HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

      

    Anasayfa

 

    KİTAPLAR

        Kitapler

Özgür D.T İçin

1

2

3

4  

5

6

      D.T Barın Şehitleri

1

2

3

4  

5

6

7

8

9

Barından Mektup

Barın Haritası

Medyada Barın

         D.T İstiklal Savaşı

                   (Gulca İnkılabı)

         Reddiye

   


 

 

(ÖZGÜR DOĞU TÜRKİSTAN İÇİN KİTABININ DEVAMI-3)

 

ÇİN'İN DOĞU TÜRKİSTAN

ÜZERİNDEKİ DİN POLİTİKASI

 

Doğu Türkistanlılar Karahanlı Devleti hükümdarı Abdülkerim Sultan Saltuk Buğrahan döneminde tanıştığı İslâm dininden tarihîn hiçbir döneminde karşılaştıkları bütün engelleme ve zorluklara rağmen zerre kadar taviz vermemişler, tam tersine bütün güçleri ile Orta Asya bölgesinde İslâm dininin yayılması için büyük gayretler sarf etmişlerdir.

1949 yılında komünist Çin istilâsına maruz kalan Doğu Türkistan da Doğu Türkistanlılar tarihînin en karanlık günlerine  maruz kalmışlardır. Çinli işgalciler Doğu Türkistanlılar üzerinde sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda olduğu gibi dini alanlarda da büyük baskılar uygulamışlardır. Çinliler Doğu Türkistan da dini vecibelerini yerine getirmesini yasaklamış, "Din morfindir insanı uyuşturur" safsatası ile bütün güçleri ile İslâm dini üzerindeki zulmünün dozunu artırmaya, insanları dinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Doğu Türkistan'ı işgal eder etmez dini ve millî tedrisat yapan okulları kapatmışlar, öğretmenleri ve din adamlarını, âlimlerini tutuklamışlar, öldürmüşler, tam manası ile bir yıldırma politikası gütmüşlerdir. Doğu Türkistan bölgesinin kukla valisi Burhan Şehidi bir Komünist partisi üst düzey bölge toplântısı esnasında 1952 yılında büyük çoğunluğunu din adamlarının oluşturduğu 120.000 insanın öldürüldüğünü açıklamıştır. Mao Ze Dung'un ölümünden sonra "açık yumuşama" politikası uygulaması ile bir nebze gevşeme gösteren din üzerindeki baskılar, Doğu Türkistan halkının bu gevşemeden istifade etmesine yol açmış, yıkılan camilerini onarabilmesine, azda olsa dinî faaliyetlerine geçebilmesine fırsat sağlamıştır.

Fakat dini sahadaki bu kısmî rahatlama çok uzun sürmemiş yeniden uygulamaya geçirdikleri şiddet politikası ile beraber medreseler kapatılmış hocalar ve talebeler de hapse atılmışlardır.

19.03.1996 tarihli Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi kararı ile din ve eğitim üzerine bir dizi eylem plânları hazırlanmıştır. Buna göre;

"Dini faaliyetler mutlaka devletin denetiminde olacak ve dolayısıyla bütün özel dini eğitim kurumları kapatılacaktır. Çin Komünist Partisi üyeleri kesinlikle dini faaliyetlerde bulunmayacaktır. Bu karara uymayan parti üyeleri derhal partiden ihraç edilecek ve cezalandırılacaktır. Ayrıca halk dini propagandalara karşı korunacaktır. Her kademede ve her çeşit eğitim ve öğretim kurumlarında her ne şekilde olursa olsun, yabancı kaynakların ders olarak okutulması kesinlikle yasaklanmaktadır. Bölgeden (Doğu Türkistan'dan) dış ülkelere gönderilecek öğrenciler titizlikle seçilecek ve mutlaka parti sempatizanları arasından belirlenecektir. Gönderilecek öğrenciler yol masraflarını kendileri karşılayacak ve mutlaka partiye sadakatten ayrılmamaları sağlanacaktır. İlköğretim öğrencilerinin dış ülkelerdeki dengi okul öğrencileri ile alâka bağlamaları yasaklanacaktır. Bunlara uymayan öğretim görevlileri ve öğrenciler şiddetle cezalandırılacaktır. İslâm ülkeleri ile münasebet bağlamak maksadı ile hacca hükûmetçe belirlenen kişiler gönderilecektir. Başlarında da Komünist Partisi görevlisi bulunacaktır. Dış ülkelerden özellikle de İslâm ülkelerinden hiçbir şekilde kitap, dergi, kaset gibi yayınların ve dokümanların getirilmesi yasaktır." denilmektedir.

Doğu Türkistanlıların tam bir devlet terörü ile karşı karşıya yarım asır geçirdiğini düşünürsek, bu güne kadar Doğu Türkistan halkı dünyanın hiçbir yerinde görülmedik Çin zulmüne rağmen dini ve millî benliklerinden asla uzaklaştırılamamışlardır.

Çinli zalimlere karşı dini ve millî kimliklerini korumak ve muhafaza etmek için irili ufaklı 429 defa İstiklâl hareketi başlatmışlardır. Doğu Türkistanlıların kalplerindeki İstiklâl ateşi hiçbir zaman sönmeyecektir.

26 EYLÜL 2002

  SİYASİ DÜŞÜNCENİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

 

1960'lı ve 1970'li yıllarda Türkiye'deki insanlar arasında inanılmaz derecede bir siyasî görüş farklılığına şahit olduk. Öyle ki, belki de dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar keskin çizgilerle ayrılan bir siyasal ayrılığa rastlanmazdı.

Özellikle de 1970'li yılların sonlarına doğru öyle noktalara ulaştı ki karşıt görüşlü insanlar birbirlerine neredeyse hayat hakkı tanımayacak kadar karşı karşıya düşman olmuştu. Daha doğrusu düşman hâline getirilmişlerdi. Bir düşünelim; o günlerde kökü dışarıda ve dışardan yönlendirilen  Marksist-Leninist düşünceye sahip insanlar. Diğer yanda neredeyse otoritesini kaybetmek üzere olan sivil yönetimin vazifesini kısmen üstlenmek zorunda kalan Türk Milliyetçileri. Ülke tam bir savaş meydanına dönmüş, günlük insan kayıplarına bakıldığından tüyler ürpertici bir tablo ile karşılaşıyorsunuz. Sözde kurtarılmış bölgeler, birinin bölgesine diğeri giremiyor, eğer tesadüfen girmiş bulunursa zarar görmeden çıkamıyor. Türkiye' deki sol partilerin içerisinde yuvalanmış bulunan aşırı Marksist-Leninist gruplar, bunlara oy uğruna toleranslı davranmak zorunda kalan parti liderleri. Neticede, beş bin vatan evladının kaybı ile sonuçlanan ideoloji savaşının sonunu getiren 12 Eylül ihtilâli. Bu askerî darbenin hemen sonrasında bıçakla keser gibi son bulan can kayıpları. Türkiye Cumhuriyeti Devletine ihanet edenlerle, o günün şartları içerisinde Türk vatanının korunması için canlarını ortaya koyanların aynı kefeye konularak cezalandırıldığı günler...

Aradan geçen yıllar ve de bu günlere gelindiğinde şaşılaşacak derecede farklılaşmış bir siyasî ideoloji belirsizliği. Bu nedenle öyle anlar oluyor ki; 1980 öncesindeki siyasî görüşlerin netliğini ve de bir ölçüde dürüstlüğünü özlemişimdir. O zamanlar sağcısı da solcusu da benimsediği ya da benimsetilen dünya görüşü doğrultusunda yürüyüşünü karşılaşabilecekleri her türlü riski de göze alarak sürdürmüşlerdir. En azından baktığımız zaman kimin ne olduğunu açıkça görebiliyor ve ona göre gartınızı alıyordunuz. Bir cinayet incelemesinde bildiğim kadarı ile maktulün önden vurulması ile arkadan vurulması arasındaki cezai müeyyide farklıdır. 1980 öncesinde kim tarafından hançerlenebileceğinizi az çok kestirebilirdiniz. Fakat şimdilerde ise genellikle sırtınızdan vuruluyorsunuz. Çünkü beraber yürüdüğünüz insanın kimliğini öğrenebilmekte güçlük çekiyorsunuz. Gözlerinizi kapatarak peşinden gittiğiniz insanlar günün birinde sizi bir siyasî rant uğruna kolayca harcayabiliyor. Neden? Çünkü artık sahibi olduğunuzu zannettiğiniz siyasî görüşün çizgisi flulaşmış, neredeyse kaybolmak üzeredir. Bazı televizyon programlarında konuşan ve eskiden beri Mao hayranı olarak bildiğimiz kişiler öyle ifadelerde bulunuyorlar ki hayretler içinde kalıyorsunuz. Kimilerinin elindeki vatanseverlik ilkelerini tamamen sahiplenerek ve daha cesurca konuşarak izleyenleri ve dinleyenleri şaşırtmaya devam ediyor. Eskiden bir duvara isminin baş harfleri yazılsa büyük soruşturmalara yol açan Türkiye Komünist Partisi bile bu gün seçimlere katılma hakkı elde etmiş bulunuyor. Türkiye'de artık hangi ideoloji kavramının daha vatansever olduğu konusunda insanlar ikilem içine düşüyor. Bir zamanlar âdeta kraldan çok kralcı kesilerek birbirlerine kin ve garez güdenlerin liderleri birden bire tabiri yerinde ise canciğer kuzu sarması oluverdiler...

O yiğit insanlar, doğru bildikleri yolda, inandıkları yolda, insanca dürüstçe, şehit oldular, zindanlara atıldılar, ocaklarını söndürdüler, geride kanlı gözyaşları akıtan dullar, analar, babalar ve yetimler bıraktılar. Onlar masumdurlar, onlar şehittirler. Onların üzerine siyaset yapanlar sonlarını düşünsünler. Siyasetin adı, saf ve yiğitçe duygulara sahip insanları aldatmak olmamalıdır.

25 EYLÜL 2002

 YABANCI DİL  HAYRANLIĞININ ÇOCUKLARIMIZ

ÜZERİNDEKİ OLUMSUZ  ETKİSİ

 Son yıllarda dünya devletlerinin, kendi ana dillerinin eksikliklerinin giderilmesi, koruma altına alınması ve yabancı devletlerle olan münasebetlerde kullanılması için beynelmilel dil hâline getirilen İngilizcinin öğretilmesinin dışında ana dillerini de yabancı dillerin tesirinden korumak için gayret sarf etmekte olduklarını görüyoruz.

Bazı tarihçilerin ve dilşinasların birleştikleri bir ortak nokta vardır. Dilin, milleti millet yapan en önemli temel unsurlardan biri olduğu. Böylesine milletlerin hayatında çok önemli, hattâ hayatî önem taşıyan bir görüşe katılmayanların gerçek bir dilci olduğundan ya da tarihçi olduğundan bahsetmek zordur. Çünkü, bir millet başka emperyalistler tarafından esir edilebilir, ülkeler işgal de edilebilir. Bu süreç uzun bir zaman boyunca da devam edebîlir. Önemli olan o milletin anadilini kaybetmemesidir. Ana dil muhafaza edilebilirse günün birinde mutlaka tekrar bağımsız olmaları mümkündür. Ancak, esaret altında geçen süre içerisinde dillerini de kaybetmişlerse artık her şeylerini kaybetmişler demektir. O milletin tekrar bağımsız millet olma şansı da kalmamış demektir. Türkiye'de diğer dünya devletlerinin ana dillerini koruma altına almaya çalışmalarının tam tersine, bilerek ya da bilmeyerek Türkçe'nin yozlaştırılması için bütün çabalar sarf edilmektedir.

Meselâ yabancı dil öğretilmeye anaokullarından başlanacakmış diye haberler duyulmaya başlandı. Ben şahsen bu haberi duyunca irkildim. Nedenine gelince de; Bir çocuk ana kucağından henüz okula başlangıç safhasındaki ana okuluna adımını atar atmaz bir dil karmaşası yaşamayacak mı? Ailesinden öğrendiği Türkçe'nin ne işe yarayacağını düşünmeye başlamayacak mı? Bu nasıl bir enteresan uygulamadır? Çocuk daha Türkçe'sini yeterince öğrenemeden bir yabancı dil duvarına da toslarsa bu uygulamayı çok bilmiş bir eda ile ortaya koyan zihniyet hiç mi sorumluluk hissî duymayacak? Anaokulunda yabancı dil öğrenmeye başlayan bir çocuk ileriki dönemlerde kendi ana dilini küçümsemeye başlar. Mandacı bir zihniyetin uygulamaya koyduğu bu ucube dil öğretme merakı Türk diline doğrudan doğruya bir ihanettir. Tamam yabancı dil öğretilsin buna karşı değiliz fakat öncelikle anadilimiz olan Türkçe çok iyi bir şekilde öğretilmeli, ondan sonra yabancı dil ilâve olarak öğretilmelidir. Anaokulunda biz çocuklarımızı "geleceğimizin teminatı" dediğimiz neslimizi yabancı dil girdabının içine atarsanız o çocuk ileriki yaşlarda öğrendiği yabancı dilin tesirinde yabancılar gibi düşünmeye, onlar gibi davranmaya başlarlar. Nerede kaldı o zaman örf, âdet, gelenek ve göreneklerimiz? yakın zamanlarda bazı yabancı dil eğitimi veren kurumlar varsa yoksa dükkan ve işyerlerinin tabelalarının yabancı isimlerden arındırılıp Türkçe isimler verilmesi için girişimlerde bulunmaktadırlar. Bence bu göstermelik girişimden ziyade öğretmekte oldukları dil konusunda daha hassas davransalar daha gerçekçi bir tutum içerisinde olurlar. İşyeri isimlerinin Türkçe olmasını elbette istiyoruz. Eğer başarılı olunabilirse bu çok yerinde bir uygulama olur. Buna katılmamak mümkün değildir.  Türk Cumhuriyetlerinden gelerek Türkçe öğrenmeye başlayan öğrencilere konuşma tarzı tamamen bozuk, argo kelime ve cümlelerle dolu, hattâ müstehcenliği ön plânda tutan Kemal Sunal video kasetleri ile Türkçe'mizi öğretmeye kalkmak hangi bilimsel tespitlere (!) dayanmaktadır. Bütün bunlardan sonra düşünüyorum da 50 yıldır, Çin işgalcilerinin bütün engellemelerine karşı günümüze kadar lezzetine doyulmaz Uygur lehçesini devam ettiren, dilinden ve dininden (İslâm Dini) asla taviz vermeyerek millî ve dini mücadelesini sürdürebilen Doğu Türkistan halkına minnet duymamak mümkün değildir. Bir çok bağımsız ve hür ülkeler dillerini ve kültürlerini korumada Doğu Türkistan halkını örnek almalıdırlar.

24 EYLÜL 2002

DOĞU TÜRKİSTANLI ÇİFTÇİLERE

ÇİN BASKISI ARTIYOR

 Doğu Türkistan halkına karşı işgalci Çin hükûmetinin baskıları olanca hızı ile devam ediyor. Son zamanlarda Doğu Türkistan'dan alınan haberlere bakıldığında Doğu Türkistanlı çiftçilere yönelik baskılar had safhalara ulaşmıştır.

Çiftçilerin başına musallat edilen ucube vergiler öyle sine ağırdır ki; ödeyemediği vergiler yüzünden intiharı seçen insanlara bile rastlanılmaktadır. Köy ve kasabalarda görevlendirilen Çinli kukla yöneticiler çiftçilere çiftçinin toprağına ne ekeceğinden tutun ne kadar ekeceğine kadar ve ektiği ürünün her bir türünden Çinli idarecilere ne kadar ürün teslim etmesi gerektiğine kadar zorlayıcı şartlar ortaya koymaktadırlar. Taşra bölgelerindeki kukla idareciler merkez yöneticilerine teslim etmeleri gereken miktarın çok üzerindeki miktarlarda istihsal toplayıp aradan kendilerine de çok miktarda çıkar sağlamaktadırlar. Bunları merkez yöneticilerine anlatanlar olursa o çiftçilerin artık o bölgede kalabilmesi ya da toprağını ekip ürün alabilmesi mümkün değildir. Çünkü söz konusu bölge kukla yöneticileri bu çiftçilere karşı âdeta savaş ilen etmekte, artık hiçbir şekilde bu çiftçilerin nefes alabilmeleri asla mümkün olmamaktadır.

Çinlilerin kukla yöneticileri Doğu Türkistanlı çiftçilere toprakla ilgili alet edevatın karşılığını çok ağır ödetmektedirler. Üretim için verdikleri tarım aletlerini yıl sonunda teslim alırken kullandıkları tarım aletlerinin karşılığında ayrıca vergiler almakta, bu aletlerin borçları bitip tükenmemektedir. Bu borçları ödemekte zorlanan ödeyemeyen çiftçilerin evlerini basıp evlerinde ne var ne yok her şeylerine el koymaktadırlar. Karşı koyanlar olursa bunlara da çeşitli iftiralar atıp, yaftalar takıp, ağır şekilde cezalandırmaktadırlar. Yıl boyunca tamamen Çinlilerin menfaatine yönelik köle gibi çalışmak zorunda kalan çiftçiler kendilerine uygulanan bu insanlık dışı uygulamalara karşı bir tavır gösterecek olsalar "terörist", "bölücü" gibi adlandırmalarla tutuklanıp hapse atılmaktadırlar.

Köy ve kasabalarda çiftçi yöneticileri seçimi esnasında eğer Çinlilerin isteğinin dışında bir kişi seçilecek olursa, zorbalıkla yerli jandarma güçleri tarafından değiştirilmekte kukla yöneticiler yönetime getirilmektedir. Çiftçi bölgelerindeki baskılar yalnızca iktisadi sahada olmayıp inanç özgürlüğüne karşı da yürütülmekte, çiftçilerin mescitlerinin kapısına "18 yaşından küçükler giremez" tabelaları asılmakta, buna uymayanların anne babalarına para ve hapis cezaları uygulanmaktadır. Çinlilerin bölgesel nizamnamelerinde "örf ve âdetlere saygılı olunacaktır" şeklinde bir ibare yer alıyorsa da bu bir aldatmacadan ibarettir. Erkek memurların bıyık bırakması, kadınların başını örtmesi kati bir şekilde yasaklanmıştır. Bu yasaklara uymayanlar "Yasadışı dini faaliyet gösteriyor" ya da "Millî bölücülük yapıyor" şeklinde iftiralar atıp hapse atmaktadırlar.

Doğu Türkistanlı çiftçiler üzerine karabasan gibi çöken bu zulümler nedeni ile zaman zaman kitlesel çatışmalara da rastlanılmaktadır. Bu durumda ise ağır silâhlar da kullanan Çin işgalcileri ise dünyanın gözünden sakladığı katliamlarını olanca hızı ile devam ettirmektedirler.

21 EYLÜL 2002

  DÜNYA HAKİMİYETİ PEŞİNDEKİ

ABD, RUSYA VE ÇİN

İkinci Dünya savaşında dünya devletleri savaşa gireni ve girmeyeni ile milyonlarca insanını kaybetti. Ond an sonraki yıllarda devletler arasında, özellikle de ABD, Rusya ve Çin üçgeninde soğuk savaş günümüze kadar devam edip gelmektedir. Şu anda dünya tam anlamıyla tamamen karşılıklı çıkarlara dayalı bir yüzeysel dostluk söz konusudur. Zaman zaman gazetelere ve televizyon kameraları karşısında dünya liderleri birbirleri ile el sıkışarak pozlar verseler de gerçekler hiç de göründüğü gibi değildir.

Bu günkü Rusya, eski Sovyetler Birliği döneminden beri sıcak denizlere inme gayreti ile Orta Doğu petrolleri üzerine poker oyununu sürdürmektedir. Çin kendisini hapsettiği Orta Asya'nın doğusundan batıya doğru sürekli olarak kala balık nüfusunu kullanarak yayılma eğilimi içindedir. ABD ise dünyadaki kapitalist sistemin mimarı ve yaygınlaştırıcısı olarak hızla yoluna devam etmiş, ancak hiçbir zaman Rusya ve Çin'i göz ardı etmemiştir. Attığı bütün adımlar inceden inceye hesaplıdır. Yüzyıl, iki yüz yıl sonrasının Amerika'sını düşünerek hareket etmektedir. Bir an 11 Eylül hadisesine benzer bir hadisenin dünyanın herhangi bir ülkesinde meydana geldiğini düşünelim. O zaman o ülkenin gücü acaba bu günkü ABD'nin ki gibi performans ortaya koyup, "Uluslararası terörizmle mücadele" adı altında hemen hemen dünyanın bütün ülkelerine tesir etme ve peşinden sürükleme etkisine sahip olabilir mi idi?

Bence ABD gibi etkili olamazdı. Çünkü ABD uzun yıllardan beri Rusya ve Çin'in haricinde diğer dünya ülkelerine ekonomisi ve kültürü ile tesir etmiş bulunuyordu. Gerçi son yıllarda Rusya ve Çin'de de hızlı bir Amerikan kültürünün etkisi görülmeğe başlandığından gelecek için ABD'nin fazla bir kaygı taşımadığı ortadadır..

Çin işgal ettiği Tibet, iç Moğolistan ve Doğu Türkistan'ı tamamen yutup yok edebîldikten sonra dünyadaki yayılmacılıkta ABD'yi çok çabuk geride bırakacaktır. Bu nedenle Doğu Türkistan'ı, Tibet'i ve İç Moğolistan'ı hızla asimile etmenin gayreti içindedir. Fakat bu konuda önündeki en büyük engel Doğu Türkistan olmaktadır.

 Dolayısıyla 11 Eylül olayından sonra dünya durdukça hiçbir zaman gerçek bir barış içinde olmayacağı ABD ile fikir birliği edip, kendisi de Doğu Türkistanlılar üzerinde vahşîce katliamlarına hız verdi. Rusya ABD'ye destek vermek karşılığında Çeçenistan'daki estirmekte olduğu devlet terörüne meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. Ayrıca Gürcistan üzerine de, Amerika'nın Irak operasyonuna kalkışması durumunda Rusya'nın saldırması muhtemel görünüyor.

 ABD, Irak üzerine saldırıya geçebileceğini düşünerek ve öteden beri Irak operasyonuna sıcak bakmayan Çin'in desteğini arkasına alabilmek için Doğu Türkistan'da ki özgürlükçülere karşı tavır alarak terörist listesine Doğu Türkistanlıları dâhil ettiğini ilân etti. ABD'nin bu kararından sonra Çin, karakteristik iki yüzlülüğünü bir kez daha gösterip şimdi de ABD ile Irak arasında NATO'da veto hakkına sahip 5 dâimi üyeden biri olma sıfatı ile arabuluculuk yapabileceğini sürüyor. Bunun anlamı şudur; eğer Amerika Çin'in bu teklifine rağmen Irak'a saldırmaya kalkışırsa Çin ABD'ye vereceğini söylediği desteği geri çekecektir. Şu anda ABD dünyada destek turlarını devam ettiriyor. ABD'nin tek sadık müttefiki İngiltere olarak kalacaktır.

Elbette ki perde arkasında İngiltere'nin bu sadakatinin bir karşılığı vardır. Diğer ülkelerin ne elde edeceği pek belli olmadığından ABD istediği ölçüde destek bulamayacaktır. Fakat şurası bir gerçektir ki; daha önceki bir yazımda da ifade ettiğim gibi başta ABD olmak üzere Rusya ve Çin kesinlikle dünya hâkimiyeti peşindedir. Eğer Türkiye elindeki kozları doğru değerlendirebilirse önümüzdeki yıllarda dünya dengelerinin oluşmasında büyük bir rol üstlenecektir.

19 EYLÜL 2002  

DOĞU TÜRKİSTANLILAR

OYLARINI KİME VERECEK

 

Türkiye'deki Doğu Türkistanlıların ortalama nüfusu yirmi beş bin civarındadır. 1950'Ierin başında ve 1960'lı yıllarda gelip Türkiye'mizi kendilerine vatan bilerek yerleşmişlerdir. Doğu Türkistanlıların Türkiye'ye gelişi ile beraber 1940'lı yıllardan beri Dış Türklerden bahseden, "Esaret Altındaki Türkler" diyen ve "Turan", "Turancılık" diyenlerin iddia ve tezleri doğrulanmış, Türkiye'de Misak-ı Millî sınırları diye adlandırılan sınırların dışında da Türklerin olduğu aşikâr olmuştur.

Çünkü Türkiye'de dış Türklerden bahsedenler olduğu gibi olmadığını söyleyenler de epey vardı. Doğu Türkistanlıları dünyanın bir ucundan alıp, o kadar çok dünya ülkesi içerisinden Türkiye'ye getiren ilâhi güç, bizlerin doğru tercih yaptığımızı vurgularcasına Türkiye'deki kardeşlerimizi karşımıza çıkartmıştı. Çünkü; biz daha Türkiye'ye henüz gelmişken bizim kimliğimiz ve göç nedenlerimiz hakkında bilgi sahibi olanlarla karşılaşmış, kısa zamanda içli dışlı olmuştuk. Geleceğimiz adına, aziz vatanımız Doğu Türkistan'ın kurtuluşu adına ümitlenmiş dayanılmaz vatan hasretimiz biraz olsun hafiflemişti. O ümitle bizlere kucak açan kadirşinas Türk milleti ile bütünleşmiştik. Doğu Türkistanlılar gittikleri hiçbir ülkeye hiçbir yönlü asla yük olmamışlardır. Bulundukları yerlere kısa zamanda intibak sağlamışlar ve o ülke yasalarına da hassasiyetle uymuşlardır. Zaten birkaç istisna dışında hemen hemen hepsi sanat sahibidirler. Ticaretle uğraşırlar, müzmin bir tüketici değildirler. Tam tersine üretken bir kişiliğe sahiptirler. Şu anda Türkiye' de okuyanlardan akademisyenler de vardır. Fakat benim şahsi değerlendirmem "yüksek okul bitirenler" değil, yüksek tahsillilerden Doğu Türkistan davasına ciddî anlamda hizmet edenler gerçek yüksek tahsilli olarak değerlendirilmelidir. Hani Yunus Emre'nin bir dörtlüğü vardır:

"İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsin

Bu nice okumaktır."

Kendilerinin asıl kimliğini unutarak Doğu Türkistan'ın kurtuluş mücadelesine bir şekilde hizmet vermeyenler okusalar da fark etmez. Doğu Türkistanlıları özellikle Türkiye' ye bağlayan en önemli bağ din, dil (küçük farklılıkları hesaba katmazsak) ırk ve kültürel bağlardır. Böyle olunca da Doğu Türkistanlıların Doğu Türkistan'da istiklâllerine kavuşmaları için en büyük desteği bulabilecekleri yer Türkiye'dir; veya yıllar yılı öyle bildiler. Siyasette de Doğu Türkistan davasına en büyük desteği bulabilecekleri siyasî partilere (genellikle) oy verdiler. Fakat ne yazık ki; son yıllarda beklentilerinin tam tersine hayal kırıklığına uğradılar. Güvendikleri yerler ve siyasîler arkalarını döndüler. Verilen sözler unutuldu, Doğu Türkistanlılar kendi kaderlerine terk edildiler. Her şey 1998 yılı 23 Aralıkta Mesut Yılmaz hükûmeti tarafından yayınlanan " Doğu Türkistan Çin toprağıdır" şeklindeki gizli başbakanlık genelgesi ile başladı. Bundan cesaret alan diğer siyasîler de Doğu Türkistanlıları büyük ölçüde defterlerinden sildiler. "Biz iktidar olduğumuzda bu genelgeyi kaldıracağız" diyenler de sözlerini unuttular. Arkasından Çinlileri devlet madalyası ile ödüllendirdiler. Ardından Çinlilerin isteği ile Doğu Türkistanlılar terörist ilân edildiler.

Eminim ki bundan sonraki seçimlerde Doğu Türkistanlılar boş vaatlere, hamaset edebîyatı yapanlara kolayca aldanmayacaktır. Oyunun kuralına göre oynanması gerektiğini öğrenen Doğu Türkistanlılar; iktidara geldiklerinde "Doğu Türkistan Çin toprağıdır" şeklindeki gizli başbakanlık genelgesini gerçekten kaldıracak güce sahip olanlara, eli kanlı Çin devlet başkanı Jiang Zemin'e neden Devlet Nişanı verildiğinin ciddî olarak açıklanmasını yapacak olanlara, Çin'in yalanlarına kanarak bir milyon turist gönderme vaadine kanıp Doğu Türkistanlıları Çin istiyor diye "terörist" ilân edenlerden hesap soracak olanlara, Türkiye' de Doğu Türkistanlıların demokratik haklarını kullanmalarına getirilen kısıtlamaların kaldırılacağına dair şeref sözü verebilecek olan siyasetçilere oy vereceklerdir.

Tabiri caizse köprünün altından çok sular geçti. Artık Doğu Türkistanlılar "çantada keklik" değildir.

18 EYLÜL 2002

 KIZIMIN HATIRLATTIKLARI

 Bu günkü yazımın konusu aslında başka idi. Fakat son anda konunun değişmesine 4 yaşındaki kızım yol açtı. Nasıl mı? Biz Doğu Türkistanlılar merhum liderlerimizden Mehmet Emin BUĞRA Bey'in deyimi ile "Vatan İçin Vatandan Ayrılmak" durumunda kalan insanlar olduğumuzdan çocuklarımızın aslını unutmamaları için kendilerinin de Doğu Türkistanlı olduklarını hatırlatır ve soranlara da "Doğu Türkistanlıyım" demelerini tavsiye ediyoruz.

 Ben de daha önceleri kızıma bu hatırlatmayı yapmış olduğumdan kendisine sohbetimiz esnasında sormuş bulundum. "Kızım sen nerelisin?" dedim. Tabii cevap hazırdı: Doğu Türkistanlıyım cevabını verdi ve ardından cevabını çok zor vereceğim bir soruyu da birlikte bana sordu; "Babacığım, madem ki biz Doğu Türkistanlıyız, neden Doğu Türkistan'a gitmiyoruz? Buraya (Türkiye'ye) neden geldik?" O anda bu sorunun cevabını ne şekilde vereceğimi düşündüm. Âdeta kanım dondu, yutkundum ve durumumuzu anlatmaya başladım.. "Sonra anlatırım" diyerek bu önemli sorudan kaçamazdım. Ben cevap vermeye kızımın ikinci sorusundan başlamıştım. Dünyadaki bütün insanların dedesinin ninesinin ve kendisinin doğduğu bir memleketleri olduğunu, bizim de babamızın, ninemizin, dedemizin doğduğu bizim doğduğumuz memleketimizin adının da Doğu Türkistan olduğu, fakat şu anda bizim ülkemizin dünyanın en vahşî en acımasız, en gaddar topluluğu olan Çinliler tarafından gasp edildiği, onların bizim dinimiz olan İslâm dininden olmadığı, ateist yani dinsiz olduğu Allah'a inanmadıkları, bir  kısmının da Budist yani putperest olup putlara taptıklarını onun için de dünyadaki İslâm düşmanlarının  başında geldiklerini anlattım. (Tabi ki bunları anlatırken 4 yaşındaki kızımın anlayabileceği çok sade bir dil ile anlatmaya dikkat ediyordum.) Dünyadaki diğer İslâm düşmanı devletlerinde Çinlileri desteklemesi  nedeni ile Çinlilerle eşit güçle mücadele etmemiz mümkün olmadı, Müslüman ülkelerden de bizlere destek ve yardım gelmediği için liderlerimizin ve babalarımızın dış dünyada mücadeleyi sürdürmek istemeleri üzerine Doğu Türkistan' dan ayrıldık. Bizler de vatanımızın kurtuluşu adına mücadele etmek için kandaşımız, dindaşımız ve kardeş olarak bildiğimiz Türkiye' ye geldik. Dedim ve derin bir nefes aldım. Diğer soruyu cevaplamadan önce biraz durakladım. Aslında bu cevaptan kendim de tatmin olmamıştım. O esnada kızım sorusunu unutmamış bana tekrar sormuştu. Neden Doğu Türkistan'a gitmiyorduk? Evet çok doğru bir soru idi. Şu anda şartlar müsait olsa ülkemize dönmek için birçok nedenimiz vardı. Bunların başında büyük ümitlerle kendimizi kucağına attığımız ülkelerden hiçbir yardım ve destek görmüyorduk. Tam tersine üç beş kuruşluk ticaret için bizler gözden çıkartılmıştık. Bizlere yıllar yılı destek sözü verenler de bizlerin sırtından siyaset yapmışlardı. Dindaşlık ve kardeşlik adına hiçbir olumlu, ümit verici gelişme söz konusu değildi.

 Bu  ve buna benzer birçok şey daha söylenebilir. Kalmamız için hiçbir neden yoktu, gitmemiz için sebepler çoktu. Tabii kızıma bunları böyle anlatamazdım. Onu tatmin etmeyen cevaplar verdim ve meselenin hep olumlu yönlerinden bahsederek "Vatanımız özgür olunca döneceğiz" dedim. Bence babalarımız bu günkü gibi pazarlık konusu olabileceğimizi bilselerdi eminim ki oradaki şartlar ne olursa olsun asla Doğu Türkistan'dan ayrılmazlardı... Atalarımız "Taş yerinde ağırdır." sözünü boşuna söylememişler.

17 EYLÜL 2002

  TERÖRİZMİN KAYNAĞI SADECE

İSLÂM ÜLKELERİ Mİ?

 Uluslararası terörizmle müşterek mücadele etme kararı alan ülkelerin başında, bu kararın alınmasının yolunu açan hadisenin geçtiği ABD gelmektedir. Ardından da ABD'nin sadık müttefiki İngiltere, Fransa, Almanya, Çin, Rusya, Türkiye ve diğer bazı batılı ülkeler. Teröristlerin arandığı ülkelere bakıyorsunuz hemen hemen hepsi de Müslüman ülkeler. Yukarıda saydığımız müşterek mücadele kararı alan ülkelerin karşılarında da çoğunlukla hep Müslüman olan milletler var. Peki bütün bunlar birer tesadüf müdür ya da gerçekten bütün teröristler Müslüman asıllı mıdır?

Yoksa, başı çeken batılı ülkeler tarafından özellikle terör yuvası olarak Müslüman ülkeler mi hedef gösterilmektedir? Benim şahsi kanaatime göre, son ihtimal daha kuvvetli görünmektedir. Oysa ki yıllardır İngiltere'de, İtalya'da ve diğer batılı ülkelerde de kökleşmiş terör örgütlerinin var olduğu biliniyor. "Terörün dini olmaz" diyenler çok yerinde bir söz söylemişler. Terörist Müslüman asıllılardan çıkıyorsa bir başka dinin mensuplarından da çıkıyor. Bunun aksini iddia edebîlecek bir görüş ileri süren birileri ya da bir ülke yöneticisi varsa kesinlikle kasıtlı bir tutum içinde demektir. Hattâ gayrimüslimlerin içinden çıkan teröristlerin uzun yıllar batılıları perişan ettikleri gerçeği unutulmamalıdır. Bu terör örgütlerinin başında ETA, Kızıl Tugaylar, Bader Maynof vb. birçok terör örgütlerini daha sayabiliriz. Hattı zatında bütün dünyaya terör kavramının yayıldığı yerler batı ülkeleridir, diyebiliriz. Uzun yıllardır Çin, Rusya ve İsrail gibi ülkeler Doğu Türkistan' da, Çeçenistan'da, Filistin' de uyguladıkları işgal ve katliamları ile terörü kendilerince meşru hale getirerek günümüze kadar sürdüre gelmektedirler. Buna diğer dünya devletlerinden hiçbir ses yükselmemekte, tam tersine âdeta bu tür devlet terörüne maruz kalanlar, Müslüman kimliğine sahip olduğu için görmezlikten gelinmektedir. Dünyada hiçbir devletin terör belasına maruz kalmama garantisi yoktur. Osmanlı devletinin son dönemlerinden itibaren Türkiye üzerinde bazı hesaplar peşinde olan batılı ülkeler günümüze kadar bu mel'anet dolu emellerinden bir an olsun vazgeçmiş değillerdir. Kendi elleri ile besleyip palazlandırarak Türk diplomat katliamı yaptırdıkları Ermeni Asala örgütü kimin eseri idi? 1980'li yılların başından beri yine Asala terör örgütünün yerine ikame ettirdikleri PKK terör örgütü kimler tarafından cesaretlendirildi ve Türkiye' de 30.000 insanın ölümüne neden oldular. Güneydoğuda Türk ordusunun PKK terör örgütüne karşı verdiği mücadele esnasında ele geçirilen silâhların üzerinde başta Rusya, Çin, ABD, Almanya ve daha başka batılı ülkelerin parmak izleri yok mu idi? Şu anda, Kuzey Irak'ta yuvalanan PKK teröristleri ABD'nin ve bazı müttefiklerinin cesaretlendirmesi ile Barzani ve Talabani isimli Türkiye ve Türk düşmanı aşiret reisleri ile omuz omuza vererek Musul ve Kerkük'ün üzerine çöreklenmiş durumdadırlar. PKK terör örgütü Türkiye'de biterken ABD ve batılı sözde müttefiklerimiz bu sefer de PKK'yı KADEK ismi ile yeniden ihya etme girişimi içindedirler.

Sonuç olarak yıllar yılı Türkiye'nin başına herhangi bir terör örgütünü musallat eden batılı ülkeler şimdilerde, daha doğrusu 11 Eylülden sonra Türkiye'yi de yanlarına alarak terörle mücadele etmek istediklerini söylemektedirler. Birinci körfez savaşında Türkiye'nin maddî kayıplarının acısını Türk halkı çekmektedir. Ayrıca Türkiye, Irak'a uygulanan ilâç ve gıda ambargosu sebebi ile ilâçsızlıktan ve gıdasızlıktan ölen binlerce günahsız Irak'lı çocukların da vebaline ortak olmuştur. Bu günlerde yine Afganistan' da aynı durumla karşı karşıya kaldı. Şimdi sırada yine ırak operasyonu adı ile ABD ve bazı batılılar Türkiye'yi kendi mel'anetlerine ortak etmektedirler.

Bu yapılan ve yapılmak istenenler terörle mücadele değil 21. asrın tek güçlü silâhı olan petrol yataklarının ele geçirilmesi savaşıdır. Türkiye bu noktada kendisinin ileriye dönük hesaplarını iyi ve doğru yapmak durumundadır.

13 EYLÜL 2002  

11 EYLÜL OLAYI KİMLERİN İŞİNE YARADI ?

    Bütün dünyada yankılar uyandıran, ABD'nin hayatını değiştiren ve aynı zamanda da birçok dünya ülkesinin karlı çıkmasını sağlayan 11 Eylül hadisesinin hangi ülkelerin gidişatını ne şekilde değiştirdiğine bir göz atalım.

İlk bakışta ABD'nin tamamen aleyhine bir görüntü ortaya koyan 11 Eylül olayı çok yönlü olarak değerlendirildiğinde her ne kadar ABD'nin ortaya çıkardığı rakamlara göre 3100 insanın ölümü ve milyarlarca dolar maddî zarar söz konusu ise de gelecek açısından bakıldığından pek de zararlı çıkmışa benzemiyor. Söz konusu saldırı henüz tazeliğini korurken Amerika'nın biraz prestij kaybına uğradığı bir gerçektir. Fakat 11 Eylül terörist saldırısının ardından gelişen olaylar ABD'nin önünü açmıştır. Olay öncesi ABD ekonomisinin tehlike sinyalleri vermeye başladığını söyleyen ekonomistlerin olduğunu biliyoruz. Fakat ikiz kulelere yapılan bu terörist saldırı birden bire ABD'yi ve yöneticilerini dünyanın gündemine oturmuştur. ABD yöneticileri bu olayın kaynağı olarak gördüğü Afganistan yönetimini elinde bulunduran Taliban'a karşı savaş ilân etti, bunu hangi deliller ışığında yapmıştı orası biraz karanlık. 

Alelacele başta ABD'nin sadık müttefiki İngiltere ve onu takip eden diğer ülkeler terörizmle müşterek mücadele kararı aldılar. Bunların içerisinden biraz nazlı şekilde ve bazı dayatmalar ileri sürerek söz konusu birleşimin içine dâhil ülkeler de oldu. Bunlardan birisi Rusya diğeri de ömür boyu ABD'nin muhâlifi durumunda olan Çin-Rusya uluslar arası terörizmle mücadeleye katılacaklarını ancak Çeçenistan'ın da Rusya'nın problemi olduğunu. Çeçenlerin de uluslararası terörist ilân edilmesi gerektiğini ileri sürdüler. Rusya'nın 11 Eylül dönemecinden sonra Çeçenlere karşı daha şiddetli bir tutum izledikleri görüldü. İkinci olarak da Doğu Türkistan'ı, İç Moğolistan'ı ve Tibet'i işgali altında bulunduran Çin Halk Cumhuriyeti ağırlıklı olarak Doğu Türkistan konusunu gündeme taşıdı. Çünkü Doğu Türkistanlılar Çin istilâsına uğradıkları 1949 yılından beri aralıksız olarak bütün namüsait şartlara rağmen kalplerinden biran olsun istiklâl ateşini söndürmediler. Gerek Doğu Türkistan' da, gerekse Doğu Türkistan'ın dışında olsun içinde bulundukları her şartı değerlendirerek özgürlük mücadelesine devam ettiler. Doğu Türkistan'da Çinlilerin uygulamakta olduğu insanlık dışı muamele, baskı, zulüm, işkence ve katliamlara yönelik olarak tepki gösteren ve savunma içgüdüsü ile Çinlilere karşı koyan Doğu Türkistanlıları dünyaya karşı  "bölücü, terörist" gibi adlandırmalarla kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. ABD'nin Afganistan'a müdahalesini de fırsat bilen ve bu durumdan kendilerine vazife (!) çıkaran Çinli işgalciler Doğu Türkistanlılara karşı daha vahşîce uygulamalara başladılar. Başlattıkları bir iftira kampanyası ile de dünyadaki bazı terör örgütleri  ile ilişkili olduğunu ileri sürerek ve özellikle de Doğu Türkistanlılara "İslâmcı Terörist" yaftasını vurarak, dünyada çeşitli adlar altında başlatılan ve aslında İslâm'ı hedef alan saldırı ve savaşlara Doğu Türkistanlıları hedef gösterme çabasına girmiştir. İlk önceleri Doğu Türkistanlıları terörist olarak listeye almayan ABD, daha yakın zamanda Doğu Türkistan'daki kendi haklarının gasp edilmesine karşı koyan insanları da terör listesine aldığını açıklamış bulunuyor. Bu da Doğu Türkistanlıların bundan sonra daha fazla şiddete maruz kalacağını göstermektedir. Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki; teknolojiye doymuş olan ABD ve diğer batılı müttefikleri 11 Eylülden önce müşterek hazırladıkları bir senaryoyu, dünyadaki petrol havzalarından pay kapma oyununa dönüştürerek uygulamaya koymuş bulunmak-tadırlar. 11 Eylül hadisesinden karlı çıkan devletler başta ABD, Rusya, Çin ve İngiltere'dir. Diğer ülkelerin ne kazanıp ne kaybettikleri ise tartışılır durumdadır.

12 EYLÜL 2002

DOĞU TÜRKİSTANLILAR İSTİKLÂL İSTİYOR

   

Doğu Türkistan'ı işgal eden Komünist Çin şovenist bir tutum içerisinde  Çin ırkını dünyaya hakim kılma çabasını ve  çalışmalarını 1976'dan itibaren resmen başlatmış bulunmaktadır. 1980'li yılların başlarından beri de "Batıya Açılma" politikası gereği önce yolu üzerindeki ve işgal etmiş olduğu Doğu Türkistan'ı tamamen Çin toprağı hâline getirmek, Doğu Türkistan halkını da asimile etmek sureti ile tarih sahnesinden silmek maksadına yönelik olarak bölgenin zenginliklerini hızla sömürmeye büyük önem vermeye başlamıştır. Doğu Türkistan'ın sadece petrol rezervi 20 milyar ton civarındadır.

Diğer bir deyişle Suudi Arabistan'daki petrol rezervlerine eşittir. Diğer değerli madenleri ve  zenginlik kaynaklarını ise burada saymaya bile  gerek duymuyorum. Çünkü bu konu başlı başına bir araştırma konusudur. İleride ayrıca bu hususta malûmatlarımızı sizlerle paylaşacağız. İşgalci Çinliler, Doğu Türkistan'ı zorbalıkla istilâ ettiler. Bu güne kadar da Doğu Türkistan halkına inanılmaz zulümler, işkenceler yaptılar. Maddî ve manevî yönden haklarını gasp ettiler. Doğu Türkistanlılar kendi anayurtlarında fakirlik çektiler, yoksulluk çektiler, katliama uğradılar bütün bunlara belki bir ölçüde katlandılar. Ancak, öz yurtlarında horlanmayı, ırkî aşağılanmayı ve inançlarına karşı saldırılmayı kabullenmeyerek zaman zaman dünyanın en kalabalık ordusuna karşı istiklâl savaşı başlattılarsa da başarılı olamadılar. Çünkü dünya devletleri güçlünün ve zorbanın yanında yer alıyordu... Kahraman Doğu Türkistan halkının istiklâl mücadelesi Doğu Türkistan tam bağımsız oluncaya kadar devam edecektir.

Doğu Türkistanlılar bir şeylerin adını doğru koymalıdırlar. Zaman zaman basın ve yayın organlarında bazı Doğu Türkistanlıların Çinli işgalcilerden bazı taleplerde bulunduklarını görüyor, duyuyorum.

Bunlardan bazıları şöyle:

"Doğu Türkistan'a yönelik Çinli göçmen akını durdurulsun"

"Doğu Türkistan'ın zenginlik kaynaklarından eşit pay verilsin"

"Mecburi kürtaj ve doğum kontrolleri durdurulsun"

"Doğu Türkistan'da yapılmakta olan nükleer denemelere son"

"Eğitim ve öğretimde eşitlik sağlansın"

"Çin'deki mahkûmların Doğu Türkistan'daki hapishanelere naklinin durdurulmasını istiyoruz" vs. vs. daha bir çok maddeler de sıralanabilir. Hattâ bazı şahsiyetler de bir dönem ortaya çıkıp,

"Çin anayasasında yer alan özerklik haklarımızı istiyoruz" diyecek kadar ileri gittiler.

Şimdi bütün Doğu Türkistanlılara  soruyorum! Bizler ezelî ve ebedi anayurdumuz olan Doğu Türkistan'ın istiklâlini mi istiyoruz? Yoksa Çinli işgalcilerin şu anda içinde bulunduğumuz durumu iyileştirmeleri ile yetinecek miyiz? Elbetteki aklı başında bütün Doğu Türkistan halkı istiklâl istemektedir. Oysa ki; yukarıda saydığımız maddeler ve benzeri istekler doğrudan doğruya Çin işgalini kabul etmektir. Çinli cellatların Doğu Türkistan halkına ihsanda bulunmasını istemektir. Bu istekler tamamen doğru isteklerdir, olması gerekenlerdir bunlara katılmamak mümkün değil. Fakat izlenen yol yanlıştır. Eğer bütün bu ve buna benzer taleplere köklü bir çözüm isteniyorsa bunun tek çözüm yolu Doğu Türkistan'ın kayıtsız şartsız tam bağımsızlığına kavuşmasıdır. Çinli işgalcilerin Doğu Türkistan topraklarını tamamen terk edip gitmesidir. Yukarıdakine benzer istekler; evinizin içine zorla giren bir hayduttan mutfağınızdaki iaşenizden daha fazla vermesini ve evinizin içinde daha serbest dolaşabilmeyi sağlamasını istemek gibidir. Bu nedenle;

"istiklâl" kavramının ne manaya geldiği çok iyi öğrenmek gerekiyor.

07 EYLÜL 2002

 DOĞU TÜRKİSTAN'DA

ÇİN ZULMÜ GİDEREK ARTIYOR

 

Doğu Türkistan'ın Çinli işgalciler tarafından istilâ edilişinden sonra Çinlilerce uygulanan insanlık dışı sindirme ve asimilâsyon hareketleri olanca hızı ile bugünlere kadar devam ede gelmektedir. Eli kanlı cellatlar dünyanın bazı ülkeleri tarafından da taltif ve takdir görmektedirler. Bu Çinli cellatlar da dünyanın bazı tamahkar ve menfaat düşkünü devlet adamlarından cesaret alarak zulmün ve şiddetin dozunu da her geçen gün arttırmaktadırlar.

1964 yılından beri Doğu Türkistan'ın Lop Nor bölgesinde 54 âdet yer altı ve yer üstü nükleer denemeler yapmıştır. Bu denemeler sonucunda yüz binlerce insan hayatını kaybetmiş, yüz binlerce insan da sakat kalmıştır. Şimdi doğan çocuklarda da nedeni bilinmeyen hastalıklar yüzünden meydana gelen ölüm oranlarında büyük artışlar görülmektedir. Ayrıca zirai ürünlerde de şekil bozukluklarına çokça rastlanılmaktadır. Çinli işgalcilerin Doğu Türkistan'a ve Doğu Türkistan halkına verdiği zararları saymakla bitiremeyiz fakat şu kadarını söyleyebilirim ki; Doğu Türkistan halkından başka bir halk Çinlilerin içine düşmüş olsa idi; 50 yıldır Çinlilerin uyguladığı bunca büyük zulüm, işkence, Çinli göçmen iskanı, uyuşturucu maddelerin yaygınlaştırılması, ahlâki çöküntüye yol açmalar karşısında uzun süre dayanamazdı.

Fakat Doğu Türkistanlılar çaresizliklerin içerisinden çare üreterek ve mücadele azmini kaybetmeyerek bu güne kadar var olmayı başardılar. Çok kısa bir süre önce Çin'in tek muhâlifi gibi duran ABD'nin de Doğu Türkistanlıların haklı mücadelesini yürüten Doğu Türkistanlı vatanseverleri "terörist" olarak ilân etme sinden sonra Çinli işgalciler daha da cesaretlenmiş görünmektedirler. Çinliler son olarak 01.09.2002 tarihînden başlamak üzere Doğu Türkistan'daki zulüm halkalarına bir yenisini ilâve edip, Doğu Türkistanlılara kendi dillerinde yayın ve konuşma yasağı getirdiklerini ilân ettiler. Mayıs 2002 tarihînde de 30.000'den fazla Uygurca yazılı kaynak ve kültürel eser Mao dönemindeki kültür ihtilâlinde olduğu gibi yakıldı yıkıldı yok edildi. Çin ile entegrasyon ve işbirliği yarışına giren ülke ve devlet adamlarının kulakları  çınlasın. Gözleri aydın olsun(!) insanlık düşmanı, tarih ve kültür düşmanı Çinlileri destekleyenler ve icraatlarını onaylayanlar da Çinliler dendir diyorum. Çinli işgalcilerin Uygur dilini ve yayınlarını yasaklama cesaretini verenlerin hepsi de çok ağır bir vebal altına girmişlerdir. Konuya ilişkin olarak Hollanda'da yaşayan Doğu Türkistanlılar Çin Büyükelçiliği önünde bir protesto eylemi gerçekleştirdiler. Lahey'deki Çin Halk Cumhuriyeti Büyükelçiliği önünde başlayan yürüyüş uluslararası Adalet Divanı binasına kadar devam ettirilmiş ve okunan bildirilerden ve kınama mesajlarından sonra bir kargaşalığa sebep vermeden dağılmışlardır. Doğu Türkistan halkı Çinlilerin insanlık dışı uygulamalarını hiçbir zaman kabul etmemişler, her zaman bir şekilde karşılık vermişlerdir. Dünyanın dört bir yanındaki Doğu Türkistanlılar hür dünyaya yönelik  Çin'in kabul edilemez dünya siyasetini de protesto etmeye, işlemekte olduğu insanlık suçlarını da dünya kamuoyuna duyurmaya devam edeceklerdir.

Çinli işgalcilerin vazifesi zulmetmek ise, Doğu Türkistanlıların vazifesi de istilâcılara karşı istiklâl mücadelesini sürdürmektir.

06 EYLÜL 2002  

21. ASIR NASIL TÜRK ASRI OLACAK ?

 

Bir dönem Türkiye'deki siyasetçilerin parıltılı salonlarda slogan atmak için sabırsızlıkla bekleşen topluluğa (partililere) hamaset edebîyatı yapmaları neredeyse moda hâline gelmişti. Konuşmacılar ne zaman kürsüde konuşacak bir şey bulamasalar ya da konu sıkıntısı çekseler sığındıkları en kurtarıcı cümle veya konu "21. Asır Türk Asrı Olacaktır", "Adriyatik'ten Çin Seddine"  şeklinde idi. 1990'lı yılların başından beri bu söz konusu söylemleri söyleyenler söyledikleri bu sözlerin arkasında durabildiler mi? Bu yolda ne kadar mesafe katledildi? Zannedersem herkesin malûmudur.

Her fırsatta Türk dünyasından bahsetmek gerçekten birileri için çok  değerli bir kurtuluş reçetesi olmuştur. Çünkü Türk dünyası konusu öylesine geniş bir kavram idi ki; konuşmacı bu konuya bir girdimi Akdeniz' den, Ege denizinden, Karadeniz'den dalar taa Çin denizinden çıkardı.(!)

"Esaret altındaki soydaşlarımız dindaşlarımız bizlerden yardım bekliyorlar.(!) Aynı alfabeyi kullanan bir Türk dünyası oluşturmak için çalışmak gerekiyor.(!) Balkanlardan ata binen bir Anadolu Türkü tercümana gerek duymadan Çin Seddine kadar Türkçe konuşarak ulaşabilir(!)" Ayakları hiçbir zaman yere basmayan, uğrunda parmağımızı bile oynatmadığımız, bu hayatî önem taşıyan hususlar yerinde saymaya devam ederken gün geldi, Allah'ın yardımı ile eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği parçalandı, yıkıldı, dolayısıyla de Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bizler Türkiye'de şaşırmaya devam ettik ve hazır cevaplılığımız hemen devreye girdi "Bu gelişmeleri beklemiyorduk. Hazırlıksız yakalandık" Tabii, bu arada yıllardır bu Türk Cumhuriyeti ile hiçbir bağları olmayan fakat bizden çok bu ülkelerin bir gün mutlaka kurtulacağını hesap ederek hazırlık yapan milletler Türk dillerini dâhi öğreterek gönderdikleri teknik ve ticari iş adamları ile köşe başlarını tutuyor bizlere ise sadece  seyretmek kalıyordu. Son yıllarda yeni söylemler ürettik ve dedik ki; "Bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile en hızlı bir şekilde entegrasyon sağlamak lâzım" Bu hususunda havada kalacağı gün gibi aşikâr. Çünkü Türkiye'den, gönderdiğimizi söylediğimiz Avrasya Bir Televizyonu dediğimiz televizyona ve yayınlarına bir bakın tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Batı Türkistanlı kardeşlerimiz de 70 yıldır özlemini duydukları konularda yayınlar beklerken olduğundan daha fazla, yani eski SSCB dönemindeki ahlâk erozyonundan daha fazla erozyon yaratacak yayınlarla oradaki insanları büyük bir hayal kırıklığına uğrattık.

İslâmî yönden kendilerinde var olan cevheri ortaya çıkartamadık. Başkaları Türk çocuklarını Hıristiyan yapmaya büyük çaba sarf ediyorlar. Bu hususta Hıristiyan misyonerlerin Türk insanını kitleler hâlinde Hıristiyan dinine girmeye zorladıklarını ve başarılı olduklarını güvenilir kaynaklardan öğreniyoruz. Şimdi soruyorum kendimize; biz Türkiye Türkleri olarak Türk dünyasına hangi katkıları sağladık? Hangi yaklaşım alanlarını açtık? Çok konuştuğumuz alfabe birliğine ne oldu? Bu konuda sorular sorulmakla bitmez. Türk ve Müslüman düşmanı Rus ve Çin ile dostluk kuracağız diyerek Çeçenleri ve Doğu Türkistanlıları  "terörist" ilân ettik. 

Türkiye dışındaki Türk dünyasından şöyle bir ses semaya yükseliyor: "Ergenekon'a, Tanrı dağlarına, Orhun kitabelerine gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz! Siz Türkiye'deki siyaset arenasında köşe kapmaca oynamaya devam edin!"

05 EYLÜL 2002

  ÇİN İLE ABD DAYANIŞMASI

KARŞISINDA DOĞU TÜRKİSTAN

 

Çin'in Komünist yönetime geçmesine paralel olarak ABD ile Çin arasındaki ideoloji sahasında cereyan eden siyasî düelloları bütün dünya devletleri biliyorlar. İki devlet arasındaki sürtüşmeler birkaç defa sıcak savaşın eşiğine dayandı. Her ülke yöneticileri çeşitli  nedenleri göz önüne alarak en iyi yolun birbirinin düşmanı ve rakibi  olan ülke ve topluluklara  destek vermek sureti ile soğuk savaş yolunu seçtiler. Bir zamanlar ABD-İran arasındaki rehine krizlerinin iki ülkeyi savaşma noktasına getirdiği dönemlerde Çin açıkça İran'a destek vermiştir. ABD'nin Irak çıkartması boyunca da Saddam yönetimine destek verdiğini biliyoruz. İsrail-Filistin çatışmasında ve İsrail'in Filistinlilere uyguladığı haksız şiddet uygulamalarında da Filistinlilerden yana tavır koyduğu da biliniyor. Daha açık ifade etmek gerekirse Çin ile ABD hiçbir zaman hiçbir konuda anlaşamadılar. Anlaşmaları da mümkün görünmüyordu.

11 Eylül hadisesinden sonra dünyada "Benim teröristim daha tehlikelidir" yarışının başladığına hayretler içinde şahit oluyoruz. Türkiye'mizde 1980'lerin başından günümüze kadar 30.000 vatan evladının şahâdetine milyarlarca dolar maddî zarara ve binlerce insanımızın sakat kalmasına ve daha sayılamayacak kadar maddî ve manevî kayıplara sebep olan PKK teröristlerini terörist olarak kabul etmeyen ve ettiremediğimiz Avrupa Devletleri ile ABD terörün ucu kendilerine dokununca bütün dünyayı müşterek mücadeleye çağırıyor.

Afganistan gibi bir ülkeyi ve birçok masum insanını yerle bir ediyor. Bu konuda Çin'in kendilerine şartlı olarak destek verdiğini de biliyor, Çinli işgalciler de bu işbirliğinden istifade ile Doğu Türkistan'da tutuklama ve katliamlarına hız veriyor. Dünyanın nabzını çok iyi tutan Çinli işgalciler konu ile ilgili yeni plânlar ve projeler üretmeye başladı. İlk iş olarak ABD'nin ve Avrupa ülkelerinin İslâm'a 11 Eylül hadisesinden sonraki bakışını çok iyi tahlil edip vakit geçirmeden "Doğu Türkistan İslâm Hareketi" adı ile bir örgüt ismi türettiler. 1949 yılında silâh zoru ile işgal edilen ülkeleri Doğu Türkistan'ı kızıl Çin emperyalizminden kurtarmak için mücadele edenleri Avrupa ve ABD'nin desteğini de yanlarına alarak yok etmeyi plânlayan Çinliler "İslâm" terimini çokça kullanmaya başladılar. Doğu Türkistan halkı zaten Müslüman'dır. İslâm dinine mensuptur ve bununla da gurur duymaktadırlar.

Daha yakın zamana kadar Doğu Türkistanlıları terör listesine almakta ihtiyatlı davranan ABD ne oldu ise birden bire Doğu Türkistanlıları da terör listesine aldıklarını ilân ettiler. Oysa ki, 1949'dan günümüze kadar Doğu Türkistan'ı ve Doğu Türkistanlıları Çin'e karşı bir koz olarak kullanıyordu. ABD'den Doğu Türkistan'a yayın yapan "Özgür Asya" radyosunun bundan sonraki durumu ne olacak? 31.08.2002 tarihli bazı gazetelerde yer alan haber daha da şaşırtıcı idi. Çinlilerin entrikada ve düzenbazlıktaki maharetlerini bütün dünya biliyor fakat bir gün ABD'yi bu kadar teslim alacak seviyelere nasıl ulaştıklarını anlamak mümkün değil.

Söz konusu habere göre; ABD'nin Pekin Büyükelçiliği sözcüsü, Doğu Türkistan İslâm Hareketi'nin yurtdışındaki ABD birimlerine saldırı plânladığını iddia etmiş. Ellerinde de kanıt bulunduğunu söylemiş. Bahsettikleri kanıt dediği şey kesinlikle Çin'in büyük sahtekarlığının eseri bir tezgâhtır. İkinci husus ise Doğu Türkistan istiklâl hareketinin mensupları Çinlilerin düşündüğü kadar aptal değildirler. Bindikleri dalı kesmezler. Vatanlarını işgal edenler ABD değil Çinlilerdir. O halde, yalanın, iftiranın ve önyargının bu kadarına da pes doğrusu. Beni şaşırtan Çin kaynaklı bu iftiralar değil, süper güç olduğunu iddia eden ABD'nin Çin'in bu tezgâhına nasıl düştüğüdür.

03 EYLÜL 2002

  DOĞU TÜRKİSTAN'IN İSTİKLÂLİ YOLUNDA

NASIL BİR YOL İZLENMELİ (1)

 Doğu Türkistanlıların işgalci Çin yönetimine karşı elli yıldır vermekte olduğu istiklâl mücadelesi ilk başlarda destek veriyor görünen ülkeler tarafından son yıllarda baltalanılmaya çalışılmaktadır. Doğu Türkistan dışında yaşayan Doğu Türkistan diasporası dış ülkelerde yaşıyor olmasının sebeplerini gelecek  nesillerine  aktaramamanın sıkıntısını ayrıca yaşamaktadırlar. Mukaddes bildikleri İstiklâl mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için de bulundukları ülkelerin yasalarına uygun teşkilâtlar kurup bu teşkilâtlar kanalı ile daha etkili mücadele edebîlmek dünya insan hakları ile ilgili sivil toplum örgütlerini harekete geçirebilmek istemektedirler. Ancak  bunu yaparken de doğru ve şahsiyetli bir politika izlemek mecburiyetin-dedirler.

En önemli ve dikkat edilmesi gereken ana unsur bir  emperyalistten kurtulup diğer bir emperyalistin ağına düşmemek olmalıdır. Doğu Türkistan'ın istiklâli yolunda davaya destek veriyor görünen bazı emperyalist ülkelerin maksatlı sözde yardımlarını bila kaydu şart kabul etmek gelecek için çok tehlikeli sonuçlar ortaya çıkartabilir. Bu nedenle temas kurulması gereken yasal teşkilâtlar ya da bu teşkilâtların temsilcileri ile ferasetli, dirayetli bir diplomasi içerisinde temas kurulmalıdır. Bilhassa Doğu Türkistan teşkilâtlarının temsilcileri, dünyanın neresinde olursa olsunlar Çin esareti ve işgali altındaki Doğu Türkistan'ın içinde bulunduğu durumu bir yerlere anlatırken "yardım" değil "destek" istemelidirler. Doğu Türkistanlıların mağduriyeti anlatılabilir fakat "zavallı" olduğu imajı uyandırılmamalıdır. Çünkü neticede yürütülen dava iki milyon kilometrekare yüz ölçümü ve kırk milyon nüfusa sahip bir ülkenin davasıdır. İnşallah Doğu Türkistan yakın bir gelecekte istiklâlini elde ettiği zaman kendisine hiçbir karşılık ve çıkar beklemeden destek veren milletleri ve devletleri asla unutmayacaktır. Benim bu düşüncelerim istikametinde hareket ettiklerini müşahede ettiğim Doğu Türkistan platformu şu anda "Dünya Uygur Gençleri Kurultayı"dır. Bu platformun reisi de Doğu Türkistan' da üniversitede öğrenci liderliği yapmış olan Dolkun İsa adındaki bir Doğu Türkistanlı gençtir. Kendisi ile Türkiye'de ilk tanıştığım zaman anlattığı sergüzeştlerinden bir hayli istifade etmiştim. Son dönemlerde de sergilediği ferasetli ve dirayetli tutumunu takdirle karşılamışımdır. İnşallah bundan sonra da beni ve benim gibi düşünenleri yanılgıya düşürmezler. Doğu Türkistanlı öğrenci hareketleri ilk defa 5 Aralık 1985 yılında Pekin de öğrenim gören Doğu Türkistanlı öğrencilerce başlatıldı. Çin hükûmetinin bütün bastırma ve sindirme girişimlerine rağmen Pekin Merkezî  Milletler Enstitüsünde bir araya gelen öğrenciler Tiananmen meydanında toplânıp burada bulunan Cumhurbaşkanlığı konutunun (Zhong Nanhai) önüne kadar gelip Doğu Türkistan adına isteklerinin yer aldığı dosyayı Cumhurbaşkanlığı özel kalemine teslim edip dağılmışlardır. SSCB'nin dağılıp Türk Cumhuriyetlerinin bağımsız olması ile umutlanan bu gençlerden bazıları ve lider durumunda olanların da birkaçı 1992-1994 yıllarında Türkiye'ye ulaşmayı başardılar ve burada çok zor şartlar altında öğrenciliklerini sürdürürken de hemen bir araya gelip Ankara'da "Doğu Türkistan Öğrenci Birliği" platformu kurdular.

31 AĞUSTOS 2002

  DOĞU TÜRKİSTAN'IN İSTİKLÂLİ

YOLUNDA NASIL BİR YOL İZLENMELİ (2)

  Çin'in başkenti Pekin'de okuyan Doğu Türkistanlı gençler, 5 Aralık 1985'te başlattıkları Çin yönetimine karşı Doğu Türkistan'ın haklarını savunma hareketini, elde ettikleri imkânları kullanarak değişik yollarla Türkiye'ye geldikten sonra da devam ettirdiler.

Sivil örgütlenmeye önem veren bu gençler 1994 yılında Ankara'da kurdukları "Doğu Türkistan Öğrenciler Birliği" platformu ile Doğu Türkistanlıların istiklâl mücadelesine büyük katkılar sağladılar. Kısa zamanda Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde de büyük ilgi ile karşılanan bu birliktelik işgalci Çin hükûmetini büyük ölçüde rahatsız etmeye başladı. Çin'in bu birlikteliği parçalamak için hızla Doğu Türkistanlı öğrenciler arasına beyni yıkanmış bir takım insanları sokarak fitne ve fesat yaratmaya başladılar. Sonunda Türkiye üzerinde de siyasî baskı uygulamak sureti ile emellerine ulaştılar. "Doğu Türkistanlı Öğrenciler Birliği" dağıldı. 1996 yılında Kazakistan'ın Almaata şehrinde "1. Dünya Uygur Gençlik Kurultayı" toplândı. O tarihten beri de dünyanın değişik ülkelerinde "Dünya Uygur Gençleri Kurultayı" bir çok toplântılar yaptılar. Bu oluşumda görev alan Doğu Türkistanlı gençlerin istikrarla yollarına devam edeceklerini düşünüyorum. Çin işgalcileri de bu arada dur durak bilmeden dünyanın her köşesinde Doğu Türkistan'ın istiklâl mücadelesini baltalamak, engellemek ve birliktelikleri dağıtmak amacı ile faaliyetlerini olanca hızı ile sürdürüyor.  Bu aşamadan sonra Doğu Türkistanlılar "Dünya Uygur Gençleri Kurultayı"nın, faaliyetlerini ve ferasetli çizgisini iyi takip etmelidirler. Çünkü bu oluşumun içinde yer alan gençler Çin karakterini, Çin entrikalarını ve adam satın almadaki maharetlerini çok iyi bilirler. Zira yıllarca Çinlilerle iç içe öğrencilik yapmış ya da yaşamış tecrübeli kişilerdir. Doğu Türkistan'ın istiklâl mücadelesini her türlü zemin ve şartta sonuna kadar ve hiçbir tesir altında kalmadan sonuna kadar devam ettirmeye kararlı ve azimli olanların bundan sonra izleyecekleri yol şu olmalıdır:

- Doğu Türkistan davasının unutulmaz liderleri merhum Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin' in yılmadan yorulmadan yürüttükleri "Doğu Türkistan'ın İstiklâl Mücadelesi" çizgisinin bundan sonra da aynı azim ve kararlılıkla devam ettirilmesi.

- Doğu Türkistan'ın istiklâl mücadelesi yolunda son yıllarda birden bire ortaya çıkan ve daha önceki yıllarda tabiri caizse dava yolunda hiçbir çamda çentiği bulunmayanlara karşı ihtiyatlı yaklaşılması ve bu anîden ortaya çıkışlarının sebebi ve ilham kaynağının (!) ne olduğunun araştırılması.

- Doğu Türkistan davasının, Avrupa halklarına, insan hakları ile ilgili sivil örgütlere ve bir şekilde Çin üzerinde baskı kurabilecek dünya platformlarına ısrarla anlatılmaya devam edilmesi, merhum liderimiz İsa Yusuf Alptekin' in oğlu muhterem Erkin Alptekin'in Avrupa Parlamentosunda Doğu Türkistan hakkında aldırdığı kararlara ve çalışmalarına destek verilmesi.

- Çin'de demokrasi isteyen ve bu nedenle Avrupa ülkelerine iltica etmiş olan önemli kişilerle ve 1989 yılı Tiananmen olayının mağduru öğrenciler ve öğrenci yakınları ile Doğu Türkistan'ın istiklâli konusunda hiçbir şekilde taviz vermeden temasa geçilmesi.

-Dünyanın hangi ülkesinde olunursa olunsun BM insan Hakları Beyannamesinde yer alan ve Doğu Türkistan halkının içinde bulunduğu şartlara uyan maddelerinin tamamındaki haklarımızı, ulaşabildiğimiz bütün dünya platformlarında aramaya ısrar ve kararlılıkla devam edilmesi.

"Taşı delen damlalar değil, damlaların devamlılığıdır."

02 EYLÜL 2002

 

DÜNYA ŞARTLARI

TEDBİRSİZ OLMAYI AFFETMEZ

 

Bu gün dünyada tehlike ve tehdit altında olmayan hiçbir devlet ya da topluluk yoktur. Kendisini dünyanın jandarması olarak gören ve Osmanlı devletinin yükseliş dönemlerindeki dünyaya bakış ve yöntemlerinin küçük bir bölümünü taklit ederek de olsa bütün dünyaya söz geçirme noktasına  gelen ABD bile uzun süre devlet emniyetini sürdüremedi ve hiç tahmin edemediği bir 11 Eylül terörist saldırısı ile sarsıldı ve halen bunun şokundan kurtulabilmiş değil. Öyle ki; 11 Eylül bütün dünya devletleri için bir dönüm noktası olmuştur. Dolaylı ye da doğrudan bu terörist saldırıdan etkilenmeyen devlet kalmadı desek yalan olmaz çünkü ABD'nin etkisi altına almadığı her hangi bir dünya ülkesinin varlığı düşünülemez. 19.yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ideolojilerin başında komünizm gelmektedir. Bütün dünyaya dehşet saçan bu ideoloji eski önemini bu günlerde biraz yitirmiş görünse de dünyanın birçok ülkesinde bazı fosil siyasetçiler tarafından savunulmaya devam edilmektedir.

    Karl Marx ve Friedrich Engels adındaki Alman asıllılar tarafından ortaya konulan bu komünist ideoloji Lenin, Stalin ve Troçky gibi kişiler tarafından uygulamaya geçirildiği andan itibaren bütün dünyada kan ve gözyaşı sel olup akmaya başladı. Kesin rakamlar verilemese de yaklaşık olarak en az 100 milyon insanın hayatına mal olmuştur. 1990 yılından itibaren eski SSCB'nin dağılması ile komünizmin siyasî bir rejim olarak sona erdiği düşünülse de komünist ideoloji ve vb gibi ideolojinin kalıntıları hala bu rejimin gereği olan insan katliamını, vahşeti, işkenceyi daha doğrusu insanlık suçu işlemeyi Çeçenistan'da ve Doğu Türkistan'da olanca hızı ile devam ettirmektedirler. Sovyetler Birliğinin dağılması ile bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetleri bu gün içine düştükleri gaflet ve rehavetten sıyrılamadığı ve hızla gerçek bağımsızlık yolunda gayret göstermediği takdirde bu günkü kaygısızlıklarının bedelini çok ağır ödemek zorunda kalacaklardır.

Bu ifadem aynı zamanda Türkiye için de geçerlidir. Türkiye üzerinde bir takım hesaplar peşinde olanlar Türkiye'mizin etrafına çelik ağlarını örmeye devam etmektedirler. Bir süredir Türkiye, sun'i olarak üretilen krizlerle boğuşmak zorun da bırakılmış, ardından da 3 Kasım'da yapılması kararlaştırılan erken genel seçimler Türkiye gündemini etkisi altına almış bulunmaktadır. Bu durumu fırsat bilen ABD'nin uşağı baldırı çıplak Barzani adındaki Türkiye düşmanlarının ortak taşeronu, TSK'ne dil uzatacak cesareti gösterebilmektedir. Ben inanıyorum ki bu söz kendisinin değil ısmarlama bir ifadedir. Bazı malûm güçler Türkiye'nin konuya olan tepkisini ölçmek istemektedirler. (Hoş bu saçmalıklara Türk yetkililerce de ben ve benim gibi düşünenlerin beklediği şekilde etkili ve sert bir cevap da verilmemiştir ya neyse) Türkiye, sırtında silâh dayalı bu Barzani çapulcusuna haddini sert bir şekilde bildirmelidir ki, onu konuşturanlar da gerekli cevabı almış olsunlar. Türkiye Cumhuriyeti devletinin yetkilileri bütün her şeyi görmezden gelerek sadece seçimle yatıp seçimle kalkma lüksüne sahip değildir. Sözlerimin başında ifade ettiğim gibi tehlike ve tehdit altında olan ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.

Bir düşünür şöyle diyor: "İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek, vejetaryen olduğunuz için bir boğanın size saldırmamasını beklemek  gibidir." Dünya ile entegrasyondan bahsederek kendimizi emniyette zannetmek, gaflet içinde olmaktır.

30 AĞUSTOS 2002

 ÇİN'İN ENTRİKALARINA

ABD'DE BOYUN EĞDİ

 Komünist Çin'in mimarı Mao Zedung Çin'de hâkimiyetini sağladıktan sonra ilk iş olarak kendi sistemine rakip olarak gördüğü ve "Kâğıt Kaplan" olarak adlandırdığı ABD'yi düşman ilân etti. Bugüne kadar da hiçbir konuda bir mutabakat sağladıkları görülmemiştir.

Çin devamlı olarak ABD hızlı ve geniş çaplı silâh yatırımları yaptığından şikayetlenirken kendisi hiç durmadan silâh yatırımı yaptı. Uzun yıllar çıkar çatışmaları nedeni ile  ciddî anlaşmazlıkları olan eski SSCB ile ABD'yi  ortak düşman ilân  ederek belirli noktalarda, bilhassa ideolojik alanda mutabık hareket etme kararı aldı. Tabii bu arada ABD de boş durmadı. Çin'in yumuşak karnı olan Tayvan, Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan konularında Çin'i köşeye sıkıştıracak kozlar ele geçirdi. Bu kozları da çok iyi kullandı. ABD'nin en çok güç aldığı kaynak Çin' den ve rejiminden kaçarak ABD'ye yerleşen, orada tahsil gören ve iki ülke rejimini mukayese ederek demokrasi talebi ile Çin Halk Cumhuriyeti'nin aleyhinde faaliyet gösteren demokrasi yanlısı Çinlilerdir. Çin'de Mao'nun ölümünden sonra Çin kentlerinde Mao'nun dev heykel ve resimlerinin yanındaki bil boardlarda Coca Cola reklâmları yer almaya ve Mao'nun tek tip gri giysilerinin yerini Amerikan kotları almaya başladıktan sonra bu günkü Çin'in pek fazla direnmeye takatinin kalmadığını görüyoruz. Çin Halk Cumhuriyeti yetkilileri son dönemlerde taktik değiştirerek ABD'ye kendilerinin çıkarları adına yararlı gördükleri hususlarda yaklaşmayı ve yaklaşmış görünmeyi tercih etmiş görünüyorlar. ABD ise bu yakınlaşmayı bilhassa 11 Eylül olayından sonra olumlu karşılamak  durumunda kalmıştır. Fakat Çin de ABD de biliyor ki;

"Ayıyla dost olan çomağı hazır tutmalı"

Her iki ülkenin strateji uzmanları yine arka plândaki birbirlerine karşı olan strateji ve olası bir sıcak savaşı dâhi göz ardı etmeyen hazırlıklarını hız kesmeden devam ettirmektedirler. ABD 11 Eylülde kendisi terör saldırısı ile karşılaşınca yıllar yılı barışık olmadığı ideolojik olarak daima çatışma içinde olduğu devletlerde de işbirliğine gitmeyi göze aldı. Bir kıt'adan diğerine savaş ilân eder duruma geldi. Gelecekte varlıklarını sürdürmek isteyen ülkeler için tek hayat kaynağı ve yegane silâh olan petrol havzalarına doğru tahakkümünü sağlamak için 11 Eylüldeki şaibeli terör saldırısını bahane eden ABD bazı ülkeleri de yanına alarak "Uluslararası terörizmle mücadele" kararı aldı.

Dolayısıyla 11 Eylül öncesinde kendi ideolojik çıkarları için "düşmanımın düşmanı dostumdur" fikrinden yola çıkarak destek vermiş göründüğü milletleri de gözden çıkarmış görünüyor. ABD Dış işleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage, birkaç gün önce alınan bir kararı şöyle açıklıyor:

Çin'in deyimi ile "Sinkiang" diye telaffuz ettiği Doğu Türkistan'daki bağımsızlık için mücadele eden bazı grupları yabancı terör örgütleri listesine aldıklarından bahsediyor.

Armitage gazetecilere yaptığı açıklamada ABD'nin Doğu Türkistan İslâmî hareketini "listelerine dâhil ettiklerini" dikkatli bir çalışmadan sonra Çin'e karşı mücadele eden bu grupların terörist olduğu kanaatine vardıklarını açıklıyorlar. İşgalci Çin yönetimine karşı istiklâl mücadelesi verenler elbetteki Müslüman'dılar, dolayısı ile ABD bunları "Doğu Türkistan İslâmî Hareketi" diye adlandırmaktadır.

ABD'nin terörle mücadele yetkilisi General Francis X.Taylor, geçen aralık ayında Çin'i ziyaret ettiğinde ABD'nin bu grubu terör örgütü olarak görmediğini söylemişti. Çin'in, öteden beri ABD'nin hazırlık içinde olduğu Irak saldırısına sıcak bakmadığı biliniyor. Bu nedenle Çin'e şirin görünmek ve olası bir Irak operasyonunda Çin'in desteğini kazanmak için Doğu Türkistan halkının meşru mücadelesine balta vurmayı göze aldığı anlaşılıyor. Çinlilerin adlandırdığı gibi,  ABD gerçekten "Kâğıt Kaplan"mış.

29 AĞUSTOS 2002

DÜNYA PLATFORMLARINDA ÇİN TÜRKİYE'Yİ DESTEKLİYOR MU ? (1)

 Türkiye-Çin arasındaki diplomatik ilişkiler 1971 yılında başlamıştır. Bu güne kadar da çeşitli alanlarda bir çok anlaşmalar imzalanmıştır. Bu anlaşmalardan devamlı karlı çıkan taraf Çin tarafı olmuştur. Türkiye deki bazı siyasetçiler geleneksel "Türk misafirperverliğini" öyle abartmışlardır ki; Türkiye'nin menfaatlerini hiç gözetmeden Çinlilerin tarihî hilekarlıklarını parıltılı sözlerine kanarak baş tacı etmişlerdir.

Üstüne üstlük; eğrisi ile doğrusu ile Türkiye'de her kademede görev yapmış olan Süleyman Demirel'e Türkiye'nin kırk yılda erişebildiği futbolda dünya 3 cüsü olan Millî Futbolcularımıza ve daha gerçekten Türkiye için çalışan birçok devlet adamına verilebilen "Devlet Liyakat Madalyası" dâhi Çin'in eli kanlı Devlet Başkanı Jiang Zemin'e verilerek ödüllendirilmiştir. Çinliler öyle istiyor diyerek Türkiye için gerektiğinde canlarını seve seve vermeye hazır olan Türkiye'deki ve Doğu Türkistan'daki 40 milyon Müslüman Türk'ün vatanı Doğu Türkistan "Çin toprağı", kendileri de "terörist" ilân edilmişlerdir. Çin'in Ukrayna'dan satın aldığı dev hayalet gemi Çinlilerin Türkiye'ye bir milyon turist göndereceği (!) yalanı ile Boğazlarımız tehlikeye atılarak geçişine izin verilmiştir. Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM) verilerine göre 1998'de 800 milyon dolardan fazla Türkiye'nin aleyhine açık veriyor. Turist adı altında Çin'in aç kalmış insanlarını ve taklit mallarını Türkiye'ye doldurmaya devam ediyoruz... Görüldüğü üzere Türkiye'nin yararına olan hiçbir olumlu gelişmeye rastlamak mümkün değil. Şimdi gelelim Çin'in Dünya Platformlarında Türkiye'ye olan yaklaşımına:

Çinliler dünyada kendilerinden başka hiçbir devlete ve millete asla güvenmezler. Bu aşırı şüpheci tutumları onları her konuya ihtiyatlı yaklaşmaya, hattâ "Bunda Çin'in çıkarı nedir?" sorusu ile hareket etmeye zorlamaktadır.

Meselâ; Pekin Türkiye ile Azerbaycan arasında coğrafi bağın mümkün olduğunca zayıflamasını sağlamak için Ermenistan'a ve Karabağ Ermeni idaresine destek vermektedir. Çin açısından bu tür bir coğrafi zayıflama Türkiye'nin "Pantürkist emellerini(!)"önleyecektir. Esasen Türkiye'nin Pantürkist bir politikası veya eğilimi olmamasına rağmen Çinliler Türkiye'nin Türk Dünyası ile entegrasyonu yolunda attığı en küçük adımı dâhi hassasiyetle takip etmekte ve bunu kendileri için büyük bir tehlike olarak kabul etmektedirler.

Türkiye'nin Kıbrıs meselesinde Çin'in desteğine ihtiyacı vardır. Fakat Çin bu konuda Türkiye'nin beklentisinin tersine Güney Kıbrıs'ın yanında yer almıştır. Özellikle de Klerides' in bundan üç yıl önce Haziran ayında Çin'e yaptığı ziyaret iki ülke ilişkilerini zirveye taşımıştır. Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin' in beklentilerine cevap verircesine "Çin hükûmeti her zamanki gibi Kıbrıs meselesi ile yakından ilgilenmektedir" demiştir.

Devamlı olarak Güney Kıbrıs ile ilişkilerini geliştirmiş ve BM' de her zaman Kuzey Kıbrıs'ın aleyhinde tavır sergilemiştir. Türkiye'de 80'li yılların başından itibaren ülkenin maddî ve manevî yönden büyük kayıplar vermesine sebep olan ve Türkiye dostu görünen ülkelerin arka plânda besleyip büyüttükleri PKK terör örgütüne de Çinliler gizli ve alenî destek vere gelmiştir. Çin'in bilimsel dergilerinde PKK'nın başlangıç dönemi ile ilgilendiği dikkat çekmektedir. Wang Zhi Jan'ın  "Kürt Milletinin Dramı Ne Zaman Bitecektir?" konulu yazısında yer alan kaynaklarında yabancı dillerden çevirilen makaleler 1984 yılında başlamıştır. Yalnızca Minzu Yicong (Etniklerle ilgili tercüme eserler dergisi) adlı dergide "Kürtlerin Acı Durumu" (1984) "Türkiye'nin Kürt Sorunu" (1985) "Kürdistan Coğrafyasız Tarihî" (1990) "Kürtler" (1994) ve "Türkiye'deki Kürtlerin Sorunları" (1995) gibi makalelere yer vermişlerdir. Türkiye'deki siyasîlerin Çin ile kuracakları ilişkilerde çok daha dikkatli olmaları gerektiği gayet açıktır.

27 AĞUSTOS 2002 

DÜNYA PLATFORMUNDA ÇİN TÜRKİYE'Yİ DESTEKLİYOR MU? (2)

 

Türkiye'nin Çin'e karşı sergilediği bütün iyi niyetli yaklaşımlarına, Çin'i âdeta ihya etme noktasındaki tutum ve davranışlarına rağmen, Çin devlet adamlarının Türkiye'nin  dünya platformlarındaki Türkiye'yi yakından ilgilendiren hayatî meselelerinde hep yalnız bıraktığı ve hattâ Türkiye' ye karşı bir tavır ortaya koyduğu açıkça bilinmektedir.

Avrupa'daki sözde Ermeni soykırım  iddialarında ve Karabağ - Ermenistan - Azerbaycan meselesinde de Ermenistan ve Karabağ-Ermeni yönetimi ile yakın münasebetler sağlayarak "Ben Ermenistan'ın yanındayım" mesajını vermiştir. Wang Zhijuan adlı yazarlarının Türkiye aleyhinde yazdığı ve açıkça Türkiye' deki PKK terörünü palazlandırmaya yönelik yazıları Türkiye' de bu hususlarda hassas kişileri oldukça rahatsız edici boyutlardadır.  Söz konusu Çinli yazarın yazısına göre; "Türkiye' deki hükûmet ve siyasetçiler Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu kabul etmezler, onlara göre Kürtler Türklerin bir kavmidir, azınlık değildir, saf Türk'tür. Bu ülkede yalnızca Türklerin millet olma hakları vardır, diğerleri bu haklara sahip değildir. Kürtler dağlı insanlar olarak tanımlanırlar, hiçbir hakları yoktur. Kürtlerin isyanları hep acımasız yöntemlerle bastırılmıştır, Türkiye'de Kürtçe yasaktır. Türkçe bilmeyenler avukat bulamazlar, büfe açamazlar, sosyal güvenlik gibi kamu yararından mahrumdurlar. Kürtler 1925 yılından bu yana baskıya karşı faaliyetlerini durdurmamışlardır. Dolayısıyla Türk ordusu tarafından sürekli bastırılmıştır. Türk ordusu Kürt bölgelerindeki operasyonlarda zaman zaman temizleme siyaseti yürüterek güvenliğini sağlamaktadır(!)" şeklinde daha, buna benzer birçok tamamen PKK yanlısı ifadeler yer almaktadır. Bu tür karalama ve çamur atma maksatlı yazıların  sahipleri Çin hükûmetince tenkit edilse neyse, tam tersine Çinli yöneticiler yukarıdaki gibi Türkiye aleyhindeki karalama ve iftira dolu düşünce ve hareketleri teyit edici bir tutum sergilemektedirler. PKK adının Çince tercümesinde Türkiye'de gösterilen "bölücü" ve "terörist" terimleri asla kullanılmamaktadır.

Kasım 1998 PKK elebaşı Öcalan Suriye'den kaçtıktan sonra Çin basınında da yakından takip edilmiştir. Çin haberlerinde yer alan Öcalan ile ilgili haberlerde genellikle  "Türkiye Hükûmeti Karşıtı Kürt İşçi Partisi Lideri Öcalan" şeklinde ifadeler kullanılmıştır.

Zaman zaman da Çinli yöneticiler Türkiye yetkilileri ile görüşürken de âdeta aba  altında sopa gösterircesine ifadeler kullanarak "Türkiye'deki bölücüler" dediği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Doğu Türkistanlıların bölücü(!) hareketlerine destek verilmesi hâlinde ellerinde PKK gibi bir kozlarının olduğunu ima etmişlerdir. Türk hükûmetlerine karşı son derece küstahça davranarak Doğu Türkistanlıları PKK ile aynı kefeye koymaları karşısında hiçbir yetkili Doğu Türkistan meselesinin farklı bir mesele olduğunu, bu tür benzetmelerin tam bir skandal niteliği taşıyacağını açıkça ve cesurca ifade etmemişlerdir. Bundan cesaret alan Çinli işgalciler de Türkiye' den Doğu Türkistan ve Doğu Türkistanlılar hususunda ardı arkası kesilmeyen isteklerde bulunmaktadırlar. Netice olarak toparlayacak olursak;

- Çinliler Ermenilerin sözde soykırım iddialarına destek vermektedir.

- Ermenilerin Azerbaycan' dan gasbettiği Karabağ konusunda Ermenistan lehine tavır ortaya koymaktadır.

- Kıbrıs meselesinde açıkça Rumlardan ve Yunanistan'dan yana olduğunu göstermektedir.

- Terör örgütü PKK konusunda da yanlı davranarak sanki bu terör örgütünü Türkiye'de toprağı ve hakları gasp edilen (!) mağdur bir toplulukmuş gibi göstermeye çalışmakta ve bu hususta da Türkiye'ye karşı " Siz Doğu Türkistan'a destek verirseniz bizim de elimizde PKK gibi bir kozumuz var" imasında bulunmaktadır. Bu güne kadar hiçbir konuda Türkiye'nin yararına ve çıkarına fayda sağlamayan, tam tersine Türkiye'nin aleyhine bir tutum içinde olan Çin'e karşı Türkiye yetkilileri de daha ihtiyatlı davranmalı ve yapılacak anlaşmalarda Bunda Türkiye'nin çıkarı nedir?" diye düşünmelidir.

28 AĞUSTOS 2002

ÇİN İLE STRATEJİK İLİŞKİLER

        

Çin ile stratejik olarak hangi alanlarda yakınlık sağlanıp sağlanamayacağı hakkında, bazı strateji uzmanları ve araştırmacıların görüş ve tezlerini yansıtan birçok makale ve raporlar çeşitli kaynaklarda yer almıştır. Bunların en önemlilerinden bir tanesi 1995 yılında yayınlanan "Avrupa Dosyası Dergisi"nin özel sayı şeklinde yayınladığı yayınlarıdır. Profesör Duygu B. Sezer "Çin'den Dost Olur Mu?" başlıklı yazısında Türkiye, Batı veya AB' den dışlanması durumunda stratejik olarak yönelebilme ihtimalinden bahsetmektedir. Zaten Türkiye-Çin arasında son yıllardaki karşılıklı ziyaretler, mutabakata varılan hususlar ve anlaşmalar bunun gayet açık bir göstergesidir.

1989-1993 yıllarında Türkiye'nin Pekin Büyük-elçiliğinde görevi Mehmet Öğütçü Temmuz 1995'te TUSİAD için hazırlanan "Yeni Ekonomi Süper Güç Çin Ve Türkiye" adlı raporda Çini her yönü ile tanıtmaya çalışmış ve Türkiye'nin Çin ile birçok alanlarda stratejik olarak yakınlık kurabileceğinden bahsetmiştir. 1996 yılında Dr. Hasret Çomak "2000'li yıllara doğru süper güç olması beklenen Çin ile Türkiye ilişkileri" adlı yazısında Batı kaynaklarına dayanarak 1992-1995 yılları arasındaki Çin'in 21. yüzyılın süper gücü olarak ortaya çıkacağını, uluslararası siyaset ve askerî anlamda dünya sahnesinde mühim bir yerinin olacağından bahsederek, Türkiye'nin askerî, sanayi ve füze teknolojisi alanlarında Çin ile ilişkilerin sıklaştırılmasını önermektedir. Türkiye, bazı yazarların bu ve buna benzer yönlendirici yazılarını ciddî anlamda değerlendirerek Çin ile stratejik ilişkiler bağlamında anlaşmalar imzalamakta, üst düzey devlet yöneticilerini karşılıklı ziyaretleri de artmaktadır. Çin'in yerlere göklere sığdırılamayan yükselişinden (!) bahseden yazarların bu iddialarına katılmayan araştırmacılar da vardır. Erol Mütercimler'in "21. yüzyıl Türkiye ve Yüksek strateji" konulu araştırması bunlardan biridir. Fakat, Türkiye'deki bazı yetkililer buna benzer araştırmalara ve ortaya konulan iddialara ise hiç önem vermemektedir. Zaten, birinci öncelik olarak TÜSİAD ortaya bir rapor getirmişse, tartışmasız olarak içeriğindeki maddeler uygulanmaya çalışılmaktadır.

Çinlilerin dünyanın dört bir yanına özel yetiştirdiği sinsi, sokulgan ve asla sinirlenmeyen programlanmış canlı robotlar şeklindeki ajanlarını ve elemanlarını göndererek uzun süren araştırmalar yaptırmaları istilâ ve tesir etme güçlerini arttıran birinci silâhlarıdır. Çin'in askerî lobicilik faaliyetleri sonucunda iki ülke arasında füze anlaşması imzalamış oldukları da iddia edilmektedir. ABD istihbarat araştırması Nicholas Eftimiades'in "Chinese İntelligence Operation" adlı kitabının 3. kısmında Çin'in askerî teşkilâtının dünya çapında hem istihbarat hem de casusluk yaptıkları ve aynı zamanda silâh lobiciliği yaptığı ortaya konulmuştur. Kod adı "Üçüncü Büro" olan grubun en aktif grubunun ise Türkiye'yi üs yapan grup olduğundan bahsetmektedir.

18 Nisan seçimleri sonrasında kurulan hükûmetin çalışma protokolünde "Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilerimizi çok yönlü olarak geliştirmeye özen gösterilecektir." ibaresi vardır. Bundan da anlaşılıyor ki, Türkiye Çin ile ilişkilerini geliştirmeye kararlıdır. Eski Dış İşleri Bakanı İsmail Cem İpekçi de "Çin önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin en önemli partnerlerinden biri olmaya aday" diyerek bu ilişkiye oldukça iştahlı gözüküyordu.  Çin Halk Cumhuriyeti'nin 1 Ekim kutlama resepsiyo-nuna katılan Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli de Türkiye ile Çin ilişkilerini daha da ilerleteceği ümidinde olduğunu ifade ederek "Dost ve müttefik Çin Halk Cumhuriyeti'nin 50. yılını kutluyorum, başarılar diliyorum, ilişkilerimizin daha da ilerlemesini ümit ediyorum" diyerek Çinli yetkilileri onorize etmiştir. Bütün bu ilişkilerin olmasına hiç kimsenin bir diyeceği olamaz.

Fakat dememiz o ki;

Çin ile ilişkiler kurarke