HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

 

NİSAN 2006

 

DÜNYADA EN ÇOK İDAM UYGULAYAN ÜLKE ÇİN

29.04.2006

Dünyadaki bir çok İnsan hakları ile ilgili olarak kurulmuş olan sivil örgütler bulunmaktaysa da nerede, ne zaman, hangi şartlarda ve hangi seviyede etkili bir görev ifa ettiklerini gören, bilen ve duyan varsa beri gelsin.

Bu örgütlerin varlığını ciddiye alan ülkelere bakıldığında henüz kalkınmasını ve gelişmesini tamamlayamamış ülkeler olduğunu görürüz. Her yönlü olarak kendilerini güçlü hisseden ve her yaptığını ve her attığı adımı yalnızca kendileri onaylayan emperyalist devletlerin dünyadaki her hangi bir devletten yada örgütten çekindiklerine ve işlemekte oldukları cürümleri kısıtladıklarına dair bir örnek yoktur.

Bu bahsettiğimiz emperyalist devletler arasında biri var ki; o da Çin…Komünist Çin’in dünya kamu oyu baskısı, kınama, protesto vs. gibi kavramlardan hiç mi hiç en ufak bir çekincesi yoktur. Çin tarih boyunca kendi nevi şahsına münhasır yapısıyla uluslar arası hiçbir örgütün uyarı ve kınamalarını ciddiye almaz. Oysa ki; BM. Güvenlik Konseyinin 5 dimi üyesinden biridir ve bir çok uluslar arası anlaşmanın altına imza atmıştır.

Hemen her yıl dünyadaki insan hakları örgütleri çeşitli konularda rutin olarak raporlar hazırlayıp yayınlarlar. Hakkında en çok insan hakları ihlali yaptığı ile ilgili rapor hazırlanan ülke her defasında Çin olmasına rağmen, gelecek yıl Çin’deki insan hakları ihlallerinde birazcık azalma beklenirken tam tersine daha da çoğalmakta olduğu görülür.

Yine, 20.04.2006 tarihinde Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından yeni bir rapor yayınlandı. Bu raporda Dünyada idam cezası verilenler ve idam edilenlerle ilgili bilgiler verilmektedir. Bu rapora göre 2005 yılında 22 dünya ülkesinde yapılan araştırma ve incelemelerde idam edilenlerin sayısı 2000’i aşkın olup, bu rakamın % 80’ini Çin’de idam edilenler teşkil etmektedir. Örgüt, Dünyada en çok idam uygulayan ülke olması sebebiyle Çin’i kınamışsa da, Çin yine bildiği yolda yürümeye devam edecektir. Çünkü bu geçmiş yıllarda da böyle olmuştur.

Söz konusu raporun en önemli bir tarafı varsa Çin’de idam edilenlerin organlarının çok yüksek miktarda paralar karşılığında iç ve dış piyasalarda pazarlanıyor olmasının Çin’deki idam kararlarının çoğalmasında rol oynamakta olduğu bilgisidir. Bu husus daha önceleri çeşitli kaynaklar ve basın yayın organları tarafından  ifade edilmeye çalışılmışsa da kamu oyuna pek inandırıcı gelmemiş olmalı ki; bu güne kadar her hangi bir uluslar arası siyasi baskı söz konusu olmamıştı. Bu defa Uluslar arası  İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından ciddi bir rapor şeklinde konunun dünya kamu oyuna duyurulmuş olması belki daha inandırıcı olacaktır. Eğer dünyadaki demokratik devletler bu raporda yer alan hususları da ciddiye almayacaksa bu tür örgütlerin var olmasının hiçbir öneminin olmadığı bir defa daha gözler önüne serilmiş olacaktır.

Konu ile ilgili olarak görüş bildiren Amerikan-Uygur Birliği yetkilileri de, Çin’in dünyada siyasi suçlulara idam cezası veren nadir ülkelerden biri olduğunu, bu yüzden de Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı yolunda çalışanlara da “Devleti parçalamaya teşebbüs etti” yaftası vurarak kurşuna dizmek suretiyle idam ettiklerini bildirdiler.

 

GÜNEYDOĞUDAKİ ASKERİ HAREKETLİLİKTEN

KİMLER RAHATSIZLIK DUYUYOR?

27.04.2006

Türkiye’deki bazı basın ve yayın organlarının ne yapmak istediklerini anlamak gerçekten zor. Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren hususlarda dahi yalnızca kendilerine ilgili kurumlar tarafından sunulan haberleri yayınlamaları gerekirken, hemen her yönü ile içeriği belli olan haberler üzerinde çeşitli yorum ve değerlendirmeler yaparak sulandırmakta üstlerine yok doğrusu.

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Irak sınırına asker sevk edilmiş olması ile ilgili olarak öyle yorumlar yapıldı, öyle manşetler atıldı ki; söz konusu basın kuruluşlarının neye hizmet ettiğini, ve ne yapmak istediklerini anlamak mümkün değil. Habercilik adına yalınkılıç ortalarda öyle tehlikeli bir biçimde cirit atıyorlar ki; eninde sonunda birilerini yaralama ihtimalleri çok fazla. Bu güruhun habercilik ve gazetecilikten anladıkları bulanık suda balık avlamaya çalışmaktan başka bir şey değil. Zaman, zaman da kendilerinin gazeteci olduklarını unutarak senaristliğe bile soyunmaktadırlar. Bu kişiler gazetecilik yapmayı bir yana bırakarak film senaryosu yazsalar eminim daha başarılı olurlar.
Zatı muhteremler Devletin gizlilik dereceli bilgilerini ellerine geçirseler onları da hiç tereddüt etmeden çarşaf, çarşaf yayınlayacaklar. Bence bunun adı habercilik değil,olsa olsa sorumsuzluktur.Devlet sırlarını başka devletlere aktaranlara“ajan” denilerek cezalandırmak kaçınılmaz ise, ellerine geçirebildikleri her türlü sır sayılabilecek bilgileri basın yolu ile yayınlamanın adı nedir Allah aşkına??

Türk Silahlı Kuvvetlerinin her hareketinden başka anlamlar çıkartarak “şunu yapacak, bunu yapacak, , ABD ile anlaştığı için ABD’nin İran’a harekat düzenlemesi öncesinde bu yığınak yapılıyor, Türk Ordusu Irak’a girmeye hazırlanıyor, PKK’lı teröristler yuvasında vurulacak” anlamına gelecek haberlerle TSK’nın ne yapacağı, nasıl davranacağı konusunda hayali senaryoları gerçekmiş gibi kamu oyuna sunmanın neresi habercilik?

Bölgeye gönderilen Asker sayısını bile öyle gerçek dışı rakamlarla verdiler ki; anlaşılır gibi değil. Çeşitli gazetelerdeki konu ile ilgili haberlere göre sevk edilen Asker sayısı; 260 bin, 250 bin, 240 bin, 200 bin… Ve TSK. yetkililerinden açıklama geldi. 125 veya 130 bin civarında… Aradaki fark Neredeyse bir ülkenin ordusundaki asker sayısının tamamı kadar…

Hem size ne kardeşim ille de asker sayısını vermek zorunda mısınız? Anadolu da bir söz vardır. “Çıkarttığınız gürültü ürküttüğünüz kurbağaya değer mi? diye. Türk Ordusu yetkilileri nerede ve ne zaman nasıl davranması gerektiğinin hesaplarını en ince teferruatına kadar çoktan yapmış ve ondan sonra harekete geçmiştir.

Siz asıl bu askeri yığınak yapma hadisesinden kimler ve hangi kesimler rahatsızlık duydu onu haber yapın da dostumuzu düşmanımızı bilelim…

Bakınız Yeni Mesaj Gazetesinin 25.04.2006 tarihli sayısında konu ile ilgili durum nasıl mükemmel bir biçimde özetlenerek Türk kamuoyuna sunuluyor; “Teröristlerin Türkiye’ye geçiş güzergâhı yakınında bulunan Maden Karakolu çevresine yerleştirilen uzun menzilli toplar ise namlularını Cudi Dağı’nın Kuzey Irak’a bakan bölümüne çevirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin namlularını Kuzey Irakta yuvalanan terör örgütüne çevirmesi,örgütte paniğin yaşanmasına neden oldu. Peşmerge lideri Talabani vakit kaybetmeden “Sınır ötesi operasyon” endişesini dile getirirken, PKK’nın Türkiye’deki sözcüleri de ‘TSK.’nın bir an önce operasyonları durdurmasını’ istedi.”

Bu askeri operasyon hazırlığında geç bile kaldığını söyleyenler var. Bende onlardan biri olmama rağmen Askeri stratejiler ve zamanlama TSK yetkililerinin işidir diyorum. Bir bildikleri vardır elbette. Bu Askeri hareketlilik eğer Türkiye’deki ve dünyadaki Türkiye ve Türk düşmanlarının uykularını kaçırdıysa mutlaka sevinmemiz gerekir diye düşünüyorum. Ne diyelim, Bu güne kadar Al Bayraklara sarılı olarak omuzlarda taşıdığımız ve kara toprağa verdiğimiz bütün şehitlerimizin ruhları şad olsun…

 

DÜNYADA CAZİBE MERKEZİ(!)

HALİNE GELEN ÇİN’İN GERÇEK YÜZÜ (5)

25.04.2006

 

Bağımsız ve demokratik devlet oldukları iddiasındaki dünya devletleri Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ı, Çin ile yapmayı düşündükleri ticaret (!) uğruna ne kadar göz ardı etmeye çalışsalar da, ne kadar unutmuş görünseler de Türk-İslam geleneğinden ve ruhundan hiçbir şey kaybetmeyen 40 milyon Doğu Türkistan halkı bu gün dünyanın gözde devletlerinden ve cazibe merkezlerinden biri olarak görülen komünist Çin’e ve yöneticilerine adeta saç-baş yoldurtmaktadır.

Dünyanın her hangi bir devleti içine düşebileceği atalet ve milli şuur yoksunluğu sebebiyle günün birinde Doğu Türkistan, Çeçenistan ve Filistin gibi silah zoru ile işgal edilebilir. Meclisi lağvedilip orduları dağıtılarak bütün maddi ve manevi varlığına düşman devletlerce el konulabilir. Fakat, esaret altına düşen bu halk milli benliğinden, özgürlük fikrinden, dini inancından, kısaca milli ve manevi değerlerinden uzaklaşmadıkça veya koparılamadıkça bir gün mutlaka düşman elinden kurtulacak ve hak ettiği bağımsızlığa erişecektir…

Komünist Çin devleti Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra (1949) ilk iş olarak Doğu Türkistanlılardaki milli birlik ruhunu yok etme, insanlar arasında ikilik yaratma işlerine büyük ehemmiyet verdi. Bu cümleden olarak komünist ve sosyalist düşüncenin en büyük sermayesi olan zengin- fakir edebiyatını sonuna kadar kullandılar. Hatta aile fertleri arasında bile güvensizlik, fitne ve fesat dağıtma faaliyetlerine hız ve önem verdiler. İlk öğretim okullarında okuyan ve olup bitenlerden haberdar olmayan çocuklara yönelik olarak, evlerinde ne yenilip içildiği, aile fertleri arasında hangi konularda sohbetler yapıldığı konusunda günlük olarak okul idarecilerine bilgi getirmediği taktirde kırık not verileceği yada sınıfta bırakılacağı şeklinde tehditlerde bulundular.

Camilere kilit vuruldu, domuz ahırlarına çevrildi yada yıkıldı. Açıktan namaz kılanlar, oruç tutanlar, her hangi bir ortamda “Türk”,“Türkiye” ve “Atatürk” kelimelerini ağızlarına alanlar veya yazanlar ağır biçimlerde cezalandırıldı. Doğu Türkistanlıların ileri gelenleri, sözü dinlenir olanları ve aydınları çeşitli suçlar isnat edilerek tutuklandı, işkencelerden (Dünyaca ünlü 128 çeşit Çin işkencesi) geçirildi ve katledildiler. Halk üzerinde korku, dehşet ve psikolojik baskı oluşturularak susturulmaya çalışıldı.Seyahat özgürlükleri ellerinden alındı. Bütün mal varlıklarına el konuldu.

İnsanların en kutsal hakkı yaşama hakkıdır. Fakat işgalci Çin devleti, din, dil ve kültürel yönden Çinlilerden tamamen ayrı bir millet olan Müslüman Doğu Türkistan halkına yönelik olarak sistemli bir şekilde asimilasyon ve soykırım uygulayarak insanlık suçu işlemeye devam etti. Anne karnındaki Doğu Türkistanlı bebeklere dahi Çin ırkına mensup olmamalarından dolayı kaç aylık olmalarına bakmaksızın kürtaj ve daha başka yöntemler uygulamak suretiyle Çinliler vahşi yüzlerini gösterdiler…

Çin mezaliminin en şiddetlisine maruz kalan Doğu Türkistan halkı işgale uğradığı tarihten itibaren dünya milletlerine örnek olacak bir direniş sergiledi. Bu direniş günümüzde de olanca ihtişamı ile şuurlu bir biçimde devam ediyor. İşgalci Çin devletini korkutan ve endişeye sevk eden de Doğu Türkistan halkının gösterdiği direnç, mücadele azmi ve bütün inancı ile sergilediği Özgür olma isteğidir.

Bağımsız birer devlet oldukları halde Çin’in gölgesinden bile korkuya kapılarak Doğu Türkistanlılara sırtını dönen ve kendisine siyasi sığınma talebinde bulunan Doğu Türkistanlılara kötülük ederek Çin’e iade eden sözde devletlerin, bir avuç Doğu Türkistanlının işgalci Çin’e karşı vermekte olduğu bağımsızlık mücadelesinden çıkartacakları çok dersler olmalıdır…

 

DÜNYADA CAZİBE MERKEZİ(!) HALİNE

GELEN ÇİN’İN GERÇEK YÜZÜ(2)

18.04.2006

 

Kanada’nın yasal vatandaşı sayılan bir Uygur Özbekistan’a gidecek olsa işgalci Çin hükümeti Özbekistan hükümetinin başındakilere baskı yaparak söz konusu Uygur’u tutuklatabilmektedir.

Amerikan vatandaşı sayılan bir Uygur bayan Türkiye’ye gitmek istediğinde işgalci Çin hükümeti Türkiye hükümetine baskı yaparak vize verdirtmemektedir. Geçen yıl da Amerika ve Avustralya vatandaşı olan Uygurlar Türkiye’ye ziyarete gittiklerinde işgalci Çinliler yine Türkiye’ye baskı uygulayarak hava alanından içeriye girmelerine izin verdirtmemiştir. Komünist Çin hakimiyeti, Asya kıtasındaki kötü sıfatlı bir filizlenme olup, o kesilip atılmadıkça Asyada ve dolayısıyla dünyada barış sağlanamayacak, Asya halkı özgür olamayacak, Asya devletlerinde demokrasi ve adalet tesis edilemeyecektir.
Batı ülkeleri eğer devamlı olarak işgalci, katil ve terörist Çinlileri destekleyip onların işlediği ve işemekte olduğu insanlık suçlarına göz yumacak olursa, içinde bulunduğumuz asırda “Amerika Otonom Bölgesi’, Kanada Otonom Bölgesi“, Almanya Otonom Bölgesi, İngiltere Otonom Bölgesi gibi yeni Otonom bölgeler ve Pekin’e doğrudan bağlı bölgelerin ortaya çıkması muhtemeldir!!
İnsani ahlâktan yoksun, hiçbir dini inancı bulunmayan görünürdeki maddi menfaatten başka hiçbir şeyi aklına bile getirmeyen inançsız Çinliler her türlü canlıyı yemekten çekinmezler. Aynen kendilerinin dedikleri gibi kanatlılardan olan uçaktan başka, dört ayaklılardan olan masa ve sandalyeden başka her şeyi zerre kadar tereddüt etmeden yerler.

Bazı haberlere bakıldığında Çin Fenler Akademisi bünyesindeki gıda araştırma bölümü yakında Doğu Türkistan’dan talan edip götürdükleri petrol ve kömür gibi organik maddeleri ham madde yaparak dünyada yeni bir yiyecek türü icat etmek için finansman ayırarak araştırmalara başlamışlardır.

Çinliler medeni bir millet oldukları için(!) başka insanların hiç kullanmadıkları gıdaları keşfetmek ve yaşamayı yeni teknikler geliştirmek suretiyle yoluna koymuş olup, geçen yıl Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetine bağlı Mekit nahiyesinde eşek sütü kombinası kurarak sayısız eşekleri orada toplayarak orada sütünü almaya ve satmaya başlamıştı. Bundan başka eşek eti, eşek derisi ve eşeğin bütün organlarından kurutulmuş et konserveleri hazırlayıp Çin pazarlarında piyasaya sürmüştür. Yukarıdaki mahsulatları uluslar arası pazarlara sürerek bu cihetteki boşluğu doldurmuş olduklarını övünerek ilan etmişlerdir. Bu haberi RFA’da yayınlamıştı.

Bu yıldan başlayarak Çin hükümeti özel meblağ ayırarak kedi eti, köpek eti, fare eti ve sansar eti konserveleri hazırlayarak uluslar arası pazarlardaki boşluğu(!) doldurarak piyasaya sürmeyi resmileştirmiş bulunmaktadır.

Dünyadaki bütün canlıların etlerinden yemek hazırlayarak onu, Yüesey (Guandong kızartması) diye adlandırarak Çin lokantalarına satan Çinli teröristler sokaklarda yalnız dolaşan insanları yakalayıp götürerek Lokantalarının mutfaklarında çeşitli yemekler hazırlayarak satışa sunmaktadırlar. Çin hükümeti zaman, zaman bazılarını ifşa ederek cezalandırsa da çoğunluğuna göz yummaktadırlar. Çünkü Çinli yetkililerin bir çoklarının bu türden özel(!) yemeklere düşkünlükleri biliniyor.

Ayrıca ceninlerden ve çeşitli insan uzuvlarından hazırlanan ve Çin tababetinde kullanılan ilaçların bir çokları, Çin komünist partisi hükümranlığındaki emeğin ucuz, ulaşımın kolay, yabancı yatırımcıların yatırım yapma fırsatlarının çok olduğu söylenen, ayrıcalıklarla dolu bir uluslar arası Pazar olduğu iddia edilen Çin’de çokça bulunmaktadır. (Devam edecek)

 

DÜNYADA CAZİBE MERKEZİ(!) HALİNE GELEN. ÇİN’İN 

GERÇEK YÜZÜ (1)

17.04.2006

Bu yazı dizimizde yer yer yabancı kaynaklardan derlenen ve Çin’in gerçek yüzünü ortaya koyan bilgiler aktarmaya çalışacağız. Umarız ki; yıllar yılı Çin tarafından inanılmaz derecede  mağdur edilmekte olan Doğu Türkistanlıların anlatımlarını ve bir diğer deyişle Doğu Türkistan halkının dünya kamuoyuna yaptığı ikaz ve uyarıları yanlı olduğu ve Çinlilere haksızlık edildiği düşüncesi ile savsaklayanlar çok değer verdikleri batılıların verdikleri bilgileri dikkate alırlar…

Bilindiği gibi Çinliler, Doğu Türkistanlılardaki nüfus artışını engellemek, asimile etmek ve hatta sistemli bir şekilde tamamen yok etmek maksadıyla türlü entrikalar çevirmektedirler.

Faşist Çin hükümeti hamile olan Uygur kadınlarını zorbalıkla yakalayıp hastaneye götürerek karnındaki çocuğunu alıyor.Komünist Çin saldırganları Doğu Türkistan’a saldırdıkları 1949 sonlarından başlayarak milli ordu mensuplarını, savaşçıları, din alimlerini, din adamlarını, aydınları, vatanperver zatları, teşkilatçıları, saldırganlığa, müstemlekeciliğe ve zulme karşı duran, karşı durma ihtimali bulunan Doğu Türkistanlı Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek ve Tacik gibi Türk boylarının münevver gençlerini, arazi sahiplerini, gayrimenkul sahiplerini kamplara bölerek hapislere attılar. “Çalışma kamplarında ıslah”, “çalıştırma yolu ile eğitim” adı altındaki kamplarda bedensel güç gerektiren çok ağır işlerde çalıştırarak işkence yapmak suretiyle öldürdüler. Bazılarını da hapishanelerde insanlık dışı yöntemlerle icra edilen  vahşice işkencelerle feci şekillerde katlettiler.

1950 yılından 2000 yılına kadar geçen 50 yıl zarfında sldırgan Çin hükümeti Doğu Türkistan’da 500 bin kişiye siyasi tutuklu yaftası vurarak katliama uğrattılar.

Siyasi tutuklu oldukları için öldürdüklerinin anlaşılması durumunda uluslar arası kamuoyunda suçlu duruma düşebileceklerini düşünen cellat Çinliler 1998 yılından itibaren soykırımın yeni adını keşfederek, “Doğum konrolü”, “Doğum Yasağı” adlarını verdiler. O tarihten itibaren 2005 yılına kadar olan kısa sayılabilecek  10 küsur yıl içerisinde Doğu Türkistan’ın köy ve kasabalarında, “Doğum Kontrol merkezlerinde”,   “Doğum Kontrol Merkezleri” ne ait Minibüslerin içinde olmak üzxere 9 milyon Doğu Türkistanlı bebeği öldürmenin dışında  sayısız annelere mecburi olarak kısırlaştırıcı ve düşük yaptracak ilaçlar içirerek hamile  anne adaylarının bebeklerini katlettiler. Bebeklerin dünyaya gelişlerine adeta ilahi kudret değil de saldırgan Komünist Çinliler karar verir oldular.

Bebekleri  anne karnında yada beşikte öldürme olayı Komünist Çinliler tarafından yasalaştırıldı. Öldürülen bebeklerin etini yemek te yasalaştırılmış olup, Çin yasalarında bu vahşeti önleyici hiçbir maddeye rastlanılmaz.

Askeri yayılmacı, insanlık düşmanı olan Çinliler kendi devletindeki Çin vatandaşlarını öldürerek yemenin dışında, Doğu Türkistanlıları, Tibetlileri, Moğolları ve onların çocuklarını da öldürüp yemektedirler. Çinliler daha da kudurarak yakın zamanlardan beri Orta Asyada “kazak Otonom Bölgesi”, “Kırgız Otonom Bölgesi”, “Özbek Otonom Bölgesi”, “Tacik Otonom Bölgesi”, “Afgan Otonom Bölgesi”, kurmayı doğu Asyada “Japon Otonom Bölgesi”, Tayvan Özel idari Bölgesi”,”Tayland Otonom Bölgesi” “Kore Otonom Bölgesi” kurmak için ciddi, ciddi hazırlıklar yapmaktadır. Daha sonraki planlarında ise, “Türkmen Otonom Bölgesi”, “Azerbaycan OtonomBölgesi”, “Türkiye Otonom Bölgesi” gibi bölgeler de oluşturmayı da düşünmekte olup, şimdilik bu planlarının adından çokça söz etmeksizin icra etme yoluna girmiş bulunmaktadırlar.            Saldırgan komünist Çin Hakimiyetinin bu kara niyeti Orta Asya ve Güney Asya bölgelerini de aşarak Amerika, Kanada ve Avrupa ülkelerine kadar da yayılmaya başlamış bulunmaktadır.

 

BİR “ŞAHİN AVI” HİKÂYESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

15.04.2006

Televizyonda ilgimi çektiği için izlediğim şahin avını konu alan bir programda  kuzeydoğu Anadolu bölgesinin dağlık ve ormanlık alanlarında şahin yakalamak için günlerce pusuya yatan ve hedefteki şahini yakalamak için akla hayale gelmedik yöntemler geliştiren, şahinlerin zaaflarını çok iyi tespit etmiş olan Şahin avcılarının zekası insana parmak ısırtacak türdendi.

Bilindiği gibi şahinler, masmavi gökyüzünün ve ormanlarla kaplı dağlık alanların güvercinden biraz daha büyükçe olan yırtıcı kuşlarındandır. Bu kanatlı hayvanlar ekolojik sistem içerisinde doğa kanunlarının kendilerine sağladığı avantajlardan yararlanmak suretiyle beslenerek hayatlarını sürdürürler. Bu etobur kanatlılar uçsuz bucaksız göklerde yaşamlarını özgürce sürdüren bir kuş türüdürler.

Şahinleri yakalamak için insanoğlu öncelikle tuzak kafesler kullanıyor. Bu kafesin içerisine bir ipin ucuna bağladığı bir böcek asıyor. Bu böceği yemek için kafesin içine giren bir tarla kuşu söz konusu tuzak kafeste mahsur kalıyor. Avcılar bu tarla kuşunu alıp ayaklarından kısa bir ip ile bir sırığın ucuna bağlıyorlar. Gözlerini de, sahibinin kendisine ayakları hizasından verdiği yemleri görebilecek şekilde suni kapakçıklarla kapatıyorlar ve eğitim başlıyor. Sahibi elindeki sırığı sık sık havaya doğru kaldırmak suretiyle tarla kuşunu havalandırıyor. Tarla kuşu da sırığın ucuna ayaklarından bağlı olduğu için bir iki kanat çırpıp sırığa tekrar konuyor.

 Daha sonra vadinin yüksek bir yerinde çalı çırpılardan kendisine bir sığınak yapan şahin avcısı, şahinlerin vadinin içinden kendisinin bulunduğu tarafa doğru mevsimin hangi dönemlerinde ve hangi hava şartlarında çıkıp geleceği gibi ince hesapları da yapmış olarak sığınağın içerisinde pusuya yatıyor. Bulunduğu yerden kendisini göstermeden sırığın ucundaki tarla kuşunun arada bir çırpınmasını sağlıyor. Bu tarla kuşunun da tam önüne şeffaf iplerle örülmüş yaklaşık 3 metre ebadında bir ağ geriyor. Vadiden yukarı doğru süzülüp gelen şahinler de çırpınan tarla kuşunu görür görmez adeta bir mermi gibi uçarak tarla kuşuna doğru saldırıyor fakat önündeki ağı göremediği için avcının ağına şiddetle çarparak avcının eline düşüyor. İşte bundan sonra ayaklarından ince bir kayış kordonla bağlanan gökyüzünün özgür kuşu şahin için esaret hayatı da başlamış oluyor… Şahin avcısı da yakaladığı şahini ya başkalarına satıyor, yada  belli bir eğitim safhasından sonra başka kuşları avlamada kullanıyor. Artık şahinin kumandası avcının elindeki tasmada

 Bana bu  şahin avı serüveninin en ilginç ve acımasızca gelen tarafı insanoğlunun aynı cinsten olan kanatlı hayvanları zincirleme bir şekilde birbirlerine karşı insafsızca yem olarak kullanıyor olmasıydı…

Bu şahin avı hikayesini izlerken, dünyada kendilerini hakim güç olarak gören devletlerin kendi çıkarları söz konusu olduğunda ülkeler arasında insafsızca türlü hile ve desiseler tesis ederek milletleri nasıl birbirlerine düşman hale getirdiklerini, ekonomik,siyasal ve askeri açılardan kendilerine mahkum hale getirdikleri devletleri kendi çıkarlarına nasıl alet etmekte olduklarını düşündüm…

Ebediyen özgür yaşamayı arzulayan milletlerin aç gözlülükten azami derecede kaçınmaları gerektiğini, tamahkarlık içindeki milletlerin  mutlaka bir gün başka emperyalist devletlerin peyki, maşası ve kölesi haline geleceğini tahayyül ettim…

Çok cazip gibi görünen ve iştah kabartan sunumlara at gözlüğü ile bakarak ulaşmak isterken kendisini hangi tehlikelerin beklediğini düşünmeyenlerin her an tuzağa düşebileceklerini bir defa daha gördüm ve ürperdim…

Kurt ile bekçi köpeği arasındaki kısa süreli dostluk sonrasında esaret altında tok yaşamaktansa, özgür olarak aç yaşamayı tercih eden Kurt’un, tok yaşayan(!) fakat gündüzleri hep zincirle bağlı yaşamayı kabullenen bekçi köpeğinin şaşkın bakışları altında köyün yakınlarından dağlara doğru nasıl bir heyecanla koşup gittiğini gözümün önüne getirdim ve “YAŞASIN ÖZGÜRLÜK!!” dedim…

 

“SÖZ GÜMÜŞSE SÜKUT ALTINDIR” SÖZÜNÜN GERÇEKLİĞİ

12.04.2006

 

Dünya dengelerinin değişmesinin kaçınılmaz olduğu bir dönemde çok önemli bir rol oynama konumunda bulunan Türkiye’de, en alt kademeden en üst noktalarda bulunanlara kadar her kesin ağzından çıkan cümlelere,  son derece dikkat etmeleri gerekir. Bilhassa devleti idare etme görevini üstlenmiş olan zevatın ne söylediği ve nasıl bir tavır içinde olduğu çok daha önemlidir.

Stratejik müttefikimiz(!)olan Amerika, Irak’tan sonra İran’a karşı askeri bir müdahalede bulunmanın planlarını yaparken ve Büyük Ortadoğu Projesinin(BOP) pürüzsüz yürümesini isterken önünde hiçbir engel tanımayan bir tavır sergilemektedir. ABD yönetimi kendi planlarını yürürlüğe koyarken Türkiye’nin kesinlikle köstek değil destek olmasını istemektedir. Hükümetin ise oldukça kafası karışık görünüyor. Çünkü, en azından ABD’nin İran’a müdahale için İncirlik’ Hava Üssünü kullanmak için izin isteyebileceği meselesi Ankara’nın uykularına sekte veren bir konudur. Bu konuda ABD yetkililerinden bir talep geldiği taktirde hükümet ne cevap verecek bekleyip göreceğiz.

Elbetteki hükümetin sıkıntısı yalnızca bundan ibaret değil. Son zamanlarda hissedilir bir şekilde artış gösteren terör eylemlerinin muhalefetin elini güçlendirdiği düşünülürken diğer yandan da milletimizin moraline olumsuz yönde etki ettiği bir gerçektir. Bunun müsebbibinin yine hükümetin kendisinin olduğunu söylemek gerekir. Çünkü Türkiye’de yirmi yılı aşkın bir süredir devletin güvenlik güçlerinin canla başla mücadele etmekte olduğu eli kanlı PKK terör örgütü 10 Ağustos 2005 tarihinden sonraki dönemde daha da gemi azıya almış görünmektedir. Bundan sonra,  “10 Ağustos 2005 tarihinden önceki terörle mücadele ve 10 Ağustos 2005 tarihinden sonraki terörle mücadele” olarak bir değerlendirme yapmak yanlış olmayacaktır. Zira Başbakan’ın  anılan tarihte, “Türkiye’nin bir Kürt sorunu vardır.Bu sorunla yüzleşecek özgüvenimiz ve demokratik cesaretimiz de vardır” demesi,  kesinlikle Kürtleri temsil etmeyen dış güdümlü kiralık katiller topluluğu olan PKK terör örgütünün başbakanın bu söyleminden cesaret alarak şehir merkezlerinde de terör estirmeye başlamasından başka bir şeye yaramamıştır.

Ayrıca Türkiye’de, PKK terör örgütüne dolaylı olarak destek veren ve  siyasal örgütler şemsiyesi altında Türkiye’ de varlıklarını sürdüren bir takım siyasi ve sivil örgütlerin varlığı da biliniyor. Bunların asıl maksatlarının PKK terör örgütünün sözcülüğünü yapmak olduğunu da bilmeyen yok. Terör örgütü yandaşlarının sokak eylemlerine hız verdiği bir zamanda DTP’ lilerin  Başbakandan ilginç bir zamanlama ile randevu talep etmiş olması kafa karışıklığı içindeki Başbakan’ın kendisinden beklenmedik bir söylemde bulunmasına yol açtı. Tarih 06.04.2006  “Elde silahla dolaşmaya gerek yok. Silahsız gelirsin, masada her şeyini konuşursun.” Başbakan’ın bu beyanını bazı basın ve yayın organları ve muhalefet partileri haklı olarak anladıkları biçimde yorumladılar. Gerçekten de bu davetin kime yapıldığı açık ve net değildi. Çünkü; Türkiye’de gerekli formaliteleri yerine getirerek kurulmuş olan bir siyasi partinin mensuplarının elinde silahla dolaşması gibi bir durum söz konusu değildi, olamazdı da… O halde başbakan’ın sözlerinin muhatabı, her kesin anladığı şekilde başbakan’ın deyimi ile “elinde silahla dolaşan” lar kimler ise onlardır. Sonradan açıklama yapmaya çalışarak “…Kimse bunu evirip çevirip bir yerlere çekmesin…” demesi  tatmin edici bir açıklama olmamıştır…

Tepeden tırnağa ülkedeki müspet menfi her türlü gelişmeden sorumlu olması gerekenlerin kırk kere düşünerek konuşmaları gerektiği bir defa daha ortaya çıkmış olmaktadır. Söylenen sözlerin sıkıntısını sonradan ne ülke çeksin, ne Türk milleti çeksin, ne de sözün sahipleri…

           

 GELECEK NESİLLERİMİZ GURUR KAYNAĞIMIZ OLMALIDIR

11.04.2006

 

 Müslüman Türk milletinin temel değerlerinden ve asırlarca diğer milletlerin gıpta ettiği hasletlerimizden mahrum olarak yetişmekte olan yeni nesillerimizden bir çoğunun yaşamlarında ve kişisel yapılarında çok büyük bir boşluk kaldığını söylemek gerekir.

Bu boşluğu da ne yazık ki; karanlık maksatlı, Türklük ve Türkiye düşmanları yerli taşeronları ve yardakçıları vasıtasıyla bir şekilde dolduruyorlar. Türkiye üzerine oynanan oyunları sezebilen feraset sahibi insanlarımız yıllar yılıdır söylemleri ve yazıları ile Türk milletini ikaz etmeye çalışıyorlar. Fakat bir noktadan sonra inisiyatif onların elinde olmayıp hükümetlerin ellerine geçtiği için toplumda sözlerine değer verilen bu değerli şahsiyetler  yeterince seslerini duyurmaya muvaffak olamamaktadırlar. Çünkü; eğitim ve öğretim önce ailede ve daha sonra da okulda devam etmektedir.

 Okullarda verilen bilgiler çocuklarımızın belki sınıf atlamalarında (Gerçi şimdilerde 11 dersten zayıfı bulunan bir öğrencide bir üst sınıfa geçirilmektedir ya ) rol oynuyor. Fakat, arzulanan eğitimi almasında ve Türk milletinde olması gerekken hasletleri kazanması konusunda ne yazık ki bir yarar sağlamıyor.

Bu gün gençler arasında giderek çoğalmakta olan uyuşturucu madde bağımlılığı, güpegündüz yapılan ve adına kapkaç denilen gasp, şiddet yanlılığı, hırsızlık, soygun, gayri meşru kazanç yollarının cazip hale gelmesi gibi hadiselerin hepsinin temelinde, çocuklarımıza ne ailede, ne de okulda vermeyi başaramadığımız yada, vermeye çalışmadığımız, daha doğrusu ideolojik sebeplerle verilmesine birilerinin hep karşı çıktığı “İslâm İnancı” nın noksanlığı yatmaktadır.

 Allah sevgisi, Vatan ve millet sevgisi, hakka riayet etme, kanaatkarlık, İnsan haklarına saygı, özgürlüğün nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiği, servet düşmanlığının tehlikesi, Türk milletinde var olan şeref ve haysiyet gibi kavramların  öğretilmediği bir ortamda gençlerden çok iyi insanlar olmalarını beklemek bana göre, ekmeden biçmek istemek ve soğuk tandırdan sıcak ekmek beklemeye benzer…

Kalpleri Allah ve vatan sevgisi ile dolu bir gençlikten kime niçin zarar gelsin? Dinsizliği ve din düşmanlığını çağdaşlık zanneden bir takım insanlar gençlerimizin inançlı olmasından neden bu kadar endişeye kapılırlar ve korkarlar anlamak mümkün değildir. Ülkemizde hemen her gün karşılaştığımız istenmedik olayların müsebbipleri ve kahramanları(!) çoğunlukla sözünü ettiğimiz bu sözde çağdaş zatı muhteremlerin görmek istedikleri insan müsveddesi kişiler değil midir? Başkalarının sırtından geçinmeyi bir hayat tarzı haline getiren asalaklar kendilerinden sonra gelen nesilleri de kendileri gibi görmek isteyenlerdir.

Türk ve Türkiye düşmanlarının Türk çocuklarını ve gençlerini hedef olarak seçmelerinin yegane sebebi, dünyada Türkiye’nin en genç nüfusa sahip bir Müslüman Türk ülkesi olmasındandır. Onlar biliyorlar ki; Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlâk ve fazileti ile yetişecek olan  gelecekteki Türk gençleri, çok uzak değil önümüzdeki on yıllarda gerek dünya teknoloji yarışında ve gerekse de kalkınmada bir çok dünya  devletlerini geride bırakacak kabiliyete sahip olacaklardır.

Türkiye’nin idaresinde söz sahibi olanlar da yabancılara toprak satışını, “alt kimlik”, “üst kimlik” tartışmaları başlatarak Türk kimliğini kamufle etmeyi bir yana bırakıp ecdatlarımızın ruhlarının da gurur duyacağı nesiller yetiştirmeye gayret etmelidirler.

Bilindiği üzere insana yapılan yatırım en değerli ve anlamlı yatırımdır…

Türkiye, Türklerin yaşadığı bir Türk ülkesi anlamına geldiğine göre “Ben Türk’üm” demekten Kendisini Türk olarak kabul eden hiç kimse yüksünmemelidir, korkmamalıdır…

 

“MEDENİYET PROJESİ” DİYE DİYE

08.04.2006

 

Ölen bölücü terör örgütü mensubu teröristlerin çetelesini tutarak her ölen teröristi de ölenlerin üzerine ilave ederek “Acımız şu kadardı şimdi şu kadar oldu” diyen Belediye başkanı hangi ülkeye ait bir vilayetin belediye başkanıdır ki; Türkiye Cumhuriyeti Devletini korumakla görevli Türk askerlerine kurşun sıkarken ölen teröristlerle aynı safta olduğunu açıkça ilan ediyor?

“Medeniyet Projesi” adı  altında geçmiş hükümetlerin ve bu günkü hükümetin üye olabilmek için gösterdiği bütün çabalarına rağmen üyelik tarihini bir yana bırakın sadece müzakere tarihi alabilmek için uğraş verdiği AB’nin   Türkiye’ yi daha onlarca yıl oyalamaya devam edeceği aşikardır.

Birkaç vatan haini teröristin ölümünü bahane ederek şehirlerde terör estiren PKK yandaşları, dünyanın bazı ülkelerinde Türkiye denilince ilk akla gelen vilayetlerimizden biri olan  İstanbul’da bile belediye otobüslerini içinde masum insanlar olduğu halde ateşe vererek yakma cüretini gösterdiler. Çevrede önlem almaktan başka bir şey yapmayan polislerimize bile taş ve sopalarla, molotof kokteyllerle saldırdılar. Türkiye’de bazı vilayetlerimizde çok büyük zararlara sebep oldular. Polislerimiz hayatlarını tehlikeye atmak pahasına aldıkları emir gereği sükunetle davrandılar…

Polislere karşı en küçük bir direnme gösteren kişileri cadde ortasında komaya sokana kadar üç-beş polisin tekme tokat dövdüğü ve hatta kurşunlayarak öldürdüğü Avrupa ülkelerinin,  son günlerde Türkiye’de terör estiren PKK yandaşlarını himaye eden açıklamalar yapmaları ne ile izah edilebilir?

Avrupa Parlamentosu üyesi 46 kişinin, terör örgütünden ve terör örgütü yandaşlarının eylemlerinden tek kelime bahsetmeden  Türkiye’ye kınama mektubu göndermiş olması Türkiye’nin hayranlık duyduğu(!) AB’nin  ülkemize yönelik asıl niyetlerinin ne olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

 “Acımız şu kadardı şimdi şu kadar oldu” diye PKK’lı teröristlerin leşlerine sahip çıkan malum Belediye başkanı daha birkaç gün önce Şırnak Gabar Dağında kalleşçe şehit edilen 5 Mehmetçiğimiz hakkında ne diyecek?

 Sırtını AB’li yardakçılarına dayayan PKK terör örgütü ve yandaşları Türkiye’nin AB zaafından istifade ile Türk milletinin tahammül sınırlarını zorlayan tahriklerini sürdürüyor. Fakat necip Türk milleti bu oyunlara asla gelmeyecektir.

 Bazı gazeteci- yazar ve siyasetçiler son günlerde ülkemizde cereyan eden olaylar konusunda ahkâm keserek doğu ve güney doğu bölgelerimizde yatırımların arttırılması,yeni  istihdam alanlarının açılması ve diğer iyileştirilmelerin yapılması yolu ile terör eylemlerinin önlenebileceğini söylemeye başladılar. Bu doğrudur. Bu düşüncelere katılmamak mümkün değil. Doğu ve güney doğu illerimiz de Türkiye’mizin bir parçası ve orada yaşayan insanlarımız da bizim insanlarımız. Orada maddi kalkınmayı hak eden insanlarımız elbette çoğunlukta. Fakat anlaşılamayan bir şey var. Devletin o bölgede yapmak istediği yatırımları baltalayan, iş makinelerini ateşe veren, okulları kundaklayan, gönderilen öğretmenleri, doktorları, hemşireleri katledenlere karşı da bölge halkının tavrını netleştirmesi gerekmiyor mu? Tehditle ve kandırmakla sokaklara dökülen 10-12 yaşlarındaki çocuklar kimlerin çocukları? onlar dağdan inmediğine, indirilmediğine göre üç beş çapulcunun inisiyatifine ve yönlendirmesine terk edilen bu çocuklara  anne ve babalar neden sahip çıkmıyorlar? Şu da açık ve net olarak biliniyor ki; Terör örgütü yanlılarının dertleri iş, ekmek ve kalkınma olmayıp, dünyadaki Türkiye düşmanlarının taşeronluğunu yaparak bölücülük yapmaktır.

O halde, Türkiye’yi idare edenler Avrupa Parlamentosundan gelen ucube mektuba gereken cevabı acilen ve etkili bir biçimde vermelidir.

 

BARIN KATLİAMININ 16. YILINDA DÜNYA KAMUOYU YİNE

SUSKUNLUĞUNU KORUYOR

06.04.2006

 

Dünya tarihinde nadir yaşanan katliamlardan biri olan “BARIN KATLİAMI” nın bu yıl  16. yılına girilmiş bulunulmaktadır.

Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetine bağlı  Aktuğ nahiyesinin Barın kazasında 4 Nisan 1990 tarihinde Ramazan ayının 17. günü bölge halkının bir camiyi ibadet edilebilir hale getirmeye çalışmasına mani olmak isteyen Çin polislerinin silahsız insanların üzerine gelişigüzel ateş açması sonucunda patlak veren ve kısa zamanda bütün bölgede bir milli kıyam hareketine dönüşen savaş sırasında son model silahlarla donanmış Çin polis ve jandarma güçlerine karşı Doğu Türkistan halkı önce ellerine geçirebildikleri keser, kazma, kürek vs. gibi ilkel silahlarla karşı koymuşlar, daha sonra ise Çinlilerden elde ettikleri silahlarla günlerce çatışmışlardır.

Savaşın gidişatından endişeye kapılan Çin polis ve jandarmaları  acilen takviye güç gönderilmesini istemişlerdir. Çin işgal idaresi bu istek üzerine Lençu’daki Çin hava indirme tugayından 7000 kişilik paraşüt birliğini bölgeye sevk etmiştir.Bundan sonra ise, işgalci Çin devletinin havadan ve karadan saldırıya geçmeleri ve hatta kimyasal silah kullanmaları sonucunda çocuk, genç, yaşlı ve kadın ayrımı olmaksızın binlerce Doğu Türkistanlı hunharca katledilmiştir.

Fakat işgalci Çin devleti şunu açıklıkla görmüştür ki;  Doğu Türkistan’ın sadece küçük bir bölgesinde patlak veren bu savaş sırasında Çin ordusunun bile iştirak ettiği bastırma hareketinde yeterli başarı sağlanamamış, hiçbir askeri  eğitim almamış olan  Doğu Türkistan halkının direnişi karşısında bir ara ciddi bir şekilde korkuya kapılmak zorunda kalmışlardır. Bunu, “Kızıl Cellat” olarak anılan  Çinli General Wang En Mao Çin hükümetinin bir toplantısında “Tanrıya şükür Kaşgar isyancıların eline geçmedi. Eğer isyancılar Kaşgarı ele geçirmiş olsalardı bütün dünyaya  Doğu Türkistan’ın istiklalini ilan etmiş olurlardı. O zaman bizim başımız büyük derde girerdi” sözlerini sarf etmesinden anlıyoruz.

Bu katliam sırasında beşikte yatan bir Müslüman Türk çocuğunun üzerinde 77 adet mermi izine rastlanılmış olması Çin vahşetinin hangi boyutlarda olduğunu gösteren açık bir delildir. Fakat Bu milli kıyam hareketi ne kadar kanlı bastırılırsa bastırılsın, dünya durdukça Doğu Türkistan halkı özgür olma fikrinden ne pahasına olursa olsun asla vazgeçmeyecektir. Bunu en açık misali olarak; 1953, 1955, 1957,1962, 1967, 1969,1970 ve  1985 ile 1989 yıllarındaki büyük çaplı milli ayaklanmaları ve 1990 barın ve de 1997 Gulca’ da başlatılan milli kurtuluş hareketlerini gösterebiliriz. Doğu Türkistanlılar işgale uğradıkları 1949 yılından beri büyüklü küçüklü 500’ü aşkın milli ayaklanma hareketi meydana getirmişlerdir.Bütün ayaklanmalarda çok kanlı bir şekilde bastırılmalarına rağmen asla  pes etmeyeceklerini açıkça ortaya koymaktadırlar.

 Bu ayaklanmaların bir çokları  dünyada geniş yankı uyandırmasına rağmen dünya kamu oyu suskunluğunu ve tepkisizliğini bu gün olduğu gibi hep sürdürmüştür. Hemen her gün Irkî aşağılanmalara maruz kalan, asırlardan beri Doğu Türkistan halkında kökleşmiş ve yerleşmiş olan İslam dininden vazgeçmesi için türlü baskılara uğrayan, kendi ülkesinde sefalete ve açlığa mahkum edilen, “Doğum kontrolü” adı altında açık bir soykırımla karşı karşıya bulunan, Eğitim ve öğrenimden mahrum bırakılan, Tarihi ve kültürel değerleri ayaklar altında çiğnenen ve kısacası yeryüzünden tamamen yok edilmekle karşı karşıya bulunan Doğu Türkistan halkının, tabii bir hak ve insani bir refleks olarak Çinli işgalcilere karşı koymasının adını  terörizmle özdeşleştirenler de Çinin işlemekte olduğu insanlık suçlarına ortak oluyorlar demektir…

 

AB RÜYASININ BİZDEN ALIP GÖTÜRDÜKLERİ

05.04.2006

 

 Türkiye’nin yaklaşık yarım asırdır sürdürdüğü AB’ye girebilme serüveninin bu cennet vatanımıza  ve aziz Türk milletine neler kaybettirdiği apaçık ortada iken bizim halâ aynı maceranın kulvarında adeta at gözlüğü ile bakarak yol almaya devam etmemiz anlaşılır bir durum değildir.

Yıllar yılıdır neredeyse her attığımız adımı hep Avrupalılara yaranmak ve onlardan bir “Aferin” alabilmek için attık.1960’lı yıllarda Türkiye’deki varlıklı aileler arasında çocuğunu Avrupa’da okutmak neredeyse bir moda haline geldi. Bu yüzden tanınmış Türkiye’deki eşraf arasında alabildiğine bir yarış başladı. Avrupa ülkelerinde tahsil görerek Türkiye’ye dönenlere adeta uzaydan gelmişler gibi bakılmaya başlandı. Yine o yıllarda Almanya yolunun Türk işçilerine açılmış olması Türkiye’de birçok aile dramlarının yaşanmasını da beraberinde getirdi.

Almanya’ya işçi olarak gidebilme şansını(!) elde edenlerin bazılarının Türkiye’de bıraktığı eş ve çocuklarını terk ederek oraları mekan tutmaları bir çok ailenin parçalanmasına ve ocakların sönmesine sebep oldu…

İkinci dünya harbinde neredeyse yerle bir olan Almanya’ya akın akın işçi göndermek durumunda kalan Türkiye’nin o yıllarda kalkınma yolunda kendi işçisine ihtiyacı yokmuydu? O sıralarda Türkiye  kendi başbakanını ve bakanlarını cezalandırmanın peşindeyken Almanya çoktan kalkınma hamlesini başlatmış Türk işçileri ile muasır medeniyeti yakalamaya çalışıyordu.

Türkiye’de 1970’lerde iktidarda olanlarda da mantık hiç değişmedi. Sürekli her işimizi Avrupa’ya endekslediğimizden dolayı bir türlü tam bağımsız bir ülke gibi kalkınma hamlesini başlatamadık. Bu günlere gelindiğinde Türkiye olarak AB’ye üye olabilme heyecanımızdan ve Avrupalı olabilme hayalimizden hiç kopmayarak daha tehlikeli bir sürecin içine doğru sürüklenmeye başladık.

 Aradan geçen onlarca yıllık mücadele sırasında gide gide bir arpa boyu bile yol gitmediğimizin sebeplerini araştırmadan önümüze konulan ve ülkemizin bütünlüğüne, Türk milletinin birlik ve beraberliğine kast edenlerin senaryolarını kendi içimizdeki “Kraldan çok kralcı” kesilenlerimizin elleri ile uygulamaya başladık. Ne zaman Türkiye kendi ayakları üzerine dikilmeye çalışsa Avrupalı dostlarımız(!) tarafından yeni bir dayatmayla karşılaştık. Bütün yaşamımızı AB standartlarına uydurmak isteyenler ne yazık ki; Müslüman Türk milletinin yaşamını “uyduruk” bir yaşama çevirmeye çalışmaktadırlar. AB’nin ilk müdahale ettiği alanlarımızın başında Türk milletinin asırlardır mensubu olduğu İslam dini ve Milli Birlik ve beraberliği gelmektedir. Her nedense sanki Türkiye’nin kalkınmasının önündeki tek engel dini inancıymış  gibi sürekli olarak aynı alana saldırılarını yerli taşeronları vasıtasıyla sürdürüyorlar.

Milli birlik ve beraberliğimizi bozmak içinde sistematik olarak etnik ayrılıkları körüklemektedirler. Şu anda geldiğimiz noktaya kadar olan süreci bütün ayrıntıları ile ve gerçekçi bir gözle bir gözden geçirdiğimizde görülecektir ki; AB’ye üye olabilmemiz yolunda ufukta en ufak bir sinyal bile yok iken bu yolda ülke ve millet olarak kaybettiklerimiz bir hayli fazladır. O halde bu ucu belirsiz karanlık tünelde düşe kalka sağımızı solumuzu yara bere içinde bırakarak ilerlemeye çalışmanın hiçbir mantığı yoktur. Bu aziz Türk milleti bu zilleti asla hak etmiyor…

 

Çinli’ye güvenen hükûmet Doğu Türkistanlı’lara güvenmiyor

mu?

 

Her ne kadar Doğu Türkistan halkının kimliği hakkında Türkiye hükûmetlerine yeniden bilgi vermeye kalkışmanın anlamsız olacağını bilsek de, bu güne kadar Doğu Türkistan'a ve Türkiye'yi kendi vatanı bilerek Türkiye' de yaşama yolunu seçen Doğu Türkistanlılara karşı Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri’nin sergiledikleri tavırlar ve duyarsızlıklar, Türkiye kamuoyuna bir defa daha Doğu Türkistanlılar hakkında kısaca bilgi vermeyi zaruret haline getirmiştir…

Doğu Türkistan halkı İslâm dinine mensuptur. Doğu Türkistan halkı Türk milletinin ilk defa  İslâmiyet'le tanışmasına (Karahanlılar döneminde) vesile olan karışıksız Türklerdendir. Tarih boyunca her çıkan rüzgârın etkisiyle yön değiştirmemiştir. Bukalemun misali her ilgi duyduğu renge bürünmeye kalkışmamıştır. İnsanî değerlerine bağlı kalarak insanlığını unutan ve unutma temayülünde olanlara erdemli insanın nasıl olması gerektiği konusunda örnek teşkil etmiştir. Doğu Türkistan Türkleri, dünyada nerede nasıl durması ve karşılaştığı olumlu yada olumsuz olaylar karşısında nasıl davranması gerektiğini şaşırarak kozmopolitleşmeyen Türk'lerdendir. Türk milletine mensup olmaktan da her zaman gurur ve mutluluk duymuşlardır.

Uzun yıllardır dünyanın en şovenist, en gaddar, en emperyalist ve en İslâm ve Türklük düşmanı bir millet olan Çinli’lerle mücadele etmek zorunda kalmasına rağmen asla boyun eğmeyen, teslimiyet içine girmeyen, rahat yaşamak(!)  kaygısıyla topraklarının kutsiyetinden asla taviz vermeyen, birileri istiyor ve dayatıyor diyerek, öldürülmek ve hapse atılmak pahasına da olsa Müslüman Türk kimliğini açıkça  söylemekten ve haykırmaktan çekinmeyen, Türk milletine özgü örf, adet, gelenek ve göreneklerini her türlü zor şartlar altında yaşatmayı ve ayakta tutmayı, kendilerine ecdatlarının kutsal bir vasiyeti olarak kabul edip sürdüren, Türkiye ve Türklük sevdalısı insanlardır…

Ülkelerinin, Çin gibi insanlıktan zerre kadar bile nasibini almamış bir emperyalistin  işgaline uğraması Doğu Türkistanlıların en büyük talihsizlikleri olmuştur. Bu yüzden dünyanın hemen her ülkesinde çok ağır manevî bedeller ödemek zorunda kalmaktadırlar.

Günümüzde bir çok dünya milletleri arzuladıkları her türlü imkânı elde etmiş olmanın getirdiği doyumsuzluk sonucunda ruhsal alemlerindeki büyük boşluğu ancak kendi millî kimliklerine sahip çıkmakla doldurabilecekleri sonucuna vararak, kendi soylarına sahip çıkma ve gelecek nesillerini de koruma altına alma  çabası içine girmiş olmasına rağmen Türkiye neden kendi soydaşları olan Doğu Türkistan Türklerine sahip çıkmıyor. Onların dert ve ızdıraplarına karşı duyarsız davranıyor… Yoksa Türkiye Doğu Türkistanlılara Çinlilere güvendiği kadarda mı güvenmiyor. Türkiye'nin kime güveneceği konusuna gelince acizane bir tavsiyemiz olacak o da, Orhun Abideleri’ndeki Bilge Kağan’ın ve Bilge Tonyukuk'un Çinli’ler hakkındaki uyarılarının bir defa daha gözden geçirilerek beyinlere nakşedilmesidir…

Ne yazık ki; hal böyle iken dünyadaki Türk kimliğini dumura uğratmayı ve mümkünse dünyadaki Türk varlığını yok etmeyi atalarının bir kutsal vasiyeti olarak kabul eden ırklar ve devletler Türk dünyasının göz bebeği olan aziz Türkiye'mize Türkiye'yi idare edenlere, ve Türk milletine milliyetsizleşmeyi dayatmaktadırlar. Bunu yapmak dünyadaki Türk düşmanlarının birinci vazifeleridir.. Fakat düşündürücü olan, Türkiye'mizin bu dayatmaları âdeta damarlarına önceleri azar azar uyuşturucu zerk edilerek uyuşturucu müptelâsı haline getirilen  insanlar gibi  “AB” hayalleri içerisinde tedrici olarak Türklük kavramının ve Türk milletine mensup olmanın çok önemli bir husus olmadığını düşünmeye başlama sürecine girmekte (girdirilmekte) olduğu gerçeğidir…

Eski Sovyetler Birliği’nin dağılması öncesi esaret altındaki Türk dünyasının “Kızıl Elma”sı Türkiye, bu gün Türkiye sınırları dışındaki Türk milletine mensup insanlara karşı inanılmaz bir duyarsızlık sergilemektedir. Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin devlet adamlarının zaman, zaman Türkiye'nin kendilerine olan ilgisizliği sebebiyle yaptıkları açıklamalar biliniyor. Rusya Federasyonu’na bağlı özerk Türk toplulukları, Musul ve Kerkük Türkleri’nin feryatları ayyuka yükseldi. Komünist Çin işgali altındaki 40 milyonluk nüfusa sahip Doğu Türkistan Türklerinin Türkiye'den beklentilerinin boşa çıkmakta olduğunu ayrı tutarsak, üstüne üstlük Türkiye yetkilileri tarafından zaman zaman Doğu Türkistan Türkleri’nin yaralarına tuz basan davranışlarla karşılaşmak insanı âdeta kahrediyor…Çin devlet başkanına durup dururken üstün liyakat madalyası takdim edilmesi, Doğu Türkistanların aleyhine “Gizli Başbakanlık Genelgeleri”nin yayınlanması, Bir dönem Başbakan yardımcısının Çin'i ziyareti sırasında Çin başbakanına altın tabanca hediye etmesi gibi… Tabii ki Türkiye'nin Doğu Türkistan Türklerini rencide eden davranışları bunlarla son bulmadı.

12 Temmuz 2005 tarihinde Yalova Kültür Merkezi’nin daveti üzerine Avusturya'dan Türkiye'ye giriş yapan Merkezi Amerika'da bulunan Sürgünde Doğu Türkistan Hükümetinin Cumhurbaşkanı Ahmet İgemberdi Dışişleri Bakanlığı’nın “Türkiye'ye girişinin engellenmesi” hakkındaki yazısı ile karşılaştı. Türkiye'deki Çin Büyük Elçiliğinin hükûmete yaptığı baskılar sonunda  Ahmet İgemberdi Atatürk Havalimanı'ndan geri dönmek zorunda bırakıldı.

Türkiye şimdi de, “Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı ve Helsinki Yurttaşlar Örgütü”`nün Nisanda İstanbul`da düzenleyeceği “4.Dünya Demokrasi Hareketi” kongresinin daveti üzerine  Türkiye'ye gelmek için vize başvurusunda bulunan Uygur insan hakları ve demokrasi hareketinin lideri Rabiya Kadir`e vize vermedi.

 

 
 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz