HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

      M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

Gazetesi

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

Aralık- 2006

 

BAYRAMLAR GERÇEK BAYRAM OLSUN

30.12.2006 

Dini Bayramlarımızdan biri olan bir Kurban Bayramı'nın daha arife günündeyiz. Bu bayramlar dünya Müslümanları için birlik, beraberlik, dayanışma, muhtaçları gözetme, yardımlaşma, sılayı rahm’da bulunma ve böylece manevi bir huzura erme günleridir.

Manevi huzura erebilmek o kadar da kolay bir hadise değildir. Kişi kendini kandırabilir fakat gerekli mesuliyetlerini yerine getirmeden asla gerçek manada manevi huzura kavuştuğunu söyleyemez. Çünkü büyük oranda yukarıda saydığımız müeyyideleri mutlaka yerine getirmiş olması gerekir.

Hz. Peygamber Efendimizin, "Doğudaki Müslüman’ın ayağına diken batsa, batıdaki Müslüman onun acısını yüreğinde hisseder" mealinde sözleri vardır. Bizler dünyanın her hangi bir yerindeki Müslümanların yaşadıkları zulüm işkence, katliam ve soykırımları bilmemize rağmen onların acısını yüreğimizde ne kadar hissedebiliyoruz? gerçekten hissediyor muyuz?

Sadece "iman ettim, ben Müslümanım" demekle iş bitmiyor. Dünya hayatının bir imtihan olduğunu düşünürsek ebedi âlemin nimetlerine erişebilmek ve onu kazanabilmek için çalışmak, çabalamak ve gerçek bir Müslüman gibi yaşamaya çalışmak gerekiyor.

Türk milletinin ezeli ve ebedi ana yurdu, Orta Asya’nın kalbi  ve üzerinde 40 milyon Müslüman Türk’ün var olma  mücadelesi vermekte olduğu Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ı unutarak ne kamil mümin olabiliriz, ne bayramlarımız bayram olur, ne de arzuladığımız manevi huzura kavuşmamız mümkün olabilir.

Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim/ Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!/ Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım./ Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!/ Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu… diyen bir neslin varisleri olarak Kanayan yara gördüğümüzde ne kadar yanabiliyoruz? O yarayı dindirmek adına ne kadarcık bir sıkıntıya katlanabiliyoruz? Ne kadar kaygılanıyor ne kadar tasalanıyoruz?
Zalimlerin zulmüne karşı ne kadar bir mukavemet gösterebiliyoruz?

Şu anda eşiğinde bulunduğumuz bir bayramın huşu içinde geçmesi için kendimizce birtakım hazırlıklar yapıyoruz. Eş, dost, akrabaları ziyaret etmekle (kapılarına kilit vurup bilmem ne otelinde yılbaşı çılgınlıkları için rezervasyon yaptırma yarışına gidenleri ayrı tutuyorum) durumları müsait olanlar kurban kesmekle, yeni giysiler giymekle bir bayramı daha eda etmenin telaşındayız. Peki bayramların bayram gibi geçirilebilmesi için bunlar elbette olması gerekenler, ama yeterlimi? Asla değil.!

Başta Doğu Türkistan Türkleri olmak üzere,  Irak Türkmenleri, Fars şovenizminin ağır baskıları altında yaşam mücadelesi vermekte olan Güney Azerbaycan Türkleri, uğruna binlerce şehit verdiğimiz, ama bu günün iktidar olup muktedir olamayanları tarafından adeta “kambur” olarak görülerek elden çıkartılmaya çalışılan Kıbrıs’taki Türkler ve daha dünyanın dört bir yanında zulüm altında inin inim inleyen milyonlarca mağdur insanlar varken nasıl dolu dolu bir bayram yaşanabilir ki?

Doğu Türkistan’da Anne karnındaki bebekler iğne ile katledilirken, hasbelkader kota dışı doğmuş olan bebekler çöplüklere atılırken, Annelerin anne olma hakları zorbalıkla yok edilirken, Doğu Türkistan halkının bütün zenginlikleri gasp edilerek 40 milyon Müslüman Türk kendi vatanlarında açlığa, sefalete ve ölüme mahkûm edilmişken bizler nasıl bayram yapabiliriz?

Dünyadaki İslâm ve Türk düşmanı devletler açıkça kuyumuzu kazarken, “yeryüzünden Türkleri nasıl yok edebiliriz” diye planlar yaparken, Ne yazık ki; milletçe ihanetlerin en büyüklerine maruz kalınmakta olmamıza rağmen elimiz kolumuz bağlı oturarak nasıl bayram yapabiliriz ki…?

Bu güzel günlerde moral bozmak değil maksadım. Ama bazı gerçekleri aklımızdan çıkartmadan bir bayram yapalım istedim. Allah aziz Türk milletini tam manasıyla yaşanacak nice güzel bayramlara eriştirsin.

           

DOĞU TÜRKİSTAN HALKI VE KURBAN BAYRAMI  

 26.12.2006

Bütün Türk-İslâm âlemi için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak' tan niyaz ettiğimiz bir Kurban Bayramına daha yaklaşmış bulunuyoruz. Bunun için Allah'a ne kadar şükretsek azdır. Dini bayramlarımızın Türk-İslâm âlemine yüklediği mana ise daha bir ayrıdır. Geçmişten günümüze Müslümanların dini bayramlarından biri olan Kurban Bayramının tam bir bayram olarak yaşanabilmesinde; içinde bulunduğumuz yüzyılın yaşam şartlarının, insanları neredeyse hızla akıp giden zamanla yarışır duruma getirmesi sebebiyle bir takım olumsuzluklar söz konusu ise de, bayramlar anlam bakımından yüzyıllardır aynı manevi duyguları yaşamak isteyenler için hiç değişmedi.

Dünya coğrafyası üzerindeki bütün İslâm diyarlarında, yaşanmakta olan her türlü olumlu, olumsuz gelişmelere rağmen bayramın manevi ikliminin oralara da ulaşmış olduğu bir gerçektir. Fakat İşgal ve zulüm altındaki Türk-İslâm beldelerinde, geride bıraktığımız bu Kurban Bayramının da, diğerleri gibi oldukça sıkıntılı ve buruk geçeceği aşikârdır. 1949 yılından beri Komünist Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'da Uygur halkı sahip oldukları bütün Milli ve manevi hasletlerini çok iyi bir şekilde değerlendirerek ve muhafaza ederek işgal kuvvetlerine karşı direncin ve var olmanın bir vesilesi haline getirebilmektedirler. İşte bu direnç işgalci Çinlileri paniğe sürüklemektedir.

Tarih boyunca Doğu Türkistan halkının sahip olduğu bütün zenginlik kaynaklarını asalak ve iğrenç bir yaratık gibi sömüren Çin devleti, ekonomik sömürünün dışında Uygur halkının milli ve manevi varlıklarını da ayaklar altına alarak açıkça insanlık suçu işlemektedir.

Doğu Türkistan halkı; 17. yüzyılın ortalarından beri fasılalarla Çin işgaline maruz kalmış, katledilmişler, zindanlara atılmışlar, her türlü zulme maruz kalmışlar, fakru zaruret içine düşürülmüşler fakat içinde bulundukları şartlar ne olursa olsun, milli ve dini değerlerinden asla taviz vermemişlerdir.

Zaten bu güne kadar "Millet" olma hususiyetlerini ve dini kimliklerini muhafaza edebilmek uğruna milyonlarca kurban vererek bu günlere gelmişlerdir.

Şundan emin olunabilir ki; Doğu Türkistanlılar, Bu bayram yine bayram namazını kılabilmek için birçok tehlikelere göğüs germek mecburiyetinde kalacaklardır. Yine cami ve mescit kapılarında Çinli polisler bekleyecekler, yine camiye girmek isteyen bir çok insan camilere "sen bu mahallede oturmuyorsun", "senin yaşın 18 'den küçük" gibi bahanelerle camilere alınmayacak, yine cami cemaatinin arasına "ihbarcı" sivil polisler yerleştirilerek Uygur halkı tedirgin edilecektir.Yine Minberlerden okunan bayram hutbesinin konusu Çin Komünist Partisine övgüler yağdırmak olacaktır. Şunu da biliyoruz ki; Uygur halkı bu bayramda da dini bayramlarına olan hürmetleri sebebiyle bulabildikleri en yeni(!) milli giysilerini giyecekler, yine evlerinde bayram hazırlıklarının heyecanını içleri kan ağlasa da yaşayacaklar, yine yüz yıllar ötesinden süregelen geleneksel bayram sofralarını kuracaklar, yine evlerde "Zanğza" adı verilen bayram çubuklarını büyük bir özenle yapacaklardır…

 Bayram sabahı yine milli giysilerini giyen Uygur çocukları,başlarında "badam doppa"ları, cıvıl,cıvıl mahalle aralarında koşuşturarak Çinli işgalcilere “Biz geliyoruz” mesajları vereceklerdir.. Uygurlar yine Kaşgar daki tarihi Hiytgah Camisinin ön meydanı gibi sembolleşmiş yerlerde Uygur müziği eşliğinde, silahların gölgesinde bile olsalar Uygur Folklöründen oyunlar sergileyerek işgal güçlerine Uygur milli kültürünün hiçbir zaman kaybolmayacağının mesajını yine vereceklerdir

Camilerde de; bir an evvel "ÖZGÜR DOĞU TÜRKİSTAN "a kavuşabilmek için yürekten dualar edecekler ve Uygur halkı bu Kurban Bayramında da gerekirse "Kurbanlar" vermek pahasına Milli ve dini "Duruş"larından asla vazgeçmeyeceklerini, bir defa daha göstereceklerdir…

 

TÜRKLÜK BİLİNCİ ETRAFINDA

KENETLENMENİN ÖNEMİ                                               

Milletler için özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetmiş olmak dünyanın en elem verici, en onur kırıcı ve en ağır talihsizliklerinden biridir. Bu ahval her milleti değişik oranlarda etkiler. Kimi milletler içine düştükleri mevcut durumu kabullenerek yaşamayı seçer, kimi milletler, günün birinde bir “Beyaz atlı prens”in gelip kendilerini kurtarmasını bekler, kimi milletler de her türlü imkânsızlıklar içerisinde dahi özgürlük ve bağımsızlıklarını tekrar elde etmek için, mücadelenin şartları neyi ve hangi yöntemleri gerektiriyorsa o yöntemlerle mücadele etme yolunu seçerler.. İşte bu millet Türk milletidir…

Bu sebepledir ki; Bu gün dünyadaki en köklü ve müzmin Türk düşmanı milletler ve devletler gizli ve aleni usullerle Türk milletini ayrı ayrı boy, uruğ ve kabilelere bölerek, kendi hükümranlıkları altına almak ve böylece eritip yok etme girişimi içindedirler.

Eski Sovyetler Birliği Rusya’sı bu yolu denedi, kısmen de başarılı oldu ve bu başarısı 70 yıl sürebildi. 1990 yılının başlarından itibaren de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra 5 ayrı Türk Cumhuriyeti dünya devletleri arasındaki yerini aldı. Putin liderliğindeki Rusya ise, aldığı darbeyi kendi lehine çevirebilen nadir devletlerden biri durumunda. Çünkü Slav asıllı milletlerdeki soy bilincini ön plana çıkartarak Slav milliyetçiliği esasına dayalı yeni ve güçlü bir Rusya oluşturma yolunda ciddi adımlar atıyor. Dolayısıyla da Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini yeni bir tehlikenin gölgesi takip ediyor. Türk dünyasının, yeni Putin Rusya’sını hafife alması, onunla sözde dostluklar kurarak flört etmeye çalışması ve tarihte yaşananları göz ardı etmesi en büyük ve tarihi bir hata olur. Zira Tilki derisinden post, Rus ayısından da asla dost olmaz.

Dünyadaki ezeli ve ebedi Türk düşmanı bir devlet de Çin’dir. Bu millet, Tarih boyunca Türk milletine karşı olan kin, nefret ve intikam duygusundan bir an olsun ayrı düşmemiştir. Doğu Türkistan’ın 1949 yılında Çin işgaline düşmesi de, Çin’in Türk milletinden intikam almak isteme duygusunun bir tezahürüdür. Gönül isterdi ki; Doğu Türkistan halkının Çin tarafından gördüğü eza, cefa, soykırım ve sürgüne gönderme eylemleri dünya Türklüğüne karşı da yapılmış olan eylemler olsun. Fakat ne yazık ki, işgalci ve soykırımcı Çin’e Türk dünyası tarafından, daha doğrusu Türkiye Türkleri tarafından gösterilen tepkiler, son derece cılız ve neredeyse kişisel tepkiler bazında kalmıştır.

 Bu tepkisizlikten cesaret alan Çinliler ve diğer Türk-İslâm düşmanı devletler, gelecekte önlerinde tek engel olarak gördükleri Türk milletini ve Türk kimliğini tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bin bir türlü melanet senaryolarını sahnelemeye başlamışlardır. İşte bu noktada ne yazık ki bu oyunun figüranları olarak yine, Türk milletinin Türk zannettikleri veya Türklüğünü inkâr edenler kullanılmaktadır. ABD başta olmak üzere batılı sözde dost ülkeler, Türk milletinin arasına nifak tohumları ekmeye ve hatta Türkiye’yi bölüp parçalamaya yönelik girişimlerini, “Türkiyelilik”lerini ileri sürenlerin müthiş destekleri ile sürdürmektedirler. Çinlilerde Uygur boyuna mensup olanların çoğunlukta olduğu Doğu Türkistan Türkleri arasına fitne sokarak, Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek vs. gibi Türk boylarından “ayrı milletler” oluşturma gayreti içindedirler. Çünkü bu yöntem emperyalistlerin “Böl, parçala ve hükmet” anlayışı ile tamamen bir uyumluluk göstermektedir.

Aklıselim insanlar bilirler ki; Doğu Türkistan’ın kayıtsız şartsız tam bağımsızlığının kazanılmasının yolu, asıl kimlik olan “Türk” kimliğinin topyekûn benimsenmesinden, Türk kimliğini inkâr edenlere asıl kimliklerinin hatırlatılmasından ve “Doğu Türkistanlı” olarak milli mücadeleye girişilmesinden geçer.

Ne pahasına olursa olsun öncelikle Türk dünyasının tam desteğini arkasına almayan bir Doğu Türkistan milli mücadelesinin arzulanan ve hedeflenen süreler içerisinde başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu ulvi yolda elbette ki dünya kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyulacaktır. Ancak, Doğu Türkistan’ın kurtuluş mücadelesini tamamıyla dünyada  “Küresel Güç” olarak adlandırılan ülkelerin ve batı kamuoyunun desteğine mahkûm hale getirmek, gelecekte Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını bir başka emperyalistin ipoteği altına sokmak anlamına gelir…

İsrail’in hamisi olan devletlerin ya da her hangi bir Avrupa ülkesinin, tarih boyunca Türk ve Müslüman ülkelere karşı asla iyi niyet beslemedikleri bilinen bir gerçektir. Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) adını verdikleri ve aslında “Büyük İsrail Projesi” olan bir lanetli projeyi hayata geçirmek için, Orta doğuyu kan, gözyaşı ve ateşe boğanların kimler oldukları bellidir. Aynı kanlı ellerin Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini karıştırmak için her an fırsat kolladıklarını da unutmamak gerekir. Doğu Türkistan’ı kendilerinin Çin ile olan husumetlerinde ve siyasi hesaplarında silâh olarak kullanmalarına ise asla izin verilmemelidir.

Bu da ancak, dikkatli, onurlu, başı dik ve bağımsızlık için bağımsız hareket edebilmekle mümkündür. Bunun için de, Doğu Türkistan başta olmak üzere bütün Türk dünyasına karşı dünyadaki emperyalistlerin oynamakta oldukları oyunlarını bozacak ve Türk dünyasını birbirine daha fazla kenetleyecek kaynakları ortaya çıkartmak gerekir.

 Uygur Türklerinin tarih ve edebiyat şahsiyetlerinden olan Turgun Almas’ın, Doğu Türkistan’da yayınlandıktan kısa bir zaman sonra Çin devleti tarafından toplattırılan  “UYGURLAR” adlı eserini, tarihçi, din âlimi ve komutan merhum Mehmet Emin Buğra Beyin “Şarkî Türkistan Tarihi” adlı eserini ve daha burada saymakla bitiremeyeceğimiz birçok önemli Uygur yazısıyla yazılmış olan eserleri bir an evvel bütün Türk lehçelerinde çevirilerinin yapılarak dünyadaki Türk kökenli okuyucuların istifadelerine sunmak şarttır. Çünkü bu eserlerde özellikle her boy’un asıl kaynağının “Türklük” olduğu tarihi belgelerle gözler önüne serilmektedir.

Bu güne kadarki hata ve sevaplarını bir yana bırakarak dünyadaki bütün Türklerin “Türklük” temel bilinci etrafında bir araya gelmeleri, getirilmeleri konusunda kime ve hangi Tük topluluğuna ne şekilde bir vazife düşüyorsa bunu severek üstlenmek ve yerine getirmeye çalışmak her Türk ferdi için tarihi, milli ve insani bir görevdir…

Türk Birliğinde rahmet ve güç, ayrılıkta ise zillet vardır.

 

 

ÇİN’İN SİNSİ İSTİLA YÖNTEMİ-2

22.02.2006

Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Çin, ( Bir buçuk milyara yakın) Bir yandan dünyada silah teknolojisine en fazla yatırım yapan ülke olma özelliğini yıllardır sürdürürken, özellikle de kendileri için stratejik önem taşıdığına inandıkları ülkelere sahte malları ile beraber nüfus ihracı da yapmak suretiyle yayılmacılıklarını devam ettiriyorlar.

Siyasi, ekonomik ve diplomatik atakların yanı sıra gittikleri her ülke hükümetlerine yönelik olarak, özellikle o ülkede yaşayan Doğu Türkistanlıların demokratik hak ve faaliyetlerinin kısıtlanması ve baskı altında tutulmaları gerektiği konusunda dayatmalarda bulunmaktadırlar.

Çin, günümüzde dünya devletleri için asla vazgeçilemez ve göz ardı edilemez bir ülke haline geldi. Bunun bir tek sebebi de, malum olduğu üzere dünyada her türlü ürünün bire-bir taklidini üretmeye başlamış olmasıdır. Dünya insanlarının büyük çoğunluğunun da “ucuz olsun, marka olsun varsın kalitesiz olsun” anlayışı ile Çin’den ucuza(!) mal temin etme yoluna giderek kendilerinin milli üretim kaynaklarının kapılarına kilit vurmaları Çin’in elini daha da güçlendirmektedir.

Daha düne kadar Çin’i tek düşman ülke olarak kabul eden Amerika’nın son yıllardaki Çin malı bağımlılığı ve birçok kalem mallarını Çin’de ürettirmeye başlamış olması kamuoyuna pek imkân dâhilinde görünmese de, bu bir gerçek.

  1990 yılının son aylarına kadar kendi işgali altında bulunan Batı Türkistan topraklarına sirayet edebileceği endişesi ile Çin ile savaşın eşiğine kadar gelmiş olan dünün Sovyetler Birliği ve bu günün Rusya Federasyonunun tutumu ise oldukça şaşırtıcı.

 Çünkü Rusya, Çin’in başlattığı “Şanghay İşbirliği Örgütü”nü kurma çalışmalarında gözü kapalı bir biçimde imza atan ve başı çeken ülkelerden biri durumunda.

Dünyanın bu iki dev devleti bile kendilerini Çin ile iyi ilişkiler kurma mecburiyeti içinde görüyorsa, Türkiye gibi kalkınma yolunda arayışlar içinde olan ülkelerin Çin’e sırt dönmesini beklemek her halde Saf dillilik olsa gerek.

Taklit insanların gittikçe çoğalmakta olduğu taklit dünyada, Çin’in taklit malları başta Türkiye olmak üzere bütün dünyayı hiç mübalağasız kendisine mahkûm hale getirdi. Çin işgali altında her türlü insani hakları gasp edilen, soykırım ve asimilasyonlarla iç içe yaşayan ve tarih sahnesinden tamamen yok edilmek istenen Doğu Türkistan’ın durumunu kimlere, hangi devletlere ve hangi uluslar arası insan hakları örgütlerine şikâyet edelim ki?

Devletlerin, insanların sağlık, selamet, huzur, barış ve kardeşlik içinde yaşaması için var olduklarına inandığımız ve yine insanlar tarafından çekip çevrilen beşeri sistemler olduğunu biliyoruz. Fakat “Devletin âli menfaatleri”ni korumak adına, dünyanın bir başka köşesinde koskoca bir milletin, gözünü kan bürümüş bir takım insan müsveddeleri tarafından yok edilmek istenmesine dünya devletleri neden insani bir müdahalede bulunmazlar anlamak mümkün değil. “Devletlerin âli menfaatleri” kafaları kuma gömerek mi korunuyor?

Çin ile ticaret hacmini büyütmekle kendilerini güvence altına aldıklarını zanneden ülkeler kendilerini aldatmasınlar. Çünkü aç gözlü, bağnaz ve bencil dünyanın yecüc-mecücleri olan Çinliler, sahte ve son derece kalitesiz mallarını gönderdikleri ülkelerin kapılarına çoktan dayandılar bile…

Demek istediğimiz ve temennimiz odur ki; Aziz Türkiye’miz ya da bir başka dünya ülkesi, idarecilerinin aymazlıkları sonucu Doğu Türkistan’ın akıbetine uğramasın…

Her devlet, kendi ülkesine kontrolsüz bir biçimde girmeye devam eden sahte ve kalitesiz Çin malları ile beraber, o ülkede açılan Çin lokantalarına, Çin sergilerine, Çin iş hanlarına, oluşan ve oluşmaya başlayan Çin mahallelerine son derece dikkat etmelidirler. Çünkü Çinliler önce mallarını, ardından da insanlarını göndermek suretiyle gözlerine kestirdikleri o ülkeleri Çin kültür emperyalizminin kıskacına alarak istila etmektedirler. Türkiye, Çin devletinin öncelikli olarak listeye aldığı ülkelerin başında yer almaktadır. Zira, akıllarında hem tarihteki atalarının intikamını almak ve hem de Türkiye gibi jeopolitik ve jeostratejik bir ehemmiyete sahip ülkeyi ezeli rakibi olan Amerika’nın inisiyatifine terk etmemek vardır…

 

ÇİN’İN SİNSİ İSTİLA YÖNTEMİ-1

21.12.2006

Dünya tarihi yazılırken 50 -100 yıl çok kısa bir zaman dilimi sayılır. Bu sebeple dün, yani 1949 yılında Çin Doğu Türkistan’ı işgal ettiğinde “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile Doğu Türkistan’ın işgaline seyirci kalan devletlerin kendileri de bu günlerde Çin işgaline uğramanın eşiğine gelmiş bulunmaktadırlar.

Çin’in bu işgal yöntemi, Askeri müdahalelerle bir ülkeyi işgal etmekten ya da işgal etme girişiminden çok daha tehlikeli bir biçimde seyrediyor. Çünkü ikinci dünya savaşı sonrasında başlayan ABD-Çin zıddiyeti ilerleyen yıllarda ciddi restleşmelerle kendini gösterdi. Çin’in Rusya ile arasının 1950’li yılların başından 1980’lere kadar çok kütü bir süreç izlediği de kamuoyu tarafından biliniyor. Hatta zaman, zaman da bu iki devlet savaşın eşiğine kadar geldiler. Bu durum ise, her iki devletin de Doğu Türkistan’ı sahiplenme ihtirasından kaynaklanmıştı.

Onlarca yıl içine kapanık, hırçın ve bencil bir tutum izleyen Çin, sonunda bu davranışının kendisini Asya kıtasının doğu kısmına hapsederek yalnızlığa ve çaresizliğe mahkum edeceğinin farkına vararak yeni bir strateji ile “Batıya açılma”, “Serbest piyasa ekonomisini benimseme” ve liberal ekonomiye geçişin sinyallerini vererek yalnızca batıya açılmakla da kalmayıp bütün dünyayla sadece kendi çıkarlarını amaçlayan bir temele dayalı entegrasyon süreci başlattı.

Çin bu tutumunda başarılı oldu mu? Denilecek olursa evet oldu… Ve bu gün hemen, hemen bütün dünya piyasalarını Çin’in “Truva Atı” olan sahte, son derece kalitesiz ve sözde ucuz malları ile istila etmiş bulunmaktadır. Amerika’dan Rusya’ya Türkiye’den Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine ve Afrika ülkelerine kadar sinsi, soğukkanlı, pişkin ve arsız karakterini kullanarak sızdı ve yerleşti. Şu anda dünya piyasaları öyle bir hal aldı ki; kalitesiz Çin mallarını neredeyse hiçbir ülke göz ardı edemez duruma geldi. Daha düne kadar dünyada en tanınmış markaların sahibi olan ülkeler bile Çin’de kendi markasının taklidini yaptırmaya başladı.

Özellikle de Türkiye gibi ikinci dünya savaşından sonra üretim konusunda kendi kendisini felç yapan ülkeler için Çin malları adeta bir “Can simidi” haline geldi. Türk milleti de Milliyetçiliğin sadece söylemlerle değil davranış ve uygulamalarla da desteklenmesi gerektiğini göz ardı ederek bazı hükümetlerin aymazlıklarını olduğu gibi kabul edip, savurgan bir mirasyedi haline geldi.

Türkiye’deki Çin malı hayranlığı ve dolaşımı konusuna burada tekrar girmek gereksiz olur. Çünkü yıllardır Çin karakterini çok iyi bilenler olarak biz Doğu Türkistanlılar gidişattaki tehdit ve tehlikelere dikkat çekmeye çalıştık.

Dünyanın büyük devletleri günün birinde mutlaka ülkelerindeki Çin malı istilasına dur diyeceklerdir. Çünkü daha şimdiden yaklaşmakta olan büyük tehlikenin farkında olduklarına dair izler sergilemektedirler.

Fakat bu konuda Türkiye’yi idare edenler Çin mallarına öylesine teslim olmuş durumdalar ki; Çin’i hoş tutabilmek için ne yapacaklarını ve ne söyleyeceklerini bile şaşırır hale geldiler… 

 

İSA YUSUF ALPTEKİN’İ

TÜRK DÜNYASI ASLA UNUTAMAZ(1)

17.12.2006

 

Doğu Türkistan davasının yılmaz savunucusu, işgalci Çinlilerin korkulu rüyası, büyük Türklük mücahidi ve Türk dünyasının yetiştirdiği nadir devlet adamlarından biri olan İsa Yusuf Alptekin’ini 17 Aralık 1995 tarihinde kaybettik.

İsa Yusuf Alptekin Bey, bir dönem Türkiye’de,“Türkiye sınırları dışında Türk yok” inkarcılığının arkasına saklanan fakat, kendi siyasi görüşleri gereği Vietnam, Kamboçya ve Şili için ağıtlar yakıp yas tutan eski tüfek komünistlerin yalanlarını, ilk önce 6 Mayıs 1939’da ve 1952 yılında geldiği Türkiye’de yüzlerine vuran bir İstiklal savaşçısıydı.

İsa Yusuf Alptekin 1901 yılında Kaşgar vilayetine bağlı Yenihisar kazasında dünyaya gelir. Babası Yusuf Bey aynı kazaya bağlı Saylık köyünde çiftçilikle uğraşan Kasım Hacı Muhammed Ali isimli bir zatın oğludur. Annesi Ayşe Hanım da yine Yenihisar'a bağ1ı ''Yeniösten'' köyünde çiftçilikle uğraşan Hasan isimli bir zatın kızıdır. İsa Yusuf Bey, 9 kardeşten hayatta kalan 3 kardeşin en küçükleridir. .

Batı Türkistan'da vazife yaptığı yıllar onun ufkunu genişletmiş ve dünyayı daha iyi tanıma fırsatı vermiştir. Bu görevleri sırasında Türk ve İslam dünyasını da yakından tanıdı.

Batı Türkistan'da görevli olduğu yıllarda İsa Yusuf Bey’i etkileyen en mühim hadiselerden biri de Özbek Türklerinin milli şairi Çolpan ile Taşkent'te görüşmüş olmasıdır. Onunla yarı gizli denilebilecek bu görüşmede Çolpan'ın söylediği şu sözler İsa Bey'i derinden etkiler: ''İsa Bey, gerek biz, gerek siz için yapılacak şey, adam yetiştirmek;  her şeyden anlayacak adamlar yetiştirmek; ne çektiysek adamsızlıktan çektik. Türkiye'ye, Almanya’ya çok miktarda talebe göndermek lazım''

 İsa Yusuf Bey, yanında bulunduğu konsolos Çin De Li görevden alınınca 13 Mayıs 1932'deBatı Türkistan'dan ayrılır. 2 Haziran 1932 tarihinde de Pekin'e gelir. Nankin ve Tenzin şehirlerinde bulunan Çinli Müslümanlar ve Doğu Türkistanlılarla görüşmeler yapar.  18 Eylül 1936 günü Çin Millet Meclisi üyeliğine seçilir. Bu sırada 1933'te ''Doğu Türkistanlı Vatandaşlar Cemiyeti'ni kurar.

Çin Millet Meclisi içerisindeki görevi sırasında Özbek şair Çolpan’ın söylediği gibi Türkiye’ye, Almanya’ya ve dünyanın birçok ülkelerine öğrenciler göndermeye muvaffak olur. 1938'de ''Cemiyet-i Akvam-ı Mazaharat Türk Kurumu” adlı cemiyet tarafından o yıllarda meydana gelen Japon-Çin anlaşmazlığına uluslar arası bir çözüm bulma girişimlerinde bulunması için yurt dışına gönderilir.

Bu esnada İsa Yusuf Bey İslam ülkelerini ve Türkiye'yi ziyaret eder. İlk durağı Hindistan olur. Burada Muhammed Ali Cinnah ile görüşür. 29 Kasım'da görüştüğü kişi ise Gandi’dir.

 29 Ocak 1939'da Suudi Arabistan'da Maliye Bakanı Abdullah Süleyman ve Kral Abdülaziz Bin Suud' u ziyaret eder. Oradan Mısır'a geçer. Vapur yolculuğu sırasında Türkiye'nin Cidde konsolosu Talat Acar Bey ile uzun, uzun sohbet etmek imkânını bulur.

Ona ''Doğu Türkistan davasını, Çinlilerin zulmünü Türk yetkililerine anlatmak istediğini'' söyler.

 1 Mart 1939'da Kahire'de Mısır Parlamento reisi Behaddin Bereket Paşa, Veliaht Prens Muhammed Ali Paşa, Üniversite hocaları, yazarlar ve din adamları, İsa Yusuf Bey'in görüştüğü ve Doğu Türkistan davasını anlattığı şahıslardan bazılarıdır.

 İsa Bey 6 Mayıs 1939 günü İstanbul'a gelir. Önce Doğu Türkistanlı hemşerileriyle görüşür. Daha sonra Memduh Şevket Esendal ile fikir alışverişinde bulunur. 16 Mayıs 1939 da Ankara'ya gider. Dış İşleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hamit Zübeyir Bey ve Alman Profesör Eberhard ile görüşmeler yapar. Ayrıca;  Başbakan Dr. Refik Saydam, Prof. Dr. Fuat Köprülü, Uluğ İğdemir, Besim Atalay, Hasan Ali Yücel, Prof. Dr. Abdulkadir İnan, Abdülhalik Renda, Osman Turan, Emin Bilgiç ve nihayet Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşür.

Fakat bu görüşmelerin hiç birinden de istediği ve umduğu desteği bulamaz. O zamanlar Türkiye zaten fakir bir ülke olup, kendi yağıyla kavrulmak mecburiyetindedir. Dışişleri görevlileri ise çok çekingen davranmaktadırlar. Fakat İsa Bey, görüştüğü her kademeden kişilere bıkmadan, usanmadan Doğu Türkistan davasını anlatmaktadır.

 Nihayet 8 Eylül 1939'da Beyrut'a gelir. Lübnan ve Irak’ta ziyaretler yapar. 17 Ekim'de İran'ı, 20 Kasım'da Afganistan'ı ziyaret eder. Afgan Kralı Muhammed Zahir Şah onu kabul eder. İsa Bey, Afganistan’da Doğu Türkistanlı mücahit Mehmet Emin Buğrayı da ziyaret eder. 1940 yılında Tekrar Hindistan'a gelir ve İsa Bey'in iki yıl süren yurt dışı ziyareti artık sona ermiştir. 0 artık mücadelelerine Çin’de devam etmeye karar verir…

 

İSA YUSUF ALPTEKİN’İ  TÜRK DÜNYASI

ASLA UNUTAMAZ (2) 

 

İsa Yusuf Bey, 1936 yılından 1947’ye kadar sürecek olan Çin Meclisi üyeliği sırasında Doğu Türkistanlılar üzerindeki Çin baskısının ve zulmünün kaldırılması konusunda Çin meclisine teklifler götürür, Çin meclisi İsa Beyi bu tutumlarından dolayı tehlikeli gördükleri için “Pantürkist” ve “Milliyetçi unsur” olarak adlandırmış ve her hareketini gözlem altında tutmaya başlamışlardır. 12 Kasım 1944 yılında kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyetinin kuruluş zemininin hazırlanmasında büyük rol oynamış fakat, bu hükümetin kabinesinde yer almamıştır.

1947 yılında kurulan eyalet hükümetinin genel sekreterlik görevini ifa etmiş olan İsa Yusuf Bey, 1949 yılına kadar da , “Uygur Kültür Cemiyeti” ile “Doğu Türkistan Gençlik Teşkilatı”nın genel başkanlığını yapmıştır. Bir yıldan fazla kaldığı bu görev esnasında, yayınladığı gazete, dergi ve mecmualarla Rusya'nın ve Çin'in tepkilerini üzerine çekmiş, 1949'da Mao Ze Dung yönetimindeki Komünist Çin ordularının Doğu Türkistan’ı işgal etmesinin ardından 1949 sonbaharında İsa Yusuf Bey ve beraberindeki heyet. Kızıl Çin kuvvetlerine karşı direnen generalleri ziyaret ederler. Onların mücadele azmini arttırmaya çalışırlar. Fakat artık bundan sonra bulunulacak girişimlerin bir faydasının olmayacağı anlaşılmıştır.

İsa Yusuf Bey ve arkadaşları uzun süren müzakerelerde çok önemli bir yol ayrımında olduklarının bilinci içerisinde bir ikilem içindedirler. Ya Doğu Türkistan’da kalarak şartların asla eşit olmadığı bir savaşta düşmanla  çarpışılacak ve tamamen yok olacaklar. Ya da Mehmet Emin Buğra Beyin deyimi ile “Vatan için vatandan ayrılma” kararına vararak Doğu Türkistan mücadelesi hür dünyada sürdürülecek… Nihai karar 2. şık olur. Kızıl Çin kuvvetlerine karşı koymak için yeterli güce sahip olunmadığı düşüncesi ile hicret kararı alırlar. İsa Bey, 20 Eylül 1949 gece yarısı Ürümçi’ den ayrılır. 22 Eylül'de Kuçar şehrinde Mehmet Emin Buğra ile buluşur. 27 Eylül’de geldiği Kaşgar dan 1 Ekim 1949 da ayrılır.

21 Ekim 1949 tarihinde ise, Doğu Türkistan'ın sınır kasabasından İsa Yusuf Bey ve yanındaki yüzlerce kişi sınırı aşarlar…

Yolculuk sonunda kafilelerindeki 852 kişiden 798’ kişinin Ladak'a sağ salim gelebildiğini, 54 kişinin ise, bu uzun ve tehlikeli yolculuk sırasında kaybedilmiş olduğu anlaşılır.

Sağ gelenlerden 49 kişinin de el ve ayak parmakları donma sonucu kesilmek mecburiyetinde kalmıştır.

Daha sonra Keşmir'in başşehri Srinigar'a giderler. Artık çileli bir bekleyiş devri başlamıştır. Bu arada ikinci kafile olarak gelen Kazak Türklerinin de sığınma taleplerinin kabul ettirilmesine çalışmaktadırlar. Yeni Delhi'de Hindistan Dışişleri Bakanlığı ile görüşür. 6 Eylül 1951 tarihinde de Suudi Arabistan'a bir ziyarette bulunur.

Bir yandan da basın yoluyla Doğu Türkistan davası canlı tutulmaya çalışılır. Nihayet Bakanlar Kurulu 13/3/ 1952 tarihinde 1850 Doğu Türkistanlı, iskânlı göçmen olarak Türkiye'ye kabul edilir. 1953 yılı başından itibaren Doğu Türkistanlılar Türkiye'ye gelip yerleşmeye başlarlar. Göçmenlerin büyük kısmı Türkiye'ye yerleştikten sonra, İsa Yusuf Bey de ailesiyle birlikte 1954 Haziranında Türkiye'ye yerleşir. 4 Aralık 1957 tarihinde de Türk vatandaşlığına kabul edilerek ALPTEKİN soyadını alır.

Türkiye'ye gelir gelmez İstanbul'da Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti'ni kurarak, bundan sonraki faaliyetlerini Doğu Türkistan davasının dünya kamuoyuna anlatılması üzerinde yoğunlaştırmıştır.

1960 yılında Yeni Delhi’de toplanan Asya-Afrika Konferansı’na, 1962’de Bağdat’ta, 1964’te Somali’de Mogadişu’da, 1965’de Mekke’de, 1978’de Karaçi’de toplanan İslam konferanslarına katılarak 1980 yılında Mekke’de düzenlenen Dünya İslam Birliği Kurucular Meclisi üyeliğine seçilmiştir. Bu toplantı ve konferanslarda Doğu Türkistan’ı temsil ederek Doğu Türkistan lehine kararlar alınmasına vesile olmuştur.
Doğu Türkistan mücadelesini daha geniş kitlelere duyurmak isteyen Alptekin, 1983 yılında Doğu Türkistan Neşriyat Merkezi’ni kurmuştur.
Eserleri arasında “Doğu Türkistan Davası”,
“Unutulan Vatan Doğu Türkistan”, “Doğu Türkistan İnsanlıktan Yardım İstiyor”,  Esir Doğu Türkistan İçin” isimli eserleri bulunmaktadır…

Özellikle de Türkiye Cumhuriyeti devletinden çok büyük beklenti ve ümitleri bulunan İsa Yusuf ALPTEKİN Beyin şu cümlesi oldukça manidardır. "Gönül arzu eder ki, Türkistan meselesinin halledilmesi davasında öncülük şerefi, Türkiye'nin hakkı olsun....”

 

 

TÜRK MİLLETİ TARİHİ MİSYONUNU UNUTMAMALIDIR

 15.12.2006

Orta Asya bozkırlarından dünyanın dört bir yanına yalın kılıç at koşturan ve ilk düzenli ordu sistemini kuran “Gece uyumadım, gündüz oturmadım. Aç milletimi tok kıldım. Çıplak milletimi giydirdim. Yoksul milletimi zengin kıldım.” diyen komutanların soyundan olan Abdul Kerim Sultan Satuk Buğra Han döneminde İslâmla müşerref olan Türk milleti, Sultan Alparslan tarafından Anadolu kapılarının açılmasından sonra hızla bir yükseliş ve genişleme devrine girmiştir. Türk devlet nizamının temellerini Hunlar döneminde atan Türk milleti, sergilediği devlet anlayışı ve hiyerarşi sistemi ile bütün dünyayı kendisine hayran bırakmıştır.

Günümüzün sözde özgürlükçüleri gibi sözde barış ve sözde demokrasi adına insanların hürriyetlerini ellerinden alarak zulmetmenin ve katletmenin tam tersine, insanların huzur ve refahı, gerçek barış ve gerçek özgürlükler adına akınlar yapmayı kesintisiz olarak sürdürmüşler ve gittikleri her yerde de öncelikle halkların gönüllerini fethetmişlerdir.

Devlet ve halk bütünleşmesinin ve dayanışmasının da en güzel örneklerini sergilemiş olan Türk milleti her geçen gün gücüne güç katmıştır. Devlet nizamını, asırlar ötesinden süre gelen Türk töresi ile özdeşleştirerek bir bütünlük ortaya koyan Türk medeniyetinin ve Türk zekâsının göz kamaştırıcı ışıltısı, Türk’ün ününü Türk adaleti ile beraber dünyanın en ücra köşelerine kadar götürmüştür.

Bütün dünya milletlerine, din dil ve ırk ayrımı yapmaksızın, Türk askeri dehasının, Türk askerlik sanatının harikulade başarıları ile asırlar boyunca üç kıtaya adalet, barış, huzur ve özgürlük götürmüştür…

İstanbul’un fetholunacağı, fetihten asırlar önce Hz. Peygamber efendimiz tarafından müjdelenirken aynı zamanda bu fethin kumandanının (Fatih Sultan Mehmet Han) ne güzel kumandan, askerlerinin de ne güzel asker olduğunu ifade etmiş ve övmüştü. Çünkü, vücudun saplanan onlarca düşman okuna rağmen İstanbul surlarına Osmanlı bayrağını diken Ulubatlı Hasan, Enderun’da Fatihle beraber ders gören subaylardan biri idi. İstanbul’un fethinde şehit ve gazilik şerefine nail olan erler milli ve manevi teçhizatlarla donanmış tunç bilekli güzel askerler olup her biri bir Ulubatlı Hasan’dı…

''Benim Türk milletine, Türk Cumhuriyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz." Bu sözler, bir ferdin değil, bir Türk milleti duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere mütemadiyen tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.” Diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyetini göz ardı eden anlayışın bir takım siyasi temsilcileri ne yazık ki; sistematik olarak Türk milletinin yiğitlik, cevvallik, kahramanlık ve fetih duygusunu körleştirerek, Türk milletinin milliyetçilik ve vatanseverlik bilincini her fırsatta diline dolamak suretiyle  yıpratıp dünyadaki Türk düşmanı devletlerin kölesi haline getirmek çabası içindedirler.

Oysa ki; Türk milleti fütuhattan uzaklaştığında ve kılıcını kınında paslanmaya terk ettiğinde hep başka milletlerin ciddi tehditleri ve saldırılarına maruz kalarak zarara uğramıştır. Türk milleti için kimilerinin ileri sürdükleri “globalizm”, “Entegrasyon”, “Dinler arası diyalog”, “Medeniyetler ittifakı” vs. gibi söylemler ciddi birer tehlike konusunun ana başlıklarıdır. Aynı zamanda “cambaza bak cambaza” aldatmacasıdır. Tarihte bu söylemlerin içini fiili olarak en iyi şekilde dolduran millet Türk milletidir. Türkiye’nin ve Türk milletinin içinde bulunduğu bu günkü durum karşısında bu sözde söylemleri dayatanların asla iyi niyetli olmadıkları bilinmelidir.

Türk milletinin genlerinde uyuşukluk, adam sendecilik, hımbıllık yoktur. Türk milleti her an kurulu bir yay ve kınından çıkartılmış bir kılıç gibi durmak zorundadır. Çünkü, içerideki ve dışarıdaki Türk düşmanları işbirliği içindedirler…

 

“İNSAN HAKLARI” HANGİ İNSANLAR İÇİN VAR?

11.12.2006

10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ilan edilmesinin ardından bu beyannamenin altına imza atan üye devletlerin gözleri önünde 13 Ekim 1949 tarihinde Doğu Türkistan Mao’nun kızıl orduları tarafından işgal edilmiştir.

Bu işgalin ardından, Doğu Türkistan halkına Kızıl Çin işgalcileri tarafından insanlık tarihinde eşi ve benzerine az rastlanır işkence, soykırım, asimilasyon ve sürgün yöntemleri uygulanmıştır. Milyonlarca insan hunharca öldürülmüş, mal varlıkları müsadere edilmiş, dini inançlarını yaşamaları kesin bir şekilde yasaklanmış, bu yasağa uymayanlar feci şekillerdeki Çin işkencelerine tabi tutularak katledilmişlerdir.

Bu gün dünyada özgürlükten, barıştan, fırsat eşitliğinden, halkların kardeşliğinden, insanların temel hak ve hürriyetlerinin kutsallığından söz ederek kıtalar arası askeri operasyonlar düzenleyenler ve dünya barışını ciddi şekilde şirazeden çıkartan küresel güçler, neden Doğu Türkistan’ı göz ardı etmektedirler.

 İnsan Haklarını koruyup kollamak ve güvence altına almak adına tesis edilen BM Teşkilatına üye devletler, neden her türlü insani hakları Kızıl Çin müstemlekecileri tarafından çiğnenmekte olan, insanların en kutsal hakkı olan yaşama hakları bile ellerinden alınan 40 milyon Doğu Türkistan halkının yaşamakta olduğu insanlık trajedisini görmezlikten, duymazlıktan gelmektedir? Neden BM üyesi devletler, bu evrensel teşkilatın 5 daimi üyesinden biri olan Komünist Çin devletini Doğu Türkistan halkına yönelik olarak işlemekte olduğu insanlık suçları ve insan hakları ihlalleri konusunda uyarmazlar? Yoksa Çin devleti BM örgütü üyesi devletleri de tehdit mi ediyor?

Şurası çok iyi bilinmelidir ki; Bu gün Doğu Türkistan’ı işgal ederek yutup yok etmekte olan Çin, yarın da “Şanghay İşbirliği Örgütü” üyesi devletleri de kendilerinin menfur emellerine alet ederek BM üyesi olan bütün devletlerin iç işlerine de ciddi bir şekilde müdahale etmeye başlayacaktır…

1990 Yılında Doğu Türkistan’da vuku bulan ve tarihe “Barın Ayaklaması” olarak geçen hadise sırasında binlerce şehitten arta kalan Doğu Türkistan mücahitleri o yıllarda hür dünya devletlerine bir mektupla şöyle seslenmekteydiler:

“Kan Kardeşlerimiz dünya Türklüğüne, din kardeşlerimiz dünya Müslümanlarına, dünyadaki, hürriyeti, hak ve hukuku koruyucu bütün teşkilâtlara, bağımsızlık ve demokrasiyi seven ve koruyan bütün hür ve demokratik devletlere, erksever dünya halkına, Birleşmiş Milletler Teşkilâtına… Uygur Türklerinin Anavatanı olan Doğu Türkistan’ın tarihî başkenti ve kültür merkezi olan Kaşgar şehrinin 45 km. batısındaki Aktuğ ilçesine bağlı Barın kasabasında Uygur çiftçi ve köylüleri ilkel av tüfekleri, molotof kokteylleri, balta keser ve ağaç sopalarla silâhlanarak, Doğu Türkistan halkını vahşet derecesinde ezmeye devam eden ve yurdumuzu sömüren Çinli işgalcilere karşı 5 Nisan 1990 tarihînde harekât başlattı. Harekâta katılan her fert sınırsız fedakârlıklar ve benzersiz kahramanlıklar göstererek kendilerinden kat, kat üstün olan işgalci düşman kuvvetlerine kanının son damlasına kadar karşı koydu.

İnsanlık duygusundan mahrum Çinli işgalciler halkın haklı isteklerine ve kanunî taleplerine ulaşmak için başlattığı bu hareketi zamanımızın en modern silâhlarını kullanarak kanlı bir şekilde bastırdı. İşgalciler bu küçük ve haklı hareketi bastırmak için yüz binlerle ifade edilebilecek miktarda askerî güç kullandı. Bu kanlı bastırma hareketi sonunda, binlerce vatanperver genç   kahramanlık destanları yazarak şehit oldu…”

Aradan geçen 16 yıl zarfında ne her hangi bir dünya devleti, ya da uluslararası bir teşkilat, Doğu Türkistanlıların bu çağırılarına cevap vermek adına, işgalci Çin devletinin Doğu Türkistan halkına yönelik olarak uygulamakta olduğu insan hakları ihlalleri ve işlemekte olduğu insanlık suçlarını durdurmak için parmaklarını dahi oynatmadılar.

Yılda bir defa her“10 Aralık” günü “laf olsun torba dolsun” kabilinden söylemlerle bundan 58 yıl önce ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin içinin, daha onlarca yıl asla doldurulamayacağını düşünüyoruz.

 

TÜRK MİLLETİNİN AYRICALIĞI

08.12.2006

Her milletin kendi milli kimliğini bir şekilde tarif etme yöntemi vardır. Tabii olarak ta kendi milletini diğer milletlerden üstün tutar, sever, sayar, över ve yeri geldiğinde mensubu olduğu milletinin geleceği, selameti ve sonsuza kadar müreffeh yaşaması uğruna da her türlü fedakarlığı yapacaklarını söylerler. Fakat iş uygulama safhasına geldiğinde ise, milli duyguların yanı sıra manevi duygulara sahip olunup olunmadığı ve ne kadar güçlü bir inanca sahip olunup olunmadığı son derece belirleyici bir rol oynar. İşte bu noktada Türk milletini diğer milletlerden ayrı kılan özellikler görülmeye başlanır.

Kendisini “Türkiyeli” değil Türk olarak kabul eden ve bu kimliği iliklerine, kılcal damarlarına kadar hisseden, kalbi ve beyni ile de kendinsin Türk olduğunu tasdik edenlerin “Millet” kavramının içini dolduruşları, diğer dünya milletlerininkinden çok daha farklıdır. Çünkü, Türk milletinin hiçbir milletin topraklarında ve bağımsızlığında gözü yoktur, olmamıştır. Kendi topraklarına başkalarının göz dikmesine veya ecdat yadigarı toprakların birileri tarafından başkalarına peşkeş çekilmesine ise asla göz yummaz, tahammül göstermez. Bu niyette veya teşebbüs içinde olanlardan da günün birinde mutlaka hesap sorar.

Dünyada, “Hümanizm”, “Dünya barışı”, “Özgürlük”, “İnsan hakları, “Hoşgörü”, “Medeniyetler ittifakı”, “Dinler arası diyalog” vs. gibi kavramların maskesi arkasına saklanarak bütün bu kavramları bizzat ihlal eden millet de Türk milleti değildir. Hiç kimse yada her hangi bir kaynak, dünyanın hiçbir yerinde Türk milletinin başka milletlere zulmettiğini, aşağıladığını, insanlık haklarını çiğnediğini ve dini açılardan zorlamaya yada baskıya tabi tuttuğunu gösteremez. Ama bunun tam tersine, Doğu Türkistan halkı başta olmak dünyanın bir çok yerlerinde dini baskı, şiddet, asimilasyon, ırki aşağılanma ve soykırımlara maruz kalmakta olanlar Türk milleti mensuplarıdır.

İnsan, yüce yaratıcının en mükemmel fiziki ve manevi üstünlüklerle donatarak yarattığı bir varlıktır. Ancak, kimi insanlar kendisinde mevcut olan donanımların farkında değildir. Yada sahip olduğu üstünlükleri yerli yerinde kullanmaz, kullanamaz…

Türk milletinin diğer bazı milletlerden farklı olan tarafı ise, Allah’ın kendisine bahşettiği nimetlerden en üst derecede istifade etmesi, etme gayreti içinde olması ve sahip olduğu ilahi lütufları dünyadaki mazlum ve mağdur insanların yararına kullanmasıdır. Bunu yaparken de, mağlup ettiği düşman ordularının kumandanının dahi eziklik hissetmemesi, mensubu olduğu toplum önünde aşağılık kompleksine kapılmaması için onu taltif bile edebilen bir millettir Türk milleti.. Tıpkı Türk ordularına yenik düşen haçlı orduları kumandanı Romen Diyojen’e Sultan Alparslan’ın yaptığı gibi…

Bu gün dünyanın jandarmalığına soyunan ABD’nin melanetlerine, sadece Hıristiyan dinine mensup olmaları ve dünyadaki Türk varlığına tahammüllerinin olmaması sebebiyle destek vermekte olan bir takım batılı devletler, ellerine “Dünya barışı”, “Özgürlük getirmek”, “Uluslar arası terörizmle mücadele” pankartlarını alarak “Dünya barışını sağlama adına” dünya barışını bozmakta, “Özgürlük getirme” adına ülkelerin iç işlerine karışarak insanların özgürlüklerini ellerinden almakta, “Uluslar arası terörizmle mücadele” adına açıkça uluslar arası terörizmi kendileri yaratmakta ve dünya barışına darbe üstüne darbe vurarak dünyayı adeta yaşanmaz hale getirmektedirler…

Yakın tarihimizdeki bazı sözde devlet adamlarımızın yaptıkları siyasi hataları, onların Türk devletini Türk’e yaraşır bir mahirlikle yönetemediklerini, Türk gemisinin dümeni başında sergiledikleri ve sürdürdükleri aymazlıkları hesaba katmaz isek, Tarih boyunca bütün dünyaya hakkaniyet, adalet, barış, özgürlük ve medeniyet götüren ve yayan yer yüzündeki tek millet Türk milleti olmuştur.

Bu sebeple Türkiye’deki hiçbir siyasi, Türk milletini başka kalıplara sokmaya asla çalışmamalıdır. Buna asla hakları yoktur. Başarmaları da mümkün değildir… Allah Türk milletini Türk kimliğinden sonsuza kadar ayrı düşürmesin. Ne Mutlu Türküm Diyene…

DOĞU TÜRKİSTAN’DA  YENİ GÖLLER

KEŞFEDİLDİ AMA…     

 06.12.2006

Orta Asya bölgesinin en nadide tabiat güzellikleriyle bezenmiş topraklarına sahip Türk ülkelerinden biri hiç şüphesiz ki Doğu Türkistan’dır. Çin istilacıları bu toprakları işgal ettikten sonra taş üstünde taş bırakmamacasına talan etmeye başladırlar. “Maden arama” ve “Arkeolojik kazılar yapma” bahanesiyle Doğu Türkistan’ın eşsiz güzelliklere sahip topraklarını altını üstüne getirerek köstebek yuvasına çevirdiler. Yüce yaratıcı tarafından yer altında ve yer üstünde Doğu Türkistan halkının istifadesine sunulmuş ne kadar nimet varsa adeta elekten geçirerek Tren vagonları ile, tankerlerle, kamyonlarla ve son dönemlerde Doğu Türkistan’dan Çin’e kadar döşedikleri boru hatları ile Çin’e taşıdılar, taşımaya da devam etmektedirler.

Üstelik Doğu Türkistan’ın zenginlik kaynaklarını taşıdıkları vagonlarla akın, akın Çinli göçmen getirerek Doğu Türkistan’ın en verimli ve en mümbit topraklarına yerleştirdiler. Çinli işgalcilerin kendi ifadeleri ile Kanatlılardan Havada uçan tayyare, dört ayaklılardan da yerdeki masa ve sandalyeden başka her şeyi yiyen Çinliler tabiattaki bütün canlıların da nesillerini kuruturcasına yiyip bitiriyorlar.

Son yıllarda çeşitli vesilelerle Doğu Türkistan’a giden görgü şahitlerinin ifadelerine bakılırsa, Doğu Türkistan’ın Lop-Nor bölgesinde 1964 yılından beri yapmakta oldukları yeraltı ve yer üstü nükleer denemeler sebebiyle çevre dengesi tahrip edilmiş, insanlarda sebebi bilinmeyen (Aslında sebebi belli) kanserojen hastalıklar çoğalmış ve hatta dünyada eşine az rastlanır olan meyve ve sebzelerin bile normal görünümlerini kaybetmiş oldukları öğrenilmektedir.

Bu yakınlarda, işgalci Çin devletinin kontrolündeki “Tiyanşan (Tanrıdağı) İnternet Sitesi”nde yayınlanan haberlerden edinilen bilgilere göre, Doğu Türkistan’ın Çarkalık nahiyesi sınırları içerisinde, Taklamakan çölünün batı kıyısında yeni göl ve göletler keşfedilmiştir. Birbirlerine yakın sayılabilecek mesafeler içerisindeki bu göllerin derinlikleri yer, yer 7-8 metre derinliklere ulaşmakta olup, gölün manzarasının ve çevresini kuşatan ormanlıkların ortaya çıkardığı manzaranın tılsımlı bir güzelliğe sahip ve tam bir tabiat harikası olduğu öğrenildi.

Daha haritada bile yer almayan ve çoğunluğuna insan ayağı dahi basmayan bu göllerin çevresinde 10 küsur türde bitkiler yer almakta olup, bu gölde Beyaz Kuğu, Yabani Kaz, Yabani Ördek ve Turna gibi kuş türleri ve etrafındaki ormanlarda tilki, geyik, antilop ve benzeri yabani hayvanlar da yaşamaktadır.

Göl ve göletlerin etrafını saran ormanların kapladığı alanın 540 bin hektar olduğu tespit edilmiş bulunmaktadır. Bu göller yöresinin Çarkalık nahiyesine olan mesafesi 90 kilometre olmasına rağmen bu yöredeki incelemeler sonucunda bu güne kadar buralarda çiftçilik yada hayvancılıkla uğraşıldığına dair her hangi bir ize rastlanılmamıştır…

Şurası bir gerçek ki, burayı da keşfeden Çinliler kısa zaman sonra bu güzelim bölgeyi de tarumar ederek altını üstüne getirecekler.  Doğu Türkistan’ın gerçek sahipleri olan Müslüman Türk halkı yine yaşadıkları bölgelerden daha ücra yerlere sürülecek ve onların yerine Çin devleti, Çin’den getirdiği ve getireceği açlıktan nefesleri kokmuş, ağır suçlardan hüküm giyerek hapis yatmış ve hapisten yeni çıkmış olan Çinlileri yerleştirecekler… Kısa zamanda bu güzelim gölleri kurutacaklar, burada barınan hayvan türlerini de yiyip bitirecekler…

 

ÇİN, TÜRKİYE’DE YENİ BİR “TEZGÂH” SERGİLEDİ (2)

 01.12.2006

Çin ve Türkiye Kültür Bakanlıklarının ilgili birimlerinin işbirliği ile Doğu Türkistanlı sanatçılardan oluşan bir folklor ekibini Türkiye’ye getiren Çinliler Türkiye’nin İstanbul, İzmir ve Ankara vilayetlerinde Uygur sanatçıların oyunlarını sahnelediler. Aynı mekânlarda da fotoğraf ve kültür sergisi açtılar.

Çin’in bu girişiminin altında yatan asıl maksat ise gayet açık… Bilindiği gibi yaklaşık elli yıldır Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılar, Türkiye’nin bir demokratik hukuk devleti olması sebebiyle 1949 yılından beri Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu durumu Türkiye ve dünya kamuoyuna anlatmaya çalışıyorlardı. Komünist Çin devleti de, Türkiye kamuoyunda oluşan Doğu Türkistan’ın karşı karşıya bulunduğu vahim durumla ilgili bilinci yok etmeye çalışmaktadırlar.

Komünist Çin yetkilileri, Türkiye ile ilişkilerinde sürekli olarak Doğu Türkistan konusunu ileri sürerek Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlıların demokratik haklarının kısıtlanması ve hatta yaşamlarının zorlaştırılması gerektiğini, aksi takdirde de kendilerinin de PKK terör örgütüne destek verecekleri tehdidinde bile bulunabiliyorlardı.

Ankara’da sahneledikleri oyunları ve sergiyi yakından takip eden ve burayı ziyarete gelen bazı siyasilerle de görüşen RFA radyosunun (Amerika’dan dünyaya Uygur lehçesinde yayın yapmaktadır.) Ankara muhabiri Erkin Tarım’ın dün bir bölümünü Uygurca’dan çevirerek verdiğimiz mülakat ve izlenimlerinin önemli bölümlerini sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.

“Uygur bölgesinden(Doğu Türkistan) ve Ankara Çin Büyükelçiliğinden gelen Çinliler radyomuzun muhabirlerinin orada bulunmalarından şiddetli şekilde rahatsız oluyorlardı. Onlar defalarca yanımıza gelerek “Burada Mesele çıkartmayın. Eğer mesele çıkartırsanız sizleri gözaltına aldırırız.” Gibi sözlerle bizleri tehdit ettiler. Bizler de özgür düşünceye sahip muhabirler olduğumuzu, buranın Çin müstebitlerinin devleti olmadığını, bizleri gözaltına aldırtma haklarının bulunmadığını söyleyerek onlara reddiye bildirdik.

Biz orada yine Çin Büyükelçiliğinin kültürden sorumlu görevlisi Shi Ruling’e soru sorduk:

RFA:-Sizler Uygur sanatçılarının pasaportlarını toplayıp kimseler ile görüştürmüyormuşsunuz. Bu doğrumu?

Shi Ruling: -Öyle bir şey yok. Bu tamamen saçmalamaktır. Tamamen yalan. Sizler yalan konuşuyorsunuz. Öyle şey olur mu?

RFA:-Biz Shi Ruling’in verdiği cevaptan Çin Büyükelçiliğinin kültürden sorumlu elçisinin kendisinin ne kadar medeni olduğunu iyice görmüş olduk…

Biz bu gelişmelerden sonra sergiyi gezmekte olan politikacılara ve halka mikrofon uzattık. Keçiören Belediye başkanı Turgut Altınok’ta resim sergisini gezenlerdendi. Kendisine mikrofon uzattık.

RFA:    -Resimleri görünce neler hissettiniz?

ALTINOK:-Oralar Türkiye’ye çok benziyor. Tarihimiz, kültürümüz, sosyal yaşantımız, tabiat güzelliklerimiz bir birlerine çok benziyor. Üstelik bu medeniyeti yaratan milletin büyüklüğünü de bu sergiden görebiliriz. Ben Uygur diyarından (Doğu Türkistan) sanatçıların gelmesine oldukça iyi bir şey, iyi bir başlangıç diye bakıyorum.

RFA:-Gördüğünüz gibi resimlerde Uygurların oldukça baht-sadet içinde yaşamakta oldukları anlatılmaya çalışılıyor. Fakat bu sanatçıların pasaportları toplanmış olup, onlar akrabaları ile bile görüşememektedirler. Buna ne diyorsunuz?

ALTINOK:-Bu doğru değil. Çin’in bu tür politikalardan vazgeçmesi gerekir. Uzun yıllardan sonra Türkiye’ye gelen bu kardeşlerimiz akrabaları ile görüşebilmeli, istediği yere de gidebilmeli. Eğer Çin bu politikasını devam ettirecek olursa günün birinde mutlaka yıkılır.

Türkiye Uygurların ikinci vatanıdır. Burada Uygurların yasaklamalarla karşılaşması oldukça yanlış.

İsminin açıklanmasını istemeyen birinin anlattığına göre, sanatçılar Türkiye’ye gelmeden önce 3 günlük bir eğitimden geçirilmiş olup, bunlara Türkiye’deki Uygurlarla görüşmeme ve asla izinsiz bir harekette bulunmama konularında ders verilmiştir. Bizim buradan gördüğümüz kadarı ile de Uygur sanatçılar hiç kimse ile serbestçe görüşememekte olup, Çinlilerin “Uygurlar gösteri yapacaklar” diyerek talepte bulunmaları üzerine gelen güvenlik görevlilerinin sayısında oldukça çok olduğu gözlerden kaçmadı.

 
 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi  hurgokbayrak@kaynet.net adresine gönderin
Telif Hakkı © 2000-2004
HÜR GÖKBAYRAK
       Site içeriğinin (metin ve grafikler) tüm kullanım haklarını
BEN TÜRK'ÜM DİYEBİLENLER
Kaynak Göstererek Kullanabilir
 
Son Değiştirilme Tarihi:
03.07.2008
 Tüm Hakları Saklıdır.
  İnternet Explorer ve 1024 X 768 piksel çözünürlülükte rahat izleyebilirsiniz