HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

     M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

 

HAZİRAN- 2006

ÇİNLİ HEYETİN TÜRKİYE ZİYARETİ

VE BAŞBAKAN’A BAZI HATIRLATMALAR

30.06.2006

 

Sözde resmi yada gayri resmi Çinli heyetler son yıllarda adeta Türkiye’yi mekan tuttular. Bu sözde heyetlerin biri gidiyor diğeri geliyor. İşin ilginç olan tarafı Çinli heyetlerin(!) bu geliş gidişlerinde her zaman her yönlü olarak Türkiye zararlı çıkıyor. Karşılıklı görüşmeler sonrasında sözler veriliyor, imzalar atılıyor ama sonrasında Türkiye’nin Çinlilere verdiği sözler harfiyen ve hatta daha fazlası yerine getiriliyor ama ne yazık ki; Çinliler hiçbir zaman verdikleri sözlerde durmuyorlar, attıkları imzaların müeyyidelerini yerine getirmiyorlar. Söz konusu heyetlerin karşılıklı görüşmeleri sonrasında bizim bazı saf iş adamlarımız, bürokratlarımız ve siyasilerimiz de kendilerince çok büyük işler başarmışlarcasına övünüp dururlar. Çinliler oldum olası her türlü toplantı yada görüşmelerde karşı taraftan bir sayı sınırlaması getirilmediği sürece Çin’i mümkün olduğu kadar kalabalık bir şekilde temsil etmeye özen gösterirler. Bu, komünist Çin devletinin özel ve önem verdiği bir politikadır.

Sebebine gelince, Çinliler son derece fırsatçı bir topluluk oldukları için katıldıkları her ortamda kalabalık görünerek kendilerinin dünyanın en fazla nüfusuna sahip bir milleti oldukları gerçeğini vurgulamak, karşı tarafı etkilemek ve bu yolla akıllara çeşitli sorular yerleştirmek istemeleridir.

Bilindiği gibi “Çin” denilince akıllara dünyanın en kalabalık nüfusuna ( Dış ülkelerdeki Çinlilerle beraber 1 milyar 500 milyon) sahip bir ülkesi gelir. Bu sebeple de Çinlilerle görüşme gerçekleştiren zatı muhteremlerin ilk akıllarına gelen Çinin kalabalık nüfusu, sözde Çinli turistler ve Çin ile yapılacak sözde ticaretten elde edilecek maddi kazançtır. Bu yüzden de bizimkiler geçmiş yıllarda yaşadıkları hezimetleri çabucak unutarak Çinli heyetlerin karşısında onları memnun etmek için ne yapacaklarını şaşırırlar.

Kimilerinin “yüzen ada” kimilerinin de “hayalet gemi” dedikleri “Varyag” adlı motorsuz geminin boğazlarımızdan geçişine izin verilmesi karşılığında Türkiye’ye 2 milyon turist gönderme sözü veren Çinliler kendilerine yakışanı yaptılar ve sözlerinde durmadılar. Üstüne üstlük o gün bu gündür Türkiye’ye her türlü yollarla kalitesiz ve taklit Çin malları göndermeye devam ederek Türkiye’de birçok dalda üretici firmaların kapılarına kilit vurulmasına ve on binlerce insanın işsiz kalmasına sebep oldular.

Bütün bunlardan ders çıkartmayan mevcut hükümet Çinlilere karşı zafiyetlerini ortaya koymaya devam ediyor. Geçenlerde Çin’in Guandong bölgesinden gelen ve başını Deijang’ın çektiği 23 kişiden oluşan Çinli kafileyi kabul eden başbakan Erdoğan sanki isteği derhal yerine getirilecekmiş gibi “Çinli turistleri ve yatırımcıları Türkiye’ye gönderin” diyerek bir talepte bulundu. Bunun üzerine Çin heyetinin başkanı Deijang “Korkarım Türkiye Çinli dolar” diyerek sözde espri yapmış. Daha önceki yıllarda da Çinli yetkililer Çin Komünist Partisinin 70 milyon üyesinin bulunduğunu ve yıllar içerisinde sadece komünist parti üyelerinden bir bölümünün Türkiye’ye gelmesi veya ticaret yapmasının bile Türkiye’ye yetebileceğini söyleyerek gayri ciddi sözler sarf etmişlerdi.

Ve başbakan sözlerini sürdürüyor: “Bizim gönlümüz geniş her yer dolabilir” sayın başbakan! Bu güne kadar karşılıksız olarak gönlümüzü bu işgalci Çinlilere aça, aça zaten yıllar yılı sizin gibi hükümetlerin bir türlü çözüm üretemedikleri işsizlik had safhaya ulaştı. Fabrikalar kapandı. Esnaf sokaklara dökülerek kendilerini işsiz aşsız bırakmaya devam eden son derece kalitesiz ve sahte Çin mallarını meydanlarda ateşe verdi. Fakat siz halâ Çinlilerin yalanlarına kanarak Türkiye’ye mal ihraç etmelerine zemin hazırlıyorsunuz. Bu nasıl bir vatanseverliktir? Anlamak mümkün değil.

Sonuç olarak Çinli sözde heyet “Türkiye’nin tek Çin politikasını takdirle karşılıyoruz” diyerek, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan’dan asıl almak istediği mesajı aldı. Türkiye, Çin’in toprak bütünlüğüne saygılıydı ve Çin’in “Tek Çin” politikasını kararlılıkla desteklemeye devam edecekti… Başbakanımız böyle diyordu.

Sayın Başbakan! zatı alinizde böylece 1998 yılında Mesut Yılmaz’ın yayınladığı “Gizli Başbakanlık Genelgesi” ne destek vererek “Doğu Türkistan Çin Toprağıdır” noktasına geldiniz. Unutmayınız ki; Türkiye topraklarından 2,5 misli daha büyük bir yüz ölçüme sahip Doğu Türkistan, Çinliler tarafından işgal edilmiştir ve mutlaka bir gün 40 milyon Müslüman Türk nüfusuna sahip bağımsız bir Türk devleti olarak tarihteki yerini tekrar alacaktır.

Doğu Türkistanlıları yalnız bırakıyorsunuz ama, hiç olmazsa Türkiye’yi her yönlü Çin istilasından uzak tutmaya gayret ediniz. Her şey pazarlamaktan ve para kazanmaktan ibaret değildir…

 

İŞGALCİ ÇİN’DEN KORKMAYAN

ARNAVUTLUK DEVLETİ ALKIŞLANMALIDIR

27.06.2006

 Dünya genelinde bağımsız olduklarını iddia eden devletler arasınsa öyle devletler vardır ki; onların bağımsız olduklarını söyleyebilmek zordur. Çünkü yaptıkları her işte, attıkları her adımda tereddüt içindedirler. Bulunacakları her davranışta hep “küresel güçler” olarak adlandırılan devletlerden bir sinyal beklemeye alışmışlardır.

 Küçük bir devlet olmasına rağmen büyük oldukları iddiasındaki birçok devletten daha büyük ve güçlü davranışlar sergileyen Arnavutluk’un Guantanamo mağduru 5 Doğu Türkistan Türk’üne kucak açması ve onları himayesi altına alması bende değişik duygular uyandırdı.

Bilindiği üzere Arnavutluk Cumhuriyeti, 2001 sayımlarına göre 3.510.484 kişilik bir nüfusa sahip, 28.748 km. kare yüz ölçümü olan ve 28 Kasım 1912 yılında bağımsızlığını elde eden bir devlettir. 28 Kasım 1998 tarihinde de referandum yolu ile yeni Anayasa kabul edilmiş olup, Nüfusunun %70’i Müslüman, % 20 kadarı Arnavut Ortadoksu ve % 10’u da Katolik’tir.

Bayrağı ise kırmızı zemin üzerine çift başlı siyah kartal şeklindedir.

Bilindiği üzere ABD Afganistan’ı işgal etme harekâtından sonra birçok insanı El Kaide ile ilişkili olduğu iddiası ile tutuklayıp Guantanamo adını verdikleri esir kampında tutuyorlardı.

Bu tutuklananlar içerisinde Pakistan hükümetinin aymazlığı sebebiyle Amerikan askerlerince 2003 yılında tutuklanarak götürülen 5 Uygur Türk’ü de bulunuyordu. Daha sonra yargılamalar sonucunda bu 5 Uygur’un suçsuz oldukları kanıtlandı ve Amerika hükümeti bu Uygurların Çin’e iade edilmesi durumunda Çin devleti tarafından kesin olarak idam edileceklerini bildiği için aralarında  Türkiye’nin de bulunduğu 20 dünya ülkesine çağrıda bulunarak bu Uygurlara siyasi sığınma hakkı vermelerini istedi. Fakat hiçbir ülke bu Uygurları kabul etmek istemedi. 05.05.2006 tarihinde serbest bırakılan bu Uygurlar nihayet Arnavutluk hükümeti tarafından kabul edildiler.

Bunun üzerine Çin devleti Arnavutluk devletine tehdit bile savurdu ancak, Arnavutluk hükümeti gerçekten bağımsız bir devlet olduğunu göstererek Adil Ablikim, Ababbekri Kasım, Ehter Kasım, Eyüp Haci Ehmet ve  Adil adlarındaki 5 Uygur Türk’üne sahip çıktı.

14.06.2006 tarihinde uluslar arası basına yansıdığına göre Arnavutluk’a yerleştirilen 5 Uygur’a ülkenin siyasi sığınma hakkı vermeyeceği ile ilgili haberler yer alıyordu.

15.06.2006 günü Arnavutluk Dış işleri Bakanlığı bir bildiri yayınlayarak, “Arnavutluk hükümetinin Guantanamo’dan bırakıldıktan sonra Arnavutluk’a yerleştirilen 5 Uygur’u başka bir devlete göndermeyi planladığı hakkında basın ve yayın organlarında çıkan haberler doğru değil. Bu haberler Arnavutluk hükümetinin resmi politikasını yansıtmamaktadır. Arnavutluk hükümeti Arnavutluk devletinin yasalarına ve uluslar arası yasalara uygun olarak söz konusu kişilere yaşam şartı hazırlamıştır. Böylece onların Arnavutluk toplumuna uyum sağlayarak yaşamalarına destek verecektir. Demiştir.

Arnavutluk dış işleri bakanlığının bildirisinde yine, Arnavutluk’a yerleştirilen 5 Uygur’un siyasi sığınma taleplerinin yasalar çerçevesinde yürütülmekte olduğunu, Arnavutluk hükümetinin bu Uygurların Arnavutluk’ta kalmaları taraftarı olduklarını ve bu niyetlerini daha önceden Çin hükümetine de duyurmuş olduklarını vurguladı.

Dünyada insan hakları ve demokrasi konularında sürekli olarak laf üreten ama icraatta ise parmaklarını dahi oynatmayan sözde devletleri kınıyor, dünyanın bir çok devletlerinin açıkça korktuğu ve maddi menfaat elde etme kaygısı ile önünde adeta dokuz takla attığı Çin’in tehditlerine aldırmaksızın doğru olanı ve gerçekten bağımsız bir devlete yakışanı yapan Arnavutluk Cumhuriyetini tebrik ediyor, bütün sağduyu sahibi insanlar gibi var gücümle alkışlıyorum… “Kişinin Ayinesi iştir Lafa bakılmaz”

 “Şanghay İşbirliği Örgütü”nün Asıl Kuruluş Amacı Ve

Geleceği (2)

23.06.2006

Eski Sovyetler Birliğinin bu günkü mirasçıları olan ve aslında Deli Pedro, Lenin ve Stalin dönemlerinin temel zihniyetinden ve hedeflerinden asla kopmayan Ruslar farklı bir yol izleyerek hedefe ulaşma peşindeler.

 Değişen dünya dengeleri ve açılımların hızla devam etmesi sebebiyle içinde bulunulan dünya konjonktürüne ayak uyduruyor görünerek ve yeniden sempati kazanarak kaybettiklerini telafi etme peşinde olan Rusların bundan sonra her türlü yola başvurabilecekleri beklenilmelidir. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı ile hareket eden Rusya, 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca sert restleşmelerle ve neredeyse savaşın eşiğine kadar gelebildiği Çin ile bu gün ciddi bir ittifak (Şanghay İşbirliği Örgütü)kurmak yoluna bile gitmiştir. Çünkü, Çin’in ezeli ve ebedi düşman olarak ilan ettiği Amerika bu gün bütün dünyada etki alanları oluşturma yolunda ciddi bir faaliyet içindedir.

 Bu durum elbette ki; Rusların da işine gelmeyecek bir durumdur. Bazı stratejistlerin değerlendirmelerine göre, 1990’ların başında eski Sovyetler Birliğinin dağılma süreci için düğmeye basan ve eski Sovyetler Birliği esareti altındaki Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsız birer devlet olmasına her yönlü olarak zemin hazırlayan devletin Amerika olduğu söz konusudur. Onlara göre Amerika bundan sonra Orta Asya bölgesine sızmak için kendi mantığına ve amacına uygun idarecileri iş başına getirmek için de her yolu deneyecektir.

Amerika’nın bu girişimlerinden büyük rahatsızlık duyan ve Amerika’nın bölgede başarıya ulaşmaması için de kafa-kafaya vererek her türlü manevraları ve oluşumları icra etme kararı alan Çin ve Rusya yeni bir blok oluşturma ve ABD’nin faaliyetlerini bu yolla akamete uğratma düşüncesindedir.

Deyim yerindeyse ABD, Rusya ve Çin arasındaki bu “köşe kapmaca” daha uzun yıllar boyunca sürüp gidecektir. Bu sebeple kimilerinin “Tek kutuplu dünya” teorileri ciddi şekilde suya düşmüş bulunmaktadır.

Çünkü, iki düşman kardeş olan Rusya ve Çin ABD’nin gidişatını engellemek ve Orta Asya bölgesindeki hakimiyetlerini kaybetmemek peşindedir. Amerika’nın saf dışı bırakılabilmesi durumunda (ki, bu çok zor ve hatta imkânsızdır)Sonuçta Rusya ve Çin yine her biri bölgenin tek hâkimi olma kulvarına girecek ve karşı karşıya gelebileceklerdir.

Fakat, dikkat edilirse Sosyalist ve komünist mantığı temel prensip olarak aldıkları açıkça belli olan bu Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi ülkelerin hemen hepsi de aynı ideolojik sistemin içerisinde yoğrulmuş devletlerdir. İleride bu düşünceler yerini demokrasiye bırakır mı bilinmez, ama bilinen bir gerçek var, oda bu örgütün kuruluşundan itibaren demokratik sistemle bir probleminin olduğu ve bu zihniyete diğer Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin de alet olmakta olduğudur.

Nitekim, Özbekistan devlet başkanının eski danışmanlarından Cihangir Memetof Şanghay İşbirliği Örgütünün asıl maksadının demokrasiyi engellemek olduğunu açıkça beyan etmektedir. Ayrıca Cihangir Memetof, bu örgüte üye devletlerin her birinin hem ayrı, hem de ortak maksatlarının bulunduğunu, Özbekistan devlet başkanı İslam Kerimof’un Orta Asya’da en çok demokrasi karşıtlığı ile eleştirilen bir lider olduğunu ve bu örgüt sayesinde mevcut durumunu koruma maksadı taşıdığını da ileri sürmektedir.

Ama her ne olursa olsun Şanghay İşbirliği Örgütü, İran gibi dünyada ne kadar demokrasi karşıtı devlet varsa ne yapıp edip onları da kendi içlerine alarak dünyada demokrasinin yaygınlaşmasının önüne geçmeyi hedefleyen bir temel yapıya sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

 

Şanghay İşbirliği Örgütü”nün Asıl Kuruluş Amacı

Ve Geleceği (1)

22.06.2006

Şanghay İşbirliği Örgütünün Başkanlar toplantısı 14.06.2006 tarihinde Şanghay’da yapıldı. Bu defa ki toplantının,  söz konusu örgütün 5. yılını hatırlama maksadı taşıdığını söyleyenler olsa da asıl maksat bu değil. Çünkü 2001 yılında Şanghay’da Rusya ve Çin’in önderliğinde tesis edilen bu birlik ilk önceleri “Şanghay 5’lisi” olarak adlandırıldı. Bu birliğe önceleri Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan üye idiler. Daha sonra bu birliğe Özbekistan’da dâhil oldu ve üye devletlerin sayısı altıya çıktı.

Şanghay İşbirliği Örgütünün ilk kuruluş maksadının, birbirlerine sınırları bulunan devletlerarasında sınır güvenliğinin kontrolü ve çıkabilecek problemlerin birlikte çözülmesi olduğu şeklindeydi. Fakat ilerleyen yıllarda bu örgüt ileri sürülen maksat dairesini aşarak terörizmle ve dini örgütlenmelere karşı mücadeleyi de içine aldı. İşin en ilginç olan tarafı ise, yapılan her toplantıda Çin’in Doğu Türkistan özgürlükçülerine karşı mücadeleyi mutlaka gündeme aldırması ve bu konuda daha fazla dayanışma talep etmesiydi.

Şanghay İşbirliği Örgütü her geçen gün biraz daha kuruluş maksadının dışına çıkarak dünyaya gözdağı verme ve özellikle de Amerika’nın Orta Asya bölgesine ciddi bir biçimde sirayet ederek yayılmasının ve siyasi, ekonomik ve Askeri anlamda nüfuz elde etmesinin önüne geçme maksadını ön plana çıkartmaya başladı.

 Bu defa Şanghay’da yapılan başkanlar toplantısının bir diğer özelliği de İran’ı temsilen Ahmedi Necat’ın ve Afganistan’ı temsilen de Karzai’nin katılıyor olmasıydı. Bu iki devletin Şanghay İşbirliği Örgütüne üye olmamasına rağmen Örgüt tarafından bu toplantıya davet edilmiş olması Örgüt yelpazesinin önümüzdeki günlerde genişleyebileceği şeklinde de yorumları beraberinde getirmektedir.

İran’ın bu toplantıya katılışı ile ilgili olarak sorulan soruları cevaplandıran Çin, “İran eğer örgütümüz tarafından terörist bir devlet, ya da terörizmi destekleyen bir devlet olarak değerlendirilmiş olsa idi bu toplantıya davet edilmemiş olurdu” şeklinde bir cevap verse de, İran ile ABD arasında son zamanlardaki sürtüşmeler ve karşılıklı tehditlerin devam ettiği bir dönemde Ahmedi Necat’ın Şanghay İşbirliği Örgütü başkanlar toplantısına davet edilmiş olması dünyada yeni ve ciddi bir bloklaşmanın sinyallerini vermektedir.

Cambridge Üniversitesinin Profesörlerinden Dawid Colling’in konu ile ilgili değerlendirmesi ise şöyle “Şanghay İşbirliği Örgütü hedeflediği anlamda genişleyecek olursa dünyanın en büyük petrol, doğalgaz ve nükleer güç merkezini kontrolü altına alan bir organ olması mümkündür.”

Söz konusu örgütün yalnızca dayanışma örgütü olarak kalacağı düşünülmemelidir. Çünkü 2003 yılında Doğu Türkistan’da müşterek bir askeri tatbikat gerçekleştirmesinden sonra bu güne kadar birkaç askeri manevra daha yapmış bulunmaktadır. Çin ise bu örgütün NATO gibi bir askeri teşkilat olmadığını ileri sürse de eninde sonunda Orta Asya ve hatta dünyada ciddi bir Askeri güç olarak kendisini göstereceği kesindir.

Fakat bu örgütün uzun yıllar ayakta kalabileceğine gölge düşüren gelişmeler de yok değil. Çünkü Özbek, Kırgız ve Kazak muhaliflerin konu ile ilgili görüşleri ileride bir parçalanmanın kaçınılmaz olabileceği sinyallerini vermektedir. Onların görüşlerine göre Rusya ve Çin Şanghay İşbirliği Örgütünü kullanarak ileride bütün Orta Asya’yı işgal etme maksadındadır.

Çünkü Rusya ve Çin lokomotifine bağlı bu örgütte sürekli olarak Doğu Türkistan özgürlükçülerine karşı müşterek mücadele edilmesi gerektiğinin gündeme getirilmesinin sebebi, Doğu Türkistanlıların yıllardır Çin’in kirli çamaşırlarını dünya kamuoyuna ifşa etmekte olduğudur…

 

Çin’in Uluslararası Radyosundan İtiraflar

 21.06.2006

Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını elde etmeye başladığı 1990 yılının başlarından itibaren işgalci Çin Devleti Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan sınırına apar topar bir milyon civarında askeri yığınak yaptı. Bunun sebebi ise, Batı Türkistan’daki bağımsızlık rüzgârlarının Doğu Türkistan’a sıçrayabileceği korkusu idi. İlerleyen yıllarda kazak ve Kırgız hükümetlerinin gerek Çin korkusu yüzünden, gerekse de Çin ile yapmaya planladıkları ithalat ve ihracat sebebiyle Çin’in Doğu Türkistan’daki baskıcı politikalarına açık destek vermesiyle Doğu Türkistan’ın bilhassa kuzey batı bölgelerinde ve Doğu Türkistan’ın tamamında daha fazla kök salmaya yönelik icraatlar başlattılar.

Bu icraatların başında Doğu Türkistan’ın hemen her bölgesinde maden, Petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına hız vermek gelmektedir. Siz muhterem okuyucularımıza, işgalci Çin devletinin 1949 yılından beri devam etmekte oldukları bu aramalar sonuncunda Doğu Türkistan’dan ne kadar çok milli zenginliklerin Çin’e taşınmış olduğunun göstergesi olan sadece bölgesel bazı kaynakların miktarları hakkında Çin Uluslararası Radyosunun 19.06.2006 tarihli yayınlarından bazı özetler sunuyorum. Ancak, Çin radyosunun Doğu Türkistan’ın yerine “Xinjiang” ya da bazı vilayet ve bölge isimlerini kendi deyimleri ile telaffuz etmelerini ise kesinlikle reddettiğimi fakat haberin aslına sadık kalmak zorunda olduğumuzu önemle ifade ediyorum.

“1992'de dışa açılma boyutunu hızla genişleten Xinjiang,(Doğu Türkistan) 2004 sonu itibariyle 135 ülke ve bölgeyle ticari bağlantı kurdu. Kazakistan ise, Xinjiang'ın (Doğu Türkistan) en büyük ve en sağlıklı ticari ortağı haline geldi. Kazak yetkililer sanayileşme adımlarının hızlandırılacağını kaydettiler. Alev Dağı (Yalkun Tağ) Turfan bölgesinde yer alan tanınmış bir turistik bölge. Burada uzun süren petrol arama çalışmaları sonucunda Alev Dağı (Yalkun Tağ)nın altında 300 milyon ton petrol ve doğal gaz yatağı bulunduğu, bunların 70 milyon tonluk kısmının değerlendirilebilir halde olduğu tespit edildi. Birkaç yıl sonra Alev Dağı'nı ziyaret eden turistler, yörenin eşsiz doğal güzelliklerinin yanı sıra, geniş kapsamlı petrol çıkarma çalışmalarına da tanık olabilecekler.

Xinjiang'ın(Doğu Türkistan) Balikun İlçesi'nde yer alan Santanghu havzasında 1950'li yıllarda başlatılan petrol arama çalışmaları, uzun bir dönem fazla sonuç getirmemişti.

Ancak 2004 yılında yeni yöntemlerle yeniden başlatılan petrol arama çalışmaları sonucunda bu havzada 180 milyon tonluk petrol ve doğal gaz rezervi bulundu. Burası, önümüzdeki üç yıl içinde yılda 500 bin tonluk petrol üretim kapasitesine ulaşacak. Bunun dışında Turfan-Hami Çukuru'nun kuzeyinde de 110 milyon ton petrol ve 37 milyar 200 milyon metreküp doğal gaz rezervi bulundu. Bu yeni keşiflere dayanarak, Turfan-Hami Petrol Havzası İşletmesi, üretim hedeflerinde önemli değişiklikler yaptı ve 11. Beş Yıllık Gelişme Planı'nın sona ereceği 2010 yılında yıllık petrol üretimini 2 milyon 300 bin ton, doğal gaz üretimini de 2 milyar metreküp olarak belirledi.”

Bir iki bölgedeki petrol ve doğal gaz rezervlerini Çinlilerin kendi ifadeleri ile verdikten sonra bir iki bölgedeki aramalar sonucunda ortaya çıkan kömür rezervleri hakkındaki radyo haberlerini de sizlerin dikkatlerine sunuyorum.

“Xinjiang (Doğu Türkistan)Jeoloji ve Maden Kaynakları Arama ve Değerlendirme Müdürlüğü'ne bağlı arama ekipleri, uzun süren arama çalışmaları sonucunda şimdiye kadar bölgede 68 milyar 500 milyon ton kömür rezervinin bulunduğunu, kömür tabakalarının kalınlığının 80 metreye ulaştığını, kilometrekare başına düşen azami kömür üretiminin 90 milyon tonu geçe bileceğini tespit ettiler.”

 

 Kırgız Ve Çinli Yetkililer Arasında Doğu Türkistanlılara

Darbe Vurma Anlaşması

20.06.2006

Ülkeleri Çin işgaline uğrayan ve yıllar yılı bağımsızlık mücadelesi vermekte olan Doğu Türkistanlılar, içinde bulundukları özgürlük mücadelesi sürecinin sonunda mutlaka bir gün arzu ettikleri ve hayatta olmalarının tek sebebi ve hedefi olan İstiklallerini elde edeceklerine bütün kalpleri ile inanmaktadırlar.

Tarih boyunca ulvi değerler uğruna mücadele edenleri düşmanlarının ne topu, ne tüfeği, ne de kalabalık oluşları değil, uğradıkları ihanetler ve sırtlarından hançerlenmek yıkmıştır.

11.06.2006 tarihinde alınan bir haberde Kırgızistan Başbakanı Kurmanbek Bakıyev Çin’deki iki gün süren ziyaretini tamamladı.09 Haziran günü Çin’e gelen Kurmanbek Bakıyev  Çin devlet başkanı Hu Jintao ve Başbakan Venjibao’larla görüşerek, Çin ile Kırgızistan arasında siyasi, iktisadi ve kültürel işbirliğini daha sıkı hale getirmek ve derinleştirmek için fikir birliğine vardılar. Fakat bu ziyaretten de kendi çıkarları açısından vazife çıkartan işgalci Çin devleti Kırgızistan ile Çin’in “Doğu Türkistan Güçleri” ne birlikte darbe vurmaları gerektiği şeklinde bir anlaşma yapmayı da gündemine alarak, “Doğu Türkistan güçleri”ne darbe vurmanın uluslar arası terörizme darbe vurmanın bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiği şeklinde bir anlaşma da birlikte imza altına aldılar.

Bu görüşmelerin sonucunda Kırgızistan Devlet başkanı Kurmanbek Bakıyev ve Çinli yetkililer birlikte bir ortak bildiri yayınlayarak bundan sonraki süreçte, Kırgızistan ile Çin’in güvenlik dayanışmasını güçlendirmek ve “Doğu Türkistan’ı da içine alan üç türlü güçler ve sınır ihlalleri neticesinde ortaya çıkan suçlarla ortak mücadele etme kararı aldılar. Bunlardan başka yine, Çin-Kırgızistan ortak bildirisinde “ Her iki tarafın da birbirlerinin topraklarında ülke güvenliği, toprak bütünlükleri ve sahiplik haklarını tehdit edecek örgütlenmelere izin vermemek” şeklinde maddeler de yer almaktadır.

Bu demektir ki; Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kırgızistan’da zaten yıllardır Doğu Türkistanlılar oldukça büyük tehlikelerle karşı karşıya yaşıyorlardı. Söz konusu anlaşmalardan sonra ise Kırgız hükümeti Kırgızistan’daki Uygurların tamamını yakın markaja alacak ve Kırgızistan sınırları içerisinde devam eden Doğu Türkistanlı avına hız kazandıracaktır.

Türk milletinin tarihi düşmanları olan Ruslar, Çinliler ve daha başkaları Asırlar boyunca iç içe yaşayan kardeş Türk boylarını birbirlerine düşman hale getirerek ve onları birbirlerinden uzaklaştırarak en büyük kötülüğü yapmışlardır. Büyük Türkistan’ı Ruslar ve Çinliler paylaştıktan sonra Rusların ellerine geçirdikleri Türk topraklarının adı Batı Türkistan, Çinlilerin ellerinde kalan taraf ise Doğu Türkistan olarak anılmaya başlanır oldu. Oysaki her ikisi de aynı Türk soyuna mensup Uygur, Kazak, Özbek, Türkmen, Kırgız vs. gibi boylardı. Özellikle Ruslar bu Türk boylarının her birine ayrı bir millet muamelesi yaparak birbirlerinden uzaklaştırdılar… Fakat en elem verici taraf 1990’ların başlarından itibaren bağımsız olan Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerindeki bu Türk boylarının Orhun yazıtlarında yer alan uyarılara kulak vermeksizin Rusların ve Çinlilerin oyunlarına ve entrikalarına kapılarak kendilerini boy adları ile ayrı birer millet gibi görmeye başlamaları idi.

Bu durumdan ise son yıllarda en büyük zararı görenler bu Türk boyları ile kan, din, dil ve kültürel birliktelik içinde olan Doğu Türkistan Türkleri oldu. Çin zulmü ve tehdidi sebebiyle çok zor şartlar altında Batı Türkistan’a sığınan Doğu Türkistanlılar ne yazık ki; bu kardeş ülkelerin idarecileri tarafından hep Çin’e teslim edildiler.

Anlaşılan o ki; Kırgızistan’ın başına Rus kuklası diktatör Askar Akaev gibi bir diktatörden sonra onu aratmayacak türden Kurmanbek Bakıyev gibi Doğu Türkistanlı düşmanı yeni bir diktatör daha gelmiştir.

Bundan sonra Kırgızistan’daki Doğu Türkistanlı kökenlileri çok zor günler bekliyor…

   

İşgalci Çin Rehinecilik Yapıyor

14.06.2006

 Doğu Türkistan’ı işgal eden Çin devleti ezelden beri terörist idi. Son zamanlarda masum insanları rehin alan bir terörist devlet konumuna da ulaştı.

Gasp, soygun, hırsızlık, taammüden adam öldürme, Irza geçme, yalancılık, iftiracılık, katliam yapmak, soykırım yapmak, asimilasyon vs., vs., vs. gibi gayri insani ve gayri ahlâki adlandırmaları duymak bile insani duygulara sahip her kese ne kadar  yitici gelen terimlerdir…

Bütün bu cürümlerden her hangi birini ya da bir kaçını işleyen insan müsveddeleri toplum içerisinde yer ve dost edinebilir mi? Bu kişilerin sözleri ve icraatları toplum tarafından tasvip edilir mi? “Böyle psikopat yapıya sahip birine sırf parası olduğu için tamahkar bir yaklaşımla ve ondan maddi çıkar sağlamak adına dost olunabilir mi? Bunlarla hiç şerh koymaksızın beşeri münasebetler kurulabilir mi? Elbette ki hayır! Milyon defa hayır!!

Peki bu cürümleri noksansız olarak işleyen eğer bir devlet ise, bu devletle diğer devletlerin münasebetleri ne olmalıdır? Haksız yere işgal topraklardaki insanların bütün maddi ve manevi haklarını gasp eden,  İnsanlarını katleden, soykırım yapan, asimilasyona uğratan, O ülke insanlarını her türlü insani haklardan mahrum eden, zenginlik kaynaklarını sömüren, çocuklarını okulsuz ve eğitimsiz bırakan, Anne adaylarının en kutsal hakkı olan anne olma haklarını zoraki uygulamalarla ellerinden alan ve daha burada akla gelebilecek sayısız insanlık dışı uygulamalarla dünya insanlığını tehdit eden bir devlet olan Çin ile diğer dünya ülkelerinin farklı alanlarda ilişkiler kurmaları, bu sahtekâr ve çok yüzlü Çin milletine fütursuzca ve düşüncesizce kucak açılması ne ile izah edilebilir?

Bazı zamanlarda buna Türkiye’de dâhil olmak üzere birçok ülkelerin “Çin ile karşılıklı kültür alış-verişinde bulunmak için bir dizi anlaşmalar imzalandı” şeklinde haberlerle karşılaşıyoruz… Çin ile özellikle Türkiye’nin kültürel alanda ne anlaşması olabilir? Türk insanı onların yediklerini yiyebilir mi? Çinlilerin kendi ifadelerine göre “Kanatlılardan havada uçan tayyare ile dört ayaklılardan yerdeki masa sandalye dışında her şeyi yeriz” diyen ve insan eti yemeye kadar varan bir milletle nasıl bir mutfak kültürü alış verişi yapılabilir? Küçücük bir odanın içerisinde balık istifi gibi 20-25 kişi yatabilen ve sabah kalktıklarında küçük bir leğenin içerisindeki su ile yine bu 20-25 kişi sıraya girerek yüzlerini yıkayan bir milletle hangi İslâmî ve insani ölçülerle kültür alış verişi yapılabilir. Folklor konusunda ise, kendi şuur altlarındaki kişiliklerinin yansıması olan bir ejderha maketi içerisindeki birkaç Çinlinin hoplayıp zıplaması dışında nesi alınabilir?

Bir psikopat insanla insani değerlere önem vererek yaşayan bir insan nasıl dost olmazsa, aynı şekilde psikopat bir devlet ile de insan haklarına saygılı, demokrasiye inanan ve uluslar arası ilişkilerin seviyeli olarak sürdürülmesinden yana olan devletlerin de Çin ile ilişki ve dostluk kurmayı denemeden önce kırk kere düşünmeleri ve ihtiyatlı davranmaları gerekmez mi??

İşgalci Çin devleti, son yıllarda Doğu Türkistan’dan dış ülkelere çıkmak zorunda kalarak bir yolunu bulup ülkeden ayrılanların orada kalan ailelerine her türlü eza ve cefayı reva görmektedir. Günlük gece yarısı operasyonları ile gözaltılar,günlük sorgulamalar, günlük tehdit ve baskılar, çocuklarını okuldan atmak, hastanelerde tedavi etmemek gibi insanlık dışı muameleler.

En son olarak ta, Doğu Türkistan’daki Çin zulmünün son bulması ve Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için mücadele etmekte olan ve Amerika’da Uygur-Amerikan Derneği Başkanı olan Rabiye Kadir’i susturabilmek için Kadir’in Doğu Türkistan’daki çocuklarını sebepsiz yere tutuklayarak resmen rehin almışlardır. Devlet olmaya asla yakışmayacak düşük seviyeli davranışlar içindeki Çin ile ilişki kurmak isteyen devletlerin mevcut durumlarını bir defa daha gözden geçirmeleri gerekir… 

DÜNYA KUPASI KARŞILAŞMALARI VE

DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

16.06.2006

Dünya Kupası Futbol karşılaşmaları başladı ve bir çok dünya ülkesinde insanlar kendi ülkelerinin milli takımlarının bu yılki dünya kupası karşılaşmalarına katılma şansını elde etmiş olduğu için büyük bir heyecanla adeta ekran başına kilitlendiler.

Fakat, anlayamadığım husus, Türkiye’de bir çok insanın şu anda günlük yaşamını dünya kupası futbol karşılaşmalarının saatlerine göre tanzim etmiş olması…İnsanın “sizi ne ilgilendiriyor bu maçlar?” diyesi geliyor. Çünkü evde, okulda , toplu ulaşım araçlarında, işyerlerinde ve kahvehanelerde varsa yoksa dünya kupası futbol karşılaşması kritikleri…

Türkiye’deki insanlar kadar futbol aşkı(!) ile iç içe yaşayan bir başka millete az rastlanır. Futbol fanatizmi derseniz bizde, destekledikleri futbol takımlarının ayrı olması yüzünden adeta birbirleri ile düşman olma noktasına gelen insanlar bizde, futbol karşılaşmaları öncesinde stat kapılarındaki kontroller esnasında adeta savaş alanına giden savaşçılar misali envai çeşit silahlarla donanmış insanlara rastlamak bizde, kendilerince hatalı buldukları en küçük bir olumsuzluk karşısında insanlıktan çıkmışçasına ağza alınmadık her türlü küfürleri, ya kendilerinin desteklemek için orada bulundukları takımlarına, ya karşı takıma, yada hakeme karşı ağızlarından salyalar akıtarak savuranlar bizde, maç bitiminde kendilerince maç sonucundan vazife çıkartarak(!) tribünlere zarar vermek, sandalyeleri kırıp dökmek ve fırsat elde ederlerse de sahaya kadar inip birbirlerine tekme tokat saldırmak bizde, Stat dışında futbol takımlarını yerlerine ulaştırmak için gelmiş olan güzelim otobüsleri taşlamak, kırıp dökmek ve hatta ateşe vermek bizde… Ama gelin görün ki; Futbol maçlarının birer spor karşılaşması olduğu ve olabildiğince karşılıklı centilmenlik gerektirdiğini ve her maçın insanlar arasında yeni dostlukların vesilesi olması gerektiği konusunda ise en ufak bir emare yok…

Transfer sezonlarında futbol kulüpleri arasında  ne müthiş paraların döndüğü ,ise ayrı bir alameti farika. Ortada sözü edilen paraların miktarlarını duyan nice ebeveynler vardır ki; hiçbir alt yapı hazırlığı imkanı olmamasına rağmen “Bu devirde ya topçu, ya popçu olacaksın” cahilliği içinde   “Benim oğlum futbolcu olmalı” diyerek okuldan çocuklarını bile almaktadırlar.

Türkiye’de devletin Futbol için gösterdiği müsamaha ise hiçte küçümsenecek seviyelerde değildir. İnsanların Futbolu çok sevmesine, belirli bir takımı bir spor severlik anlayışı sınırları içerisinde desteklemesine ve hatta çocuklarının kabiliyetleri ölçüsünde futbolcu olmasını istemelerine hiçbir diyeceğimiz olamaz… Fakat her ne hikmetse bu kadar futbol meraklısının, futbolseverin(!) olduğu bir ülkede milli takım neden dünya kupalarına katılma şansını (Becerisini gösteremedi demek daha doğru olacaktır.) elde edemedi?

Ülkemizde kimi tanınmış futbolcuların çalımlarından ve kasılmalarından geçilmez. Bazı sözde futbolcularda vardır ki; Her gece alkolün su gibi aktığı bir başka eğlence merkezinde bilmem hangi kadınla kameralara istemediği halde(!) yakalanma numaraları yaparak caka satarlar.

Söyler misiniz Allah aşkına? Türkiye’de Futbolun yada futbolcunun başarıya ulaşmasının önünde hangi engeller var? Türk milli takımı dünya kupalarına gitme konusunda neden bu kadar gevşek davrandı? Bizim milli takımımızın, bu günlerde sıkça isimlerini duyduğumuz, fakat daha önceleri böyle bir ülkenin varlığından bile haberdar olmadığımız muz cumhuriyetlerinin takımları kadarda mı milli ruhu yoktu??

Bence Türkiye’deki futbol, spordan sorumlu devletin yetkili birimlerinden başlayarak büyük bir ciddiyet içinde yeniden sorgulanmalı, her kademeden her kesin sorumlulukları milli bir ruh içinde bir defa daha anladıkları dilden hatırlatılmalı, başarılı olamayan ve yerini doldurmakta aciz davrananlar kim olursa olsun evlerine gönderilmelidirler.

Gerçekten bu yıl dünya kupası karşılaşmalarında Türkiye’nin ismini duyamamak beni ve benim gibi milyonlarca Türk insanını derinden etkiledi ve üzdü. Yazık… Çok yazık…

 

DR. ÇÖHREGANLI’ İRAN’A İADE EDİLMEMELİDİR

12.06.2006

Bu güne kadar gerek Çin işgali altındaki Doğu Türkistan söz konusu olduğunda ve gerekse de Türk dünyasının her hangi bir bölgesindeki Türklerin sıkıntılı durumları söz konusu olduğunda tabii olarak ilk aklımıza gelen ve hep yardım elini uzatmasını beklediğimiz devlet yaklaşık bir asra yakın bir süredir kesintisiz olarak bağımsız yaşamış ve sonsuza kadar da bağımsız yaşamasını bütün kalbimizle arzu ettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştur.

Zaman, zaman bazı siyasilerin aymazlıkları sebebiyle hayal kırıklıkları yaşadığımız dönemler olsa da, yine dünyadaki bütün Türklerin yegane istinatgahı ve ümit kaynağı Türkiye olmaya devam ediyor.

05.06.2006 pazartesi günü 10 günlük inceleme gezileri ve muhtemelen de Türkiye’deki bazı siyasilerin görüşme konusunda verdiği olumlu sinyaller sebebiyle Türkiye’ye gelen  GAMOH (Güney Azerbaycan Uyanış Hareketi) Lideri Dr. Mahmut Ali  Çöhreganlı, GAMOH temsilcisi Hüseyin Türkeli’nin verdiği bilgilere göre, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat’ın bizzat Başbakan R.T. Erdoğan’ı aradığı ve tutuklama emrini İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun vermesiyle  kaldığı otele baskın düzenleyen İstanbul Zeytinburnu İlçe Emniyet Müdürlüğü İnfaz Birimleri tarafından gözaltına alındığı şeklinde.

O sırada Dr. Çöhreganlı’nın yanında bulunan Tekin Maharlı’nın en son verdiği bilgiler,  Çöhreganlı’nın Emniyetten alınarak MİT’e teslim edildiği ve Ankara’ya doğru yola çıkartıldığı fakat tam olarak nerede olduğunun ise bilinmediği yolunda…

Türkiye’den medet uman ve Türkiye’den yardım bekleyen, vatanları işgal altında olup, katliamlarla, soykırımlarla ve asimilasyonlarla mücadele etmek zorunda kalan Türkler Türkiye’den ne zaman ciddi bir yakınlık ve siyasi anlamda himaye görecekler? Dünyadaki Türk düşmanlarının Türkiye’den her istediklerini elde etmeleri ne zaman son bulacak? Türkiye’de yıllar yılı hep “Dış Türkler” olarak  adlandırılan ve uzun yıllardır tehlike ve tehdit altında bulunan Türk’ler hep böyle gerçekten dışlanmak zorunda mı?

Özbek muhalif lider Muhammet Salih’i diktatör Kerimov’un talebi üzerine apar topar göz altına alarak sınır dışı eden, Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların tamamını rencide etmek pahasına Çin Devlet Başkanına madalya veren, Sürgünde Doğu Türkistan Hükümetinin Cumhurbaşkanı Ahmet İgemberdi’yi Atatürk Hava limanından içeri sokmayan,bu gün Amerika’da Uygur- Amerikan Derneği başkanı olan Doğu Türkistanlı Rabiye Kadir’in Türkiye’ye girişine Çin’in isteği üzerine izin vermeyen Türkiye, şimdide Fars soykırımı, asimilasyonu ve katliamlarına karşı var olma mücadelesi vermekte olan Güney Azerbaycan’daki 35 milyon Türk’ün lideri Dr. Muhammet Ali Çöhreganlı’yı İran’ın isteği üzerine apar-topar göz altına almış bulunuyor.

İki yıl önce Amerika’ya giden Dr. Çöhreganlı Güney Azerbaycan Uyanış Hareketi’nin  (GAMOH) liderliğini de sürdürüyordu. Fars Şovenizminin baskısı altındaki 35 milyon Türk’ün İran devletinin  yıllar yılıdır Türklere  uyguladığı devlet terörünü de dünya kamu oyuna anlatıyordu.

Dr. Çöhreganlı’ya yakınlıkları ile bilinenlerin yaptıkları açıklamalara göre Türkiye’de bazı Siyasi Parti liderlerinden randevu almış olup, bu günlerde onlarla görüşmeler yapacaktı. Fakat, İran hükümeti Dr. Çöhreganlı’yı susturmak için Türkiye hükümetine baskı uygulayarak göz altına aldırdı. Kuvvetle muhtemeldir ki; İran Dr. Çöhreganlı’nın iadesini de isteyecektir…

Şurası çok iyi bilinmelidir ki; Türkiye’nin Dr. Çöhreganlı’yı İran’a iade etmesi durumunda İran tarafından kesinlikle katledilecektir…

Bu sebeple, Türkiye’deki ve dünyadaki bütün Demokrasi yanlılarını ve Türk Milliyetçilerini Dr. Çöhreganlı’nın İran’a teslim edilmemesi gerektiği konusunda  duyarlı olmaya ve demokrasi ve insan hakları bağlamında tepkilerini göstermeye davet ediyorum.

 

DÜNYADA MİLLİYETÇİLİK VE TÜRK MİLLETİ

09.06.2006

Dünyada Fransız ihtilalinden sonra daha da artarak devam eden ve kim ne derse desin bana göre günümüzde en uç seviyelere ulaşan milliyetçilik akımları ve milliyetçlik, gelecek on yıllar içerisinde veya daha yakın bir süreçte “globalizm”, “entegrasyon”, “transformasyon” vb. söylemlerin hepsini tepetaklak ederek “yeni dünya düzeni” denilen kavramın baş mimarı olacaktır.

Hayranı olduğumuz(!)batılı sözde dostlarımızın Türkiye ve Türk milletine öcü gibi göstermeye çalıştığı ve fakat kendi ülkelerinde ve kendi halkları arasında devletin özel destekleri ile yerleştirilmeye ve özendirmeye çalıştıkları milliyetçilik bütün dünyada çığ gibi yayılmaktadır. Fakat ne yazık ki; Türkiye’de ve Türk dünyasında, dünyada Türk milletinin varlığından rahatsız olan düşmanların maksatlı dayatmaları ve engellemeleri ile Türk milletini asırlar boyunca özgür ve bağımsız yaşamasının sebebi olan milliyetçilikten kopmak kopartılamk üzereyiz. Bu gidişatın müsebbipleri kimlerdir diye sormaya gerek yok. Bu güne kadar Türkiye’de hükümet olmuş bütün siyasilerin az yada çok bu milli benlik erozyonunun yaşanmasında dahli vardır.

Bir can dostumun söylediği gibi “Türk milletinin bağımsızlığı yalnızca Türkiye Türklerinin bağımsızlığından ibaret değildir” Dünyanın dört bir yanında yaşayan Türklerin bağımsızlıklarının kazanılmasında ve kazanılan bağımsızlığın sürdürülebilmesinde Tarih, Türkiye Cumhuriyeti Devletine çok önemli bir misyon yüklemiştir. Fakat, Türkiye’nin tarihin üzerine yüklediği bu misyonu terk etme sürecine girmesine paralel olarak her yönlü sıkıntı ve tehlikelerle boğuşmak zorunda kaldığı da bir gerçektir.

Dünyada yaklaşık 6 milyon km karelik bir coğrafi alan içerisinde varlık mücadelesi vermekte olan Türk dünyası için Türkiye hep bir umut kaynağı, bir yol gösterici ve bir gün mutlaka ulaşılması ve el ele tutuşulması gereken bir ağabey olarak görülmüştür. Keşke Türk dünyası için Türkiye bu konumunu bu güne kadar da sürdürebilmiş olsaydı. Ama 1990’ların başlarından itibaren Batı Türkistan Türklerinin bağımsızlıklarına kavuşmasını müteakip bütün Türk dünyasında hayal kırıklıkları  bir birini kovaladı. Tabir yerindeyse ‘takke düştü kel göründü’ misali Türkiye’nin Türk dünyasındaki politikasızlıkları  bütün Türk dünyasını üzdü.

 Oysa ki; Doğu Türkistan halâ Çin esareti altındaydı, Batı Türkistan Türkleri her ne kadar bağımsızlıklarını ilan etseler de eski Sovyetler Birliğinin ellerine ve ayaklarına taktıkları prangaları kırmışlar fakat ellerindeki ve ayaklarındaki zincir parçalarının şıkırtıları devam ediyordu. Rusya Federasyonuna bağlı kalan diğer Türk toplulukları da bir an evvel tamamen özgür ve bağımsız olmalıydılar. Musul ve Kerkük Türkleri önce Saddam’ın soykırımlarını yaşadı şimdide bir avuç baldırı çıplak Türk düşmanı peşmergenin inisiyatifine terk edildiler. Güney Azerbaycan’daki 35 milyon Türk, İran’ın asimilasyon, soykırım ve devlet terörü ile karşı karşıya bir var oluş mücadelesinin içinde…

Türk dünyası bu kadar çok problemler yumağı içinde boğuşurken Türkiye, “Gemisini kurtaran kaptan” misali bir kenara çekilip yalnızca enflasyon hesapları ve temel atmalarla uğraşırsa maazallah günün birinde dışardan fiili müdahalelerle de karşılaşabilir.Akıldan çıkartılmalıdır ki; Ziya Gökalp’in dediği gibi; “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan/ Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan.” Bu sözleri söyleyenler yıllar yılı “ırkçı”, “Turancı”, “Kafatasçı” denilerek yaftalandılar… Günümüzde ise, Bu cümlelerdeki “Türkiye”, “Türkistan”,ve “Turan” sözcüklerini kendilerine göre değiştiren Global güçler kendilerinin belirledikleri dünya hakimiyeti hedefine doğru milliyetçilik bayrağını dalgalandırarak önlerinde hiçbir engel tanımaksızın son hızla yollarına devam ediyorlar…

Türkiye’de Türk Milliyetçiliğine öcü gibi bakanlar ve tehlike olarak görenler farkında olarak yada olmayarak Türkiye’nin bağımsızlığını, Türk milletinin milli varlığını inkara kalkışanlardır. 300 milyon nüfusa sahip Türk dünyası söz konusu zihniyeti asla affetmeyecek ve mutlaka bir gün hesap soracaktır…

 

SAHTEKARLAR VE DALKAVUKLARI

08.06.2006

Olduğundan daha büyük ve güçlü görünmeye çalışarak, cüceliklerini ve zaaflarını gizlemeye çalışarak insanları yanıltmak ve aldatmak ta sahtekarlığın dik alasıdır.

Bulundukları makam ve mevki her ne olursa olsun o makam ve mevkinin hakkını veremeyen, yerini doldurmakta zorlanan aslında cüce fikirli ve cüce boylu oldukları halde farklı görünebilmek adına insanların önünde dokuz takla atan şaklabanlar yalnızca kendilerine zarar vermekle kalmayıp, adına hizmet üretmekle mükellef oldukları insanlara ve topluma da inanılmaz zararlar vermekte ve onların manevi güç kaynaklarında da telafisi ve tedavisi  imkansız yaralar açmaktadırlar.

Bu tipler dikkatle izlemeye alınacak olursa görülecektir ki; genel yapıları itibarıyla yağcılık, yalakalık, dalkavukluk, düzenbazlık, gizli hırsızlık, başkalarının haklarına tecavüzcülük, asalak geçinme gibi gayri insani ve gayri ahlâki davranışların hemen hepsine sahiptirler. Bunlar için her türlü yol mubahtır. Ortamını bulduklarında, kendilerini dinleyecek, emme basma tulumba gibi her söylediğini yukardan aşağıya kafa sallamak suretiyle onaylayacak bir güruh yakaladıklarında esip gürlerler. Fakat kendi söylediklerine kendileri de inanmazlar. Ama ne yazık ki bu içi boş söylemlere inananlar vardır. Bu menfaat beklentisi içindekiler arada bir “Padişahım çok yaşa” kabilinden sesler çıkartarak karşıdakini cesaretlendirirler. Bu dalkavukları arkasında gören ve çıkar elde etme hırsı yüzünden çatlayacak bir mandayı andırır haleti ruhiye içindeki duygu hırsızı ve istismarcısı, bulunduğu meclisteki yalakalarının nabzına göre şerbet vererek bazen dinden, inançtan ve çıkarlardan söz ederek karizmasına(!) karizma(!) ilave eder.

 Tabir yerindeyse mangalda kül bırakmayan  Bu türden insan müsveddelerini tek başlarına değerlendirmek ve haklarında hüküm vermek yanlış ve hatta haksızlık(!) olur. Çünkü bunların bulundukları yerleri işgal ederek sahiplenmelerinde, insanların gözlerini boyayarak günlerini gün etmelerinde asıl rol oynayanlar, söz konusu hokkabazların kırıntılarına her zaman ihtiyaç duyan bir grup fino köpekleridir. “Şeyh uçmaz müritler uçurur” sözünün  doğruluğunu ispat için var olduklarına inandığımız bu tipten insancıklar menfaatlerine ters düşmediği sürece hayatlarının  her safhasında  sahiplerinin önlerine atacağı birkaç parça kemik kırıntısına muhtaç olarak yaşarlar. Bunların bir önemli özelliği daha var ki; tıpkı sahipleri gibi önlerinden kırıntılar eskidiğinde veya azaldığında, yada kendilerine daha fazla kırıntı vaadinde bulunan başka patronlar keşfettiklerinde bulundukları ve yıllar yılı çıkar sağladıkları mekanları ani olarak terk ederek kaçıp giderler.

Bütün insanlık alemi, kendileri sureti haktan görünerek diğer insanların sırtına kene gibi yapışmak suretiyle hayatlarını idame ettirmeyi alışkanlık haline getiren bu asalaklar yüzünden çok büyük zararlara uğramaktadırlar. Bunlar, başkalarının haklarını gizli yada aleni olarak gasp etmekten  çoluk- çocuklarına haram lokma yedirmekten hiç imtina etmezler. Bu hilkat garibesi yaratıkların en kötü tabiatlarından biri, Haksızlık karşısında da yine çıkarları için  susmayı tercih ederek şeytanlaşmalarıdır. Bunların bin bir türlü maskeleri vardır. Her şart ve zeminde yüzlerine ortama uygun yeni bir maske takarak insanları yanıltırlar. Bukalemun misali,(Allah’ın bu zararsız yaratığına haksızlık etmek istemiyorum) girdikleri her ortama göre renk ve çehre değiştirirler.

Ve bir gün, adam gibi adamların sabırları tükenerek ortaya çıkıp bu yüzsüzlerin yüzlerindeki melanet maskelerini çekip indirene kadar hayatlarını haramla, yalanla, dolandırıcılıkla sürdürüp giderler…

 

İNSANLIĞIN KARŞI KARŞIYA BULUNDUĞU

BÜYÜK VE SİNSİ TEHLİKE ÇİN

07.06.2006

Doğu Türkistan'daki Çin mezalimini ve oradaki Müslüman Türklerin yarım asrı geçkin bir süreden beri nasıl bir milletin işgali altında bulunduğunu dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Doğu Türkistanlılar olarak Türk ve dünya kamuoyuna türlü yöntemlerle anlatmaya çalıştık.

Nevi şahsına münhasır bir millet olan Çinlilerle ilgili olarak Bilge Tonyukuk ve Bilge Kağan gibi bütün ömürleri boyunca Çinlilerle savaşmak zorunda kalan Türk bilgelerinin ve komutanlarının asırlar öncesinden yapmış oldukları uyarıları da zaman, zaman tekrarlamak kaydı ile yapılan anlatımların bu günün insanlarında yeterince bir kanaat uyandırmadığı anlaşılıyor. Çünkü Orta Asya bölgesini de aşarak hemen, hemen bütün dünya devletlerinde ekonomik yada siyasal anlamda etkisini hissettirmeye başlayan Çinliler birden bire gökyüzünden inerek melanetlerini sahnelemiyorlar. Girmek istedikleri ve kendileri için stratejik buldukları ülkelere sahte ve kalitesiz malları ile ve sözde turist adı altındaki nefesleri kokan truva atları ile girdiler, girmeye de devam etmektedirler.

Çocukluğumuzda Çinliler hakkında büyüklerimizin bizlere anlattıkları adeta inanılması mümkün olmayan masallar gibi gelirdi. Fakat bizler büyüdükçe ve Çinlilerle ilgili araştırmalar yaptıkça Çinliler hakkında bizlere anlatılanların ne kadar noksan anlatıldığını ve daha da fazla iğrençliklerle dolu bir karaktere sahip olduklarını öğrendik.

Bilindiği gibi Çinliler 1949 yılında Doğu Türkistan'ı işgal ettiler. İşgalin ilk yıllarında açlıktan ölmek üzere olan bu Çinliler okula giden Türk çocuklarına o zamanların çok kaliteli kalemlerini ve okul eşyalarını vererek karşılığında ekmek isterlermiş. Daha sonraları havada uçan kanatlılardan yerde yürüyen bütün canlıları istisnasız olarak yemeye başlamışlar. Bu sebeple de müthiş derecede ekolojik facialarla karşı karşıya kalındığı anlatılır.

Ellerinde ucu kancalı uzun sırıklarla dolaşan Çinliler, açlıktan ve korkudan köprü altlarına ve kuytu yerlere saklanmış olan kedi ve köpekleri bu demir kancalı sırıklarla çekerek çıkarttıktan sonra yerlermiş. Hatta sokakta oynayan Türk çocuklarını tıpkı bir koyun yada keçinin kilosunu tahmin etmek ister gibi kaldırıp bıraktıklarını görenler var. Ani olarak esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan nice Türk çocuklarının kaçırılıp Çinliler tarafından yenildiği ile ilgili olaylara çokça rastlanılırmış… Bunlar bir an için inanılması mümkün olmayan hadiselermiş gibi gelse de ne yazık ki; hepsi birer gerçek. Çünkü bunların hiçbiri kulaktan kulağa anlatılan hikayeler değil, bizzat bu tür olayları görmüş ve yaşamış olan Doğu Türkistanlıların anlatımlarıdır…

Bundan bir hafta önce Kayseri Gündem Gazetesinde yayınlanan ve Çinlilerin bebek etini nasıl yediklerini gösteren bir fotoğraf ilimizde büyük infiale sebep oldu. Bana telefon ve mesajlarla ulaşan okuyucular böyle bir vahşetin gerçek olup olamayacağı konusunda sorular soruyorlardı. Bende gerektiği gibi cevaplar vererek gazetemizin okuyucularının duyarlılıklarına teşekkür ettim.O fotoğraflar bir İnternet sitesinde yayınlanan fotoğrafların sadece bir bölümü idi. Bu fotoğrafların mahiyetini anlatan Uygurca yazı metnini Türkiye Türk'çesine çevirmiş olmama rağmen o iğrençliklerle dolu vahşetin fotoğraflarını aylık olarak yayınlamakta olduğum İstiklal Gazetesi'nde yayınlamayı uygun bulmamıştım.Fotoğraflardan sonra da söz konusu çeviri metnini bu köşede 4 ayrı bölüm halinde yazdım… Çinlilerin Doğu Türkistanlılara yönelik olarak uyguladıkları vahşet, zulüm,işkence ve soykırımların yanında bir nokta kadar kalacak olan bu fotoğrafa karşı gösterilen tepkinin fazlalığı karşısında bu güne kadar Çin ve Çinlilerin işledikleri insanlık suçlarını kamu oyuna yeterince anlatamamış olduğumuzu ve anlatılanlara da insanlarımızın inanmamış olduklarını gözlemledim…

Börtü-böcek ve her türlü canlılar başta olmak üzere insan eti dahi yiyen bu işgalci Çinlilerin gelecek yıllarda dünya devletleri tarafından yeterli ve gerekli önlemler alınmadığı taktirde insanlığın başına bela olabileceğini bir defa daha tekrarlıyor, kamu oyunu Çin konusunda daha dikkatli ve duyarlı olmaya çağırıyorum…

 

MİLLETİMİZİ VE DEVLETİMİZİ AYAKTA TUTAN

DEĞERLER

03.06.2006

Ülkemizde yaşanan ve yaşanmakta olan bunca olumsuz hadiselerin, toplumsal bunalmışlıkların,her geçen gün sayısı artan problemlerin çözümü için formül üretmesi gereken siyasi iktidarın giderek çaresizleşmesinin,sözde sosyal demokratlar, sözde aydınlar ve laiklik kelimesinin tam olarak anlamının ne olduğunu dahi bilmeyenlerce suni bunalımlar üretilerek soluduğumuz havanın dahi kirletilmekte olmasının ve daha burada saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok sayıda cennet vatanımızı ve aziz Türk milletini kaos ortamına sürüklemeye matuf gayretlerin arasında çok güzel olaylarında gelişmekte olduğunu görüyor ve geleceğimiz adına umutlanıyoruz…

Dün beni ziyarete gelen ve eksik olmasınlar arada bir gelerek karanlık dehlizlerin öbür ucunda görünen bir güneş ışığı misali beni geleceğimiz adına umutlandıran, gönlüme su serpen bir grup Üniversite öğrencisi kardeşlerimin ileriye dönük olarak icra etmeyi düşündükleri planları konusunda bana verdiği bilgiler gerçekten ülkemiz ve Türk milleti adına takdire şayan hedefler idi.

Şu anda aynı düşünceleri paylaşan ve aynı hedeflere doğru sıkı bir dayanışma içinde olabileceklerine inanan 7 kişilik bir arkadaş grubu oluşturduklarını, bu sayının önümüzdeki süreçte daha da artacağına inandıklarını,önümüzdeki günlerde alt yapısını hazırladıkları bir İnternet sitesini faaliyete geçireceklerini, bu site aracılığı ile Türk milletinin ve Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu önemli meselelere bir nebze olsun çözüm üretmek adına parmak basmayı düşündüklerini ve ayrıca; Kayseri’de gerçek anlamda yardıma muhtaç aileler tespit ederek bu ailelere, hayırseverlerin destekleri ile Osmanlı döneminde olduğu gibi gösterişten uzak bir şekilde ve “Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek” düsturu içerisinde yardımda bulunmayı düşündüklerini ve daha bir çok sevindirici müjdeler verdiler… Ben bu genç kardeşlerimi dinledikçe gerçekten ülke olarak içinde bulunduğumuz karamsarlık ortamından bir an için sıyrılıp Türk milleti adına sevindim, umutlandım ve halkımızın tamamının, milletimizi bu gün içinde bulunduğu moral bozukluklarına sevk edenlerden ibaret olmadığını bir defa daha müşahede ettim. Allah bunlar gibi gençlerimizin sayılarını arttırsın.Allah yollarını açık ve her işlerinde muvaffak etsin…

Bu aziz Türk milleti, etrafında olup biten bir çok iç karartıcı hadiselere rağmen kendi karakterinde ve genlerinde mevcut olan takdire şayan yardımseverlik, dayanışma, paylaşma ve mazlumun yanında olma vs. gibi ulvi duygularını harekete geçirerek millet olmanın faziletlerini hayata geçiriyorlar. Nitekim yüzyıllardır bu duygular içerisinde  nice yaralar sarmışlar ve nice badireler atlatmışlardır.

Ülkemizin dört bir yanında devletin hiçbir katkısı olmaksızın faaliyetlerini sürdüren sivil örgütler, gönüllü platformlar, şahıslar tarafından bütün giderleri karşılanılan aşevleri, düzenlenen Kermesler ve sessiz sedasız ihtiyaç sahibi öğrencilere burs veren hayırseverler sayesinde bir çok defalar ülkemizde yaşanabilecek sosyal patlamaların önüne geçilmiş, hükümetlerin acziyetleri sonucunda ortaya çıkan bir çok açıklar yine bu milletin hüsnüniyeti ile bertaraf edilmiştir. Türk milleti zaten İslam inancının emrettiği doğrultuda son derece kanaatkar, sabırlı ve hoşgörülü bir millet olma özelliği ile tanınmıştır.

Batılı sözde dostlarımızı bazı dönemlerde hayrete düşüren de milletimizde var olan bu yardımlaşma duygusu olmuştur. Çünkü onlara göre zaman, zaman Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler esnasında hep dört gözle bir iç kargaşalık beklemişler ve her seferinde de hayal kırıklığına uğramışlardır.

Allah, Türk milletindeki bu güzel ahlakı, bu kardeşlik duygularını ve bir çok sözde hümanist geçinen batılı ve yerli sözde demokratlarda olmayan cevherleri eksik etmesin…

 “Sel Gider Kum Kalır” misali, beceriksiz hükümetler gelip giderler fakat, Aziz Türk milletinde var olan ve milletimizin  millet olarak kalmasını sağlayan değerler hep var olacaktır…

 

TÜRKİYE’DE HER KESİM VAZİFESİNİN

SORUMLULUKLARINI BİLMELİDİR

24.05.2006

Son dönemlerde Türkiye’nin yalnızca Güneydoğusunda değil hemen her bölgesinde cereyan eden bazı hadiseler Türkiye’nin ve Türk milletinin ayağına birileri tarafından vurulmak istenen melanet prangasının birer halkası durumunda olup, gerçek vatanseverleri ciddi olarak kaygılara sevk etmektedir.

Tabii olarak ta bu garip ve garip olduğu kadar da kimler tarafından tezgahlandığı kesinlik kazanmayan hadiseler üzerine kendi bildikleri gibi yorumlar yapan bilge kişilerin(!) sayısında da oldukça büyük bir artış olduğu gözlenmektedir. Hepsinin de konular üzerindeki değerlendirmelerini toplarsanız milletimizi ve devletimizi çözüm noktasına ulaştırmak şöyle dursun tam tersine insanlarımızı daha da dehşet, hayal kırıklığı ve suizanlara sevk edecek kafa karışıklıklarına gark etmektedir.

Cennet vatanımız ve necip Türk milleti üzerine uygulanan senaryolar geçmişte vardı, bugün de var, yarınlarda da hep var olacak. Bu yüzden hayıflanmak, siyasi kutuplaşmaları, arttırmak, birbirlerimize karşı sertleşmek ve restleşmek yerine, “milli kenetlenmeyi nasıl sağlayabiliriz” üzerine kafa yormamız gerekmektedir.Eğer siyasilerin bütün gayret ve çabaları bu eşsiz ülkeyi ve aziz Türk milletini refaha kavuşturmak adına ise, bunu ispat etmenin tam zamanıdır. Şu anda ülkemizin içinde bulunduğu ahval dolayısıyla fırsattan istifade ile siyasi rant kavgalarına girişilecekse bunun adı ülke ve millet adına siyaset kurumunu işletmek değil, olsa, olsa şahsi egoların tatmin edilmesi için kafa-göz yarmaktır ki; bu durumu büyük bir sükunet ve itidal ile seyretmekte olan ve söz konusu siyasetçilere siyasi temsil hakkı verecek olan Türk milletinin ciddi anlamda tepkisine sebep olacaktır.

Fırsatçılık ise, Türk milletinin genlerinde olmayan bir kavram olması gerekir. İçinde bulunduğumuz dönemde kimi siyasetçilerin ve ülkede söz sahibi oldukları iddiasında olanların. fırsatçılık kokan davranışlar sergilediklerine şahit olmaktayız. Bu güne kadar her türlü olumsuz hadiselerin vuku bulmasından sonra hep ülke dışından birilerinin olayda parmağı olduğunu ileri sürdük. Bu kesinlikle doğru bir iddiadır. Fakat dışarıdan müdahalelere zemin hazırlayanların kendi içimizden birileri olduğunu ise hep göz ardı etmekteyiz.

Ülkemiz ve milletimiz üzerine uygulanmak istenen arkası karanlık senaryoların birer figüranı olmak istemiyorsak Türk milleti olarak ülke meselelerine karşı daha duyarlı, daha sağ duyulu ve bazen de siyasi iktidar olma hırsı ile deyim yerindeyse şirazeden çıkmışlık sergileme noktasına gelen siyasetçilere doğruları telkin etmede kendimizi sorumlu hissetmeliyiz. Siyasi görüşler hiçbir zaman ülke ve millet menfaatlerinin önüne geçirilmemelidir. Millet olarak ülkemiz üzerine hesapları olan dış mihraklara oyun alanı bırakmayacak şekilde kendi sahamıza(Vatanımıza) sahip çıkacak olursak eminim ki; tezgahlanmak istenen bir çok oyunu da bozmuş olacağız. Türkiye ve Türk düşmanlarının vazifesi elbetteki vatanımızda kargaşa yaratmak ve milletimizi bir birine düşürmektir.O halde bu vatanın evlatları olarak bizim hiç mi sorumluluklarımız yok?

Devletin tepe noktasındakilerin basiretlerini kaybederek halkımızı daha fazla endişeye ve kaygıya sev edecek söylem ve davranışlarda bulunmaktan azami derecede kaçınmaları gerekir. Ülkeyi idare etme görevini üstlenen hükümetin başbakanının, bakanlarının ve millet vekillerinin de birileri tarafından mesnetsizce ortaya atılan her türlü iddia ve suizanlara da cevap vermeye çalışmak yerine daha köklü, ülke meselelerine gerçekten çözüm üretecek, Türk milletinin milli ve manevi hassasiyetlerini gözeten işlerle meşgul olmaları gerekir.

Siyasi parti mensupları ve liderleri de, parti menfaatlerini ülke menfaatlerinin önüne taşımaya çalışmak gibi ülkede kaos yaratacak, kaosu arttıracak çıkışlar yapmaktan, partiler arası gerginlik ve zıddiyetleri arttıracak davranışlarda bulunmaktan azami derecede kaçınmaları şarttır.

Çünkü; Dünyada Türkiye kadar siyasi fikirlere endeksli yaşayan bir ülke daha yoktur dersek mübalağa yapmış olmayız. Dolayısıyla dış mihraklar bu iç siyasi kavgalar ve zıtlaşmalardan en iyi şekilde istifade ile milletimize ve ülkemize istedikleri gibi zarar verebilmektedirler…

 

DOĞU TÜRKİSTAN’DA İSLÂM DİNİNE YÖNELİK BASKILAR

ŞİDDETLENDİ

22.05.2006

Bütün dünya genelinde bir İslam düşmanlığı alıp başını giderken bu atmosferden istifade ile işgalci Çin devleti de işgali altındaki Doğu Türkistan’da var olma mücadelesi vermekte olan 40 milyonu aşkın İslam inancına mensup Doğu Türkistan halkının dini inancına yönelttiği baskının dozunu da arttırmaya başladı.

Yarım asrı geçkin bir süreden beri komünist Çin devletinin Doğu Türkistanlılar üzerinde uyguladığı her yönlü baskı, şiddet, soykırım,tehcir ve asimilasyon politikalarından daha da ağır gelen dini inançlar üzerinde uygulanan baskı olmaktadır. “Din morfindir isanı uyuşturur. Çalışmaktan alıkoyar” sloganı ile hareket eden Çin devleti Doğu Türkistan’ı işgal ettiği (1949) ilk yıllardan itibaren önce büyük camileri kapattı. Ardından tedrici olarak küçük mescitlerin kapılarına kilit vurarak daha sonra buraları genellikle domuz ahırına çevirdiler. Namaz kılanları tespit etmesi durumunda “Partinin(Ç.K.P.) yararına olan zamanı çaldı” suçlaması ile toplum önünde kınama, ağır hakaretler etme, iaşesini kesme v.b. gibi cezalarla cezalandırdı.

Ramazan aylarında okul, iş yeri ve fabrikalarda zorunlu öğle yemekleri (bir parça mısır ekmeği veya mısır unu çorbası ve su) tertip ederek insanları oruçlarını bozmaya zorladılar. İlköğretim okullarındaki küçücük çocuklardan evde anne-babalarının namaz kılıp kılmadıkları, gece kalkıp (Sahur) yemek yiyip yemedikleri gibi konularda kırık not verme veya sınıfta bırakma tehditleri ile malumat alarak insanları cezalandırdılar.

Dün (21.05.2006) beni telefonla arayan Merkezi Almanya’daki Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi Başkanı Abdulcelil Karakaş kısa bir hal-hatır sorma faslından sonra kendisine yeni ulaşan haberler konusunda bana bazı malumatlar verdi.

Bu malumatlara bakıldığında Komünist Çin devleti içinde bulunduğumuz 2006 Mayıs ayının başlarında yeni bir dayatma metin daha yayınlayarak Müslümanların ibadet etme özgürlüklerine daha şiddetli baskılar getirmiş bulunmaktadır.           

İşgalci Çin hükümetinin bu yeni bildirisinde Camilere giremeyecek olanların kimler olduklarını açıklamaktadırlar. Camilere, 18 yaşın altındakiler, Devlet memurları, Emekliye ayrılanlar, Öğretmenler, Ç.K.P. üyeleri, Asker, polis ve kadınlar giremeyecekler…Ben hemen gayri ihtiyari kendinse sordum, “Peki camilere kimler girebilirmiş?” diye. Anlamlı bir gülüşten sonra “Sizinde bildiğiniz gibi Çin devletinin asıl maksadı zaten camiye giden her Müslüman Türk’ü potansiyel bir dinci terörist olarak yaftalamak ve böylece zaten çok az sayıda kalan camileri de tedrici olarak kapattıktan sonra  insanların ibadet etme özgürlüklerini tamamen ortadan kaldırmak”. Evet, şimdiye kadar cami kapılarına polis dikerek kimlik kontrolü yapıyor ve kendi mahallesindekinden başka camiye insanların girebilmesini engelliyorlardı. Camilere kamera yerleştirerek giren çıkan herkesi gözetliyorlardı. Camilere görevli olarak gönderdikleri kişiler vasıtasıyla İmamın hangi sureleri okuduğu, camiye yabancı olarak kimlerin girdiği, yada hutbe esnasında cami imamının hangi konuda vaaz verdiği gibi hususları da rapor halinde kontrol altında tutuyorlardı.

Fakat bundan sonra komünist Çin devleti dini baskılar konusunda daha da gemi azıya almış görünüyor…Bu güne kadar çocuklarına dinlerini kendi imkanları ile evlerinde öğretenler “dinci terörist” suçlamasıyla tutuklanıp götürüldüler ve bir daha kendilerinden haber alınamadı.Evlerinde Kuran okuyanlar (4 Şubat 1997 Gulca Olaylarının patlak vermesinin sebebi de aynı) tutuklanıp götürüldüler ve bu güne kadar akıbetleri bilinmiyor…İlköğretim Okullarında Ateizm dayatılmaya ve öğretilmeye başlandı…

İşgalci Çin devletinin Doğu Türkistan’da dini alandaki aptallık sayılabilecek tahrikleri artık son haddine gelmiş bulunmaktadır. Yıllardır insanların ellerlinden ekmekleri alındı, zenginlikleri talan edildi, zindanlara atıldılar, Her türlü eza ve cefa ile karşı karşıya kaldılar ama artık tek manevi varlıkları ve ümit kaynakları olan dini inançlarına yasak üstüne yasaklar getirilmesi Müslüman Türk milleti için bardağı taşıran son damla olmaktadır. Bu sebeple de işgalci Çin devleti kaybedecek bir şeyleri kalmayan Doğu Türkistan halkının her an patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüş olduğunu aklından çıkartmamalıdır.      

 

TÜRK MİLLETİ OLARAK SAĞDUYUMUZU

KAYBETMEMELİYİZ

20.05.2006

 Türkiye zaten yıllar yılıdır bir anda değişiveren gündemler sebebiyle günlerce, haftalarca ve hatta aylarca çalkalanan bir ülke. Türkiye’de ani olarak değişen gündemlerden fayda uman Felaket tellallarının da sayısı az değil.

Karanlık emellere hizmet eden bir sözde Avukat tarafından Danıştay’a yapılan menfur  saldırı sonucunda bir kişinin  hayatını kaybetmesi ve ikisi kadın dört kişinin de yaralanmış olması bir anda Türkiye’nin gündemine oturdu. Elbette ki bu olay, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu süreç açısından çok manidar ve üzüntü verici bir hadisedir.Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilgili birimleri elbetteki gereken tahkikatlara hemen ve büyük bir ciddiyetle başlamış bulunuyor. Saldırıyı gerçekleştiren şahıs ise zaten yakalandı. Öyle umuyoruz ki çok kısa bir zaman sonra bu olayın arkasında ne var ne yok tamamen aydınlatılacaktır.

Fakat öyle sanıyorum ki, benim gibi birçok insanında kafasında soru işareti bırakan olaylar da gözler önüne seriliyor. Uzun bir süredir sesleri sedaları çıkmayan bazı kesimler, bu tür terör hadiselerini meydana getiren zümre ve kişilerin ulaşmak istedikleri karanlık hedeflere ulaşmalarına hizmet ediyormuşçasına ortaya çıkıp gırtlaklarını yırtarak toplumda infiali artıracak ve toplumun belli bir kesimini hedef alan  provokatörlükler yapmaktadırlar. Bunların asıl hedefleri eğer terör ve teröristler ise, daha hangi amaçla ve kimler tarafından yaptırıldığı veya yapıldığı belli olmayan bir olayı bahane ederek mütedeyyin insanları töhmet altında bırakacak bir şekilde açıklamalar yapmaları ve sloganlar atmaları hangi akla hizmettir? “Madem ki bu kadar Cumhuriyet aşığı, demokrasi tutkunu ve yurtseverdiniz de şimdiye kadar hangi çamda çentiğiniz var” diye sormak geliyor insanın içinden.

Doğu ve Güney Doğudan hemen her gün yurdun dört bir köşesine Ay-yıldızlı Türk Bayraklarına sarılı şehit cenazeleri giderken, hiçbir şeyden habersiz okula giden çocukların servis araçları havaya uçurulurken, Sözde ermeni soykırımı iddiaları ile Türkiye dünya konjonktürü içerisinde zor durumda bırakılmak istenirken, çıkartılan yasalarla şehit kanları ile sulanmış vatan topraklarının yabancıları satışı devam ederken neden ortalarda yoklar? Neden yasal mitingler, yürüyüşler, toplantı ve konferanslarla milli birlik ve beraberliğin pekiştirilmesi konusunda duyarlılıklarını göstermezler?

Türkiye’de bir rejim problemi olduğuna inanmayanlardanım. Bazılarının deyimi ile Cumhuriyetin elden gitmesi bu kadar kolay değildir, olamaz da… Asıl tehlike, ülkemizde milli birlik ve beraberliğimizi zaafa uğratacak kamplaşmalara, ideolojik bloklaşmalara ve mezhep çatışmalarına çanak tutacak yazılar yazılmasında ve yerli yersiz “Cumhuriyet elden gidiyor” yaygaraları koparılmasındadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerini atanlar, sayısız şehitler vererek, inançla ve milli şuurla atmışlardır. Eğer Cumhuriyet, her çıkan rüzgarla sarsılacak ve elden gidecek olsa idi şimdiye kadar çoktan gitmiş olması gerekirdi. Türk Milletinin bütün gücü ile bu güne kadar sahip çıka geldiği Cumhuriyet, her terör hadisesinden sonra yakılan mumlar ve belli bir kesim hedef alınarak atılan sloganlar sayesinde değil, Türk milletinin geceli gündüzlü uyanık durması, duyarlı olması vatan, millet ve bağımsızlık konularında hassasiyetlerini zinde tutması sonucunda ayaktadır. Aziz Türk Milletinin Cumhuriyetin temel değerlerine göstermelik değil, samimiyetle sahip çıkmasıyla Allah’ın izni ile sonsuza kadar da yaşayacaktır. Dünyanın hemen, hemen bütün ülkelerinde zaman, zaman meydana gelebilen bir takım münferit hadiselerin vuku bulmasıyla telaş ve paniğe kapılmak, galeyana gelmek, kamplaşmalara çanak tutacak sloganlarla meydanları doldurmak, “Acaba Cumhuriyet elden mi gidiyor” endişesine kapılmak hem Türkiye ve Türk milletinin düşmanlarını sevindirecek, hem de ülke içinde türlü gerginliklere sebep olacaktır. Bu sebeple Türk milleti olarak çok daha itidalli davranmamız, sağ duyulu hareket etmemiz ve Türkiye üzerinde çirkin hesaplar yapanların oyunlarını bozmamız gerekmektedir. Maktule Allah’tan rahmet, yaralılara da acil şifalar dilerken, Danıştay’a yapılan bu mülevves olayı nefretle ve şiddetle kınıyoruz…         

 

TÜRK MİLLETİ EBEDİYEN ŞEREFİYLE  YAŞAYACAKTIR

18.05.2006

 Batı Hun imparatoru Atilla der ki;

“Dünkü savaşı kazanmak yarınkini de kazanmanın garantisi değildir. Kazandığını kaybetmekten korkanlar kazanmanın ön şartı olan cesaretini kaybeder.” Büyük Türk hükümdarı Atilla’nın bu veciz sözlerine ilave edilebilecek olan deyiş “Cesaretin bittiği yerde esaret başlar” sözüdür.

Dünya tarihinin en önemli dönemeçlerinde Türk milletinin ve ordularının imzasının olduğunu hiç unutmayan Avrupalılar bugünün Türkiye’sine baktıkça şaşkınlıkla sevinci bir arada yaşamaktadırlar. Şaşırmaktadırlar, çünkü atalarının anlattığı Türkler gerçekten bu günkü Türkler olamazdı? Sevinmektedirler, çünkü geçmişten kalan alacaklarının tahsili için kendilerine fırsat doğmuştur.

Bütün ömürleri boyunca fütuhatlar peşinde koşan ve dünyanın en ücra coğrafyalarına kadar giderek oralarda unutulmaz izler bırakan, adaletsizliklere,haksızlıklara ve mazlumlara zulmedenlere karşı bütün gücü ile mücadele eden Türk’lerin bu günkü torunları ne yazık ki; IMF adı verilen tefeciler birliğinin ve “Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir coğrafyadır” diyen Avrupalıların eşiklerini aşındırır hale gelmiştir. Yüce Türk milletine bu zilleti yaşatanlar er veya geç, dünyanın en vahşi ordularına karşı inanılmaz bir cesaretle büyük zaferler kazanan Mustafa Kemal Atatürk’e, İstanbul’u fetheden ve çağ açıp çağ kapayan büyük kumandan Fatih Sultan Mehmet Han’a, Yavuz Sultan Selim Han’a, Kanuni Sultan Süleyman’a, ve daha nice büyük Türk kumandanlarına hesap vereceklerdir.

Yeni topraklar kazanmayı bir tarafa bırakalım, yıllar yılı geçmişte kazanılan büyük zaferlerle avunan Türk milleti için bu gün üzerinde yaşadığı Anadolu topraklarını savunmak ve