|
NİSAN 2006
DÜNYADA EN ÇOK İDAM
UYGULAYAN ÜLKE ÇİN
29.04.2006
Dünyadaki bir çok İnsan
hakları ile ilgili olarak kurulmuş olan sivil örgütler bulunmaktaysa da
nerede, ne zaman, hangi şartlarda ve hangi seviyede etkili bir görev ifa
ettiklerini gören, bilen ve duyan varsa beri gelsin.
Bu örgütlerin varlığını
ciddiye alan ülkelere bakıldığında henüz kalkınmasını ve gelişmesini
tamamlayamamış ülkeler olduğunu görürüz. Her yönlü olarak kendilerini güçlü
hisseden ve her yaptığını ve her attığı adımı yalnızca kendileri onaylayan
emperyalist devletlerin dünyadaki her hangi bir devletten yada örgütten
çekindiklerine ve işlemekte oldukları cürümleri kısıtladıklarına dair bir
örnek yoktur.
Bu bahsettiğimiz
emperyalist devletler arasında biri var ki; o da Çin…Komünist Çin’in dünya
kamu oyu baskısı, kınama, protesto vs. gibi kavramlardan hiç mi hiç en ufak
bir çekincesi yoktur. Çin tarih boyunca kendi nevi şahsına münhasır
yapısıyla uluslar arası hiçbir örgütün uyarı ve kınamalarını ciddiye almaz.
Oysa ki; BM. Güvenlik Konseyinin 5 dimi üyesinden biridir ve bir çok uluslar
arası anlaşmanın altına imza atmıştır.
Hemen her yıl dünyadaki
insan hakları örgütleri çeşitli konularda rutin olarak raporlar hazırlayıp
yayınlarlar. Hakkında en çok insan hakları ihlali yaptığı ile ilgili rapor
hazırlanan ülke her defasında Çin olmasına rağmen, gelecek yıl Çin’deki
insan hakları ihlallerinde birazcık azalma beklenirken tam tersine daha da
çoğalmakta olduğu görülür.
Yine, 20.04.2006
tarihinde Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından yeni bir rapor
yayınlandı. Bu raporda Dünyada idam cezası verilenler ve idam edilenlerle
ilgili bilgiler verilmektedir. Bu rapora göre 2005 yılında 22 dünya
ülkesinde yapılan araştırma ve incelemelerde idam edilenlerin sayısı 2000’i
aşkın olup, bu rakamın % 80’ini Çin’de idam edilenler teşkil etmektedir.
Örgüt, Dünyada en çok idam uygulayan ülke olması sebebiyle Çin’i kınamışsa
da, Çin yine bildiği yolda yürümeye devam edecektir. Çünkü bu geçmiş
yıllarda da böyle olmuştur.
Söz konusu raporun en
önemli bir tarafı varsa Çin’de idam edilenlerin organlarının çok yüksek
miktarda paralar karşılığında iç ve dış piyasalarda pazarlanıyor olmasının
Çin’deki idam kararlarının çoğalmasında rol oynamakta olduğu bilgisidir. Bu
husus daha önceleri çeşitli kaynaklar ve basın yayın organları tarafından
ifade edilmeye çalışılmışsa da kamu oyuna pek inandırıcı gelmemiş olmalı ki;
bu güne kadar her hangi bir uluslar arası siyasi baskı söz konusu olmamıştı.
Bu defa Uluslar arası İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından ciddi bir
rapor şeklinde konunun dünya kamu oyuna duyurulmuş olması belki daha
inandırıcı olacaktır. Eğer dünyadaki demokratik devletler bu raporda yer
alan hususları da ciddiye almayacaksa bu tür örgütlerin var olmasının hiçbir
öneminin olmadığı bir defa daha gözler önüne serilmiş olacaktır.
Konu ile ilgili olarak
görüş bildiren Amerikan-Uygur Birliği yetkilileri de, Çin’in dünyada siyasi
suçlulara idam cezası veren nadir ülkelerden biri olduğunu, bu yüzden de
Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı yolunda çalışanlara da “Devleti parçalamaya
teşebbüs etti” yaftası vurarak kurşuna dizmek suretiyle idam ettiklerini
bildirdiler.
GÜNEYDOĞUDAKİ
ASKERİ HAREKETLİLİKTEN
KİMLER
RAHATSIZLIK DUYUYOR?
27.04.2006
Türkiye’deki bazı basın ve yayın organlarının ne yapmak
istediklerini anlamak gerçekten zor. Türkiye’nin güvenliğini
ilgilendiren hususlarda dahi yalnızca kendilerine ilgili
kurumlar tarafından sunulan haberleri yayınlamaları
gerekirken, hemen her yönü ile içeriği belli olan haberler
üzerinde çeşitli yorum ve değerlendirmeler yaparak
sulandırmakta üstlerine yok doğrusu.
Türk
Silahlı Kuvvetleri tarafından Irak sınırına asker sevk
edilmiş olması ile ilgili olarak öyle yorumlar yapıldı, öyle
manşetler atıldı ki; söz konusu basın kuruluşlarının neye
hizmet ettiğini, ve ne yapmak istediklerini anlamak mümkün
değil. Habercilik adına yalınkılıç ortalarda öyle tehlikeli
bir biçimde cirit atıyorlar ki; eninde sonunda birilerini
yaralama ihtimalleri çok fazla. Bu güruhun habercilik ve
gazetecilikten anladıkları bulanık suda balık avlamaya
çalışmaktan başka bir şey değil. Zaman, zaman da
kendilerinin gazeteci olduklarını unutarak senaristliğe bile
soyunmaktadırlar. Bu kişiler gazetecilik yapmayı bir yana
bırakarak film senaryosu yazsalar eminim daha başarılı
olurlar.
Zatı muhteremler Devletin gizlilik dereceli bilgilerini
ellerine geçirseler onları da hiç tereddüt etmeden çarşaf,
çarşaf yayınlayacaklar. Bence bunun adı habercilik
değil,olsa olsa sorumsuzluktur.Devlet sırlarını başka
devletlere aktaranlara“ajan” denilerek cezalandırmak
kaçınılmaz ise, ellerine geçirebildikleri her türlü sır
sayılabilecek bilgileri basın yolu ile yayınlamanın adı
nedir Allah aşkına??
Türk
Silahlı Kuvvetlerinin her hareketinden başka anlamlar
çıkartarak “şunu yapacak, bunu yapacak, , ABD ile anlaştığı
için ABD’nin İran’a harekat düzenlemesi öncesinde bu yığınak
yapılıyor, Türk Ordusu Irak’a girmeye hazırlanıyor, PKK’lı
teröristler yuvasında vurulacak” anlamına gelecek haberlerle
TSK’nın ne yapacağı, nasıl davranacağı konusunda hayali
senaryoları gerçekmiş gibi kamu oyuna sunmanın neresi
habercilik?
Bölgeye
gönderilen Asker sayısını bile öyle gerçek dışı rakamlarla
verdiler ki; anlaşılır gibi değil. Çeşitli gazetelerdeki
konu ile ilgili haberlere göre sevk edilen Asker sayısı; 260
bin, 250 bin, 240 bin, 200 bin… Ve TSK. yetkililerinden
açıklama geldi. 125 veya 130 bin civarında… Aradaki fark
Neredeyse bir ülkenin ordusundaki asker sayısının tamamı
kadar…
Hem size
ne kardeşim ille de asker sayısını vermek zorunda mısınız?
Anadolu da bir söz vardır. “Çıkarttığınız gürültü
ürküttüğünüz kurbağaya değer mi? diye. Türk Ordusu
yetkilileri nerede ve ne zaman nasıl davranması gerektiğinin
hesaplarını en ince teferruatına kadar çoktan yapmış ve
ondan sonra harekete geçmiştir.
Siz asıl
bu askeri yığınak yapma hadisesinden kimler ve hangi
kesimler rahatsızlık duydu onu haber yapın da dostumuzu
düşmanımızı bilelim…
Bakınız
Yeni Mesaj Gazetesinin 25.04.2006 tarihli sayısında konu ile
ilgili durum nasıl mükemmel bir biçimde özetlenerek Türk
kamuoyuna sunuluyor; “Teröristlerin Türkiye’ye geçiş
güzergâhı yakınında bulunan Maden Karakolu çevresine
yerleştirilen uzun menzilli toplar ise namlularını Cudi
Dağı’nın Kuzey Irak’a bakan bölümüne çevirdi. Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin namlularını Kuzey Irakta yuvalanan terör
örgütüne çevirmesi,örgütte paniğin yaşanmasına neden oldu.
Peşmerge lideri Talabani vakit kaybetmeden “Sınır ötesi
operasyon” endişesini dile getirirken, PKK’nın Türkiye’deki
sözcüleri de ‘TSK.’nın bir an önce operasyonları
durdurmasını’ istedi.”
Bu
askeri operasyon hazırlığında geç bile kaldığını söyleyenler
var. Bende onlardan biri olmama rağmen Askeri stratejiler ve
zamanlama TSK yetkililerinin işidir diyorum. Bir bildikleri
vardır elbette. Bu Askeri hareketlilik eğer Türkiye’deki ve
dünyadaki Türkiye ve Türk düşmanlarının uykularını
kaçırdıysa mutlaka sevinmemiz gerekir diye düşünüyorum. Ne
diyelim, Bu güne kadar Al Bayraklara sarılı olarak omuzlarda
taşıdığımız ve kara toprağa verdiğimiz bütün şehitlerimizin
ruhları şad olsun…
DÜNYADA
CAZİBE MERKEZİ(!)
HALİNE
GELEN ÇİN’İN
GERÇEK YÜZÜ (5)
25.04.2006
Bağımsız
ve demokratik devlet oldukları iddiasındaki dünya devletleri
Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ı, Çin ile yapmayı
düşündükleri ticaret (!) uğruna ne kadar göz ardı etmeye
çalışsalar da, ne kadar unutmuş görünseler de Türk-İslam
geleneğinden ve ruhundan hiçbir şey kaybetmeyen 40 milyon
Doğu Türkistan halkı bu gün dünyanın gözde devletlerinden ve
cazibe merkezlerinden biri olarak görülen komünist Çin’e ve
yöneticilerine adeta saç-baş yoldurtmaktadır.
Dünyanın
her hangi bir devleti içine düşebileceği atalet ve milli
şuur yoksunluğu sebebiyle günün birinde Doğu Türkistan,
Çeçenistan ve Filistin gibi silah zoru ile işgal edilebilir.
Meclisi lağvedilip orduları dağıtılarak bütün maddi ve
manevi varlığına düşman devletlerce el konulabilir. Fakat,
esaret altına düşen bu halk milli benliğinden, özgürlük
fikrinden, dini inancından, kısaca milli ve manevi
değerlerinden uzaklaşmadıkça veya koparılamadıkça bir gün
mutlaka düşman elinden kurtulacak ve hak ettiği bağımsızlığa
erişecektir…
Komünist
Çin devleti Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra (1949) ilk
iş olarak Doğu Türkistanlılardaki milli birlik ruhunu yok
etme, insanlar arasında ikilik yaratma işlerine büyük
ehemmiyet verdi. Bu cümleden olarak komünist ve sosyalist
düşüncenin en büyük sermayesi olan zengin- fakir edebiyatını
sonuna kadar kullandılar. Hatta aile fertleri arasında bile
güvensizlik, fitne ve fesat dağıtma faaliyetlerine hız ve
önem verdiler. İlk öğretim okullarında okuyan ve olup
bitenlerden haberdar olmayan çocuklara yönelik olarak,
evlerinde ne yenilip içildiği, aile fertleri arasında hangi
konularda sohbetler yapıldığı konusunda günlük olarak okul
idarecilerine bilgi getirmediği taktirde kırık not
verileceği yada sınıfta bırakılacağı şeklinde tehditlerde
bulundular.
Camilere
kilit vuruldu, domuz ahırlarına çevrildi yada yıkıldı.
Açıktan namaz kılanlar, oruç tutanlar, her hangi bir ortamda
“Türk”,“Türkiye” ve “Atatürk” kelimelerini ağızlarına
alanlar veya yazanlar ağır biçimlerde cezalandırıldı. Doğu
Türkistanlıların ileri gelenleri, sözü dinlenir olanları ve
aydınları çeşitli suçlar isnat edilerek tutuklandı,
işkencelerden (Dünyaca ünlü 128 çeşit Çin işkencesi)
geçirildi ve katledildiler. Halk üzerinde korku, dehşet ve
psikolojik baskı oluşturularak susturulmaya
çalışıldı.Seyahat özgürlükleri ellerinden alındı. Bütün mal
varlıklarına el konuldu.
İnsanların en kutsal hakkı yaşama hakkıdır. Fakat işgalci
Çin devleti, din, dil ve kültürel yönden Çinlilerden tamamen
ayrı bir millet olan Müslüman Doğu Türkistan halkına yönelik
olarak sistemli bir şekilde asimilasyon ve soykırım
uygulayarak insanlık suçu işlemeye devam etti. Anne
karnındaki Doğu Türkistanlı bebeklere dahi Çin ırkına mensup
olmamalarından dolayı kaç aylık olmalarına bakmaksızın
kürtaj ve daha başka yöntemler uygulamak suretiyle Çinliler
vahşi yüzlerini gösterdiler…
Çin
mezaliminin en şiddetlisine maruz kalan Doğu Türkistan halkı
işgale uğradığı tarihten itibaren dünya milletlerine örnek
olacak bir direniş sergiledi. Bu direniş günümüzde de olanca
ihtişamı ile şuurlu bir biçimde devam ediyor. İşgalci Çin
devletini korkutan ve endişeye sevk eden de Doğu Türkistan
halkının gösterdiği direnç, mücadele azmi ve bütün inancı
ile sergilediği Özgür olma isteğidir.
Bağımsız
birer devlet oldukları halde Çin’in gölgesinden bile korkuya
kapılarak Doğu Türkistanlılara sırtını dönen ve kendisine
siyasi sığınma talebinde bulunan Doğu Türkistanlılara
kötülük ederek Çin’e iade eden sözde devletlerin, bir avuç
Doğu Türkistanlının işgalci Çin’e karşı vermekte olduğu
bağımsızlık mücadelesinden çıkartacakları çok dersler
olmalıdır…
DÜNYADA CAZİBE MERKEZİ(!) HALİNE
GELEN ÇİN’İN GERÇEK
YÜZÜ(2)
18.04.2006
Kanada’nın yasal vatandaşı sayılan bir Uygur Özbekistan’a
gidecek olsa işgalci Çin hükümeti Özbekistan hükümetinin
başındakilere baskı yaparak söz konusu Uygur’u
tutuklatabilmektedir.
Amerikan
vatandaşı sayılan bir Uygur bayan Türkiye’ye gitmek
istediğinde işgalci Çin hükümeti Türkiye hükümetine baskı
yaparak vize verdirtmemektedir. Geçen yıl da Amerika ve
Avustralya vatandaşı olan Uygurlar Türkiye’ye ziyarete
gittiklerinde işgalci Çinliler yine Türkiye’ye baskı
uygulayarak hava alanından içeriye girmelerine izin
verdirtmemiştir. Komünist Çin hakimiyeti, Asya kıtasındaki
kötü sıfatlı bir filizlenme olup, o kesilip atılmadıkça
Asyada ve dolayısıyla dünyada barış sağlanamayacak, Asya
halkı özgür olamayacak, Asya devletlerinde demokrasi ve
adalet tesis edilemeyecektir.
Batı ülkeleri eğer devamlı olarak işgalci, katil ve terörist
Çinlileri destekleyip onların işlediği ve işemekte olduğu
insanlık suçlarına göz yumacak olursa, içinde bulunduğumuz
asırda “Amerika Otonom Bölgesi’, Kanada Otonom Bölgesi“,
Almanya Otonom Bölgesi, İngiltere Otonom Bölgesi gibi yeni
Otonom bölgeler ve Pekin’e doğrudan bağlı bölgelerin ortaya
çıkması muhtemeldir!!
İnsani ahlâktan yoksun, hiçbir dini inancı bulunmayan
görünürdeki maddi menfaatten başka hiçbir şeyi aklına bile
getirmeyen inançsız Çinliler her türlü canlıyı yemekten
çekinmezler. Aynen kendilerinin dedikleri gibi kanatlılardan
olan uçaktan başka, dört ayaklılardan olan masa ve
sandalyeden başka her şeyi zerre kadar tereddüt etmeden
yerler.
Bazı
haberlere bakıldığında Çin Fenler Akademisi bünyesindeki
gıda araştırma bölümü yakında Doğu Türkistan’dan talan edip
götürdükleri petrol ve kömür gibi organik maddeleri ham
madde yaparak dünyada yeni bir yiyecek türü icat etmek için
finansman ayırarak araştırmalara başlamışlardır.
Çinliler
medeni bir millet oldukları için(!) başka insanların hiç
kullanmadıkları gıdaları keşfetmek ve yaşamayı yeni
teknikler geliştirmek suretiyle yoluna koymuş olup, geçen
yıl Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetine bağlı Mekit
nahiyesinde eşek sütü kombinası kurarak sayısız eşekleri
orada toplayarak orada sütünü almaya ve satmaya başlamıştı.
Bundan başka eşek eti, eşek derisi ve eşeğin bütün
organlarından kurutulmuş et konserveleri hazırlayıp Çin
pazarlarında piyasaya sürmüştür. Yukarıdaki mahsulatları
uluslar arası pazarlara sürerek bu cihetteki boşluğu
doldurmuş olduklarını övünerek ilan etmişlerdir. Bu haberi
RFA’da yayınlamıştı.
Bu
yıldan başlayarak Çin hükümeti özel meblağ ayırarak kedi
eti, köpek eti, fare eti ve sansar eti konserveleri
hazırlayarak uluslar arası pazarlardaki boşluğu(!)
doldurarak piyasaya sürmeyi resmileştirmiş bulunmaktadır.
Dünyadaki bütün canlıların etlerinden yemek hazırlayarak
onu, Yüesey (Guandong kızartması) diye adlandırarak Çin
lokantalarına satan Çinli teröristler sokaklarda yalnız
dolaşan insanları yakalayıp götürerek Lokantalarının
mutfaklarında çeşitli yemekler hazırlayarak satışa
sunmaktadırlar. Çin hükümeti zaman, zaman bazılarını ifşa
ederek cezalandırsa da çoğunluğuna göz yummaktadırlar. Çünkü
Çinli yetkililerin bir çoklarının bu türden özel(!)
yemeklere düşkünlükleri biliniyor.
Ayrıca
ceninlerden ve çeşitli insan uzuvlarından hazırlanan ve Çin
tababetinde kullanılan ilaçların bir çokları, Çin komünist
partisi hükümranlığındaki emeğin ucuz, ulaşımın kolay,
yabancı yatırımcıların yatırım yapma fırsatlarının çok
olduğu söylenen, ayrıcalıklarla dolu bir uluslar arası Pazar
olduğu iddia edilen Çin’de çokça bulunmaktadır. (Devam
edecek)
DÜNYADA CAZİBE MERKEZİ(!) HALİNE GELEN.
ÇİN’İN
GERÇEK YÜZÜ (1)
17.04.2006
Bu yazı dizimizde yer
yer yabancı kaynaklardan derlenen ve Çin’in gerçek yüzünü ortaya koyan
bilgiler aktarmaya çalışacağız. Umarız ki; yıllar yılı Çin tarafından
inanılmaz derecede mağdur edilmekte olan Doğu Türkistanlıların
anlatımlarını ve bir diğer deyişle Doğu Türkistan halkının dünya kamuoyuna
yaptığı ikaz ve uyarıları yanlı olduğu ve Çinlilere haksızlık edildiği
düşüncesi ile savsaklayanlar çok değer verdikleri batılıların verdikleri
bilgileri dikkate alırlar…
Bilindiği gibi Çinliler,
Doğu Türkistanlılardaki nüfus artışını engellemek, asimile etmek ve hatta
sistemli bir şekilde tamamen yok etmek maksadıyla türlü entrikalar
çevirmektedirler.
Faşist Çin hükümeti
hamile olan Uygur kadınlarını zorbalıkla yakalayıp hastaneye götürerek
karnındaki çocuğunu alıyor.Komünist Çin saldırganları Doğu Türkistan’a
saldırdıkları 1949 sonlarından başlayarak milli ordu mensuplarını,
savaşçıları, din alimlerini, din adamlarını, aydınları, vatanperver zatları,
teşkilatçıları, saldırganlığa, müstemlekeciliğe ve zulme karşı duran, karşı
durma ihtimali bulunan Doğu Türkistanlı Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek ve Tacik
gibi Türk boylarının münevver gençlerini, arazi sahiplerini, gayrimenkul
sahiplerini kamplara bölerek hapislere attılar. “Çalışma kamplarında ıslah”,
“çalıştırma yolu ile eğitim” adı altındaki kamplarda bedensel güç gerektiren
çok ağır işlerde çalıştırarak işkence yapmak suretiyle öldürdüler.
Bazılarını da hapishanelerde insanlık dışı yöntemlerle icra edilen vahşice
işkencelerle feci şekillerde katlettiler.
1950 yılından 2000
yılına kadar geçen 50 yıl zarfında sldırgan Çin hükümeti Doğu Türkistan’da
500 bin kişiye siyasi tutuklu yaftası vurarak katliama uğrattılar.
Siyasi tutuklu oldukları
için öldürdüklerinin anlaşılması durumunda uluslar arası kamuoyunda suçlu
duruma düşebileceklerini düşünen cellat Çinliler 1998 yılından itibaren
soykırımın yeni adını keşfederek, “Doğum konrolü”, “Doğum Yasağı” adlarını
verdiler. O tarihten itibaren 2005 yılına kadar olan kısa sayılabilecek 10
küsur yıl içerisinde Doğu Türkistan’ın köy ve kasabalarında, “Doğum Kontrol
merkezlerinde”, “Doğum Kontrol Merkezleri” ne ait Minibüslerin içinde
olmak üzxere 9 milyon Doğu Türkistanlı bebeği öldürmenin dışında sayısız
annelere mecburi olarak kısırlaştırıcı ve düşük yaptracak ilaçlar içirerek
hamile anne adaylarının bebeklerini katlettiler. Bebeklerin dünyaya
gelişlerine adeta ilahi kudret değil de saldırgan Komünist Çinliler karar
verir oldular.
Bebekleri anne karnında
yada beşikte öldürme olayı Komünist Çinliler tarafından yasalaştırıldı.
Öldürülen bebeklerin etini yemek te yasalaştırılmış olup, Çin yasalarında bu
vahşeti önleyici hiçbir maddeye rastlanılmaz.
Askeri yayılmacı,
insanlık düşmanı olan Çinliler kendi devletindeki Çin vatandaşlarını
öldürerek yemenin dışında, Doğu Türkistanlıları, Tibetlileri, Moğolları ve
onların çocuklarını da öldürüp yemektedirler. Çinliler daha da kudurarak
yakın zamanlardan beri Orta Asyada “kazak Otonom Bölgesi”, “Kırgız Otonom
Bölgesi”, “Özbek Otonom Bölgesi”, “Tacik Otonom Bölgesi”, “Afgan Otonom
Bölgesi”, kurmayı doğu Asyada “Japon Otonom Bölgesi”, Tayvan Özel idari
Bölgesi”,”Tayland Otonom Bölgesi” “Kore Otonom Bölgesi” kurmak için ciddi,
ciddi hazırlıklar yapmaktadır. Daha sonraki planlarında ise, “Türkmen Otonom
Bölgesi”, “Azerbaycan OtonomBölgesi”, “Türkiye Otonom Bölgesi” gibi bölgeler
de oluşturmayı da düşünmekte olup, şimdilik bu planlarının adından çokça söz
etmeksizin icra etme yoluna girmiş bulunmaktadırlar. Saldırgan
komünist Çin Hakimiyetinin bu kara niyeti Orta Asya ve Güney Asya
bölgelerini de aşarak Amerika, Kanada ve Avrupa ülkelerine kadar da
yayılmaya başlamış bulunmaktadır.
BİR “ŞAHİN AVI”
HİKÂYESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
15.04.2006
Televizyonda ilgimi çektiği için izlediğim şahin avını konu alan bir
programda kuzeydoğu Anadolu bölgesinin dağlık ve ormanlık alanlarında şahin
yakalamak için günlerce pusuya yatan ve hedefteki şahini yakalamak için akla
hayale gelmedik yöntemler geliştiren, şahinlerin zaaflarını çok iyi tespit
etmiş olan Şahin avcılarının zekası insana parmak ısırtacak türdendi.
Bilindiği gibi şahinler, masmavi gökyüzünün ve ormanlarla kaplı dağlık
alanların güvercinden biraz daha büyükçe olan yırtıcı kuşlarındandır. Bu
kanatlı hayvanlar ekolojik sistem içerisinde doğa kanunlarının kendilerine
sağladığı avantajlardan yararlanmak suretiyle beslenerek hayatlarını
sürdürürler. Bu etobur kanatlılar uçsuz bucaksız göklerde yaşamlarını
özgürce sürdüren bir kuş türüdürler.
Şahinleri yakalamak için insanoğlu öncelikle tuzak kafesler kullanıyor. Bu
kafesin içerisine bir ipin ucuna bağladığı bir böcek asıyor. Bu böceği yemek
için kafesin içine giren bir tarla kuşu söz konusu tuzak kafeste mahsur
kalıyor. Avcılar bu tarla kuşunu alıp ayaklarından kısa bir ip ile bir
sırığın ucuna bağlıyorlar. Gözlerini de, sahibinin kendisine ayakları
hizasından verdiği yemleri görebilecek şekilde suni kapakçıklarla
kapatıyorlar ve eğitim başlıyor. Sahibi elindeki sırığı sık sık havaya doğru
kaldırmak suretiyle tarla kuşunu havalandırıyor. Tarla kuşu da sırığın ucuna
ayaklarından bağlı olduğu için bir iki kanat çırpıp sırığa tekrar konuyor.
Daha sonra vadinin yüksek bir yerinde çalı
çırpılardan kendisine bir sığınak yapan şahin avcısı, şahinlerin vadinin
içinden kendisinin bulunduğu tarafa doğru mevsimin hangi dönemlerinde ve
hangi hava şartlarında çıkıp geleceği gibi ince hesapları da yapmış olarak
sığınağın içerisinde pusuya yatıyor. Bulunduğu yerden kendisini göstermeden
sırığın ucundaki tarla kuşunun arada bir çırpınmasını sağlıyor. Bu tarla
kuşunun da tam önüne şeffaf iplerle örülmüş yaklaşık 3 metre ebadında bir ağ
geriyor. Vadiden yukarı doğru süzülüp gelen şahinler de çırpınan tarla
kuşunu görür görmez adeta bir mermi gibi uçarak tarla kuşuna doğru
saldırıyor fakat önündeki ağı göremediği için avcının ağına şiddetle
çarparak avcının eline düşüyor. İşte bundan sonra ayaklarından ince bir
kayış kordonla bağlanan gökyüzünün özgür kuşu şahin için esaret hayatı da
başlamış oluyor… Şahin avcısı da yakaladığı şahini ya başkalarına satıyor,
yada belli bir eğitim safhasından sonra başka kuşları avlamada kullanıyor.
Artık şahinin kumandası avcının elindeki tasmada
Bana bu şahin avı serüveninin en ilginç ve
acımasızca gelen tarafı insanoğlunun aynı cinsten olan kanatlı hayvanları
zincirleme bir şekilde birbirlerine karşı insafsızca yem olarak kullanıyor
olmasıydı…
Bu şahin avı hikayesini izlerken, dünyada
kendilerini hakim güç olarak gören devletlerin kendi çıkarları söz konusu
olduğunda ülkeler arasında insafsızca türlü hile ve desiseler tesis ederek
milletleri nasıl birbirlerine düşman hale getirdiklerini, ekonomik,siyasal
ve askeri açılardan kendilerine mahkum hale getirdikleri devletleri kendi
çıkarlarına nasıl alet etmekte olduklarını düşündüm…
Ebediyen özgür yaşamayı arzulayan milletlerin
aç gözlülükten azami derecede kaçınmaları gerektiğini, tamahkarlık içindeki
milletlerin mutlaka bir gün başka emperyalist devletlerin peyki, maşası ve
kölesi haline geleceğini tahayyül ettim…
Çok cazip gibi görünen ve iştah kabartan
sunumlara at gözlüğü ile bakarak ulaşmak isterken kendisini hangi
tehlikelerin beklediğini düşünmeyenlerin her an tuzağa düşebileceklerini bir
defa daha gördüm ve ürperdim…
Kurt ile bekçi köpeği arasındaki kısa süreli
dostluk sonrasında esaret altında tok yaşamaktansa, özgür olarak aç yaşamayı
tercih eden Kurt’un, tok yaşayan(!) fakat gündüzleri hep zincirle bağlı
yaşamayı kabullenen bekçi köpeğinin şaşkın bakışları altında köyün
yakınlarından dağlara doğru nasıl bir heyecanla koşup gittiğini gözümün
önüne getirdim ve “YAŞASIN ÖZGÜRLÜK!!” dedim…
“SÖZ
GÜMÜŞSE SÜKUT ALTINDIR” SÖZÜNÜN GERÇEKLİĞİ
12.04.2006
Dünya
dengelerinin değişmesinin kaçınılmaz olduğu bir dönemde çok önemli bir rol
oynama konumunda bulunan Türkiye’de, en alt kademeden en üst noktalarda
bulunanlara kadar her kesin ağzından çıkan cümlelere, son derece dikkat
etmeleri gerekir. Bilhassa devleti idare etme görevini üstlenmiş olan
zevatın ne söylediği ve nasıl bir tavır içinde olduğu çok daha önemlidir.
Stratejik müttefikimiz(!)olan Amerika, Irak’tan sonra İran’a karşı askeri
bir müdahalede bulunmanın planlarını yaparken ve Büyük Ortadoğu
Projesinin(BOP) pürüzsüz yürümesini isterken önünde hiçbir engel tanımayan
bir tavır sergilemektedir. ABD yönetimi kendi planlarını yürürlüğe koyarken
Türkiye’nin kesinlikle köstek değil destek olmasını istemektedir. Hükümetin
ise oldukça kafası karışık görünüyor. Çünkü, en azından ABD’nin İran’a
müdahale için İncirlik’ Hava Üssünü kullanmak için izin isteyebileceği
meselesi Ankara’nın uykularına sekte veren bir konudur. Bu konuda ABD
yetkililerinden bir talep geldiği taktirde hükümet ne cevap verecek bekleyip
göreceğiz.
Elbetteki hükümetin sıkıntısı yalnızca bundan ibaret değil. Son zamanlarda
hissedilir bir şekilde artış gösteren terör eylemlerinin muhalefetin elini
güçlendirdiği düşünülürken diğer yandan da milletimizin moraline olumsuz
yönde etki ettiği bir gerçektir. Bunun müsebbibinin yine hükümetin
kendisinin olduğunu söylemek gerekir. Çünkü Türkiye’de yirmi yılı aşkın bir
süredir devletin güvenlik güçlerinin canla başla mücadele etmekte olduğu eli
kanlı PKK terör örgütü 10 Ağustos 2005 tarihinden sonraki dönemde daha da
gemi azıya almış görünmektedir. Bundan sonra, “10 Ağustos 2005 tarihinden
önceki terörle mücadele ve 10 Ağustos 2005 tarihinden sonraki terörle
mücadele” olarak bir değerlendirme yapmak yanlış olmayacaktır. Zira
Başbakan’ın anılan tarihte, “Türkiye’nin bir Kürt sorunu vardır.Bu sorunla
yüzleşecek özgüvenimiz ve demokratik cesaretimiz de vardır” demesi,
kesinlikle Kürtleri temsil etmeyen dış güdümlü kiralık katiller topluluğu
olan PKK terör örgütünün başbakanın bu söyleminden cesaret alarak şehir
merkezlerinde de terör estirmeye başlamasından başka bir şeye yaramamıştır.
Ayrıca Türkiye’de, PKK terör örgütüne dolaylı olarak destek veren ve
siyasal örgütler şemsiyesi altında Türkiye’ de varlıklarını sürdüren bir
takım siyasi ve sivil örgütlerin varlığı da biliniyor. Bunların asıl
maksatlarının PKK terör örgütünün sözcülüğünü yapmak olduğunu da bilmeyen
yok. Terör örgütü yandaşlarının sokak eylemlerine hız verdiği bir zamanda
DTP’ lilerin Başbakandan ilginç bir zamanlama ile randevu talep etmiş
olması kafa karışıklığı içindeki Başbakan’ın kendisinden beklenmedik bir
söylemde bulunmasına yol açtı. Tarih 06.04.2006 “Elde silahla dolaşmaya
gerek yok. Silahsız gelirsin, masada her şeyini konuşursun.” Başbakan’ın bu
beyanını bazı basın ve yayın organları ve muhalefet partileri haklı olarak
anladıkları biçimde yorumladılar. Gerçekten de bu davetin kime yapıldığı
açık ve net değildi. Çünkü; Türkiye’de gerekli formaliteleri yerine
getirerek kurulmuş olan bir siyasi partinin mensuplarının elinde silahla
dolaşması gibi bir durum söz konusu değildi, olamazdı da… O halde
başbakan’ın sözlerinin muhatabı, her kesin anladığı şekilde başbakan’ın
deyimi ile “elinde silahla dolaşan” lar kimler ise onlardır. Sonradan
açıklama yapmaya çalışarak “…Kimse bunu evirip çevirip bir yerlere çekmesin…”
demesi tatmin edici bir açıklama olmamıştır…
Tepeden tırnağa ülkedeki müspet menfi her türlü gelişmeden sorumlu olması
gerekenlerin kırk kere düşünerek konuşmaları gerektiği bir defa daha ortaya
çıkmış olmaktadır. Söylenen sözlerin sıkıntısını sonradan ne ülke çeksin, ne
Türk milleti çeksin, ne de sözün sahipleri…
GELECEK
NESİLLERİMİZ GURUR KAYNAĞIMIZ OLMALIDIR
11.04.2006
Müslüman
Türk milletinin temel değerlerinden ve asırlarca diğer milletlerin gıpta
ettiği hasletlerimizden mahrum olarak yetişmekte olan yeni nesillerimizden
bir çoğunun yaşamlarında ve kişisel yapılarında çok büyük bir boşluk
kaldığını söylemek gerekir.
Bu
boşluğu da ne yazık ki; karanlık maksatlı, Türklük ve Türkiye düşmanları
yerli taşeronları ve yardakçıları vasıtasıyla bir şekilde dolduruyorlar.
Türkiye üzerine oynanan oyunları sezebilen feraset sahibi insanlarımız
yıllar yılıdır söylemleri ve yazıları ile Türk milletini ikaz etmeye
çalışıyorlar. Fakat bir noktadan sonra inisiyatif onların elinde olmayıp
hükümetlerin ellerine geçtiği için toplumda sözlerine değer verilen bu
değerli şahsiyetler yeterince seslerini duyurmaya muvaffak olamamaktadırlar.
Çünkü; eğitim ve öğretim önce ailede ve daha sonra da okulda devam
etmektedir.
Okullarda verilen bilgiler çocuklarımızın
belki sınıf atlamalarında (Gerçi şimdilerde 11 dersten zayıfı bulunan bir
öğrencide bir üst sınıfa geçirilmektedir ya ) rol oynuyor. Fakat, arzulanan
eğitimi almasında ve Türk milletinde olması gerekken hasletleri kazanması
konusunda ne yazık ki bir yarar sağlamıyor.
Bu gün gençler arasında giderek çoğalmakta
olan uyuşturucu madde bağımlılığı, güpegündüz yapılan ve adına kapkaç
denilen gasp, şiddet yanlılığı, hırsızlık, soygun, gayri meşru kazanç
yollarının cazip hale gelmesi gibi hadiselerin hepsinin temelinde,
çocuklarımıza ne ailede, ne de okulda vermeyi başaramadığımız yada, vermeye
çalışmadığımız, daha doğrusu ideolojik sebeplerle verilmesine birilerinin
hep karşı çıktığı “İslâm İnancı” nın noksanlığı yatmaktadır.
Allah sevgisi, Vatan ve millet sevgisi, hakka
riayet etme, kanaatkarlık, İnsan haklarına saygı, özgürlüğün nerede başlayıp
nerede bitmesi gerektiği, servet düşmanlığının tehlikesi, Türk milletinde
var olan şeref ve haysiyet gibi kavramların öğretilmediği bir ortamda
gençlerden çok iyi insanlar olmalarını beklemek bana göre, ekmeden biçmek
istemek ve soğuk tandırdan sıcak ekmek beklemeye benzer…
Kalpleri Allah ve vatan sevgisi ile dolu bir
gençlikten kime niçin zarar gelsin? Dinsizliği ve din düşmanlığını çağdaşlık
zanneden bir takım insanlar gençlerimizin inançlı olmasından neden bu kadar
endişeye kapılırlar ve korkarlar anlamak mümkün değildir. Ülkemizde hemen
her gün karşılaştığımız istenmedik olayların müsebbipleri ve kahramanları(!)
çoğunlukla sözünü ettiğimiz bu sözde çağdaş zatı muhteremlerin görmek
istedikleri insan müsveddesi kişiler değil midir? Başkalarının sırtından
geçinmeyi bir hayat tarzı haline getiren asalaklar kendilerinden sonra gelen
nesilleri de kendileri gibi görmek isteyenlerdir.
Türk ve Türkiye düşmanlarının Türk çocuklarını
ve gençlerini hedef olarak seçmelerinin yegane sebebi, dünyada Türkiye’nin
en genç nüfusa sahip bir Müslüman Türk ülkesi olmasındandır. Onlar
biliyorlar ki; Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlâk ve fazileti ile yetişecek
olan gelecekteki Türk gençleri, çok uzak değil önümüzdeki on yıllarda gerek
dünya teknoloji yarışında ve gerekse de kalkınmada bir çok dünya
devletlerini geride bırakacak kabiliyete sahip olacaklardır.
Türkiye’nin idaresinde söz sahibi olanlar da
yabancılara toprak satışını, “alt kimlik”, “üst kimlik” tartışmaları
başlatarak Türk kimliğini kamufle etmeyi bir yana bırakıp ecdatlarımızın
ruhlarının da gurur duyacağı nesiller yetiştirmeye gayret etmelidirler.
Bilindiği üzere insana yapılan yatırım en
değerli ve anlamlı yatırımdır…
Türkiye, Türklerin yaşadığı bir Türk ülkesi
anlamına geldiğine göre “Ben Türk’üm” demekten Kendisini Türk olarak kabul
eden hiç kimse yüksünmemelidir, korkmamalıdır…
“MEDENİYET PROJESİ” DİYE DİYE
08.04.2006
Ölen
bölücü terör örgütü mensubu teröristlerin çetelesini tutarak her ölen
teröristi de ölenlerin üzerine ilave ederek “Acımız şu kadardı şimdi şu
kadar oldu” diyen Belediye başkanı hangi ülkeye ait bir vilayetin belediye
başkanıdır ki; Türkiye Cumhuriyeti Devletini korumakla görevli Türk
askerlerine kurşun sıkarken ölen teröristlerle aynı safta olduğunu açıkça
ilan ediyor?
“Medeniyet Projesi” adı altında geçmiş hükümetlerin ve bu günkü hükümetin
üye olabilmek için gösterdiği bütün çabalarına rağmen üyelik tarihini bir
yana bırakın sadece müzakere tarihi alabilmek için uğraş verdiği AB’nin
Türkiye’ yi daha onlarca yıl oyalamaya devam edeceği aşikardır.
Birkaç vatan haini teröristin ölümünü bahane ederek şehirlerde terör estiren
PKK yandaşları, dünyanın bazı ülkelerinde Türkiye denilince ilk akla gelen
vilayetlerimizden biri olan İstanbul’da bile belediye otobüslerini içinde
masum insanlar olduğu halde ateşe vererek yakma cüretini gösterdiler.
Çevrede önlem almaktan başka bir şey yapmayan polislerimize bile taş ve
sopalarla, molotof kokteyllerle saldırdılar. Türkiye’de bazı
vilayetlerimizde çok büyük zararlara sebep oldular. Polislerimiz hayatlarını
tehlikeye atmak pahasına aldıkları emir gereği sükunetle davrandılar…
Polislere karşı en küçük bir direnme gösteren kişileri cadde ortasında
komaya sokana kadar üç-beş polisin tekme tokat dövdüğü ve hatta
kurşunlayarak öldürdüğü Avrupa ülkelerinin, son günlerde Türkiye’de terör
estiren PKK yandaşlarını himaye eden açıklamalar yapmaları ne ile izah
edilebilir?
Avrupa Parlamentosu üyesi 46 kişinin, terör örgütünden ve terör örgütü
yandaşlarının eylemlerinden tek kelime bahsetmeden Türkiye’ye kınama
mektubu göndermiş olması Türkiye’nin hayranlık duyduğu(!) AB’nin ülkemize
yönelik asıl niyetlerinin ne olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.
“Acımız şu kadardı şimdi şu kadar oldu” diye
PKK’lı teröristlerin leşlerine sahip çıkan malum Belediye başkanı daha
birkaç gün önce Şırnak Gabar Dağında kalleşçe şehit edilen 5 Mehmetçiğimiz
hakkında ne diyecek?
Sırtını AB’li yardakçılarına dayayan PKK
terör örgütü ve yandaşları Türkiye’nin AB zaafından istifade ile Türk
milletinin tahammül sınırlarını zorlayan tahriklerini sürdürüyor. Fakat
necip Türk milleti bu oyunlara asla gelmeyecektir.
Bazı gazeteci- yazar ve siyasetçiler son
günlerde ülkemizde cereyan eden olaylar konusunda ahkâm keserek doğu ve
güney doğu bölgelerimizde yatırımların arttırılması,yeni istihdam
alanlarının açılması ve diğer iyileştirilmelerin yapılması yolu ile terör
eylemlerinin önlenebileceğini söylemeye başladılar. Bu doğrudur. Bu
düşüncelere katılmamak mümkün değil. Doğu ve güney doğu illerimiz de
Türkiye’mizin bir parçası ve orada yaşayan insanlarımız da bizim
insanlarımız. Orada maddi kalkınmayı hak eden insanlarımız elbette
çoğunlukta. Fakat anlaşılamayan bir şey var. Devletin o bölgede yapmak
istediği yatırımları baltalayan, iş makinelerini ateşe veren, okulları
kundaklayan, gönderilen öğretmenleri, doktorları, hemşireleri katledenlere
karşı da bölge halkının tavrını netleştirmesi gerekmiyor mu? Tehditle ve
kandırmakla sokaklara dökülen 10-12 yaşlarındaki çocuklar kimlerin çocukları?
onlar dağdan inmediğine, indirilmediğine göre üç beş çapulcunun
inisiyatifine ve yönlendirmesine terk edilen bu çocuklara anne ve babalar
neden sahip çıkmıyorlar? Şu da açık ve net olarak biliniyor ki; Terör örgütü
yanlılarının dertleri iş, ekmek ve kalkınma olmayıp, dünyadaki Türkiye
düşmanlarının taşeronluğunu yaparak bölücülük yapmaktır.
O halde, Türkiye’yi idare edenler Avrupa
Parlamentosundan gelen ucube mektuba gereken cevabı acilen ve etkili bir
biçimde vermelidir.
BARIN KATLİAMININ
16. YILINDA DÜNYA KAMUOYU YİNE
SUSKUNLUĞUNU KORUYOR
06.04.2006
Dünya
tarihinde nadir yaşanan katliamlardan biri olan “BARIN KATLİAMI” nın bu yıl
16. yılına girilmiş bulunulmaktadır.
Çin
işgali altındaki Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetine bağlı Aktuğ
nahiyesinin Barın kazasında 4 Nisan 1990 tarihinde Ramazan ayının 17. günü
bölge halkının bir camiyi ibadet edilebilir hale getirmeye çalışmasına mani
olmak isteyen Çin polislerinin silahsız insanların üzerine gelişigüzel ateş
açması sonucunda patlak veren ve kısa zamanda bütün bölgede bir milli kıyam
hareketine dönüşen savaş sırasında son model silahlarla donanmış Çin polis
ve jandarma güçlerine karşı Doğu Türkistan halkı önce ellerine
geçirebildikleri keser, kazma, kürek vs. gibi ilkel silahlarla karşı
koymuşlar, daha sonra ise Çinlilerden elde ettikleri silahlarla günlerce
çatışmışlardır.
Savaşın gidişatından endişeye kapılan Çin polis ve jandarmaları acilen
takviye güç gönderilmesini istemişlerdir. Çin işgal idaresi bu istek üzerine
Lençu’daki Çin hava indirme tugayından 7000 kişilik paraşüt birliğini
bölgeye sevk etmiştir.Bundan sonra ise, işgalci Çin devletinin havadan ve
karadan saldırıya geçmeleri ve hatta kimyasal silah kullanmaları sonucunda
çocuk, genç, yaşlı ve kadın ayrımı olmaksızın binlerce Doğu Türkistanlı
hunharca katledilmiştir.
Fakat
işgalci Çin devleti şunu açıklıkla görmüştür ki; Doğu Türkistan’ın sadece
küçük bir bölgesinde patlak veren bu savaş sırasında Çin ordusunun bile
iştirak ettiği bastırma hareketinde yeterli başarı sağlanamamış, hiçbir
askeri eğitim almamış olan Doğu Türkistan halkının direnişi karşısında bir
ara ciddi bir şekilde korkuya kapılmak zorunda kalmışlardır. Bunu, “Kızıl
Cellat” olarak anılan Çinli General Wang En Mao Çin hükümetinin bir
toplantısında “Tanrıya şükür Kaşgar isyancıların eline geçmedi. Eğer
isyancılar Kaşgarı ele geçirmiş olsalardı bütün dünyaya Doğu Türkistan’ın
istiklalini ilan etmiş olurlardı. O zaman bizim başımız büyük derde girerdi”
sözlerini sarf etmesinden anlıyoruz.
Bu
katliam sırasında beşikte yatan bir Müslüman Türk çocuğunun üzerinde 77 adet
mermi izine rastlanılmış olması Çin vahşetinin hangi boyutlarda olduğunu
gösteren açık bir delildir. Fakat Bu milli kıyam hareketi ne kadar kanlı
bastırılırsa bastırılsın, dünya durdukça Doğu Türkistan halkı özgür olma
fikrinden ne pahasına olursa olsun asla vazgeçmeyecektir. Bunu en açık
misali olarak; 1953, 1955, 1957,1962, 1967, 1969,1970 ve 1985 ile 1989
yıllarındaki büyük çaplı milli ayaklanmaları ve 1990 barın ve de 1997 Gulca’
da başlatılan milli kurtuluş hareketlerini gösterebiliriz. Doğu
Türkistanlılar işgale uğradıkları 1949 yılından beri büyüklü küçüklü 500’ü
aşkın milli ayaklanma hareketi meydana getirmişlerdir.Bütün ayaklanmalarda
çok kanlı bir şekilde bastırılmalarına rağmen asla pes etmeyeceklerini
açıkça ortaya koymaktadırlar.
Bu ayaklanmaların bir çokları dünyada geniş
yankı uyandırmasına rağmen dünya kamu oyu suskunluğunu ve tepkisizliğini bu
gün olduğu gibi hep sürdürmüştür. Hemen her gün Irkî aşağılanmalara maruz
kalan, asırlardan beri Doğu Türkistan halkında kökleşmiş ve yerleşmiş olan
İslam dininden vazgeçmesi için türlü baskılara uğrayan, kendi ülkesinde
sefalete ve açlığa mahkum edilen, “Doğum kontrolü” adı altında açık bir
soykırımla karşı karşıya bulunan, Eğitim ve öğrenimden mahrum bırakılan,
Tarihi ve kültürel değerleri ayaklar altında çiğnenen ve kısacası
yeryüzünden tamamen yok edilmekle karşı karşıya bulunan Doğu Türkistan
halkının, tabii bir hak ve insani bir refleks olarak Çinli işgalcilere karşı
koymasının adını terörizmle özdeşleştirenler de Çinin işlemekte olduğu
insanlık suçlarına ortak oluyorlar demektir…
AB RÜYASININ BİZDEN ALIP
GÖTÜRDÜKLERİ
05.04.2006
Türkiye’nin
yaklaşık yarım asırdır sürdürdüğü AB’ye girebilme serüveninin bu cennet
vatanımıza ve aziz Türk milletine neler kaybettirdiği apaçık ortada iken
bizim halâ aynı maceranın kulvarında adeta at gözlüğü ile bakarak yol almaya
devam etmemiz anlaşılır bir durum değildir.
Yıllar yılıdır neredeyse her attığımız adımı hep Avrupalılara yaranmak ve
onlardan bir “Aferin” alabilmek için attık.1960’lı yıllarda Türkiye’deki
varlıklı aileler arasında çocuğunu Avrupa’da okutmak neredeyse bir moda
haline geldi. Bu yüzden tanınmış Türkiye’deki eşraf arasında alabildiğine
bir yarış başladı. Avrupa ülkelerinde tahsil görerek Türkiye’ye dönenlere
adeta uzaydan gelmişler gibi bakılmaya başlandı. Yine o yıllarda Almanya
yolunun Türk işçilerine açılmış olması Türkiye’de birçok aile dramlarının
yaşanmasını da beraberinde getirdi.
Almanya’ya işçi olarak gidebilme şansını(!) elde edenlerin bazılarının
Türkiye’de bıraktığı eş ve çocuklarını terk ederek oraları mekan tutmaları
bir çok ailenin parçalanmasına ve ocakların sönmesine sebep oldu…
İkinci dünya harbinde neredeyse yerle bir olan Almanya’ya akın akın işçi
göndermek durumunda kalan Türkiye’nin o yıllarda kalkınma yolunda kendi
işçisine ihtiyacı yokmuydu? O sıralarda Türkiye kendi başbakanını ve
bakanlarını cezalandırmanın peşindeyken Almanya çoktan kalkınma hamlesini
başlatmış Türk işçileri ile muasır medeniyeti yakalamaya çalışıyordu.
Türkiye’de 1970’lerde iktidarda olanlarda da mantık hiç değişmedi. Sürekli
her işimizi Avrupa’ya endekslediğimizden dolayı bir türlü tam bağımsız bir
ülke gibi kalkınma hamlesini başlatamadık. Bu günlere gelindiğinde Türkiye
olarak AB’ye üye olabilme heyecanımızdan ve Avrupalı olabilme hayalimizden
hiç kopmayarak daha tehlikeli bir sürecin içine doğru sürüklenmeye başladık.
Aradan geçen onlarca yıllık mücadele
sırasında gide gide bir arpa boyu bile yol gitmediğimizin sebeplerini
araştırmadan önümüze konulan ve ülkemizin bütünlüğüne, Türk milletinin
birlik ve beraberliğine kast edenlerin senaryolarını kendi içimizdeki
“Kraldan çok kralcı” kesilenlerimizin elleri ile uygulamaya başladık. Ne
zaman Türkiye kendi ayakları üzerine dikilmeye çalışsa Avrupalı dostlarımız(!)
tarafından yeni bir dayatmayla karşılaştık. Bütün yaşamımızı AB
standartlarına uydurmak isteyenler ne yazık ki; Müslüman Türk milletinin
yaşamını “uyduruk” bir yaşama çevirmeye çalışmaktadırlar. AB’nin ilk
müdahale ettiği alanlarımızın başında Türk milletinin asırlardır mensubu
olduğu İslam dini ve Milli Birlik ve beraberliği gelmektedir. Her nedense
sanki Türkiye’nin kalkınmasının önündeki tek engel dini inancıymış gibi
sürekli olarak aynı alana saldırılarını yerli taşeronları vasıtasıyla
sürdürüyorlar.
Milli birlik ve beraberliğimizi bozmak içinde
sistematik olarak etnik ayrılıkları körüklemektedirler. Şu anda geldiğimiz
noktaya kadar olan süreci bütün ayrıntıları ile ve gerçekçi bir gözle bir
gözden geçirdiğimizde görülecektir ki; AB’ye üye olabilmemiz yolunda ufukta
en ufak bir sinyal bile yok iken bu yolda ülke ve millet olarak
kaybettiklerimiz bir hayli fazladır. O halde bu ucu belirsiz karanlık
tünelde düşe kalka sağımızı solumuzu yara bere içinde bırakarak ilerlemeye
çalışmanın hiçbir mantığı yoktur. Bu aziz Türk milleti bu zilleti asla hak
etmiyor…
Çinli’ye güvenen hükûmet Doğu Türkistanlı’lara güvenmiyor
mu?
Her
ne kadar Doğu Türkistan halkının kimliği hakkında Türkiye hükûmetlerine
yeniden bilgi vermeye kalkışmanın anlamsız olacağını bilsek de, bu güne
kadar Doğu Türkistan'a ve Türkiye'yi kendi vatanı bilerek Türkiye' de yaşama
yolunu seçen Doğu Türkistanlılara karşı Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri’nin
sergiledikleri tavırlar ve duyarsızlıklar, Türkiye kamuoyuna bir defa daha
Doğu Türkistanlılar hakkında kısaca bilgi vermeyi zaruret haline
getirmiştir…
Doğu
Türkistan halkı İslâm dinine mensuptur. Doğu Türkistan halkı Türk milletinin
ilk defa İslâmiyet'le tanışmasına (Karahanlılar döneminde) vesile olan
karışıksız Türklerdendir. Tarih boyunca her çıkan rüzgârın etkisiyle yön
değiştirmemiştir. Bukalemun misali her ilgi duyduğu renge bürünmeye
kalkışmamıştır. İnsanî değerlerine bağlı kalarak insanlığını unutan ve
unutma temayülünde olanlara erdemli insanın nasıl olması gerektiği konusunda
örnek teşkil etmiştir. Doğu Türkistan Türkleri, dünyada nerede nasıl durması
ve karşılaştığı olumlu yada olumsuz olaylar karşısında nasıl davranması
gerektiğini şaşırarak kozmopolitleşmeyen Türk'lerdendir. Türk milletine
mensup olmaktan da her zaman gurur ve mutluluk duymuşlardır.
Uzun
yıllardır dünyanın en şovenist, en gaddar, en emperyalist ve en İslâm ve
Türklük düşmanı bir millet olan Çinli’lerle mücadele etmek zorunda kalmasına
rağmen asla boyun eğmeyen, teslimiyet içine girmeyen, rahat yaşamak(!)
kaygısıyla topraklarının kutsiyetinden asla taviz vermeyen, birileri istiyor
ve dayatıyor diyerek, öldürülmek ve hapse atılmak pahasına da olsa Müslüman
Türk kimliğini açıkça söylemekten ve haykırmaktan çekinmeyen, Türk
milletine özgü örf, adet, gelenek ve göreneklerini her türlü zor şartlar
altında yaşatmayı ve ayakta tutmayı, kendilerine ecdatlarının kutsal bir
vasiyeti olarak kabul edip sürdüren, Türkiye ve Türklük sevdalısı
insanlardır…
Ülkelerinin, Çin gibi insanlıktan zerre kadar bile nasibini almamış bir
emperyalistin işgaline uğraması Doğu Türkistanlıların en büyük
talihsizlikleri olmuştur. Bu yüzden dünyanın hemen her ülkesinde çok ağır
manevî bedeller ödemek zorunda kalmaktadırlar.
Günümüzde bir çok dünya milletleri arzuladıkları her türlü imkânı elde etmiş
olmanın getirdiği doyumsuzluk sonucunda ruhsal alemlerindeki büyük boşluğu
ancak kendi millî kimliklerine sahip çıkmakla doldurabilecekleri sonucuna
vararak, kendi soylarına sahip çıkma ve gelecek nesillerini de koruma altına
alma çabası içine girmiş olmasına rağmen Türkiye neden kendi soydaşları
olan Doğu Türkistan Türklerine sahip çıkmıyor. Onların dert ve ızdıraplarına
karşı duyarsız davranıyor… Yoksa Türkiye Doğu Türkistanlılara Çinlilere
güvendiği kadarda mı güvenmiyor. Türkiye'nin kime güveneceği konusuna
gelince acizane bir tavsiyemiz olacak o da, Orhun Abideleri’ndeki Bilge
Kağan’ın ve Bilge Tonyukuk'un Çinli’ler hakkındaki uyarılarının bir defa
daha gözden geçirilerek beyinlere nakşedilmesidir…
Ne
yazık ki; hal böyle iken dünyadaki Türk kimliğini dumura uğratmayı ve
mümkünse dünyadaki Türk varlığını yok etmeyi atalarının bir kutsal vasiyeti
olarak kabul eden ırklar ve devletler Türk dünyasının göz bebeği olan aziz
Türkiye'mize Türkiye'yi idare edenlere, ve Türk milletine milliyetsizleşmeyi
dayatmaktadırlar. Bunu yapmak dünyadaki Türk düşmanlarının birinci
vazifeleridir.. Fakat düşündürücü olan, Türkiye'mizin bu dayatmaları âdeta
damarlarına önceleri azar azar uyuşturucu zerk edilerek uyuşturucu müptelâsı
haline getirilen insanlar gibi “AB” hayalleri içerisinde tedrici olarak
Türklük kavramının ve Türk milletine mensup olmanın çok önemli bir husus
olmadığını düşünmeye başlama sürecine girmekte (girdirilmekte) olduğu
gerçeğidir…
Eski
Sovyetler Birliği’nin dağılması öncesi esaret altındaki Türk dünyasının
“Kızıl Elma”sı Türkiye, bu gün Türkiye sınırları dışındaki Türk milletine
mensup insanlara karşı inanılmaz bir duyarsızlık sergilemektedir. Batı
Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin devlet adamlarının zaman, zaman Türkiye'nin
kendilerine olan ilgisizliği sebebiyle yaptıkları açıklamalar biliniyor.
Rusya Federasyonu’na bağlı özerk Türk toplulukları, Musul ve Kerkük
Türkleri’nin feryatları ayyuka yükseldi. Komünist Çin işgali altındaki 40
milyonluk nüfusa sahip Doğu Türkistan Türklerinin Türkiye'den
beklentilerinin boşa çıkmakta olduğunu ayrı tutarsak, üstüne üstlük Türkiye
yetkilileri tarafından zaman zaman Doğu Türkistan Türkleri’nin yaralarına
tuz basan davranışlarla karşılaşmak insanı âdeta kahrediyor…Çin devlet
başkanına durup dururken üstün liyakat madalyası takdim edilmesi, Doğu
Türkistanların aleyhine “Gizli Başbakanlık Genelgeleri”nin yayınlanması, Bir
dönem Başbakan yardımcısının Çin'i ziyareti sırasında Çin başbakanına altın
tabanca hediye etmesi gibi… Tabii ki Türkiye'nin Doğu Türkistan Türklerini
rencide eden davranışları bunlarla son bulmadı.
12
Temmuz 2005 tarihinde Yalova Kültür Merkezi’nin daveti üzerine Avusturya'dan
Türkiye'ye giriş yapan Merkezi Amerika'da bulunan Sürgünde Doğu Türkistan
Hükümetinin Cumhurbaşkanı Ahmet İgemberdi Dışişleri Bakanlığı’nın
“Türkiye'ye girişinin engellenmesi” hakkındaki yazısı ile karşılaştı.
Türkiye'deki Çin Büyük Elçiliğinin hükûmete yaptığı baskılar sonunda Ahmet
İgemberdi Atatürk Havalimanı'ndan geri dönmek zorunda bırakıldı.
Türkiye şimdi de, “Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı ve Helsinki
Yurttaşlar Örgütü”`nün Nisanda İstanbul`da düzenleyeceği “4.Dünya Demokrasi
Hareketi” kongresinin daveti üzerine Türkiye'ye gelmek için vize
başvurusunda bulunan Uygur insan hakları ve demokrasi hareketinin lideri
Rabiya Kadir`e vize vermedi.
|