HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

 

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

 

OCAK -2006

 

              DERT ÇOK HEMDERT YOK…

              30.01.2006

            Muhterem okuyucularım! Bu köşede yazdıklarımın mahalli bazda kalacağını bilmeme rağmen evrensel bir insanlık meselesi olan ve bir an evvel çözüme kavuşturulması için insani duygularını kaybetmemiş olan her insanın katkı yapması, duygu ve düşüncelerle de olsa destek vermesi, en azından dua etmesi gereken Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu ahvali yıllardır anlatmaya çalışmaktayım.

            Dünyadaki iletişim araçlarının insanlığa en üst düzeylerde hizmet vermeye başlaması ile sahipsiz durumdaki mazlum, mağdur ve haklı milletlerin dünya kamuoyuna seslerini duyurabilmelerine çok önemli bir kapı aralanmıştır. Bu teknolojik imkânlardan istifade ile mahalli yayın organlarında yayınlanan yazılarımızı İnternet ortamında dünyada çok geniş bir kitleye de ulaştırma imkanını bulmaktayız.

            Bu sebeple yazacağım konuları yalnızca bölgesel olmaktan çıkartıp özellikle bütün dünya kamuoyuna hitap edecek bir üslupla yazmaya gayret etmekteyim. Yazdıklarımızın çok kısıtlı imkânlarla ve zor şartlarda da olsa Doğu Türkistan’dan bile takip edilmekte olduğunu bilmek bize ayrı bir teşvik ve ilham kaynağı olmaktadır.

            Zaman zaman bizlere Doğu Türkistan’dan yada dünyanın bir başka ülkesinden mektup yazanların dertlerine ortak ve ihtiyaçlarına da bir nebze olsun katkı yapabilmek adına onların seslerinin daha geniş kitlelere ulaşmasına yardımcı olmayı milli ve insani bir görev addetmekteyiz.

            Doğu Türkistan’dan Çin zulmünü dünya kamuoyuna anlatmak için ayrıldıktan sonra Dünyanın değişik ülkelerinde anavatanından ayrı yaşıyor olmanın dert ve ıstırapları ile de boğuşmak durumunda kalan çok sayıda Doğu Türkistanlı bulunmaktadır.

            Şimdi sizleri Almanya’da yaşayan ve bundan 6 yıl önce Almanya hükümetinden siyasi sığınma talebinde bulunmasına rağmen bu müracaatı defalarca reddedilerek ülkesine geri dönmesi istenen bir Doğu Türkistanlının Uygurca kaleme aldığı ve benimde Türkiye Türkçe’sine çevirdiğim yazısının muhtevası ile baş başa bırakıyorum.

            Umarız ki; Almanya hükümetine hitaben yazmış olduğu bu arzuhal yerini bulur ve o mağdur Doğu Türkistanlı kardeşimiz için ve onun durumunda olanlar için yeni ufuklar açılır…        

 DEMOKRATİK DEVLETTEKİ SERSEFİLLİK HAYATIMA SON      VERİRLERMİ?  Askar Zordun

 “Yabancı ülkelerde yıllarca süren sersefillik içindeki gurbet hayatım benim bir hakikati daha derinlemesine tanımama sebep oldu. O ise, insan haklarının güvence altına alınması. Bu hak kesinlikle kendimizin müstakil vatanının, özgürlük ve hürriyetimizin kendi sahipliğimizde olması ile mümkün görünüyor.

            Hangi akıllı bir kişi söylemişse: “Vatansız kişi bir eşeğe benzer. Ona kim binmek isterse o biner. Bıkınca da tekmeleyerek kovar, yada boynundan bağlayarak çok ağır işlerde çalıştırır.”

            Hakikaten dış ülkelerdeki yaşamım bunun bana göz yummakla, görmezlikten gelmekle başa çıkılabilecek bir durum olmadığını öğretti. Ben komünist Çin hâkimiyetinin ana vatanım Doğu Türkistan’da da açıkça yürütmekte olduğu gasp- talan ve her alandaki adaletsizlikler ve milletimin haksızca rencide edilmekte olduğuna dayanamayıp, insan hakları, hürriyet, özgürlük ve güvenin en ileri seviyede korunmakta olduğu Almanya’ya gelerek Halkımın ve milletimin dertlerini anlatmak ve vatanımın, toprağımın kurtuluşu için mücadele etmek arzusuyla siyasi sığınma talebinde bulundum. Yazık, binlerce yazık! Halkımın dertlerini anlatmak bir yana dursun, kendi derdimi anlatamadan geçim ve yaşam hakkıma dahi erişemeden işte 6 yıl geçip gitti…..                                                                                        (Devam edecek)

 

Altı yıl insan evladı için oldukça kısa bir zaman dilimi ise de, kalbine sınırsız arzu ve isteklerini gömerek, milletinin derdinde her saat, her dakika yananlar için kesinlikle ve kesinlikle uzun bir zaman.

            Üstelik hür insanlara, demokratik ülkelere kendi derdini anlatamadan yitilip-kakılan ve endişe içinde yaşayanlar için daha da ağır ve zor günler sayılır. Almanya hükümeti ise benim siyasi sığınma talebimi defalarca sert şekilde reddederek Çin konsolosluğundan dönüş muamelelerimi başlatmam için sıkıştırmakta. Hürriyet ve özgürlük için mücadele ederek Almanya’dan 7 misli büyük toprakları, dünyadaki en kıymetli maden zenginliklerinin çıktığı, verimli zengin ve mümbit toprakları dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan, tatlı ve türleri çok olan meyveleri olan böylesine cennet gibi toprakların sahibi bizler başkalarından ekmek dilenerek yaşamaktayız.

            Biz tıpkı “Altın tabakla dilenen dilenci” ye benzedik. Fakat, demokrasinin en çok ileri sürüldüğü, hürriyet, özgürlük ve insan haklarının güvence altında olduğu Almanya hakiki anlamda insan haklarına muhtaç olan bizlere inanmıyor.

            Dünya biz Uygurların ahu-zarını bilmiyor değil, bizden daha iyi biliyor. Fakat… ben hiç anlayamadım… Şu hür toprakların insanları bir cevap verin? Kim kendi anne –babası, ailesi, çocukları konu-komşuları, akrabaları ve kardeşleri ile öz ana dilinde konuşarak sohbet etmeyi, kendi kültür ve sanatından huzur bulmayı, dost ve kardeşleri ile birlikte hoşça vakit geçirmek istemez? Kim yukarı mevkilerde, parlamento’da, önemli iş yerlerinde memur olarak çalışmak istemez? Hangi insan muhtaçlık içinde başkalarının kapısı önünde yetim çocuklar gibi boyun eğerek, en pis, en ağır işleri yapmak ister? İşte biz Uygurlar kendilerinin layık oldukları üstün meziyetlerden vazgeçerek birçok demokratik ülkelerde sersefil olmaktayız. Bu niçin? Bu kesinlikle ve kesinlikle vatanımızı, toprağımızı o iblis, dinsiz, Komünist Çin hâkimiyetinden geri almak için.

            İşte ben anne- babamdan, ailemden ve çocuklarımdan ayrılarak yitilip-kakılarak yaşamaya başlayalı yıllar oldu. Onları ne zaman görebileceğim? Görebilecek miyim bu da bana karanlık. Eğer vatanım o pis Çinlilerin elinden kurtulsa, yarını beklemeden hemen o gece, o dakikada yaya olarak ta olsa vatanıma geri dönmüş olacaktım.

            Aziz toprağımı defalarca bağrıma basardım. Allah o günleri bana nasip eder mi?

            Elbette Çin hükümeti bize geri dönüş resmiyetini hızla yapıverir. Çünkü onlar şimdiye kadar dünyaya kendilerinin sahte görünümünü sergileye gelmekte. Yüzündeki sahte maskesinin düşmesini istemez. Fakat bizleri orada nasıl bir akıbetin beklediğini tasavvur edebiliyor musunuz? Dünyada özgürlük ve bağımsızlık için en ağır bedeli ödemekte olanlar biz Uygurlar olsak gerek. Lakin bizim ödediğimiz bedele layık başka hür insanlar gibi hak ve hukuklara erişemedik.

            Şu anda Komünist Çin hâkimiyeti bizim mümbit topraklarımızda dünya kamuoyundan hiç çekinmeden kendi istediğince talan yürütmekte. Uygur milletine istediğince zorbalık yapmakta. Çin milleti için zemin hazırlamakta. Vatanının, halkının derdini dünya kamuoyuna anlatmak için dış ülkelere çıkanların akrabalarını sert baskı altına alarak onların bütün hareketlerini, özgürlüklerini kısıtlamakta.

            Biz Uygurların ahu-zarını dış ülkelere anlatmaması için vatanımızın içindeki her türlü yayın ve İnternet ağlarını türlü yollarla kontrol altında tutmaktalar. Halkımızı cahil bırakmaktadırlar. Acaba dünya kamuoyu bu cevher misali toprakları, insanlık medeniyeti için sönmez katkılar yapan biz Uygurları unuttu mu? Yâda tanımıyor mu? Ben ve benim gibi gurbet ve sersefillik içindeki Uygurlar ne yapmamız gerekir?

            Büyük ve demokratik devlet Almanya! sen bana cevap ver?

…………….

             Uygurcadan Çeviren: Mehmet Emin BATUR

 

 DOĞU TÜRKİSTAN’DAKİ SEFALETİN SEBEBİ 

“DOĞUM YASAĞI”NA UYMAMAK MI?

28.01.2006

         Yarım asır sonra ancak işgal altındaki Doğu Türkistan’a yabancı gazetecilerden Çin hükümetinin izin vermiş oldukları ve bazen de dünya insan hakları örgütlerinin gözlemcileri tek tük girebilmeye başladılar. Bu çok sınırlı bir şekilde yapılabilen bu ziyaretler esnasında dünya kamuoyuna kısmi olarak yansıyan Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlalleri Çin’in dünya pazarlarındaki sahte mal satışını da sekteye uğratmakta olmalı ki; işgalci Çin devleti Doğu Türkistan’ın birçok stratejik bölgelerine yabancıların girişine izin vermemekle beraber mızrağı çuvala daha fazla sığdıramadığı için en azından belirli bölgelerdeki gözlemlere ses çıkartamamaktadır.

            Doğu Türkistan’ın bütün zenginlik kaynaklarını Çin’e taşımaya devam eden Çin hükümeti bu çok zengin kaynaklara sahip ülkeyi şu anda orta çağ dönemindeki mahrumiyetler içinde yaşamaya mahkûm etmiştir. Bu toprakların asıl sahipleri olan Doğu Türkistanlılar kendi yurtlarındaki hiçbir nimetten istifade ettirilmediği gibi bin bir türlü siyasi baskılar ve Çin işkenceleri altında yok edilmeye çalışılmaktadır.

           Çin zindanlarındaki siyasi suçlular hastalanmaları durumunda sözde Çin hastanelerine götürülerek organları zorla alınıp yurt dışındaki orga çetelerine ve Çin Komünist Partisi üst düzey yöneticilerine peşkeş çekilmektedir. Bu tutuklukların çok az bir kısmı ise hapisten salıverilmeden önce damarlarına çeşitli türlerde hastalıklar enjekte edilmek suretiyle bırakılmakta ve çok kısa zaman sonra ise bu kişiler ani ölümlerle hayatlarını kaybetmektedirler.

          Müslüman Türk halkı Çin işgalcilerinin insanlık dışı muameleleri sebebiyle sefalet, yoksulluk, perişanlık, hastalık ve ölümlerle iç içe bir hayat sürerken bu da yetmemiş gibi Çin’den sürekli olarak getirilen Çinli göçmenler sebebiyle ülkenin bütün çalışma alanlarının kapıları Türklere kapanmıştır.

            Çin’den getirilen bu Çinli göçmenler sebebiyle içki, kumar, fuhuş, gasp, soygun, uyuşturucu ticareti ve kullanımı had safhaya ulaşmış ve yerli Türk halkının toplumsal yaşamı da müthiş derece bozulma temayülüne sokulmuştur.

             Yabancı gözlemcilerin sorularla dolu bakışlarına cevap veremeyen Çinli mihmandarlar ise, çıkış yolunu şu “Özrü kabahatinden büyük” iddia ile savuşturmaya çalışmaktadırlar.“Bu halk, Çin hükümetinin kota dışı doğum yasağı Uygulamasına uymadığı için sefalet yaşıyor.” “Buradaki nüfus yoğunluğu insanların yaşam standartlarını düşürüyor.”

            Bütün Doğu Türkistan topraklarının yer altı ve yer üstü zenginliklerini yarım asırdır aralıksız olarak gasp eden ve Çin’e taşıyan, Doğu Türkistan’daki ekilebilir arazilerin ekim ve dikim işlerini dahi Çin’den getirdikleri Çinli göçmenlere veren, En verimli ve sulak alanları Türklerin ellerinden alarak Çinlilere veren, Fabrikalarda Türkleri değil Çinlileri çalıştıran, daha açık ve net bir ifade ile Doğu Türkistan’ı adeta iliklerine kadar sömüren işgalci, Gaspçı, ve Haydut konumundaki komünist Çin Devleti, Doğu Türkistan halkının yoksul olmasının tek sebebinin Doğum yasaklarına uyulmaması olarak gösteriyor. Peki Çin’in bu yalanına inanan ülke var mı? Ne yazı ki; var… Çin ile ticaret yapabilmek uğruna Çinlilerin önünde dokuz takla atan ülkeler…

            Kota dışı hamile kalan Türk  annelerini kaç aylık hamile olduğuna bakmaksızın zorla kürtaja tabi tutarak bebeklerini alıp çöplere atan, anneyi ölüme terk eden ve her hastaneye giden Türk anne adayını kısırlığa duçar eden Çin devleti, hangi doğum yasağına uymamaktan söz ediyor ??

 

ERKEN SEÇİM SÖYLEMLERİ MEVCUT İKTİDARA GÜÇ

KAZANDIRIR

 24.01.2006

 

       Ülkelerin istikrar, güvenlik ve kalkınmasının o ülke halkının vatanına karşı duyarlılığı ve hassasiyetleri ile doğru orantılı olarak geliştiği bir gerçektir.

            Bu gerçek, Türkiye’de her nedense hem siyasiler ve hem de vatandaşlığı yalnızca seçimden seçime oy kullanmak olarak algılayan halkımız tarafından hep göz ardı edile gelmiştir. Halk, seçim arifelerinde kendilerine en parlak vaatlerde bulunan siyasi partilere ve siyasetçilere oyunu verdimi bütün görevini bihakkın yapmış olan insanların edası ile köşesine çekilir ve ardından hizmet beklemeye başlar. Siyasetçilerde, kendilerine görev tevdi edildikten sonra iktidara gelince her ne kadar seçim öncesinde verdiği sözleri yerine getirmeye çalışıyor bir görüntü vermeye çalışsa da bu konuda yeterince verimli olamaz. Ardından da ya “Enkaz devraldık” edebiyatının arkasına sığınır, ya da “Ne yapalım mevcut düzen ancak bu kadarına izin veriyor” siperinin arkasında, bir adım bile ilerleyemediği yürüyüş bandında zaman tüketir.

            İşte böyle bir tıkanıklık ve çözümsüzlük esnasında birinci ve en etkili görev bilinçli vatandaşlara düşmektedir. Öncelikle vatandaşın yapması gereken bu gün olduğu gibi “Ne yapalım ortada ciddi ve yeterli bir siyasi muhalefet yok ki” kolaycılığının arkasına sığınarak topu taca atmak yerine, meclise gönderdiği vekillerine kendisinin asil olduğunu hatırlatarak ve demokratik kuralları işleterek onları ciddi bir biçimde ikaz etme hakkını kullanmaktır.

            Ülkede yaşayan insanlar kendi maddi ve manevi değerlerine şuurlu bir şekilde sahip çıktıklarını iktidardakilere kesintisiz olarak hissettirmeye devam etmezlerse zaman, zaman ülkeyi yönetme yükümlülüğü altındakiler mevcudu muhafaza etmenin ötesinde bir gayret göstermeme gafletine düşebilmektedirler.

            Milletin otokontrol sisteminin felç olduğu durumlarda iç ve dış düşmanlar çabucak palazlanmakta ve şer planlarını sahnelemeye başlamaktadırlar. Farz edelim ki,Ülkeyi yönetenlerin gidişatını beğenmeyebilirsiniz, noksanlıklarını çok iyi görebilirsiniz, sürdürmekte oldukları gaflet ve delaleti çok iyi takip ediyor olabilirsiniz. Fakat bütün bunlar karşısında kılınızı dahi kıpırdatmıyor, ciddi bir reaksiyon göstermiyor ve yalnızca çetele tutmaya devam ediyorsanız ki, bu gün yapılan da odur. Hiçbir eleştiride bulunmaya da hakkınız yok demektir.

Türkiye’de son günlerde bir erken seçim söylemidir gidiyor. Bu söylemlerin sahipleri yarın seçim olsa kendileri ülkeyi hangi sihirli formüllerle bu günkünden daha iyi idare edecekler. Acaba hiç düşündüler mi?

 Hiçbir hazırlığı olmayan ve kendilerini iktidara hazır görmekten çok uzak olanların ikide bir erken seçimden söz etmeleri olsa olsa, olası bir seçimden ancak mevcut iktidarın daha da güçlü olarak çıkmasını sağlamaktan öteye geçmeyecektir.

O halde yapılması gereken; hükümet dışındaki bütün siyasi partilerin kendi bünyelerinde çok sıkı bir ön hazırlık ve tek başına iktidar olmaya yönelik (Kesinlikle koalisyon değil) ciddi, kararlı, inançlı, bilgi birikimi yüksek, şuurlu ve ne yaptığını çok iyi bilen kadrolar yetiştirmek için içinde bulundukları süreyi en iyi şekilde değerlendirmektir.

Hamasi söylemlerle yola çıkanların, seçim yolculuğu sırasında azık torbalarında nelerinin olup olmadığını ciddi bir biçimde bir defa daha gözden geçirmeleri gerekir.

 

ÇİN EN ÇOK TÜRKİYE’DEKİ DOĞU TÜRKİSTANLILARDAN

RAHATSIZ (1)

21.01.2006

 

         Ülkelerinin Çin işgaline uğraması Doğu Türkistanlılar için ne denli elem verici bir hadise ise de, 1950’li yıllardan itibaren Doğu Türkistan’ın kurtuluş davasına etkili bir şekilde hizmet edebilmek için Türkiye’ye ulaşabilme şansını elde eden Doğu Türkistanlılar kendilerini oldukça şanslı saymaktadırlar.

          Dünyanın değişik ülkelerine göç eden Doğu Türkistanlılar hemen her ülkede mümkün olduğunca sivil örgütlenmeler ile birbirlerine kenetlenerek yaşamlarını sürdürüyorlar. Fakat Çin ise, daha ziyade Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlıları kendileri için tehdit olarak görmektedirler. Çünkü; Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlıların Türk oldukları bilinci içinde olduklarını, sosyokültürel bağlarla da Türkiye Türkleri ile iç içe kenetlendiklerini, duygu ve düşünce olarak ta bir bütün olduklarının idrakindeler.

            İşgalci Çin devleti Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılardan endişe duymakta haklımıdır? Diye sorulacak olursa, evet haklı! Zira, Türkiye Doğu Türkistanlılarına kimlikleri sorulduğunda öncelikli olarak kendilerini Uygur Türk’ü, Kazak Türk’ü olarak tanımlarlar. Gerçeğin ta kendisi olan bu tanımlama ile Doğu Türkistanlılar aynı zamanda 250 milyonu aşkın dünya Türklüğü ile bir bütün olduğunu ve böylece de büyük bir güç kaynağını arkasına alarak hareket etmekte olduklarını ortaya koymaktadırlar.

            Çinliler elli yılı aşkın bir süre boyunca Fikir babaları olan Rusya’dan örnek alarak  Doğu Türkistan Türklerine Türk değil Uygur olduklarını ve yaşadıkları bölgenin de(Doğu Türkistan) Çin tanımı ile “Uygur Özerk Bölgesi” olduğu yolunda dayatmalar yapmışlarsa da  Doğu Türkistan Türklerine Türk oldukları gerçeğini unutturamamışlardır. Fakat, batı Türkistan Türklerine Türk olduklarını unutturma girişiminde Rusya oldukça başarılı olmuştur.

Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'un "Türkiye'ye giden çocuklarımız Türk olarak geri dönüyorlar. Özbek olarak kalamıyorlar. Biz buna razı olabilmeyiz." (Öksüz, 1998:31) sözleri bu yöndeki Sovyet politikasının ne derecede başarılı olduğunu açıkça göstermektedir…

            Başta İsa Yusuf ALPTEKİN ve Mehmet Emin BUĞRA Beyler olmak üzere Türkiye’de Doğu Türkistan davasını yürütenler, defalarca umdukları ilgi ve alakayı görmemelerine ve verilen sözlerin yerine getirilmediğine şahit olmalarına rağmen zaman, zaman görüştükleri Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu ahvali anlatmaktan geri durmamışlardır.

            Türkiye Yetkililerinin Doğu Türkistan konusunda farkında olmadan yaptıkları en etkili icraat, 1990’ların başında eski Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında 5 Türk Cumhuriyetinin daha ortaya çıkmasının estirdiği rüzgârdan istifade ile devletin hemen her kesiminden kişilerin her fırsatta “21. Asır Türk Asrı Olacak”, “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” sözlerini tekrar etmiş olmaları oldu…

 Türkiye’deki bu söylemden en çabuk etkilenen ülke Komünist Çin devleti oldu. Çin hükümeti Türkiye’de söylenen ve kendi işgal idaresi altında olan Doğu Türkistan’ı da içine alan bu söylemlerden oldukça büyük rahatsızlık duymaya başladı. Çünkü bu sloganların altında yatan gerçek, Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri gibi Doğu Türkistan’ın da bağımsız bir Türk devleti olmaya aday bir ülke olduğunu çağrıştırıyordu.

Türkiye’de çok geç telaffuz edilmeye başlanan bu sözler aslında 1944 yıllarında feraset ve cesaret sahibi Türk Milliyetçileri tarafından söylenmiş, ama onlar çok ağır biçimlerde sürgün ve zindanlarda cezalandırılmışlardı…

 

ÇİN EN ÇOK TÜRKİYE’DEKİ

DOĞU TÜRKİSTANLILARDAN RAHATSIZ (2)

23.01.2006

 

           İşgalci Çin devletinin insanlık dışı baskıları sebebiyle dış ülkelerde yaşama yolunu seçen Doğu Türkistanlıların hemen hepsini potansiyel birer terörist olarak ilan eden Çin’in asıl hedefinde olanlar ise, özellikle Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılar olmuştur. Türkiye dışında yaşayan Doğu Türkistanlıların yaşamlarına direkt olarak müdahalede bulunamayan Çin, 1996 yılında Türkiye ile başlattığı ikili münasebetlerinin silah alım anlaşmaları ile de pekiştirilmesinden sonra Türkiye’deki Doğu Türkistanlıları çeşitli şekillerde yakın markaja alarak her hareketlerini kontrol altına almaya çalışmışlardır.

          Komünist Çin devleti,1950’li yılların başlarından itibaren Doğu Türkistan’da vuku bulan bağımsızlık hareketlerinin tamamından Türkiye’de bulunan İsa Yusuf ALPTEKİN’ i sorumlu tutmuşlardır. Çünkü; Türk milletine mensup olan her ferdin Türk dünyasındaki bütün kardeşlerinin meseleleri ile yalnızca duygusal olmanın ötesinde de ilgili olduğuna ve dolayısıyla da İsa Yusuf ALPTEKİN ve onun sürdürmekte olduğu Doğu Türkistan’ın kurtuluş mücadelesine çok büyük desteklerin verilmekte olduğuna inanıyorlardı… O halde, ne şekilde olursa olsun öncelikle “Türkiye’deki Bölücüler” olarak adlandırdıkları Türkiye Doğu Türkistanlılarını susturmak ve etkisiz hale getirmek gerekiyordu…

            Sovyetler Birliğinin dağılmasının hemen ardından kendi işgali altında bulunan Doğu Türkistan’a da bağımsızlık rüzgârlarının sıçrayabileceği endişesi ile paniğe kapılan Çin, Türkiye’nin 1990’lı yıllara kadar yalnızca duygusal bir bağ ile sınırlı kalan Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye ilişkilerinin kuvvet kazanmasından korkup Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan’a adeta çıkartma yaparak sözde “Sınır Güvenliği Anlaşmaları” ve “Karşılıklı Ticaretin Güçlendirilmesi” anlaşmaları yaparak Doğu Türkistan İçin hassasiyet arz eden Kazakistan ve Kırgızistan sınırlarını büyük ölçüde kontrol altına aldı.

Çin’in bunu yapmaktaki asıl amacı, Kırgız ve Kazak hükümetlerinin direkt olarak Doğu Türkistan’ın bağımsızlık hareketlerine destek vermesinden ziyade, Batı Türkistan ile münasebetlerini güçlendirecek olan Türkiye’nin Kırgızistan ve Kazakistan’da yaşamakta olan ve sayıları bir milyonun üzerindeki Doğu Türkistan kökenlileri harekete geçirerek Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için kapı aralanmasını önlemekti.

Komünist Çin, dışarıdan gelebilecek bağımsızlık hareketlerinin önünü almak adına her zaman “En iyi savunma taarruzdur” anlayışı ile hareket ederek dünyanın hangi ülkesinde Doğu Türkistanlı yaşıyorsa oraya ticari ve siyasi çıkartma yaparak Doğu Türkistanlıların hareketlerini sıkı gözlem altına almışlardır. Ama bu konuda en çok önem verdikleri ülke hep Türkiye olmuştur…

Şunun altını bir defa daha çizerek ifade etmeliyim ki; Zaman zaman umduğumuzu bulamamış olmanın ortaya çıkarttığı hayal kırıklıkları sebebiyle Türkiye hükümetlerine karşı serzenişlerimiz olmuştur ve bunda haklı olduğumuzu ispat edecek birçok misaller de vardır.  Her ne kadar Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların önlerini tıkayan ve hareket alanlarını daraltan “Gizli Başbakanlık Genelgeleri” yayınlanmışsa da, Çin devlet başkanına durup dururken “Devlet Liyakat Madalyası” takdim edilmişse de,Çin’i ziyaret eden Başbakan Yardımcısı bir zat tarafından Çinli yetkililere altın tabanca hediye edilmişse de, vs.,vs., vs… Her şeye rağmen Türkiye’de Türk Milleti ile iç içe yaşıyor olmamızın Çin’in uykularını kaçırıyor olmasından doğrusu çok büyük keyif alanlardanım… Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılar bu yüzden kendilerini şanslı sayabilirler. Çünkü göğsünü gere, gere “Türk’üm” diyebilenler Doğu Türkistanlılara her zaman sahip çıkmışlardır.

 

 MÜSLÜMAN MAHALLESİNDE SALYANGOZ

SATANLARA DİKKAT EDİLMELİDİR (2)

19.01.2006

            Bağımsızlık mücadelesi veren milletlerin önlerindeki en büyük ve aşılması zor olan engel, silah zoru ile ülkeyi işgal eden düşmanlar değil, o milletin içerisinden çıkan ve sureti haktan görünerek kendi hayatının bağışlanması ve düşman güçlerin kendisine vereceği makam ve mevki karşılığında düşmanla işbirliği yapan hainlerdir.

            Doğu Türkistan’ın işgal edilmesinin üzerinden 57 yıl gibi bir zaman geçti. Bu süre zarfında Doğu Türkistan Türkleri millî, dinî ve kültürel değerlerinden canları pahasına taviz vermediler. Her yönlü olarak bağımsızlık mücadelelerini sürdürdüler. Fakat buna rağmen aradan geçen yarım asrı geçkin süre içerisinde bağımsızlık yolunda ciddi bir mesafe alınamadığı düşünüldüğünde, yegâne sebep olarak, sayıları az da olsa Doğu Türkistan Türklerinin “Millî Münafık” olarak tanımladıkları hainleri göstermek mümkündür. Doğu Türkistan’da verilmekte olan millî mücadeleyi akamete uğratan bu hainlerin uzantıları Çin devleti tarafından bu gün dünyanın hemen her ülkesine ihraç edilmiş olup, haince planlarını çeşitli şekillerde uygulamaya koymuş bulunmaktadırlar. 

Maksadımız asla bir bardak suda fırtına koparmak ve komplo teorileri üretmek olmayıp, artık mızrağın çuvala sığmadığı bir döneme girilmiş olmasından dolayı bazı gerçeklerin su yüzüne çıkmasına yardımcı olmak için hemen her kesin bildiği, tahmin ettiği fakat itiraf ederek tedbir almakta tembellik ettiği mühim bir meseleye parmak basmaktır. Biz burada iyi niyetli ve gerçekten de vatan ve bağımsızlık sevdalısı olan Doğu Türkistanlı’ları tenzih ediyoruz.

Söz konusu habis “Ur”lar, Türkiye hükümetlerinin kendilerine soydaş muamelesi yaparak gösterdikleri hüsnüniyetten istifade ile Doğu Türkistan Türkleri’nin toplu yaşadıkları vilayetler den biri olan İstanbul’da 1980’lerin başlarından itibaren adeta cirit atmaya başladılar. Önceleri kendilerini masum, mazlum ve korunmaya muhtaç kişiler olarak gösteren bu ikiyüzlüler aradan geçen yıllar içerisinde Çin devletinin kendilerine verdikleri çirkin ve kirli oyunlarını sahnelemeye başladılar. Bu hain hokkabazların sinsice oyunları sonucunda bazı Doğu Türkistanlı’lar arasında bilinçsizce bir kör dövüşü başladı. Artık neredeyse herkes birbirine şüphe ile bakar hale geldi. Ortalıkta fitne ve fesat dağıtan bu Çin uşaklarını kolayca görebilmek mümkün iken, Doğu Türkistanlılar iyi niyet gösterisine devam ederek bu habis ur’ları aralarında barındırmaya devam ettiler.

İstanbul’dan sonra, Doğu Türkistanlıların yıllarca millî bir dayanışma içerisinde Çin entrikalarının çevrilmesine izin vermediği Kayseri’de de öyle bir noktaya gelindi ki; TV ekranlarından Çin yemeklerinin tarifleri verilir oldu. Kimin ne yiyeceği bizi hiç alakadar etmez. Ancak, düşündürücü olan; Çin’in dalaverelerine karşı hassasiyetleri bulunan Doğu Türkistanlı’ların toplu yaşadıkları ve Türkiye’nin en milliyetçi ve muhafazakâr kentlerinden biri olan Kayseri’de adeta toplumu tahrik etmek istercesine birilerinin eliyle Çin rüzgarları estirilmek istenmesidir.

            Elbette ki, her devletin olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti devletinin de kendine özgü bir savunma ve güvenlik sistemi bulunmaktadır. Bizim yapmak istediğimiz, gerek Türkiye’nin güvenliğine, gerekse de Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlı’ların dayanışmasına ve “millî duruş”larına verilmek istenen zararların önüne bir nebze olsun geçebilmektir.

Devletimizin ilgili birimlerinden talebimiz, son yıllarda değişik yollarla Türkiye’ye giriş yapan ve Çin tarafından ihanet zehir’i ile donatılmış Pekin’den güdümlü robotlara daha fazla müsamaha göstermemesidir…

 

MÜSLÜMAN MAHALLESİNDE SALYANGOZ SATANLARA

 DİKKAT EDİLMELİDİR  (1)

18.01.2006

 

         Türkiye ve Türk milletinin etrafındaki melanet çemberi her geçen gün biraz daha daraltılıyor. Batı hayranlığının kendi değerlerine saygısı olmayan aşağılık kompleksi içindeki bazı kesimler tarafından milletimize empoze edilmeye başlandığı 1960’lı yıllardan itibaren, batının taşeronluğuna soyunanlar, Hıristiyan batının “Noel baba”sını Müslüman Türk çocuklarına sevdirme çabalarını büyük bir heyecan içinde günümüze kadar devam ettirmektedirler. Bu süreç bu gün kent merkezlerinde açıktan İncil dağıtımı ve apartmanlarda açılan kiliselerle sürdürülüyor. Bu konuda verilebilecek örneklerin sayısını daha da fazlalaştırmak mümkün.

            Bunlar yetmiyormuş gibi son yıllarda Çinli’lerin kendileri için stratejik olarak gördükleri bazı vilayetlerimizde art arda açtıkları “Çin Lokantaları” Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya başladı. Bu mekânlar elbette ki yalnızca börtü-böcek satmakla kalmayıp başka kural dışı faaliyetlerinde merkezi durumundalar. Böylece asırlardır millî ve dinî geleneklerini tavizsiz bir şekilde sürdüre gelen Türk milletinin değerlerini baltalamak isteyen art niyetli yerli ve yabancı şer odakları zincirine bir melanet halkası daha eklenmiş oldu.

            Şu anda Türkiye’yi sarmalı altına alarak sömürmek isteyen dış güçler içerisinde en tehlikeli olanının Çinli’ler olduğunu iddia etmekte bir mahzur görmüyorum. Çünkü, Mao’nun ölümünden sonra Çin devletinin başlattığı “Batıya açılma” projesinin, batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinden sonraki en önemli hedefi Türkiye idi. Bu güne kadar Türkiye hükümetlerinin çok ciddiye almaksızın kapılarını ardına kadar açtıkları ve dur durak bilmeden sahte ve kalitesiz mallarının Türkiye’ye girişine izin verdikleri Çinli’ler, gerek sahte malları ile gerek, meşru ve gayrimeşru yollarla yaptıkları nüfus ihracatları ile ve gerekse de “yılda iki milyon turist” aldatmacası ve yalanı ile Türkiye’de adeta çığ gibi çoğalan bir nüfus potansiyeline ulaşmaktadırlar.

            Çin’in Türkiye’ye yönelik olarak başlattığı bu sinsi saldırılarının mimarları ise ne yazık ki; Çin devletinin özellikle Türkiye’ye göndererek kendilerinden hizmet bekledikleri sözde Doğu Türkistanlılar olmaktadır. Yaklaşık son on yıl içerisinde Türkiye’ye bir yolunu bularak gelen Doğu Türkistanlıların büyük çoğunluğu Türkiye’yi bir istinatgâh olarak kabul edip, Türk milletini de kendi kanından, kendi canından ve dininden olarak görüp Müslüman Türk milletinin bir mensubu olmanın gereklerini yerine getirirken, çok az miktardaki bazı Doğu Türkistanlı maskesi altında Türkiye’ye giriş yapan Çin uşakları da Türk milletinin kadirşinaslığını istismar ederek Çinli’lerin ekmeğine yağ sürmeye devam ediyorlar. Çinliler ile içli dışlı ticaretle uğraşanlar bunlar, Çin lokantalarında çalışırken Çinli’lerle kafa kafaya verip Türkiye’nin ve Türkiye’deki vatan ve bağımsızlık sevdalısı Doğu Türkistanlı’ların başlarına çorap örmeye kalkışanlar bunlar…

Türkiye’deki Doğu Türkistan teşkilatlarının çok dikkatli ve üstlendikleri sorumluluğun bilincinde olmaları gerekirken bazı teşkilatların son derece gayri ciddi davranışlar içinde olmaları sebebiyle, söz konusu komünist Çin Sempatizanlarının Türkiye’de Çinlilerin girip çıkamayacakları Doğu Türkistan teşkilatlarına kolaylıkla girip çıkarak Çinli patronlarına günlük raporlar vermekte olduklarından hiç şüphemiz yoktur.

                                                                                   

TÜRKİYE ARTIK SAHİP OLDUĞU DEĞERLERİN FARKINDA

OLMALIDIR

04.01.2006

         Nasrettin Hoca’nın fıkrasında geçen “Un var, yağ var, şeker var neden helva yapıp yemiyorsunuz” sözü hep fıkra olarak nesilden nesil’e intikal ederek günümüze kadar ulaşmış ve ancak kahkahalarla gülünüp geçilmiştir. Oysa k; Nasrettin hoca fıkralarının hemen hepsi güldürürken de düşündüren bir ağırlığa sahiptir. Fakat, bu güne kadar bu sözden ders çıkaran hiç olmamış.

            Türkiye’mizin sahip olduğu değerler konusunda her zaman düşünüyoruz, arkadaş sohbetlerinde kendimizce yorumlar yapıyoruz ve diyoruz ki; “Bizim bildiklerimizi devleti idare edenler bilmiyor mu?” Elbette biliyorlar. Hem de fazlasıyla ve bilimsel açıklamalarıyla ve ellerindeki raporlarla biliyorlar. Ama bildikleri bir şeyler daha var ki; onları halk bilmiyor, bilemez fakat kuvvetli tahminler yürütebilir…

            Türkiye onlarca yıldır, sözde dost görünen batılılara ve Amerika’ya hep kendisini mahkûm hissetmiştir. İşte bu yüzden de içinde bulunulan ve sahip olunan değerlerimizin farkında olamadığımız için ülke olarak elimizde altın tabakla IMF ten para talep etmeye ve onların bulunacakları ihsanlara (!) mahkûm haldeyiz.

            Sahiden bu güne kadar Türkiye’yi yönetenlerden birileri cesurca ve Türk milletine yakışır bir biçimde davranış sergileyerek neden AB’ye ve ABD ye “Dur” demiyor, milletimizin merak konusudur. Gerçek manada ve üzerinde yaşadığımız toprakların kıymetini bilmiş olarak bir düşünecek olursak bu necip Türk milleti Avrupa’nın ve Amerika’nın nesine muhtaç? ya da diğer bir deyişle dünya yalnızca Avrupa ve Amerika’dan mı ibaret? Dünyada başka kıtalar ve ülkeler yok mu? Neden o ülkelerle de ticareti arttırmak ve her alanda ilişkiler tesis etmek mümkün olmuyor?

            Orta doğu, İran ve Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ne güne durmaktadır? Onlarla ilişkilerimize kimler engel olmaktadır? Bağımsız bir devlet olduğumuzu ABD ve AB ye ne zaman hissettireceğiz? Sorular, sorular, sorular…

           Hattı zatında her şey bütün çıplaklığı ile ortadadır. Sözde dostumuz olan Amerika BOP çerçevesinde İsrail devletinin topraklarını genişletmek ve kendisine yeni hareket alanları bulmak için Türkiye’nin Orta doğu bölgesindeki imajına çok büyük bir darbe indirdi, Kuzey Irakta gözlerimizin önünde açıkça bir ABD piyonu Kürt devletinin temelleri atıldı. Ve kim ne derse desin Türkiye’nin Orta doğudaki itibarı, ABD’nin Irak’ı işgalinden önceki gibi değil. Şimdilerde de Türkiye’nin sınır komşusu olan İran üzerinde bir takım senaryolar hazırlıyor ve Türkiye’yi de İran ile karşı karşıya getirmek niyetindeler. Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ise, Rusya ve Çin’in başını çektiği “Şanghay İşbirliği Örgütü” adı verilen örgütle abluka altına alınarak Türkiye ile Batı Türkistan Türk devletlerinin münasebetlerinin giderek zayıflatılmasına çalışılıyor.…

            Türkiye’nin etrafındaki çember her geçen gün biraz daha daralıyor. Türkiye açıkça dünyada yalnızlaştırılmaya ve dünya ile irtibatı kopartılarak yalnızca AB ve ABD yörüngesinde bir devlet haline getirilmeye çalışılıyor… Çok daha geç olmadan Artık bu gerçeği birilerinin Türk kimliği ile görmesi ve Türkiye’nin bu kâbustan bir an evvel uyanmasını sağlaması gerekiyor.

            Bor madeni başta olmak üzere zengin yeraltı ve yer üstü zenginliklerine sahip, stratejik konumu itibarıyla da dünyanın en önemli bölgelerinden birinde yer alan Türkiye’nin kendi özelliklerinin ve güzelliklerinin farkında olması, AB ve ABD güdümüne bir an evvel son vermesi ve bütün dünyaya sahip olduğu kendi değerleri ile TAM BAĞIMSIZ BİR TÜRK DEVLETİ olduğunu göstermesi gerekiyor…

 

BİR YILBAŞI DAHA GEÇTİ

 03.01.2006

 

         Ülke olarak bir yılbaşı çılgınlıklarını daha geride bıraktık. Birçok sözde entelektüel ve sözde çağdaş ve yine sözde aydınların gelecek yılın yılbaşı çılgınlıklarını sabırsızlıkla beklediklerini de görür gibi oluyorum. Bu yılbaşında neler olup bittiğini asıl madalyonun görünmeyen tarafında aramak gerekir.

 Herkesçe bilindiği gibi haftalar öncesinden itibaren ülkemizin büyük (!) mağazalarının devasa vitrinlerinde yılbaşına özel indirimlerin yapıldığı ve özel kreasyonlarla hizmet vermeye başladıklarına dair afişler büyük kentlerimizin kalabalıklığını adeta bir kat daha arttırdı. İki yakası bir araya zor gelen bazı vatandaşlarımızın sırf bir özenti veya evindeki huysuz eşinin “bende isterim” kabilinden hırçınlıkları sebebiyle yedikleri kazıkların da haddi hesabı yoktur.

Aradaki tesanütün arttırılması için hediyeleşmenin belli zamanlara has olmamak kaydıyla yararlarının çok olduğu hadislerde bile yer almıştır. Fakat her nedense bizim ülkemizde bu işin bilhassa yılbaşlarında daha bir canlılık kazandığını söyleyebiliriz. Sanki yılbaşından başka zamanlarda hediyeleşmenin mümkün olmadığı gibi bir hava estirilir. Bu durumun aslında kapitalizmin dürtüklemesiyle ortaya çıkmış bir olgu olduğunu da söylemek yanlış olmaz. Hummalı yılbaşı hazırlıkları çerçevesinde arkadaşlıklar arasında adeta bir çığ gibi büyüyüp giden “yılbaşı hediyeleşmeleri” ve ardından arkadaşının kendisine verdiği hediyeden dolayı diğer arkadaşları yanında kendisini küçük düşmüş hissine kapılarak sona eren dostluklar ve dargınlıklar…

Eğlence merkezlerinde süren yılbaşına özel hazırlıklar ise haftalar öncesinden başlar, reklamlar, tanıtımlar ve sözde cazip fiyat anonsları..

Nihayet beklenen “yılbaşı” gelir ve bazı evlere, eğlence yerlerine ve televizyon ekranlarına olanca dağdağasıyla girer… Girmesine girer de bu bahsettiğimiz mekânlarda ve televizyonların kamera arkası bölümlerinde çok derin izler bırakarak ayrılır.

Her kes televizyonların gösterdiği şekliyle algılar yılbaşı eğlencelerini… Kimse kamera arkasında o gece neler olmuş, evlerdeki arkadaş partilerinde hangi hadiseler cereyan etmiş, Aldığı alkolün etkisiyle kaç tane genç kızın hayatı kararmış, kaç ailede anne babaların feryatları arşa yükselmiş. Eğlence merkezlerinde sabaha karşı kaç hadise cereyan etmiş,  o gece için içkinin sebep olduğu olumsuzluklar sebebiyle yurt genelinde kaç yaralanma ve öldürme olayı meydana gelmiş kimse aklına getirmez... Aklına getirenler de sözde çağdaşlar tarafından çağ dışı olmakla yaftalanırlar.

Bazılarının seneden seneye sabırsızlıkla hediye olarak sözde“çağdaşlık” getireceği umuduyla bekledikleri Noel babaları, yıllar yılıdır, bırakın hediye getirmeyi Müslüman Türk milletinin en değerli varlıklarını dokuz yamalı hırsız torbasına koyup batıya kaçırmıştır… Ve bizler bu güne kadar ne yazık ki; büyük bir mücadele örneği sergileyerek bize batıdan gelecek olan; Türk-İslam ahlakı ve aile mefhumunun yok edildiği sistemi, beklemeye devam ediyoruz.

Batılılaşmak eğer bu günkü gibi Müslüman mahallesinde salyangoz satanlara(Televizyon ekranlarında kentin en işlek caddelerinde açıktan İncil dağıtılıyor) sonsuz bir müsamaha ile zemin hazırlamak ise, böyle batılılaşma şehitler diyarı cennet vatanımıza asırlarca uğramasın… “Noel  Baba” denilen kızıl elbiseli, ak sakalı göbeğine kadar inmiş, sırtında melanet torbası taşıyan, kemerinde haç işareti amblemi bulunan bu şiş göbekli hokkabazın Müslüman Türk milletinin Yunus Emre’sinin, Mevlana’sının, Hacı Bektaşı Velisinin bulunduğu topraklarda ne işi var?? Bu mübarek topraklara o’nu kim çağırdıysa, kimler getirdiyse bunun vebalinden hiçbir zaman kurtulamayacaklardır.

 

            TÜRKİYE YETKİLİLERİ ÇİN’E SÖZ VERMEYE DEVAM

            EDİYOR

            30 Aralık 2005

 

            1980’ li yılların başlarında başlasyan  Çin-Türkiye diplomatik ilişkilerinin bu güne kadar devamlı surette tek taraflı olarak Türkiye’nin özel çabaları ve fedakârlıkları sayesinde sürdürülmekte olduğunu söylersek mübalağa yapmış olmayız.

            Çünkü, 1980’li yılların başlarından itibaren yanılmıyorsam ilk olarak devrin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in Çin ziyareti ile başlayan ilişkiler bu güne kadar Türkiye ekonomisi ve ticarî ilişkileri açısından “Satmadan Almak” alışkanlığı ve fedakârlığı üzerine devam etmiştir. Sözde “Batıya Açılmak” ve yine sözde “Serbest Piyasa” ekonomisine geçiş söylemlerinde bulunan Komünist Çin’e tutum ve davranışları ile ilk önce olumlu cevaplar veren ve Çin ile iyi ilişkiler tesis etmek isteyen ülke Türkiye oldu. Bir ölçüde haklıydı zira, Çin kalabalık nüfusu (1.350 milyon) göz önüne alındığında oldukça büyük bir pazardı. Hatta bir dönem hükümetin başında bulunanlar “Her Çinliye birer adet satarsak” hesabı bile yaptılar.

Türkiye ekonomistleri adeta “Mal Bulmuş Mağribi” misali Çin mallarına saldırdı ve bu gün Türkiye taklit, sahte ve kalitesiz Çin mallarının en iyi pazarı haline dönüştü. Ayrıca Çin’den gelebilecek turist sayısı da apayrı  bir turizm potansiyeli idi. Bu konuda da Çinli yetkililer tarih boyunca hiçbir zaman sözlerinde durmadıkları ve durmayacakları gibi, Türkiye’ye turist gönderme sözünde de durmadılar ve Türkiye de beklenti içine girenler sukûtu hayale uğradı. Gün geldi devran döndü, Türkiye Çin mallarını ithal etmeye devam etti fakat kendisi ne yaptıysa bir türlü Çin’e umduğu ölçüde bir ihracat gerçekleştiremedi.

 Çin ise,Türkiye’den mal almak yerine Türkiye’de yıllardan beri üretim yapmakta olan üretici firmaların mallarının taklitlerini son derece kalitesiz ham maddeler kullanarak ve cezaevindeki, çalışma kamplarındaki, okullardaki öğrencileri ücretsiz çalıştırmak suretiyle Çin’de imal ederek Türkiye’ye havadan, karadan ve denizden gönderdi. Türkiye piyasalarında sözde ucuz olarak görülen bu sahte Çin malları yüzünden sayısız fabrikalar ve atölyeler kapandı.

            Komünist Çin ise siyasî görüşünden ve temel Çin politikalarından zerre kadar taviz vermeksizin ulaşmak istediği hedeflere doğru dev adımlarla yürümeye devam etti. Hükümet yetkilileri ise yerli üreticinin içler acısı halini görmelerine rağmen her hangi bir ciddi önlem alma, yada yerli üreticilerin üretim maliyetlerini düşürme konusunda bir çalışma yapma yoluna gitmedi. Dünyada bilinen bir uluslar arası ticaret sistematiği vardır ve ülkeler için ihracat ile ithalatın dengeli götürülmesi esastır. Türkiye her nedense bu temel esasları da göz ardı ederek Çin’den ithalata devam etti ve üstüne üstlük nasıl bir beklenti içinde yaptığı hâlâ anlaşılamayan bir biçimde Çin devlet başkanına devlet liyakat madalyası verildi….

            Komünist Çin ile diplomatik ve siyasî ilişkiler bağlamında düşünüldüğünde de, Çin’in yumuşak karnı ve çok önem verdikleri bir husus olan işgal altındaki Doğu Türkistan konusunda ne için yapıldığı anlaşılmaz bir biçimde Türkiye yetkilileri tarafından sözler verilmeye devam ediliyor.

            26.12.2005 tarihinde Çin ulusal radyosunun Pekin’den verdiği haberde sözde bölücülük faaliyetlerini yasaklayan Türkiye’ye övgüler yağdırdılar. Çin devlet bakanlarından Zhou Yongkang Doğu Türkistan’ın (Çinli Bakan “Sinkiang” diyerek tanımlıyor) ezelden beri Çin’in bölünmez bir parçası olduğunu ileri sürerek, Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların sözde bölücü faaliyetlerini engelleyen Türkiye yetkililerine methiyeler yağdırdığı öğrenildi. Bu konuda yine, Türkiye İç işleri Bakanı'nın 26 Aralık'ta Çin yetkililerine “önlem alma”sözünü tekrar etmiş olduğu da beyan edilmiştir.

 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz