|

Gazetesi
Mehmet Emin Batur'un Günlük
Makaleleri
Aralık-
2006
BAYRAMLAR GERÇEK
BAYRAM OLSUN
30.12.2006
Dini Bayramlarımızdan biri olan bir Kurban Bayramı'nın daha
arife günündeyiz. Bu bayramlar dünya Müslümanları için
birlik, beraberlik, dayanışma, muhtaçları gözetme,
yardımlaşma, sılayı rahm’da bulunma ve böylece manevi bir
huzura erme günleridir.
Manevi huzura erebilmek o kadar da kolay bir hadise
değildir. Kişi kendini kandırabilir fakat gerekli
mesuliyetlerini yerine getirmeden asla gerçek manada manevi
huzura kavuştuğunu söyleyemez. Çünkü büyük oranda yukarıda
saydığımız müeyyideleri mutlaka yerine getirmiş olması
gerekir.
Hz. Peygamber Efendimizin, "Doğudaki Müslüman’ın ayağına
diken batsa, batıdaki Müslüman onun acısını yüreğinde
hisseder" mealinde sözleri vardır. Bizler dünyanın her
hangi bir yerindeki Müslümanların yaşadıkları zulüm işkence,
katliam ve soykırımları bilmemize rağmen onların acısını
yüreğimizde ne kadar hissedebiliyoruz? gerçekten hissediyor
muyuz?
Sadece "iman ettim, ben Müslümanım" demekle iş
bitmiyor. Dünya hayatının bir imtihan olduğunu düşünürsek
ebedi âlemin nimetlerine erişebilmek ve onu kazanabilmek
için çalışmak, çabalamak ve gerçek bir Müslüman gibi
yaşamaya çalışmak gerekiyor.
Türk milletinin ezeli ve ebedi ana yurdu, Orta Asya’nın
kalbi ve üzerinde 40 milyon Müslüman Türk’ün var olma
mücadelesi vermekte olduğu Çin işgali altında bulunan Doğu
Türkistan’ı unutarak ne kamil mümin olabiliriz, ne
bayramlarımız bayram olur, ne de arzuladığımız manevi huzura
kavuşmamız mümkün olabilir.
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim/ Onu dindirmek
için kamçı yerim, çifte yerim!/ Adam aldırmada geç git,
diyemem aldırırım./ Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar
kaldırırım!/ Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu… diyen
bir neslin varisleri olarak Kanayan yara gördüğümüzde ne
kadar yanabiliyoruz? O yarayı dindirmek adına ne kadarcık
bir sıkıntıya katlanabiliyoruz? Ne kadar kaygılanıyor ne
kadar tasalanıyoruz?
Zalimlerin zulmüne karşı ne kadar bir mukavemet
gösterebiliyoruz?
Şu anda eşiğinde bulunduğumuz bir bayramın huşu içinde
geçmesi için kendimizce birtakım hazırlıklar yapıyoruz. Eş,
dost, akrabaları ziyaret etmekle (kapılarına kilit vurup
bilmem ne otelinde yılbaşı çılgınlıkları için rezervasyon
yaptırma yarışına gidenleri ayrı tutuyorum) durumları müsait
olanlar kurban kesmekle, yeni giysiler giymekle bir bayramı
daha eda etmenin telaşındayız. Peki bayramların bayram gibi
geçirilebilmesi için bunlar elbette olması gerekenler, ama
yeterlimi? Asla değil.!
Başta Doğu Türkistan Türkleri olmak üzere, Irak
Türkmenleri, Fars şovenizminin ağır baskıları altında yaşam
mücadelesi vermekte olan Güney Azerbaycan Türkleri, uğruna
binlerce şehit verdiğimiz, ama bu günün iktidar olup
muktedir olamayanları tarafından adeta “kambur” olarak
görülerek elden çıkartılmaya çalışılan Kıbrıs’taki Türkler
ve daha dünyanın dört bir yanında zulüm altında inin inim
inleyen milyonlarca mağdur insanlar varken nasıl dolu dolu
bir bayram yaşanabilir ki?
Doğu Türkistan’da Anne karnındaki bebekler iğne ile
katledilirken, hasbelkader kota dışı doğmuş olan bebekler
çöplüklere atılırken, Annelerin anne olma hakları zorbalıkla
yok edilirken, Doğu Türkistan halkının bütün zenginlikleri
gasp edilerek 40 milyon Müslüman Türk kendi vatanlarında
açlığa, sefalete ve ölüme mahkûm edilmişken bizler nasıl
bayram yapabiliriz?
Dünyadaki İslâm ve Türk düşmanı devletler açıkça kuyumuzu
kazarken, “yeryüzünden Türkleri nasıl yok edebiliriz” diye
planlar yaparken, Ne yazık ki; milletçe ihanetlerin en
büyüklerine maruz kalınmakta olmamıza rağmen elimiz kolumuz
bağlı oturarak nasıl bayram yapabiliriz ki…?
Bu güzel günlerde moral bozmak değil maksadım. Ama bazı
gerçekleri aklımızdan çıkartmadan bir bayram yapalım
istedim. Allah aziz Türk milletini tam manasıyla yaşanacak
nice güzel bayramlara eriştirsin.
DOĞU
TÜRKİSTAN HALKI VE KURBAN BAYRAMI
26.12.2006
Bütün Türk-İslâm âlemi için hayırlara vesile olmasını
Cenab-ı Hak' tan niyaz ettiğimiz bir Kurban Bayramına daha
yaklaşmış bulunuyoruz. Bunun için Allah'a ne kadar şükretsek
azdır. Dini bayramlarımızın Türk-İslâm âlemine yüklediği
mana ise daha bir ayrıdır. Geçmişten günümüze Müslümanların
dini bayramlarından biri olan Kurban Bayramının tam bir
bayram olarak yaşanabilmesinde; içinde bulunduğumuz yüzyılın
yaşam şartlarının, insanları neredeyse hızla akıp giden
zamanla yarışır duruma getirmesi sebebiyle bir takım
olumsuzluklar söz konusu ise de, bayramlar anlam bakımından
yüzyıllardır aynı manevi duyguları yaşamak isteyenler için
hiç değişmedi.
Dünya coğrafyası üzerindeki bütün
İslâm diyarlarında, yaşanmakta olan her türlü olumlu,
olumsuz gelişmelere rağmen bayramın manevi ikliminin oralara
da ulaşmış olduğu bir gerçektir. Fakat İşgal ve zulüm
altındaki Türk-İslâm beldelerinde, geride bıraktığımız bu
Kurban Bayramının da, diğerleri gibi oldukça sıkıntılı ve
buruk geçeceği aşikârdır. 1949 yılından beri Komünist Çin
işgali altındaki Doğu Türkistan'da Uygur halkı sahip
oldukları bütün Milli ve manevi hasletlerini çok iyi bir
şekilde değerlendirerek ve muhafaza ederek işgal
kuvvetlerine karşı direncin ve var olmanın bir vesilesi
haline getirebilmektedirler. İşte bu direnç işgalci
Çinlileri paniğe sürüklemektedir.
Tarih boyunca Doğu Türkistan halkının
sahip olduğu bütün zenginlik kaynaklarını asalak ve iğrenç
bir yaratık gibi sömüren Çin devleti, ekonomik sömürünün
dışında Uygur halkının milli ve manevi varlıklarını da
ayaklar altına alarak açıkça insanlık suçu işlemektedir.
Doğu Türkistan halkı; 17. yüzyılın ortalarından beri
fasılalarla Çin işgaline maruz kalmış, katledilmişler,
zindanlara atılmışlar, her türlü zulme maruz kalmışlar,
fakru zaruret içine düşürülmüşler fakat içinde bulundukları
şartlar ne olursa olsun, milli ve dini değerlerinden asla
taviz vermemişlerdir.
Zaten bu güne kadar "Millet" olma
hususiyetlerini ve dini kimliklerini muhafaza edebilmek
uğruna milyonlarca kurban vererek bu günlere gelmişlerdir.
Şundan emin olunabilir ki; Doğu Türkistanlılar, Bu bayram
yine bayram namazını kılabilmek için birçok tehlikelere
göğüs germek mecburiyetinde kalacaklardır. Yine cami ve
mescit kapılarında Çinli polisler bekleyecekler, yine camiye
girmek isteyen bir çok insan camilere "sen bu mahallede
oturmuyorsun", "senin yaşın 18 'den küçük" gibi bahanelerle
camilere alınmayacak, yine cami cemaatinin arasına "ihbarcı"
sivil polisler yerleştirilerek Uygur halkı tedirgin
edilecektir.Yine Minberlerden okunan bayram hutbesinin
konusu Çin Komünist Partisine övgüler yağdırmak olacaktır.
Şunu da biliyoruz ki; Uygur halkı bu bayramda da dini
bayramlarına olan hürmetleri sebebiyle bulabildikleri en
yeni(!) milli giysilerini giyecekler, yine evlerinde bayram
hazırlıklarının heyecanını içleri kan ağlasa da
yaşayacaklar, yine yüz yıllar ötesinden süregelen geleneksel
bayram sofralarını kuracaklar, yine evlerde "Zanğza" adı
verilen bayram çubuklarını büyük bir özenle yapacaklardır…
Bayram sabahı yine milli giysilerini
giyen Uygur çocukları,başlarında "badam doppa"ları,
cıvıl,cıvıl mahalle aralarında koşuşturarak Çinli
işgalcilere “Biz geliyoruz” mesajları vereceklerdir..
Uygurlar yine Kaşgar daki tarihi Hiytgah Camisinin ön
meydanı gibi sembolleşmiş yerlerde Uygur müziği eşliğinde,
silahların gölgesinde bile olsalar Uygur Folklöründen
oyunlar sergileyerek işgal güçlerine Uygur milli kültürünün
hiçbir zaman kaybolmayacağının mesajını yine vereceklerdir
Camilerde de; bir an evvel "ÖZGÜR
DOĞU TÜRKİSTAN "a kavuşabilmek için yürekten dualar
edecekler ve Uygur halkı bu Kurban Bayramında da gerekirse
"Kurbanlar" vermek pahasına Milli ve dini "Duruş"larından
asla vazgeçmeyeceklerini, bir defa daha göstereceklerdir…
TÜRKLÜK BİLİNCİ
ETRAFINDA
KENETLENMENİN ÖNEMİ
Milletler için özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetmiş olmak
dünyanın en elem verici, en onur kırıcı ve en ağır
talihsizliklerinden biridir. Bu ahval her milleti değişik
oranlarda etkiler. Kimi milletler içine düştükleri mevcut
durumu kabullenerek yaşamayı seçer, kimi milletler, günün
birinde bir “Beyaz atlı prens”in gelip kendilerini
kurtarmasını bekler, kimi milletler de her türlü
imkânsızlıklar içerisinde dahi özgürlük ve bağımsızlıklarını
tekrar elde etmek için, mücadelenin şartları neyi ve hangi
yöntemleri gerektiriyorsa o yöntemlerle mücadele etme yolunu
seçerler.. İşte bu millet Türk milletidir…
Bu sebepledir ki; Bu gün dünyadaki en köklü ve müzmin Türk
düşmanı milletler ve devletler gizli ve aleni usullerle Türk
milletini ayrı ayrı boy, uruğ ve kabilelere bölerek, kendi
hükümranlıkları altına almak ve böylece eritip yok etme
girişimi içindedirler.
Eski Sovyetler Birliği Rusya’sı bu yolu denedi, kısmen de
başarılı oldu ve bu başarısı 70 yıl sürebildi. 1990 yılının
başlarından itibaren de Sovyetler Birliğinin dağılmasından
sonra 5 ayrı Türk Cumhuriyeti dünya devletleri arasındaki
yerini aldı. Putin liderliğindeki Rusya ise, aldığı darbeyi
kendi lehine çevirebilen nadir devletlerden biri durumunda.
Çünkü Slav asıllı milletlerdeki soy bilincini ön plana
çıkartarak Slav milliyetçiliği esasına dayalı yeni ve güçlü
bir Rusya oluşturma yolunda ciddi adımlar atıyor.
Dolayısıyla da Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini yeni bir
tehlikenin gölgesi takip ediyor. Türk dünyasının, yeni Putin
Rusya’sını hafife alması, onunla sözde dostluklar kurarak
flört etmeye çalışması ve tarihte yaşananları göz ardı
etmesi en büyük ve tarihi bir hata olur. Zira Tilki
derisinden post, Rus ayısından da asla dost olmaz.
Dünyadaki ezeli ve ebedi Türk düşmanı bir devlet de Çin’dir.
Bu millet, Tarih boyunca Türk milletine karşı olan kin,
nefret ve intikam duygusundan bir an olsun ayrı düşmemiştir.
Doğu Türkistan’ın 1949 yılında Çin işgaline düşmesi de,
Çin’in Türk milletinden intikam almak isteme duygusunun bir
tezahürüdür. Gönül isterdi ki; Doğu Türkistan halkının Çin
tarafından gördüğü eza, cefa, soykırım ve sürgüne gönderme
eylemleri dünya Türklüğüne karşı da yapılmış olan eylemler
olsun. Fakat ne yazık ki, işgalci ve soykırımcı Çin’e Türk
dünyası tarafından, daha doğrusu Türkiye Türkleri tarafından
gösterilen tepkiler, son derece cılız ve neredeyse kişisel
tepkiler bazında kalmıştır.
Bu tepkisizlikten cesaret alan Çinliler ve diğer Türk-İslâm
düşmanı devletler, gelecekte önlerinde tek engel olarak
gördükleri Türk milletini ve Türk kimliğini tamamen ortadan
kaldırmaya yönelik bin bir türlü melanet senaryolarını
sahnelemeye başlamışlardır. İşte bu noktada ne yazık ki bu
oyunun figüranları olarak yine, Türk milletinin Türk
zannettikleri veya Türklüğünü inkâr edenler
kullanılmaktadır. ABD başta olmak üzere batılı sözde dost
ülkeler, Türk milletinin arasına nifak tohumları ekmeye ve
hatta Türkiye’yi bölüp parçalamaya yönelik girişimlerini,
“Türkiyelilik”lerini ileri sürenlerin müthiş destekleri
ile sürdürmektedirler. Çinlilerde Uygur boyuna mensup
olanların çoğunlukta olduğu Doğu Türkistan Türkleri arasına
fitne sokarak, Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek vs. gibi Türk
boylarından “ayrı milletler” oluşturma gayreti içindedirler.
Çünkü bu yöntem emperyalistlerin “Böl, parçala ve hükmet”
anlayışı ile tamamen bir uyumluluk göstermektedir.
Aklıselim insanlar bilirler ki; Doğu Türkistan’ın kayıtsız
şartsız tam bağımsızlığının kazanılmasının yolu, asıl kimlik
olan “Türk” kimliğinin topyekûn benimsenmesinden, Türk
kimliğini inkâr edenlere asıl kimliklerinin
hatırlatılmasından ve “Doğu Türkistanlı” olarak milli
mücadeleye girişilmesinden geçer.
Ne pahasına olursa olsun öncelikle Türk dünyasının tam
desteğini arkasına almayan bir Doğu Türkistan milli
mücadelesinin arzulanan ve hedeflenen süreler içerisinde
başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu ulvi yolda elbette ki
dünya kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyulacaktır. Ancak, Doğu
Türkistan’ın kurtuluş mücadelesini tamamıyla dünyada
“Küresel Güç” olarak adlandırılan ülkelerin ve batı
kamuoyunun desteğine mahkûm hale getirmek, gelecekte Doğu
Türkistan’ın bağımsızlığını bir başka emperyalistin ipoteği
altına sokmak anlamına gelir…
İsrail’in hamisi olan devletlerin ya da her hangi bir Avrupa
ülkesinin, tarih boyunca Türk ve Müslüman ülkelere karşı
asla iyi niyet beslemedikleri bilinen bir gerçektir. Büyük
Orta Doğu Projesi (BOP) adını verdikleri ve aslında “Büyük
İsrail Projesi” olan bir lanetli projeyi hayata geçirmek
için, Orta doğuyu kan, gözyaşı ve ateşe boğanların kimler
oldukları bellidir. Aynı kanlı ellerin Orta Asya Türk
Cumhuriyetlerini karıştırmak için her an fırsat
kolladıklarını da unutmamak gerekir. Doğu Türkistan’ı
kendilerinin Çin ile olan husumetlerinde ve siyasi
hesaplarında silâh olarak kullanmalarına ise asla izin
verilmemelidir.
Bu da ancak, dikkatli, onurlu, başı dik ve bağımsızlık için
bağımsız hareket edebilmekle mümkündür. Bunun için de, Doğu
Türkistan başta olmak üzere bütün Türk dünyasına karşı
dünyadaki emperyalistlerin oynamakta oldukları oyunlarını
bozacak ve Türk dünyasını birbirine daha fazla kenetleyecek
kaynakları ortaya çıkartmak gerekir.
Uygur Türklerinin tarih ve edebiyat şahsiyetlerinden olan
Turgun Almas’ın, Doğu Türkistan’da yayınlandıktan kısa bir
zaman sonra Çin devleti tarafından toplattırılan “UYGURLAR”
adlı eserini, tarihçi, din âlimi ve komutan merhum Mehmet
Emin Buğra Beyin “Şarkî Türkistan Tarihi” adlı
eserini ve daha burada saymakla bitiremeyeceğimiz birçok
önemli Uygur yazısıyla yazılmış olan eserleri bir an evvel
bütün Türk lehçelerinde çevirilerinin yapılarak dünyadaki
Türk kökenli okuyucuların istifadelerine sunmak şarttır.
Çünkü bu eserlerde özellikle her boy’un asıl kaynağının
“Türklük” olduğu tarihi belgelerle gözler önüne
serilmektedir.
Bu güne kadarki hata ve sevaplarını bir yana bırakarak
dünyadaki bütün Türklerin “Türklük” temel bilinci
etrafında bir araya gelmeleri, getirilmeleri konusunda kime
ve hangi Tük topluluğuna ne şekilde bir vazife düşüyorsa
bunu severek üstlenmek ve yerine getirmeye çalışmak her Türk
ferdi için tarihi, milli ve insani bir görevdir…
Türk Birliğinde rahmet ve güç, ayrılıkta ise zillet vardır.
ÇİN’İN SİNSİ İSTİLA
YÖNTEMİ-2
22.02.2006
Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Çin, ( Bir buçuk
milyara yakın) Bir yandan dünyada silah teknolojisine en
fazla yatırım yapan ülke olma özelliğini yıllardır
sürdürürken, özellikle de kendileri için stratejik önem
taşıdığına inandıkları ülkelere sahte malları ile beraber
nüfus ihracı da yapmak suretiyle yayılmacılıklarını devam
ettiriyorlar.
Siyasi, ekonomik ve diplomatik atakların yanı sıra
gittikleri her ülke hükümetlerine yönelik olarak, özellikle
o ülkede yaşayan Doğu Türkistanlıların demokratik hak ve
faaliyetlerinin kısıtlanması ve baskı altında tutulmaları
gerektiği konusunda dayatmalarda bulunmaktadırlar.
Çin, günümüzde dünya devletleri için asla vazgeçilemez ve
göz ardı edilemez bir ülke haline geldi. Bunun bir tek
sebebi de, malum olduğu üzere dünyada her türlü ürünün
bire-bir taklidini üretmeye başlamış olmasıdır. Dünya
insanlarının büyük çoğunluğunun da “ucuz olsun, marka olsun
varsın kalitesiz olsun” anlayışı ile Çin’den ucuza(!) mal
temin etme yoluna giderek kendilerinin milli üretim
kaynaklarının kapılarına kilit vurmaları Çin’in elini daha
da güçlendirmektedir.
Daha düne kadar Çin’i tek düşman ülke olarak kabul eden
Amerika’nın son yıllardaki Çin malı bağımlılığı ve birçok
kalem mallarını Çin’de ürettirmeye başlamış olması kamuoyuna
pek imkân dâhilinde görünmese de, bu bir gerçek.
1990 yılının son aylarına kadar kendi işgali altında
bulunan Batı Türkistan topraklarına sirayet edebileceği
endişesi ile Çin ile savaşın eşiğine kadar gelmiş olan dünün
Sovyetler Birliği ve bu günün Rusya Federasyonunun tutumu
ise oldukça şaşırtıcı.
Çünkü Rusya, Çin’in başlattığı “Şanghay İşbirliği Örgütü”nü
kurma çalışmalarında gözü kapalı bir biçimde imza atan ve
başı çeken ülkelerden biri durumunda.
Dünyanın bu iki dev devleti bile kendilerini Çin ile iyi
ilişkiler kurma mecburiyeti içinde görüyorsa, Türkiye gibi
kalkınma yolunda arayışlar içinde olan ülkelerin Çin’e sırt
dönmesini beklemek her halde Saf dillilik olsa gerek.
Taklit insanların gittikçe çoğalmakta olduğu taklit dünyada,
Çin’in taklit malları başta Türkiye olmak üzere bütün
dünyayı hiç mübalağasız kendisine mahkûm hale getirdi. Çin
işgali altında her türlü insani hakları gasp edilen,
soykırım ve asimilasyonlarla iç içe yaşayan ve tarih
sahnesinden tamamen yok edilmek istenen Doğu Türkistan’ın
durumunu kimlere, hangi devletlere ve hangi uluslar arası
insan hakları örgütlerine şikâyet edelim ki?
Devletlerin, insanların sağlık, selamet, huzur, barış ve
kardeşlik içinde yaşaması için var olduklarına inandığımız
ve yine insanlar tarafından çekip çevrilen beşeri sistemler
olduğunu biliyoruz. Fakat “Devletin âli menfaatleri”ni
korumak adına, dünyanın bir başka köşesinde koskoca bir
milletin, gözünü kan bürümüş bir takım insan müsveddeleri
tarafından yok edilmek istenmesine dünya devletleri neden
insani bir müdahalede bulunmazlar anlamak mümkün değil.
“Devletlerin âli menfaatleri” kafaları kuma gömerek mi
korunuyor?
Çin ile ticaret hacmini büyütmekle kendilerini güvence
altına aldıklarını zanneden ülkeler kendilerini
aldatmasınlar. Çünkü aç gözlü, bağnaz ve bencil dünyanın
yecüc-mecücleri olan Çinliler, sahte ve son derece kalitesiz
mallarını gönderdikleri ülkelerin kapılarına çoktan
dayandılar bile…
Demek istediğimiz ve temennimiz odur ki; Aziz Türkiye’miz ya
da bir başka dünya ülkesi, idarecilerinin aymazlıkları
sonucu Doğu Türkistan’ın akıbetine uğramasın…
Her devlet, kendi ülkesine kontrolsüz bir biçimde girmeye
devam eden sahte ve kalitesiz Çin malları ile beraber, o
ülkede açılan Çin lokantalarına, Çin sergilerine, Çin iş
hanlarına, oluşan ve oluşmaya başlayan Çin mahallelerine son
derece dikkat etmelidirler. Çünkü Çinliler önce mallarını,
ardından da insanlarını göndermek suretiyle gözlerine
kestirdikleri o ülkeleri Çin kültür emperyalizminin
kıskacına alarak istila etmektedirler. Türkiye, Çin
devletinin öncelikli olarak listeye aldığı ülkelerin başında
yer almaktadır. Zira, akıllarında hem tarihteki atalarının
intikamını almak ve hem de Türkiye gibi jeopolitik ve
jeostratejik bir ehemmiyete sahip ülkeyi ezeli rakibi olan
Amerika’nın inisiyatifine terk etmemek vardır…
ÇİN’İN SİNSİ İSTİLA
YÖNTEMİ-1
21.12.2006
Dünya tarihi yazılırken 50 -100 yıl çok kısa bir zaman
dilimi sayılır. Bu sebeple dün, yani 1949 yılında Çin Doğu
Türkistan’ı işgal ettiğinde “Bana dokunmayan yılan bin
yaşasın” mantığı ile Doğu Türkistan’ın işgaline seyirci
kalan devletlerin kendileri de bu günlerde Çin işgaline
uğramanın eşiğine gelmiş bulunmaktadırlar.
Çin’in bu işgal yöntemi, Askeri müdahalelerle bir ülkeyi
işgal etmekten ya da işgal etme girişiminden çok daha
tehlikeli bir biçimde seyrediyor. Çünkü ikinci dünya savaşı
sonrasında başlayan ABD-Çin zıddiyeti ilerleyen yıllarda
ciddi restleşmelerle kendini gösterdi. Çin’in Rusya ile
arasının 1950’li yılların başından 1980’lere kadar çok kütü
bir süreç izlediği de kamuoyu tarafından biliniyor. Hatta
zaman, zaman da bu iki devlet savaşın eşiğine kadar
geldiler. Bu durum ise, her iki devletin de Doğu Türkistan’ı
sahiplenme ihtirasından kaynaklanmıştı.
Onlarca yıl içine kapanık, hırçın ve bencil bir tutum
izleyen Çin, sonunda bu davranışının kendisini Asya
kıtasının doğu kısmına hapsederek yalnızlığa ve çaresizliğe
mahkum edeceğinin farkına vararak yeni bir strateji ile
“Batıya açılma”, “Serbest piyasa ekonomisini benimseme” ve
liberal ekonomiye geçişin sinyallerini vererek yalnızca
batıya açılmakla da kalmayıp bütün dünyayla sadece kendi
çıkarlarını amaçlayan bir temele dayalı entegrasyon süreci
başlattı.
Çin bu tutumunda başarılı oldu mu? Denilecek olursa evet
oldu… Ve bu gün hemen, hemen bütün dünya piyasalarını Çin’in
“Truva Atı” olan sahte, son derece kalitesiz ve sözde ucuz
malları ile istila etmiş bulunmaktadır. Amerika’dan Rusya’ya
Türkiye’den Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine ve Afrika
ülkelerine kadar sinsi, soğukkanlı, pişkin ve arsız
karakterini kullanarak sızdı ve yerleşti. Şu anda dünya
piyasaları öyle bir hal aldı ki; kalitesiz Çin mallarını
neredeyse hiçbir ülke göz ardı edemez duruma geldi. Daha
düne kadar dünyada en tanınmış markaların sahibi olan
ülkeler bile Çin’de kendi markasının taklidini yaptırmaya
başladı.
Özellikle de Türkiye gibi ikinci dünya savaşından sonra
üretim konusunda kendi kendisini felç yapan ülkeler için Çin
malları adeta bir “Can simidi” haline geldi. Türk milleti de
Milliyetçiliğin sadece söylemlerle değil davranış ve
uygulamalarla da desteklenmesi gerektiğini göz ardı ederek
bazı hükümetlerin aymazlıklarını olduğu gibi kabul edip,
savurgan bir mirasyedi haline geldi.
Türkiye’deki Çin malı hayranlığı ve dolaşımı konusuna burada
tekrar girmek gereksiz olur. Çünkü yıllardır Çin karakterini
çok iyi bilenler olarak biz Doğu Türkistanlılar gidişattaki
tehdit ve tehlikelere dikkat çekmeye çalıştık.
Dünyanın büyük devletleri günün birinde mutlaka
ülkelerindeki Çin malı istilasına dur diyeceklerdir. Çünkü
daha şimdiden yaklaşmakta olan büyük tehlikenin farkında
olduklarına dair izler sergilemektedirler.
Fakat bu konuda Türkiye’yi idare edenler Çin mallarına
öylesine teslim olmuş durumdalar ki; Çin’i hoş tutabilmek
için ne yapacaklarını ve ne söyleyeceklerini bile şaşırır
hale geldiler…
İSA YUSUF ALPTEKİN’İ
TÜRK DÜNYASI ASLA UNUTAMAZ(1)
17.12.2006
Doğu Türkistan davasının yılmaz savunucusu, işgalci
Çinlilerin korkulu rüyası, büyük Türklük mücahidi ve Türk
dünyasının yetiştirdiği nadir devlet adamlarından biri olan
İsa Yusuf Alptekin’ini 17 Aralık 1995 tarihinde kaybettik.
İsa Yusuf Alptekin Bey, bir dönem Türkiye’de,“Türkiye
sınırları dışında Türk yok” inkarcılığının arkasına
saklanan fakat, kendi siyasi görüşleri gereği Vietnam,
Kamboçya ve Şili için ağıtlar yakıp yas tutan eski tüfek
komünistlerin yalanlarını, ilk önce 6 Mayıs 1939’da ve 1952
yılında geldiği Türkiye’de yüzlerine vuran bir İstiklal
savaşçısıydı.
İsa Yusuf Alptekin 1901 yılında Kaşgar vilayetine bağlı
Yenihisar kazasında dünyaya gelir. Babası Yusuf Bey aynı
kazaya bağlı Saylık köyünde çiftçilikle uğraşan Kasım Hacı
Muhammed Ali isimli bir zatın oğludur. Annesi Ayşe Hanım da
yine Yenihisar'a bağ1ı ''Yeniösten'' köyünde çiftçilikle
uğraşan Hasan isimli bir zatın kızıdır.
İsa Yusuf Bey, 9 kardeşten hayatta kalan 3 kardeşin en
küçükleridir. .
Batı Türkistan'da vazife yaptığı yıllar onun ufkunu
genişletmiş ve dünyayı daha iyi tanıma fırsatı vermiştir. Bu
görevleri sırasında Türk ve İslam dünyasını da yakından
tanıdı.
Batı Türkistan'da görevli olduğu yıllarda İsa Yusuf Bey’i
etkileyen en mühim hadiselerden biri de Özbek Türklerinin
milli şairi Çolpan ile Taşkent'te görüşmüş olmasıdır. Onunla
yarı gizli denilebilecek bu görüşmede Çolpan'ın söylediği şu
sözler İsa Bey'i derinden etkiler: ''İsa Bey, gerek biz,
gerek siz için yapılacak şey, adam yetiştirmek; her şeyden
anlayacak adamlar yetiştirmek; ne çektiysek adamsızlıktan
çektik. Türkiye'ye, Almanya’ya çok miktarda talebe göndermek
lazım''
İsa Yusuf Bey, yanında bulunduğu konsolos Çin De Li
görevden alınınca 13 Mayıs 1932'deBatı Türkistan'dan
ayrılır. 2 Haziran 1932 tarihinde de Pekin'e gelir. Nankin
ve Tenzin şehirlerinde bulunan Çinli Müslümanlar ve Doğu
Türkistanlılarla görüşmeler yapar. 18 Eylül 1936 günü Çin
Millet Meclisi üyeliğine seçilir. Bu sırada 1933'te ''Doğu
Türkistanlı Vatandaşlar Cemiyeti'ni kurar.
Çin Millet Meclisi içerisindeki görevi sırasında Özbek şair
Çolpan’ın söylediği gibi Türkiye’ye, Almanya’ya ve dünyanın
birçok ülkelerine öğrenciler göndermeye muvaffak olur.
1938'de ''Cemiyet-i Akvam-ı Mazaharat Türk Kurumu” adlı
cemiyet tarafından o yıllarda meydana gelen Japon-Çin
anlaşmazlığına uluslar arası bir çözüm bulma girişimlerinde
bulunması için yurt dışına gönderilir.
Bu esnada İsa Yusuf Bey İslam ülkelerini ve Türkiye'yi
ziyaret eder. İlk durağı Hindistan olur. Burada Muhammed Ali
Cinnah ile görüşür. 29 Kasım'da görüştüğü kişi ise
Gandi’dir.
29 Ocak 1939'da Suudi Arabistan'da Maliye Bakanı Abdullah
Süleyman ve Kral Abdülaziz Bin Suud' u ziyaret eder. Oradan
Mısır'a geçer. Vapur yolculuğu sırasında Türkiye'nin Cidde
konsolosu Talat Acar Bey ile uzun, uzun sohbet etmek
imkânını bulur.
Ona ''Doğu Türkistan davasını, Çinlilerin zulmünü Türk
yetkililerine anlatmak istediğini'' söyler.
1 Mart 1939'da Kahire'de Mısır Parlamento reisi Behaddin
Bereket Paşa, Veliaht Prens Muhammed Ali Paşa, Üniversite
hocaları, yazarlar ve din adamları, İsa Yusuf Bey'in
görüştüğü ve Doğu Türkistan davasını anlattığı şahıslardan
bazılarıdır.
İsa Bey 6 Mayıs 1939 günü İstanbul'a gelir. Önce Doğu
Türkistanlı hemşerileriyle görüşür. Daha sonra Memduh Şevket
Esendal ile fikir alışverişinde bulunur. 16 Mayıs 1939 da
Ankara'ya gider. Dış İşleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Dil ve
Tarih Coğrafya Fakültesinde Hamit Zübeyir Bey ve Alman
Profesör Eberhard ile görüşmeler yapar. Ayrıca; Başbakan
Dr. Refik Saydam, Prof. Dr. Fuat Köprülü, Uluğ İğdemir,
Besim Atalay, Hasan Ali Yücel, Prof. Dr. Abdulkadir İnan,
Abdülhalik Renda, Osman Turan, Emin Bilgiç ve nihayet
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşür.
Fakat bu görüşmelerin hiç birinden de istediği ve umduğu
desteği bulamaz. O zamanlar Türkiye zaten fakir bir ülke
olup, kendi yağıyla kavrulmak mecburiyetindedir. Dışişleri
görevlileri ise çok çekingen davranmaktadırlar. Fakat İsa
Bey, görüştüğü her kademeden kişilere bıkmadan, usanmadan
Doğu Türkistan davasını anlatmaktadır.
Nihayet 8 Eylül 1939'da Beyrut'a gelir. Lübnan ve Irak’ta
ziyaretler yapar. 17 Ekim'de İran'ı, 20 Kasım'da
Afganistan'ı ziyaret eder. Afgan Kralı Muhammed Zahir Şah
onu kabul eder. İsa Bey, Afganistan’da Doğu Türkistanlı
mücahit Mehmet Emin Buğrayı da ziyaret eder. 1940 yılında
Tekrar Hindistan'a gelir ve İsa Bey'in iki yıl süren yurt
dışı ziyareti artık sona ermiştir. 0 artık mücadelelerine
Çin’de devam etmeye karar verir…
İSA YUSUF ALPTEKİN’İ
TÜRK DÜNYASI
ASLA UNUTAMAZ (2)
İsa Yusuf Bey, 1936 yılından 1947’ye kadar sürecek olan Çin
Meclisi üyeliği sırasında Doğu Türkistanlılar üzerindeki Çin
baskısının ve zulmünün kaldırılması konusunda Çin meclisine
teklifler götürür, Çin meclisi İsa Beyi bu tutumlarından
dolayı tehlikeli gördükleri için “Pantürkist” ve
“Milliyetçi unsur” olarak adlandırmış ve her hareketini
gözlem altında tutmaya başlamışlardır. 12 Kasım 1944 yılında
kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyetinin kuruluş zemininin
hazırlanmasında büyük rol oynamış fakat, bu hükümetin
kabinesinde yer almamıştır.
1947 yılında kurulan eyalet hükümetinin genel sekreterlik
görevini ifa etmiş olan İsa Yusuf Bey, 1949 yılına kadar da
, “Uygur Kültür Cemiyeti” ile “Doğu Türkistan
Gençlik Teşkilatı”nın genel başkanlığını yapmıştır. Bir
yıldan fazla kaldığı bu görev esnasında, yayınladığı gazete,
dergi ve mecmualarla Rusya'nın ve Çin'in tepkilerini üzerine
çekmiş, 1949'da Mao Ze Dung yönetimindeki Komünist Çin
ordularının Doğu Türkistan’ı işgal etmesinin ardından 1949
sonbaharında İsa Yusuf Bey ve beraberindeki heyet. Kızıl Çin
kuvvetlerine karşı direnen generalleri ziyaret ederler.
Onların mücadele azmini arttırmaya çalışırlar. Fakat artık
bundan sonra bulunulacak girişimlerin bir faydasının
olmayacağı anlaşılmıştır.
İsa Yusuf Bey ve arkadaşları uzun süren müzakerelerde çok
önemli bir yol ayrımında olduklarının bilinci içerisinde bir
ikilem içindedirler. Ya Doğu Türkistan’da kalarak şartların
asla eşit olmadığı bir savaşta düşmanla çarpışılacak ve
tamamen yok olacaklar. Ya da Mehmet Emin Buğra Beyin deyimi
ile “Vatan için vatandan ayrılma” kararına vararak
Doğu Türkistan mücadelesi hür dünyada sürdürülecek… Nihai
karar 2. şık olur. Kızıl Çin kuvvetlerine karşı koymak için
yeterli güce sahip olunmadığı düşüncesi ile hicret kararı
alırlar. İsa Bey, 20 Eylül 1949 gece yarısı Ürümçi’ den
ayrılır. 22 Eylül'de Kuçar şehrinde Mehmet Emin Buğra ile
buluşur. 27 Eylül’de geldiği Kaşgar dan 1 Ekim 1949 da
ayrılır.
21 Ekim 1949 tarihinde ise, Doğu Türkistan'ın sınır
kasabasından İsa Yusuf Bey ve yanındaki yüzlerce kişi sınırı
aşarlar…
Yolculuk sonunda kafilelerindeki 852 kişiden 798’ kişinin
Ladak'a sağ salim gelebildiğini, 54 kişinin ise, bu uzun ve
tehlikeli yolculuk sırasında kaybedilmiş olduğu anlaşılır.
Sağ gelenlerden 49 kişinin de el ve ayak parmakları donma
sonucu kesilmek mecburiyetinde kalmıştır.
Daha sonra Keşmir'in başşehri Srinigar'a giderler. Artık
çileli bir bekleyiş devri başlamıştır. Bu arada ikinci
kafile olarak gelen Kazak Türklerinin de sığınma
taleplerinin kabul ettirilmesine çalışmaktadırlar. Yeni
Delhi'de Hindistan Dışişleri Bakanlığı ile görüşür. 6 Eylül
1951 tarihinde de Suudi Arabistan'a bir ziyarette bulunur.
Bir yandan da basın yoluyla Doğu Türkistan davası canlı
tutulmaya çalışılır. Nihayet Bakanlar Kurulu 13/3/ 1952
tarihinde 1850 Doğu Türkistanlı, iskânlı göçmen olarak
Türkiye'ye kabul edilir. 1953 yılı başından itibaren Doğu
Türkistanlılar Türkiye'ye gelip yerleşmeye başlarlar.
Göçmenlerin büyük kısmı Türkiye'ye yerleştikten sonra, İsa
Yusuf Bey de ailesiyle birlikte 1954 Haziranında Türkiye'ye
yerleşir. 4 Aralık 1957 tarihinde de Türk vatandaşlığına
kabul edilerek ALPTEKİN soyadını alır.
Türkiye'ye gelir gelmez İstanbul'da Doğu Türkistan Göçmenler
Cemiyeti'ni kurarak, bundan sonraki faaliyetlerini Doğu
Türkistan davasının dünya kamuoyuna anlatılması üzerinde
yoğunlaştırmıştır.
1960 yılında Yeni Delhi’de
toplanan Asya-Afrika Konferansı’na, 1962’de Bağdat’ta,
1964’te Somali’de Mogadişu’da, 1965’de Mekke’de, 1978’de
Karaçi’de toplanan İslam konferanslarına katılarak 1980
yılında Mekke’de düzenlenen Dünya İslam Birliği Kurucular
Meclisi üyeliğine seçilmiştir. Bu toplantı ve konferanslarda
Doğu Türkistan’ı temsil ederek Doğu Türkistan lehine
kararlar alınmasına vesile olmuştur.
Doğu Türkistan mücadelesini daha geniş kitlelere duyurmak
isteyen Alptekin, 1983 yılında Doğu Türkistan Neşriyat
Merkezi’ni kurmuştur.
Eserleri arasında “Doğu Türkistan Davası”,
“Unutulan Vatan Doğu
Türkistan”, “Doğu Türkistan İnsanlıktan Yardım İstiyor”,
Esir
Doğu Türkistan İçin”
isimli eserleri bulunmaktadır…
Özellikle de Türkiye Cumhuriyeti devletinden çok büyük
beklenti ve ümitleri bulunan İsa Yusuf ALPTEKİN Beyin
şu cümlesi oldukça manidardır.
"Gönül arzu eder ki, Türkistan meselesinin halledilmesi
davasında öncülük şerefi, Türkiye'nin hakkı olsun....”
TÜRK MİLLETİ TARİHİ MİSYONUNU UNUTMAMALIDIR
15.12.2006
Orta Asya bozkırlarından
dünyanın dört bir yanına yalın kılıç at koşturan ve ilk
düzenli ordu sistemini kuran “Gece uyumadım, gündüz
oturmadım. Aç milletimi tok kıldım. Çıplak milletimi
giydirdim. Yoksul milletimi zengin kıldım.” diyen
komutanların soyundan olan Abdul Kerim Sultan Satuk Buğra
Han döneminde İslâmla müşerref olan Türk milleti, Sultan
Alparslan tarafından Anadolu kapılarının açılmasından sonra
hızla bir yükseliş ve genişleme devrine girmiştir. Türk
devlet nizamının temellerini Hunlar döneminde atan Türk
milleti, sergilediği devlet anlayışı ve hiyerarşi sistemi
ile bütün dünyayı kendisine hayran bırakmıştır.
Günümüzün sözde özgürlükçüleri
gibi sözde barış ve sözde demokrasi adına insanların
hürriyetlerini ellerinden alarak zulmetmenin ve katletmenin
tam tersine, insanların huzur ve refahı, gerçek barış ve
gerçek özgürlükler adına akınlar yapmayı kesintisiz olarak
sürdürmüşler ve gittikleri her yerde de öncelikle halkların
gönüllerini fethetmişlerdir.
Devlet ve halk bütünleşmesinin
ve dayanışmasının da en güzel örneklerini sergilemiş olan
Türk milleti her geçen gün gücüne güç katmıştır. Devlet
nizamını, asırlar ötesinden süre gelen Türk töresi ile
özdeşleştirerek bir bütünlük ortaya koyan Türk medeniyetinin
ve Türk zekâsının göz kamaştırıcı ışıltısı, Türk’ün ününü
Türk adaleti ile beraber dünyanın en ücra köşelerine kadar
götürmüştür.
Bütün dünya milletlerine, din dil ve ırk ayrımı yapmaksızın,
Türk askeri dehasının, Türk askerlik sanatının harikulade
başarıları ile asırlar boyunca üç kıtaya adalet, barış,
huzur ve özgürlük götürmüştür…
İstanbul’un fetholunacağı, fetihten asırlar önce Hz.
Peygamber efendimiz tarafından müjdelenirken aynı zamanda bu
fethin kumandanının (Fatih Sultan Mehmet Han) ne güzel
kumandan, askerlerinin de ne güzel asker olduğunu ifade
etmiş ve övmüştü. Çünkü, vücudun saplanan onlarca düşman
okuna rağmen İstanbul surlarına Osmanlı bayrağını diken
Ulubatlı Hasan, Enderun’da Fatihle beraber ders gören
subaylardan biri idi. İstanbul’un fethinde şehit ve gazilik
şerefine nail olan erler milli ve manevi teçhizatlarla
donanmış tunç bilekli güzel askerler olup her biri bir
Ulubatlı Hasan’dı…
''Benim Türk milletine, Türk Cumhuriyetine, Türklüğün
istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları
tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü
tekrar ediniz." Bu sözler, bir ferdin değil, bir Türk
milleti duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir parola gibi
kendinden sonrakilere mütemadiyen tekrar etmekle son
nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk
milletinin nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedi olduğunu
göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin hududu
yoktur. İşte parola budur.” Diyen Gazi Mustafa Kemal
Atatürk’ün vasiyetini göz ardı eden anlayışın bir takım
siyasi temsilcileri ne yazık ki; sistematik olarak Türk
milletinin yiğitlik, cevvallik, kahramanlık ve fetih
duygusunu körleştirerek, Türk milletinin milliyetçilik ve
vatanseverlik bilincini her fırsatta diline dolamak
suretiyle yıpratıp dünyadaki Türk düşmanı devletlerin
kölesi haline getirmek çabası içindedirler.
Oysa ki; Türk milleti
fütuhattan uzaklaştığında ve kılıcını kınında paslanmaya
terk ettiğinde hep başka milletlerin ciddi tehditleri ve
saldırılarına maruz kalarak zarara uğramıştır. Türk milleti
için kimilerinin ileri sürdükleri “globalizm”,
“Entegrasyon”, “Dinler arası diyalog”, “Medeniyetler
ittifakı” vs. gibi söylemler ciddi birer tehlike konusunun
ana başlıklarıdır. Aynı zamanda “cambaza bak cambaza”
aldatmacasıdır. Tarihte bu söylemlerin içini fiili olarak en
iyi şekilde dolduran millet Türk milletidir. Türkiye’nin ve
Türk milletinin içinde bulunduğu bu günkü durum karşısında
bu sözde söylemleri dayatanların asla iyi niyetli
olmadıkları bilinmelidir.
Türk milletinin genlerinde
uyuşukluk, adam sendecilik, hımbıllık yoktur. Türk milleti
her an kurulu bir yay ve kınından çıkartılmış bir kılıç gibi
durmak zorundadır. Çünkü, içerideki ve dışarıdaki Türk
düşmanları işbirliği içindedirler…
“İNSAN
HAKLARI” HANGİ İNSANLAR İÇİN VAR?
11.12.2006
10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ilan
edilmesinin ardından bu beyannamenin altına imza atan üye
devletlerin gözleri önünde 13 Ekim 1949 tarihinde Doğu
Türkistan Mao’nun kızıl orduları tarafından işgal
edilmiştir.
Bu işgalin ardından, Doğu Türkistan halkına Kızıl Çin
işgalcileri tarafından insanlık tarihinde eşi ve benzerine
az rastlanır işkence, soykırım, asimilasyon ve sürgün
yöntemleri uygulanmıştır. Milyonlarca insan hunharca
öldürülmüş, mal varlıkları müsadere edilmiş, dini
inançlarını yaşamaları kesin bir şekilde yasaklanmış, bu
yasağa uymayanlar feci şekillerdeki Çin işkencelerine tabi
tutularak katledilmişlerdir.
Bu gün dünyada özgürlükten, barıştan, fırsat eşitliğinden,
halkların kardeşliğinden, insanların temel hak ve
hürriyetlerinin kutsallığından söz ederek kıtalar arası
askeri operasyonlar düzenleyenler ve dünya barışını ciddi
şekilde şirazeden çıkartan küresel güçler, neden Doğu
Türkistan’ı göz ardı etmektedirler.
İnsan Haklarını koruyup kollamak ve güvence altına almak
adına tesis edilen BM Teşkilatına üye devletler, neden her
türlü insani hakları Kızıl Çin müstemlekecileri tarafından
çiğnenmekte olan, insanların en kutsal hakkı olan yaşama
hakları bile ellerinden alınan 40 milyon Doğu Türkistan
halkının yaşamakta olduğu insanlık trajedisini görmezlikten,
duymazlıktan gelmektedir? Neden BM üyesi devletler, bu
evrensel teşkilatın 5 daimi üyesinden biri olan Komünist Çin
devletini Doğu Türkistan halkına yönelik olarak işlemekte
olduğu insanlık suçları ve insan hakları ihlalleri konusunda
uyarmazlar? Yoksa Çin devleti BM örgütü üyesi devletleri de
tehdit mi ediyor?
Şurası çok iyi bilinmelidir ki; Bu gün Doğu Türkistan’ı
işgal ederek yutup yok etmekte olan Çin, yarın da “Şanghay
İşbirliği Örgütü” üyesi devletleri de kendilerinin menfur
emellerine alet ederek BM üyesi olan bütün devletlerin iç
işlerine de ciddi bir şekilde müdahale etmeye başlayacaktır…
1990 Yılında Doğu Türkistan’da vuku bulan ve tarihe “Barın
Ayaklaması” olarak geçen hadise sırasında binlerce şehitten
arta kalan Doğu Türkistan mücahitleri o yıllarda hür dünya
devletlerine bir mektupla şöyle seslenmekteydiler:
…
“Kan Kardeşlerimiz dünya Türklüğüne, din kardeşlerimiz dünya
Müslümanlarına, dünyadaki, hürriyeti, hak ve hukuku koruyucu
bütün teşkilâtlara, bağımsızlık ve demokrasiyi seven ve
koruyan bütün hür ve demokratik devletlere, erksever dünya
halkına, Birleşmiş Milletler Teşkilâtına…
Uygur
Türklerinin Anavatanı olan Doğu Türkistan’ın tarihî başkenti
ve kültür merkezi olan Kaşgar şehrinin 45 km. batısındaki
Aktuğ ilçesine bağlı Barın kasabasında Uygur çiftçi ve
köylüleri ilkel av tüfekleri, molotof kokteylleri, balta
keser ve ağaç sopalarla silâhlanarak, Doğu Türkistan halkını
vahşet derecesinde ezmeye devam eden ve yurdumuzu sömüren
Çinli işgalcilere karşı 5 Nisan 1990 tarihînde harekât
başlattı. Harekâta katılan her fert sınırsız fedakârlıklar
ve benzersiz kahramanlıklar göstererek kendilerinden kat,
kat üstün olan işgalci düşman kuvvetlerine kanının son
damlasına kadar karşı koydu.
İnsanlık duygusundan mahrum
Çinli işgalciler halkın haklı isteklerine ve kanunî
taleplerine ulaşmak için başlattığı bu hareketi zamanımızın
en modern silâhlarını kullanarak kanlı bir şekilde bastırdı.
İşgalciler bu küçük ve haklı hareketi bastırmak için yüz
binlerle ifade edilebilecek miktarda askerî güç kullandı. Bu
kanlı bastırma hareketi sonunda, binlerce vatanperver genç
kahramanlık destanları yazarak şehit oldu…”
Aradan geçen 16 yıl zarfında ne her hangi bir dünya devleti,
ya da uluslararası bir teşkilat, Doğu Türkistanlıların bu
çağırılarına cevap vermek adına, işgalci Çin devletinin Doğu
Türkistan halkına yönelik olarak uygulamakta olduğu insan
hakları ihlalleri ve işlemekte olduğu insanlık suçlarını
durdurmak için parmaklarını dahi oynatmadılar.
Yılda bir defa her“10 Aralık” günü “laf olsun torba
dolsun” kabilinden söylemlerle bundan 58 yıl önce ilan
edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin içinin, daha
onlarca yıl asla doldurulamayacağını düşünüyoruz.
TÜRK MİLLETİNİN AYRICALIĞI
08.12.2006
Her milletin kendi milli
kimliğini bir şekilde tarif etme yöntemi vardır. Tabii
olarak ta kendi milletini diğer milletlerden üstün tutar,
sever, sayar, över ve yeri geldiğinde mensubu olduğu
milletinin geleceği, selameti ve sonsuza kadar müreffeh
yaşaması uğruna da her türlü fedakarlığı yapacaklarını
söylerler. Fakat iş uygulama safhasına geldiğinde ise, milli
duyguların yanı sıra manevi duygulara sahip olunup
olunmadığı ve ne kadar güçlü bir inanca sahip olunup
olunmadığı son derece belirleyici bir rol oynar. İşte bu
noktada Türk milletini diğer milletlerden ayrı kılan
özellikler görülmeye başlanır.
Kendisini “Türkiyeli” değil
Türk olarak kabul eden ve bu kimliği iliklerine, kılcal
damarlarına kadar hisseden, kalbi ve beyni ile de kendinsin
Türk olduğunu tasdik edenlerin “Millet” kavramının içini
dolduruşları, diğer dünya milletlerininkinden çok daha
farklıdır. Çünkü, Türk milletinin hiçbir milletin
topraklarında ve bağımsızlığında gözü yoktur, olmamıştır.
Kendi topraklarına başkalarının göz dikmesine veya ecdat
yadigarı toprakların birileri tarafından başkalarına peşkeş
çekilmesine ise asla göz yummaz, tahammül göstermez. Bu
niyette veya teşebbüs içinde olanlardan da günün birinde
mutlaka hesap sorar.
Dünyada, “Hümanizm”, “Dünya
barışı”, “Özgürlük”, “İnsan hakları, “Hoşgörü”,
“Medeniyetler ittifakı”, “Dinler arası diyalog” vs. gibi
kavramların maskesi arkasına saklanarak bütün bu kavramları
bizzat ihlal eden millet de Türk milleti değildir. Hiç kimse
yada her hangi bir kaynak, dünyanın hiçbir yerinde Türk
milletinin başka milletlere zulmettiğini, aşağıladığını,
insanlık haklarını çiğnediğini ve dini açılardan zorlamaya
yada baskıya tabi tuttuğunu gösteremez. Ama bunun tam
tersine, Doğu Türkistan halkı başta olmak dünyanın bir çok
yerlerinde dini baskı, şiddet, asimilasyon, ırki aşağılanma
ve soykırımlara maruz kalmakta olanlar Türk milleti
mensuplarıdır.
İnsan, yüce yaratıcının en
mükemmel fiziki ve manevi üstünlüklerle donatarak yarattığı
bir varlıktır. Ancak, kimi insanlar kendisinde mevcut olan
donanımların farkında değildir. Yada sahip olduğu
üstünlükleri yerli yerinde kullanmaz, kullanamaz…
Türk milletinin diğer bazı
milletlerden farklı olan tarafı ise, Allah’ın kendisine
bahşettiği nimetlerden en üst derecede istifade etmesi, etme
gayreti içinde olması ve sahip olduğu ilahi lütufları
dünyadaki mazlum ve mağdur insanların yararına
kullanmasıdır. Bunu yaparken de, mağlup ettiği düşman
ordularının kumandanının dahi eziklik hissetmemesi, mensubu
olduğu toplum önünde aşağılık kompleksine kapılmaması için
onu taltif bile edebilen bir millettir Türk milleti.. Tıpkı
Türk ordularına yenik düşen haçlı orduları kumandanı Romen
Diyojen’e Sultan Alparslan’ın yaptığı gibi…
Bu gün dünyanın jandarmalığına
soyunan ABD’nin melanetlerine, sadece Hıristiyan dinine
mensup olmaları ve dünyadaki Türk varlığına tahammüllerinin
olmaması sebebiyle destek vermekte olan bir takım batılı
devletler, ellerine “Dünya barışı”, “Özgürlük getirmek”,
“Uluslar arası terörizmle mücadele” pankartlarını alarak
“Dünya barışını sağlama adına” dünya barışını bozmakta,
“Özgürlük getirme” adına ülkelerin iç işlerine karışarak
insanların özgürlüklerini ellerinden almakta, “Uluslar arası
terörizmle mücadele” adına açıkça uluslar arası terörizmi
kendileri yaratmakta ve dünya barışına darbe üstüne darbe
vurarak dünyayı adeta yaşanmaz hale getirmektedirler…
Yakın tarihimizdeki bazı sözde
devlet adamlarımızın yaptıkları siyasi hataları, onların
Türk devletini Türk’e yaraşır bir mahirlikle
yönetemediklerini, Türk gemisinin dümeni başında
sergiledikleri ve sürdürdükleri aymazlıkları hesaba katmaz
isek, Tarih boyunca bütün dünyaya hakkaniyet, adalet, barış,
özgürlük ve medeniyet götüren ve yayan yer yüzündeki tek
millet Türk milleti olmuştur.
Bu sebeple
Türkiye’deki hiçbir siyasi, Türk milletini başka kalıplara
sokmaya asla çalışmamalıdır. Buna asla hakları yoktur.
Başarmaları da mümkün değildir… Allah Türk milletini Türk
kimliğinden sonsuza kadar ayrı düşürmesin.
Ne Mutlu Türküm Diyene…
DOĞU TÜRKİSTAN’DA
YENİ GÖLLER
KEŞFEDİLDİ
AMA…
06.12.2006
Orta Asya bölgesinin en nadide
tabiat güzellikleriyle bezenmiş topraklarına sahip Türk
ülkelerinden biri hiç şüphesiz ki Doğu Türkistan’dır. Çin
istilacıları bu toprakları işgal ettikten sonra taş üstünde
taş bırakmamacasına talan etmeye başladırlar. “Maden arama”
ve “Arkeolojik kazılar yapma” bahanesiyle Doğu Türkistan’ın
eşsiz güzelliklere sahip topraklarını altını üstüne
getirerek köstebek yuvasına çevirdiler. Yüce yaratıcı
tarafından yer altında ve yer üstünde Doğu Türkistan
halkının istifadesine sunulmuş ne kadar nimet varsa adeta
elekten geçirerek Tren vagonları ile, tankerlerle,
kamyonlarla ve son dönemlerde Doğu Türkistan’dan Çin’e kadar
döşedikleri boru hatları ile Çin’e taşıdılar, taşımaya da
devam etmektedirler.
Üstelik Doğu Türkistan’ın
zenginlik kaynaklarını taşıdıkları vagonlarla akın, akın
Çinli göçmen getirerek Doğu Türkistan’ın en verimli ve en
mümbit topraklarına yerleştirdiler. Çinli işgalcilerin kendi
ifadeleri ile Kanatlılardan Havada uçan tayyare, dört
ayaklılardan da yerdeki masa ve sandalyeden başka her şeyi
yiyen Çinliler tabiattaki bütün canlıların da nesillerini
kuruturcasına yiyip bitiriyorlar.
Son yıllarda çeşitli
vesilelerle Doğu Türkistan’a giden görgü şahitlerinin
ifadelerine bakılırsa, Doğu Türkistan’ın Lop-Nor bölgesinde
1964 yılından beri yapmakta oldukları yeraltı ve yer üstü
nükleer denemeler sebebiyle çevre dengesi tahrip edilmiş,
insanlarda sebebi bilinmeyen (Aslında sebebi belli)
kanserojen hastalıklar çoğalmış ve hatta dünyada eşine az
rastlanır olan meyve ve sebzelerin bile normal görünümlerini
kaybetmiş oldukları öğrenilmektedir.
Bu yakınlarda, işgalci Çin
devletinin kontrolündeki “Tiyanşan (Tanrıdağı) İnternet
Sitesi”nde yayınlanan haberlerden edinilen bilgilere göre,
Doğu Türkistan’ın Çarkalık nahiyesi sınırları içerisinde,
Taklamakan çölünün batı kıyısında yeni göl ve göletler
keşfedilmiştir. Birbirlerine yakın sayılabilecek mesafeler
içerisindeki bu göllerin derinlikleri yer, yer 7-8 metre
derinliklere ulaşmakta olup, gölün manzarasının ve çevresini
kuşatan ormanlıkların ortaya çıkardığı manzaranın tılsımlı
bir güzelliğe sahip ve tam bir tabiat harikası olduğu
öğrenildi.
Daha haritada bile yer almayan
ve çoğunluğuna insan ayağı dahi basmayan bu göllerin
çevresinde 10 küsur türde bitkiler yer almakta olup, bu
gölde Beyaz Kuğu, Yabani Kaz, Yabani Ördek ve Turna gibi kuş
türleri ve etrafındaki ormanlarda tilki, geyik, antilop ve
benzeri yabani hayvanlar da yaşamaktadır.
Göl ve göletlerin etrafını
saran ormanların kapladığı alanın 540 bin hektar olduğu
tespit edilmiş bulunmaktadır. Bu göller yöresinin Çarkalık
nahiyesine olan mesafesi 90 kilometre olmasına rağmen bu
yöredeki incelemeler sonucunda bu güne kadar buralarda
çiftçilik yada hayvancılıkla uğraşıldığına dair her hangi
bir ize rastlanılmamıştır…
Şurası bir gerçek ki, burayı
da keşfeden Çinliler kısa zaman sonra bu güzelim bölgeyi de
tarumar ederek altını üstüne getirecekler. Doğu
Türkistan’ın gerçek sahipleri olan Müslüman Türk halkı yine
yaşadıkları bölgelerden daha ücra yerlere sürülecek ve
onların yerine Çin devleti, Çin’den getirdiği ve getireceği
açlıktan nefesleri kokmuş, ağır suçlardan hüküm giyerek
hapis yatmış ve hapisten yeni çıkmış olan Çinlileri
yerleştirecekler… Kısa zamanda bu güzelim gölleri
kurutacaklar, burada barınan hayvan türlerini de yiyip
bitirecekler…
ÇİN, TÜRKİYE’DE YENİ BİR
“TEZGÂH” SERGİLEDİ (2)
01.12.2006
Çin ve Türkiye Kültür
Bakanlıklarının ilgili birimlerinin işbirliği ile Doğu
Türkistanlı sanatçılardan oluşan bir folklor ekibini
Türkiye’ye getiren Çinliler Türkiye’nin İstanbul, İzmir ve
Ankara vilayetlerinde Uygur sanatçıların oyunlarını
sahnelediler. Aynı mekânlarda da fotoğraf ve kültür sergisi
açtılar.
Çin’in bu girişiminin altında
yatan asıl maksat ise gayet açık… Bilindiği gibi yaklaşık
elli yıldır Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılar,
Türkiye’nin bir demokratik hukuk devleti olması sebebiyle
1949 yılından beri Çin işgali altında bulunan Doğu
Türkistan’ın içinde bulunduğu durumu Türkiye ve dünya
kamuoyuna anlatmaya çalışıyorlardı. Komünist Çin devleti de,
Türkiye kamuoyunda oluşan Doğu Türkistan’ın karşı karşıya
bulunduğu vahim durumla ilgili bilinci yok etmeye
çalışmaktadırlar.
Komünist Çin yetkilileri,
Türkiye ile ilişkilerinde sürekli olarak Doğu Türkistan
konusunu ileri sürerek Türkiye’de yaşayan Doğu
Türkistanlıların demokratik haklarının kısıtlanması ve hatta
yaşamlarının zorlaştırılması gerektiğini, aksi takdirde de
kendilerinin de PKK terör örgütüne destek verecekleri
tehdidinde bile bulunabiliyorlardı.
Ankara’da sahneledikleri
oyunları ve sergiyi yakından takip eden ve burayı ziyarete
gelen bazı siyasilerle de görüşen RFA radyosunun
(Amerika’dan dünyaya Uygur lehçesinde yayın yapmaktadır.)
Ankara muhabiri Erkin Tarım’ın dün bir bölümünü Uygurca’dan
çevirerek verdiğimiz mülakat ve izlenimlerinin önemli
bölümlerini sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.
“Uygur bölgesinden(Doğu
Türkistan) ve Ankara Çin Büyükelçiliğinden gelen Çinliler
radyomuzun muhabirlerinin orada bulunmalarından şiddetli
şekilde rahatsız oluyorlardı. Onlar defalarca yanımıza
gelerek “Burada Mesele çıkartmayın. Eğer mesele
çıkartırsanız sizleri gözaltına aldırırız.” Gibi sözlerle
bizleri tehdit ettiler. Bizler de özgür düşünceye sahip
muhabirler olduğumuzu, buranın Çin müstebitlerinin devleti
olmadığını, bizleri gözaltına aldırtma haklarının
bulunmadığını söyleyerek onlara reddiye bildirdik.
Biz orada yine Çin
Büyükelçiliğinin kültürden sorumlu görevlisi Shi Ruling’e
soru sorduk:
RFA:-Sizler Uygur
sanatçılarının pasaportlarını toplayıp kimseler ile
görüştürmüyormuşsunuz. Bu doğrumu?
Shi Ruling: -Öyle bir
şey yok. Bu tamamen saçmalamaktır. Tamamen yalan. Sizler
yalan konuşuyorsunuz. Öyle şey olur mu?
RFA:-Biz Shi Ruling’in
verdiği cevaptan Çin Büyükelçiliğinin kültürden sorumlu
elçisinin kendisinin ne kadar medeni olduğunu iyice görmüş
olduk…
Biz bu gelişmelerden sonra
sergiyi gezmekte olan politikacılara ve halka mikrofon
uzattık. Keçiören Belediye başkanı Turgut Altınok’ta resim
sergisini gezenlerdendi. Kendisine mikrofon uzattık.
RFA: -Resimleri
görünce neler hissettiniz?
ALTINOK:-Oralar
Türkiye’ye çok benziyor. Tarihimiz, kültürümüz, sosyal
yaşantımız, tabiat güzelliklerimiz bir birlerine çok
benziyor. Üstelik bu medeniyeti yaratan milletin büyüklüğünü
de bu sergiden görebiliriz. Ben Uygur diyarından (Doğu
Türkistan) sanatçıların gelmesine oldukça iyi bir şey, iyi
bir başlangıç diye bakıyorum.
RFA:-Gördüğünüz gibi
resimlerde Uygurların oldukça baht-sadet içinde yaşamakta
oldukları anlatılmaya çalışılıyor. Fakat bu sanatçıların
pasaportları toplanmış olup, onlar akrabaları ile bile
görüşememektedirler. Buna ne diyorsunuz?
ALTINOK:-Bu doğru
değil. Çin’in bu tür politikalardan vazgeçmesi gerekir. Uzun
yıllardan sonra Türkiye’ye gelen bu kardeşlerimiz akrabaları
ile görüşebilmeli, istediği yere de gidebilmeli. Eğer Çin bu
politikasını devam ettirecek olursa günün birinde mutlaka
yıkılır.
Türkiye Uygurların ikinci
vatanıdır. Burada Uygurların yasaklamalarla karşılaşması
oldukça yanlış.
İsminin açıklanmasını
istemeyen birinin anlattığına göre, sanatçılar Türkiye’ye
gelmeden önce 3 günlük bir eğitimden geçirilmiş olup,
bunlara Türkiye’deki Uygurlarla görüşmeme ve asla izinsiz
bir harekette bulunmama konularında ders verilmiştir. Bizim
buradan gördüğümüz kadarı ile de Uygur sanatçılar hiç kimse
ile serbestçe görüşememekte olup, Çinlilerin “Uygurlar
gösteri yapacaklar” diyerek talepte bulunmaları üzerine
gelen güvenlik görevlilerinin sayısında oldukça çok olduğu
gözlerden kaçmadı.
|