|

TEMMUZ- 2006
AB VE “GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN
YOL”
19.07.2006
Tarihin
ve Türk-İslâm aleminin üzerine çok ağır bir misyon yüklediği Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin yetkilileri, “Geri dönüşü olmayan bir yola
girdik” gibi, Türkiye’nin önünü tıkayan, adeta el ve ayaklarına kendi
elleri ve söylemleri ile pranga vuran beylik sözleri bir kenara
bırakarak gerçek anlamda bağımsız bir devlet gibi özgürce ve hür
iradesiyle hareket edebileceği bir zeminde durmalıdır.
Türkiye’de,
Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar yaşanan bazı olumsuzluklar
tarihi süreç içerisinde her devletin ve milletin karşılaşabileceği ve
yaşayabileceği hadiselerden olup, Cumhuriyetin ilanına kadar geçen
sürede Türk milletinin atlattığı ağır badirelerin yanında bir hiç
kalır. Fakat, Türkiye’nin diğer bir çok dünya devletlerine oranla çok
önemli bir jeopolitik, jeostratejik konuma sahip olması devlet ve
millet olarak içeriden ve dışarıdan bize yöneltilen en küçük bir
ayrıntıyı dahi savsaklamadan, basite almadan kökünden hallederek
yolumuza devam etmemiz gerektiği mecburiyetini ortaya koymaktadır.
Yıllar yılıdır dost zannedilen bazı devletlerin Türkiye’yi bölüp
parçalama ve yutma girişimlerini hemen, hemen bilmeyen yoktur. Çünkü,
bu düşüncemizin asla bir komplo teorisi olmadığını açıkça ortaya koyan
olaylarla her gün karşı karşıyayız.
Dünyanın
birçok devletlerinin her şeye rağmen örnek aldığı, gıpta ile baktığı
günümüz Türkiye’sinin bu günlere AB’nin lütufkârlığı sayesinde
gelmediğini de bilmemiz gerekiyor.
Avrupa
ülkelerine, Türkiye’den daha dikkatli ve üzerinde yaşadığımız
coğrafyanın değerini gerçek manada bilerek baktığımızda, kim ne derse
desin günümüz Avrupa ülkelerinin gerek iktisadi ve gerekse manevi
yönden çok hızlı bir çöküş sürecine girmiş olduğunu açıkça
görebiliriz. Aile kavramının, bir milletin millet olma şuuru ile ve
özgür bir devlet olarak yaşayabilmesinin temel unsurlarının başında
yer aldığının çok geç farkına varan Avrupalılar, içinde yaşadığımız
dönemde aile kurumunu yeniden ihya etmeye çalışırken, Türkiye’de sözde
Avrupalılaşma hezeyanına kapılarak “Birlikte yaşama” adı verilen ve
Müslüman Türk milletinin fıtratına tamamen ters ve kokuşmuş kavramları
savunanları değil, İnsana insan gibi değer veren ve Türk örf ve
adetlerinin yaşatılmasına önem verenleri örnek almaktadır.
Nitekim,
Katolik Hıristiyanların idare merkezi konumundaki Vatikan dahi, AB
üyesi ülkelerde aile müessesesi adına sapık evlilikler için kapı
aralayan bazı yasal düzenlemelerin yapılmasına ciddi bir biçimde karşı
çıkmaktadır. Papalık Adalet ve Barış Komisyonu Başkanı Kardinal Renato
Raffaelle Martino, İtalyan haber ajansı ANSA’ ya verdiği bir demeçte
Tarihte olduğu gibi bundan sonrada aile oluşturma konusunda dinsel
yorumların dışlanmasına asla göz yummayacaklarını açıklamıştır… Hal
böyleyken, asırlar boyunca ilâyı kelimetullah ve kutsal değerler
uğruna nice şehitler vermek pahasına Anadolu’yu vatan yapan bir neslin
evlatlarının, “Geri dönüşü olmayan bir yola girdik” demeleri
Avrupa’nın dahi terk etmekte olduğu pörsümüş ve kokuşmuş düzenine
hayranlık duyarak talip olmaları, oldukça incitici ve Müslüman Türk
milletinin hassasiyetlerini rencide eden bir davranıştır.
Türkiye’yi idare edenlerin Türk milletini, tamamen ve her yönden iflas
etmiş olan AB’ye mahkûm etmeye yönelik ifadeler kullanmaları,
milletimizin moralini bozan hadiselerdendir.
Hükümetler,
gerek Türk-İslâm dünyasında ve gerekse bütün dünyada Türkiye’nin ve
Türk milletinin sahip olduğu kıymetleri hoyratça harcama hakkına sahip
değildir… Mustafa Kemal Atatürk’ün çok önceden şiddetle reddettiği ve
teklif edenlere gereken tarihi dersi layıkıyla verdiği, Avrupalı ve
Amerikalı sözde dostlarımızın ise, uzun yıllardır sistematik olarak
milletimize dayattıkları yabancı mandasını, bu gün Türk milletine reva
görmeye çalışanlar her kim olursa olsun bir gün tarih önünde mutlaka
hesap vereceklerdir.
ŞAMİL BASAYEV’İN
ŞAHADETİNİN ARDINDAN
13.07.2006
“Rüzgar eken
fırtına biçer” sözünde olduğu gibi Ruslar Çeçenistan milli kahramanı
ve komutanı Şamil Basayev’i şehit etmekle Çeçenistan’ın bağımsızlık
mücadelesini asla sona erdiremeyeceklerdir.
Çünkü,
Rusya'nın 11 Aralık 1994 tarihinde Çeçenistan'a karşı başlattığı işgal
ve soykırım hareketi sırasında Cahar Dudayev, "Son Çeçen canını
vermeden Ruslar ülkemize hakim olamaz" diyerek, halkına "Cihad" emrini
vermiş ve Dudayev' in önderliğindeki Çeçen Halkı, dünyanın bu süper
gücüne karşı başlattığı şanlı bir istiklal mücadelesi sonunda Mayıs
1996'da ülkesini istilacılardan temizleyerek bir tarih yazmış ancak,
büyük çeçen kahramanı Cahar Dudayev 21 Nisan 1996 tarihinde Rusların
düzenledikleri kalleşçe bir suikast sonucu şehit edilmişti... Buna
rağmen Çeçenistan’ın özgürlük mücadelesi bitirilebildi mi? Asla! Bu
günde Çeçen halkı olanca azametiyle Rus işgal kuvvetlerine karşı
özgürlük mücadelesini sürdürüyor.
Çeçenistan direniş gruplarının liderlerinden ve eski Çeçenistan Devlet
Başkanı Aslan Maşedov da bir Rus saldırısı sırasında şehit edildi.
Çeçen bağımsızlık mücadelesi durakladı mı? Hayır!
Çeçenistan cihadının önemli isimlerinden ve Cevher Dudayev' den
sonraki ikinci cumhurbaşkanı Selimhan Yandarbiyev, Katar'ın başkenti
ed-Devha (Doha)'da Rusya tarafından planlandığı tahmin edilen bir
bombalı suikast neticesinde şehit edildi. Rusya Çeçenleri sindirmeye
muvaffak olabildi mi? Hayır!
O halde
dünyadaki bütün emperyalistler ve işgalciler şunu çok iyi
bilmelidirler ki, Bir milletin ekseriyetinin omuzladığı İstiklâl
mücadeleleri asla kişilere endeksli olarak yürütülmez.
Bakara
suresinin 190. ayetinde bildirildiği gibi “Onların size karşı
savaştıkları gibi, sizde onlara kaşı savaşın. Sakın aşırı gitmeyin,
çünkü Allah aşırıları sevmez.” Düsturu gereğince istiklallerini elde
etmek uğruna mütecavizlere karşı savaş başlatma şartlarının oluştuğuna
inanan milletlerin önünde hiçbir engel yoktur. Onlar bir şekilde
nesilden nesile şartlar her ne olursa olsun bağımsızlık mücadelesini
sürdüreceklerdir.
Dünyada
demokrasiden, dünya barışından, insan haklarından, özgürlüklerden dem
vuran devletler düşman istilasına uğramış olan ülkelerin insanları
için parmaklarını dahi oynatmaksızın oturdukları yerden ahkâm
kesmektedirler. Özellikle de işgale uğrayan milletler Türk ve Müslüman
iseler bu durumdan adeta daha bir keyif almaktadırlar. Böylesine
savunucusu olmayan milletler ne yapsınlar? Elbetteki kendi imkânları
ile vatanlarını ve bağımsızlıklarını korumak veya kurtarmak adına bir
mücadele başlatacaklar… Bu halklara da “bölücü”,”terörist” yada
“ayrılıkçı” yaftasını vuranlar ellerindeki aynayı kendilerine doğru
çevirmeli ve kendi suratlarına bakmalıdırlar.
Bu
durumu ise, şehit Çeçen lider Şamil Basayev daha önceki yıllarda
kendisine sorulan bir soruya karşılık verdiği cevapta çok güzel ifade
etmektedir. “Kimse şiddete şiddetle karşılık vermemi engelleyemez. Ama
Allah’ımın üzerine yemin ederim ki, eğer en azından sizin Telgraf
ajansınız, Grozni’de bir metre kadar kesin isabet ile, uluslar arası
kanunların yasakladığı "SCUD" adlı 10 kasetli füzelerin 267 kadın ve
çocuklarla yaşlıların katliamı arasında, Moskova’da Tuşino pazarında
iki kadın Şehidimizin 16 Rusistin ölümü ile sonuçlanan eylemini Rus
lehine yorumlayabilirseniz, ben tüm sabotaj eylemlerime (terör
eylemleri değil) son veririm.”
Allah (c.c.)
hiçbir milleti istiklal mücadelesi vermek zorunda bırakmasın. Fakat,
şartlar oluştuğunda da istiklâl mücadelesi vermekten alıkoymasın…
MEHMET AKİF
ERSOY’UN MISRALARI IŞIĞINDA…
12.07.2006
Türk
milletinin ilham kaynaklarından olan merhum Mehmet Akif Ersoy’un
bıraktığı en önemli miras, geçmişe ve geleceğe son derece zengin bir
anlam kazandırarak yazmış olduğu şiirleridir. Bu şiirlerin her
kelimesinde, her mısrasında ve her kıtasında inanılmaz ve tarif
edilemez anlamlar yüklüdür.
Akif’in
şiirleri, zaman zaman ortalığı nahoş kokular kapladığında altına
sığınılacak mis kokulu bir çatı altıdır. Kimi zamanlarda kara
bulutların ufku karartmak için harekete geçtiği dönemlerde atiyi
aydınlatan bir ışıktır. Öylesine önemli ve anlamlı mısraları da vardır
ki; kimilerinin gaflet, delalet ve hatta hıyanete sürüklendikleri
dönemlerde, mayasında insanlık, hak, hukuk, adalet ve her ne pahasına
olursa olsun çağın zorba firavunlarına karşı koyma gücüne fazlasıyla
sahip olan insanlara “…Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam/
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem/ Gelenin keyfi için geçmişe
kalkıp sövemem/ Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam/ Doğduğumdan
beridir âşıkım istiklâle/ Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!”
mısraları ile uyarılarda bulunarak kendilerini Kaf dağında gören
hıyanet odaklarına karşı tedbir almaları gerektiğini hatırlatır… Ve
böylece helal süt emmiş, gözünü budaktan esirgemeyen, hayatlarını
yeryüzünde hakkın ve adaletin yerleşmesi uğruna hasretmiş insanlar
yine Akif’in mısralarında olduğu gibi “Cehennem olsa gelen, göğsümüzde
söndürürüz./ Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;” diyerek
şevkle, heyecanla, hakkı ve adaleti savunuyor olmanın verdiği
cesaretle teçhizatlarını yeniden kuşanırlar.
Milletler ve
devletler; Hakkı, hukuku, adaleti, özgürlüğü savunmadıklarında çöküş
sürecine girerler. . Zulüm hiçbir zaman ebedi değildir. Dünyada
zulmün, adaletsizliğin, adam kayırmacılığın, rüşvet ve irtikabın had
safhaya ulaştığı ülkelerde bütün insanlığın önünde bir meşale gibi
ışıldayan ve bütün insanlığa hitabeden “…Yumuşak başlı isem, kim dedi
uysal koyunum?/ Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!/ Kanayan
bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,/ Onu dindirmek için kamçı yerim,
çifte yerim!/ Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım./ Çiğnerim,
çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!/ Zalimin hasmıyım amma severim
mazlumu...”Şeklindeki Mehmet Akif Ersoy’un dizelerinden ilham alan bir
takım insanlar her zaman kendilerine durumdan vazife çıkartarak
mücadele kulvarına girmişlerdir.
“Zulüm ile
abad olanın ahiri berbat olur” diyen atalarımız yüz yıllar boyunca
yaşadıkları tecrübelerin ışığında gelecek nesillere adalet çizgisinden
sapmamaları yönünde mesajlar vermişlerdir.
Zalimlerin
zulmü ve haksızlıkları karşısında İslâm inancına mensup olan
insanların yerleri, kuytular, izbe köşeler ve adam sendecilik
ortamları değil, mücadele meydanlarıdır. Yine, İslâm inancına mensup
insanların “Üç Maymun”u oynama hakları bulunmamaktadır. Zira,
haksızlık ve adaletsizlik karşısında üç maymun kılığına girilmesini
yüce dinimiz kesinlikle yasaklamıştır.
Tarih
boyunca zorbalıkla, yalan, dolan ve entrikalarla krallıklarını
(hakimiyetlerini) ilan etmek isteyenlere karşı özgürlükçü ve
adaletten yana olan insanlar karşı çıkmamış, seslerini yükseltmemiş
olsalardı bu gün Doğu Türkistan’daki, Çeçenistan’daki Filistin’deki ve
daha dünyanın bir çok bölgelerindeki mazlum insanların doğacak
nesilleri de dünyaya gelirken alınlarında kara bir leke ve
boyunlarında esaret tasmaları ile birlikte doğacaklardı.
İnsanlar
Allah (c.c.) indinde eşit haklara sahip olduklarına göre, dünya
durdukça Müslüman Türk Milletine mensup olmakla gurur duyan hiçbir
fert tahakküm altında yaşamayı asla ve kat’a kabul etmeyecektir.
|