|
OCAK -2006
DERT ÇOK HEMDERT YOK…
30.01.2006
Muhterem okuyucularım! Bu köşede yazdıklarımın mahalli bazda
kalacağını bilmeme rağmen evrensel bir insanlık meselesi olan ve bir an
evvel çözüme kavuşturulması için insani duygularını kaybetmemiş olan her
insanın katkı yapması, duygu ve düşüncelerle de olsa destek vermesi, en
azından dua etmesi gereken Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın içinde
bulunduğu ahvali yıllardır anlatmaya çalışmaktayım.
Dünyadaki iletişim araçlarının insanlığa en üst düzeylerde
hizmet vermeye başlaması ile sahipsiz durumdaki mazlum, mağdur ve haklı
milletlerin dünya kamuoyuna seslerini duyurabilmelerine çok önemli bir kapı
aralanmıştır. Bu teknolojik imkânlardan istifade ile mahalli yayın
organlarında yayınlanan yazılarımızı İnternet ortamında dünyada çok geniş
bir kitleye de ulaştırma imkanını bulmaktayız.
Bu sebeple yazacağım konuları yalnızca bölgesel olmaktan
çıkartıp özellikle bütün dünya kamuoyuna hitap edecek bir üslupla yazmaya
gayret etmekteyim. Yazdıklarımızın çok kısıtlı imkânlarla ve zor şartlarda
da olsa Doğu Türkistan’dan bile takip edilmekte olduğunu bilmek bize ayrı
bir teşvik ve ilham kaynağı olmaktadır.
Zaman zaman bizlere Doğu Türkistan’dan yada dünyanın bir başka
ülkesinden mektup yazanların dertlerine ortak ve ihtiyaçlarına da bir nebze
olsun katkı yapabilmek adına onların seslerinin daha geniş kitlelere
ulaşmasına yardımcı olmayı milli ve insani bir görev addetmekteyiz.
Doğu Türkistan’dan Çin zulmünü dünya kamuoyuna anlatmak için
ayrıldıktan sonra Dünyanın değişik ülkelerinde anavatanından ayrı yaşıyor
olmanın dert ve ıstırapları ile de boğuşmak durumunda kalan çok sayıda Doğu
Türkistanlı bulunmaktadır.
Şimdi sizleri Almanya’da yaşayan ve bundan 6 yıl önce Almanya
hükümetinden siyasi sığınma talebinde bulunmasına rağmen bu müracaatı
defalarca reddedilerek ülkesine geri dönmesi istenen bir Doğu Türkistanlının
Uygurca kaleme aldığı ve benimde Türkiye Türkçe’sine çevirdiğim yazısının
muhtevası ile baş başa bırakıyorum.
Umarız ki; Almanya hükümetine hitaben yazmış olduğu bu arzuhal
yerini bulur ve o mağdur Doğu Türkistanlı kardeşimiz için ve onun durumunda
olanlar için yeni ufuklar açılır…
DEMOKRATİK DEVLETTEKİ
SERSEFİLLİK HAYATIMA SON VERİRLERMİ?
Askar Zordun
“Yabancı ülkelerde yıllarca süren sersefillik içindeki gurbet hayatım benim
bir hakikati daha derinlemesine tanımama sebep oldu. O ise, insan haklarının
güvence altına alınması. Bu hak kesinlikle kendimizin müstakil vatanının,
özgürlük ve hürriyetimizin kendi sahipliğimizde olması ile mümkün görünüyor.
Hangi akıllı bir kişi söylemişse: “Vatansız kişi bir eşeğe
benzer. Ona kim binmek isterse o biner. Bıkınca da tekmeleyerek kovar, yada
boynundan bağlayarak çok ağır işlerde çalıştırır.”
Hakikaten
dış ülkelerdeki yaşamım bunun bana göz yummakla, görmezlikten gelmekle başa
çıkılabilecek bir durum olmadığını öğretti. Ben komünist Çin hâkimiyetinin
ana vatanım Doğu Türkistan’da da açıkça yürütmekte olduğu gasp- talan ve her
alandaki adaletsizlikler ve milletimin haksızca rencide edilmekte olduğuna
dayanamayıp, insan hakları, hürriyet, özgürlük ve güvenin en ileri seviyede
korunmakta olduğu Almanya’ya gelerek Halkımın ve milletimin dertlerini
anlatmak ve vatanımın, toprağımın kurtuluşu için mücadele etmek arzusuyla
siyasi sığınma talebinde bulundum. Yazık, binlerce yazık! Halkımın
dertlerini anlatmak bir yana dursun, kendi derdimi anlatamadan geçim ve
yaşam hakkıma dahi erişemeden işte 6 yıl geçip gitti…..
(Devam edecek)
Altı
yıl insan evladı için oldukça kısa bir zaman dilimi ise de, kalbine sınırsız
arzu ve isteklerini gömerek, milletinin derdinde her saat, her dakika
yananlar için kesinlikle ve kesinlikle uzun bir zaman.
Üstelik hür insanlara, demokratik ülkelere kendi derdini
anlatamadan yitilip-kakılan ve endişe içinde yaşayanlar için daha da ağır ve
zor günler sayılır. Almanya hükümeti ise benim siyasi sığınma talebimi
defalarca sert şekilde reddederek Çin konsolosluğundan dönüş muamelelerimi
başlatmam için sıkıştırmakta. Hürriyet ve özgürlük için mücadele ederek
Almanya’dan 7 misli büyük toprakları, dünyadaki en kıymetli maden
zenginliklerinin çıktığı, verimli zengin ve mümbit toprakları dünyanın
hiçbir yerinde bulunmayan, tatlı ve türleri çok olan meyveleri olan
böylesine cennet gibi toprakların sahibi bizler başkalarından ekmek
dilenerek yaşamaktayız.
Biz tıpkı “Altın tabakla dilenen dilenci” ye benzedik. Fakat,
demokrasinin en çok ileri sürüldüğü, hürriyet, özgürlük ve insan haklarının
güvence altında olduğu Almanya hakiki anlamda insan haklarına muhtaç olan
bizlere inanmıyor.
Dünya biz Uygurların ahu-zarını bilmiyor değil, bizden daha iyi
biliyor. Fakat… ben hiç anlayamadım… Şu hür toprakların insanları bir cevap
verin? Kim kendi anne –babası, ailesi, çocukları konu-komşuları, akrabaları
ve kardeşleri ile öz ana dilinde konuşarak sohbet etmeyi, kendi kültür ve
sanatından huzur bulmayı, dost ve kardeşleri ile birlikte hoşça vakit
geçirmek istemez? Kim yukarı mevkilerde, parlamento’da, önemli iş yerlerinde
memur olarak çalışmak istemez? Hangi insan muhtaçlık içinde başkalarının
kapısı önünde yetim çocuklar gibi boyun eğerek, en pis, en ağır işleri
yapmak ister? İşte biz Uygurlar kendilerinin layık oldukları üstün
meziyetlerden vazgeçerek birçok demokratik ülkelerde sersefil olmaktayız. Bu
niçin? Bu kesinlikle ve kesinlikle vatanımızı, toprağımızı o iblis, dinsiz,
Komünist Çin hâkimiyetinden geri almak için.
İşte ben anne- babamdan, ailemden ve çocuklarımdan ayrılarak
yitilip-kakılarak yaşamaya başlayalı yıllar oldu. Onları ne zaman
görebileceğim? Görebilecek miyim bu da bana karanlık. Eğer vatanım o pis
Çinlilerin elinden kurtulsa, yarını beklemeden hemen o gece, o dakikada yaya
olarak ta olsa vatanıma geri dönmüş olacaktım.
Aziz toprağımı defalarca bağrıma basardım. Allah o günleri bana
nasip eder mi?
Elbette Çin hükümeti bize geri dönüş resmiyetini hızla
yapıverir. Çünkü onlar şimdiye kadar dünyaya kendilerinin sahte görünümünü
sergileye gelmekte. Yüzündeki sahte maskesinin düşmesini istemez. Fakat
bizleri orada nasıl bir akıbetin beklediğini tasavvur edebiliyor musunuz?
Dünyada özgürlük ve bağımsızlık için en ağır bedeli ödemekte olanlar biz
Uygurlar olsak gerek. Lakin bizim ödediğimiz bedele layık başka hür insanlar
gibi hak ve hukuklara erişemedik.
Şu anda Komünist Çin hâkimiyeti bizim mümbit topraklarımızda
dünya kamuoyundan hiç çekinmeden kendi istediğince talan yürütmekte. Uygur
milletine istediğince zorbalık yapmakta. Çin milleti için zemin
hazırlamakta. Vatanının, halkının derdini dünya kamuoyuna anlatmak için dış
ülkelere çıkanların akrabalarını sert baskı altına alarak onların bütün
hareketlerini, özgürlüklerini kısıtlamakta.
Biz Uygurların ahu-zarını dış ülkelere anlatmaması için
vatanımızın içindeki her türlü yayın ve İnternet ağlarını türlü yollarla
kontrol altında tutmaktalar. Halkımızı cahil bırakmaktadırlar. Acaba dünya
kamuoyu bu cevher misali toprakları, insanlık medeniyeti için sönmez
katkılar yapan biz Uygurları unuttu mu? Yâda tanımıyor mu? Ben ve benim gibi
gurbet ve sersefillik içindeki Uygurlar ne yapmamız gerekir?
Büyük ve demokratik devlet Almanya! sen bana cevap ver?
…………….
Uygurcadan Çeviren: Mehmet Emin BATUR
DOĞU
TÜRKİSTAN’DAKİ SEFALETİN SEBEBİ
“DOĞUM YASAĞI”NA UYMAMAK MI?
28.01.2006
Yarım asır sonra ancak işgal altındaki Doğu Türkistan’a yabancı
gazetecilerden Çin hükümetinin izin vermiş oldukları ve bazen de dünya insan
hakları örgütlerinin gözlemcileri tek tük girebilmeye başladılar. Bu çok
sınırlı bir şekilde yapılabilen bu ziyaretler esnasında dünya kamuoyuna
kısmi olarak yansıyan Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlalleri Çin’in
dünya pazarlarındaki sahte mal satışını da sekteye uğratmakta olmalı ki;
işgalci Çin devleti Doğu Türkistan’ın birçok stratejik bölgelerine
yabancıların girişine izin vermemekle beraber mızrağı çuvala daha fazla
sığdıramadığı için en azından belirli bölgelerdeki gözlemlere ses
çıkartamamaktadır.
Doğu Türkistan’ın bütün zenginlik kaynaklarını Çin’e taşımaya
devam eden Çin hükümeti bu çok zengin kaynaklara sahip ülkeyi şu anda orta
çağ dönemindeki mahrumiyetler içinde yaşamaya mahkûm etmiştir. Bu
toprakların asıl sahipleri olan Doğu Türkistanlılar kendi yurtlarındaki
hiçbir nimetten istifade ettirilmediği gibi bin bir türlü siyasi baskılar ve
Çin işkenceleri altında yok edilmeye çalışılmaktadır.
Çin zindanlarındaki siyasi suçlular hastalanmaları durumunda
sözde Çin hastanelerine götürülerek organları zorla alınıp yurt dışındaki
orga çetelerine ve Çin Komünist Partisi üst düzey yöneticilerine peşkeş
çekilmektedir. Bu tutuklukların çok az bir kısmı ise hapisten salıverilmeden
önce damarlarına çeşitli türlerde hastalıklar enjekte edilmek suretiyle
bırakılmakta ve çok kısa zaman sonra ise bu kişiler ani ölümlerle
hayatlarını kaybetmektedirler.
Müslüman Türk halkı Çin işgalcilerinin insanlık dışı muameleleri
sebebiyle sefalet, yoksulluk, perişanlık, hastalık ve ölümlerle iç içe bir
hayat sürerken bu da yetmemiş gibi Çin’den sürekli olarak getirilen Çinli
göçmenler sebebiyle ülkenin bütün çalışma alanlarının kapıları Türklere
kapanmıştır.
Çin’den getirilen bu Çinli göçmenler sebebiyle içki, kumar,
fuhuş, gasp, soygun, uyuşturucu ticareti ve kullanımı had safhaya ulaşmış ve
yerli Türk halkının toplumsal yaşamı da müthiş derece bozulma temayülüne
sokulmuştur.
Yabancı gözlemcilerin sorularla dolu bakışlarına cevap
veremeyen Çinli mihmandarlar ise, çıkış yolunu şu “Özrü kabahatinden büyük”
iddia ile savuşturmaya çalışmaktadırlar.“Bu halk, Çin hükümetinin kota dışı
doğum yasağı Uygulamasına uymadığı için sefalet yaşıyor.” “Buradaki nüfus
yoğunluğu insanların yaşam standartlarını düşürüyor.”
Bütün Doğu Türkistan topraklarının yer altı ve yer üstü
zenginliklerini yarım asırdır aralıksız olarak gasp eden ve Çin’e taşıyan,
Doğu Türkistan’daki ekilebilir arazilerin ekim ve dikim işlerini dahi
Çin’den getirdikleri Çinli göçmenlere veren, En verimli ve sulak alanları
Türklerin ellerinden alarak Çinlilere veren, Fabrikalarda Türkleri değil
Çinlileri çalıştıran, daha açık ve net bir ifade ile Doğu Türkistan’ı adeta
iliklerine kadar sömüren işgalci, Gaspçı, ve Haydut konumundaki komünist Çin
Devleti, Doğu Türkistan halkının yoksul olmasının tek sebebinin Doğum
yasaklarına uyulmaması olarak gösteriyor. Peki Çin’in bu yalanına inanan
ülke var mı? Ne yazı ki; var… Çin ile ticaret yapabilmek uğruna Çinlilerin
önünde dokuz takla atan ülkeler…
Kota dışı hamile kalan Türk annelerini kaç aylık hamile
olduğuna bakmaksızın zorla kürtaja tabi tutarak bebeklerini alıp çöplere
atan, anneyi ölüme terk eden ve her hastaneye giden Türk anne adayını
kısırlığa duçar eden Çin devleti, hangi doğum yasağına uymamaktan söz ediyor
??
ERKEN SEÇİM SÖYLEMLERİ MEVCUT
İKTİDARA GÜÇ
KAZANDIRIR
24.01.2006
Ülkelerin
istikrar, güvenlik ve kalkınmasının o ülke halkının vatanına karşı
duyarlılığı ve hassasiyetleri ile doğru orantılı olarak geliştiği bir
gerçektir.
Bu gerçek,
Türkiye’de her nedense hem siyasiler ve hem de vatandaşlığı yalnızca
seçimden seçime oy kullanmak olarak algılayan halkımız tarafından hep göz
ardı edile gelmiştir. Halk, seçim arifelerinde kendilerine en parlak
vaatlerde bulunan siyasi partilere ve siyasetçilere oyunu verdimi bütün
görevini bihakkın yapmış olan insanların edası ile köşesine çekilir ve
ardından hizmet beklemeye başlar. Siyasetçilerde, kendilerine görev tevdi
edildikten sonra iktidara gelince her ne kadar seçim öncesinde verdiği
sözleri yerine getirmeye çalışıyor bir görüntü vermeye çalışsa da bu konuda
yeterince verimli olamaz. Ardından da ya “Enkaz devraldık” edebiyatının
arkasına sığınır, ya da “Ne yapalım mevcut düzen ancak bu kadarına izin
veriyor” siperinin arkasında, bir adım bile ilerleyemediği yürüyüş bandında
zaman tüketir.
İşte böyle bir
tıkanıklık ve çözümsüzlük esnasında birinci ve en etkili görev bilinçli
vatandaşlara düşmektedir. Öncelikle vatandaşın yapması gereken bu gün olduğu
gibi “Ne yapalım ortada ciddi ve yeterli bir siyasi muhalefet yok ki”
kolaycılığının arkasına sığınarak topu taca atmak yerine, meclise gönderdiği
vekillerine kendisinin asil olduğunu hatırlatarak ve demokratik kuralları
işleterek onları ciddi bir biçimde ikaz etme hakkını kullanmaktır.
Ülkede yaşayan
insanlar kendi maddi ve manevi değerlerine şuurlu bir şekilde sahip
çıktıklarını iktidardakilere kesintisiz olarak hissettirmeye devam
etmezlerse zaman, zaman ülkeyi yönetme yükümlülüğü altındakiler mevcudu
muhafaza etmenin ötesinde bir gayret göstermeme gafletine
düşebilmektedirler.
Milletin
otokontrol sisteminin felç olduğu durumlarda iç ve dış düşmanlar çabucak
palazlanmakta ve şer planlarını sahnelemeye başlamaktadırlar. Farz edelim
ki,Ülkeyi yönetenlerin gidişatını beğenmeyebilirsiniz, noksanlıklarını çok
iyi görebilirsiniz, sürdürmekte oldukları gaflet ve delaleti çok iyi takip
ediyor olabilirsiniz. Fakat bütün bunlar karşısında kılınızı dahi
kıpırdatmıyor, ciddi bir reaksiyon göstermiyor ve yalnızca çetele tutmaya
devam ediyorsanız ki, bu gün yapılan da odur. Hiçbir eleştiride bulunmaya da
hakkınız yok demektir.
Türkiye’de son günlerde bir
erken seçim söylemidir gidiyor. Bu söylemlerin sahipleri yarın seçim olsa
kendileri ülkeyi hangi sihirli formüllerle bu günkünden daha iyi idare
edecekler. Acaba hiç düşündüler mi?
Hiçbir hazırlığı olmayan ve
kendilerini iktidara hazır görmekten çok uzak olanların ikide bir erken
seçimden söz etmeleri olsa olsa, olası bir seçimden ancak mevcut iktidarın
daha da güçlü olarak çıkmasını sağlamaktan öteye geçmeyecektir.
O halde yapılması gereken;
hükümet dışındaki bütün siyasi partilerin kendi bünyelerinde çok sıkı bir ön
hazırlık ve tek başına iktidar olmaya yönelik (Kesinlikle koalisyon değil)
ciddi, kararlı, inançlı, bilgi birikimi yüksek, şuurlu ve ne yaptığını çok
iyi bilen kadrolar yetiştirmek için içinde bulundukları süreyi en iyi
şekilde değerlendirmektir.
Hamasi söylemlerle yola
çıkanların, seçim yolculuğu sırasında azık torbalarında nelerinin olup
olmadığını ciddi bir biçimde bir defa daha gözden geçirmeleri gerekir.
ÇİN EN ÇOK TÜRKİYE’DEKİ DOĞU
TÜRKİSTANLILARDAN
RAHATSIZ (1)
21.01.2006
Ülkelerinin Çin
işgaline uğraması Doğu Türkistanlılar için ne denli elem verici bir hadise
ise de, 1950’li yıllardan itibaren Doğu Türkistan’ın kurtuluş davasına
etkili bir şekilde hizmet edebilmek için Türkiye’ye ulaşabilme şansını elde
eden Doğu Türkistanlılar kendilerini oldukça şanslı saymaktadırlar.
Dünyanın değişik
ülkelerine göç eden Doğu Türkistanlılar hemen her ülkede mümkün olduğunca
sivil örgütlenmeler ile birbirlerine kenetlenerek yaşamlarını sürdürüyorlar.
Fakat Çin ise, daha ziyade Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlıları kendileri
için tehdit olarak görmektedirler. Çünkü; Türkiye’de yaşayan Doğu
Türkistanlıların Türk oldukları bilinci içinde olduklarını, sosyokültürel
bağlarla da Türkiye Türkleri ile iç içe kenetlendiklerini, duygu ve düşünce
olarak ta bir bütün olduklarının idrakindeler.
İşgalci Çin
devleti Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılardan endişe duymakta
haklımıdır? Diye sorulacak olursa, evet haklı! Zira, Türkiye Doğu
Türkistanlılarına kimlikleri sorulduğunda öncelikli olarak kendilerini Uygur
Türk’ü, Kazak Türk’ü olarak tanımlarlar. Gerçeğin ta kendisi olan bu
tanımlama ile Doğu Türkistanlılar aynı zamanda 250 milyonu aşkın dünya
Türklüğü ile bir bütün olduğunu ve böylece de büyük bir güç kaynağını
arkasına alarak hareket etmekte olduklarını ortaya koymaktadırlar.
Çinliler elli
yılı aşkın bir süre boyunca Fikir babaları olan Rusya’dan örnek alarak Doğu
Türkistan Türklerine Türk değil Uygur olduklarını ve yaşadıkları bölgenin
de(Doğu Türkistan) Çin tanımı ile “Uygur Özerk Bölgesi” olduğu yolunda
dayatmalar yapmışlarsa da Doğu Türkistan Türklerine Türk oldukları
gerçeğini unutturamamışlardır. Fakat, batı Türkistan Türklerine Türk
olduklarını unutturma girişiminde Rusya oldukça başarılı olmuştur.
Özbekistan Cumhurbaşkanı
İslam Kerimov'un "Türkiye'ye giden çocuklarımız Türk olarak geri dönüyorlar.
Özbek olarak kalamıyorlar. Biz buna razı olabilmeyiz." (Öksüz, 1998:31)
sözleri bu yöndeki Sovyet politikasının ne derecede başarılı olduğunu açıkça
göstermektedir…
Başta İsa Yusuf
ALPTEKİN ve Mehmet Emin BUĞRA Beyler olmak üzere Türkiye’de Doğu Türkistan
davasını yürütenler, defalarca umdukları ilgi ve alakayı görmemelerine ve
verilen sözlerin yerine getirilmediğine şahit olmalarına rağmen zaman, zaman
görüştükleri Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine Doğu Türkistan’ın içinde
bulunduğu ahvali anlatmaktan geri durmamışlardır.
Türkiye
Yetkililerinin Doğu Türkistan konusunda farkında olmadan yaptıkları en
etkili icraat, 1990’ların başında eski Sovyetler Birliğinin dağılması
sonrasında 5 Türk Cumhuriyetinin daha ortaya çıkmasının estirdiği rüzgârdan
istifade ile devletin hemen her kesiminden kişilerin her fırsatta “21. Asır
Türk Asrı Olacak”, “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” sözlerini tekrar
etmiş olmaları oldu…
Türkiye’deki bu söylemden en
çabuk etkilenen ülke Komünist Çin devleti oldu. Çin hükümeti Türkiye’de
söylenen ve kendi işgal idaresi altında olan Doğu Türkistan’ı da içine alan
bu söylemlerden oldukça büyük rahatsızlık duymaya başladı. Çünkü bu
sloganların altında yatan gerçek, Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri gibi
Doğu Türkistan’ın da bağımsız bir Türk devleti olmaya aday bir ülke olduğunu
çağrıştırıyordu.
Türkiye’de çok geç telaffuz
edilmeye başlanan bu sözler aslında 1944 yıllarında feraset ve cesaret
sahibi Türk Milliyetçileri tarafından söylenmiş, ama onlar çok ağır
biçimlerde sürgün ve zindanlarda cezalandırılmışlardı…
ÇİN EN ÇOK TÜRKİYE’DEKİ
DOĞU TÜRKİSTANLILARDAN
RAHATSIZ (2)
23.01.2006
İşgalci Çin devletinin insanlık
dışı baskıları sebebiyle dış ülkelerde yaşama yolunu seçen Doğu
Türkistanlıların hemen hepsini potansiyel birer terörist olarak ilan eden
Çin’in asıl hedefinde olanlar ise, özellikle Türkiye’de yaşayan Doğu
Türkistanlılar olmuştur. Türkiye dışında yaşayan Doğu Türkistanlıların
yaşamlarına direkt olarak müdahalede bulunamayan Çin, 1996 yılında Türkiye
ile başlattığı ikili münasebetlerinin silah alım anlaşmaları ile de
pekiştirilmesinden sonra Türkiye’deki Doğu Türkistanlıları çeşitli
şekillerde yakın markaja alarak her hareketlerini kontrol altına almaya
çalışmışlardır.
Komünist Çin
devleti,1950’li yılların başlarından itibaren Doğu Türkistan’da vuku bulan
bağımsızlık hareketlerinin tamamından Türkiye’de bulunan İsa Yusuf ALPTEKİN’
i sorumlu tutmuşlardır. Çünkü; Türk milletine mensup olan her ferdin Türk
dünyasındaki bütün kardeşlerinin meseleleri ile yalnızca duygusal olmanın
ötesinde de ilgili olduğuna ve dolayısıyla da İsa Yusuf ALPTEKİN ve onun
sürdürmekte olduğu Doğu Türkistan’ın kurtuluş mücadelesine çok büyük
desteklerin verilmekte olduğuna inanıyorlardı… O halde, ne şekilde olursa
olsun öncelikle “Türkiye’deki Bölücüler” olarak adlandırdıkları Türkiye Doğu
Türkistanlılarını susturmak ve etkisiz hale getirmek gerekiyordu…
Sovyetler
Birliğinin dağılmasının hemen ardından kendi işgali altında bulunan Doğu
Türkistan’a da bağımsızlık rüzgârlarının sıçrayabileceği endişesi ile paniğe
kapılan Çin, Türkiye’nin 1990’lı yıllara kadar yalnızca duygusal bir bağ ile
sınırlı kalan Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye ilişkilerinin
kuvvet kazanmasından korkup Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan ve
Kırgızistan’a adeta çıkartma yaparak sözde “Sınır Güvenliği Anlaşmaları” ve
“Karşılıklı Ticaretin Güçlendirilmesi” anlaşmaları yaparak Doğu Türkistan
İçin hassasiyet arz eden Kazakistan ve Kırgızistan sınırlarını büyük ölçüde
kontrol altına aldı.
Çin’in bunu yapmaktaki asıl
amacı, Kırgız ve Kazak hükümetlerinin direkt olarak Doğu Türkistan’ın
bağımsızlık hareketlerine destek vermesinden ziyade, Batı Türkistan ile
münasebetlerini güçlendirecek olan Türkiye’nin Kırgızistan ve Kazakistan’da
yaşamakta olan ve sayıları bir milyonun üzerindeki Doğu Türkistan
kökenlileri harekete geçirerek Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için kapı
aralanmasını önlemekti.
Komünist Çin, dışarıdan
gelebilecek bağımsızlık hareketlerinin önünü almak adına her zaman “En iyi
savunma taarruzdur” anlayışı ile hareket ederek dünyanın hangi ülkesinde
Doğu Türkistanlı yaşıyorsa oraya ticari ve siyasi çıkartma yaparak Doğu
Türkistanlıların hareketlerini sıkı gözlem altına almışlardır. Ama bu konuda
en çok önem verdikleri ülke hep Türkiye olmuştur…
Şunun altını bir defa daha
çizerek ifade etmeliyim ki; Zaman zaman umduğumuzu bulamamış olmanın ortaya
çıkarttığı hayal kırıklıkları sebebiyle Türkiye hükümetlerine karşı
serzenişlerimiz olmuştur ve bunda haklı olduğumuzu ispat edecek birçok
misaller de vardır. Her ne kadar Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların
önlerini tıkayan ve hareket alanlarını daraltan “Gizli Başbakanlık
Genelgeleri” yayınlanmışsa da, Çin devlet başkanına durup dururken “Devlet
Liyakat Madalyası” takdim edilmişse de,Çin’i ziyaret eden Başbakan
Yardımcısı bir zat tarafından Çinli yetkililere altın tabanca hediye
edilmişse de, vs.,vs., vs… Her şeye rağmen Türkiye’de Türk Milleti ile iç
içe yaşıyor olmamızın Çin’in uykularını kaçırıyor olmasından doğrusu çok
büyük keyif alanlardanım… Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılar bu yüzden
kendilerini şanslı sayabilirler. Çünkü göğsünü gere, gere “Türk’üm”
diyebilenler Doğu Türkistanlılara her zaman sahip çıkmışlardır.
MÜSLÜMAN
MAHALLESİNDE SALYANGOZ
SATANLARA DİKKAT EDİLMELİDİR (2)
19.01.2006
Bağımsızlık mücadelesi veren milletlerin önlerindeki en büyük ve
aşılması zor olan engel, silah zoru ile ülkeyi işgal eden düşmanlar değil, o
milletin içerisinden çıkan ve sureti haktan görünerek kendi hayatının
bağışlanması ve düşman güçlerin kendisine vereceği makam ve mevki
karşılığında düşmanla işbirliği yapan hainlerdir.
Doğu Türkistan’ın işgal edilmesinin üzerinden 57 yıl gibi bir
zaman geçti. Bu süre zarfında Doğu Türkistan Türkleri millî, dinî ve
kültürel değerlerinden canları pahasına taviz vermediler. Her yönlü olarak
bağımsızlık mücadelelerini sürdürdüler. Fakat buna rağmen aradan geçen yarım
asrı geçkin süre içerisinde bağımsızlık yolunda ciddi bir mesafe alınamadığı
düşünüldüğünde, yegâne sebep olarak, sayıları az da olsa Doğu Türkistan
Türklerinin “Millî Münafık” olarak tanımladıkları hainleri göstermek
mümkündür. Doğu Türkistan’da verilmekte olan millî mücadeleyi akamete
uğratan bu hainlerin uzantıları Çin devleti tarafından bu gün dünyanın hemen
her ülkesine ihraç edilmiş olup, haince planlarını çeşitli şekillerde
uygulamaya koymuş bulunmaktadırlar.
Maksadımız asla bir bardak suda fırtına koparmak ve komplo teorileri üretmek
olmayıp, artık mızrağın çuvala sığmadığı bir döneme girilmiş olmasından
dolayı bazı gerçeklerin su yüzüne çıkmasına yardımcı olmak için hemen her
kesin bildiği, tahmin ettiği fakat itiraf ederek tedbir almakta tembellik
ettiği mühim bir meseleye parmak basmaktır. Biz burada iyi niyetli ve
gerçekten de vatan ve bağımsızlık sevdalısı olan Doğu Türkistanlı’ları
tenzih ediyoruz.
Söz
konusu habis “Ur”lar, Türkiye hükümetlerinin kendilerine soydaş muamelesi
yaparak gösterdikleri hüsnüniyetten istifade ile Doğu Türkistan Türkleri’nin
toplu yaşadıkları vilayetler den biri olan İstanbul’da 1980’lerin
başlarından itibaren adeta cirit atmaya başladılar. Önceleri kendilerini
masum, mazlum ve korunmaya muhtaç kişiler olarak gösteren bu ikiyüzlüler
aradan geçen yıllar içerisinde Çin devletinin kendilerine verdikleri çirkin
ve kirli oyunlarını sahnelemeye başladılar. Bu hain hokkabazların sinsice
oyunları sonucunda bazı Doğu Türkistanlı’lar arasında bilinçsizce bir kör
dövüşü başladı. Artık neredeyse herkes birbirine şüphe ile bakar hale geldi.
Ortalıkta fitne ve fesat dağıtan bu Çin uşaklarını kolayca görebilmek mümkün
iken, Doğu Türkistanlılar iyi niyet gösterisine devam ederek bu habis
ur’ları aralarında barındırmaya devam ettiler.
İstanbul’dan sonra, Doğu Türkistanlıların yıllarca millî bir dayanışma
içerisinde Çin entrikalarının çevrilmesine izin vermediği Kayseri’de de öyle
bir noktaya gelindi ki; TV ekranlarından Çin yemeklerinin tarifleri verilir
oldu. Kimin ne yiyeceği bizi hiç alakadar etmez. Ancak, düşündürücü olan;
Çin’in dalaverelerine karşı hassasiyetleri bulunan Doğu Türkistanlı’ların
toplu yaşadıkları ve Türkiye’nin en milliyetçi ve muhafazakâr kentlerinden
biri olan Kayseri’de adeta toplumu tahrik etmek istercesine birilerinin
eliyle Çin rüzgarları estirilmek istenmesidir.
Elbette ki, her devletin olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti
devletinin de kendine özgü bir savunma ve güvenlik sistemi bulunmaktadır.
Bizim yapmak istediğimiz, gerek Türkiye’nin güvenliğine, gerekse de
Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlı’ların dayanışmasına ve “millî
duruş”larına verilmek istenen zararların önüne bir nebze olsun geçebilmektir.
Devletimizin ilgili birimlerinden talebimiz, son yıllarda değişik yollarla
Türkiye’ye giriş yapan ve Çin tarafından ihanet zehir’i ile donatılmış
Pekin’den güdümlü robotlara daha fazla müsamaha göstermemesidir…
MÜSLÜMAN MAHALLESİNDE SALYANGOZ SATANLARA
DİKKAT EDİLMELİDİR (1)
18.01.2006
Türkiye ve Türk milletinin etrafındaki melanet çemberi her geçen
gün biraz daha daraltılıyor. Batı hayranlığının kendi değerlerine saygısı
olmayan aşağılık kompleksi içindeki bazı kesimler tarafından milletimize
empoze edilmeye başlandığı 1960’lı yıllardan itibaren, batının taşeronluğuna
soyunanlar, Hıristiyan batının “Noel baba”sını Müslüman Türk çocuklarına
sevdirme çabalarını büyük bir heyecan içinde günümüze kadar devam
ettirmektedirler. Bu süreç bu gün kent merkezlerinde açıktan İncil dağıtımı
ve apartmanlarda açılan kiliselerle sürdürülüyor. Bu konuda verilebilecek
örneklerin sayısını daha da fazlalaştırmak mümkün.
Bunlar yetmiyormuş gibi son yıllarda Çinli’lerin kendileri için
stratejik olarak gördükleri bazı vilayetlerimizde art arda açtıkları “Çin
Lokantaları” Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya başladı. Bu mekânlar
elbette ki yalnızca börtü-böcek satmakla kalmayıp başka kural dışı
faaliyetlerinde merkezi durumundalar. Böylece asırlardır millî ve dinî
geleneklerini tavizsiz bir şekilde sürdüre gelen Türk milletinin değerlerini
baltalamak isteyen art niyetli yerli ve yabancı şer odakları zincirine bir
melanet halkası daha eklenmiş oldu.
Şu anda Türkiye’yi sarmalı altına alarak sömürmek isteyen dış
güçler içerisinde en tehlikeli olanının Çinli’ler olduğunu iddia etmekte bir
mahzur görmüyorum. Çünkü, Mao’nun ölümünden sonra Çin devletinin başlattığı
“Batıya açılma” projesinin, batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinden sonraki
en önemli hedefi Türkiye idi. Bu güne kadar Türkiye hükümetlerinin çok
ciddiye almaksızın kapılarını ardına kadar açtıkları ve dur durak bilmeden
sahte ve kalitesiz mallarının Türkiye’ye girişine izin verdikleri Çinli’ler,
gerek sahte malları ile gerek, meşru ve gayrimeşru yollarla yaptıkları nüfus
ihracatları ile ve gerekse de “yılda iki milyon turist” aldatmacası ve
yalanı ile Türkiye’de adeta çığ gibi çoğalan bir nüfus potansiyeline
ulaşmaktadırlar.
Çin’in Türkiye’ye yönelik olarak başlattığı bu sinsi
saldırılarının mimarları ise ne yazık ki; Çin devletinin özellikle
Türkiye’ye göndererek kendilerinden hizmet bekledikleri sözde Doğu
Türkistanlılar olmaktadır. Yaklaşık son on yıl içerisinde Türkiye’ye bir
yolunu bularak gelen Doğu Türkistanlıların büyük çoğunluğu Türkiye’yi bir
istinatgâh olarak kabul edip, Türk milletini de kendi kanından, kendi
canından ve dininden olarak görüp Müslüman Türk milletinin bir mensubu
olmanın gereklerini yerine getirirken, çok az miktardaki bazı Doğu
Türkistanlı maskesi altında Türkiye’ye giriş yapan Çin uşakları da Türk
milletinin kadirşinaslığını istismar ederek Çinli’lerin ekmeğine yağ sürmeye
devam ediyorlar. Çinliler ile içli dışlı ticaretle uğraşanlar bunlar, Çin
lokantalarında çalışırken Çinli’lerle kafa kafaya verip Türkiye’nin ve
Türkiye’deki vatan ve bağımsızlık sevdalısı Doğu Türkistanlı’ların başlarına
çorap örmeye kalkışanlar bunlar…
Türkiye’deki Doğu Türkistan teşkilatlarının çok dikkatli ve üstlendikleri
sorumluluğun bilincinde olmaları gerekirken bazı teşkilatların son derece
gayri ciddi davranışlar içinde olmaları sebebiyle, söz konusu komünist Çin
Sempatizanlarının Türkiye’de Çinlilerin girip çıkamayacakları Doğu Türkistan
teşkilatlarına kolaylıkla girip çıkarak Çinli patronlarına günlük raporlar
vermekte olduklarından hiç şüphemiz yoktur.
TÜRKİYE ARTIK SAHİP OLDUĞU DEĞERLERİN FARKINDA
OLMALIDIR
04.01.2006
Nasrettin Hoca’nın fıkrasında geçen “Un var, yağ var, şeker var
neden helva yapıp yemiyorsunuz” sözü hep fıkra olarak nesilden nesil’e
intikal ederek günümüze kadar ulaşmış ve ancak kahkahalarla gülünüp geçilmiştir. Oysa k; Nasrettin hoca fıkralarının hemen hepsi güldürürken de
düşündüren bir ağırlığa sahiptir. Fakat, bu güne kadar bu sözden ders
çıkaran hiç olmamış.
Türkiye’mizin sahip olduğu değerler konusunda her zaman
düşünüyoruz, arkadaş sohbetlerinde kendimizce yorumlar yapıyoruz ve diyoruz
ki; “Bizim bildiklerimizi devleti idare edenler bilmiyor mu?” Elbette
biliyorlar. Hem de fazlasıyla ve bilimsel açıklamalarıyla ve ellerindeki
raporlarla biliyorlar. Ama bildikleri bir şeyler daha var ki; onları halk
bilmiyor, bilemez fakat kuvvetli tahminler yürütebilir…
Türkiye onlarca yıldır, sözde dost görünen batılılara ve
Amerika’ya hep kendisini mahkûm hissetmiştir. İşte bu yüzden de içinde
bulunulan ve sahip olunan değerlerimizin farkında olamadığımız için ülke
olarak elimizde altın tabakla IMF ten para talep etmeye ve onların
bulunacakları ihsanlara (!) mahkûm haldeyiz.
Sahiden bu güne kadar Türkiye’yi yönetenlerden birileri cesurca
ve Türk milletine yakışır bir biçimde davranış sergileyerek neden AB’ye ve
ABD ye “Dur” demiyor, milletimizin merak konusudur. Gerçek manada ve
üzerinde yaşadığımız toprakların kıymetini bilmiş olarak bir düşünecek
olursak bu necip Türk milleti Avrupa’nın ve Amerika’nın nesine muhtaç? ya da
diğer bir deyişle dünya yalnızca Avrupa ve Amerika’dan mı ibaret? Dünyada
başka kıtalar ve ülkeler yok mu? Neden o ülkelerle de ticareti arttırmak ve
her alanda ilişkiler tesis etmek mümkün olmuyor?
Orta doğu, İran ve Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ne güne
durmaktadır? Onlarla ilişkilerimize kimler engel olmaktadır? Bağımsız bir
devlet olduğumuzu ABD ve AB ye ne zaman hissettireceğiz? Sorular, sorular,
sorular…
Hattı zatında her şey bütün çıplaklığı ile ortadadır. Sözde
dostumuz olan Amerika BOP çerçevesinde İsrail devletinin topraklarını
genişletmek ve kendisine yeni hareket alanları bulmak için Türkiye’nin Orta
doğu bölgesindeki imajına çok büyük bir darbe indirdi, Kuzey Irakta
gözlerimizin önünde açıkça bir ABD piyonu Kürt devletinin temelleri atıldı.
Ve kim ne derse desin Türkiye’nin Orta doğudaki itibarı, ABD’nin Irak’ı
işgalinden önceki gibi değil. Şimdilerde de Türkiye’nin sınır komşusu olan
İran üzerinde bir takım senaryolar hazırlıyor ve Türkiye’yi de İran ile
karşı karşıya getirmek niyetindeler. Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ise,
Rusya ve Çin’in başını çektiği “Şanghay İşbirliği Örgütü” adı verilen
örgütle abluka altına alınarak Türkiye ile Batı Türkistan Türk devletlerinin
münasebetlerinin giderek zayıflatılmasına çalışılıyor.…
Türkiye’nin etrafındaki çember her geçen gün biraz daha
daralıyor. Türkiye açıkça dünyada yalnızlaştırılmaya ve dünya ile irtibatı
kopartılarak yalnızca AB ve ABD yörüngesinde bir devlet haline getirilmeye
çalışılıyor… Çok daha geç olmadan Artık bu gerçeği birilerinin Türk kimliği
ile görmesi ve Türkiye’nin bu kâbustan bir an evvel uyanmasını sağlaması
gerekiyor.
Bor madeni başta olmak üzere zengin yeraltı ve yer üstü
zenginliklerine sahip, stratejik konumu itibarıyla da dünyanın en önemli
bölgelerinden birinde yer alan Türkiye’nin kendi özelliklerinin ve
güzelliklerinin farkında olması, AB ve ABD güdümüne bir an evvel son vermesi
ve bütün dünyaya sahip olduğu kendi değerleri ile TAM BAĞIMSIZ BİR TÜRK
DEVLETİ olduğunu göstermesi gerekiyor…
BİR YILBAŞI DAHA GEÇTİ
03.01.2006
Ülke olarak bir yılbaşı çılgınlıklarını daha geride bıraktık.
Birçok sözde entelektüel ve sözde çağdaş ve yine sözde aydınların gelecek
yılın yılbaşı çılgınlıklarını sabırsızlıkla beklediklerini de görür gibi
oluyorum. Bu yılbaşında neler olup bittiğini asıl madalyonun görünmeyen
tarafında aramak gerekir.
Herkesçe bilindiği gibi haftalar öncesinden itibaren ülkemizin büyük (!)
mağazalarının devasa vitrinlerinde yılbaşına özel indirimlerin yapıldığı ve
özel kreasyonlarla hizmet vermeye başladıklarına dair afişler büyük
kentlerimizin kalabalıklığını adeta bir kat daha arttırdı. İki yakası bir
araya zor gelen bazı vatandaşlarımızın sırf bir özenti veya evindeki huysuz
eşinin “bende isterim” kabilinden hırçınlıkları sebebiyle yedikleri
kazıkların da haddi hesabı yoktur.
Aradaki tesanütün arttırılması için hediyeleşmenin belli zamanlara has
olmamak kaydıyla yararlarının çok olduğu hadislerde bile yer almıştır. Fakat
her nedense bizim ülkemizde bu işin bilhassa yılbaşlarında daha bir canlılık
kazandığını söyleyebiliriz. Sanki yılbaşından başka zamanlarda
hediyeleşmenin mümkün olmadığı gibi bir hava estirilir. Bu durumun aslında
kapitalizmin dürtüklemesiyle ortaya çıkmış bir olgu olduğunu da söylemek
yanlış olmaz. Hummalı yılbaşı hazırlıkları çerçevesinde arkadaşlıklar
arasında adeta bir çığ gibi büyüyüp giden “yılbaşı hediyeleşmeleri” ve
ardından arkadaşının kendisine verdiği hediyeden dolayı diğer arkadaşları
yanında kendisini küçük düşmüş hissine kapılarak sona eren dostluklar ve
dargınlıklar…
Eğlence merkezlerinde süren yılbaşına özel hazırlıklar ise haftalar
öncesinden başlar, reklamlar, tanıtımlar ve sözde cazip fiyat anonsları..
Nihayet beklenen “yılbaşı” gelir ve bazı evlere, eğlence yerlerine ve
televizyon ekranlarına olanca dağdağasıyla girer… Girmesine girer de bu
bahsettiğimiz mekânlarda ve televizyonların kamera arkası bölümlerinde çok
derin izler bırakarak ayrılır.
Her
kes televizyonların gösterdiği şekliyle algılar yılbaşı eğlencelerini… Kimse
kamera arkasında o gece neler olmuş, evlerdeki arkadaş partilerinde hangi
hadiseler cereyan etmiş, Aldığı alkolün etkisiyle kaç tane genç kızın hayatı
kararmış, kaç ailede anne babaların feryatları arşa yükselmiş. Eğlence
merkezlerinde sabaha karşı kaç hadise cereyan etmiş, o gece için içkinin
sebep olduğu olumsuzluklar sebebiyle yurt genelinde kaç yaralanma ve öldürme
olayı meydana gelmiş kimse aklına getirmez... Aklına getirenler de sözde
çağdaşlar tarafından çağ dışı olmakla yaftalanırlar.
Bazılarının seneden seneye sabırsızlıkla hediye olarak sözde“çağdaşlık”
getireceği umuduyla bekledikleri Noel babaları, yıllar yılıdır, bırakın
hediye getirmeyi Müslüman Türk milletinin en değerli varlıklarını dokuz
yamalı hırsız torbasına koyup batıya kaçırmıştır… Ve bizler bu güne kadar ne
yazık ki; büyük bir mücadele örneği sergileyerek bize batıdan gelecek olan;
Türk-İslam ahlakı ve aile mefhumunun yok edildiği sistemi, beklemeye devam
ediyoruz.
Batılılaşmak eğer bu günkü gibi Müslüman mahallesinde salyangoz
satanlara(Televizyon ekranlarında kentin en işlek caddelerinde açıktan İncil
dağıtılıyor) sonsuz bir müsamaha ile zemin hazırlamak ise, böyle batılılaşma
şehitler diyarı cennet vatanımıza asırlarca uğramasın… “Noel Baba” denilen
kızıl elbiseli, ak sakalı göbeğine kadar inmiş, sırtında melanet torbası
taşıyan, kemerinde haç işareti amblemi bulunan bu şiş göbekli hokkabazın
Müslüman Türk milletinin Yunus Emre’sinin, Mevlana’sının, Hacı Bektaşı
Velisinin bulunduğu topraklarda ne işi var?? Bu mübarek topraklara o’nu kim
çağırdıysa, kimler getirdiyse bunun vebalinden hiçbir zaman
kurtulamayacaklardır.
TÜRKİYE YETKİLİLERİ ÇİN’E SÖZ VERMEYE DEVAM
EDİYOR
30 Aralık 2005
1980’ li yılların başlarında başlasyan Çin-Türkiye diplomatik
ilişkilerinin bu güne kadar devamlı surette tek taraflı olarak Türkiye’nin
özel çabaları ve fedakârlıkları sayesinde sürdürülmekte olduğunu söylersek
mübalağa yapmış olmayız.
Çünkü, 1980’li yılların başlarından itibaren yanılmıyorsam ilk
olarak devrin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in Çin ziyareti ile başlayan
ilişkiler bu güne kadar Türkiye ekonomisi ve ticarî ilişkileri açısından
“Satmadan Almak” alışkanlığı ve fedakârlığı üzerine devam etmiştir. Sözde
“Batıya Açılmak” ve yine sözde “Serbest Piyasa” ekonomisine geçiş
söylemlerinde bulunan Komünist Çin’e tutum ve davranışları ile ilk önce
olumlu cevaplar veren ve Çin ile iyi ilişkiler tesis etmek isteyen ülke
Türkiye oldu. Bir ölçüde haklıydı zira, Çin kalabalık nüfusu (1.350 milyon)
göz önüne alındığında oldukça büyük bir pazardı. Hatta bir dönem hükümetin
başında bulunanlar “Her Çinliye birer adet satarsak” hesabı bile yaptılar.
Türkiye ekonomistleri adeta “Mal Bulmuş Mağribi” misali Çin mallarına
saldırdı ve bu gün Türkiye taklit, sahte ve kalitesiz Çin mallarının en iyi
pazarı haline dönüştü. Ayrıca Çin’den gelebilecek turist sayısı da apayrı
bir turizm potansiyeli idi. Bu konuda da Çinli yetkililer tarih boyunca
hiçbir zaman sözlerinde durmadıkları ve durmayacakları gibi, Türkiye’ye
turist gönderme sözünde de durmadılar ve Türkiye de beklenti içine girenler
sukûtu hayale uğradı. Gün geldi devran döndü, Türkiye Çin mallarını ithal
etmeye devam etti fakat kendisi ne yaptıysa bir türlü Çin’e umduğu ölçüde
bir ihracat gerçekleştiremedi.
Çin
ise,Türkiye’den mal almak yerine Türkiye’de yıllardan beri üretim yapmakta
olan üretici firmaların mallarının taklitlerini son derece kalitesiz ham
maddeler kullanarak ve cezaevindeki, çalışma kamplarındaki, okullardaki
öğrencileri ücretsiz çalıştırmak suretiyle Çin’de imal ederek Türkiye’ye
havadan, karadan ve denizden gönderdi. Türkiye piyasalarında sözde ucuz
olarak görülen bu sahte Çin malları yüzünden sayısız fabrikalar ve atölyeler
kapandı.
Komünist Çin ise siyasî görüşünden ve temel Çin politikalarından
zerre kadar taviz vermeksizin ulaşmak istediği hedeflere doğru dev adımlarla
yürümeye devam etti. Hükümet yetkilileri ise yerli üreticinin içler acısı
halini görmelerine rağmen her hangi bir ciddi önlem alma, yada yerli
üreticilerin üretim maliyetlerini düşürme konusunda bir çalışma yapma yoluna
gitmedi. Dünyada bilinen bir uluslar arası ticaret sistematiği vardır ve
ülkeler için ihracat ile ithalatın dengeli götürülmesi esastır. Türkiye her
nedense bu temel esasları da göz ardı ederek Çin’den ithalata devam etti ve
üstüne üstlük nasıl bir beklenti içinde yaptığı hâlâ anlaşılamayan bir
biçimde Çin devlet başkanına devlet liyakat madalyası verildi….
Komünist Çin ile diplomatik ve siyasî ilişkiler bağlamında
düşünüldüğünde de, Çin’in yumuşak karnı ve çok önem verdikleri bir husus
olan işgal altındaki Doğu Türkistan konusunda ne için yapıldığı anlaşılmaz
bir biçimde Türkiye yetkilileri tarafından sözler verilmeye devam ediliyor.
26.12.2005 tarihinde Çin ulusal radyosunun Pekin’den verdiği
haberde sözde bölücülük faaliyetlerini yasaklayan Türkiye’ye övgüler
yağdırdılar. Çin devlet bakanlarından Zhou Yongkang Doğu Türkistan’ın (Çinli
Bakan “Sinkiang” diyerek tanımlıyor) ezelden beri Çin’in bölünmez bir
parçası olduğunu ileri sürerek, Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların sözde
bölücü faaliyetlerini engelleyen Türkiye yetkililerine methiyeler yağdırdığı
öğrenildi. Bu konuda yine, Türkiye İç işleri Bakanı'nın 26 Aralık'ta Çin
yetkililerine “önlem alma”sözünü tekrar etmiş olduğu da beyan edilmiştir. |