|
(ÖZGÜR DOĞU TÜRKİSTAN
İÇİN KİTABININ DEVAMI-6)
ÇİNLİ DOSTLARINA DUYURULUR
Merhum Liderimiz İsa Yusuf ALPTEKİN'İN ifadesi ile "Çinliler, nev'i şahsına münhasır, ikiyüzlü, hilekar, bencil, düzenbaz yayılmacı, bir yüzünü gösterip diğer çirkef yüzünü daima saklı tutan entrikacı, sinsi bir millettir."
Evet, böyle tanımlıyordu Çinlileri. Bin bir hile, desise ve zorbalıklarla 1949 yılında işgal ettikleri Doğu Türkistan'da Uluslararası hukuku çiğneyerek, insan haklarını sonuna kadar ihlal ederek, Doğu Türkistan'da yaptıkları yeraltı ve yerüstü nükleer denemelerle 250.000 insanı katlederek, sakat bırakarak, mecburi kürtajlarla 6-7 aylık hamile Türk kadınlarını ölüme terk ederek canlı canlı bebekleri çöplüklere atarak, enselerinden kurşunladıkları insanların iç organlarını pazarlayarak, mecburi Çinli
göçünü hızlandırarak Türk nüfusunu asimile ederek, karşılıklı evlenmelere yüksek prim vererek Türk nüfusunu Çinlileştirmeye çalışarak, Türk çocuklarına Eğitim ve öğretim hakkı tanımayıp cahil bırakarak vs. vs. bilmem bu verdiğimiz çok az miktardaki Çin uygulamaları, Çinli dostlarında bazı şeyler çağrıştırıyor mu? Bize yani Türkiye'de yaşayan 25.000 civarındaki Doğu Türkistanlıya son derece ağır gelen bir karar geçtiğimiz günlerde, Kayseri Erciyes Üniversitesi yöneticileri tarafından alınmıştır.
Nereden icabetti bilmiyoruz Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde Çin Dili ve Edebiyatı bölümü açmak açabilmek için oldukça hummalı bir çalışma ve çaba sarf edildiği Kayseri kamuoyu tarafından da öğrenildi. Bu konuda son derece hassas olan Kayseri de yerleşik Doğu Türkistanlılar çeşitli açıklamalarla ve rektörlük binası önüne üzerinde "Çin Kürsüsü açanları kınıyoruz" yazılı bir siyah çelenk bırakarak tepkilerini dile getirdiler. Söz konusu tepkiler, Kayseri Kamuoyunda oldukça geniş yer aldı,
Kadirşinas Kayseri halkından destek de buldu. Dil öğrenimine asla karşı değiliz elbette öğrenilsin fakat 1992 yılından beri Çin büyükelçilerinin ne pahasına olursa olsun Kayseri'de yer edinebilmek için başlattıkları girişimler var. Önce Kayseri ile Çin'in Şian şehrini kardeş şehir ilan etmek teşebbüsü oldu. Bu teşebbüs kalabalık bir grupla Belediye meclis binasına gelerek söz konusu konunun gündemden çıkartılmasını isteyen Kayseri'de yerleşik Doğu Türkistanlıların girişimleri ile engellendi. Daha sonra Mart 1996'da merhum liderimiz İsa Yusuf ALPTEKİN'İN isminin verildiği 40.000 m’lik parkın ismini değiştirmek ve
Kayseri'deki Doğu Türkistanlıların faaliyetlerini engellemek için gelen Çin'in Ankara büyükelçisi Wu Keming adındaki elçi Kayseri Kamuoyu’nun ve Kayseri'de yaşayan Doğu Türkistanlıların protestoları ile karşılaştı sonuç alamadan Kayseri'den ayrıldı. Bu günlere gelindiğinde ise çehre değiştirerek, büyükelçi değiştirerek özellikle de Üniversite rektörlüğü tarafından kendisini Kayseri'ye davet ettirerek yine başka bir yolla Kayseri'ye çöreklenmenin yollarını aramaktadırlar. Erciyes Üniversitesi Rektörü de farkında olarak ya da olmayarak Çin'in bu oyununa alet olmaktadır. Söz konusu bölümü Kayseri civarındaki Erciyes
Üniversitesine bağlı diğer Fakültelerde neden açmayı denemiyorlar. Bakalım Türk halkı Çin'ce öğrenmeye ne kadar susamış(!) Ne kadar Çin dili meraklısı bir görsünler andan sonra Kayseri'de açmayı düşünsünler. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde 1935 yılından beri faaliyet gösteren Çin Dili ve Edebiyatı Bölümü var. Şu anda kaç öğrencisi bulunuyor, rağbet ne ölçüde kaç Çin dili uzmanı yetişmiş ve Çin'e giderek Çin arşivlerinde hangi araştırmaları yapmışlar. Hem sonra Çin dili öyle kolay öğrenilecek bir dil mi ki üç yıl bilemedin dört yılda Araştırma yapacak seviyede Çin dili öğrenilsin. Hikaye... Bir defa Çin dilini
öğrenmek için 8.000'in üzerinde Çin harflerini öğrenmek gerekiyor. Çinliler bile şu anda birbirleri ile doğru dürüst anlaşmaktan aciz iken bu Çin Dili ve Edebiyatı bölümü açma sıtmasına yakalananları bu konuda biraz daha araştırma yapmaya ve Türk halkının hislerine tercüman olmaya çağırıyorum.
KASIM-ARALIK 1998
DOĞU TÜRKİSTAN'DA ÖĞRENİME DARBE
Yıllardır Çinli müstemlekecilerin Müslüman Doğu Türkistan halkını akıl almaz metotlar kullanarak imha etmeye çalıştıkları, Türk Dünyası ve Doğu Türkistan konuları ile yakından ve samimî olarak ilgilenen herkesçe bilinmektedir. Zaman zaman vuku bulan Millî ayaklanmalar esnasında ellerindeki çok ilkel silâhlarla mücadele etmek zorunda kalan Doğu Türkistanlıları, son model imha silâhları ile mücehhez Çin güçleri hunharca katliama tabi tutmuşlardır.
Çeşitli suçlar isnat edilerek tutukladıkları Doğu Türkistan halkının bir kısmını dünyaca ünlü Çin işkencelerinden geçirerek şehit etmişlerdir. Kimilerini de son dönemlerde dünya televizyon ekranlarına yansıdığı şekli ile enselerin kurşun sıkmak suretiyle katlederken, kimilerini de eski maden ocaklarına çalıştırma bahanesi ile madenî kasten çökerterek yok etmişler, kimilerini de karanlık Çin zindanlarında ömür boyu çürümeye terk etmişlerdir.
Bütün bunlar ezelî ve ebedî Türk düşmanı Çinlilerin kendilerince normal olan aslî vazifelerindendir. Fakat, asıl korkunç uygulamalardan birisi var ki, o da Doğu Türkistan halkını eğitim ve öğretimden yoksun bırakmak. Asırlardır defalarca, Çin istilâlarına maruz kalan Doğu Türkistan'da, bir sonraki Çin istilâcılarının ilk işlerinin Türklerin tarihten gelen yazılı belgelerini mümkün olduğunca İmha etmeye özen gösterdikleri bir gerçektir. (Bu hususta İsveç'in Lund Üniversitesinden mezun bir tarihçi olan
Dr. Lars Erik Nyman'ın tespitleri gayet açıktır.) Bir milletin hayat damarlarından en önemlisini kurutmak isteyen Emperyalistler ilk iş olarak öğrenim özgürlüğüne el atarak esir aldıkları ülkenin insanlarına en büyük darbeyi vurmaktadırlar. Çinli'ler de işte bunu yapmışlardır. Günümüzde Doğu Türkistan'da okuma yazma bilmeyenlerin oranı %58-60 dolayındadır. Bu güne kadar Doğu Türkistan'da ne bir ansiklopedi ne bir karşılaştırmalı sözlük, nede bilimsel bir kitap yayımlanmıştır. Doğu Türkistan'da iyi bir bilim adamının ortaya çıkması bu günkü şartlarda asla mümkün görünmemektedir. Doğu Türkistan'daki yayınların ise ancak
%16'sı Türkçe olup, o da sansürden geçirilerek, piyasaya çıktığından bir işe yaramamaktadır. Her yıl binlerce Çinli öğrenci yurt dışına gönderilmektedir. Meselâ 1988 yılında 32000 Çinli öğrenci yurt dışına gönderilirken, bunlardan sadece 22 kişi Çinli değildir ve yine bunlardan belki bir veya ikisi Türk öğrencidir. (Bu konuda araştırmacı yazar sayın Lokman Uzel'in önemli ve açıklayıcı makaleleri bulunmaktadır.)
Sözde "eşitlik" sloganı ile yaygara koparan bir zihniyetin insan haklarına vurdukları en büyük darbelerden biri açıkça, Doğu Türkistan'da gözler önüne serilmektedir. Temel İnsan hak ve hürriyetlerinin başında gelen maddelerden biri ve en önemlisi olan öğrenim özgürlüğüdür. Doğu Türkistan Türklerinin elinden alınarak hakları açıkça gasp edilirken,dünya İnsan hakları örgütleri söz konusu olan Türkler olunca tatile mi çıkmışlardır ?
EYLÜL-EKİM 1998
DOĞU TÜRKİSTAN MÜCAHİTLERİNİN
İSTİKLÂL MÜCADELESİ HER GEÇEN GÜN
KUVVETLENMEKTE
Doğu Türkistan'ı zorbalıkla işgal eden ve akla hayale gelmeyecek yöntemlerle sömürmekte olan Çinlilere karşı yıllardır şanlı bir mücadele örneği sergilemekte olan Doğu Türkistan Mücahitlerinin bu günlerdeki mücadele şekli daha tecrübeli daha profesyonelce ve de daha etkili olarak devam etmektedir.
1949 yılında Komünist Çin'in işgaline uğrayan Doğu Türkistan yıllarca içine düştüğü girdaptan bir türlü kurtulamamış, hür dünya dediğimiz ülkelerinde bu haksızlık karşısında sessiz kalması sonucu uzun yıllar çaresizlik ve yalnızlık içinde kıvranmıştır.Doğu Türkistanlılar artık bu vâhşi Çin zulmüne karşı dur demek için kendi ayakları üzerinde durmaları gerektiği düşüncesi ile yıllarca örf, âdet, gelenek ve görenekleri ve en önemlisi de dini inançlarına olan bağlılıkları ile verdikleri mücadelelerine
günümüzde mecburen silâhlı mücadeleyi de ilâve ederek sarsılmaz zannedilen komünist Çin rejimini de sarsmayı başarabilmişlerdir. Daha önceki yıllarda genellikle pasif bir direniş sergileyen Doğu Türkistanlılar bir süreden beri "Artık bıçak kemiğe dayandı" diyerek ve Çinliler den elde ettikleri silâhlarla kendilerine karşı uygulanmakta olan insanlık dışı muamele ve girişilen jenosit (soykırım) hareketine olanca güçleri ile karşılık vermektedirler. Çinli yöneticilerin bu arada düştükleri en büyük hata Doğu Türkistan Türk'lerinin gözlerini kırpmadan uğruna can verebilecekleri
millî ve dini konulardaki hassasiyetlerini hiçe sayarak baskı ve şiddetin dozunu artırmaları olmuştur. Özellikle 1997 şubat ayı başlarından itibaren Doğu Türkistan'daki sözü dinlenir, etrafında saygınlığı olan ve liderlik sıfatı taşıyan insanları çeşitli bahaneler ileri sürülerek tutuklamışlar ve yargısız infazlarla ya idam etmişler ya da karanlık Çin zindanlarında artık bir daha çıkartılmamak üzere ölüme mahkûm etmişlerdir .
Bu konuda, bizzat görgü şahitlerinin ifadelerine göre Doğu Türkistan'da 15 ila 40 yaş arası gençlere pek fazla rastlanamamaktadır. Buna karşılık bizim için sevindirici olan ise artık Doğu Türkistanlılar işgalci Çin yönetimine karşı şanlı bir mücadelenin startını vermişlerdir, bunun önünün alınması mümkün değildir. Çin'i ziyaret eden Türkiye Cumhuriyeti'nin dış işleri bakanına ve başbakan yardımcısına Doğu Türkistanlıları şikayet etmelerinin temelinde Doğu Türkistan'daki millî kurtuluş mücadelesinin
etkili olduğunun yattığına inanıyoruz.
Biz Türkiye'deki ve diğer dünya devletlerindeki Doğu Türkistanlılar olarak Doğu Türkistan sınırları içerisinde canları, kanları pahasına mücadele eden kardeşlerimizin sesini bir nebze olsun dış dünyada duyurabilirsek kendimizi bahtiyar sayacağız.
MAYIS-HAZİRAN 1998
BÜYÜK SORUMLULUK
Dünya Tarihinde, uzun yıllar Devletlerarası savaşlar, her Devletin kendince haklı sebeplerinin ileri sürülmesi sebebi ile milyonlarca insanın ölümü ülkelerin yüzyıllarca kendini toparlayamayacağı şekildeki tahribatı ile devam etmiştir.
Bu söz konusu savaşların sebeplerinin başında bir Devletin diğer bir devlet üzerinde hâkimiyet kurmak istemesi ve diğer devletin de kendini savunmak istemesi başta gelmektedir. Emperyalist ihtirasları uğrunda ülkelerin kaderlerini etkileyecek şekilde bir tutum içinde olan devletlerin başında Rusya, İngiltere ve Çin gelmektedir. Bunların dışında da bir çok Emperyalist zihniyete sahip ülkeler varolsa da girdikleri ülkelerde uzun süreli kalamamışlar, asimile etmek istedikleri milletlerin üzerinde pek
etkili olamamışlardır. Fakat Rusya, İngiltere ve Çin âdeta birbirleri ile yarışırcasına işgal ettikleri ülkelerde soykırım ve asimilasyon hareketlerini bütün hızı ile sürdürmüşlerdir. Fakat 21. asra girerken dünya dengeleri tamamen değişmeye başlamış, "Güneşin batmadığı ülke" denilen İngiltere gitgide yalnızlığa doğru sürüklenmekte ve avuçlarındaki ülkeler parmaklarının arasından kayıp gitmektedir. Eski Sovyetler Birliğinin de akıbeti daha farklı olmayıp, 1990 yılından itibaren 70 yıldır demir pençeleri arasında sımsıkı tuttuğu Büyük Türkistan'ın batısını teşkil eden Batı
Türkistan'daki soydaşlarımız bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Şimdi sıra dünyanın en şovenist en gaddar, en hilekar milleti ve devleti olan Çin'in işgali altında bulunan Doğu Türkistan'ın Tibet'in ve İç Moğolistan'ın kurtulmasına gelmiştir. Çünkü Çin'in kan gözyaşı ve sefalet üzerine tesis ettiği despot yönetim şekli çözülmeye doğru gitmektedir.
Bu çözülmeye sebep teşkil eden unsurların başında işgal ettiği toprakların asıl sahiplerinin Çin zulmüne karşı vermekte oldukları İstiklâl Mücadelesi gelmektedir. Dünyadaki siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik dengelerin ülkelerarası etki oranları ele alındığında Türk dünyasının çok büyük bir yerinin olacağı açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu hususta Türk dünyası içerisinde en belirleyici rolü oynayacak olan ülke Aziz Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir. Çünkü bütün dünya devletlerinin gözleri Türkiye'mize
doğru çevrilmiştir .Bu büyük sorumluluk, şanlı Türk tarihinin yüklediği bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, yüce Türk Milleti'nin verdiği bir sorumluluktur. Bu sorumluluk 21. yüzyıla Türk asrı damgasını vuracak olan her Türk insanının, asla ve asla kaçamayacağı dini millî, insanî ve ulvi bir sorumluluğudur. Unutulmamalıdır ki, Türk Milleti ve Devleti mes'uliyetsiz insanların ellerinde değil, her şart ve zeminde risk alabilen insanların omuzlarında yükselir.
MART-NİSAN 1998
HEDEF NE OLMALI?
Bu yazının başlığına bakarak sakın ola ki hiç kimseler Doğu Türkistanlıların hala stratejilerini belirleyemedikleri, hedeflerini seçemedikleri, nihaî olarak nereye varmak istediklerini bilmediklerini sanmasınlar. Doğu Türkistanlıların bir ortak hedefi vardır. O da "kayıtsız şartsız tam bağımsız bir Doğu Türkistan'a" kavuşmaktır .
17. yüzyılın ortalarından itibaren Doğu Türkistan Türklerinin şovenist Çin sömürgeciliklerine karşı vermekte oldukları kanlı mücadeleler tarihi bir gerçek olup, bu günde aynı mücadele 1949 dan beri aralıksız süregelmektedir. Doğu Türkistanlıların mücadele tarihine bakıldığı zaman dünyada gerçek anlamdaki bir bağımsızlığı fazlası ile hak etmiş bir Türk topluluğu olduğu aşikârdır. Hal böyle iken bu yazıyı neden kaleme almaya ihtiyaç duydum dersiniz? Nedeni şu;
Son zamanlarda son derece liyakatsiz, kendilerine Doğu Türkistanlıların hiçbir salahiyet ve yetki vermedikleri kişiler ortaya çıkıp, yarı bağımsızlık, özerklik, muhtariyet ve yüksek muhtariyet (ne demekse) tekliflerini ortaya atıp kafaları bulandırmaya ve âdeta Çin'in de öteden beri teklif edip durduğu ve gerçek Doğu Türkistanlılar için safsata olan bu maksatlı kelimeleri kamuoyunda yerleştirmeye gayret etmektedirler. Bu düşünce ve tekliflerin sahiplerine sesleniyorum! Bu büyük yanlıştan bir an evvel
vaz geçiniz. Bu teklifler sizlerin değil doğrudan doğruya Pekin yönetiminin teklifleridir. Dünya kamuoyunun daha fazla tepkisini çekmek istemeyen Çin bu teklifi ileri sürmektedir. Doğu Türkistan da aziz canlarını feda etmekte olanlar sizlerin yakınlarınız, akrabalarınız, kandaşınız, dindaşınız değil mi? Enselerinden hunharca kurşunlanmakta olanlar, aç polis köpeklerine parçalattırılanlar, ırzları namusları kirletilenler dinsizliğe inançsızlığa sürüklenenler velhasıl kısacası dünyada eşi ve benzerine rastlanılmayan bu vahşete lâyık görülenler bizim halkımız değil mi? o halde, neden hu basiretsizlik? niçin hu duygusuzluk ve
düşüncesizlik. Unutmayınız ki hu davranışınızın vebali çok ağırdır. Gelecekte Doğu Türkistan'ın gerçek sahipleri dediğim mücahitler ve şehit yakınları bu yanlışların hesabını mutlaka soracaklardır. Doğu Türkistan dışında yaşayanlar Doğu Türkistan da her türlü eza ve cefayı çeken, canları pahasına mücadele edenlerin ancak ve ancak dışarıda ki sözcüleri olabilirler. Doğu Türkistan sınırları içinde mücadele edenlerin istek ve taleplerine kesinlikle kulak verilmelidir. Aksine davranışlar abesle iştigaldir. Ecdadımız Çin müstemlekecilerinden kendi toprakları üzerinde bir parça rahatlık temin edebilmek için şehit olmadılar.
Atalarımız düşmana bağımlı yaşamaktansa ölmeyi yeğlemişlerdir.
Bizlerinde Müslüman Türk Milletinin birer ferdi olarak fıtratımıza, millî ve manevî değerlerimize ters düşen tutum ve davranışlardan kat-i olarak kaçınmamız şarttır. Doğu Türkistanlıların topyekûn hedefi kayıtsız şartsız İstiklâl olmalıdır .
OCAK-ŞUBAT 1998
AKREPLE DOSTLUK
Bir süredir Türkiye'mizdeki bazı kalem erbabının sık sık kullanmayı âdet haline getirdiği "Globalleşme" ve "Küreselleşme" kelimeleri bende nedense can sıkıcı bir çağrışım uyandırmaktadır.
Bu iki kelimeyi bizim yazarlarımız ve siyasîlerimiz muhakkak ki çok iyimser yaklaşımlarla ve yürekleri insancıl duygularla dolu olarak kullanmaktadırlar. Bu çok yerinde bir tutumdur. Müslüman Türk Milletine de yaraşan böylesi değerlere önem vermek ve sürdürmektir. Fakat gelin görün ki dünya kuruldu kurulalı her nedense aynı insancıl tavırları Türk milletinin ve Türk devletinin dışındaki milletlerden ve devletlerden görmemekteyiz, göreceğimize de ihtimal veremiyorum. Şanlı Tarihimizin her sayfası Türk
Milletinin kadirşinaslığı, alicenaplığı, engin hoşgörüsünün sergilendiği, insanlığın mutlak ihtiyacı olan aynı yeryüzünü paylaşmanın temel prensiplerinin ortaya konulduğu tablolarla doludur. Bunu bütün dünya biliyor, fakat bilmezlikten geliyor, inkâr ediyor. Biz yine genel karakterimiz olan bu hasletlerimizi her şeye rağmen sürdürmeye çalışıyoruz. "Globalleşme" ve "Küreselleşme" kelimelerinin asıl sahibi ve uygulayıcısı yine biz olmaya ve dolayısıyla tarihteki bazı hataları tekerrür ettirmeye niyetli gibiyiz. Artık yeter..! Neden
hep biz mağdur duruma düşelim. Hun Devleti, Göktürk Devleti, Uygur Devleti o tarihlerdeki tek hasmımız olan Çinlilere göstermiş olduğumuz ve hatta saflık derecesine varan tek taraflı iyi niyetimizden ve hoşgörümüzden dolayı yıkılmadı mı? Osmanlı Devleti'nin yıkılışı da yine bu tutumumuzun neticesi değil mi? Peki bu gün batılı devletlerden, Orta-Doğudaki bazı Arap devletlerinden gördüğümüz muameleler farklı mıdır? Biz neden böyleyiz? Neden tedbirli değiliz? Metehan'ı, Atilla'yı, Kürşad'ları, Bilge Kağan'ı Moyençur Kağan'ı ve bu günde Doğu Türkistan'ı işgal edip, Türk halkına zulmeden, yok etmeye çalışan emperyalist
Çinlilere karşı ülkesinin istiklâli uğruna mücadele eden büyük Türklük mücahidi İsa Yusuf ALPTEKİN'İ kaybettik. Çin tarihteki aynı Çin'dir, yine nev'i şahsına münhasır yapısıyla sinsice kurbanlar istemeyi sürdürmektedir. Kendi atasözlerine göre "uzaktakini oyala yakındakini ez" politikasını sürdürüyorlar. Almadan vermek Allah'a mahsustur. Bu güne kadar neler elde ettik, neler vermişiz bir kez daha münasebetlerimizi inceden inceye gözden geçirelim. Dünya ile entegrasyona gidelim ama, niyetlerin, tutumların karşılıklı, dengeli ve Müslüman Türk Milleti'nin varlığına zarar
vermeyecek nitelikte olduğunu anlayabilirsek.
KASIM-ARALIK 1997
AYYILDIZ SEVGİSİ
Ay ve yıldızın yüce Türk Milletinin gönül aleminde ne denli derin ve ulvi bir yeri olduğunu ancak Müslüman Türk Milletinin bir ferdi olarak veya kendisini iliklerine kadar Türk hissederek anlamak ve manalandırmak mümkündür .
Bilindiği gibi "Ay" yüce dinimiz İslâm'ın, "Yıldız" da yüceliğin ve erişilmezliğin sembolüdür. Ay-yıldızlı Türk Bayrağının doğuşundaki ve kabul edilişindeki sebep ve bütün dünyaya verilmek istenen mesaj gerek aziz Türkiye'mizin Ay-yıldızlı Albayrağında olsun, gerekse Doğu Türkistan'ın Ay- yıldızlı Gökbayrağın da olsun aynıdır. Kerkük'ten kuzeyde Sibirya düzlülerine, Adriyatikken Çin Seddine kadar uzanan yaklaşık 6 milyon kilometre karelik bir coğrafyada
yaşamakta olan 250 milyon nüfusa sahip Türk Milletinin her bir ferdinin kalbinde Ay-yıldız’a karşı büyük bir sevgi ve tutku vardır. Meselâ Doğu Türkistan Türk'lerinin bu yönünden bahsedecek olursak yüzyıllardır Çinli emperyalistlerin zulüm ve katliamlarına rağmen her zaman için yüreklerindeki Ay-yıldız sevgisini canlı tutmuşlardır. Genç kızların el emeği göz nuru çeyiz işlemelerinde, başa giyilen erkek ve bayan "doppa"ların da, her türlü el sanatlarında, ağıtlarda, ninnilerde, şarkılarda mutlaka Ay- yıldızı bir motif, bir telaffuz olarak işlemeye, söylemeye özen göstermişlerdir. İslâm'dan önceki Türk'lerin yaşayış tarzı,
hak, hukuk ve adalet anlayışı, mertlik ve kahramanlıkları, Karahanlılar döneminde yüce dinimiz İslâmiyet ile de buluşup birbirine perçinlenince kıt'adan kıt'aya adaletin intikali ve tesisi en iyi şekilde sağlanmıştır. Türk Milleti hiçbir zaman dil, din ve ırk ayırımı gözetmeksizin mazlumun koruyucusu zalimlerinde korkulu rüyası haline gelmiştir. Asırlar boyunca hak, hukuk ve adaletin yerini bulmasında, insanların insanca yaşamasında önder olmuş, örnek olmuş bir milleti bu gün birileri çıkıp sözde insan haklan adına görev yaptıklarını iddia ederek teftiş etmeye kalkışıyorlar. Hayır! gerçek Türk Milletine ve Türk devletine
böylesine içe kapanıklık, böylesine suskunluk yakışmıyor.
Biran evvel eski ihtişamlı günlere dönmek üzere silkinmeli ve Türk Milleti asıl kimliğine kavuşmalıdır. Çünkü Ay-yıldızın korunması uğruna seve seve ölebilen insanlar, Türk devletinden, Türk milletinden bir şeyler bekliyor. Doğu Türkistan Türkleri dertlerine derman olunmasını istiyor. Devlet ve siyaset adamlarımız günlük siyasî monotonluktan sıyrılıp TBMM kürsülerinden, ezilen, horlanan ve yok edilmek istenen Doğu Türkistanlıların haklarını aramak adına birkaç ümit verici söz etsinler.
Eğer Devlet adamlarımız uluslar arası platformlarda Doğu Türkistan'daki Çin mezalimini dünyaya anlatacak tarzda girişimler ve faaliyetlerde bulunmak gibi aslî ve vebalinden asla kurtulamayacakları bir vazifeyi yerine getirmemekte ısrar edecek olurlarsa, Türkiye'miz dışındaki Ay-yıldız sevdalıları yine Ay-yıldızı sevmeye ve uğrunda aziz canlarını feda etmeye devam edeceklerdir.
EYLÜL-EKİM 1997
AZMİN ZAFERİ
Yıllardır Doğu Türkistan konusunda, ehil olan yada olmayan, fakat mutlaka faydalı olabilme gayreti ve düşüncesi içerisinde olduklarına inandığımız şahsiyetler tarafından çok şeyler anlatıldı, yazıldı çizildi. Bunların hepside muhakkak ki, bir binanın imarı esnasında kullanılacak birer tuğla idi.
Şurâsı da bir gerçek ki, şimdiye kadar ifade edilmeye çalışılan konuların bir çoğu karamsarlıkları, ümitsizlikleri de beraberinde getiriyor ve bunlardan da mutlaka olumsuz yönde etkilenenler olabiliyordu. Ancak, bazılarımızda, Doğu Türkistan adına dünyada ve Türkiye de güzele, iyiye ve ümitli olmaya yönelik gelişmelerinde olduğunu biliyor yaşantımızı ona göre tanzim ediyorduk. Çaresizlik yeis, karamsarlık bizlerin (Doğu Türkistanlıların) harcı olamazdı. İşte biz
Kayseri Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Demeği Genel Merkez teşkilâtı mensupları olarak hiçbir dönemde ümidimizi yitirmeyip, aksine her geçen gün bilenmiş bir azimle ve kararlılıkla Doğu Türkistan davasına karşılaştığımız birçok imkânsızlıklara rağmen dört elle sarıldık. Karşımıza çıkan olumsuzlukların içerisinden olumlu yönlerini ayrıt ederek istifade etmeye çalıştık. Teşkilât olarak bizim en çok üzerinde ısrarla durduğumuz ve duracağımız husus "muhtariyet değil, kayıtsız şartsız tam bağımsızlık" idi. Halkımızın, Çin'in tanıyacağı sözde özerkliğin kısmi rehavetine kapılmasını değil, Müslüman Türk'ün şan ve
şerefine yaraşır bir şekilde istiklâllerini elde edene kadar zalim Çin yönetimine karşı mücadele etmesi ve gerekiyorsa bu uğurda şahâdet şerbetini içmeleri idi.
Kimilerine göre sivri olarak addedilen ve fakat yıllardır esaret altında, akıl almaz Çin işkencelerine rağmen mücadele ederek kanlarını ve canlarını vermekte olan mücahit kardeşlerimizin fikirleri olarak bildiğimiz "İstiklâl" fikrinden zerre kadar taviz vermeme kararında olduğumuzun altını çizerek bir kez daha ifade ediyoruz. Bu duygu ve düşünceler bir tahmin değil, bir kehanet asla değildir. Bu, 1990'dan sonra pey der pey Doğu Türkistan'dan çeşitli vesilelerle, ama mutlaka vatana millete faydalı
olabilme düşüncesi ile özellikle aziz Türkiye'mizi hedefleyerek gelen Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin de fikirlerini yansıtmaktadır. 1995-1996 yıllarında TÖMER Kayseri Dil kursunda Türkçe öğrenmek üzere gelen birçok öğrencilerimiz oldu. Onlarla kurmuş olduğumuz yakın münasebetlerimizde düşüncelerimizle düşünceleri arasında hiçbir fark olmadığını gördük. Her biri birer "Gökbayrak" idi. İleriye yönelik amaçları hedefleri vardı.
Hiçbirisi "yalnızca hayatımı idame ettireyim" düşüncesinde değildi. Hepside daha henüz hayatlarının baharında arkalarında, annesini, babasını ailesini gözyaşları içinde bırakarak, vatanlarına hizmet edebilme aşkı ile ayrılmışlardı. Bu gün, kimi üniversitede öğrenci, kimileri öğretim üyesi, araştırmacı. Geleceğin Doçenti, Profesörü, bilim adamı ama, bize göre her biri kendilerine sonsuz şükran borçlu olduğumuz birer Doğu Türkistan Savaşçısı Hepsine Cenab
Hak'tan hayırlı muvaffakiyetler niyaz ediyorum.
TEMMUZ-AĞUSTOS 1997
ÇATIRDAYAN İMPARATORLUK

Türk ve İslâm düşmanı Çinliler tarafından Doğu Türkistan'ın işgal edildiği tarihten bu yana (1949) hep söylemişizdir. "Bütün dünya Çin tehdidi altındadır. Gerekli önlemler yerinde ve zamanında alınmadığı ve Çin'in yayılmacı politikasına karşı durulmadığı taktirde sarı okyanus taşacak ve tüm dünyayı istilâ edecektir." Diye.
Gerçekten de kim ne derse desin yıllardır Çin'in izlediği iç ve dış siyaseti kendi plânlarına göre, harfiyen doğrudur ve istikrarlı bir çizgiyi takip etmektedir. Nasıl mı? 1 Temmuz itibariyle Hong Kong'un Çin'e iltihakı kimseyi şaşırtmamalı bu bütün dünyanın bildiği gibi beklenen bir olaydı ve gerçekleşti. Bu karar, ünlü Afyon savaşları sonunda verilmiş idi. Uzun yıllardır Çin 99 yıllığına İngilizlere kiraya verdikleri Hong Kong'u tıpkı bir ticaret gemileri gibi gördüler ve bu nedenle hiçbir dönemde
bir telâşa kapılmadılar. Bu geminin farkı şu idi diğer ticaret gemileri dünya limanlarını dolaşırken bu gemi (Hong Kong) belli bir limanda beklemeyi tercih etti ve bütün dünya ülkeleri bu gemide ticaret yapma yarışına girdi. Gün geldi dünyanın bir numaralı ticaret merkezlerinden biri haline gelen Hong-Kong sinsi, sabırlı ve kurnaz sahipleri olan Çin'in kızıl bayrağı altına geri döndü. Bundan sonra ne olacak ? bundan sonra sarı tehlikeyi birçok tehlikeler bekliyor. Çin'in aç gözü bundan sonrada, öteden beri kendi uzantısı olarak gördüğü Formoza (Tayvan) adasında Tayvan'ın 1980'den sonra dünya pazarlarındaki önemi
Avrupalılar tarafından da keşfedilince dünya ticaret odaklarından biri haline geldi. Bunun yanı sıra Amerikanın Tayvan'la olan yakın münasebeti ve özellikle Kıt'a Çin ile Tayvan arasında yaşanan Kardak benzeri Ada krizinde Amerikanın Çin Halk Cumhuriyeti hükûmetine aba altından sopa göstermesi Çin-Amerikan münasebetlerinin oldukça gergin bir noktaya gelmesine sebep oldu. Her nedense Çin Halk Cumhuriyetinin eski tüfek polit büro kafaları elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan bir takım rantlar elde etmeye yönelik görünüyor. Çin Halk Cumhuriyeti şunu unutmamalıdır ki Tayvan'ın durumu asla Hong-Kong'a benzemez. Dünyadaki çıkar
çatışmaları Tayvan'ın Çin'e
iltihakına asla müsaade etmeyecektir. Zaten Tayvan halkı da tepkisini çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Düşüncelerimi ifade ederken Çin'in Tarihi misyonunun gereklerini bir bir sahneye koyduğunu söyledim ancak, bu durum hiçbir dünya ülkesinin gözünü korkutmamalıdır diyerek sahnelediği oyunların dezavantajlarından da bahsetmek ihtiyacını duydum. Toparlayacak olursak, bundan sonra Çin'in geleceği pek parlak sayılmaz zira Çin taklit mallar konusunda dünya birincisi bu herkesçe bilinmeye başlandı. Çin'de 400 milyondan fazla insan yoksulluk
sınırlarının altında bir yaşam sürdürüyor. İşsizlik had safhada, uyuşturucu ve fuhuş sektörü Çinli yöneticileri kıskacına almış durumda. Rüşvet ve yolsuzluk Çinli idareciler arasında yaygın halde. Dünya televizyonlarına yansıyandan çok fazla insan hakları ihlalleri var, ve Avrupa insan hakları komisyonu raporlarında insan hakları ihlallerinde Çin birinci sırada geliyor. Dolayısıyla dünyadan yetersizde olsa kınama ve baskı görüyor. 1989 Tiananmen olayındaki katliamların hesabını soracak milyonlarca üniversite öğrencisi ve yakınları her an patlamaya hazır bir bomba durumunda. En önemlisi de Doğu Türkistan, Türklerinin
vermekte oldukları şanlı İstiklâl mücadelesi, Tibet'in uluslararası arenadaki siyasî gücü, İç Moğolistan'ın yıllar sonra başlattığı uyanış.
Çin imparatorluk sarayını taşıyan ayakları içten çürüdü ve çatırdıyor. Ancak, bu rehavete sürüklememeli dünya ülkeleri bir şekilde Çin dinazorunu Çin Seddi'nin doğusundaki sınırları içerisine hapsetmeyi bilmelidir. Hem de acilen, aksi halde Çin'in zorlayacağı yeni ülke sınırları olabilir. Zira Çinli yöneticiler bir buçuk milyara yaklaşan insanına yiyecek bulmak zorunda.
MAYIS-HAZİRAN 1997
TARİHTEN DERS ALMAK
Kâinatın yaradılışından beri hiçbir şeyin "tesadüf" adını verdiğimiz İslâm inancına ters düşen bir kelimeye bağlı olarak gelişmediğine, her şeyin mutlaka bir sebebe bağlı olarak ilâhî bir güç tarafından yönetildiğine ve gerekli düzenin sağlandığına inanıyor isek, (ki inanıyoruz) yaşamımızın her anında karşı karşıya geldiğimiz ve her biri hayatın birer realitesi olan olaylara "tesadüf" diyerek bakmamız son
derece yanlıştır .
Payitahtlarında hala ecdadımızın atlarının nal izleri silinmeyen ülkeler bu günlerde bizleri ezmeye kıskaca almaya ve hatta yok etmeye azimli görünmektedirler. Gittiği diyarlara uygarlık ve adalet götürmüş, İlayı Kelimetullah uğruna kanlarını ve canlarını vererek Türk-İslâm sancağını en erişilmez yerlere dikmiş olan bir neslin evlatları ve onların emanet ettiği topraklar bu gün neden küffarın çizmeleri altındadır? Bizler Müslüman Türk Milleti olarak nerede hata yaptık? bizlere ne oldu da böylesine
zebun yaşamayı kaderimizmiş gibi kabullendik. Bunları düşünmeye belki biraz geç kalmış olabiliriz ancak, zararın neresinden dönersek kardır. Bir an evvel bütün Türk dünyası mensuplarının yediden yetmişe ciddî manada bir özeleştiri yapma zamanı gelmiş, geçmektedir. Bu millî bir görev olmuştur. Bu görev öncelikle Türkiye'mize ve Anadolu insanına düşmekte neden mi? Çünkü bütün Türk ve İslâm âleminin tehdit ve tehlikelerden uzak huzurlu ve müreffeh yaşamasının teminatı kim ne düşünürse düşünsün Türkiye Cumhuriyetidir. Güzel yurdumuzun jeo stratejik ve jeopolitik konumu ekonomik potansiyeli iyi değerlendirildiği ve dışarıya
olan beyin göçü önlendiği zaman görülecektir ki var olan bütün değerlerimiz kat kat artacak ve kimselere yaranmak için gayret sarf etmemize gerek kalmayacaktır .
17.yüz yılın başlarına kadar sadece Türkistan olan bölgenin ismi Rusya'nın egemenliği altına girdikten sonra Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan vs. diye küçük parçalara ayrıldı ve Ruslar tarafından da bu o bölgenin insanlarına bir şekilde kabul ettirildi. Dolayısıyla böylece daha kolay idare ettiler buraları. Bunun nedeni ne idi? Nedeni Deli Petro'nun tarihi vasiyetini kendilerine mutlaka ulaşılması gereken bir hedef olarak kabul etmeleri idi. Çinlilerin hedefi de, tarihi ipek yolu
üzerinden batıya doğru Çin ticaret kervanlarının güvenli hareketini temin etmek ve daha zengin topraklara sahip olmak maksadı İle Doğu Türkistan'ı işgal etmek idi. Yüzyıllarca bunun mücadelesini verdiler ve başardılar. Yunanistan ise hiçbir zaman megalo ideasından bir an olsun vazgeçmiş değil. Bir başka ülke bir başka hedef seçmiş kendisine, Ya Türkiye'mizin tarihi hedefi nedir? Neler yapacak ilerisi için? yeni yetişen nesile neler öğretiyor? hangi hedefe konsantre ediyor onları? sözün bundan sonrasını siz değerli okuyucularıma bırakıyorum.
Şimdi gelelim Batı Türkistan'a Batı Türkistan için asıl bundan sonrası önemlidir. Bağımsızlığın kazanılması değil, muhafaza edilmesi gerekmektedir.Yoksa Allah korusun parmaklarınızın arasından kayıverirde haberiniz bile olmaz. Geçenlerde Boris Yeltsin, ve Jiang Zemin ile anlaşma yapan, omuz omuza dünya medyasına pozlar veren Batı Türkistanlı devlet başkanlarına, Orhun Abidelerindeki Göktürk Kitabelerini hatırlatmak Türkiye'mizin aslî görevidir.
Tarihteki hatalardan ders alınmalı. Hatalar tekrarlanmamalıdır.
MART-NİSAN 1997
GÖNÜLDAŞLARIMIZLA HASBİHAL
Muhteşem Türk tarihînin başladığı, insanlık tarihînde Uygarlık alanında atılan ilk adımların izlerini hala üzerinde muhafaza eden, günümüzde ise 1949 yılından beri dünyanın en kalabalık, en uğursuz, en şovenist ve en sicili bozuk bir Milleti olan Çin emperyalizminin şiddetli baskı, zulüm ve Asimilâsyon hareketlerine karşı kahramanca direnen, Millî ve Manevî değerlerinden zerre kadar taviz vermemek için milyonlarca evladını şehit veren, ezelî ve ebedî Türk ve Müslüman yurdu Doğu Türkistan, bugün
Tarihînin en karanlık günlerinde geçerek aydınlığa çıkma mücadelesi vermektedir.
İstilâya uğradığı tarihten itibaren irili ufaklı 428 defa silâha sarılan ve bağımsızlık mücadelesine girişen Doğu Türkistan Türkleri, 4 Şubat 1997 günü Kadir gecesi dinî ibâdetlerine engel olmaya çalışan kızıl Çin güçlerine karşı 429. kez Millî kurtuluş hareketlerini başlatmışlardır. Konu ile ilgili olarak, bazı basın ve yayın kuruluşları o günlerdeki şehit sayısını Çin hükûmetinin ağzından aldıkları bilgiler doğrultusunda ısrarla az göstermeye çalışmışlarsa da teşkilâtımız tarafından Doğu
Türkistan'dan alınan bilgileri bakıldığında şehit sayısının binlerle ifade edilmesi gerektiğini öğrendik. Üç gün içerisinde 88 bölgeye sirayet eden Millî Mücadele hareketi olanca şiddeti ile devam ederken yıllardır Doğu Türkistan halkının ümit kaynağı olan Türk-İslâm âleminin duyarsızlığı, sıradan olaylar için insan hakları adına feryatları koparan kişi ve kuruluşların sessizlikleri, ne ile bağdaşırsa bunun sebebini dünya kamu oyuna izah etmek zorundadırlar. Doğu Türkistan Türk'leri olarak geçmişte Bosna-Hersek ve Çeçenistan konusunda Gösterilen duyarlılığın, Doğu Türkistan'da yaşanmakta olan insanlık dramına ve vâhşi Çin
zulmüne de gösterilmesini Türk-İslâm âleminden ve dünya kamu oyundan istemek bizim de hakkımız olmalıdır diyoruz. Bizleri düşmanın kalabalığı, dünyada caydırıcı bir güce sahip olması veya bütün ülkelerdeki elçilikleri vasıtası ile oluşturdukları yada oluşturmaya çalıştıkları lobi faaliyetleri korkutmuyor. Asıl ürkütücü olan özellikle Türkiye' de yaşayan kan ve din kardeşlerimizden bazılarının meseleye bigane kalmaları ve "Çin'in iç işleridir" gibi sığ düşünce ve ifadelerin arkasına saklanmalarıdır. Millî kimliğini inkâr edenlere bir diyeceğimiz olamaz. Ancak, Türkiye'de makam ve mevki sahibi olmuş bazı insanların Tarihte
bir kaç defa devlet kurmuş kendinî dünyanın bir çok devletine kabul ettirmiş olan özbe öz Türk ülkesi olan Doğu Türkistan'ın ismini kimlere yaranmak istiyorlarsa, Çin dili ile "Sinkiang" yani yeni toprak demektedirler .Bu son derece esef verici bir durumdur, bu kişiler böylelikle Tarihlerinden ve millî kimliklerinden kopmuş olmaktadırlar.
Doğu Türkistan mücahitleri kutsal bildikleri değerleri uğrunda ölmenin de kalmanın da kendileri için kazanç olduğu düşüncesi ile Çinli cellatlar tarafından kan gölüne çevrilmekte olan Doğu Türkistan'da karşılıklı güçlerin asla eşit olmadığı şartlar içerisinde şanlı cihat hareketini sürdürmektedirler. Bu şahlanışın asla geri dönüşü yoktur. İstiklâlin bir bedeli mutlaka olacaktır. Bu bedel şu anda verilmekte olan şehit kanlarıdır. Allah (c.c.) kendi yolunda cihat edenlerle beraberdir. Zafer çok yakındır.
Zafer mutlaka muzaffer olacaklarına bütün kalbi ile inanan ve bu uğurda mücadele edenlerindir. Doğu Türkistan'da başlatılan bu İstiklâl savaşından Allah'ın izni ile muzaffer olarak çıkacağımıza bütün kalbimizle inanıyoruz. Çünkü bütün Türk Milletinin bu ulvi davaya sahip çıktığına şahit olduk, zira 4 Şubat Kadir gecesi başlatılan millî kurtuluş hareketinden hemen sonra aziz vatanımızın (Türkiye'mizin) hemen hemen bütün vilâyetlerindeki siyasî Parti il ve ilçe örgütleri, Üniversitelerimiz, Vakıflar, Dernekler, Odalar ve kişiler bazında Dernek merkezimizi bizzat ziyaret ederek basın toplantıları tertip ederek, telefon ve
faks aracılığı ile olsun, şanlı mücadelemizde bizleri asla yalnız bırakmayacaklarını ve daima yanımızda olduklarını ifade ederek, inanılmaz bir sevinç tablosu oluşturdular. Bir kez daha anladık ki Türk Milleti gerektiğinde düşmanlarına karşı sıkılmış bir yumruk gibidir. Bu birliktelik olduğu sürece yer yüzünde hiçbir Türk yurdu ebedîyen esir kalamaz. Buradan kadirşinas, vefakâr, cefakar, kara gün dostu Aziz Milletimizin bütün fertlerine tüm Doğu Türkistanlılar adına şükranlarımızı arz etmeyi bir borç bilirim. Türk basın ve televizyon kuruluşlarından bazılarının ısrarla konuyu gündeme getirmemeye çalışmasını bir yana
bırakacak olursak genelde sevindirici bir tutum içinde olmuşlardır.
Doğu Türkistan'ın ve dolayısıyla,, Türk dünyasının ortak bir meselesinden kendilerini ayrı tutmaya çalışanlar bilmelidirler ki, bunun vebali çok ağırdır. Bu vebal altında mutlaka ezileceklerdir. Çünkü milletimiz bu tür zihniyetleri tanıyor ve takip ediyor. Milletimizin duygularına ters düşenleri yine Milletimiz kendi vicdanlarında mutlaka cezalandıracaktır .
OCAK- ŞUBAT 1997
ÇİN DÜNYA BARIŞINI TEHDİT EDİYOR
Muhterem okuyucularım! Tarihî misyonlarının gereğini hakkıyla yerine getirmeye çalışanlara hangi dine veya hangi millete mensup olurlarsa olsunlar gıpta ediyorum.
Neden mi böyle düşünüyorum? Çünkü Türk-İslâm âleminin ve özellikle de Doğu Türkistan'ın bu gün içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında yıllardır din kardeşlerimiz olan. İslâm dünyasının, hem din hem de kan kardeşlerimiz olan Türk dünyasının üzerinde taşıdıkları ağır vebali bir nebze olsun hafifletme gayreti içinde olduklarına maalesef rastlamadık. Doğu Türkistan'ın konumunda olan Tibet halkına ve Tibet'in bağımsızlık davasına Budist olmaları
sebebiyle Hindistan başta olmak üzere Japonya ve Batı ülkelerinin alenî destek ve yardımları sürüyor. Gün geliyor, Tibet'in ruhani lideri Dalay-Lama'ya Nobel Barış Ödülü veriliyor. Diğer yandan İsrail'e Amerika'nın açıkça yardımını bütün dünya biliyor. Arap kardeşlerimizin (!) ve özellikle Suudi Arabistan'ın Amerika Birleşik Devletlerine yakınlığı ve bağlılığının sebebi ise anlaşılır gibi değil. (Her halde ABD'nin İsrail eli ile Filistinlileri yeryüzünden yok etme girişimine mükafat olsa gerek diye düşünüyorum)
1990 yılından sonra bağımsızlıktan nasiplerini alan Türk Cumhuriyetleri'ne ve Türk asıllı kardeşlerimiz adına çok sevinmiştik. Nedenine gelince, Kazakistan ve Kırgızistan devletlerinde 3 milyona yakın Doğu Türkistanlı Uygur Türk'ü yaşamaktadır. Bu kardeş devletlerin desteği ile Doğu Türkistan konusunda etkili faaliyetler yapılabilirdi. Fakat, Heyhat birde baktık ki 1994' ün Haziran ayında Çin Başbakanı Lee-Pen'in Türk Cumhuriyetlerine yapmış olduğu bir ziyaretle her şey değişiverdi. Kazak hükûmeti
Kazakistan da yaşayan Uygurlar'ın Doğu Türkistan'ın bağımsızlığı ile alâkalı faaliyetlerine kıstaslar getirdi. Ayrıca "Doğu Türkistan" isminin telaffuzuna bile tepki gösterecek duruma geldiler.
Kazakistan'ın Yarkent vilâyetinden (Burası Doğu Türkistan'la sınırı olan bir vilâyet) Çinliler dolar karşılığında arsa satın alarak buralara çok katlı binalar inşa edip Çin'den en kalabalık aileleri getirip yerleştirmeye başladılar. Kırgızistan'da da durum farklı değil Çin güvenlik güçleri Kırgızistan'da istedikleri gibi at oynatmakta istedikleri taktirde Doğu Türkistan asıllı olanlardan gözüne kestirdiklerini tutuklayabilmektedirler. (Bu nasıl bağımsızlıksa) Görülüyor ki bağımsızlığı kazanmak kadar
devam ettirmek ve yaşatmak da önemlidir. Ayrıca bu ülkelerde ve dünyanın birçok ülkesinde Çinliler çeşitli bahanelerle Çekirge sürüsü gibi çoğalmaktadırlar. Korkarız ki Çin'in iyi niyetine güvenen ülkeler çok kısa bir sürede sarı tehlikenin istilâsı ile karşı karşıya kalacaklardır.
Buna en iyi örnek işte Doğu Türkistan ...
Düşünün bir kere aziz okuyucular yıllık savunma harcamasına 28.4 milyar ABD doları harcayan, 7000 savaş uçağına sahip, 6000 tank ve "Bintuan" dedikleri ıslah edilmiş çiftçi adı altında silâhlı sınır muhafızları ile 15 milyon Askerî bulunan kıt'alararası nükleer başlıklı füzelerinin sayısına her gün yenilerini ilâve eden ve ondan sonrada dünya barışından bahseden bir ülkenin güvenilirliği ne kadar olur. Bana göre Çin dünya barışına katkıda bulunan bir ülke değil, dünya barışını tehdit eden bir ülke
durumundadır. Doğu Türkistan meselesinde ilerdeki günlerde yine "Hazırlıksız yakalandık" sözünün arkasına sığınan siyasîler değil, hazırlıklarına şimdiden başlayan ve Türk dünyasının kanayan yarası durumundaki Doğu Türkistan davasına fiili olarak alenen yardım edebilecek devlet adamları görmek istiyoruz.
Türk dış politikasında söz sahibi kişi ve kuruluşlarımızdan daha aktif ve Türkiye sınırları dışındaki Türk asıllı insanların haklarını da savunmayı ihmal etmeyen ve hedefini belirlemiş bir siyaset izlemelerini umuyoruz. Bir Kazakistan'da, bir Kırgızistan'da veya bir başka Türk ülkesinde Çin'in tesiri görülüyorsa, kardeş ülke olarak Aziz Türkiye'mizin de Çin'in tesirini bertaraf edecek yöntemleri ve faaliyetleri olmalıdır.
Kısacası Devletimize olan güvenimiz sonsuzdur. Bizim için Türkiye Cumhuriyetinin menfaatleri Doğu Türkistan'ın menfaatlerinden önce gelir. Ama lütfen Devlet adamlarımızda, kan ve din kardeşimiz olan halkımız da tarihî misyonlarının gereğini yerine getirsinler.
EYLÜL-EKİM 1996
SADAKAT VE SAMİMİYET ÜZERİNE
BİRKAÇ SÖZ
"Faydası olmayan bahardan , yazdan
Yüce dağ başının kışı makbuldür,
Cahilin yaptığı sohbetten, sözden,
Âlimin hayalî düşü makbuldür,
Lokma yeme muhannetin elinden,
Kurtulamazsın acı dilinden,
Namertlerin kaymağından balından,
Merdin kuru yavan aşı makbuldür,
Hüdai söyler incecikten
Hal ehli olmayan ne bilir halden,
Bilgisiz, görgüsüz, duygusuz,
hoşgörüsüz kuldan
Ölülerin mezar taşı makbuldür."
Evet, böyle diyor Şair Hüdai.
İnsanların yaşamları boyunca edindikleri mesleki, ya da insanlığa hizmet alanındaki meşguliyetleri ne olursa olsun onun hakkını vermeleri sadakat ve samimîyetle sürdürmeleri kendisine o hususiyeti bahşeden Rabbi'ne şükür de bulunmaları lâzım gelir. Aksi taktirde cemiyet içindeki yerini kendi elleriyle yok etmiş olur ki, böyle insan olmaktan Cenab-ı Hak muhafaza buyursun. Bu noktadan hareketle Rabbimiz'in bizleri Müslüman Türk milleti'nin bir ferdi olarak yaşatmış olmasına ne kadar şükretsek azdır.
Gerek Allah'ın dinîni yeryüzünde yaymak adına, gerekse insanlık tarihînde hakkın hukukun ve adaletin tesis edilmesi yolunda şan ve şerefle hizmet vermiş olan ecdadımızın yolundan bir an sapma göstermiş isek başımıza çeşitli gaileler açılmış ve zelil olmuşuzdur. Bu nedenle hak bildiğimiz yoldan hangi şartlar altında olursak olalım asla bir an olsun ayrılmamalıyız. Yorgun düşen ! ve artık köşesine çekilmeyi düşünen ve çekilenlere birkaç sözümüz olacaktır elbette... Sizler ecdadınızın kutsal emanetlerine ihanet etmeyi mi düşünüyorsunuz? o emanetleri koruyacak gücünüzün kalmadığını mı ifade etmek istiyorsunuz ? samimîyet,
liyakat, vakar, şahsiyetli olma, fedakârlık, yardımlaşma gibi duygularınızın köreldiğini mi söylemek istiyorsunuz? Yooo, bunları anlatmak istediğinizi sanmıyoruz. Bir Müslüman Türk çocuğu (Özellikle bir Doğu Türkistanlı) böyle düşünemez düşünmeye hakkı da yoktur. Çünkü, ezilen, horlanan dünyadan nesli yok edilmeye çalışılan senin milletin, senin dindaşın, senin öz be öz kardeşlerindir. Eğer her şeye rağmen kendinî bu mukaddes Türk-İslâm davası saflarından tecrit etmek arzusunda isen yukarıda şairin dediği gibi "senin gibi insanlardan ölülerin mezar taşı makbuldür."
Cenab-ı Hak inananlarla beraberdir.
MART-NİSAN 1996
VATAN İÇİN EL ELE
Bir insan düşünün muhterem okuyucular, Cenab-ı hakkın kendisine bahşettiği 94 yıllık bir ömrü dolu dolu yaşamış, öz vatanında ızdırap veren mahrumiyetlerle çile çekmiş, bir insanın hayatı boyunca görebileceği her türlü ceza ve cefayı fazlasıyla görmüş fakat, asla yılgınlığa ümitsizliğe kapılmamış, düşmanlarına zerre kadar taviz vermemiş dişi ile, tırnağı ile vatanını istilâ eden ezelî ve ebedî Müslüman Türk'ün düşmanı Çinli zorbalara karşı mücadele etmiş olan bu insan, Türk dünyasının ve belki de
dünyanın nadir yetiştirdiği liderlerden birisi olup, 17 Aralık 1995 günü kaybettiğimiz İSA YUSUF ALPTEKİN Beydir.
Uğruna ömrünü ortaya koyduğu Doğu Türkistan'ın istiklâl mücadelesi, kendisinin rahmet-i rahmana yürümesi sebebiyle noktalandığı intibağını kimseye vermemelidir. Mücadele bayrağını hedefe ulaştıracak sayısız İSA YUSUF ALPTEKİN'ler vardır. Bu ulvi dava Cenab-ı Hakkın yardımı ile daha güçlü daha azimli ve düşmanlarına karşı daha da bilenmiş, en kısa: amanda başarıya ulaşacağına inanan kadrolar tarafından yürütülmeye devam edilecektir.
Merhum liderimiz İsa Yusuf ALPTEKİN Bey hayatı boyunca Yalnızca Doğu Türkistan davasına değil, aynı zamanda da Türk-İslâm âleminin tarihîn her safhasında karşılaşılabileceği Rus-Çin tehlikesine karşı da uyarıcılık görevini yerine getirmiştir. Bundan sonra da bu misyonu bizler üstlenmek mecburiyetindeyiz. Bu görevi yerine getirmek bizim için Tarihî, Millî, Dinî ve vicdanı bir sorumluluktur. Bunu böyle kabul etmeyenler olursa kendilerini ne Türk, ne de Müslüman olarak görmemelidir. Çünkü asırlardır,
Ecdadımızın uğrunda savaş verdiği ve şahâdet şerbetini içtiği değerler bu değerlerdir Bu güne kadar köşesine çekilip sadece hayatını idame ettirmeyi yaşamak sayanlar olduysa, bu kişilerinde artık bu davanın saflarında yerini almalarının zamanı gelmiştir. Aksi takdirde bu mücadele yolunda şehit olanların ve mücadeleyi sürdürmekte olanların haklarını gasbetmiş olacaklar dır ki, bunun hesabını Cenab-ı Hakka mutlaka vermek mecburiyetindedirler .
Son dönemlerde Doğu Türkistan adına kaygı verici gelişmelere şahit oluyoruz. Liderimiz İsa Yusuf ALPTEKİN bey'in vefatını âdeta kendilerine fırsat bilen emperyalist Çin müstemlekecileri özellikle canımızdan aziz bildiğimiz vatanımız Türkiye Cumhuriyetinde dişlerini göstermeye başlamış, önce İstanbul Eminönü'ndeki İsa Yusuf ALPTEKİN parkının ismini değiştirmek, şehitler abidesi üzerindeki Al ve Gökbayrak'ları yerinden indirmek istemişler, onun ardında, güzel Konya şehrimizle Çin'in Xian şehrini kardeş
şehir ilân etmeyi başarmışlardır. Sırada daha kim bilir neler vardır. Bu nedenle vatanımızdan Vatan için ayrılmamızın bilincine erişip, davamıza dört elle sarılmanın zamanı gelmiştir.
Biz şuna inanıyoruz inançsız kalabalıklardan, davasına yürekten inanan bir avuç insanın mücadelesi daha hayırlı ve sonuçları bakımından da daha verimli olacaktır. Allah bizimle beraberdir.
OCAK-ŞUBAT 1996
GÜNÜMÜZDE DOĞU TÜRKİSTAN
Dünya devletleri arasında şimdiye kadar kendilerini süper güç olarak gören ülkeler kendilerine kısa bir süre sonra alternatif olabilecek güçlü bir Türk dünyasının ayak seslerini endişe ile dinlemekte ve gelişmelerini büyük bir dikkatle takip etmektedirler. Bu endişelerinin pekte yersiz olduğu söylenemez zira Türk dünyası olarak fırsatlar iyi değerlendirildiği ve varılmak istenen hedef fikir birliği içinde tespit edildiği taktirde dünyadaki Türk düşmanlarının korkulu rüyası gerçekleşmiş olacaktır.
İşte bu güçlü birleşmenin tamamlanabilmesinde en önemli parça, şu anda Çin'in asimilâsyon politikası altında bulunan ve üzerinde 35 milyon Müslüman Türk'ün var olma mücadelesi vermekte olduğu Doğu Türkistan'dır. 1949 yılında Rus ve Çin gibi iki emperyalist gücün iş birliği yapması neticesinde Çin müstemlekesi durumuna düşürülen Doğu Türkistan'da bu gün insanlık dışı bir uygulama mevcuttur. Dünyada eşine az rastlanır yer altı ve yer-üstü zenginlik kaynaklarına ve 1.828.418 km. toprağa sahip Doğu
Türkistan'ın 250 milyon insanı rahatça barındırabileceği tezi ile yola çıkan Çinliler her gün Çin'den vagonlar dolusu binlerce Çinliyi getirip Doğu Türkistan'a yerleştirmektedirler. Doğu Türkistan'ın bazı vilâyetlerinde şu anda Çinli nüfusu, Türk nüfusuna oranla fazla durumdadır. Çin de ıslahı mümkün olmayan mahkûmların cezalarının bitiminde bunları Doğu Türkistan'a göndermekte dolayısıyla,, Müslüman-Türk aile yapısının dejenere olmasına sebebiyet verilmektedir. Halk arasında içki ve uyuşturucu kullanımı âdeta teşvik edilmekte ahlâkî değerlere çok büyük darbeler vurulmaktadır. 1984 yılından beri de Çin yöneticileri "halkın kalitesini yükseltmek", "Ekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldırmak" gibi bahanelerle Müslüman-Türklere karşı mecburi doğum kontrolü uygulanmakta birden fazla çocuğa izin vermemektedirler. İkinci hamileliği anlaşılan Türk kadınları evlerinden zorla alınmakta 7-8 aylık çocuklar ameliyatla ana kamından alınıp çöplüklere atılmaktadırlar. Annesi ise yaşamakla ölmek arasında hastaneden salıvermekte bunların büyük çoğunluğu ölümle sonuçlanmaktadır. Gözden uzak köylerde ikinci çocuk olarak dünyaya gelen çocuklara ise nüfus cüzdanı verilmemekte dolayısıyla, bu çocuklar okula
gidememekte iş bulamamakta ve "Kara Nüfus" diye adlandırılmaktadırlar.
Doğu Türkistan Türklerini eritebilmek maksadıyla Türklerle Çinlilerin evlenmelerini teşvik etmekte, Çinli bir kızla evlenen Türk erkeğine 400 dolar para yardımı yapılmakta ıssız köylerde çalışan Türk gençlerine; eğer Çinli kızla evlenmeye razı olduğu taktirde şehirde iş imkânı ve ayrıca 1.000 dolar para hediye edileceği vaat edilmektedir. Bu karışık evlenmeden doğacak çocuklar anneleri tarafından tam bir Çinli gibi yetiştirilmekte Çin okullarına gönderilmekte, nüfus kayıtlarına etnik Çinli olarak
geçirilmektedir. Doğu Türkistan Türkleri Çinli'lerle evlenen soydaşlarından nefret etmekte, onları aralarına almamakta ve tecrit etmektedirler bu durumlara dayanamayan ve boşanmak isteyen Türk erkeklerine ise çok ağır boşanma şartları uygulanmakta ve Çinli eşine 2.000 dolar nafaka ödemek zorunda bırakılmaktadır. Bu parayı ise hiç kimse ömür boyu ödeyemeyeceğinden bunalıma sürüklenen ve intihar eden Türk erkeklerinin sayısı da bir hayli fazladır.
Doğu Türkistan âdeta bir esir kampına çevrilmiş bulunmaktadır. Şu anda bilinen kamp sayısı 19 âdettir bilinmeyenler ise bu sayıdan daha fazladır. Bu kamplarda, Çin kaynaklarından alınan bilgilere göre 500.000 den fazla mahkûm bulunmaktadır. Buralara ölüm kampları demek daha uygundur. Zira bu esir kamplarından sağlam olarak çıkan insan sayısı çok azdır diğerleri ise ancak öldükten sonra kurtulabilmektedir. Çin'de ağır suçlardan hüküm giyen mahkûmlar Doğu Türkistan'daki bu kamplara getirilmekte,
mahkûmiyetlerinin bitiminde de kendi ilkelerine müsaade etmeksizin (Bintuan) yani ıslah edilmiş çiftçi adı altında Doğu Türkistan'a yerleştirilmektedirler. Bunun sonuçları ise bellidir. Çin yöneticileri eğitime önem verdiklerini ileri sürmektedirler Fakat, Doğu Türkistan'da Türk'ler arasında okuma yazma bilmeyenlerin sayısının % 75-80 arasında olduğu bilinmektedir. Türkçe eğitim yapan okullarda okuyan Türk öğrenciler Çince yi iyi bilmediklerinden üniversiteye gidememektedirler dolayısıyla, ilk ve ortaöğrenim için Çin okullarına gitme mecburiyeti ile karşı karşıyadır. Böylece örf âdet, gelenek ve göreneklerinden habersiz
olarak yetişmektedirler. Türkler Çinli öğrencilere tanınan yurt dışında okuma hakkından da yoksundurlar. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi birde Doğu Türkistan da 16 Ekim 1964 yılından beri devam ede gelen sayısı bu güne kadar 40-50 civarındaki olan nükleer denemeler yapılmaktadır. Doğu Türkistan'ın başkenti Urümçi'ye 800 km uzaklıktaki Lop-Nor bölgesinde yapılmakta olan bu nükleer denemeler sonucunda Doğu Türkistan da nedeni bilinmeyen toplu ölüm vak'aları meydana gelmekte sakat doğum olayları çoğalmakta ve ekolojik denge alt üst olmaktadır. Çok kısa bir şekilde özetlediğimiz bu baskı zulüm ve soykırım hareketine karşı neler
yapılabilirse bunun bir an evvel yapılmasını Türk dünyasının kanamaya devam etmekte olan Doğu Türkistan meselesinin Türk ve dünya kamuoyuna anlatılmasında daha fazla geç, kalınmamasını, Doğu Türkistanlı 35 milyon Müslüman Türk'ün gözünde bir "Beyaz atlı prens" durumundaki aziz Türkiye'miz den istiyor ve bekliyoruz. Zira Doğu Türkistanlılar da en az 1990 yılından sonra Bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetlerindeki kan, can, din, dil, örf, âdet gelenek ve görenekleri bizlerle aynı olan kardeşlerimiz kadar Hürriyete lâyıktırlar, Çünkü, bu günkü yaşantılarına bakıldığında Türk
insanının her türlü baskıya rağmen moralinin yüksek olduğunun, son derece ümitli olduğunu ve çocuklarına da bağımsızlık için hazır bulunmaları konusunda telkinler vermekte olduklarını haber alıyoruz.
Çinliler her ne kadar Doğu Türkistan'ın adını yeniden kazanılmış topraklar anlamına gelen "Sinkiang" diyorlarsa da, Doğu Türkistan'ın Çinin ayrılmaz bir parçası olduğu safsatalarını ileri sürüyorlarsa da gerçeğin böyle olmadığını oradaki 35 milyon Müslüman Türk bütün davranışları ile ortaya koymaktadır.
KASIM ARALIK 1995
BİR ZİYARETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Muhterem Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel' in Çin'i ziyaret etmeleri eğer Aziz Türkiye'mizin ve Türk milletinin menfaatlerini gerektiriyorsa bunu olumlu karşılamamak mümkün değildir
Ancak Çin, yüzyıllardır dünya ya bir yüzünü gösterip diğer çirkefliklerle dolu yüzünü ise menfaatleri söz konusu olduğunda sergilemek üzere saklı tutmaya çaba sarf eden esrarengiz bir millettir. Çin'in ne derece Türk ve Müslüman dostu olduğunu anlamak için tarihe bir göz atmak yeterlidir sanıyoruz. Zira en son örneğini Doğu Türkistan'da görmekteyiz. Tarih boyunca Türk'lerden yediği sillelerin acısını Doğu Türkistan Türklerinden çıkartmak istercesine, ikinci dünya harbinden sonra Çin deki iç savaştan
galip olarak çıkan Mao taraftarları bütün güçleri ile, öteden beri zaten Rus ve Çin işbirlikçileri tarafından yıpratılmakta olan Doğu Türkistan'a yüklendiler. 1949 yılı sonbaharında fiilen Doğu Türkistan'ı istilâ ettiler. İşgal ettikleri tarihten itibaren Doğu Türkistan'da tanı bir soykırım ve asimilâsyon hareketine giriştiler. Bunlardan bir kaçına kısaca değinecek olursak;
1-Öncelikle, Müslüman Türk aydınlarını ve din adamlarını çeşitli bahaneler öne sürerek yok ettiler .
2-Doğu Türkistan'ın eşsiz yer-altı ve yer-üstü zenginlik kaynaklarını talan ettiler. Trenlerle devamlı olarak Çin'e taşıdılar. (Bu durum halen bütün hızı ile devam etmektedir) Doğu Türkistan'ın zenginliklerini götürdükleri trenler ile Çin'in en kalabalık ailelerini her gün Doğu Türkistan'a getirip yerleştirmektedirler. Almak istedikleri sonuç ise bellidir.
3-Çinliler Türklere uygulamakta oldukları mecburi doğum kontrolü ile Türk nüfusunun çoğalması engellenmektedir. Hamilelikleri fark edilen Türk kadınlarının karnından 6-7 aylık çocuklar ameliyatla alınarak çöplüklere atılmak suretiyle yok edilmektedir. Son derece sağlıksız ortamlarda gerçekleştirilen bu ameliyatlar sonunda kadınların büyük çoğunluğu hayatlarını kaybetmektedirler
4- Türk öğrencilerin öğrenim hakkı da ellerinden alınmıştır. Zira, Türk okullarında öğrenim görmek isteyen öğrenciler liseye kadar gelebilmekte liseden sonra ise üniversiteye Çince si çok iyi olmadığı gerekçesi ile girememektedir. Çin okullarında öğrenim gören öğrenciler ise millî ve dinî kimliklerini unutmaktadır. Üniversiteyi kazanması da artık kendi toplumuna bir fayda sağlamamaktadır .
5-Çin Doğu Türkistan'ı âdeta bir nükleer çöplük halîne getirmiştir. Lop Nor bölgesinde yapmakta olduğu atom denemeleri sonunda ekolojik denge alt üst olmakta insanlarda nedeni bilinmeyen kanser türü hastalıklar ve sakat doğum olayları vuku bulmaktadır.
Şimdi hür dünyaya soruyoruz! Bütün bunlar bir milletin tamamen yok edilmesini hedef alan tedricî bir katliam değilse nedir?
Şu anda 1.828.418 km kare yüz ölçüme sahip Doğu Türkistan' da yaşayan 35 milyon Müslüman Türk'ün hayalînde beyaz atlı prens durumunda olan Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel Çin'i ziyaret ederken, üzerinden uçarak geçtiği Doğu Türkistan'ı da ziyaret etmek isteyebilirdi. Sayın Cumhurbaşkanımızın, "Adriyatik'ten Çin Seddine" sözünün sahibine yaraşır, çok anlamlı ve Doğu Türkistanlıların gönüllerine su serpen bir davranış olurdu diye düşünüyoruz.
MAYIS-HAZİRAN 1995
ÖNEMLİ BİR ARAŞTIRMA
KONUSU DOĞU TÜRKİSTAN
Çok eski tarihlerden heri Çinliler yayılmacı emelleri önünde tek engel olarak gördükleri Türk Milleti ile devamlı savaş halinde olmuşlardır. Barış içinde göründükleri zamanlarda bile geçirmiş oldukları barış sürecinin altında mutlaka Çin entrikasının yattığını bir çok tarih kaynakları ortaya koymaktadır.
Özellikle Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı yaptıkları savaşlarda elde ettikleri bütün zafer delillerini kısa ömürlü de olsa kurmuş oldukları devletlere ait (1863-1877 tarihleri arasındaki Bedevlet Yakuphan Devleti) 12 Kasım 1933'te kurulan "Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti" 1944'de ve 1947'de ilân edilen Doğu Türkistan Cumhuriyetleri vs.)ellerine geçirebildikleri bütün belgeleri yok etmeye özen göstermişlerdir. Bu konu ile ilgili olarak İsveç'in
Lund Üniversitesinden mezun bir tarihçi olan Dr. Lars Erik Nyman şöyle diyor:
"Çalışmam sonrasında Avrupa, Amerika, Çin ve Japonya'daki arşiv ve kitaplıklarda bulunan basılı ve yığma malzemeler yanında, Doğu Türkistan'dan ayrılıp Keşmir (burası göçlerin durağıdır) ve Türkiye'ye sığınanların basılmış olan değerli hatıralarında göz önüne aldık.
Ancak 1930'la 1950 yılları arası. Polis terörü ve sıkı hudut denetimleri orjinal yazılı belgeleri günümüze kadar gelebilmesini önleyen çalkantılı bir dönem olmuştur.Ayrıca bölgede yerleşmiş bulunan yabancılarda vali Shenk Shih-Tsa in baskı, rejimine dayanamayarak ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Her türlü belge gizli polis veya gümrük muhafızlarının eline geçmeden yakılmış olmalıdır. Kısa ömürlü Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti'ne ait bu bilgilerin yok edilişi orijinal belge kaybına göz kamaştırıcı
bir örnek olduğu gibi bu gün Uygurlar arasında oluşması gereken Milliyetçilik hareketini maziden koparan bir olaydır. Bununla beraber, olayların görgü şahitleri hayatta olduğundan belgelerin verdiği sınırlı bilgilerden mahrum olmamız büyük bir kayıp olmuştur.
1976 da Ankara da toplanan Türk Tarih Kongresinde "Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyetine Türkiye'nin Tesirleri" başlıklı bir bildiri sunan Dr. L. Erik Nyman makalesinin bir başka yerinde de şunlara yer veriyor." İlk çalışmam Doğu Türkistan'ın modern tarihî ile ilgilidir. İngiliz, Alman, İsveç ve Türkiye'den edindiğim malzemeye dayanarak ortaya koymaya çalıştığım bu eser "Büyük Britanya, Çin, Rusya ve Japonya'nın Doğu
Türkistan için mücadeleleri, 1918-1934" başlığı ile 1977 Mayıs'ın da başlamıştır. Konu iki büyük savaş arasındaki yıllarda % 80'i Türk olan bu mihver bölge ile ilgilidir. 19. yüzyıldan beri büyük kuvvetlerle çevrili olan bu bölgedeki çatışmalar 1930’larda başlayan Uygur ayaklanmasının 1934 -1935 tamamen bastırılmasıyla son bulur. Rusya 1934 -1944'de bütün kuvvetlerini çekinceye kadar bölgeyi elinde tuttu. Ancak 1944 -1948 arasında ili bölgesinde baş gösteren yerli ayaklanmaya kadar, Sovyet tesiri devam eder.
"Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü"nden aldığı bursla araştırmalarına bir süre devam eden yazar tarafsız bir şekilde Doğu Türkistan gerçeğini tarihî vesikalarla ortaya koymaya çalışmıştır. Görülüyor ki Türk düşmanları Türk dünyasının ve özellikle günümüzdeki durumu dolayısıyla, Doğu Türkistan'ı ne kadar inkâr etmeye kalkışırsa kalkışsın bu kasıtlı tutumlarında asla bir yere
varabilmeleri mümkün olmayacaktır. Bu konu hakkında söyleyeceğimiz şudur:
Bu gün bir buçuk milyar nüfuslu Çin emperyalizminin zulüm ve baskısı altında var olama mücadelesi vermekte olan 35 Milyon Müslüman Doğu Türkistan Türk'ünün içinde bulunduğu durumu Türk ve dünya kamuoyuna anlatmada en büyük hizmet, Üniversitemiz bünyesinde kurulacak "Doğu Türkistan Kürsüleri" ve oluşturulacak "Doğu Türkistan Araştırma Birimleri" ile mümkün olacaktır. Bunun yapılmasını kadir şinas aziz Türk
milletinden bekliyor ve ümit ediyoruz.
MART-NİSAN 1995
TÜRK VE MÜSLÜMAN
OLMANIN
SORUMLULUKLARI
Tarihe bakıldığında, M.Ö ve M.S. aralıksız olarak milletlerin ve imparatorlukların birbirleri ile kıyasıya, birinin diğerini tahakkümü altına alma mücadelesinin sürüp gittiğini ve insanoğlundaki bu ihtirasın günümüze kadar da ulaşıp bunlardan sonra da devam etme temayülünde olduğunu görüyoruz.
Türklerinde, gerek İslâm'la müşerref olmadan önce gerekse İslâm'la tanıştıktan sonra ki girmiş olduğu savaşların ekseriyetini ya kendilerinin mevcudiyetlerini sürdürebilmek yada zalimlerin zulümleri altında ezilmekte olanların kurtarılması amacı ile yapmak zorunda kaldıklarını biliyoruz. Mecbur kalmadıkları sürece adaletin tecellisinde kullandıkları kılıçlarını kınlarından çıkartmamışlardır .
Nedendir bilinmez! tarih boyunca cereyan eden savaşlarda Türkler bir tarafta Türk ve Müslüman olmayan bir çok millet ve devlet diğer tarafta yer almış, buna rağmen Müslüman Türk kimliğine karşı girişilen ve dünyadan tamamen yok edilmesini amaçlayan hareketler, her seferinde akamete uğratılmıştır. Bunun örneklerini ise saymaya gerek duymuyoruz.
Uğradıkları bu hezimetleri asırlardır bir türlü hazmedemeyenler her türlü hile ve desiselerle Türk dünyasının birliğine balta vurmuş, bu günde adı konulmayan gizli savaşlarla tarihî entrikalarını devam ettirmektedirler. Materyalist düşüncenin hemen hemen her alanda yayılmaya başladığı, çıkar gözetilmeden, en tüyler ürpertici, insanlığın yüz karası olacak durumlar karşısında parmağını dâhi kıpırdatmayan inançsızlığın ahlâksızlığın gaspın ve soykırımların had safhaya ulaştığı dünyada zulüm altındaki Türk
ve Müslüman ülke halklarının gözünde tek savunucu önce Allah (c.c) sonrada Aziz Türkiye'mizdir.
Bunu çok iyi bilen Türk düşmanları ise tek hedef olarak Türkiye'mizi seçmiş her fırsatta yıpratma çalışmalarını, aralıksız sürdürmektedirler. 1990'lı yıllardan sonra zamanın Türk dünyasının lehine doğru işlemeye başladığının farkına varan haçlı zihniyeti sinsi plânlarını gizli işbirliği çerçevesinde yürürlüğe koymuş. İlk hedef olarak Azerbaycan'ı seçmiştir. Bu nedenle bir türlü bağımsızlığının tadına varması mümkün olmamaktadır. Ardından Bosna Hersek katliamları sahneye konmuş, şimdi de Çeçenistan'a
başlatılan saldırılar had safhaya ulaşmıştır.Yarın Allah korusun kim bilir bilmem hangi Müslüman Türk yurdu hedef alınacaktır .
Bu nedenle, tarih boyunca olduğu gibi Avrupalıların bize Türk ve Müslüman olduğumuzu hatırlatmalarına gerek bırakmadan bir an evvel kendimize dönmeli millî ve manevî değerlerimizi ön plâna çıkaran çalışmalar yapmalı Türk ve Müslüman olmamız hasebiyle kendimizi hapsettiğimiz Misak-i Millî sınırlarımızın dışındaki soydaşlarımızı dertlerine de çare aramalıyız. Aciliyet sırasına göre dışarıdaki haklarımızı aramamız dinî, millî ve insanî borcumuzdur.
İnşallah günün birinde Çin zulmü altındaki DOĞU TÜRKİSTAN başta olmak üzere bütün Türk topraklan tam anlamıyla Bağımsız olduğunda ne Avrupa Ortak pazarına nede Ortadoğu'nun şefaat etmesine gerek kalmayacaktır .
OCAK-ŞUBAT 1995
ÜMİTSİZ DEĞİLİZ
Tarihe baktığımızda, Hz. Peygamber (S.A.V.) döneminde İslâmiyet'in yayılması esnasında ilk Müslümanların maruz kaldıkları işkenceler, zorluklar ve daha sonra yapılan savaşlardaki (Bedir, Uhud, Hendek)güçler arasındaki eşitsizlikler, Malazgirt Savaşında Sultan Alparslan'ın ordusu ile Romen Diyojen'in ordusu arasındaki sayı farklılığı, Osmanlı döneminin belirli safhalarında yaşanan zorluklar. İstiklâl Harbi, Çanakkale savaşları ve daha bir çok dönemlerdeki engeller kalpleri Allah sevgisiyle dolu,
davasına yürekten inan insanlar için hiçbir önem taşımamış ve her zamanda Cenab-ı Hak onlara nice zaferler ve başarılar bahşetmiştir.
Hiç bir zorlamaya maruz kalmadan Karahanlı Sultanı Abdülkerim Saltuk Buğra Han önderliğinde İslâmiyet'le müşerref olan Türk Milleti, tarih boyunca bütün İslâm âleminin sorumluluklarını omuzlarında taşımış, zulmün ve adaletsizliğin karşısına dikilmiştir. İslâmiyet'in bütün gereklerini yerine getirmeye çalışmış, İslâm kardeşliğini en güzel şekilde göstermiştir. Müslüman-Türk Milletinin hayat felsefesinde hiçbir zaman ümitsizliğe karamsarlığa ve yeis'e yer olmamıştır. Bugün, medeniyetin beşiği, uygarlığın
kaynağı bütün Dünya Türklüğü'nün ana yurdu Doğu Türkistan, dünyasının en zalim, en gaddar, en acımasız ve insanoğlunun yaşama hakkını dâhi zerre kadar saygısı olmayan, Çin Emperyalizminin esareti altındadır. Fakat, bizler asla ümitsiz değiliz. Ümidinî yitirmek üzere olanlara şu ayet-i Kerimeyi hatırlatmak isteriz. (Onlar ki, kendilerine düşmanlarınız size karşı ordu toplamışlar onlardan korkun denildiğinde bu söz onların imanını arttırdı, ve Allah(c.c) o ne güzel vekildir). Dediler.
Al-i imran, 3 /173) mazlumların ve cihat yolunda olanların sahibi ve koruyucusu yüce Allah'tır. Evet, aziz vatanımız Doğu Türkistan bedbaht bir dönem yaşamaktadır. Ancak bu karanlık dönemden kurtuluş emareleri de vardır. Komünist Çin'in fikir babası olan Sovyetler Birliği'nin dağılması ile beraber bağımsızlıklıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetleri'nde yıllar önce Çin zulmünden kaçarak. oralarda yaşamakta olan Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz Çin zulmünü dünyaya anlatmak ve yurtlarını esaretten kurtarmak
için değişik teşkilâtlar yolu ile mücadele etmektedirler. İşte bu teşkilâtlarımızdan birkaçı; Kırgızistan Uygurlar Cemiyeti, Türkmenistan Uygur Medeniyetleri Cemiyeti, Özbekistan Cumhuriyeti Uygur Kültür Merkezi, Kazakistan Uygur Şinaslık Enstitüsü ayrıca Almanya'da faaliyet göstermekte olan, Avrupa Doğu Türkistan Kültür ve Yardımlaşama Derneği, Avustralya Türkistan Cemiyeti, İsviçre Doğu Türkistan Komitesi, ABD Türkistan Cemiyeti, Suudi Arabistan Doğu Türkistan Temsilcileri ve Türk İslâm âleminin sarsılmaz kalesi Aziz Türkiyemiz'de kurulu Dernek ve Vakıflar olarak dünyanın her tarafında canla başla çalışarak kızıl maskeli
canilerin maskelerini düşürmek üzereyiz. Bir zamanlar, âdeta izinsiz olarak insanların nefes bile alamadıkları Çin de bugün üniversite öğrencileri demokratik talepler ortaya koyarak canları pahasına (1990 yılındaki Tianenmen olayları) harekete geçmişlerdir. Öğrenci liderlerinden biri de Doğu Türkistanlı dır. Bu olayların uzantısı bütün Avrupa'daki Çinli öğrencileri de kapsamaktadır.Bu gelişmelerin önüne geçilmesi, engellenmesi ise asla mümkün değildir. Çünkü o kokuşmuş Mao düzeninden Çinli halk bile nefret etmektedir.
Sonuç olarak Doğu Türkistan asla sahipsiz değildir. Sahibi önce Cenab-ı Hak sonrada bütün Türk İslâm âlemidir. Hakkımız olmayanı istemiyoruz kendi öz topraklarımız olan ve üzerinde işgalci Çinlinin hiçbir hakkı olmayan Ata yurdumuz VATANIMIZI İSTİYORUZ.
Cenab-ı Allah'ın izniyle de mutlaka geri alacağız.
Ümitsizlik Şeytandandır.
EYLÜL-EKİM 1994
İSLÂMİYET MİLLET MİLLİYETÇİLİK
Hiç şüphesiz ki kâinatın, canlı ve cansız bütün varlıkların yaratıcısı yüce Allah (c.c) insanları yaratırken kavim kavim yaratmış, diğer canlılardan ayrı olarak insanlara bir takım hususiyetlerde bahşetmiştir.İnsanoğlunun mensubu olduğu kavmini sevmesi ve o kavme hizmet etme aşkı insanın fıtratında vardır, ve bu gerçeği hiç kimse inkâr edemez.
İlmi araştırmacılar, son ilâhî dine İslâm adının verilmesini, bu sözcüğün, söz konusu dinîn temel nitelikleri olan şu üç anlamı birden içermesine bağlamaktadırlar .
a-) İslâm sözcüğünün bir anlamı teslim olmaktır. Böylece bu dinî benimseyen, Allah'a onun hükümlerine boyun eğmiş, varlığını, birliğini, kitabını ve peygamberini tanıyarak hak dinîni kabul etmiş olur.
b-) İslâm, kurtuluş ve esenlik anlamına gelen ''selâm'' sözcüğü ile aynı köktendir. Buna göre bu dinî benimseyen inkârcılık ve şirk gibi her türlü yanlış inanışlardan ve kötülüklerden sıyrılarak esenlik ve mutluluğa ulaşmış olur.
c-) İslâm karşılıklı uyuşmak, anlaşmak, dostça ilişkiler kurmak anlamına gelen müsâleme sözcüğü ile de kök ve anlam birliği taşır.
İslâm'ın bu anlamı özellikle Furkan Suresi'nin 63. ayetinde vurgulanır ve açıkça ifade edilir. Konuyu daha da genişletmek ve derinleştirmek mümkündür. Fakat, ne kadar incelenirse incelensin, ne kadar derinleştirilirse derinleştirilirsin insanlar için bitmek tükenmek bilmeyen bir huzur ve saâdet reçetesinin membaıdır .
Millet kavramı ise; Aynı topraklar üzerinde yaşayan,aynı kökten gelen ortak bir tarihleri, kültürleri, gelenek ve görenekleri olan çoğu kez de aynı dili konuşan insanlardan oluşan topluluklara verilen addır. Milliyetçilik de bu ortak özelliklere haiz insanların bir birlerinin haklarını araması, bir birlerini sevmesi, koruması, korumaya çalışması, millî ve manevî değerlerine birlikte sahip çıkması, bütün bu hususiyetleri kendilerinden sonraki nesillere aktarmaya çalışması anlamına gelmektedir. Tüm bu
özellikler ise Yüce Allah'ın Hz. Muhammed (s.a.v) vasıtası ile insanlara tebliğ edilmesi için göndermiş olduğu İslâm dinînin emirlerine tamamen uymaktadır. O halde İslâmiyet, "Millet ve Milliyetçilik" kavramları neden birbirlerine ters düşürülmek istenmektedir? Nitekim bir Hadis-i şerifte "Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz" buyrulmaktadır.
Şu da bir gerçektir ki Türk Milleti hiçbir baskı ve zorlamaya maruz kalmadan kendi isteği ile İslâm dinîni kabul etmiştir. Bilhassa M.S 10. asırdan itibaren Karahanlıların Sultanı Abdülkerim Saltuk Buğrahan'la birlikte kitleler halinde Müslüman olmuş ve hemen hemen Türkülüğün bütünü bu Yüce dinle şereflenmiştir. Çünkü daha önceleri de tek tanrı dinîne inanan Türklerin yaşayış biçimi ile İslâm'ın emir ve yasakları arasında çok fazla bir farklılık yoktu. Fakat, acı bir gerçektir ki, İs1âm dinînin dışında
kalmış olan Türk boyları ekseriyetle Türklüklerini de kaybetmişlerdir. Bilhassa Hıristiyanlaşan Türkler kısa bir sürede Millî hüviyetlerini de yitirmişlerdir. (Macarlar, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler, Etrüskler ve niceleri bugün batı dünyası içinde eriyip gitmişlerdir) Yalnız İslâm'ı kabul eden Türklerdir ki, 10. asırdan itibaren dünyanın en büyük imparatorlukları olan Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde haşmetli, kültür ve medeniyetini kurmakla kalmamışlar, millî ve dinî birlik ve beraberlikleri sayesinde İslâm'ın şanını yüksek tutmayı da, başarmışlardır. Tarih boyunca nerede, ne zaman zarar verecek bir
durum söz konusu olmuşsa, bayraktarlığını yapmış ve orada adalet, nizam ve , intizamı da beraber görülmüştür. Bunun aksini iddia etmek, et ile tırnak gibi olan ve asla birbirinden ayrı düşünülmemesi gereken Türk-İslâm sentezini birbirinden ayırmaya çalışarak, ya Türklüğü inkâr etmek, yada İslâm'ı zayıflatmak amacı güden maksatlı bir tutum sergilemek gaflet ve ihanet içinde olmaktan başka bir şey değildir. Her geçen gün Müslüman Türkler; yoğunlaşan Türk ve İslâm düşmanlarının baskılarını azaltmanın, durdurmanın, yok edebilmenin teminatı mensubu olmaktan gurur duyduğumuz Türk Milletini can-ı gönülden seven, yürekleri Allah
sevgisiyle dolu, vatanı ve Bayrağı için gözünü kırpmadan can verebilen nesiller yetiştirmektir.
Cenab-ı Hak dünya da Vatansız, Bayraksız, Millî ve Manevî duygulardan yoksun, Ahirette de imansız Kur'an sız bırakmasın.
TEMMUZ-AĞUSTOS 1994
ŞEHİT OLMANIN FAZİLETİ
Şehitlik çok yüksek bir mertebedîr. Allah yolunda canını veren bir Müslüman'a "şehit" denir, çoğulu şühedadır. Şehit şahâdet mastarından "Fail" anlamına "Feil" veya mef'ül olarak şahit ve meşhud manasınadır. Kendi geleneğimizde "Şehit", "meşhud bilcenne" yani cennetlik olduğuna şahitlik edilen kişi demektir .
Şehit'lerin Allah katında dereceleri pek yüksektir. Hak yolunda şehit olanlar, sonsuz bir hayata sahiptirler. Bunlar sonsuz bir âlemde daima rızıklandırılacaklardır. Bunların bu özelliklerinden dolayıdır ki, ayrıca yıkanmaları gerekmemekte ve kanlı elbiseleri kendileri için bir seçkinlik nişanı olmaktadır. O kan, bir ibâdet eseridir. İnsanın iyi hâller içinde yaşayıp şehit olarak ölmesi, onun hakkında pek büyük bir saâdettir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
"Şehitliğe ermesini yüce Allah'tan ihlâsla dileyen kimseyi, döşeğinde ölmüş olsa dâhi şehitlik mertebesine eriştirir" işte bu, ihlâsın ve güzel niyetin, yüksek derecelere ulaşma sevgisinin bir mükafatıdır. Müslümanlar üzerine, Allah (c.c.) tarafından farz kılınan cihat görevini üstlenenler, aldıkları tevhid sancağını uzun ve zahmetlerle olu bir yolda taşırken sonsuza kadar sürecek olan bu cihat ve mücadele esnasında elde edilecek üstünlük uğranılacak mağlubiyet ve her türlü engeli göze almış ve peşinen kabullenmişler demektir.
Elbette ki bu yolda yürüyenler arasında şehit düşecekler olacaktır. Bunlar şerefli, değerli ve temiz ölülerdir. Allah yolunda, millî ve manevî değerler uğrunda mücadele ederken öldürülenler gerçekte ölü değil, diridirler. Onlara ölü demek doğru değildir. Allah onlara "diri" diyor onlar mutlaka diridirler .Onlar görünüşte öldürülmüşlerdir. Maddî gözle bakanlar onları böyle görürler. Fakat, ölümün ve hayatın gerçek yüzleri böyle yüzeysel ve basit bir ölçüyle değerlendirilemez. Hayatın birinci özelliği
faaliyet, büyüme ve harekettir. Ölünün ilk özeliği de, hareketsizlik, donukluk ve geride kalanlarla irtibatın kesilmesidir. Bu açıdan baktığınızda şehitlerin ölmediklerini görürüz. Çünkü Allah yolunda öldürülen bu kimselerin uğrunda hayatlarını feda ettikleri değer, hakkın kuvvet bulmasıdır. Dolayısıyla,, savundukları idealler onların kanları ile sulanıp boy atmakta, şahâdetleri geride kalanların morallerini yükseltip onlara destek olmaktadır. O halde şehitler, hayatı yönlendirip şekillendirmede aktif, itici ve etkin bir unsur olarak yaşamaya devam etmektedirler. Belirttiğimiz bu özellikleri ile veya hakikatini idrak
edemediğimiz başka günlerden Rableri katında da diridirler. Allah'ın onlar hakkında "Onlar diridirler fakat, siz farkında değilsiniz." buyurması diri olduklarını ispata yeterlidir.
Evet! Onlar hem diridirler hem de Allah katında en güzel lütuf ve ikramlara kavuşmakta, en güzel ecir ve mükafatı almaktadırlar. Sahih-i Müslim'de geçen şu hadis-i şerif onların içinde bulundukları durumu çok güzel ifade etmektedir. "Şehitlerin ruhları, cennette yeşil bir kuş olarak diledikleri gibi gezerler. Sonra arzın altına asılmış kandillere yaklaşırlar. Allah onlara bakar ve:
"Ne istiyorsunuz?" diye sorar.
Onlar şöyle derler:
"Bundan daha güzel ne isteyebiliriz ki ?"
"Sen bize hiç bir yaratığa vermediğin lütufları verdin." Sonra yüce Allah onlara aynı soruyu tekrar sorar. Onlar, mutlaka bir şey istemeleri gerektiği konusunda ısrar edildiğini görünce şöyle dilekte bulunurlar:
"Ey rabbimiz! Senden bizi bir daha dünyaya döndürmeni ve senin yolunda ikinci bir defa şehit oluncaya kadar savaşmayı nasip etmeni istiyoruz."
Yine Ebu Hureyre'nin (r.a.) rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte Resulallah (s.a.) şöyle buyurdu: "Cenab-ı hak kendi yolunda cihat'a çıkanlara kefil olmuş ve şöyle buyurmuştur: "O sadece benim yolumda, bana inandığı, Resulünü tasdik ettiği için cihat'a çıkarsa, ben ona kefil oluyorum. Onu ya cennete koyacağım veya elde ettiği o sevap ve ganimetle beraber çıktığı evine geri döndüreceğim."
Görülüyor ki, Müslümanlar için Cenab-ı hak, yaşamlarında Cihat sevabı, ölümlerinde ise şehitlik mertebesi gibi iki büyük mükafat hazırlamıştır. Bizleri de Allah (c.c.) dünyada ve ahirette bu iki nimetin tatma varanlardan eylesin.
MAYIS- HAZİRAN 1994
CİHAT'IN ÖNEMİ
İslâm da cihat, oldukça geniş bir konu olması nedeni ile burada kısmen anlatmağa çalışacağız. Arapça da güç sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkânları kullanmak manasındaki Cehd kökünden türeyen cihat, nefisle mücadele, İslâm'ı tebliğ ve düşmanla savaşma anlamında kullanılan bir terimdir.
İslâmî literatürde, dinî vecibeleri öğrenip bu çerçevede yaşamak ve başkalarına da, dinîn emirleri doğrultusunda hayatı tanzim etme gerekliliğini telkin etmek, bütün kötülüklerden sakındırmaya çalışmak gibi genel anlamı yanında fıkıh terimi olarak da, daha çok Müslüman olmayanlarla mücadele, tasavvufta ise nefsi emareyi yenme çabası için kullanılmıştır. Normal şartlarda Cihat'ın farz-ı kifaye umumî seferberliği gerektiren bir tehlike veya saldırı halinde ise, farz-ı ayın olduğu konusunda İslâm âlimleri
arasında görüş birliği vardır. Genel mana da Cihat'dan ve faziletlerinden bahseden hadis-i şerifler yanında, kimlere karşı ve nasıl cihat yapılacağına dair bir çok hadis mevcuttur. Cihat'ın gerekliliği konusunda şartlar tamam olduğunda Müslümanlar, malı olan malı ile, silâhla mücadele imkânı olan silâh gücü ile, fikrî kabiliyeti olan fikrî ile bunlardan yoksun olanlar ise kalbî ile buğuz etmek suretiyle üzerlerindeki cihat sorumluluğunu yerine getirmeleri yüce İslâm dinînin gereğidir. Görülüyor ki cihat, her Müslüman'ın üzerine asla kaçamayacağı ve mazeret kabul etmeyen bir sorumluluktur. Cihat, Müslümanlar için dünyada
yaşadıkları sürece yapabilecekleri amellerin en faziletlisidir.
Cihat'ın iki önemli yönü vardır:
1- İnsanın kendi nefsi ile yaptığı mücadele
2- Doğrudan doğruya düşmanla yapılan mücadele.
Müslüman'ın kendi nefsi ila yaptığı mücadele büyük cihat, dış düşmanla yapılan mücadele ise, küçük cihat olarak adlandırılmıştır. Bu konuda, Hz. Muhammed (sav)'in bir savaş sonrasında memleketine dönerken yanındaki sahabelere hitaben; "küçük cihat dan büyük cihat'a dönüyoruz" buyurdukları rivayet olunur. Allah'ın emirlerine uyma konusunda kendi nefsi ile mücadele de başarı sağlayamayanın, düşmana karşı yapılacak savaşta asla muvaffak olamayacağı aşikârdır. Hac suresinin 39. Ayet-i kerimesinde
Müslümanların zulme maruz kalmaları, haksız yere yurtlarından çıkarılmaları ve tevhid inancını terk etmeleri için işkenceye tabi tutulmaları halinde cihat emredilmiştir. Ecdadımızın asırlarca küffara karşı verdikleri savaşlarda yüzde yüz başarı elde etmelerinin nedenleri de ilayı kelimetullâh uğruna savaşmaları olmuştur. "Allah uğrunda, Allah rızası kazanmak yolunda hakkıyla cihat edin." (el hac 22178) Mealindeki ayetler cihat'ın bu kapsamlı anlamını içermektedir. Hz. Muhammed (sav) ve arkadaşları önce davalarına kendileri inanmışlar, daha sonra İslâm inancını yayma görevini
başarıyla sürdürmüşlerdir.
Davasına önce kendisi inanmayan kişilerin başkalarını inandırması asla mümkün değildir. İnançları ile davası ve yaşayışları arasında çelişki bulunanların başkalarının kendisine inanmasını beklemesi, okuma yazma bilmeyen bir kişinin okuma yazma öğretmeye kalkmasına benzer. Kur'an-ı Kerim samimî bir dindarlık halini alan kişinin, bütün benliğini saran imanın, cihat azmi ve iradesini güçlendireceğine de işaret eder. (al-i imran 311 73) ayrıca ilk dönem münafıklarının cihat hareketlerinde daima gevşeklik
gösterdiklerine ilişkin ayetler (al-i imran 31167; el- tevbe 9181) imanla ilgili tereddüt ve çelişkilerin cihat iradesini sarstığını açıkça ortaya koymaktadır. Cihat konusunda gevşek ve samimîyetsiz davranan kişilerin ise inandırıcılığı kesinlikle kalmamış ve riya içinde demektir. Böyle insanlar olmaktan ise cenab-ı hak muhafaza buyursun. MART-NİSAN 1994
SON |