|

Gazetesi
Mehmet Emin Batur'un Günlük
Makaleleri
EYLÜL 2006
“İRTİCA”NIN ANLAMI VE HAKLARIN İHLAL EDİLMESİ
28.09.2006
Ülkemizdeki bazı sözde sosyal demokratlar için en kolay siyaset yapma yolu “irtica”yı diline dolmaktır. Dağarcıklarında kullanacakları hiçbir fikir malzemesi olmayan bu sözde aydınlar irtica aşağı, irtica yukarı ve yok yere “rejim elden gidiyor” feryatları kopartarak siyaset arenasında arzı endam etmeye çalışırlar.
Bu zatı muhteremlerin birçoklarından “irtica”nın tarifini yapmalarını isteseniz kem- küm ederler ve doğru dürüst bir cevap alamazsınız. Yâda insana saç baş yolduracak türden öylesine ipe sapa gelmez tarifler yaparlar ki; şaşırıp kalırsınız.
“İrtica”nın sözlükteki anlamına bakacak olursanız, Gericilik, mürtecilik, eski kafalılık, yobazlık vs vs vs. diye uzayıp giden tarifleri vardır. Fakat, kim yada kimler irticacıdır diye bir soru sorulacak olursa hiç kimse hiç kimseyi yada kimseleri “irticacı” olarak işaret edemez. Ama bu malum güruh cümle kurmakta ya da konuşma yapmakta zorlandıkları
an hemen “irticacılar” imdatlarına yetişir onların…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gerek Parlamentosu, gerek, Silahlı Kuvvetleri ve gerekse de bağımsız yargı organları ile devlet olmanın her türlü vasıflarını taşıyan köklü bir devlettir. Eğer Türkiye’de gerçekten bir irtica tehlikesi ve tehdidi varsa bunu her türlü müeyyideleri kullanarak bertaraf etmek elbetteki devletin görevidir. Fakat, bir bardak
suda fırtına kopartırcasına sürekli bir şekilde irtica tehlikesinden söz etmek ve “aba altından sopa göstermek” suretiyle normal olarak dini vecibelerini yerine getirerek yaşamakta olan insanları tedirgin etmek, türlü kaygılara sevk etmek bir hukuk devleti için son derece tehlikeli bir durumdur.
İnsanların inançları doğrultusunda ve Anayasanın kendilerine tanıdığı haklar muvacehesinde bir yaşam sürdürmelerinden rahatsızlık duymak son derece hukuk dışı bir davranıştır.
Anayasamızın 24 'üncü maddesi din ve vicdan hürriyeti başlığı altında şöyle diyor:
"Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir”
"İbadetler, dini ayinler ve törenler serbesttir”
"Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya zorlanamaz. Dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya da zorlanamaz.”
"Kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz”
Tekke ve zaviyelerin kapatıldığı bir ülkede, toplumu kolay kontrol edebilmeyi amaçlayarak dini gruplaşmalara ve türlü tarikatlara bu güne kadar bir müsamaha gösterilmişse, bu günlerde birden bire bu tarikatlara “irticai faaliyetlerin kaynağı ve merkezi” gözü ile bakmaya başlamak ciddi bir çelişkidir.
Bütün dünyayı tedirgin eden uluslar arası dini örgütlerin çok büyük çaplı tedhiş eylemleri ayrı tutulursa, bu güne kadar doğudan ve güney doğudan yurdun dört bir köşesine gelmeye devam eden şehit cenazelerinin kaç tanesinde ülkemizdeki dini güruhların izleri vardır? Gemi azıya alan PKK terör örgütünün kan içiciliklerini ve katliamlarını, olmayan ve
adı konulamayan “irtica” yı devamlı olarak gündeme getirmek suretiyle hafife indirgemeye ve kamuoyunun gözünden saklamaya hiç kimselerin hakkı yoktur.
Yüce Türk milletinin yüzyıllar ötesinden süre gelen dini inançlarını örf adet, gelenek ve göreneklerini yaşatmaya, mütedeyyin insanlarımızın namaz kılmaya, oruç tutmaya, dinlerini öğrenmeye, öğretmeye ve yaşamaya çalışmaya, en az bu ülkedeki inançsızlar, ahlaksızlar, hırsızlar, banka hortumcuları, kapkaççılar, evlilik dışı “beraber yaşayanlar”,
sabahlara kadar içkilerin sel gibi aktığı bar, pavyon ve türlü eğlence yerlerinde sabahlayanlar, ellerinde bölücü başının posterleri ile şehir merkezlerinde terör estiren PKK sempatizanları kadar hakları vardır, Olmalıdır…Her fırsatta hedef saptırarak irtica yaygaraları koparmanın hiç kimseye ve Türkiye’ye bir faydası yoktur…
Eğer ciddi bir biçimde irticai örgütlenmeler içinde olanların varlığı konusunda bilgi ve tespitleri olduğu halde gereğini yapmayan sorumlular var ise, onları aziz Türk milletinin vicdanlarına havale ediyor, dolduramadıkları makam ve mevkilerini bir an evvel daha ehil kişilere bırakmalarını tavsiye ediyoruz. Milletimiz zaten türlü sıkıntı ve acılarla
iç içe yaşıyor.Gereksiz yere ortalığa paranoya havası pompalayarak halkın yaralarına tuz basmaya hiç gerek yok.
RAMAZAN AYI VE İSLÂM DÜNYASININ REHAVETİ
24.09.2006
Mübarek üç ayların sonuncusu ve bin aydan daha hayırlı olduğu bilinen bir Ramazan ayına daha ulaşmış bulunuyoruz. Bütün İslâm ve insanlık âlemine hayırlara vesile olması en büyük dileğimizdir…
Fakat, biz Müslümanlar olarak her mübarek gün, gece ve aylarda bütün insanlığın felaha ermesi için dua ve niyazlarda bulunurken, dünyadaki İslâm düşmanları ise, tam tersine dünya Müslümanlarına adeta yer yüzünde hayat hakkı tanımama derecesinde kin, nefret ve garez gütmektedirler. Yerkürenin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bir sefer mümkün
olsa, zulüm, zillet, sefalet ve esaret altında olanların yalnızca Türk ve Müslümanlardan ibaret olduğu görülür. Bunun en önemli sebebi ise, dünya Müslümanlarının uğradıkları haksızlıklar karşısında sadece şikayet ve söylenmelerin ötesine geçmeyip elleri kolları bağlı bir şekilde her türlü can acıtıcı melanetlere boyun eğmeyi içlerine sindirmiş olmalarıdır.
Hal böyle olunca da, İslâm dininin kâinattaki varlığına tahammül edemeyen bazı deyyuslar, Hz. Peygambere hakaret etme noktasına kadar gelir. Bir diğer Türk ve İslâm düşmanı bunamış keşiş hurdası, ipten kazıktan kurtulmuşçasına Müslümanlığa hakareti kendisinde bir hak olarak görür… Peki, bu İslâm düşmanlarının hezeyan ve saldırılarına karşı İslâm âlemi
ne yapıyor? Oturduğu yerden beylik cümleler ve kalıplaşmış ifadelerle sadece kınıyor, çaresiz bir şekilde sokaklara dökülerek protesto ediyor… Kınama ve protestolarla bir neticeye ulaşılsaydı şimdiye kadar ki uğranılan haksızlıkların bu günlerde sona ermiş olması gerekmiyor muydu??
Devlet olmanın zorunluluklarından bihaber birçok İslâm ülkeleri yöneticileri de ne yazık ki; İslâmiyet’e karşı yapılan hakaretlere tepki koyma işini halklara ihale etmişçesine yalnızca hükümetlerinin ayakta kalabilmesi ve daha yüksek rakımlı yerlerden koltuk kapma senaryoları peşinde günlerini gün etmektedirler. Kendilerini İslâmiyet’in dünyadaki tek
otoritesi ve temsilcisi zanneden bazı sözde İslâm ülkeleri yöneticileri de, devletin hazinesinden yedi cetlerine, dünyanın en tanınmış çıplaklar adasında ve tatil beldelerinde tatil imkânları sunarak sapkınlık içinde bir hayat sürmektedirler.
Bunlar için ülke, millet, bayrak ve bağımsızlık gibi kavramların hiçbir ehemmiyeti yoktur. Bir gün gelir, bir küresel güç kapılarını çalar, açmazlarsa da “Sana barış ve demokrasi getirdim” diyerek kapıyı kırar ve içeri girer…
Uluslararası devletler hukukunda, gerekli görüldüğü durumlarda bir ülkenin yöneticilerine daha sert ve mutlak surette netice alacak ciddiyette ültimatomlar vermek yok mudur?? Dünya İslâm ülkeleri bu güne kadar uğranılan hakaret ve haksızlıklara karşı neden daha etkili girişimlerde bulunmazlar??
İslâm dinine iftiralar atan ve hakaretler yağdıran bir papaz Türkiye’ye gelmeyi planlıyor. Mevcut hükümet Milletimizin bütün tepkilerini de göz önüne alarak bu papaz başını Türkiye’de istemediklerini söylemiş olsa kıyamet mi kopar? Bu papaz hurdası Türkiye’yi ziyaret etse ne olur, etmese ne olur?? “Dinler arası diyalog” safsataları ile son üç yıl
içerisinde Türkiye’de açılan kilise evler ve kiliselerin sayısı neredeyse Türkiye’deki cami sayısına ulaşacak seviyeye geldi. Hıristiyan misyonerler ortalıkta adeta “cirit atıyor” Papaz hurdasına bu “eserleri” gösterip “aferin” mi almayı düşünüyorlar??
İşte bir ramazan ayı daha geldi. Doğu Türkistan’da Çeçenistan da, Filistin’de, Keşmir’de ve daha dünyanın birçok bölgelerinde Müslümanlar ezilmeye, horlanmaya ve ırkî aşağılanmalara uğramaya devam edecek. Dünyadaki Müslüman oldukları ile övünen ülkelerin insanları da, oruç tutarak, iftar yemekleri verme yarışlarına girerek, iaşeler
dağıtarak “cennetten yer kapma yarışı”nı sürdüre dursunlar… Bakalım dünyanın en doğusundaki bir Müslüman’ın ayağına batan dikenin hesabını verebilecekler mi?
HAVANDA SU DÖVMEK” VE TARSUS BELEDİYESİ
22.09.2006
“10’uncu Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı” adı altında Antalya’da yapılan ama ve isminin içini doldurmaktan çok uzak ve oldukça sönük geçen kurultayın yapıldığı günlerde Türkiye’nin bir başka köşesinde Türk milletinin yüreğine su serpen, insanımızı yeisten çekip çıkartan, yüreklere umut, güç ve kan pompalayan bir
başka güzellik yaşanıyordu.
Bir dostumun bana Tarsus’tan verdiği haberlerle gerçekten çok büyük mutluluk duydum ve Türk milleti adına son derece sevindirici olan bu haberi siz muhterem okuyucularımla paylaşmak istedim. Çünkü, Türk milletinin millî motivasyonlara, millî şuurlanmaya, millî müştereklerde bir arada olmaya ve dayanışmaya en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde böylesine
içten, samimi ve riyadan uzak etkinlikler hepimizin birinci derecede ve ekmek-su kadar ihtiyaç duyduğumuz faaliyetlerdendir.
Türk dünyasına ve Türk millî kültürüne karşı çok sıcak ve samimi duygular beslediğini bildiğim Tarsus Belediye Başkanı Sayın Burhanettin Kocamaz beyin özverili girişimleri ile tertip edilen “Uluslar arası 5. Tarsus Karacaoğlan Şelale Şiir Akşamları” Şelale Karacaoğlan Parkında gerçekleştirildi. Bu toplantının oldukça görkemli, heyecanlı ve dolu, dolu
geçtiği haberi beni de heyecanlandırdı, sevindirdi. Yurt içinden ve yurt dışından kente gelen konuklar ilk olarak Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’ı makamında ziyaret ettiler.
Nahçıvan, Ukrayna, Kırım, Gagauz, Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan, Makedonya, Bulgaristan, Kosova ve KKTC gibi ülkelerde olmak üzere Türkiye’den de bilim adamları, aşık, yazar ve şairler Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’a ülkelerinde getirdikleri çeşitli hediyeler verirken, Başkan Kocamaz’da Tarsus’a özgü tanıtıcı hediyeler verdi.
Türk kültürünün temel taşlarından olan Halk Şiiri’ni daha iyi anlamak ve geçmişten geleceğe aktarmak istediklerini belirten ve Türk'ün olduğu her yerde Karacaoğlan’ın olduğunu belirten Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, Toplantının açılış konuşmasında katılımcılara şunları söyledi: “Türk Dünyasının 5. Karacaoğlan Şiir Akşamları’nda Tarsus’ta
sizlerle bir arada olmak bizi çok memnun ediyor. Halkın düşüncülerine, halkın ağzıyla dizelerine aktaran ve geçmişle gelecek arasında bir köprü oluşturan Karacaoğlan’ımızın 400. Doğum yıldönümünde Karacaoğlan diyarı kentimizde Tarsus Şelalesi’nde 4 gün dolu dolu bir program yaşayacağız…”
Irak Milletvekili Fawzı Akrem Terzi, Sebil Belediye Başkanı Mehmet Çelik, Yenice Belediye Başkanı Veli Serin, Yurt dışı ve yurt içinde gelen konuklar, Oda ve dernek başkanları, belediye meclis üyeleri ve çok sayıda vatandaş ta katıldı.
Türk dünyası ile bütünleşmede ekonomik ve ticari ve askeri alanlarda işbirliği çok önemlidir. Fakat bunlardan çok daha önemlisi kalplere, yüreklere ve düşüncelere etki eden ve mefkûre birliğinin temeli olan kültürel alanlardaki işbirliği hepsinden çok daha önemlidir… Zira, milyon dolarlar harcanarak beş yıldızlı otellerde yapılan ve açıkça “havanda su
döven” toplantılarda alınan kararların Türkiye’nin ve Türk dünyasının geleceğine hiçbir katkısı olmamaktadır. Çünkü, söz konusu toplantılarda alındığı ilan edilen kararların arkasında durulduğunu ve hayata geçirilme konusunda bir çaba sarf edildiğine rastlamadım. Fakat fikir ve duygu birliği adına yapılan kültürel toplantıların bütün katılımcıların yüreklerinde ve hafızalarında mutlaka iz bıraktığını her kes biliyor.
Bu bağlamda Tarsus Belediye Başkanı Sayın Burhanettin Kocamaz beye kalbi şükranlarımı sunuyor, Türkiye’deki bütün yerel yöneticilerin de kültürel etkinliklere daha fazla önem vermelerini istirham ediyorum…
10.TÜRK KURULTAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
21.09.2006
Dünya Türklüğünün göz bebeği olan Türkiye’de Türklüğe darbe üstüne darbe vuranların yalnızca siyasî kaygılarla 5 yıl aradan sonra tertip ettikleri (Bu beş yılın 3 yılı mevcut hükümete aittir.)Türk dünyası Kurultayı kimi AKP kökenli yazarlarımızı oldukça sevindirmiş görünüyor. Neymiş efendim, Bahçeli döneminde
bile yapılmayan Türk Kurultayını Türk Milliyetçiliği fikrine ters düştüğü söylenen Recep Tayip Erdoğan gerçekleştirmişmiş…
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin başbakanı Türk olduğunu, ya da Türklükten söz etmeyi yılda bir tertip edilecek olan (Tabiî bundan sonraki yıllarda yapılabilirse) Türk Kurultaylarına bırakır ve özellikle de yaklaşan seçimleri göz önüne alarak Türk dünyasına yönelik mesajlar yollama mecburiyetinde kalıyorsa bu
durumun sevinilecek, sevindirecek bir tarafı asla yoktur… Apar-topar ve 700 bin dolar gibi bir meblağ masraf edilerek sadece yapmış olmak için tertip edildiği izlenimi veren bu defa ki kurultayın Türk dünyası ve Türk Toplulukları tarafından hangi düzeyde bir katılımla gerçekleştirildiğine bir göz atılmalıdır.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev,(Azerbaycan bu güne kadar Türkiye’ye karşı zaten tamamen millî hissiyatlarla ön şartsız bir şekilde yakınlık duymaktadır.) KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, (Talat ise zaten, AKP hükümetinin, bir ömrün tamamını Türklüğe hasretmiş olan Rauf Denktaş’ı ringin dışına atma
girişimleri ile Cumhurbaşkanlığı makamında olduğunun minnet duyguları içerisinde bu kurultaydadır.) Kazakistan Devlet Sekreteri (Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev değil) Oralbay Abdikarimov, Kırgızistan Başbakan Yardımcısı (Kırgızistan Başbakanı değil) Daniyar Usenov ve diğer ülkelerden de sadece hükümet temsilcileri seviyesinde katılımlar oldu. Çünkü, AKP hükümetinin bu güne kadar Dış Türkler veya Bağımsız Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine yönelik olarak tavrı gayet açıklıkla ortadadır…
Kuzey Irak’ta, sözde Türkiye’nin garantörlük hakları içerisinde olması gereken Musul-Kerkük, Suriye sınırları içerisinde ve burnumuzun dibindeki Bayır-Bucak Türkleri, KKTC Türklerinin oğul Denktaş’ın da türlü Bizans oyunları ile saf dışı bırakılması ile daha da vahim hale gelmekte olan içler acısı hali, batı
Trakya’daki Türklerin AKP hükümeti tarafından “Her kes başının çaresine baksın” anlayışı ile yalnızlığa tek edilişi, 40 milyon nüfusa sahip Doğu Türkistan Türklerinin “Çin’den elde edilecek ticarî çıkarlar” uğruna “Çin’in toprak bütünlüğüne saygılıyız” teraneleri ile Çin sırtlanlarının önüne terk edilmesi… Ve bunlardan daha da vahim olanı, Kendileri “Türküm” diyemeyen ve diyemeyecek olanların Türkiye’de sistematik bir şekilde, “Türküm” demenin, AB ve ABD öyle istiyor diyerek neredeyse suç sayılacağı
noktasına doğru sürüklenilmesidir…
Şunun çok iyi bilinmesi gerekir ki; Yüce Türk milletinin, ne kerhen yapılacak “Türk Kurultaylarına”, ne de kerhen “Türküm” diyerek Türklükten söz edenlere ihtiyacı vardır…
Türklük, siyaset ve koltuk çıkarları uğruna “sırası” geldikçe adından söz edilecek bir meta değil, kökleri 5000 yıl öncesine kadar dayanan bir realitedir.
Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin liderleri de artık inisiyatif ve millî irade sahibi şahsiyetler olup, kendilerinin doğru bildikleri değerlerine sahip çıkabilecek ve savunabilecek bir konumdadırlar. Onlara “Çantada keklik” gözü ile bakmak çok büyük bir siyasî hata olur.
Örs üzerinde demir dövenlere o demiri niçin ve hangi duygularla dövdüklerini sormak gerekir. Dünya Türklüğü ile ortak tarih, ortak dil ve ortak çıkarlardan söz etmek için öncelikle ve ivedilikle gönül birlikteliğinin sağlanması, gönül ve düşünce köprülerinin kurulması, hak edilmeyen ve hiçbir müeyyidesi
yerine getirilemeyen “ağabeylik” psikozundan çıkıp eşit şartlar içerisinde gerçek kardeşlik değerlerinin su yüzüne çıkartılması gerekir…
PKK ÇAPUTU İÇİN ASLA “BAYRAK” DEYİMİ
KULLANILMAMALIDIR
Bir süre öncesine kadar Türkiye’deki hiçbir basın yayın organında eli kanlı, bebek katili, dış düşmanların taşeronu, kiralık katiller topluluğu ve bölücü terör örgütü olan PKK’nın paçavrası için “Bayrak” ismi kullanılmıyordu. Doğru olan da elbette buydu…Fakat son zamanlarda bazı basın ve yayın
organlarında söz konusu paçavra için “PKK bayrağı” deyimini kullananlara rastlanılmaya başlandı. Elbette ki; bu tabiri kullananların art niyet taşıdıklarına inanmıyorum. Fakat sehven de olsa bu PKK çaputu için “Bayrak” Tabirini kullanmak son derece tehlikeli bir davranıştır.
Bayrak; bir milletin, bir devletin ve bir ülkenin sembolüdür.Bir milletin bayrak sahibi olabilmesi için yüz yıllar ötesinden devam ede gelen bir tarihinin, bir geçmişinin ve köklü bir şeceresinin olması gerekir. Her aklına düşen bir iki terörist eylem sonrasında bir bayrak ilan edemez. Ederse bu
davranışın ayakları yere basmaz ve kendi yalanları, düzenbazlıkları ve kan içicilikleri içerisinde boğulup giderler.
Bayrak kandır, bayrak vatandır, bayrak anadır, bayrak millettir, bayrak ülküdür, bayrak bir milletin şeref ve haysiyetidir…
Bayrakları, tarihi hadiseler ve o bayrağın uğruna feda edilen nice canlar ortaya çıkarır. Bayrak için mücadele eden milletlerin kökü çok eski tarihlere dayanan topraklarının, ve İstiklal marşı şairimizin “Bir hilal uğruna ya rab ne güneşler batıyor” dediği gibi, bayrak uğruna verilmiş nice canlarının
olması gerekir.
Eli kanlı ve dış güçlerin maşası olan PKK terör örgütünün çaput parçası için “Bayrak” tabirini kullanmak dünyadaki gerçek bayrak’lara hakaret etmek olur. Eğer Türk medyası içerisinde Türk milletinin bütün uyarılarına ve tepkilerine rağmen ısrarla bu çaput parçası için “Bayrak” tabirini kullananlar varsa
bilinmelidir ki; bunlar kesinlikle art niyetlilerdir ve eli kanlı terör örgütünün ekmeğine yağ sürme çabası içindedirler. Ne olduğu belirsiz bir çaput parçasına “Bayrak” demek, o çaput parçasını resmen “Bayrak” olarak tanımak anlamına gelir ki; o da PKK terör örgütünün arzuladığı ve ulaşmak istediği hedeflerden biridir.
Bayrağı, vatanı ve bütün milli ve manevi değerleri uğruna gözlerini kırpmadan fedayı can eden Müslüman Türk milletinin bu dünyadan her hangi bir beklentisi yoktur. Gazilerimiz hayatta kalırlarsa bir taht yada taltif asla beklemezler. Onlar sadece atalarından devraldıkları bayraklarının ebediyen
dalgalanmasına vesile oldukları için sevinç duyarlar. Bayrak uğruna toprağa düşseler de, Müslümanların ulaşmak istedikleri en yüksek makam olan şehitlik mertebesine ulaşacakları için kendilerini bahtiyar addederler.
Çok eskilerden beri Türk milletine karşı besledikleri kin, nefret ve intikam duyguları ile yanıp tutuşan dış mihrakların oyunlarına ve tahriklerine kapılarak kendi atalarının mirası ve emaneti olan Türkiye toprakları üzerinde bölücülük yapanların akıbetlerinin ne olacağı bellidir. Fakat gözlerini kin, kan
ve ihanet bürüdüğü için kendi sonlarını görememektedirler. Yabancı şer odaklarının onların ellerine tutuşturarak “bu da sizin bayrağınız” dedikleri allı yeşilli çaput parçalarının arkasında her türlü cinayet, kundaklama, bombalama, uyuşturucu ticareti, fuhuş, gasp ve soygun faaliyetleri sürdürenlerin nasıl bayrağı olabilir? Bayrak sahibi olmak için öncelikle şeref ve haysiyet sahibi olmak gerekir.
Beşikteki bebekleri tamamen hayvani duygularla katleden, anaları babaları evlatsız, çocukları yetim, eşleri dul bırakan, Ekmeğini yedikleri ve her türlü nimetlerinden sonuna kadar istifade edebildikleri topraklara ihanet edenlerin nasıl bayrağı olsun???
Bu sebeplerle sehven de olsa PKK çaputu için “Bayrak” deyimi asla ve kat’a kullanılmamalı, kullananlar olursa da, milletçe ciddi bir biçimde uyarı ve ikazlarda bulunulmalıdır…
“İSA YUSUF ALPTEKİN PARKI” İLGİ BEKLİYOR
11 Eylül 2006
Bir dönem Türkiye’de ahde vefa gösteren bazı belediye başkanları uygun gördükleri cadde, sokak, bulvar ve parklara büyük Türklük mücahidi İsa Yusuf Alptekin’in ismini vererek Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlıların gönüllerine su serptiler. Sevindirdiler ve gelecek adına umutlandırdılar.
Çünkü bu türden güzel girişimler Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da yaşayan 40 milyon Müslüman Türk için de çok mühim bir umut kaynağı idi.. 1995 yılının 28 Ağustos’unda Sultanahmet Meydanı'nda, Tavukhane ve Nakilbent sokaklarının kesiştiği köşede, devrin Eminönü Belediye Başkanı Ahmet Çetinsaya ve Belediye Meclisi'nin vefalı, milli gayretleriyle,
İsa Yusuf Alptekin Parkı açıldı. Büyük Türklük Mücahidi Merhum İsa Yusuf Alptekin de hayatta ve tören alanındaydı... Park’ın açılış merasiminde Ahmet Kabaklı' dan Turan Yazgan’ ve Hasan Celal Güzel'e kadar bir dostluk kümesi ve gözlerini budaktan esirgemeye en az 5 bin Türk milliyetçisi genç hazır bulunmuştu.
Kürsüden devrin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve bu günün Başbakanı sayın Recep Tayyip Erdoğan şöyle diyordu....
“İnşallah, Doğu Türkistan'daki soy ve din kardeşlerimiz de bir gün Çin esaretinden kurtulacak, hürriyetlerine kavuşacaklardır. Ben abide insan Büyük Türk ve İslâm Mücahidi, Dava Adamı İsa Yusuf Alptekin'i hürmet ve muhabbetle selamlıyorum!..”
Daha sonra bu park açılışını başka vilayetlerde cadde, sokak ve bulvarlara verilen isimler takip etti. Kayseri Büyük Şehir belediye Başkanlığı da Kayserinin Belsin bölgesinde bulunan 40 bin metre kare büyüklüğündeki bir park’a İsa Yusuf Alptekin Parkı adını verdi. Bu park’ta Doğu Türkistanlıların lideri merhum İsa Yusuf Alptekin’in kısa biyografisinin
yer aldığı bir mermer kaide var (dı). Ayrıca Parkın isminin yazılı olduğu ahşap levhalar bulunuyor(du). O dönemlerde İsa Yusuf Alptekin ve Doğu Türkistan isimlerinin park, bahçe ve caddelere verilme furyasının başlaması işgalci Çin devletini son derece rahatsız etmiş olmalı ki; Özellikle de Kayseri’ye, Ankara’da bulunan ve devrin Çin büyük elçisi olan Wu Ke ming’i Kayseri Valisi, Belediye başkanları ve Ticaret Odası Başkanı ile görüşerek Belsin’deki park’ın isminin değiştirilmesi için görevli olarak
göndermişlerdi… Yıl 1996 Mart ayı… Vilayet önünde toplanan Kayseri’de meskun Doğu Türkistanlılar ellerinde pankartlarla Çin büyük elçisini protesto etmek için demokratik eylemler yaptılar. Ticaret Odası önünde de bu protesto eylemleri devam etti… Bereket versin ki, Belediye başkanlarımız ve Ticaret odasının o zamanki başkanı Sayın Yılmaz Büyüknalbant Çin büyük elçisi ile görüşmeyi “Doğu Türkistan’daki Müslüman Türklere zulmeden bir devletin temsilcisi ile görüşmeyeceğiz” diyerek Wu Ke ming’in ziyaretini
kabul etmediler. Bunun üzerine Çin Büyük elçisi geldiği gibi de gitti… Şehir temsilcilerimizin Doğu Türkistan halkına olan bu duyarlı davranışları kardeşlik, dindaşlık, soydaşlık ve insani açıdan son derece takdire şayan davranışlardı. Buradan bu şahsiyetlerimize bir defa daha 40 milyon Doğu Türkistan halkı adına yürekten teşekkürü bir borç bilirim…
Sözün özüne gelecek olursak; Melikgazi Belediye Başkanı Muhterem Memduh Büyükkılıç Bey’in Belsin’deki İsa Yusuf Alptekin Parkı’nın son durumunu bir daha gözden geçirmesini ve tamamen kaybolmak üzere olan İsa Yusuf Alptekin Parkı isminin yazılı olduğu levhayı ve Alptekin Beyin kısa biyografisinin yer aldığı kaidenin de elden geçirilmesi için ilgili
birimlerine talimat vermesini saygıyla istirham ediyoruz.
İnanıyorum ki; İsa Yusuf Alptekin beyi daha gençlik yıllarında tanımış olduğunu ve çok büyük saygı duyduğunu bizzat kendisinden işittiğim Sayın Memduh Büyükkılıç Bey gerekeni mutlaka yapacaktır. Şimdiden teşekkürler Muhterem Başkanım!
OBUL KASIM HACI’NIN KATİLİ KIRGIZİSTAN
HÜKÜMETİDİR
Çin işgali altındaki Doğu Türkistan Türkleri 1990’ların başından itibaren Batı Türkistan Türklerinin bağımsız olmalarından dolayı çok sevindiler, gelecek adına umutlandılar. Çünkü, Kırgız, Kazak, Özbek ve diğer Türk boyları ile kan bağı, din bağı, dil bağı, kültür ve tarih bağları bulunmaktaydı…
Ne yazık ki; aradan zaman geçtikçe Doğu Türkistan Türklerinin Batı Türkistan Türklerinden beklenti ve umutları birer, birer suya düşüyor, Zaman zaman da Kazak Kırgız ve diğerlerinin Çin’i bile geride bırakacak türden darbelerine maruz kalıyorlardı. Kazakistan ve Kırgızistan’da 2 milyon civarında Doğu Türkistan kökenliler yerleşik bulunmakta ve
hayatlarını bu topraklar üzerinde sürdürmektedirler.
Çin’in girişimleri ile 1996 yılında “Şanghay İşbirliği Örgütü” kurulduktan sonra, Komünist Çin hâkimiyeti Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan, Kırgızistan ve diğer Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine siyasi, iktisadi ve Diplomasi cihetlerinden baskı uygulayarak her türlü sebeplerle bu devletlerde ikamet eden Doğu Türkistan kökenlilere
karşı siyasi baskı yapma ve zarar verme eylemlerini aralıksız devam ettire gelmektedir.
Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan hükümetleri, kendilerinden siyasi sığınma talebinde bulunan Doğu Türkistanlıları Çin tarafından idam edileceklerini bile bile uluslar arası teamülleri de hiçe sayarak Çin’e teslim etmektedirler.
İşte bu gençlerden biri de, daha yakın zamanda Kırgız hükümetinin hışmına uğrayan Obul Kasım Hacimdir. Bu genç Kırgızistan’da ticaretle meşgul olurken Çin devletinin isteği üzerine 1998 yılında Kırgız polislerince tutuklandı. Yine, Çin öyle istiyor diyerek isnat edilecek hiçbir suç unsuru bulunmamasına rağmen 12.03.2001 tarihinde Kırgızistan
mahkemeleri tarafından “terörist” yaftası vurularak idam cezasına çarptırıldı..
O tarihten beri Obulkasım Hacim Kırgızistan’ın Bişkek şehrindeki 1. kapalı cezaevindeki yeraltı hücresinde tutulmaktaydı. Burada Kırgız polislerinden ve ceza evi görevlilerinden kesintisiz olarak gördüğü insanlık dışı işkenceler sebebiyle sonunda bitap düştü ve ağır derecede hastalandı. Hapishane idaresine tedavi olabilme hakkını kullanabilmek
için defalarca dilekçeler yazdıysa da hiçbir cevap alamadı. Sonunda kanser hastalığına yakalandı. Dayanılmaz acılar içerisinde olduğunu bilen hücre arkadaşları bir yolunu bulup dışarıya Obul Kasım Haci’nin tedavisinin yaptırılması için haber uçurdular.
Bu haber üzerine merkezi Almanya’nın Münih kentinde bulunan Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi 26.08.2006 tarihinde bir bildiri yayınlayarak bütün uluslar arası insan hakları örgütlerine çağrıda bulundu.
İstiklal Gazetesinde de yayınlanan bildiride şu ifadelere yer verilmişti: “Biz, bütün demokratik ülkelerden ve uluslar arası İnsan hakları teşkilatlarından, Obulkasım Hacı’ya insanca muamele de bulunma, onu derhal yeraltı hücrelerden kurtarıp hastaneye götürerek tedavi ettirme konusunda Kırgızistan hükümetine yönelik baskı yapmalarını önemle arz
ediyoruz! İster Obul kasım Haci “suçlu” olsun ya da olmasın ağır derecede hastalığa yakalanıp hayatını kaybetmekle karşı karşıya bulunan bir insanı tedavi ederek kurtarmak insanlık âlemindeki en temel ve ahlaki prensiplerden biri olması gerekir!”
Doğu Türkistan Enformasyon Merkezinin yayınladığı habere göre Obulkasım Haci, 08.09.2006 tarihinde sabaha karşı saat 7.oo sıralarında Bişkek’te bulunan 47 No’lu Cezaevi hastanesinde hayatını kaybetmiştir… Doğu Türkistan’ın bu kahraman evladına Allah(c.c.)tan rahmet niyaz ediyoruz. Cenazesine “Kırgızistan Uygur İttifakı”nın merkez üyesi Şemsidin
Ablimof ve kadınlar birliği başkanı Heyrinnisa hanımlar katılarak Kırgızistan hükümetinin, Çinlilerin yalan ve iftiraları ile hareket ettiğini ve oysa ki; Obulkasım’ın tamamen suçsuz olduğunu söylemişlerdir. Obulkasım’ın cenazesi Bişkek’in Pakarovka bölgesinde defnedildi.
İşgalci Çin devletinin dünyanın değişik ülkelerinde yerleşik Doğu Türkistanlıları da hedef almış olduğunu ve onlara yönelik her türlü suikastlarda bulunabileceğini bütün dünyaya bir defa daha ilan ediyor, İnsan haklarına ve demokrasiye saygılı oldukları iddiasındaki bütün devletlere Çin devletinin entrikalarına alet olmamaları çağrısında
bulunuyoruz.
MEHMETÇİK’İN “BARIŞ GÜCÜ” OLMA KRONOLOJİSİ
10.09.2006
Son elli yıl içerisinde dünyadaki birçok problemli bölgeye BM Örgütünün isteği üzerine tereddütsüz ve ön şartsız Asker gönderen tek ülke her halde Türkiye olsa gerek. Çünkü, Tarih boyunca dünya milletleri tarafından, muharebe gücü, cesareti, zorluklara dayanıklılık, her şart ve zeminde gözünü budaktan esirgemeksizin kendisine tevdi edilen görevi
başarıyla sonuçlandırma gibi özellikleri çok iyi bilinen Türk askeri, BM Örgütünün “Barış gücü”ne ihtiyacı olduğunda ilk kapısı çalınan askerlerdir.
Türk askerinin bu güne kadar dünyanın hangi ülke ve bölgelerinde BM “Barış gücü” bünyesinde yer almış olduğuna kısaca bir göz atalım.
İlk defa 1950 yılında Kore Savaşı'nda görev alan Türk askeri, günümüze kadar 13 defa dünyanın değişik ülke ve bölgelerinde BM. “Barış gücü” bünyesinde vazife üstlendi. Kore’de 1950- 1953 yılları arasında dönüşümlü olarak 52 bin asker vazife ifa etti. Bu üç yıllık süre içerisinde de Türk askerlerinden toplam olarak 741 şehit 2147’ de yaralı vardır.
1993–1994 yıllarında Somali'deki insani yardım ve barışı koruma harekâtında 300 Türk askeri görev aldı.
Türk askeri 1993–1995 yıllarında Bosna-Hersek' te, 1992–1996 yıllarında da Adriyatik Denizi'nde gerçekleştirilen NATO tatbikatında görev aldı.
Arnavutluk'ta yaşanan kargaşalıklarda oraya yapılacak insani yardımların dağıtılması amacıyla 1997'de başlatılan ALBA Harekatı'na Türkiye, 779 askeri personel ve 1 deniz piyade taburu ile iştirak etti.
İran-Irak Harekatı'nda Türk askeri, dönemler halinde 10'ar kişilik gruplarla Birleşmiş Milletler harekatına katıldı.
Irak saldırısının ardından Kuveyt'te, Doğu Timor'da, AGİT Harekâtı bünyesinde Gürcistan'da Türk subayları görev aldı. Türk askeri, bu bölgede 2002'den 2005'e kadar 3 bin 350 askerle görev yaptı. Makedonya'daki militanları silahsızlandırmak için NATO'nun 2001'deki operasyonuna katılanlar arasında Türkiye de vardı.
Son olarak Avrupa Birliği tarafından Kongo Demokratik Cumhuriyetinde 30 Temmuz 2006'da yapılan seçimlerde, bölgedeki Birleşmiş Milletler Çokuluslu Barış Gücü'ne destek vermek amacıyla 15 askeri personel görev aldı. Mehmetçik, şu anda dünyanın 4 ayrı noktasında 1045 personeliyle barışa katkıda bulunuyor. Kabil'de 260 Türk askeri görev yapıyor.
Bosna Hersek'te devam eden ALTHEA harekâtında 300 kişi bulunuyor. Kosova'da NATO-Sofa Anlaşması gereğince 400 kişi görev yapıyor. Letonya'da ise 4 F–16 uçağı, 85 personeliyle görevde…
Böyle haber veriyor devletin resmi ağızları…Sevinelim mi?, üzülelim mi bilemiyorum..Gönül isterdi ki; Türkiye, Osmanlının yükseliş dönemindeki gibi dünyada zulme maruz kalmış, haksızlıklara uğramış olan milletlerin müşküllerini sadece kendi inisiyatifini kullanarak halletsin. Fakat ne var ki; Kurulduğu günden bu güne kadar hep küresel güçlerin
etkisi altında kalmasıyla ve onların güdümü ile faaliyet göstermesiyle tanıdığımız BM Örgütü, Türkiye’deki sivil otoritenin zaafları sebebiyle Türkiye’nin askeri gücünden en iyi şekilde istifade etmektedir. Bu sebeple de nice Koçyiğitlerimizin adı sanı bilinmeyen ülkelerde toprağa düşmüş olmaları insanın canını sıkan ve yüreğini yakan bir hadisedir.
Türk Milletinin mugayir tavrına rağmen Lübnan’a asker gönderme kararı alan sayın Türkiyeli Başbakanımız! Bilesiniz ki; “Her Türk askerine günde 200 Amerikan doları verilecek” haberleri bile işlenen cürümü örtmeye ve alınan ucube karara yönelik tepkileri azaltmaya yetmeyecektir. Çünkü Mehmetçik’in değeri dolarla ölçülmez…
TÜRK MİLLETİNİN KARARI GÖZ ARDI EDİLDİ
07.09.2006
Siyasi partiler cenneti olan Türkiye’de bir siyasi partinin tek başına iktidar olması nadir rastlanan olaylardan biridir. Siyasi partiler seçim arifelerinde Türk milletinden hep şu isteklerde bulunurlar: “Bize tek başına iktidar şansı verin Türkiye’yi düzlüğe çıkartalım”, Koalisyon söz konusu olduğunda da bahane hazırdır. “Millet biz tek başımıza
iktidar şansı vermediği için istediğimiz yasaları çıkartamıyoruz” vs.,vs…
Tek başına iktidar olma şansını yakalayan nadir siyasi partilerden biri olan AKP milletin beklentilerine cevap verebildi mi? Asla hayır! Onlarca yıldır Türkiye’de kangrene dönüşen bazı konuların halledilmesi için çıkartılması elzem olan birçok önemli yasaları, mecliste yeterli milletvekili sayısına sahip olmasına rağmen çıkartmayan, çıkartamayan AKP bu
durumu Türk milletine ne ile izah edecektir? Yoksa “hükümet olduk ama muktedir olamadığımız için gerekli yasaları çıkartamıyoruz” mu diyecek? Bu milletin bir kısmı 3 Kasım seçimlerinde, başörtüsü meselesini en uygun akılcı ve kalıcı bir yolla halledeceği, ülkede sürüp giden terör olaylarının bir an evvel sona erdirileceği, İmam-hatip mağdurlarının yaralarına merhem olacağı, işsizlik ve aşsızlığa çare bulacağı gibi bir çok temel problemleri çözüme kavuşturacağı umudu içerisinde AKP’ ye tek başına iktidar şansı
vermedi mi?
AKP Bütün bu beklentilerin hangilerine cevap verebildi? Hiçbirine! Tam tersine işsizliği katmerleştirdi, iç ve dış borçlar arttı, dışa bağımlılık had safhada, vatan topraklarının yabancılara satışı hızla devam ediyor, Başörtüsü problemine çözüm bekleyenler hayallerini bir başka bahara ertelemek mecburiyetindeler, meslek lisesi mezunlarının ikinci sınıf
vatandaş muamelesi görme çirkinliği sürüp gidiyor, bölücü terör örgütünün cinayetleri AKP döneminde hız kazandı, tarihin hiçbir döneminde evladını cepheye gönderen bir Türk annesinin ağzından sonuç evladının şahadeti söz konusu olduğunda dahi çıkmayan “Artık vatan sağ olsun demiyorum” ve “ Hakkımı bu hükümete helal etmiyorum” sözleri ilk defa bu hükümet döneminde söylenir oldu. Çünkü, başbakanın eli kanlı bölücü terör örgütünü cesaretlendirici söylemleri Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kara bir leke olarak
kalmaktadır…
Hükümetin daha burada saymakla bitiremeyeceğimiz türden ucube davranışları, Türk milletinin kanayan yaralarını sarmak şöyle dursun, tam tersine adeta tuz basmaktadır. Bu hükümetin çok garip ve anlaşılmaz davranışlarından birisi ise, Türk milletinin beklentilerine yönelik yasaları bir türlü çıkartmamakta ısrar ederken, AB, ABD ve BM’ in çıkartılmasını
çok istedikleri yasaları ne pahasına olursa olsun yıldırım hızı ile çıkartmakta, alınacak kararlarda da meclisteki bütün gücünü kullanarak kararlar alabilmektedir.
Milletin % 85’inin hiç istemediği ama, BM’ in ve ABD’nin çok istediği Lübnan’a Türk askeri gönderme konusunda da çok hızlı ve mahir davranan hükümet ne yapıp edip muhalefete 148 oy fark atarak TBMM’ inden Lübnan’a Asker gönderilmesi konusunda yetki almayı başardı… Biliniyor ki; Mehmetçiği Lübnan’da bin bir türlü tehlikeler beklemektedir. Vatandaşlardan
birçokları “Lübnan’a önce başbakan ve bakanlar kendi evlatlarını göndersinler” diye haykırdılar. Türkiye’de iktidar olmanın nimetlerinden ve ayrıcalıklarından biri de bu olsa gerek diye düşünüyorum… Lübnan’a kimlerin evlatlarımı gidecek? Edirne’den, Van’dan, Adana’dan, Sinop’tan, Kayseri’den Maraş’tan yağız Anadolu delikanlıları gidecek… Kabine üyelerimizden bazılarının Amerika’da çalışıyor yada okuyor görünen bir eli yağda bir eli balda evlatları gidecek değil her halde.
Türkiye’nin en saygın ve kutsal kurumlarının başında gelen TBMM., Türkiye dışındaki güçlerin menfaatleri söz konusu olduğunda vazife yapan bir kurum değil, yüce Türk milletinin beklenti ve ihtiyaçlarına uygun olarak hizmet üreten bir kurum olma özelliğini sonsuza kadar korumalıdır.
TÜRKİYE TÜRK DÜNYASINA KARŞI NEDEN İLGİSİZ?
05.09.2006
Türkiye, Türk dünyasına karşı cimri ve bencil davranmaktan vazgeçmelidir. Yıllar yılı Türkiye’den medet uman ve Türkiye’ye adeta bir kurtarıcı gözü ile bakan nice Türk diyarları bağımsızlıklarını elde ettiler.Onlarca yıl hasret kaldıkları Anadolu Türklerini yanlarında görmek istediler, ama Türkiye onların yanlarında, arkalarında yada önlerinde değil,
çok uzaklarda veya hiç ortalarda yok…Bu durum karşısında Kazakistan meyus, Kırgızistan yorgun, Özbekistan yalnız…Diğer Türk Cumhuriyetleri ve toplulukları da geleceklerinden çok umutlu değil… Aradan yıllar geçti. Bu Türk Cumhuriyetleri düşe- kalka ayakta durmayı öğrendiler…
Bu defa da bu Türk cumhuriyetlerinde Türkiye’nin bıraktığı boşlukları, eski düşman Rusya, yeni düşman batılılar, Türk’ün ezeli ve ebedi düşmanı Çin ve ABD doldurmaya başladı. Hıristiyan misyonerleri cirit atıyorlar buralarda.. Bu durumda Tacikistan şaşkınlığın, Türkmenistan yalnızlığın, Kırım Türkleri karamsarlığın dipsiz karanlığında hissettiler
kendilerini…Fakat onlarda kısa zaman sonra gözleri karanlığa alıştığında artık bir yerlerden ve özellikle de Türkiye’den yardım almaya gerek duymadan tay-tay yürümeye başladılar. Yolları ve bahtları açık olsun…
Çin işgali altındaki Doğu Türkistan ise, Türkiye için çok uzak, çok yabancı ve kaderi ile baş başa bırakılması gereken bir diyar… Çin’in Türkiye’ye sağladığı tarif edilemez faydalara(!) karşı Çin, çiğnenerek geçilecek bir ülke değil Doğu Türkistan için… Çünkü, Çinliler asla gücendirilmemesi, üzülmemesi ve dostlukları kaybedilmemesi gereken bir ayrı
millet(!) Orhun kitabelerindeki Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk’un nasihat ve vasiyetlerine rağmen…
Dünyadaki Türk düşmanlarının istedikleri ve ulaşmak istedikleri hedefte bu değimliydi zaten?? Türkiye sağ olsun düşmanlarının zahmete katlanmasına gönlü razı olmayacak kadar yufka yürekli, hümanizm tutkunu ve barıştan yana bir devlet olduğunu ilan etti dünyaya…Kan, can, dil, din, kültür ve tarih birlikteliği bulunan öz kardeşlerini yalnız,
öksüz,dayanaksız ve yüz üstü bırakmak pahasına…
Oysa Doğu Türkistan Türkleri Türkiye’nin bir sömürge ülkesi olmadığını, Dünya Türklerinin yegane istinatgahı olduğunu, kendi elleri ile öz kardeşlerini düşman mevzilerinde mermisiz, susuz, azıksız bırakmayacağını biliyordu… Heyhat! Doğu Türkistan Çin ejderhası önünde yalnız, Batı Türkistan Türkleri devlet tecrübesinden yoksun ve Rus ayısının tehdidinde,
Musul-Kerkük Türkmenleri Türk ve Türkiye düşmanı hain peşmergelerin pençesinde çaresiz..Yıllar yılı dost bilinen Türkiye nerelerde? Türkiye, Dış işeri Bakanı Abdullah Gül’ün ifadesiyle “AB” adı verilen “Artık geri dönüşü olmayan bir yolda…”
Dünyada güçlü bir Türkiye istemeyen Avrupalı, Amerikalı ve Çinli sözde dostlarımızın amaçları ve hedefleri dünyada Türkiye’yi yalnızlaştırarak parçalayıp yok etmek değil mi? Türkiye yetkilileri bunu neden anlayamıyor? Batı Türkistan, Doğu Türkistan ve diğer Türk toplulukları ile kenetlenen ve onlarla omuz omuza bir dayanışma içine giren bir Türkiye’nin
sırtını kim yere getirebilir?? İşte bunu çok iyi bilen Türk düşmanları el ele vererek Türkiye’de ve dünyada Türk milletinin aleyhinde nifak tohumları ekmeye devam ediyorlar…
Bazen düşünmeden edemiyorum. Türkiye’yi idare etmek için hükümet olanlar gerçekten ve samimi olarak Türkiye’nin menfaatini, ileri gitmesini ve güçlenip büyümesini istiyorlar mı? İstemiyorlar mı? Diye…41 yıldır Türkiye’de edindiğim intibalara göre, iktidara gelenler gerçekten Türkiye’nin menfaatlerini düşünselerdi. Türkiye sınırları dışındaki Türklere
karşı bu kadar duyarsız, bu kadar bigane, bu kadar acımasız ve bu kadar da ABD, AB ve Çin yanlısı bir tavır içinde olmazlardı, olamazlardı diyorum…
ÜRKÜTÜCÜ BİR HAYKIRIŞ “ARTIK VATAN SAĞ OLSUN
DEMEYECEĞİM”
04.09.2006
1980 yılının başında bölücü terör örgütünün deneme mahiyetli saldırı ve katliamları o dönemin mevcut sivil iktidarı tarafından basite alındı. Onlar için “Üç Beş Çapulcu” değerlendirmesi yapan Turgut Özal ne yazık ki; bu söylemleri ile hem terör örgütüne zaman kazandırmış, hem daha sonraki merhalelerde Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı olma sıfatıyla da
“Damarlarımda Kürt Kanı Dolaşıyor” demekle, asla Kürt halkını temsil etmeyen ama Kürtleri paravan olarak kullanmaya devam eden bölücü terör örgütünün cesaretlenmesine yol açmıştı.
Türkiye’de kişilik sahibi ve aklı başında hiçbir Kürt kardeşimizin kendi haklarının savunulmasını, bebek katili, eli kanlı ve dış mihrakların maşası olan bölücü terör örgütü PKK’ya ihale edeceğine asla ve asla ihtimal vermiyoruz. Kaldı ki, bu ülkede devletin her kademesinden başlayıp Cumhurbaşkanlığına kadar gelebilen Kürt kökenliler olduğunu her kes biliyor. Bu güne
kadar Türkiye Cumhuriyeti devletinde bölücülerin iddia ettikleri gibi bir etnik ayrımın söz konusu olmadığı da herkesçe malum. O halde hangi hak ihlallerinden söz edilmektedir?
Ne yazık ki; bu güne kadarki sivil iktidarların bölücü terör örgütü ile mücadele konusundaki aymazlıkları sebebiyle istenilen hedefe bir türlü ulaşılamadı. Bu günkü siyasi mantıkla da ulaşılması asla mümkün görünmüyor. Çünkü Bataklığı kurutmak yerine sivrisinekle savaşmak Türkiye için hem zaman kaybı hem de kesinlikle terör örgütüne zaman kazandırmak olarak
değerlendirilmelidir. Peki, sivrisinekleri üreten bataklık neresidir derseniz o bataklık, Türkiye’yi idare eden hükümetin Türk milletini, “Artık geri dönüşü olmayan bir yola girdik” söylemleri ile adeta mahkûm hale getirmekte olduğu AB ve Amerika’dır… Bunu sıradan halkımız biliyorken neden bu hükümet görmezlikten, duymazlıktan gelmekte ısrar etmektedir?
Türkiye gündemini “Lübnan’a asker gönderilsin mi? Gönderilmesin mi?” tartışmaları işgal ederken, bir süre önce kınalarla, davulla zurnayla asker ocağına uğurlanmış olan 7 askerimizin daha şahadet şerbetini içtiği haberleri yürekleri dağladı... Aileler perişan oldu. Bu defa öylesine acı ve acı olduğu kadar da düşündürücü bir haber izledik ki; bütün devlet erkânının ve
Türk milletinin başını avuçları içerisine alarak ciddi bir biçimde düşünmesi gerekiyor… Daha düne kadar evlatlarının naaşlarına sarılarak gururla “Vatan sağ olsun!”diyen şehit annelerinden biri bu defa, “Artık vatan sağ olsun demeyeceğim” diye haykırıyordu…
Bu tüyler ürpertici ifadeyi kullanmak zorunda kalan annenin yüreğini asıl acıtan, henüz hayatının baharında Albayrak’la kundakladığı evladının kaybından ziyade, “kanı yerde kalmayacak”, “döktükleri kanda boğulacaklar” vs. gibi beylik sözlerin içinin bir türlü doldurulamayışı ve halen’ de “AB ne der? ABD ne der?” mantığı ve mahkûmiyeti ile Türk
milletinin ayaklarına adeta pranga vurulmasıdır…
O şehit annesinin haykırışını evlat acısının tazeliğine vermek gerekir… Eminim ki; o anne, vatan savunması, milli ve manevi değerlerin savunulması söz konusu olduğunda kendi canını bile seve seve vermekte bir an bile tereddüt göstermez. Çünkü o bir Türk anasıdır… Fakaaat, bu annenin sabır ve metanet duygularını da, hiçbir siyasinin ve sorumlunun daha fazla istismar
etme ve türlü kalleşliklere kurban etme hakkı asla yoktur, olmamalıdır..!
Türk annelerini artık isyan etme noktasına kadar getiren laçkalıklara ve aymazlıklara da artık bir an evvel son verilmelidir. Hemen şimdi…
Allah’tan bütün kalbimizle dileğimiz, bu ülkede “Artık vatan sağ olsun demeyeceğim” diyenlerin sayısı artmasın…
“ÇİN İŞKENCELERİ SERGİSİ” VE GÖKBAYRAK
GÖNDERDE
02 Eylül 2006
Bin bir türlü tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya bulunduğumuz bir dönemde Türklük adına atılmış her adımın ve gösterilen her faaliyetin mutlaka canlı tutulası adına biraz gecikmeli de olsa bu yazıyı kaleme almak benim için milli bir mecburiyetti..
17 yıldır kesintisiz olarak günümüze kadar devam eden ve artık geleneksel hale gelen Erciyes Zafer Kurultay’ları, yalnızca Kayseri’de organize edilen bir etkinlik olarak kalmanın dışında, dünya kamu oyununda ilgi odağı haline gelen bir Kurultay olma özelliğini taşıyor.
Dünyanın bir çok ülkesinin özel gözlemcileri vasıtası ile de bütün ayrıntılarına kadar takip ettirmekte olduğu Zafer Kurultayları, Türkiye’deki bazı siyasetçilerin ve mevcut hükümetin milletimize yaşatmaya çalıştığı “milli erozyon” sebebiyle kimi dünya devletlerinin Türkiye’yi “Çantada keklik” bir ülke olarak görmeye başladıkları bir dönemde Türk milletinin
tamamının Türklüklerinden utanan ve aslını inkar edenlerden ibaret olmadıklarının bütün dünyaya haykırıldığı bir Milli Birlik Platformudur.
Özellikle de bu yıl 17.si gerçekleştirilen Kurultay oldukça görkemli geçti. Organizasyon mükemmeldi. Katılım ise, bu yıla kadarki katılımın çok üzerinde olup, bir milyon civarında insanın katıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu yıl, sahibi olduğum “İstiklâl Gazetesi” adına Kurultay alanında bir “Çin İşkenceleri Sergisi” açtık. Bu sergide bu güne kadar hiç yayınlanmamış olan 150’den fazla fotoğraf sergilendi. Dünyaca ünlü Çin işkence yöntemlerinin fotoğraf kareleri içindeki görüntüleri görenleri dehşete düşürüyordu. Kurultay alanında en ilgi çekici çadırlardan biri olma özelliği
taşıyan bu sergiyi on binlerce insan geceli gündüzlü aralıksız olarak ziyaret etti. Sergiyi bir görenler gidip diğer tanıdıklarını da getirip gezdiriyordu.
Çinlilerin akıl almaz yöntemlerle uyguladıkları işkence çeşitleri ziyaretçilerin en samimi duygularını dile getirmelerine sebep oldu. Bu güne kadar Çinlilerin Doğu Türkistan Türklerine uyguladıkları işkencelerini düzenlenen çeşitli toplantılarda, kitaplarda ve her türlü basın organlarında anlatmaya çalışıyorduk. Fakat, göze hitabeden bu görüntüler bu defa
gerçekten kalplere ve duygulara da hitap ediyordu. Bizim bu güne kadar kendilerine dertlerimizi anlatmaya çalıştığımız Politikacılar hep beylik laflar ederek tabir yerindeyse ağzımıza bir parmak bal sürerek verdikleri hiçbir sözün arkasında durmadılar…3917 metrelik Erciyes dağının eteklerine, bin bir meşakkati göze alarak gelen Türklük sevdalıları “Çin işkenceleri Sergisi”ni gezdikten sonra en sade halk dili ile tepkilerini dile getiriyor, beylik sözler söylemiyor, içi boş vaatlerde de bulunmuyor ama duygularımıza en içten
duygularla katıldıklarını bir cümle ile olsun çok açık ve net olarak ifade edebiliyorlardı.
Sergi çıkışına koyduğumuz ziyaretçi defteri ise, tarih sayfalarına geçecek türden yürekten ifadelerle dolu idi. Bu deftere sergi ve Doğu Türkistan ile ilgili düşüncelerini yazanlar bir yandan da göz yaşlarını tutamıyor, “Doğu Türkistan davası için şahsım olarak ne yapabilirim?” diye soruyorlardı..
Bu sergiye yerel basınımızın gösterdiği ilgi ve alaka ise gurur verici idi. Televizyonlarımızın ve gazeteci arkadaşlarımızın yakın ilgisi bizleri gelecek adına umutlandırdı, cesaretlendirdi ve Doğu Türkistan istiklalcilerinin yalnız olmadıklarını bir defa daha kamuoyuna ilan ettiler.
Buradan Milliyetçi Hareket Partisi İl Başkanı muhterem Ömer Faruk Murat beye göstermiş olduğu yakın ilgisi ve dalgalanmaya susamış olan Doğu Türkistan’ın Gökbayrağının Kurultay alanında diğer bağımsız Türk Cumhuriyetleri bayrakları arasında dalgalanmasına vesile olduğu ve mükemmel organizasyonu için Doğu Türkistan ve Türk dünyasının sesi olan İstiklal Gazetesi
adına teşekkür ediyorum. Ayrıca, Gökbayrağı Erciyes’in zirvesine çıkartan muhterem Bekir Demirağ beyefendiye ve arkadaşlarına kalbi şükranlarımı sunuyorum. Allah emsallerinizi ziyade etsin!
|