HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

 

TEMMUZ- 2006

 

AB VE “GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL”

19.07.2006

 Tarihin ve Türk-İslâm aleminin üzerine çok ağır bir misyon yüklediği Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yetkilileri, “Geri dönüşü olmayan bir yola girdik” gibi, Türkiye’nin önünü tıkayan, adeta el ve ayaklarına kendi elleri ve söylemleri ile pranga vuran beylik sözleri bir kenara bırakarak gerçek anlamda bağımsız bir devlet gibi özgürce ve hür iradesiyle hareket edebileceği bir zeminde durmalıdır.

Türkiye’de, Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar yaşanan bazı olumsuzluklar tarihi süreç içerisinde her devletin ve milletin karşılaşabileceği ve yaşayabileceği hadiselerden olup, Cumhuriyetin ilanına kadar geçen sürede Türk milletinin atlattığı ağır badirelerin yanında bir hiç kalır. Fakat, Türkiye’nin diğer bir çok dünya devletlerine oranla çok önemli bir jeopolitik, jeostratejik konuma sahip olması devlet ve millet olarak içeriden ve dışarıdan bize yöneltilen en küçük bir ayrıntıyı dahi savsaklamadan, basite almadan kökünden hallederek yolumuza devam etmemiz gerektiği mecburiyetini ortaya koymaktadır. Yıllar yılıdır dost zannedilen bazı devletlerin Türkiye’yi bölüp parçalama ve yutma girişimlerini hemen, hemen bilmeyen yoktur. Çünkü, bu düşüncemizin asla bir komplo teorisi olmadığını açıkça ortaya koyan olaylarla her gün karşı karşıyayız.

Dünyanın birçok devletlerinin her şeye rağmen örnek aldığı, gıpta ile baktığı günümüz Türkiye’sinin bu günlere AB’nin lütufkârlığı sayesinde gelmediğini de bilmemiz gerekiyor.

Avrupa ülkelerine, Türkiye’den daha dikkatli ve üzerinde yaşadığımız coğrafyanın değerini gerçek manada bilerek baktığımızda, kim ne derse desin günümüz Avrupa ülkelerinin gerek iktisadi ve gerekse manevi yönden çok hızlı bir çöküş sürecine girmiş olduğunu açıkça görebiliriz. Aile kavramının, bir milletin millet olma şuuru ile ve özgür bir devlet olarak yaşayabilmesinin temel unsurlarının başında yer aldığının çok geç farkına varan Avrupalılar, içinde yaşadığımız dönemde aile kurumunu yeniden ihya etmeye çalışırken, Türkiye’de sözde Avrupalılaşma hezeyanına kapılarak “Birlikte yaşama” adı verilen  ve Müslüman Türk milletinin fıtratına tamamen ters ve kokuşmuş kavramları savunanları değil, İnsana insan gibi değer veren ve Türk örf ve adetlerinin yaşatılmasına önem verenleri örnek almaktadır.

Nitekim, Katolik Hıristiyanların idare merkezi konumundaki Vatikan dahi, AB üyesi ülkelerde aile müessesesi adına sapık evlilikler için kapı aralayan bazı yasal düzenlemelerin yapılmasına ciddi bir biçimde karşı çıkmaktadır. Papalık Adalet ve Barış Komisyonu Başkanı Kardinal Renato Raffaelle Martino, İtalyan haber ajansı ANSA’ ya verdiği bir demeçte Tarihte olduğu gibi bundan sonrada aile oluşturma konusunda dinsel yorumların dışlanmasına asla göz yummayacaklarını açıklamıştır… Hal böyleyken, asırlar boyunca ilâyı kelimetullah ve kutsal değerler uğruna nice şehitler vermek pahasına Anadolu’yu vatan yapan bir neslin evlatlarının, “Geri dönüşü olmayan bir yola girdik” demeleri Avrupa’nın dahi terk etmekte olduğu pörsümüş ve kokuşmuş düzenine hayranlık duyarak talip olmaları, oldukça incitici ve Müslüman Türk milletinin hassasiyetlerini rencide eden bir davranıştır.

Türkiye’yi idare edenlerin Türk milletini, tamamen ve her yönden iflas etmiş olan AB’ye mahkûm etmeye yönelik ifadeler kullanmaları, milletimizin moralini bozan hadiselerdendir.

Hükümetler, gerek Türk-İslâm dünyasında ve gerekse bütün dünyada Türkiye’nin ve Türk milletinin sahip olduğu kıymetleri hoyratça harcama hakkına sahip değildir… Mustafa Kemal Atatürk’ün çok önceden şiddetle reddettiği ve teklif edenlere gereken tarihi dersi layıkıyla verdiği, Avrupalı ve Amerikalı sözde dostlarımızın ise, uzun yıllardır sistematik olarak milletimize dayattıkları yabancı mandasını, bu gün Türk milletine reva görmeye çalışanlar her kim olursa olsun bir gün tarih önünde mutlaka hesap vereceklerdir.
 

ŞAMİL BASAYEV’İN ŞAHADETİNİN ARDINDAN

13.07.2006

  

“Rüzgar eken fırtına biçer” sözünde olduğu gibi Ruslar Çeçenistan milli kahramanı ve komutanı Şamil Basayev’i şehit etmekle Çeçenistan’ın bağımsızlık mücadelesini asla sona erdiremeyeceklerdir.

Çünkü, Rusya'nın 11 Aralık 1994 tarihinde Çeçenistan'a karşı başlattığı işgal ve soykırım hareketi sırasında Cahar Dudayev, "Son Çeçen canını vermeden Ruslar ülkemize hakim olamaz" diyerek, halkına "Cihad" emrini vermiş ve Dudayev' in önderliğindeki Çeçen Halkı, dünyanın bu süper gücüne karşı başlattığı şanlı bir istiklal mücadelesi sonunda Mayıs 1996'da ülkesini istilacılardan temizleyerek bir tarih yazmış ancak, büyük çeçen kahramanı Cahar Dudayev 21 Nisan 1996 tarihinde Rusların düzenledikleri kalleşçe bir suikast sonucu şehit edilmişti... Buna rağmen Çeçenistan’ın özgürlük mücadelesi bitirilebildi mi? Asla! Bu günde Çeçen halkı olanca azametiyle Rus işgal kuvvetlerine karşı özgürlük mücadelesini sürdürüyor.

Çeçenistan direniş gruplarının liderlerinden ve eski Çeçenistan Devlet Başkanı Aslan Maşedov da bir Rus saldırısı sırasında şehit edildi. Çeçen bağımsızlık mücadelesi durakladı mı? Hayır!

Çeçenistan cihadının önemli isimlerinden ve Cevher Dudayev' den sonraki ikinci cumhurbaşkanı Selimhan Yandarbiyev, Katar'ın başkenti ed-Devha (Doha)'da Rusya tarafından planlandığı tahmin edilen bir bombalı suikast neticesinde şehit edildi. Rusya Çeçenleri sindirmeye muvaffak olabildi mi? Hayır!

O halde dünyadaki bütün emperyalistler ve işgalciler şunu çok iyi bilmelidirler ki, Bir milletin ekseriyetinin omuzladığı İstiklâl mücadeleleri asla kişilere endeksli olarak yürütülmez.

Bakara suresinin 190. ayetinde  bildirildiği gibi “Onların size karşı savaştıkları gibi, sizde onlara kaşı savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.” Düsturu gereğince istiklallerini elde etmek uğruna mütecavizlere karşı savaş başlatma şartlarının oluştuğuna inanan milletlerin önünde hiçbir engel yoktur. Onlar bir şekilde nesilden nesile şartlar her ne olursa olsun bağımsızlık mücadelesini sürdüreceklerdir.

Dünyada demokrasiden, dünya barışından, insan haklarından, özgürlüklerden dem vuran devletler düşman istilasına uğramış olan ülkelerin insanları için parmaklarını dahi oynatmaksızın oturdukları yerden ahkâm kesmektedirler. Özellikle de işgale uğrayan milletler Türk ve Müslüman iseler bu durumdan adeta daha bir keyif almaktadırlar. Böylesine savunucusu olmayan milletler ne yapsınlar? Elbetteki kendi imkânları ile vatanlarını ve bağımsızlıklarını korumak veya kurtarmak adına bir mücadele başlatacaklar… Bu halklara da “bölücü”,”terörist” yada “ayrılıkçı” yaftasını vuranlar ellerindeki aynayı kendilerine doğru çevirmeli ve kendi suratlarına bakmalıdırlar.

Bu durumu ise, şehit Çeçen lider Şamil Basayev daha önceki yıllarda kendisine sorulan bir soruya karşılık verdiği cevapta çok güzel ifade etmektedir. “Kimse şiddete şiddetle karşılık vermemi engelleyemez. Ama Allah’ımın üzerine yemin ederim ki, eğer en azından sizin Telgraf ajansınız, Grozni’de bir metre kadar kesin isabet ile, uluslar arası kanunların yasakladığı "SCUD" adlı 10 kasetli füzelerin 267 kadın ve çocuklarla yaşlıların katliamı arasında, Moskova’da Tuşino pazarında iki kadın Şehidimizin 16 Rusistin ölümü ile sonuçlanan eylemini Rus lehine yorumlayabilirseniz, ben tüm sabotaj eylemlerime (terör eylemleri değil) son veririm.”

Allah (c.c.) hiçbir milleti istiklal mücadelesi vermek zorunda bırakmasın. Fakat, şartlar oluştuğunda da istiklâl mücadelesi vermekten alıkoymasın…

 

MEHMET AKİF ERSOY’UN MISRALARI IŞIĞINDA…

12.07.2006

 

Türk milletinin ilham kaynaklarından olan merhum Mehmet Akif Ersoy’un bıraktığı en önemli miras, geçmişe ve geleceğe son derece zengin bir anlam kazandırarak yazmış olduğu şiirleridir. Bu şiirlerin her kelimesinde, her mısrasında ve her kıtasında inanılmaz ve tarif edilemez anlamlar yüklüdür.

Akif’in şiirleri, zaman zaman ortalığı nahoş kokular kapladığında altına sığınılacak mis kokulu bir çatı altıdır. Kimi zamanlarda kara bulutların ufku karartmak için harekete geçtiği dönemlerde atiyi aydınlatan bir ışıktır. Öylesine önemli ve anlamlı mısraları da vardır ki; kimilerinin gaflet, delalet ve hatta hıyanete sürüklendikleri dönemlerde, mayasında insanlık, hak, hukuk, adalet ve her ne pahasına olursa olsun çağın zorba firavunlarına karşı koyma gücüne fazlasıyla sahip olan insanlara “…Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam/ Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem/ Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam/ Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle/ Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!” mısraları ile uyarılarda bulunarak kendilerini Kaf dağında gören hıyanet odaklarına karşı tedbir almaları gerektiğini hatırlatır… Ve böylece helal süt emmiş, gözünü budaktan esirgemeyen, hayatlarını yeryüzünde hakkın ve adaletin yerleşmesi uğruna hasretmiş insanlar yine Akif’in mısralarında olduğu gibi “Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz./ Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;” diyerek şevkle, heyecanla, hakkı ve adaleti savunuyor olmanın verdiği cesaretle teçhizatlarını yeniden kuşanırlar.

Milletler ve devletler; Hakkı, hukuku, adaleti, özgürlüğü savunmadıklarında çöküş sürecine girerler. . Zulüm hiçbir zaman ebedi değildir. Dünyada zulmün, adaletsizliğin, adam kayırmacılığın, rüşvet ve irtikabın had safhaya ulaştığı ülkelerde bütün insanlığın önünde bir meşale gibi ışıldayan ve bütün insanlığa hitabeden “…Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?/ Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!/ Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,/ Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!/ Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım./ Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!/ Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...”Şeklindeki Mehmet Akif Ersoy’un dizelerinden ilham alan bir takım insanlar her zaman kendilerine durumdan vazife çıkartarak mücadele kulvarına girmişlerdir.

“Zulüm ile abad olanın ahiri berbat olur” diyen atalarımız yüz yıllar boyunca yaşadıkları tecrübelerin ışığında gelecek nesillere adalet çizgisinden sapmamaları yönünde mesajlar vermişlerdir.

Zalimlerin zulmü ve haksızlıkları karşısında İslâm inancına mensup olan insanların yerleri, kuytular, izbe köşeler ve adam sendecilik ortamları değil, mücadele meydanlarıdır. Yine, İslâm inancına mensup insanların “Üç Maymun”u oynama hakları bulunmamaktadır. Zira, haksızlık ve adaletsizlik karşısında üç maymun kılığına girilmesini yüce dinimiz kesinlikle yasaklamıştır.

Tarih boyunca zorbalıkla, yalan, dolan ve entrikalarla krallıklarını (hakimiyetlerini)  ilan etmek isteyenlere karşı özgürlükçü ve adaletten yana olan insanlar karşı çıkmamış, seslerini yükseltmemiş olsalardı bu gün Doğu Türkistan’daki, Çeçenistan’daki Filistin’deki ve daha dünyanın bir çok bölgelerindeki mazlum insanların doğacak nesilleri de dünyaya gelirken alınlarında kara bir leke ve boyunlarında esaret tasmaları ile birlikte doğacaklardı.

İnsanlar Allah (c.c.) indinde eşit haklara sahip olduklarına göre, dünya durdukça Müslüman Türk Milletine mensup olmakla gurur duyan hiçbir fert tahakküm altında yaşamayı asla ve kat’a kabul etmeyecektir.

           

 
 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz