çin yönetiminin “Batıya açılma” adı altında başlattığı, önce Doğu Türkistan’ı istila etme planları doğrultusunda sinsi, gizli ve ısrarlı politikalarına Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını elde etmelerinin ardından daha farklı yollar izleyerek devam ettiriyor.

1996 yılında Doğu Türkistan ile sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan’a çok sayıda Çinlinin sözde ticari amaçları bahane ederek akın akın girdiklerini, hatta; Kazakistan’ın Doğu Türkistan ile sınır bölgesi olan Yarkent’ten çok astronomik rakamlarla arsalar satın aldıklarını ve buralara çok katlı binalar inşa ederek Çin’den kalabalık aileleri getirip yerleştirdiklerinin haberlerini almış ve Türk kamuoyunu bu konuda bilgilendirmeye çalışmıştık. Bu haberlerimize inanan inandı, inanmayanlar da Çinlilerin yalanlarına ve inkarcılıklarına kanmaya devam ettiler. Bu yakınlarda ajanslarda yer alan bir habere göre bizim geçmişte aldığımız haberleri teyit eder mahiyette gelişmelerin olduğunu Kazak basın organları yayınlamış bulunuyor.

Çinlilerin Kazakistan’ın Alagöl Bölgesi civarında 7000 hektarlık bir araziyi 10 yıllığına kiralayarak bu bölgeye 3000 Çinli çiftçi getirip çiftçilik yapma peşinde olduklarını öğreniyoruz. Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerindeki bakir ticari potansiyel konusunda Türkiye’nin yeterli fizibilite çalışmaları bulunmadığından Türkiye’nin dışındaki birçok ülkenin insanları bu bölgelerdeki iş alanlarını doldurdular. Türkiye için belki bu bölgelerde çiftçilik alanında bir avantaj söz konusu olabilecekti fakat bu alanı da biz AB’ye girebilme rüyaları içinde oyalanırken Çinliler doldurmaktadır. Gerçi Türkiye’deki çiftçilerin elindeki bütün imkanlar AB istiyor diye dayatma kotalarla rezil edilirken başka ülkelerde çiftçilik yapmayı düşünmek biraz hayalcilik olur ama düşünmeden de edemiyoruz. Çünkü; dünyada en geniş ve bakir Türk topraklarına sahip Kazakistan’daki imkanlardan soydaş ve dindaş olan Türkiye’nin istifade etmesi daha mantıklı değil mi? Tarım ülkesi olan Türkiye bu yıl Kazakistan’dan 185 bin ton buğday ithal etmek zorunda kalmıştır. Bu oran belki gelecek yıllarda daha da fazla olabilir çünkü Türkiye’de çiftçilik giderek çıkmaza sokulmaktadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; “En büyük potansiyelimiz nüfusumuzdur.” diyen Çinliler belki sıcak savaşlar yolu ile değil ama; çiftçi, tüccar, turist ve umut yolcusu adı altında bütün dünyaya nüfus ihracı yaparak sinsi ve gizlice istila planları yapmaktadır. Dikkat !!!  

 

TÜRK TARİH ESERLERİ BAŞKA MİLLETLERİN  İNSAFINA TERK

EDİLEMEZ

23 Aralık 2003

Sayın Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan’ın Özbekistan ziyareti esnasında tarihi mekanları gezerken oldukça duygulu anlar yaşadığına dair haberleri gazetelerden öğrendik. Özellikle de Semerkant’taki Uluğbey Rasathanesi’ni görüp incelerken hayranlığını gizleyemeyerek “Şimdiye kadar yalnızca kitap sayfalarında gördüğümüz yerleri yerinde bizzat görmek nasip oldu.” ifadesini kullanmıştır.

Muhterem Başbakanımız! Türklerin yaşadığı coğrafya üzerinde daha ne kadar nadide tarihi eserlerin mevcut olduğunu yerinde görüp tespitler yapmak için belki zatı alinizin yeteri kadar zamanınız olmayabilir. Fakat; Doğu Türkistan’da ve Batı Türkistan’da ( Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan ve diğerleri) dünyanın hiçbir yerinde eşi ve benzeri olmayan Türk-İslam eserlerini gün yüzüne çıkartmak için elinizde mükemmel bir fırsat. vardır. Nasıl olsa sizin gayretlerinizin önünde bir muhalefet de yok. O halde; zatı alinizin yalnızca küçük bir bölümünü ziyaret etme imkanı bulduğunuz bu tarihi eserleri yerinde görmek tespitler yapmak ve gerekirse, bu eserlerin ihmal yüzünden harabeye dönüşmesini engellemek adına özel, ciddi ve kapasiteli bir ekip kurulması yönünde inisiyatif kullanarak çok büyük ve dünya durdukça rahmet okutacak hizmetlere imza atabilirsiniz.

Şunu da söylemeliyim ki; Semerkant ziyaretiniz esnasında  “Bu eserler her hangi bir milletin değil bütün insanlığın eserleridir. İnsanlık bunlara (tarihi eserlere) sahip çıkacaktır.” ifadesini kullanmışsınız. Evet doğrudur bu eserler elbette ki insanlık tarihinin eşsiz eserleridir ve mutlaka korunmalıdır. Fakat unutulmamalıdır ki; bu eserler Türk-İslam coğrafyası üzerinde yer almaktadır ve öncelikle bu nadide eserleri koruyup kollama görevi mensubu olmaktan şeref duyduğumuz Türk Milletine ait olmalıdır. Bu gün bu eserlerin bir bölümünün tahrip olmuş ve bakımsız halde olduğunu bizzat müşahede etmiş bulunuyorsunuz. Özbek kardeşlerimiz de maalesef eski Sovyetler Birliğinin musallat ettiği “Türk Boylarından Millet Türetme” illetinden kurtulamadıkları için “Biz Özbek’iz” demektedirler. Oysa ki önce Türk sonra Özbek boyundan oldukları inkar edilemez bir gerçektir. Dolayısıyla oralardaki tarihi eserler için “Bu eserler herhangi bir milletin değil bütün insanlığındır.” ifadesi geçmişteki hükümetlerin düştükleri hataya düşmektir. Geçmişte de böylesi beylik sözler yüzünden o bölgelerdeki soydaşlarımız hep ihmal edilerek sonunda “hazırlıksız yakalandık” noktasına gelindi...

Sözünü ettiğim özel araştırma ekibini kurmak ve Doğu Türkistan’da olsun, Batı Türkistan’da olsun gerekli girişimlerde bulunarak bu ecdat yadigarı eserleri ve dolayısıyla o bölgedeki soydaş ve dindaşlarımızla daha sıkı münasebetler bağlamak en tabii hakkımızdır. Çünkü binlerce kilometrelik uzaktaki Çinliler özel bilim adamları ekibi kurarak Topkapı sarayındaki Çin eserlerini incelemeye almışlar ve kitap haline getirerek Pekin büyükelçiliğimizde basın mensuplarına tanıtımını gerçekleştirmişlerdir.

Muhterem Başbakanım! Peki Çin kütüphanelerinde, müzelerinde ve arşivlerinde kaç tane Türk bilim adamımız araştırma yapmaktadır? Pekin Büyükelçimiz Rafet Akgünay’ın anlamsız bir şekilde “Bu kitap Türk-Çin dostluğunun ne kadar eskilere dayandığının göstergesidir.” ifadesinde ne kadar doğruluk payı olduğunu, Çin arşiv ve müzelerinde Türk bilim adamlarının yapacağı araştırma sonuçları ortaya koyacaktır.

 

 SOYDAŞ VE DİNDAŞ OLMANIN SORUMLULUKLARI (3)

22 Aralık 2003

Doğu Türkistanlıların sosyal, siyasal ve psikolojik durumunu en iyi anlayan milletin yine Türk Milleti olması gerekiyor. Değil mi ki soybirliği vardır, değil mi ki dil birliği vardır, Değil mi ki din birliği, kültür birliği, tarih ve en önemlisi de duygu birliği vardır...

Eğer Doğu Türkistanlılar duygu ve düşüncelerini öncelikle Anadolu Türklüğüne anlatamazsa, başka devletlere ve milletlere nasıl anlatacaktır? Türklere asırlardır bütün dünya milletlerinin gıpta ile bakmasının sebebi; Türk Milletinin hak ve özgürlüklerden yana tavrının açık ve net olması, mazlumun ve mağdurların yanında olması, adaletli olması zalimin karşısında zayıfın arkasında olmasıdır. Son yıllardaki bütün olumsuz duruşlara rağmen temelde var olan yukarıda saydığımız hasletlerin tamamının yok olduğuna inanasımız gelmiyor. Üzeri öİ1ülmeye yüz tutmuşsa bile yeniden bu manevi zenginliklerimize işlerlik kazandırmak, kir ve paslardan temizlenmek şarttır. Çünkü Türk Milleti bu millî ve manevi hasletleri ile vardır. Bunlardan vazgeçme veya uzaklaşma noktasına doğru sürüklenilmesi demek ise, doğrudan doğruya bir intihardır. millî ve manevi yönden kendisini kızağa çekmiş bir Türkiye'nin ise ne kendisine ne de mazlum ve mağdur durumdaki milletlere bir faydası olmayacaktır.

Hayalimizdeki ve görmek istediğimiz Türkiye; dünyaya at gözlüğü ile bakan,bencil, soydaşlarını göz ardı eden, karakteristik özelliklerinden fire veren bir Türkiye değil; tam tersine, dünyanın dört bir yanındaki gelişmelere karşı duyarlı, ilgili, öncelikli olarak soydaş ve dindaşlarına karşı daha hassas, onların durumları ile ilgili plan ve projeleri olan, onlarla kenetlenmek için ciddi adımları atan bir Türkiye'dir.

Türk hükümetlerinin bu güne kadar izlediği dış politikanın gidişatı, dünya ile entegrasyondan yana ve bütün devletlerle iyi ilişkiler içinde olmak yolundadır. Kimi hükümetler bu konuda gözle görülür başarılar elde ettiler, kimi hükümetler de başarısız oldular. Türkiye elbetteki bütün dünya ile iyi ve düzeyli ilişkiler içinde olmalıdır. Bu bir devlet için mutlaka olması gerekendir. Kimi zat-ı muhteremlerin Türkiye'deki Doğu Türkistanlıların Türkiye-Çin ilişkilerini bozmaya çalıştıklarını söylediklerine rastlıyoruz. Bu iddia kesinlikle doğru olmayıp, bir hezeyan içinde olduklarının ifadesidir.

Doğu Türkistanlılar hiçbir şekilde vatandaşı oldukları devlete nankörlük etmezler. Böyle bir iddiası olan hangi kademeden insan varsa bunu ispat etmek zorundadır. Doğu Türkistanlılar yedi ceddi anadoluda ömür geçirmiş ve kendisi de Türkiye'nin bir evladı gibi davranmayan çoğu insandan daha vatanseverdir, bu ülkeyi daha çok sevmektedir.

Türkiye Doğu Türkistanlıların duygu düşünce ve hayallerinin önünü kesmeye çalışmak şöyle dursun, Doğu Türkistanlılara ne yapmaları gerektiği konusunda, demokratik ve uluslararası hak ve özgürlükler bağlamında yol gösterici olabilmelidir, olmalıdır. Bu; tarihi, millî, dini ve insani bir görevdir, sorumluluktur. Türkiye Doğu Türkistanlıları başka güçlerin kucağına atmak ve kaderi ile baş başa bırakmak gibi bir nemelazımcılığın içine giremez.

Demokratik olmanın, demokrasinin ve de Cumhuriyetin en güzel tarafı; bireylerin devlete, devletin de bireylere karşı saygılı olmasıdır. Bir devleti idare edenlerin de; halkın duygu düşünce hedef ve hayallerine kavuşmasında yardımcı olması, onları iyi anlaması, iç ve dış düşmanlara karşı koruyup kollaması başta gelen vazifesidir.

Böylece soydaş ve dindaş olmanın gereği yerine gelmiş olur.

 

 SOYDAŞ VE DİNDAŞ  OLMANIN SORUMLULUKLARI (2)

20 Aralık 2003

 Doğu Türkistanlıların en büyük şanssızlıklarından birisi, Doğu Türkistan davasını öncelikle siyasetçilere anlatmakla başlama zorunda olmasıydı.. Çünkü daha yukarılara dert anlatmanın Türkiye’de en etkili yolu buydu.

Özü, sözü doğru, insanlara güven veren, kendisine aşırı derecede ilgi ve saygı gösteriyor görüntüsü altında yağcılık ve dalkavukluk edenlerden hoşlanmayan ve yanından kovan, her hali ile necip Türk Milletini temsil eden siyaset adamlarımız da elbette var idiler. Fakat böyle şahsiyetlerinde yukarılarda bir yerlerde önlerinin kesildiğini, onlara hizmet fırsatının verilmediğini gördük. Yine de ümitsizliğe kapılmadan anlatmaya devam etti...

Bütün ufkunu Misak-ı millî sınırları içersine hapsetmiş ve “Bu sınırların dışında bizi ilgilendiren hiçbir meselemiz yoktur. Dünyada bizden başka da Türk yoktur.” düşüncesinde olan insanlara, durumun bildiklerinden daha farklı olduğunu, Türkiye’yi adeta bir kurtarıcı gibi görün esaret altında Türklerin ve Türk topraklarının olduğunu anlatmak ise oldukça zor bir görevdi. Türkiye’deki kısıtlı imkanlara rağmen “anlatma” görevinin başarı ile sürdürüldüğünü iddia edebiliriz. Bu anlatımlarımız belki bugün için Doğu Türkistan’ın haklı davasının meclis kürsülerine taşınmasına, hükümetlerimiz nezdinde ciddi bir gündem oluşturmasına yetmemiştir. Ancak; 1950’li yılların başında “Doğu Türkistan”dan söz edildiğinde şaşkın şakın dudak bükerek “orası da neresiymiş!” diyerek bakıldığı günlerden, 250 milyonluk bir Türk dünyasının varlığından söz edilebildiği günlere gelinmiştir. Artık sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar da olsa Doğu Türkistan’ın komünist Çin esareti altında olduğunu ifade edebilen kürsü ehillerinin olduğu günlere, 4 Şubat 1997’de Çinlilerin gerçekleştirdikleri “Gulca Katliamı” esnasında Türkiye’nin dört bir yanında mitingler düzenleyen, Çinli işgalcileri kınayan kitlelerin var olduğu dönemlere gelinmiştir. Doğu Türkistanlılar, soydaş ve dindaş olduğunu sözde değil özde hissettiren insanları soydaş ve dindaş olarak kabul ederler ve onlara her zaman minnet duyarlar, onlara müteşekkirdirler.

Türkiye yetkililerinin Doğu Türkistanlılara yapabilecekleri en büyük kötülük Doğu Türkistanlıların Kızıl Çin esareti altındaki ülkeleri hakkında besledikleri duyguları köreltmesini istemesidir. Türkiye hükümetlerinin kızıl Çin ile sözde dostluk ve fındık ticareti uğruna “Doğu Türkistan Çin toprağıdır.” demeleridir. Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılar her ne kadar Türk vatandaşı olsalar da kökleri Doğu Türkistan’dadır ve yaşamları boyunca Doğu Türkistan’ı asla unutmayacaklardır.

Bu sebeple; konu ile ilgili olarak Çinliler istiyor diye Doğu Türkistanlıların ellerindeki demokratik haklarının sınırlandırılmaya kalkışılması, yasal faaliyetlerinin engellenmeye çalışılması ve Çinlilerden hiçbir zaman gelmeyecek olan üç kuruşluk maddi menfaat için, (Bu konuda ATO Başkanı Sinan Aygün’ün araştırma raporlarına bakılabilir.) soydaş ve dindaş olan ve de Türkiye’yi çok seven Doğu Türkistanlılara değil; Bilge Kağan’ın Orhun Kitabelerinde Türk Milletini dikkatli olması konusunda ciddiyetle uyardığı Çinlilere güveniyor görünmesi ne soydaşlıkla ne de dindaşlıkla bağdaşmayan bir durumdur.

 

 SOYDAŞ VE DİNDAŞ  OLMANIN SORUMLULUKLARI( 1 )

19 Aralık 2003

Serzenişlerimizin dostlara yönelik olduğunun artık biliniyor olması gerekir. Düşmanın düşmanlığı zaten belli, düşmanlığını açıkça belli ediyor. Dostlarımızın da (eğer gerçek dost iseler) dostluklarını karanlıkta göz kırpmadan açıkça göstermelerini bekliyoruz.

Anadolu’nun Türklere yurt olduğu tarihlerden beri Türkiye toprakları insanların dinine, diline, ırkına bakmaksızın birçok kavimlere kucak açmış, onlara da yurt olmuştur. Kökleri Doğu Türkistan'da olan Anadolu Türklüğü 1950'li yıllardan beri Türkiye'ye gelen Doğu  Türkistanlılara da kucak açmış, onları bağrına basmış ve Türkiye topraklarında yerleşip kök salması için imkanlar hazırlamıştır. Türkiye’ye yerleşen Doğu Türkistanlılar da Türkiye’yi vatan, Türk halkını da kardeş bilmiştir. Türkiye artık onlar için uğruna seve seve canlarını dahi verebilecekleri bir kutsal değer olmuştur. Bu güne kadar da sadık ve bilinçli birer yurttaş olarak hayatlarını bu topraklar üzerinde sürdürmektedirler. Aradan geçen yarım asırlık dönem içerisinde Türk Milleti ile öylesine kenetlendi, öylesine bütünleşti ki; karşılıklı evliliklerden doğan çocuklar bile bu gün çoluk çocuğa karıştılar. Bütün bunların olması gayet normal hadiselerdi. Çünkü Anadolu Türklüğü ile Doğu Türkistan Türklerinin arasında soy birliği, din birliği, dil birliği, örf, adet, gelenek görenek ve tarih birliği vardır. Daha kısa bir ifade ile et-tırnak gibidirler. Birbirlerin hiçbir alanda bir ayrılık söz konusu olamaz, olmamalıdır...

Veya biz Doğu Türkistanlılar öyle düşünüyoruz. Fakat; Türkiye hükümetlerinin göz ardı ettiği bir şey vardı. Doğu Türkistanlılar göbeklerinin kanının döküldüğü anayurtları olan Doğu Türkistan'dan ayrılarak neden Türkiye'de idiler? Kimi anasını, babasını, kimi eşini, çocuğunu, kimileri de hayallerini o topraklarda bırakarak Türkiye'ye gelmişlerdi. O halde Türkiye'den bir önemli beklentileri olmalıydı. Bu beklentilerini de zaman zaman her kademeden devlet ricaline anlatmışlardı. Türkiye'de yerleşmiş bir siyasi gelenek haline gelen ve siyasetçi adaylarının seçim önceleri yaptıkları sıklaştırılmış ziyaretler esnasında bu şahsiyetlerden hiçbir zaman asfalt, yol, iş ve başka talepleri olmamış; yalnızca iktidara geldiklerinde Çin esareti altındaki Doğu Türkistan'ın kurtuluşu için yürütülen demokratik mücadeleye destek vermeleri istenmiştir... Doğu Türkistanlıları Türkiye’de olmalarının sebebi; Komünist Çin işgali altındaki ülkelerinin içinde bulunduğu durumu dünya kamuoyuna en etkili biçimde anlatabilecekleri ülkenin Türkiye olduğunu düşünmeleridir. Türk Milleti bizlerin bu düşüncelerimizin boşuna olmadığını gösterdi. Her zaman duyguları ile de olsa Doğu Türkistan'ın haklı mücadelesine destek verdiler. Elbette ki kardeş, dindaş ve soydaş olmanın gereğiydi bu...

Peki bizlere çok büyük sözler veren, tabir yerinde ise mangalda kül bırakmayan, “Ben Doğu Türkistanlıların milletvekili olarak Ankara'ya gidiyorum'' diyen ve bizleri hayal kırıklığına uğratanlar bizimle kardeş, dindaş ve soydaş değiller miydi? Yoksa bu zatı muhteremler kardeş, dindaş ve soydaş olmanın ne anlama geldiğinin idrakinden yoksun muydular?

 

 İSA YUSUF ALPTEKİN’İN VEFATININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

18 Aralık 2003

Doğu Türkistan’ın çilekeş, cefakar ye yılmaz lideri İsa Yusuf Alptekin’in vefatının 8. yılında, 94 yıllık ömrünün neredeyse tamamını uğruna hasrettiği Doğu Türkistan’ın özgürlük mücadelesinde gelinen safha oldukça hazindir. Ülkeleri işgal edilen milletlerin İşgal kuvvetleri tarafından sürgüne gönderilmeleri ve zaman zaman da bazı devletler tarafından sahiplenilerek sürgündeki insanlara ciddi anlamda misyonlarına uygun şekilde destek vermeleri de tari­hte rastlanılan durumlardandır. Fakat; Çin zulmünü dünyaya anlatmak, İşgal altındaki yurtlarının İçinde bulunduğu ahval hakkında dünya kamuoyunu bilgilendirmek için Doğu Türkistan ayrılmak zorunda kalan Doğu Türkistan diasporasının yaşadıkları bütün ülkelere siyasi anlamda baskı altında tutulmaları BM insan hakları Evrensel Beyannamesinin hangi maddelerine uymaktadır?

Bunu birileri Doğu Türkistanlılara anlatmalıdır. Eğer izah edemiyorlarsa istisnasız olarak bu ülkelerin tamamının insan haklarını ihlal ettiklerini söyleyebiliriz. Çünkü; hangi ülke olursa olsun “Artık Doğu Türkistan diye bir ülke yoktur” Orası Çin’in ayrılmaz bir parçasıdır. Doğu Türkistan diye bir ülkenin özgür olmasından söz edemezsiniz. Oradaki 40 milyon Müslüman Türk Çinlilerin insafına terkedil­miştir, “ ‘Bağımsızlık istiyoruz. Bir millet soykırımlarla yok edilmektedir.’ gibi gürültüler kopararak Çin ile bizim aramızı açamazsınız. Buna izin vermeyiz.” Dünyadaki Türk-İslam düşmanı ülkelerin ve sözde dost devletlerin bu tavrını belki bir noktaya kadar anlamak mümkün olsa da, ezelden beri Doğu Türkistanlıların kardeş dindaş ye hami bilerek güvendikleri ve kendilerini kucağına attığı Türkiye'nin son dönemlerde sergilediği tavrı anlamakta gerçekten güçlük çekmekteyiz. Oysa ki merhum liderimiz, feraset sahibi şahsiyet olan İsa Yusuf Alptekin Türkiye’miz için :

“Türk dünyasının manevi lideri, yegane istinatgahı, umut kaynağı, medarı iftiharı olan Aziz Türkiye’mizi Allah ilelebet payidar eylesin ve onun himayesini, yardımını esir Doğu Türkistan’ın başından eksik etmesin” diyordu.

Fakat; 17 Aralık 1995 tari­hinde İsa Yusuf Alptekin’in vefatını müteakip Doğu Türkistan’ın haklı davasının gidişatının önüne türlü engeller çıkmaya, çıkartılmaya başlandı. Adeta rahmetli Alptekin’in vefat tarihi Doğu Türkistan’ın kurtuluş mücadelesi tarihinde bir dönüm noktası, bir milat oldu diyebiliriz. “Düşmanlarının gönlünü kazanmak için dostlarına arkasını döndü, düşmanı ona hiçbir zaman dost olmadı. Dostuna geri döndüğünde ise onun dostluğunu kaybetmişti.” sözünde olduğu gibi, Türkiye dostunu düşmanını çok iyi tanımalıdır. Ve hiçbir zaman dost olmayacak olanların sözde dostluğu uğruna gerçek dostlarını rencide etmemelidir. Cennetmekan liderimiz İsa Yusuf Alptekin Bey! Nur içinde yat.

 

DOĞU TÜRKİSTAN DAVASI PATİNAJ YAPMAKTAN

KURTARILMALIDIR

17 Aralık 2003

54 yıldır kesintisiz olarak sürdürülen Doğu Türkistan’ın haklı kurtuluş mücadelesinde gelinen nokta maalesef üzüntü vericidir. Bu günkü durum ile ilgili tabloya baktığımızda, dünyanın dört bir yanındaki Doğu Türkistanlılar yaşadıkları ülkelerin mevcut yasalarını ihlâl etmeye kalkışmadan, o ülkeleri uluslararası münasebetlerde sıkıntıya sokacak pozisyonlar içine girmeden, kendilerine tanınan insan hakları ve demokratik haklardan olabildiğince istifade ederek haklı davalarının dünya platformlarında kabul görmesi için gayret sarf etmişlerdir.

Fakat hiçbir dünya ülkesi, bugünlerde yani işgale uğradığı tarihin üzerinden yarım asır geçtikten sonra “Çin’in bir parçası olduğumuzu kabul etmeye hazırız” diyerek özgürlüklerinden bir anda vazgeçebilen Tibet meselesine gösterilen ilginin milyonda birini dahi Doğu Türkistan davasına göstermemiştir. Buna rağmen ise, Doğu Türkistan diasporası kırık kılıç ile de asla mücadele meydanını terk etmiş değildir. Bu uzun ve meşakkatli yolda ilerlerken “Ümitsizlik şeytandandır” hadis-i şerifini unutmamış ve içlerindeki ümit ışığını hiçbir zaman söndürmeden de yoluna devam edecektir.

Bugüne kadar alınan mesafe nedir diye soracak olursak her hangi bir olumlu yol kat edilememiştir. Şimdiye kadar faaliyet adı altında yapılanların tamamı mukaddes Doğu Türkistan davasını öldürmemiştir, Ondurmamıştır da...

Doğu Türkistan halkının mevcut durumla övünmesi elbette düşünülemez. Çünkü Doğu Türkistan henüz Çin işgalinden kurtulmuş değildir. O halde; Doğu Türkistan davasını patinaj yapmaktan kurtarmak için daha fazla gayret sarf edilmesi gerektiği ortadadır. Bu gayret ne olmalıdır? Bu gayret; uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde; insan hakları temel kurallarını ve maddelerini doğru ve iyi takip ederek ve mutlaka içinde yaşanılan ülkelerin yasalarına harfiyen riayet ederek Doğu Türkistan’ın haklı davasını biran önce dünyanın en etkin örgütlerine götürmek olmalıdır. Çünkü; 11 Eylül olaylarından sonra Doğu Türkistan davası önemli bir dönemece girmiş (girdirilmiş demek daha doğru olur) ve Komünist Çin’in fırsatçılığı ile bütün Doğu Türkistan halkı potansiyel birer terörist olarak lanse edilmeye çalışılmaktadır. Ayrıca, kendilerince zaman zaman da uydurma terörist listeleri yayınlayarak ve de El-Kaide terör örgütü ile de ilişkilendirme utanmazlığını da göstererek tabir yerinde ise çamura yatmayı sürdürüyor. Ne hazindir ki, bazı dünya ülkeleri de Çin entrikacılığını çok iyi bilmesine rağmen Çinlilerin bu zokalarını yutmakta ve Çinlilerin bitmez tükenmez arsız taleplerini değerlendirmeye almaktadırlar. Güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi Doğu Türkistan’ın bağımsızlığına kavuşması asla önlenemeyecektir. Gerçekler hiçbir zaman kirle kapatılamaz. Bugün Çin ile ilişkilerinin kötüleşmesini istemedikleri için Doğu Türkistan gerçeğine sırtını dönenler yakın bir gelecekte Doğu Türkistan’ın bağımsız olması ile Doğu Türkistanlıların yüzüne nasıl bakacaklardır?

 

KOMÜNİST ÇİN ABD GÖRÜŞMELERİ VE SONUÇLARI

16 Aralık 2003

Kızıl Çin Hükümeti dünya kamuoyunu siyasi ve diplomatik ahlaksızlıklarına alet etmeye devam ediyor. Neredeyse bütün dünya ülkelerine gönderdikleri sözcüleri vasıtası ile siyasi, diplomatik ve ekonomik entrikalar bağlamında arsız tüccar zihniyeti ile tabir yerinde ise çamura yatarak faaliyetlerini sürdürüyor.

Stratejik açıdan dünyada en önem verdiği bir ülke olan ABD’nin ekonomik tedbirler çerçevesinde Çin tekstil mallarına kota koyma kararı almasının ardından büyük ölçüde panikleyen Çin hükümeti ABD’ye Çin başbakanı Wen Jiabao’yu göndererek ABD ile Çin arasındaki ticari dengesizliğin görüşmeler yolu ile giderilmesi teklifini götürmüştür. Aslında Çin’e karşı çok hassas bir politika takip eden ABD’yi diğer dünya ülkelerinin de takip etmesi yararlarına olacaktır. Eğer, ABD’nin tekstil sektörü Çin tekstil ürünlerinin ABD’ye kotasız girişi sebebi ile krize girecek derecede etkilenmişse diğer ülkelerinde olumsuz yönde etkilenmemesi mümkün değildir. O halde en çok etkilendiğini yakından bildiğimiz Türkiye’nin de Çin tekstil ürünlerine ve diğer sahte, kalitesiz mallarına karşı gerekli önlemleri ve tedbirleri alması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çin başbakanı Wen Jiabao’nun ABD ziyaretinin çok verimli geçtiğini iddia eden Çin dışişleri bakanlığı sözcüsü Liu Jiachao iki taraf arasında geniş çaplı uzlaşma sağlandığını ileri sürse de basın toplantısı sırasında ayrıntılara pek girmek istemediği konuların var olması ABD ve Çin yetkilileri arasında cereyan eden görüşmelerin çok da verimli ve olumlu geçmediğini ortaya koymaktadır. Çünkü; bu görüşmeden alınan neticeler yerine Çin basın sözcüsü ABD’ye götürdükleri tekliflerden söz etmeyi uygun görmüştür. Söz konusu tekliflere bir göz atalım:

1-  ABD ile işbirliği geliştirilmeli ve karşılıklı çıkarlar arttırılmalıdır.

2- Kalkınmaya öncelik verilmeli. Ticaretteki dengesizlik sorunu ticari ve ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi yolu ile çözülmeli. Çin Amerika’nın Çin’e yönelik ticarette uyguladığı sınırlamaları kaldırmasını arzuluyor.

3- Ticari ve ekonomik koordinasyon mekanizması kurulmalı ve mükemmelleştirilmeli.

4- İkili ekonomik ve ticari ilişkilerdeki sorunlar her seferinde olduğu gibi sınırlama ve yaptırım yolu ile değil, eşit istişareler yolu ile çözülmeli.

5-  Ekonomik ve siyasi konular siyasileştirilmemeli. Görüldüğü üzere ABD yetkililerine götürülen bu tekliflere ABD yetkililerinin hangi cevapları verdikleri ise meçhuldür. Dünyada Komünist Çin entrikalarına en son kanacak olan ülkenin ABD olduğunu açıkça söyleyebiliriz.

Çin’in ABD’ye götürdüğü en önemli tekliflerden biri de Tayvan’ın bağımsızlık fikrine destek vermemesini istemiş olmasıdır. Bu konuda ABD’nin Çin’in bu teklifine pek sıcak bakmayacağı aşikardır. Çünkü, ideolojik olarak kesin çizgilerle ABD’den ayrı olan Komünist Çin’in sürekli baş ağrılarından biri olan Tayvan konusunun mesele olmaktan çıkması ABD hükümetinin asla işine gelmez.

 

ASKAR AKAYEV NEREYE KOŞUYOR?

15 Aralık 2003

1990 yılının başlarından itibaren eski Sovyetler Birliğinin dağılmasını müteakip bağımsızlıklarına kavuşan Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri 70 yıl boyunca Rus işgali altında geçirdik leri karanlık yılları çarçabuk unutarak, Türk soyuna mensup oldukları gerçeğini inkar edercesine, Rus emperyalizminin empoze ettiği şekilde Türk boylarından sözde Milletler oluşturma ve böylece parçalayıp zayıflatma entrikalarına kapılmışlardır. Böylece “Kazak”, “Kırgız”, “Özbek” vs gibi uydurma milletler oluşturma gafletinden bu güne kadar kurtulabilmiş değillerdir.

Tarihi geçmişini ve soyağacını bilmeyen veya öğrenmeyen topluluklar millet olamazlar. millî, dini ve kültürel kimliklerini inkara kalkışan milletler de eninde sonunda eriyip yok olmakla karşı karşıya kalırlar. Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmasına Türkiye’den daha fazla sevinen bir başka dünya ülkesi göstermek mümkün değildir. Fakat, son yıllarda Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin Türkiye’ye karşı olumsuz tavırlar içinde olmasının veya diğer bir deyimle soğuk davranmasının kendilerince haklı sebepleri vardır. Türk Cumhuriyetleri yönlerini daha çok Rusya ve Çin merkezli dır blok oluşturma maksadına doğru çevirmiştir. Bunun müsebbibi, bana göre bağımsızlığa henüz gözlerini açmış ve uluslararası ilişkilerde yeterince deneyim kazanma imkanı bulamamış olan Türk Cumhuriyetleri değil, “Hazırlıksız yakalandık” kolaycılığı ile bu bakir bölgeye sırtını dönen Türkiye hükümetleridir. Bu gün ise bazı olumsuzluklardan yakınmanın hiçbir anlamı yoktur. Türkiye’nin gerekli yönlendirme ve ciddi anlamda destekleme görevini yerine getirmeyerek yarattığı boşluğu Rusya, Çin, İran ve ABD doldurmuştur. Bunun sonucunda da Komünist Çin’in aralıksız girişimleri ve dayatmaları sonucunda “Şanghay İşbirliği Örgütü” adı ile bir şer birliği kurmuşlardır. Önceleri “Şanghay Beşlisi” olarak anılan ve daha sonra Özbekistan’ın da dahil olması ile “Şanghay Altılısı” olan bu örgüt ABD’nin ve AB ülkelerinin sistematik olarak dünyada hakimiyet kurma yarışının önünü kesmek ve Avrasya merkezli yeni bir blok oluşturma amacı taşımaktadır. Bu maksatlarında da başarılı olduklarını da söyleyebiliriz.

Geçtiğimiz hafta dünya ajanslarına geçen bir haber oldukça ilginçtir. Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev Şanghay İşbirliği Örgütü ile AB ülkeleri arasında köprü kurmak istediğini açıklamıştır. Askar Akayev kendisini dünya konjonktürünün neresinde görmektedir ki; böyle bir stratejik işbirliğinin mimarı olmaya soyunmuştur. Böyle önemli bir görev üstlenme heveslisi olan Akayev’in öncelikle Rusya ve Çin’in tahakkümünden ve dayatmalarından kurtularak gerçekten bağımsız bir Türk devleti olduğu imajını dünya kamuoyuna vermelidir. Aksi takdirde, Askar Akayev’in taşeron olarak tayin edildiği “köprü kurma” masalı, Kırgızistan’ı ve bütün Türk dünyasını Doğu ile batı arasındaki “kurtlar sofrası”nın menusu haline getirecektir.

 

TÜRKİYE YETKİLİLERİ DÜŞMANLARININ

YALNIZLAŞTIRMA POLİTİKALARINA

KAŞI UYANIK OLMALIDIR

13 Aralık 2003

 Türkiye’yi idare edenlerin yıllar yılı içine düştükleri yanlışlardan biri; Türkiye ve Türk Milletini hiç sevmemiş ve hiçbir zaman da sevmeyecek olan ülkelere karşı anlamsız bir biçimde hak etmedikleri değeri vermesi, sonunda da devamlı olarak hüsrana ve hayal kırıklıklarına uğramalarıdır. Oysa ki; devamlı olarak zaman kaybından başka bir şey kazandırmayan uğraşların ve emeklerin bir bölümü tarihi ve kültürel açıdan vazgeçilmez birlikteliklerin bulunduğu ülkelere yönelik olarak kullanılmış olsa bugün Türkiye bölgesinde ve Türk- İslam dünyasında sözde değil gerçek anlamda lider konumda olurdu.

Türkiye batılılaşma yolunda ne kadar büyük bir iştahla yönünü batıya ve ABD’ye dönmüşse bu sözde dostlar da Türkiye’nin altını oymak ve yükselişinin önüne engeller çıkartmak için bütün entrikalara başvurmaktadırlar. Türkiye’ye karşı asırlardır sevgi, muhabbet ve hayranlık besleyen dünyanın dört bir yanındaki Türk topluluklarını Türkiye’den uzaklaştırmak ve hatta Türkiye’ye karşı antipati uyandırmak maksadıyla sinsi ve alçakça faaliyetlerde bulundular. Burada üzülerek ifade etmeliyim ki; büyük ölçüde de muvaffak oldular. Düşmanların “bu muvaffakiyetlerinin müsebbibi de açık söylemek gerekirse Türkiye’den ilham almayı uman dış Türkler değil, Türkiye’yi doğru yönetecekleri iddiası ile iktidara gelen siyasi iktidarlar olmuştur. Söz konusu Türk topluluklarının en önemlilerinden biri de bugün Komünist Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’dır. İki milyon kilometrekareye yakın yüzölçümü ve 40 milyon nüfusu ile Türk dünyasının Türkiye’den sonra en yüksek nüfus oranına sahip Doğu Türkistan halkı tam manası ile bir Türkiye hayranıdır. Son yıllarda Türkiye ile Doğu Türkistanlıların arasına nifak sokmak isteyen Komünist Çin yetkilileri bin bir türlü Çin entrikalarını uygulamaya koymuş bulunmaktadır. Komünist Çin yetkililerinden Türkiye’ye gelen kim olursa olsun papağan misali; Doğu Türkistanlıları kastederek “Terör olayları Türkiye ile olan dostluğumuzu hiçbir zaman etkilemez” cümlesini tekrar edip durmaktadır.. Aslında buna karşılık Türkiye’deki siyasi iktidarlarında şunu söyleyebilmesini umuyoruz.” Çin’in Doğu Türkistan halkına yönelik olarak uygulamakta olduğu devlet terörü, 40 milyon Müslüman ve kardeş Doğu Türkistan halkı ile Türkiye’nin arasını açamaz” Bunu yapmak Türkiye’nin yetkililerinin üzerine düşen tarihi ve millî bir görevdir. Nasıl ki; Türkiyesiz bir Türk dünyasından söz edilemezse, Doğu Türkistansız bir Türk dünyasından da asla söz edilemez. Çünkü; dünyadaki bütün Türk toplulukları çınarının kökleri Doğu Türkistan’dır. Doğu Türkistan halkı yakın bir geleceğin hür ve bağımsız Doğu Türkistan’ın da Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte var olmak istiyor. Doğu Türkistanlılar Türkiye’den asla vazgeçmeyeceğine göre; “Türkiye Doğu Türkistan’dan vazgeçiyor görüntüsü vermemelidir.

 

DÜNYADA YAŞANAN KAOSLARIN SEBEBİ

İNSAN HAKLARI İHLALLERİDİR

11 Aralık 2003

Bütün dünya insanlığı bu günün (10 Aralık) “Dünya İnsan Hakları Günü” olması sebebi ile kendisine şu soruyu sormalıdır: “Bugünün anlamı nedir?” Elbetteki cevabını bulmakta oldukça zorlanacaktır. Çünkü görünürde son derece süslü ve popülist söylemlerde bulunan dünyanın önde gelen liderleri icraatlarında ise insan haklarını ihlal etmeye devam etmektedirler.

Geçmişi “gerici” olmakla suçlayan 21. yüzyılın modern dünyasının Frankeştaynları ne yazık ki modern olmayı kan içicilik, yobazlık, bencillik, işgalcilik ve kendisinden başka insanların haklarının gasp edilmesi olarak anlamışlardır. Dünyanın dört bir yanında vahşetin kol gezdiği gerçeğini sağduyu sahibi insanların görmemesi mümkün değildir. O . halde; kendilerini insan haklarının dünyadaki yegane koruyucusu olarak gören zümreler neden insan haklarını gerçek anlamda koruyup kollama adına sözde değil gerçek ve işlerliği olan uluslararası örgütler oluşturmazlar? Şimdiye kadar var olduğu söylenen insan hakları örgütlerinin dünyada hiçbir etkinliği bulunmamaktadır. Bu iddiamızın aksini iddia eden ilgili bir kurum ya da kişi çıkarsa insanlığı yakından ilgilendiren bu önemli konu tartışmaya açılabilecektir. Mevcut milletlerarası güçlü ve yaptırımı olan sivil örgütlerin tamamına bakılacak olursa hemen hemen hepsi de dünya finans çevrelerinin haklarını korumak adına kurulmuş örgütler olduğu anlaşılacaktır.

 Sırtı pek, karnı tok, milletlerin dışındaki mazlum, mağdur ve mağrur milletlerin haklarını koruyacak herhangi bir dünya devleti ya da sivil örgütün bulunmaması dünyadaki istikrarsızlıkların, hoşnutsuzlukların temelini oluşturmaktadır. Bu noksanlıklardan kendilerine vazife çıkartan bir takım karanlık güçler de dünyanın dört bir yanında kaos ve gerginlikler yaratmaktadırlar. Bu sebeple; yeniden örgütlenmesinin elzem hale geldiğine inandığımız ve yeni reformlarla hantallıktan ve küresel güçlerin etki alanından kurtarılacak bir BM örgütü aslında evrensel insan haklarının en etkin koruyucusu olabilir.

Demokrasiye inanan ve bütün dünyada demokrasinin ve insan haklarının yaygınlaşmasını ve yerleşmesini samimiyetle arzulayan devletlerin sivil örgütlenmelerin önünü açması ve var olanların da güçlendirilmesi işlerlik alanlarının genişletilmesi yolunda ciddi adımlar atmaları gerekmektedir. Bir ülkede vatanın bütünlüğüne kast edildiği ve bu yolda faaliyet gösterildiği sabit olmadıkça, insanlar üzerinde lüzumsuz kontroller ve demokratik özgürlüklerin kısıtlanması olgusu kaldırılmalıdır. İnsan haklarına en büyük saygı insanlara özgüven verebilmektir.

Hayalini kurduğumuz ve insan haklarının her alanda korunup kollanacağına inandığımız bir dünya düzeni oluştuğunda da; insan hakları ihlallerinin devlet nizamı haline getirildiği Komünist Çin’e baskı uygulanmalı ve Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine son vermesi istenmelidir.

 

KOMÜNİST ÇİN KÜRESEL HESAPLAR PEŞİNDE OLMAYI

SÜRDÜRÜYOR

10 Aralık 2003

Pekin hükümeti Tayvan hükümetine (Milliyetçi Çin) yönelik olarak tehditler savurmaya devam ediyor. Çin’deki iç savaşta Mao’nun kızıl ordusuna mağlup olan Milliyetçi Çin’in lideri Çan Kay Şek, Çin’e 160 km uzaklıktaki Formoza adasına kaçmış ve 1949’da Milliyetçi Çin hükümetini kurmuştu.

Uzun bir süre bu konuda sessiz kalan komünist Çin son yıllarda sık sık Tayvan’ın komünist Çin’in ayrılmaz bir parçası olduğu iddiasında bulunmaya devam ediyor. İdeolojik açıdan eskiden beri Komünist Çin’i bir rakip olarak gören ABD ise, kıta Çin’e karşı Tayvan hükümetini her konuda desteklemeyi sürdürdü. Şu da bir gerçek ki; eğer Tayvan’a ABD’nin açık desteği olmamış olsa şimdiye kadar Formoza adasını komünist Çin çoktan kendi topraklarına katmış olacaktı. Geçtiğimiz haftalarda Tayvan hükümetinin Çin Halk Cumhuriyetine dahil olup olmama konusunu halk referandumuna götürme kararı alması Komünist Çin’in yöneticilerini oldukça kızdırmıştı. Bu kararın hemen ardından Komünist Çin, Tayvan hükümetine karşı gerekirse güç kullanabileceklerini ileri sürerek tehdit etmişti. Hatta bu konudaki tavırlarının ciddiyetini ortaya koymak İçin de bu açıklamaları Çin Halk Cumhuriyetinin askeri yetkililerine yaptırtmışlardı. Gerçi bu karşılıklı restleşmeler yıllardır devam ediyor ve bugüne kadar da her iki Çin’in bu husustaki gidişatlarında tam olarak bir netlik de söz konusu değildir. Hatta bu arada Tayvan hükümeti de ilginç konularla Uzakdoğu’da gündem oluşturmaya devam ediyor. Mesela en son olarak ortaya attığı mizansen de şu: "Çin Halk Cumhuriyetinin Tayvan’a yönelttiği füzeleri kaldırmasını isteyelim mi?” şeklinde bir referandum. Böylesine ne anlama geldiği belli olmayan konularla adeta uzak doğuda bir” danışıklı dövüşün de söz konusu olabileceğini düşünmeden edemiyoruz. Tayvan’ın bağımsız olmak gibi bir iddia ile ortaya çıkmasının savaş sebebi sayılacağı naraları atan komünist Çin yetkilileri sanki böyle sunî gündemlerle Kuzey Kore meselesini dünya gündeminden uzak tutmak istiyor görüntüsü de vermektedir.

Komünist Çin’in Başbakanı Ven Jiabao ABD’yi ziyaret ediyor. Sebebi ziyareti ise gayet açık. •ABD’nin yıllar yılı Tayvan hükümetine verdiği desteği kesmesini istiyor. Öncelikli olarak BM genel sekreteri Kofi Annan ile görüşen Jiabao BM örgütünü yakından ve birebir ilgilendiren bütün küresel meselelerinde ele alınarak görüşüldüğü açıklamasını yapan Çin Başbakanı, ABD yetkililerinden daha önceleri ABD’nin Tek Çin” arzusundan yana oldukları yolundaki verdiği sözünü hatırlatarak bu konuda ABD’nin Asya’da bir istikrarsızlık sebebi olabilecek tutumlardan uzak durmasını istemiştir. Komünist Çin’in çok ince hesaplar peşinde olduğu ve ABD’nin Irak’ta uğradığı hezimeti fırsat bilerek Meksika, Kanada, Etiyopya ve daha adını açıklamadığı bilmem hangi ülke olmak üzere stratejik geziler ve konferanslarla tarihi Çin yayılmacılığının temellerini atmaya çalıştığı anlaşılıyor.

Gündem oluşturmayan devletlerin gündem oluşturan devletler tarafından saf dışı bırakılması kaçınılmazdır.

 

KOMÜNİST ÇİN İÇİNDEKİ DÜŞMANLARINI

ÇİNLİYE HAS YÖNTEMLERLE ETKİSİZLEŞTİRİYOR

09 Aralık 2003

Dünyada birçok devlet demokratikleşme yolunda adeta bir yarış içine girmişken komünizmin dünyadaki tek koruyucusu, savunucusu ve bu kemikleşmiş ideolojiyi 21. yüzyılın eşiğinde dahi başka ülkelere ihraç etmeye kalkan Komünist Çin yönetimi, eski Sovyetler Birliğinin parçalanarak tarihe karışmasından dahi etkilenmeksizin ( ki; Sovyetler Birliği Çin’deki mevcut ideolojinin fikir babasıdır) ısrarcılığını sürdürüyor. Bunu yaparken de öylesine sinsi bir politika takip ediyor ki, Çin’de komünizm aleyhtarı kitleler çoğaldıkça bu kitlelerin kontrol edilebilmesi için savunulan fikirler doğrultusunda yeni partiler kurdurtarak bu partiler çatısı altında toplanan insanların fikri akımlarını komünist ideolojinin çıkarları kulvarında etkisiz hale getirmektedirler.

Çin hükümeti dünya kamuoyuna şirin görünmek için barış ve insan haklarına saygı konusunda yaldızlı ve aldatıcı mesajlar gönderirken diğer yandan hakimiyeti altındaki insanlara tamamen insanlık dışı muameleleri reva görmektedir.

 O, 05.12.2003’de dünya ajanslarına gönderdiği haber- mesajda Çin’de Komünist düşüncede olmayan 600 bin insanın üyesi olduğu 8 partinin daha kurulu bulunduğunu açıklayan Çin Komünist Partisi Ulusal Birlik Cephesi çalışmaları bölümü yetkilisi You Luoping tarafından yayınlanan istatistiklerde bu partilere mensup 140 bbin kişinin halk meclislerinin değişik kademelerinde görev aldıkları ve dolayısıyla komünist partinin alacağı bütün kararlarda görüşlerinin önem taşıdığı açıklanmaktadır. Böylece komünist parti dışında kurdurulan bu partilerdeki rejim karşıtı düşünceye sahip insanlar ciddi şekilde kontrol altına alınmış olmaktadırlar.

 Çin’in siyasi sistematiğinin temelinin  Çin Komünist Partisi rehberliğindeki çok partili danışma sistemine bağlı olduğunu ileri süren komünist parti yetkilileri diğer partilerin muhalefet partisi değil kardeş partiler olduklarını iddia etseler de diğer 8 partinin ülke yönetiminde hiçbir yetkileri ve etkilerinin olmadığını kamuoyu çok iyi bilmektedir.

Bunlardan daha ilginç olanı ise, Komünist Çin’de “Tayvan Milliyetçi Halk Partisi” adı ile, Goumindang yani Çin’deki iç savaşta mağlup olarak Formoza adasına kaçan Çan Kay Şek adındaki Çinli liderin kurduğu ve bugün komünist Çin’in “ayrılmaz bir parçamızdır” iddiasında bulunduğu Tayvan hükümetinin temsilcileri niteliğinde bir partinin de bulunuyor olmasıdır.

Dünyanın en katı kuralları ile (kuralsızlıkları ile demek daha doğru olacaktır) devlet yönetilen ve bu ülkede yaşayan insanların devamlı olarak inanılmaz baskı ve şiddetlere ve insan hakları ihlallerine maruz kaldığı Komünist Çin rejiminde Komünist Partisinin danışma meclisi olarak adlandırılan ve komünist düşünceye sahip olmayan parti yöneticilerinin ya da üyelerinin ne kadarlık bir yetkiye ve siyasi inisiyatife sahip olabileceğini tahmin edebilmek zor olmasa gerek. Bir dönem Türkiye’de isminin dahi büyük tepkilere sebep olduğu ideolojik kavramlar adına bugünlerde resmen kurulan partilerin kapasitesinin siyasal ve sempatizan oranı olarak gücünün ne kadar olduğu açıkça görülmüştür. Çin’in de yaptığı budur. Her an rejim aleyhinde olanların devamlı büyümekte olduğunu zannetmektense yakından kontrol etmek daha akılcı bir yöntemdir.

 

TİLKİ DERİSİNDEN POST KOMÜNİST ÇİN’DEN DOST OLUR MU?

08 Aralık 2003

Komünist Çin hükümeti yetkililerinin Çin’in geleceği açısından stratejik buldukları bazı dünya ülkeleri ile ne yapıp edip dirsek temasına geçmeye ve yakınlık kurmaya çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda Türkiye ile yakınlaşma görüntüsü vermeye çalıştıklarından dolayı Türkiye yetkililerinin de Çinlilere değerinden fazla değer vermeleri uzun vadede Türkiye’ye kesinlikle zarar verecektir.

Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Halk Kongresi Daimi Komisyonu Başkan yardımcısı İsmail Amet ve beraberindekiler Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Aigo Song’un. mihmandarlığında Türkiye’deki gözlemlerine devam ediyorlar. Söz konusu heyet İstanbul Valisi Sayın Muammer Güler beyi ziyaretinin ardından Kuşadası’ndaki” terör” konulu bir konferansa katıldılar. Çin Halkı yabancı ülkelerle Dostluk Derneği Çin-Türk Dostluk Bölümü Başkanı görevini de yürüten İsmail Amet aynı derneğin Türkiye’deki temsilcileri tarafından davet edildiklerini söyleseler de Türkiye’nin bazı önemli dönemlerinde Türkiye’de kendilerince sebepler üreterek bir takım heyetler göndermek suretiyle  yerinde ve yakından  gözlemler yapmaları Çin devleti için neredeyse bir gelenek halini almıştır. Mesela seçimler öncesinde, yaşanan ekonomik krizler döneminde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin önemli kararlar alacakları dönemlerde bunu hep yaparlar. Çünkü; Çinliler bir ülkede ya da olayda ya vardır ve hakkıyla vardır veya o bölge ile hiç ilgilenmezler ve zamanının gelmesini beklerler. Bu esnada da sinsi sinsi planlar ve uzun vadeli projeler üzerinde hazırlık çalışmalarına devam ederler. Çinliler karakteristik bir özellik olarak hiçbir şeyi şansa ve ihtimallere bırakmazlar...

Terör olayları Türkiye ile ilişkilerimizi etkilemez.” diyerek, güya dostluk mesajları vermeye çalışan İsmail Amet’in bu sözlerinde ne derece samimi olduklarını zaman gösterecektir. Sebebine gelince bundan iki yıl önce Türkiye’ye iki milyon Çinli turist gönderecekleri palavrasını sıkan Çinli yetkililerin ülkesinden Türkiye’ye geçen yıl yalnızca 30.000 turist gelmiştir. (Tabi ki bu gelenler gerçekten döviz bırakabilecek turistler ise) Bu hesaba göre söz verdikleri iki milyon turistin gelmesi için aradan 65 yıl geçmesi gerekiyor. Hani nerede samimiyet ve sözünde durmak? Bu tablo ortada iken Çin’in Ankara Büyükelçisi Aigo pişkin pişkin bir de kalkıp “Çin ile Türkiye arasında turizm konusunda büyük adımlar atıldı” diyebilmektedir.

Aslına bakılırsa bu defa ki Çin heyetinin yüklendiği görev; İstanbul’da yaşanan bombalı terör saldırılarının bütün dünyada büyük yankı bulmasının ardından bu meselenin Türkiye’de yarattığı etkileri yerinde görmek ve Pekin hükümetine bütün ayrıntılarına kadar rapor vermektir. Çünkü; uzun vadede Türkiye’den elde etmek istedikleri siyasi ve ekonomik çıkarları söz konusudur. “Terör saldırıları nedeniyle birçok Avrupa ülkesinin vatandaşlarına Türkiye’ye gitmeyin çağrısı yaptığı dönemde biz Türkiye ile ilişkilerimizin düzeyini ispat etmek için gelmiş bulunuyoruz” diyerek tabir yerinde ise sineğin kanadından yağ çıkarırcasına kendi çıkarlarına yönelik en küçük fırsatları dahi değerlendirme yoluna gitmektedirler.

Türkiye şunu,çok iyi bilmelidir. Türkiye’ye Türklerden başka gerçek dost yoktur.

 

KOMÜNİST ÇİN’İN İÇ YÜZÜNÜ BİLMEYENLER

FİLDİŞİ KULELERDE AHKAM KESMEMELİDİRLER

06 Aralık 2003

Dünya platformlarında yaptıkları konuşmalarda insan haklarının evrenselliğinden, haktan, hukuktan, eşitliklerden bahseden ve bunun için de dünya devletlerinin müşterek hareket etmesi gerektiğini ileri süren komünist Çin yetkilileri kimi ülkeleri ziyaretleri esnasında kanlı yüzlerini kamufle ederek ilgi odağı haline gelebilmek için kürsülerden arya bile söylemektedirler.

Oysaki dünya devletleri arasında insan haklarının en çok ihlal edildiği ülkelerin başında komünist Çin gelmektedir. Rahmetli Ziya Paşa’nın söylediği gibi

“Onlar ki laf ile verirler dünyaya nizamat

Bin türlü teseyyub bulunur hanelerinde”

 İnsanlık adına her türlü ayıbın, insanlık suçlarının ve insan hakları ihlallerinin ayyuka çıktığı kendi düzenlerine (düzensizliklerine) bakmaksızın dünyadaki başka ülkelere laf ile çekidüzen vermeye kalkışırlar.

Komünist Çin’de çarkların nasıl işlediğine bakmaksızın veya bilmeksizin bir zamanlar Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmış (1977) bir zatı muhteremin Mao’ya hayranlığını dile getirmek için “Bir buçuk milyar insanına yiyecek temin eden dehâ” dediği gibi birçok ülke Çin’de Mao döneminde bir kişiye bir kat tek tip elbise kumaşı vererek bu elbiseyi 9 yıl giymesini istediğini, bütün varlığına el koyan devletin bir kişiye 8 kg mısır unu  vererek bununla bir ay boyunca karnını doyurmasının istendiğini, aksi takdirde açlıktan ölmesinin kimseyi ilgilendirmeyeceğini ilan ettiklerini ve bugün 450 milyon insanın açlık sınırının altında ölüm kalım mücadelesi vermekte olduğunu, açlıktan ölen insanların sayısının giderek arttığını, rüşvet ve iltimasın devlet kurumlarında normal bir hadise haline geldiğini, Komünist Partisi üst düzey yetkililerinin rüşvet yemekten adeta yağ bağladıklarını bütün halk açıkça biliyor. Komünist Çin devletinin halkın sefalete sürüklenmesine ters orantılı olarak %9 civarında bir büyüme yakalamış olması yaşam mücadelesi veren halkı hiç ilgilendirmemektedir.

Her türlü temel hak ve hürriyetlerin ihlal edildiği, insanların ömür boyu tahakküm altında ve hayatlarından her an endişe ederek yaşamak zorunda olduğu Çin’de, Komünist Parti yetkilileri dünyaya her ne kadar pembe bir Çin tablosu çizmeye çalışsa da gerçekte durum çok farklıdır.

21. yüzyılın vazgeçilmez bir iletişim ve bilgi aygıtı olan bilgisayarların insan hayatında yer almaya başlamasından en çok rahatsız olan devletlerden biri de Çin’dir. Sebebine gelince Çin’in değişik bölgelerinde insanların bilgisayarla tanışmalarını müteakip Çin hükümeti halkın bilgisayar kullanma haklarına da kısıtlamalar ve yasaklamalar getirmiştir. Yasaklanan sitelere girişlerin de yasaklandığı Çin’de son olarak hükümete muhalefet eden Liu Di adındaki Çinli tutuklanmış ve hapse atılmıştı. Liu’nun ailesinin bu konuyu dünya insan hakları kuruluşlarına aksettirmesinin ardından Liu Di’nin durumu dünya insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine sebep olmuştu. Bu durum karşısında dünyanın daha fazla tepkisini çekmek istemeyen Çin hükümeti Kincheng Hapishanesinde bir yıl süre ile tutuklu kalan 23 yaşındaki Liu Di’yi serbest bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bütün Doğu Türkistan’da Liu’nun durumunda olan binlerce İnternet suçlusu(!) uygur genç Çin hapishanelerinde dünya İnsan hakları örgütlerinin Liu Di’ye gösterilen alakanın gösterilmesini beklemektedirler. Tabii ki, Uygurların Müslüman ve Türk oldukları ayrımı yapılmazsa...

Dünyanın dört bir yanına sözde demokrasi ihraç etme girişimleri sonucu dünya istikrarına darbe vurmayı göze alan demokrasi havarisi devletler Doğu Türkistan’da işlenmekte olan insanlık suçlarına neden bir müdahale etmemektedirler? Yoksa Komünist Çin’den korkuyorlar mı?

 

KOMÜNİST ÇİN’İN FIRSAT DÜŞKÜNLÜĞÜ VE

ÇİN HEYETİNİN İSTANBUL ZİYARETİ

04 Aralık 2003

Komünist Çin yetkilileri bildik hezeyanlarına yenilerini ekleyerek yoluna devam ediyor. İnsanlık için bir başkasının mağduriyetinden istifadeye kalkışmanın ne derece kabul edilemez ve ahlakdışı bir davranış olduğu gayet açıktır. Dünyanın neresinde bir olumsuzluk yaşansa Çinli yetkililer o bölgede kendi çıkarlarına yönelik bir yarar elde etme çabası içine girerler.

Dünya piyasalarındaki en küçük boşluğu yakalayarak sahte markalar üretip ihraç etmek yolu ile ülke ekonomilerini olumsuz yönde etkilemenin yanı sıra, özellikle de son yılların baş belası hadisesi olan terör olaylarından da kendi siyasal çıkarları doğrultusunda menfaat elde etmeye kalkışmaları dünya uluslararası münasebetleri açısından son derece tiksinti verici bir.davranıştır. Özellikle de ABD’de meydana gelen 11 Eylül olayından hemen sonra inli yetkililerin ortaya çıkıp kendi işgalleri altında tuttukları Doğu Türkistan konusunda adeta çamura yatmaları oldukça karakter zafiyeti ifade eden bir futum idi. Zira, işgal ettikleri yıllardan 1949) itibaren insanlık dışı uygulamaları ile Doğu Türkistan halkı üzerinde Çin devlet terörü estirmelerini, soykırıma yönelik icraatlar yaptıklarını ve kısacası tam anlamı ile işledikleri insanlık suçlarını görmezlikten gelerek; Doğu Türkistan’da hak arayışına giren ve Çin işgalinin sona erdirilmesini isteyen Uygur halkını potansiyel birer terörist ilan ederek “Afganistan’da eğitim gördüler” yalanı ile ABD’nin Afganistan’a askeri operasyon hazırlığı içinde olmasını fırsat bilerek kendilerince kirli ve kanlı hesaplar peşine düşmeleri, uluslararası insan hakları örgütlerinin harekete geçirmesini gerektiren bir durumdu. Fakat, Avrupa insan hakları örgütleri tarafından insan haklan ihlalleri yönü ile sabıkalı ilan edilen Çin’in Doğu Türkistanlılar konusundaki yalan, iftira ve yaftalarına hakkaniyet ve insan hakları bağlamında cevap veren bir dünya devleti ya da uluslararası bir sivil örgüt çıkmadı. Çinliler de fırsattan istifade ile 11 Eylül olayını bahane ederek keyfi tutuklama ve idamlarına hız verdi.

İstanbul’da meydana gelen terör olaylarında Türkiye halkı milletçe kedere ve üzüntüye boğuldu. Çeşitli ülkeler ne derece samimi olduğu pek anlaşılmayan biçimlerde baş sağlığı ve geçmiş olsun dileklerinde bulundular. Milletçe terörizmi lanetledik. Geçtiğimiz günlerde apar topar Türkiye’ye gelen Komünist Çin heyeti İstanbul Valisi Sayın Muammer Güler’i ziyaret ederek geçmiş olsun dileğinde bulunuyor(l) Samimiyetinden şahsen kesinlikle şüphe duyduğum Çin Halk Cumhuriyeti ulusal halk kongresi Daimi komitesi başkan vekili Mankurt ve Çin uşağı Uygur asıllı İsmail Amet yanında Çin’in Ankara Büyükelçisi Song Aıgo da olduğu halde sayın Güler’i ziyareti esnasında” Türkiye’nin terörle mücadelesini destekliyoruz” ifadesini kullanıyor. Günaydın beyler! Türkiye 20 yıldır terörle mücadele ediyordu. Türkiye’nin terörle mücadelesini desteklemek için İstanbul’daki terör saldırılarının mı olması gerekiyordu? Yoksa size göre PKK bir terör örgütü değil miydi? Ve devam ediyor İsmail Amet; “ Çin’de de teröristlerin insan hakları, demokrasi ve özgürlük adına bölücülük faaliyetleri devam ediyor. Türk tarafından Doğu Türkistan’daki bu terör örgütlerine karşı verdiğimiz mücadeleyi anlamasını istiyoruz” Merak etmeyin beyler! Türkiye bu konuda size en çok hak veren ve hatta Doğu Türkistanlılar hakkında genelgeler yayınlayan bildiğimiz kadarı ile dünyada tek ülkedir.

 

DOĞU TÜRKİSTAN HALKI ÇİN’İN TAHRİKLERİNE

KAPILMAYACAKTIR

03 Aralık 2003

Terörizmle mücadelenin dünya gündeminin birinci sırasında olduğu ve bütün dünyanın terör dolayısıyla büyük tedirginlikler yaşadığı günümüzde haksız yere emperyalistler tarafından işgal edilen ülkelerde tam anlamı ile devlet terörü estirilmektedir. İşte bu ülkelerden biri de Komünist Çin’dir, 54 yıldır işgali altında tuttuğu Doğu Türkistan’da akıl almaz zulümler uygulanmakta olup, Doğu Türkistan halkını tarih sahnesinden tamamen yok etmeye yönelik dehşet verici İcraatlar yapmaktadır.

Son zamanlarda aldığımız haberlere göre Uygur halkını uydurma suçlarla tutuklama, hapse atma ve öldürmelerin yanı sıra sosyal, kültürel ve psikolojik yönlerden sindirmek amacı ile türlü türlü baskılar uygulamaktadırlar. Doğu Türkistan halkının hassasiyetlerini çok iyi bilen Çin hükümeti halkın millî ve manevi değerlerini ayaklar altına almak, onları her yönlü rencide etmek için adeta bir seferberlik ilan etmiştir. Doğu Türkistan’ın başkenti Urümçi’nin en ünlü meydanına Çin Halk kurtuluş ordusu askerlerinin heykelini ve bir başka vilayete de Uygur halkının hiçbir şekilde tanımadığı ve nefret ettiği Kızıl cellat Wangjin’in heykelini dikerek sabah akşam buralardan geçen Uygurların kalplerine adeta zehirli hançer saplamaktadırlar. Bu sadece birkaç misaldir. Buna benzer tahrik edici uygulamaları Doğu Türkistan’ın bütün bölgelerinde bilhassa 11 Eylül olayından sonra daha da hız vermiş olarak sürdürmektedirler. Ayrıca Doğu Türkistan’ın büyük vilayetlerinde bil boardlardaki şarap ve her türlü içki reklamlarında özellikle Uygur genç kızlarının resimlerini kullanmaktadırlar. Müslüman Doğu Türkistan halkının en tepkili olduğu namus ve iffet kavramlarındaki hassasiyetlerini tahrip ederek adeta isyana zorlanmaktadırlar. Uygur mahallelerinde eşek ve domuz mezbahaları kurarak Müslümanların inanç boyutundaki değerlerini hiçe sayan girişimlerde bulunmaktadırlar. Gece yarıları Uygur mahallelerinde sabaha kadar susmayan polis sirenleri halkın huzursuzluğunu had safhalara çıtartmıştır.

İşgalci Çin hükümeti sık sık çıkardığı l genelgelerle sözde terörle mücadele adına 100 günlük, 6 aylık ya da yıllık” sert darbe vurma hareketlen” ile keyfi tutuklama ve öldürme kampanyaları ile Uygur halkı baskı altına alınarak sindirilmeye çalışılmaktadır. Zaman zaman da duvar ilanları ile Doğu Türkistan özgürlükçüleri kastedilerek” teröristleri sokaktaki fare misali ezelîm” sloganları ile Çinli işgalcilerin haksızlıklarına karşı duran Uygurların tamamını potansiyel birer terörist olarak ilan etmektedirler.

Yine Uygur mahallelerindeki bazı tarihi eser özelliği taşıyan yapıları yıkıp yerle bir ederek onların yerine Çin’in sembolü niteliğindeki kızıl kuleler inşa etmektedirler. Burada yalnızca bir bölümünden bahsettiğimiz Çin tahrikleri ne ilk ne de sondur. Fakat; çok büyük tecrübeler yaşayan Doğu Türkistan halkı Çin’in bu oyunlarına asla gelmeyecektir. Çünkü “ Güneş balçıkla sıvanamaz” sözünde olduğu gibi Doğu Türkistan’ın da özgür olacağı günler yakındır.

 

 DÜNDEN BUGÜNE KÖLELİK DEVAM EDİYOR

02 Aralık 2003

02 Aralık “Dünyada Köleliğin Yasaklanması Günü” olarak Birleşmiş Milletler Örgütünce kabul edilmişse de; 21. asrın eşiğindeki dünyada köleliğin gerçekten yasaklanması şöyle dursun tam tersine adeta teşvik edilmektedir.

İkinci cihan harbinden yenilgi ile çıkan 50 ülke tarafından kurulan BM örgütü 2003 yılına gelindiğinde neredeyse işlevini tamamen yitirmiş izlenimi vermektedir. Bu örgütün hangi amaçlarla kurulduğu konusu ise şu anda anlaşılamaz durumdadır. Bireysel köleliklerin kendiliğinden yavaş yavaş sona ermesinin ardından dünyadaki emperyalist devletlerin toplumsal köleliklere doğru yöneldiği açıkça görülmektedir. Diğer bir deyişle iktisadi yönden zafiyet içine düşen ülkeleri iktisadi yönden iyi durumdaki batılı ülkeler abluka altına alarak sosyal, kültürel ve siyasal yönlerden etkisi oltanı alarak toplumsal olarak adeta köle ülkeler oluşturmaktadırlar. ABD’de yıllarca süren ve zencilerin tamamını köle olarak gören beyazlara karşı zenciler verdikleri mücadele ile galip gelmişler ve bugünkü ABD’de önemli mevkilere yükselmişlerdir. Bu durumu ABD ya da batılılar kendi hoş görülülükleri ve sözde hümanist  düşünce akımlarının neticesi olarak asla gösteremezler. Çünkü Amerikan ve batılı aristokratların kafaları bu güne kadar asla değişmemiş, güç yetirebildikleri ülkeler üzerindeki köle yapma mantalitesi olanca vahşeti ile devam etmektedir. 21. yüzyılın eşiğinde var olmak isteyen milletlerin ve devletlerin öncelikle iktisadi yönden kendilerine yetebilir hale gelmeleri çok büyük ölçüde önem arz etmektedir. Ekonomik bağımsızlığını kazanamayan milletlerin ve devletlerin kölelikten kurtulmalarına BM örgütünün de hiçbir faydasının olmayacağı aşikardır. Ortaçağ döneminin kölelik zihniyeti bugün de değişmiş değildir. O zamanlar açıkça insanlar alınıp satılırken bu günkü modern dünyada ise çeşitli kamuflajlar altında kitlesel köle yapma faaliyetleri olanca hızı ile sürüp gidiyor.

BM Örgütünün ilan etmiş olduğu içi bomboş sözde “Günler” ve “Haftalar” da olduğu gibi” 2 Aralık Köleliğin Yasaklanması Günü” de zulüm ve esaret altındaki milletler ve ülkeler için hiçbir şey ifade etmemektedir.

21. yüzyılın köle tüccarları yeni köle milletler oluşturmak için kolları sıvamış ve yeni yeni ülke ve milletleri. esaret altına alarak toplumsal köleliklerin temellerini atmaktadırlar. Bu gidişatın önüne geçmek için BM örgütü hangi girişimlerde bulunmaktadır? Bu anlamsız teşkilat bu günü neden ilan etmiştir?

Bu anlamda; Komünist Çin esareti altındaki 40 milyon Müslüman Türk, İsrail işgali altındaki Filistin halkı, Rus işgali altındaki Çeçenistan gibi ülkelere Afganistan ve Irak da dahil edildi. Sırada bundan sonra kim bilir hangi ülkeler ve milletler var bilinmez...Bilinen bir şey var o da; BM örgütü yalnızca tabelasında var oldukça, kölelik ve köle yapma giri