|
TURFAN UYGURLARI KÜLTÜRÜ HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELER
ÖZKAN İZGİ*
Tebliğimizin asıl
konusu olan Turfan Uygurları'nın kültür meselesine geçmeden önce, Turfan
Uygurları kimlerdir? kısaca bu konuya değinmek istiyorum.
Bilindiği
gibi Göktürkler çağında ve bu devlete bağımlı halde bir Uygur oymağı mevcut
olmuştur. Göktürk çağında kimliğini bulan bu Uygur oymağı, Göktürkleri 743
yılında mağlup ederek Ötügen bölgesinde yeni devletlerini kurmuşlar ve bu
bölgede bir asır yaşamışlardır. Ancak bilhassa oymaklar arasındaki
çekişmelerden dolayı bu Uygur birliği bozulmuş ve bunun neticesi olarak 840
tarihinde Kırgızlar tarafından mağlup edilmişlerdir. Böylece ilk yurtlarını
bırakmak mecburiyetinde kalan Uygurlardan bir grup, Çin'in kuzey bölgelerine
gitmişler ve bir müddet sonra Çin hâkimiyetini tamamen kabul ederek
Çinlileşmişlerdir. Bir kısım Uygurlar ise, bugünkü Sarı Nehrin doğusuna
gelip yerleşmişler ve bugün bile Sarı Uygurlar diye adlandırılan
varlıklarını korumuşlardır. Yine güneye yapılan göçler neticesinde bir kısım
Uygurlar, daha da güneye inerek Kan-chou, Sha-chou ve Kao-ch'ang şehirlerine
gelip yerleşmişlerdir.
Bu bölgeye yerleşen
Uygurlardan en uzun ömürlüsü ve tarihe damgasını vuran Kao-ch'ang Uygurları
olmuştur. 9. yüzyıl ortalarından itibaren yeni yerlerine yerleşen bu
Uygurlar, gerek Çin kaynaklarında ve gerekse Batı kaynaklarında oturdukları
yer ismine ve bazen de hükümdarlarının aldıkları ünvanlara göre
isimlendirilmişlerdir. Bu Uygurların çeşitli isimler altında karşımıza
çıkmalarının sebebi ikidir. Birincisi, zaman zaman birisi diğerine nazaran
daha fazla üstünlük sağlamış olan şehirlerin ortaya çıkması, ikinci husus
ise, başta bulunan hükümdarların ünvanlarıyla Çin kaynaklarında anılmış
olmalarıdır.
Coğrafî alan olarak
bugünkü Turfan bölgesinin etrafında oturan bu Uygurların Çin kaynaklarında
ilk beliren ve bir devlet olarak ortaya çıkan ismi Kao-ch'ang Uygurları
olmuştur. Kendilerine Çin kaynaklarında Kao-ch'ang Kuo ("Kao-ch'ang
Devleti") ismi verilmiştir. Çin kaynaklarında bu Uygurlara Hsi-chou
Uygurları da dendiğini görüyoruz. Bunun sebebi ise T'ang sülalesi (618-905)
zamanında Kao-ch'ang olarak bilinen şehrin 460 tarihinde Çin'in bir eyaleti
haline getirildiği zaman isminin Hsi-chou olmasındandır. Hsi-chou ismi
Uygurların bu bölgeye gelip yerleşmelerinden sonra yerini şehrin ilk ismi
olan Kao-ch'anga bırakmıştır. Bu Uygurların Çin kaynaklarında geçen bir
diğer isimleri de P'ei-t'ing (Beşbalık) Uygurlarıdır. Çünkü Uygurlar bu
bölgeye yerleştikten sonra kağanlarının yazlık merkezi Beşbalık olmuş ve
yaz aylarında Çin'den gelen elçiler hep burada karşılanmıştır. Beşbalık
şehri esasında uzun bir zamandır Türk hâkimiyetinde kalmış bir şehirdir.
Şehir 629 yılında Batı Göktürklerin idaresi altına girmiş ve bu tarihten
sonra şehir "Kağan Stupa" (Kağan Türbesi) olarak isimlendirilmiştir.
648'lerdeki Çin istilasından sonra şehir tekrar Çinlilerin eline geçmiş
fakat 720 tarihinde Beşbalık tekrar Çinlilerden alınmış ve
Türkleştirilmiştir. Şehir 840 tarihinden sonra buraya gelen Uygurlar
vasıtasıyla da çok uzun müddet Türklerin önemli bir kültür merkezi olmuştur.
1220'lerdeki
Moğolların Batı istilasından sonra Kao-ch'ang şehri önemini kaybetmiş ve
şehir Qoço olarak anılmaya başlamıştır. Çin kaynaklarında da bu isimle
anılmıştır. Bu bölge Uygurları son olarak 1406 tarihinden itibaren Tu-lu-fan
(Turfan) Uygurları olarak Çin kaynaklarında gösterilmiştir.
Kırgız
yenilgisinden sonra güneye gelip yerleşen bu Uygurlar, başlarında bulunan
hükümdarın ünvanı ile de Çin kaynaklarında anılmışladır. Hükümdarların
aldıkları bu ünvanlar Shıh-tzu Vilang (Arslan kağan) ve I-tu-hu (Idiqut)
olarak bilinmektedir. Cin kaynaklarında Arslan Han Uygurları veya Idiqut
Uygurları diye isimlendirilen bu Uygurlar, yukarıda çeşitli şehir isimleri
ile anılan Uygurlarla aynıdır. Bizim Türk tarihçiliğimizde daha ziyade
Turfan Uygurları olarak bilinmektedir.1
Turfan Uygurlarının
kimliğini böylece belirledikten sonra asıl konumuz olan kültürlerinin ne
olduğuna geçebiliriz. Sosyal Antropologların bile hâlâ bugün tam bir
tarifini yapamadıkları "kültür" sözcüğünün ve hatta kültür-medeniyet
birliğinin yahut ayrılığının münakaşasına burada girecek değilim. Fakat her
kabilenin, kavmin, devletin kendine has kültürleri olduğu gerçeğinden
hareket ederek bu meseleyi ele alacağım. Kültürler toplumsal olduğuna ve
içinde bulundukları hayat şartlarına bağlı olduklarına göre, her kültür,
kendi devamlılığını sağlamaya çalışır ve bunun neticesi olarak da aynı
toplumlar bu kültür devamlılığı için çalışırlar. Kültür bir bakıma toplumsal
olarak öğrenilen ve aynı yoldan yeni kuşaklara geçen kalıplar olduğundan bu
genel özellikler elbette Türk toplumunda da görülmektedir.
Şimdi bu yukarıda
söylediklerimizi biraz daha açmaya ve Uygurlar için tatbik etmeye
geçebiliriz.
Uygurlar 150 sene
kadar hakimiyetleri altında kalmış oldukları Göktürklerin elbette ki
inançlarına, törelerine ve kültürlerine bağlı kalmışlardır. Ancak daha
Göktürkler içinde bir oymak halinde iken T'ang sülalesi zamanında Çin
kültürü ile ve daha sonra bu bölgeleri Çinlilerden alarak 670-760
yıllarında hüküm süren Tibetlilerden dolayı da bir Tibet kültürü ile
karşılaştıkları bilinmektedir.2 Tabiat şartlarının ve çevrenin
kültürler üzerinde ne kadar etken olduğu bir gerçekse de bunun kadar önemli
diğer bir faktör de din olgusudur. Genel olarak İslâm öncesi Türk
topluluklarının, dinlere karşı bakış açıları çok yumuşak olmuş ve çok kolay
bir dinden diğer bir dine geçebilmişlerdir. Uygurların da çeşitli dinlere
karşı gösterdikleri yakınlık ve hoşgörü çok önemlidir. Daha Ötügen
bölgesinde oturdukları bir sırada Çin'de tanıdıkları Mani dinini kendi
ülkelerine alıp getirmişler ve devletin resmî dini haline sokmuşlardır.
Bununla da kalmayıp Çin'den aldıkları bu dinin Çin'de koruyucusu
olmuşlardır. Diğer taraftan en yakın ve tarihte en uzun süreli olarak
münasebette bulundukları devlet olan Çin ise zaman zaman yabancı dinlere
karşı kapalı olmuş ve bu dinlerin yayılmalarını önlemek için çeşitli
tedbirler almıştır. Bunun en açık örneğini Ötügen'deki Uygurların
yıkılışından sonra Çin'deki Mani mabetlerinin yıkılmasında ve Tao'istler
tarafından Çin'in bir garnizonu olan Kao-ch'ang'da oturan Budist, Maniheist
ve Nesturi keşişlere karşı cephe almaları ile görüyoruz. Tao'istler
keşişlerin mesleklerini bırakarak vergi ödemelerini, askerlik yapmalarım ve
evlenmelerini istemişlerdir Bunları yapmayanlar ise ölümle
cezalandırılmıştır. İşte böyle bir mezar Kao-ch'ang şehrinde bulunmuştur.
Turfan Uygurlarının
siyasî rolleri eski Ötügen Uygurları gibi önemli olmamış fakat Turfan
bölgesinin kendine mahsus kültürünü içlerine sindirmişler ve bu bölgede
yaşayan dinlerin sadık müminleri olmuşlardır. Sadece din değil aynı zamanda
yeni yerleştikleri bölge de Turfan Uygurlarının kültürleri üzerinde etkili
olmuştur. Bu bölgenin ticaret yolları üzerinde bulunması yüzünden doğudan ve
batıdan gidip gelen tüccarlarla konuşma, alış-veriş etme, onların dünya
hakkındaki bilgi ve görgülerine yeni bir yön vermiştir.
Yukarıda dinin de
kültürleri etkileyen önemli unsurlardan biri olduğundan söz etmiştik. Turfan
Uygurlarının kargılaştıkları ve benimsedikleri bilhassa iki dinin rolü çok
büyük olmuştur. 7. yüzyılın başlarında Budizm ve 8. yüzyılın sonlarına doğru
da Maniheizmi kabul etmiş olan Uygurlar, bu her iki dinin bütün
özelliklerini ancak Turfan bölgesine yerleştikten sonra
benimseyebilmişlerdir. Bilhassa Maniheizm'in bir tüccar ve şehirli dini
olması Uygurların ilim, edebiyat, ticaret ve diğer sanatlardaki başarılarını
sağlamıştır.
Turfan
bölgesinde Budizmle ve Maniheizmle daha iç içe olan Uygurlar hiç bir zaman
eski inançlarını da bırakmamışlardır 10. yüzyılda Turfan Uygurlarına giden
resmî Çin elçisi bu hususta şunları söylemektedir: Orada elliden fazla
Budist manastırı vardır. Onların hepsinde T'ang sülalesi tarafından
konulmuş olan kitabeler görülür. Manastırların içinde Budist Kanun kitapları
vardır. Burada hemen şunu ilâve edeyim ki Budist eserleri Uygurcaya tercüme
edilirken Türk diline uygun ve oldukça serbest bir şekilde çevrilmiştir. Bu
yüzden de esas metinlere oranla birkaç misli genişlemiş tercümeler meydana
gelmiştir. Çin elçisi devamla Turfan Uygurlarının daha çok ilkbahar
aylarında seyahat ettiklerini ve gruplar halinde seyahat ederken kendi
aralarında müzik aleti çaldıklarını ve at üstünde çeşitli canlı varlıklara
yay çekerek ok attıklarından bahsetmekte ve bu yapılan işin "Gökten gelecek
kötülüklere kargı kurban verme" olduğunu kaydetmektedir. Seyyah yine bir
başka gözleminde üçüncü ayın dokuzuncu günü "Han-shıh" festivalini
kutladıklarından bahsetmektedir. Bu festival Çinliler tarafından kutlanan
Ch'ing-ming festivalinden bir gün öncedir ve manâsı "Soğuk Yemek
Festivali"dir. Ch'ing-ming festivali Hıristiyanların "Paskalya"sına ve
Müslümanların da "Hızır Günü"ne tekabül eder. Bu festivalin izlerine bugün
bile Çin'de rastlanmaktadır. Bu festivalin gereği evin içindeki ve
dışındaki bütün ateşler söndürülür ve 24 saat içinde yeni bir ateş yakılmaz
ve bir gün önceden hazırlanan soğuk yemekler yenilirdi. Elçi devamla
Uygurların gümüş ve pirinçten kaplar yaparak su ile doldurduklarını ve bu
suyu birbirlerine fışkırtarak yahut suyu birbirlerine atarak spor
yaptıklarından bahsetmektedir. Yukarıdaki bu hususlar hiç şüphesiz eski dinî
inançlarının bir göstergesidir.4
Yarı göçebe bir
devlet iken, çeşitli sebeplerden dolayı yıkılıp güneye inen Uygurlarda, hem
yerleşikliğin özelliklerinden dolayı hem de komşusu olan Çin'in kendinden
önce bir hukuk ve sosyal nizamlarının olması neticesinde, büyük bir gelişme
olmuştur Turfan Uygurlarından kalma Hukuk vesikaları, Uygur cemiyetinin
sosyal, ekonomik ve hukukî düzenleri hakkında bize bilgi vermektedir.
Bilindiği gibi, yerleşikliğin en büyük özelliklerinden birisi de
şehirleşmedir. Kurulan bu şehirler de pazarların ortaya çıkmasını,
alış-verişte paranın kullanılmasını, hem mübadeleyi kolaylaştıran hem de,
rekabet ve pazarlığı ortaya çıkaran unsur olmuştur.
Uygur vesikalarının
gerek model olarak ve gerekse içindeki terimlerinin çoğunun Çince'den
geçtiği ileri sürülmüş ve bu yüzden çeşitli fikirler ortaya atılmıştır.
Esasında Uygur vesikaları ile Çin vesikalarının bir karşılaştırması tam
olarak henüz yapılmamıştır. Bundan dolayı bu mevzuda birşeyler söylemek
henüz erkendir. Genel olarak Uygurların Çin'den köklü medeniyet unsurları
almamış olduklarını savunan Alman bilim adamı Le Coq, Uygurlara ataları gibi
tamamen Batı medeniyetindeki bir devlet gibi bakılabileceğini ve onların
Budizm, Manihaizm ve Hıristiyanlık dinlerini çeşitli zamanlarda
benimsediklerinden dolayı bu fikirde olduğunu ileri sürmektedir. Le Coq
ayrıca kullanılan Sogd yazısının da Batıdan alındığını söylemekte ve
Uygurlarda Çin medeniyetinin tesirinin ancak harici olarak görüldüğünden
söz etmektedir. Çatal yerine kullanılan ufak çubuklar, Çin mürekkebi, fırça
ile boya yapmaları hep haricî olarak görülen tesirlerdir demektedir. Buna
mukabil Japon Toru Haneda ise Le Coq'un bu fikirlerini tamamen
reddetmektedir. Haneda'nın fikrine göre, Çin Budist kitapları Uygurca'ya
çevrilmiş ve Çin takvimi de Uygurlar tarafından kendilerine uydurulmuştur.
Çince fal kitapları da Uygurca'ya tercüme edilmiş ve üzerinde Uygur
Kağanlarının isimleri olan Uygur paraları tamamen Çin paralarından taklit
edilerek yapılmıştır. Haneda'nın fikrine göre, Çin tesirinin en güzel örneği
ise, Uygur satış ve borç verme vesikalarının, Türkistan'da, Çin
vesikalarının bulunmasından sonra ortaya çıkmış olmalarını göstermektedir.
Burada her iki ilim adamının fikirlerini tek tek analiz edecek değilim.
Ancak hemen şunu söyleyebilirim ki, ister doğu'dan ister batıdan alınmış
olsun Uygurlar tarafından kendi bünyelerine tamamen uydurulmuş ve hemen
hemen yepyeni veçheler kazanmıştır. Belki vesikaların Çin tesirinde kalışı
şekil ve muhteva bakımından olmuştur ama vesikalar dikkatle incelediğinde
eski Türk örf ve adetlerinin tamamen buralara yansıdığını kesin bir şekilde
söylememiz mümkündür.s
Turfan Uygurları da
kendinden önce kurulmuş olan diğer Türk devletleri gibi çeşitli kavimlerle
münasebette bulunmuşlardır. Bunun sonucu olarak da pek tabiîdir ki
karşılıklı olarak kültür etkileşimleri olmuştur. Turfan Uygurlarının
yaşadığı dönemde Kuzey Çin'de 907-1125 tarihleri arasında hüküm sürmüş olan
Liao yahut Kitan'larla da kültürel münasebetler olmuştur. Orta Asya
Türklerinin en önemli içkisi olan "Kımız" Uygurlar tarafından Kitanlara
geçmiştir. Yine kavun-karpuz Uygurlar tarafından Kitanlara tanıtılmış ve bu meyvanın ekimini öğrenmişlerdir. 924 senesinde Kitanlardan Turfan
Uygurları'na giden bir elçilik heyetinden sonra Kitanlar "Küçük yazı" diye
isimlendirilen yazı sistemlerini kullanmaya başlamışlardır. Yine
Uygur-Kitan ilişkilerinden sonradır ki Uygurların kullandıkları pek çok ünvan Kitanlara geçmiştir. "Kağan", "Tarkan", "Bilge" gibi ünvanlar hep bu
yolla Kitanlara geçmiştir.
Bugünkü
Orta Asya Türklerinin çoğunda dil ve inanç bakımından Turfan Uygurları'nın
rolü büyük olmuştur. Bundan dolayı da Karahanlı Devleti ve Moğol Çağatay
edebiyatının kökleri Turfan Uygurları'na dayanmıştır. 9. yüzyılda Turfan
havzası Uygurlar tarafından tamamen Türkleştirilmiştir. Bu dönemde yalnız
konuşma ve yazı dili değil, aynı zamanda Budizm, Maniheizm ve Nestorianizm
gibi çeşitli dinlere ait okunacak bütün dualar tamamen Türkçe olmuştur.7
Netice olarak
şunları söyleyebiliriz: Uygur kültürü, Orta Asyadaki kosmopolit kültür ve
Uluslararası dinler ile Türk kültürü arasında gelişerek, yerleşik Türk
kültürünün olgunlaşmasına yol açmıştır. Şehir hayatları çok düzenli
olmuştur. Maniheizm ve Budizm'den dolayı, sanatlarında, edebiyatlarında çok
mükemmel eserler ortaya çıkmıştır. Uygur beylerinin ve hatunlarının senet
ile kurdukları "Buyan" (hayrat manasında kurulan manastırlar)
müesaeselerinde, okuma imkânı, hastane ve yolcular ile yoksullar için
yatacak yerler mevcud olmuştur. Bir taraftan Doğu Asya milletleri (Kıtaylar
ve Moğollar) diğer yandan Müslüman Türkler, Turfan Uygur kültürünün varisi
olmuşlardır. Yalnız bütün bunlar bilindiği halde nedense bizim Türk
tarihçilerimizden bazıları Uygurların bilhassa Mani dinini benimsemelerinden
dolayı "Türkleri zayıflatmak için kurulan bu tuzağa Uygurlar 763 senesinde
tutulmuşlardır" demekte ve bir başkası daha da ileri giderek "Uygurlar Türk
Tarihine, Türk Varlığına, Türk Irkına ve Türk Kültürüne ihanet etmişlerdir"
diyebilmektedir.
Turfan
Uygurları'nın Maniheizm ve Budizm'e duydukları yakın ilgi ve bu dinlerin
eserlerinin Uygurca'ya tercüme edilmiş olduğunu yukarıda söylemiştim. Bu
devirden kalma eserler bizzat Atatürk tarafından da incelenmiştir. Bunun en
güzel belirtisini Atatürk'ün 26 Ağustos 1934 tarihinde İzmir panayırının
açılışı münasebetiyle İsmet İnönü'ye çektiği telgrafın sonunda yer alan "Namo
İsmet" (Hürmet İsmet'e) ibaresinin bulunmasından anlıyoruz. Bilindiği gibi
dinî Budist eserler "Namo but, Namo dram, Namo sang (Hürmet Burkan'a, Hürmet
şeriate, Hürmet cemaate) diye bağlamaktadır.
DİPNOTLAR:
* Prof. Dr.,
Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.
1 Özkan İzgi, "Kao-ch'ang
Uygurları Hakkında", Tarih Dergisi, 32 Mart 1989,
e.3-6.
2 Emel Esin,
Antecedents and Development of Buddhist and Manichean
Turkish Art in
Eastern Turkestan and Kansu, Istanbul 1967, s.17.
3 L.Ligetti,
Bilinmeyen İç Asya, İstanbul 1946, s.244.
4 Özkan İzgi, Çin
Elçisi Wang Yen-te'nin Uygur Seyahatnamesi, Türk Tarih
Kurumu Yayınları,
Ankara 1989, s.68.
5 Özkan İzgi,
Uygurların Siyasî ve Kültürel Tarihi, (Hukuk Vesikalarına
Göre), Türk
Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1987, s.53-55.
6 Wittfogel Karl A.,
-Feng Chia -sheng History of Chinese Society Liao (907-
1125)b Philedilphia
1494, s. 243.
7 Emel Esin, Türk
Kültür Tarihi İç Asya'da Erken Safhalar Ankara 1985,
2.12.
|