|

G
A Z E T E S İ
Mehmet Emin Batur'un Günlük
Makaleleri
NİSAN
-
2007
CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ TEK GÜNDEM OLMAMALI
27.04.2007
Bir süredir bütün Türkiye
kamuoyu Cumhurbaşkanı seçimlerine ve kimin aday olup
olmayacağına kilitlenmiş olarak vakit geçirdi. Ana muhalefet
partisi neye ne zaman hangi şekilde muhalefet edileceğini
bir türlü öğrenemediği gibi Cumhurbaşkanlığı seçimi ile
ilgili süreçte de aynı tutarsız tavrını sürdürdü.
Nihayet iktidar partisi kendi
adayını Başbakanın ağzından açıkladı. Açıklanan isim AKP
içerisinden ve muhalefet çevrelerinden birçok kişiler için
bir sürpriz olurken kimi “çokbilmişler” in de
“ben demiştim” bilgiçliklerini dillendirmelerine
sebep oldu. Şimdi de öyle anlaşılıyor ki, açıklanan
Cumhurbaşkanı adayı Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı koltuğuna
oturana kadar yorumlar, tartışmalar ve tahminler devam edip
gidecek. Herhangi bir sürpriz söz konusu olmaz ise büyük bir
ihtimal ile Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacak.
Bu günün Türkiye’sinde bütün
gündemi sadece ve sadece Cumhurbaşkanlığı seçimine hasretmek
ve acil çözüm bekleyen bir çok problemler yumağını
savsaklayarak “Hele bir Cumhurbaşkanı’nı seçelim de..”
anlayışı ile vakit öldürmek akıl kârı bir tutum
değildir. Türkiye’de asıl icra makamının TBMM olduğunu ve
eğer hummalı bir süreç yaşanacaksa Türkiye’nin geleceğine
ciddi etkisi olacak olan ve tarihi belli olan genel
seçimlere odaklanmak ve bu süreci doğru değerlendirmek,
kendilerini iktidara namzet gören ve ya iktidar ortağı
olmayı uman bütün siyasi partiler için daha akılcı bir yol
olacaktır.
Varsa yoksa Cumhurbaşkanlığı
seçimi ile yatıp kalkarken, Türkiye’nin yanı başındaki Kuzey
Irak’ta ölüm-kalım mücadelesi vermekte olan ve bütün ümidini
Türkiye’ye bağlamış olan milyonlarca Türkmen kardeşlerimizin
içinde bulundukları durum göz ardı edilmektedir. Türkiye’de
Anayasal teamüllere göre hareket etmek mecburiyeti söz
konusu olduğuna göre, Cumhurbaşkanının bu teamüllerin
dışında partizan bir tutum içinde olması asla düşünülemez. O
halde, şahsi kanaatime göre Cumhurbaşkanı olmasına yasal bir
engel bulunmayan, feraset ve dirayet sahibi herhangi bir
kişinin Cumhurun başkanı olması yeterli olacaktır.
Bütün Türkiye medyası hemen
her gün üç aşağı beş yukarı aynı konuyu abartmaktan gerçek
görevini yapmaya ve Türkiye yetkililerinin dikkatlerini asıl
meselelere çekme görevini yerine getirmeye bir türlü zaman
bulamamaktadır. Türkiye’nin en acil ve süratli bir şekilde
askeri ya da siyasi bir girişimde bulunmaya karar vermesi ve
icra etmeye başlaması gereken öncelikli bir konu Kuzey Irak
meselesidir. “Tavşan yamacı aştıktan sonra”
Türkiye’nin ne Kuzey Irak diye bir meselesi olacak, ne de
ilgileneceği Türkmenler…
Bu güne kadar özellikle dış
politika konusunda zaaf üstüne zaaf sergileyen ve “üç
maymun” tavrı sergilemeyi marifet sayan hükümetin çok
başarılı bir dış politika süreci geçirilmiş havasında
ifadeler kullanması önümüzdeki seçimlere kadar bir süre daha
Türkiye’yi dış politika konusunda sıkıntılı bir dönemin
beklemekte olduğunu göstermektedir.
Her geçen gün artan iç ve dış
borçlar, katmerleşen işsizlik, gittikçe gemi azıya alan ve
güneyimizde ABD’nin besleyip palazlandırmakta olduğu
çapulculardan da destek alan PKK terör örgütünün kana
susamışlığı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki Türklerin
giderek kendi kaderlerine terk edilmeye başlanması doğru bir
gidişatın göstergeleri olamaz.
Daha burada saymakla
bitirilemeyecek birçok mühim problemlerin ayyuka çıktığı bir
zamanda, bir nevi hedef saptırma olarak kabul edilmesi
gereken gündemlerle gereğinden fazla meşgul olmak Türkiye
üzerinde hesaplar yapmakta olan iç ve dış mihrakların elini
güçlendirecektir.
Türkiye şu anda çok hassas bir
süreçten geçmektedir. Ana muhalefet Partisi lüzumsuz ve
tabir yerindeyse “fındıkkabuğunu doldurmayan” tartışmalar
üretmeyi terk ederek, doğru dürüst ve ortaya alternatif plan
ve projelerde koyabilen bir muhalefeti benimsemelidir.
Türkiye’deki sessiz çoğunluk,
içinde bulunduğu ortamı çok ciddi bir biçimde gözlemleyerek
notlar almaktadır. Bu notlarını önümüzdeki genel seçimlerde
çok iyi değerlendirecektir. Bundan bütün siyasetçiler emin
olsunlar. Çünkü Türk milleti yıllar önceki basmakalıp siyasi
düşüncelerle hareket eden seçmenler değildir.
ZORUNLU GÖÇ ÜRKÜTÜCÜ BOYUTLARDA
26.04.2007
İşgalci
Çin devletinin Doğu Türkistan halkı üzerinde onlarca yıldır
uygulamakta olduğu asimilasyon ve soykırımlarına, Doğu
Türkistan’daki çiftçi çocuklarının son zamanlarda “İş
gücü fazlası” adı altında kafileler halinde Çin’e
götürülmeye başlanmasıyla yeni bir boyut eklendi.
Bu
haberi İstiklâl Gazetesi’nin nisan sayısında “Doğu
Türkistan’dan Çin’e Zorunlu Göç” başlığı ile geniş çaplı
olarak verdik. “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”
kaynaklı bu haber okuyucularımız arasında çok büyük yankı
uyandırdı. Fakat ne yazık ki bu çok, çok önemli haberin
mahiyeti bir takım “onun bunun borazanı” mahfillerce
adeta Çin’in ekmeğine yağ sürülürcesine bireysel “yaptım”,
“ettim” şeklindeki sözde haberlerin gölgesinde bırakılmaya
çalışıldı.
Oysaki
Çin hükümetin bu son uygulamaları Doğu Türkistan Türklerinin
geleceği ve Doğu Türkistan’ın gelecekteki bağımsızlığı
açısından çok büyük önem arz etmektedir. Bu mühim haberi
sıradan bir haber gibi yüzeysel olarak geçiştirmeye çalışan
kim ya da hangi teşkilat olursa olsun asla iyi niyetli bir
davranış içinde değildir. Çünkü Doğu Türkistan Türklerinin
tamamen yok edildiği veya tersine göçlerle her köşesinin
tamamen Çinlilerle doldurulduğu bir Doğu Türkistan’ın
bağımsız olmasının hiçbir anlamı olmayacaktır.
Son
durum oldukça vahimdir. Doğu Türkistanlı çiftçiler “İş
gücü fazlası” adı altında tehdit ve dayatmalarla
Çin’e götürülürken onlardan boşalan yerlere “Çalışma”
adı ile vagonlarla akın, akın Çinli göçmenler
getirilerek Doğu Türkistan’a yerleştirilmesi, işgalci Çin
devletinin Doğu Türkistan halkını çok hızlı ve kesin olarak
Doğu Türkistan toprakları üzerinden yok etmeyi amaçladığının
bir göstergesidir.
Çin
sahtekârlığının en büyük göstergesi ise, Doğu Türkistan’dan
“İş gücü fazlası” adı altında Çin’in içeri
bölgelerine özellikle Doğu Türkistan’ın yoksul çiftçi
ailelerinin genç kızları başta olmak üzere insan transfer
edilirken, diğer yandan da aralıksız olarak Çin’den Doğu
Türkistan’a “işçi” adı altında Çinli göçmen akınını
hızlandırmış olmalarıdır.
“Sinkiang (Doğu Türkistan) Halk Radyo İstasyonu”nun
25.03.2007 tarihli haberinden anlaşıldığına göre “Otonom
bölge(Doğu Türkistan) çalışma kurumları”nın Doğu
Türkistan’ın köy ve kasabalarından 100 bin çiftçiyi Çin’e
“çalışmaya” götürüleceği beyan edilmekteydi. Oysaki şu anda
Doğu Türkistan’dan Çin’e götürülen insanların sayısı bir
milyon sınırına dayanmış bulunmaktadır.
Ürümçi,
Gulca ve Hoten gibi Doğu Türkistan vilayetlerinde Çinli
nüfusunun zaten ezici bir çoğunluğa (% 85 civarlarında)
ulaştığı biliniyor. Her nedense uzun yıllar Çinli nüfus
transferi konusunda Doğu Türkistan’ın Güney vilayetlerinde
yeteri kadar bir başarı elde edemezlerken şimdilerde ise
işte bu bölgelere el atmış bulunmaktadırlar. Zaten çok
yoksul durumdaki Yarkent ve civarındaki bölgelerden sürekli
olarak çiftçi ailelerinin genç kızlarını “parlak” vaatlerle
Çin’e götürmeye özen gösteren Çin hükümeti bu bölgelere de
daha fazla Çinli göçmen getirip yerleştirmeye
başlamışlardır.
“Bir
taşla iki kuş vurmak”
isteyen işgalci Çin devleti son zamanlarda başlattığı ve
hızla devam ettirmekte olduğu sözde “İş gücü fazlası”nı
Çin’in içeri bölgelerine çalışmak üzere götürme uygulaması
ile iki yönlü kârlı çıkmaktadır.
Bir
taraftan Çin’e götürülen Doğu Türkistanlı gençlerin
kalabalık Çin sürüleri içerisinde asimile edilerek yok
edilmesini sağlamayı planlarken, diğer yandan da Çin’den
Doğu Türkistan’a “Pamuk işçisi”, “Çalışma grubu” vb. adlarla
sürekli olarak Doğu Türkistan’a Çinli göçmen transferi
yaparak Doğu Türkistan’ın nüfusunun tamamını Çinlileştirmeyi
amaçlamaktadırlar.
Doğu
Türkistan’ın bağımsızlığı yolunda verilen mücadelenin en
önemli merhalelerinden birinin üzerinde bulunulmaktadır.
Zaman, Doğu Türkistan’dan “iş gücü fazlası” adı
altında Doğu Türkistanlı genç kızların Çin’e götürülmesi
uygulamasının bir an evvel durdurulması için çok ciddi
girişimlerde bulunulmasının tam zamanıdır.
“ŞER
KOALİSYON” İŞBAŞINDA
24.04.2007
“Küfür
Tek Millettir” ilkesi, İslam’ın değişmez ilkelerinden
biridir. Bu ilkenin, Türk ve İslam düşmanı millet ve
devletler tarafından Türk-İslâm beldelerinde uygulamaya
konulan aldatmacalar, göz boyamalar ve cezp edici teklif ve
vaatler sebebiyle zaman içerisinde hafızalardan silinmeye
başlanmasıyla İslam inancına sahip milletlerin üzerinden
zulüm, işkence, soykırım ve istilalar hiç eksik olmamıştır.
Özellikle de,
asırlar boyunca İslam’ın sancaktarlığını büyük bir inanç,
kararlılık ve ciddiyetle yapa gelen Türk milletine yönelik
saldırılar artarak devam etmektedir. Çünkü yeryüzünden Türk
milletinin yok edilmesi her yönlü olarak dünyadaki İslam
düşmanlarının gerçek zafer naraları atabilmelerinin yolunu
açacaktır.
Zaman zaman
menfaatleri için adeta birbirlerini boğazlayacak duruma
gelen bazı devletler ve milletler Türk milletinin varlığına
kastetmek söz konusu olduğunda gizemli ve olağanüstü bir
mutabakatla müşterek hareket edebilmektedirler. Bilhassa son
dönemlerde AB’ye üyelik girişimlerinin hararetli ve tam bir
mahkûmiyet duygusu içerisinde sürdürülmeye başlanmasıyla
Türk-İslam düşmanlarının elleri daha da güçlenmiş
bulunmaktadır.
Çin’den
Amerika’ya, Rusya’dan Ortadoğu bölgesindeki bazı sözde
Müslüman devletlere kadar hepsi de Türk milletine yönelik
olarak gizli bir işbirliği içerisindedirler. Bu “şer
koalisyon” her yönü ile her alanda kendisini açıkça
göstermektedir. Bu sebeple kendisini Türk olarak kabul eden
ve Türk milletine mensup olmaktan şeref duyan bütün Türk
devletlerinin Orhun abidelerindeki atalarının kitabelerinde
yer alan nasihat ve vasiyetlerine ciddiyetle sahip çıkmaları
gerekir. “…Çinlilerin altınına, gümüşüne, ipeğine, tatlı
sözüne ve değerli hediyelerine kapılmadım. Bunlara kapılan
ne kadar Türk’ün öldüğünü, Çin boyunduruğuna düştüğünü
unutmadım. Tanrı yardım etti Türk hakanı oldum…” diyen
Bilge kağan’ burada her ne kadar Çin tehdit ve
tehlikesine ve hilekârlıklarına dikkat çekiliyorsa da,
bu gün küfür milleti topyekûn olarak Çin taktiğini
uygulamakta ve Türk-İslâm milletini yeryüzünden yok
etmek için müşterek hareket etmektedir. Bu yüzden Türk
milleti, Bilge Kağan’ın Orhun kitabelerindeki nasihat ve
uyarılarını sadece Çin adına söylenmiş sözler olarak değil,
dünyadaki bütün Türk düşmanları kast edilerek yapılmış
vasiyetler ve nasihatler olarak algılamalı ve kabul
etmelidir.
Hatta
bu yazıtlarda yer alan ibarelerin Türkiye başta olmak üzere
Türk dünyasının her köşesinde bütün okullarda, devlet
dairelerinde, toplu işyerlerinde öğrencilerin,
öğretmenlerin, memurların ve işçilerin giriş ve çıkışlarda
kolaylıkla okuyabilecekleri yerlere çerçeve içerisine
alınarak asılması çok önemli ve milli bir görevin yerine
getirilmesi olacaktır.
Türk-İslam
âleminin bu gün karşı karşıya bulunduğu bütün
olumsuzlukların, tehdit ve tehlikelerin asıl kaynağı, İslam
dininin temel kurallarının neleri emredip neleri
yasakladığını ve Müslümanların üzerine yüklediği
müeyyidelerin neler olduğunun yeteri kadar kavranılmamış
olması ve atalarının nasihat ve uyarılarını çabuk unutmuş
olmasıdır.
İslâm’ı kendi
yaşam biçimlerine göre yorumlamaya ve uygulamaya kalkan bir
takım güruhlar ne yazık ki, İslam âlemine çok büyük zararlar
vermekte ve dünyadaki İslam düşmanlarına fırsat
yaratmaktadırlar. Türklük bilincini örseleyen ve Türk’ün
milli kimliğinden vazgeçme temayülü gösterenler de Türk
milletinin asırlardan beri sahip çıktığı ve yaşatarak bu
günlere kadar taşıdığı milli değerler bütününü maddi
çıkarlar uğruna yok saymaya kalkışmaktadırlar.
Sahip
çıkılmayan, adeta göz bebeği gibi itina ile korunup
kollanmayan, milli ve manevi değerler zaman içerisinde yok
olup giderler. Geçmişin acı tecrübelerini çabuk unutan,
milli ve dini kimliklerini “angarya” olarak görmeye
başlayan, atalarının nasihatlerini kulak ardı eden
milletleri ise zilletlerin en büyüğü beklemektedir.
HÜSEYİN CELİL VE DOĞU TÜRKİSTAN
TEŞKİLATLARI
21.04.2007
 |
|
HÜSEYİN CELİL |
2006 yılının
Mart ayında Özbekistan’a ailesini ziyaret için giden Doğu
Türkistanlı Kanada vatandaşı Hüseyin Celil “Kraldan çok
Kralcı” davranan Özbekistan hükümeti tarafından yakalanarak
aynı yılın Haziran ayında Türk-İslâm düşmanı ve işgalci Çin
hükümetine teslim edilmişti.
Bunun üzerine
Kanada hükümeti kendi vatandaşı olan Hüseyin Celil’i eli kanlı
Çin hükümetinin elinden kurtarmak için çok yönlü diplomatik
girişimlerde bulundu. Bu girişimlerinin sonuç vermemesi
üzerine Çin’e karşı mütekabiliyet esasına dayalı bir çıkış
yaparak Tibet’in Ruhani lideri Dalay Lama’ya Kanada
vatandaşlığı hakkı tanıdı. Bilindiği gibi Dalay Lama tıpkı
Doğu Türkistan gibi Çin işgali altında bulunan Tibet’in, bütün
dünyada ve özellikle de batı ülkelerinde çok tanınan ve hatta
bir dönem kendisine Nobel Barış ödülü bile verilen bir
liderdir.
Çin dış işleri
bakanlığı sözcüsü Li yu Jyançav 19 Nisan günü yaptığı basın
toplantısı sırasında, “Hüseyin Celil’e, Çin’i Parçalama ve
terörist grupları teşkilatlandırma, terörist teşkilatlara
önderlik etme bu teşkilatlar adına para toplama ve onların
faaliyetlerine katılma gibi suçlardan dolayı müebbet hapis
cezası verildi.” Açıklaması yapmıştır.
Hüseyin
Celil’in eşi Kamile hanım’ın bildirdiğine göre duruşma Ürümçi
Mahkemelerinde yapılmış olup, toplam 15 dakika sürmüştür.
Hüseyin Celil kendisine isnat edilen suçların hiçbirini kabul
etmemesine rağmen Çinli yetkiler tarafından söz konusu
suçlamaların altını imzalamaması durumunda diri, diri toprağa
gömüleceği tehdidinin de yapıldığı öğrenilmiş bulunmaktadır.
Hüseyin Celil’in
Kanada’ya iadesi konusunda yaklaşık bir yıldır süren Kanada
makamlarının girişimlerinin, dünya insan hakları örgütlerinin
ve dünyadaki Doğu Türkistan Teşkilatlarının protestolarının
hiçbir sonuç vermediği ortadadır. Çünkü Çin, dünyada nevi
şahsına münhasır, kendisinden başka bir millete hayat hakkı
tanımak istemeyen ve dünya kamuoyunu hiçbir konuda ciddiye
almayan bir yapıya sahiptir.
Kanada’nın Pekin
büyük elçiliğinin Hüseyin Celil ile yapmak istediği görüşme
taleplerinin de Çin tarafından tehditkâr cevaplarla
reddedilmesi Kanada hükümeti ile Çin arasındaki ilişkilerin
oldukça gergin bir hal almasına sebep oldu. Bu gerginlik
Kanada dış işleri bakanının 29 Mayıs 2007 tarihinde Çine
yapacağı resmi ziyaretle yumuşatılabilir mi bilinmez.
Fakat her şeye
rağmen Kanada hükümetinin Hüseyin Celil meselesinin
küllenmesine ve Çin’in umursamaz tavrının yanına kâr kalmasına
izin vermeyeceği anlaşılıyor.
Doğu Türkistan
gibi, Türk dünyası içerisinde Kazakistan’dan sonra en büyük
toprağa(1.828.418 km.kare) ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden
sonra dünyada en büyük nüfusa(40 milyon) sahip bir ülkenin
bağımsızlığı için mücadele etmek adına kurulmuş bulunan
dünyadaki Doğu Türkistan teşkilatlarının, Doğu Türkistan’ın
işgalinin üzerinden geçen yarım asrı geçkin bir süre
içerisinde ciddi anlamda bir siyasi yaptırım gücüne erişememiş
olması ne kadar esef verici bir durum…
İşte bu
yüzdendir ki, dünyadaki Doğu Türkistan Teşkilatları olarak bir
Hüseyin Celil’imizi Çin cellâtlarının elinden kurtarmaya
yetecek bir siyasi irade ve inandırıcılığa da sahip olamadık.
Eğer Kanada
hükümetinin diplomatik girişimleri ve Hüseyin Celil meselesini
dünya gündemine taşımışlığı olmasaydı bu gün Çin devleti
Hüseyin Celil’e müebbet hapis vermek yerine onu doğrudan idam
etmiş olacaktı.
Dünyada
kendilerini Doğu Türkistan davasının çatı organı olarak
değerlendiren ve “güç bende” diyerek haykıranlar, himayesi
altına girdikleri küresel güçleri de devreye sokarak Kanada
vatandaşı olan Hüseyin Celil’i bir an evvel Çin zindanlarından
kurtarmak için ciddi ve sonuç almaya odaklı siyasi ve
diplomatik girişimler başlatmalıdırlar. Çünkü Hüseyin Celil
Çin zindanlarında karanlık kaderlerinin tecelli etmesini
bekleyen sayısız Doğu Türkistan evlatlarının bir sembolü
haline gelmiş bulunmaktadır.
ÇİN YENİ
ÜLKELER İŞGAL ETMENİN PEŞİNDE
20.04.2007
İşgalci bir düşünceye sahip
olan Çin’in bu gün dünyada sahte ve son derece kalitesiz
ürünleri ile edindiği yer, gelecek on yıllarda Çin’in
yayılacağı ve işgal edeceği alanların sayısını da kesinlikle
arttıracaktır. Bu söylemim asla bir kehanet değildir.
Komünist Çin’in mimarı olan Mao’nun “Batıya açılma”
projesinin asıl adı “Batıya doğru yayılma” projesidir.
Bu menfur planının
uygulanmasındaki birinci ve en önemli ayağını teşkil eden
bölge Doğu Türkistan idi. Doğu Türkistan’ı 1949 yılında
işgal ettikten sonra şimdi de Batı Türkistan’a yani
öncelikle Kazakistan, Kırgızistan’dan başlamak üzere bir
yayılmacılık başlatmış bulunuyor. Özellikle de 1990 yılının
başlarından itibaren eski Sovyetler Birliğinin dağılmasından
sonra bağımsızlıklarını elde eden Türk Cumhuriyetleri
Çinlileri oldukça tedirgin etmişti.
1992 yılının Aralık ayında Çin
dış işleri bakanlığı sözcüsü milletler arası basın
mensupları ile yaptığı basın toplantısı sırasında, 1990
yılının Nisan ayında Doğu Türkistan’ın Kaşgar iline bağlı
Barın kasabasında meydana gelen “Barın Milli Ayaklanması”na
atıfta bulunarak “ Söz konusu bölgedeki Uygurlar
ülkemizin kuzey-batı sınırlarının ötesinde komşu olan sabık
Sovyetler Birliği içindeki Türk asıllı milletlerin tesirine
uğramışlardır. Uygurlar Orta Asya bölgesindeki milletlerle
dil, din ve kültürel yönden ortaklıkları bulunan kardeş
halktır. Uygurlar sınır dışındaki komşu fakat çoğunlukla
devletimize karşı olan ülkelerin tesirine sıklıkla uğraya
gelmişlerdir. Bizler sınır müdafaasını güçlendirirsek bu
tür hadiseler vuku bulmaz diye bakmaktayız…”
ifadelerinin ardından
Batı Türkistan’daki
bağımsızlık rüzgârlarının kendi işgali altındaki Doğu
Türkistan’a da yayılabileceğini düşünerek paniğe kapılan Çin
büyük bir hızla Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan
ve Kırgızistan ile Doğu Türkistan arasındaki bölgelere bir
milyon’a yakın asker yerleştirdi…
Fakat ilerleyen zamanlarda
Çin’in bu endişelerinin yersiz olduğu Kazak ve Kırgız
hükümetlerinin tutumları ile ortaya çıktı. Çünkü bu Türk
Cumhuriyetlerindeki devlet adamlarının Çin ile dost olma
girişimleri Türk dünyasını hayrete düşürecek türdendi. Her
türlü doğal zenginliklere ve bakir bir ticari alana sahip
olmalarına rağmen Kırgızistan ve Kazakistan idarecilerinin
Çin’e karşı mahkûm bir pozisyon sergilemeleri Çinlileri
cesaretlendirdi ve Çinliler hızla Kazakistan’ın sınıra yakın
bölgelerinden araziler satın alarak buralara çok katlı
binalar inşa edip bu binaların içerisini Çin’den
getirdikleri göçmenlerle doldurdular.
Kazak ve Kırgız liderlerin bu“taklacı”
tutumları öyle safhalara geldi ki, kendilerine siyasi
sığınma talebi ile gelen Doğu Türkistanlıları apar-topar
yakalayarak Çin tarafından öldürüleceklerini ve çok ağır
cezalara çarptırılacaklarını bile, bile Çinlilere teslim
ettiler. Ya da kendileri hapsettiler. Çinlilerle sık sık
yaptıkları ticari ve sözde “terörle müşterek mücadele” adı
altındaki anlaşmalarla Çinliler söz konusu bölgede çok güçlü
hale geldiler. Bunlara ilaveten Çin’in başını çektiği
“Şanghay İşbirliği Örgütü”ne de üye olmalarından sonra
ellerindeki bütün güçlerini Rusya ve Çin’e kaptırdılar.
Toparlayacak olursak
Türkiye’nin de Çin ile olan münasebetleri bu Türk
Cumhuriyetlerinden daha farklı değil. Çin Türkiye’de de
giderek güçleniyor. Türkiye’nin hiçbir milli üretiminin
kalmamaya başlamasının tek müsebbibi Çin’dir. Türkiye dış
ticaretindeki açığın büyük bölümünü de Çin ile yapılan
ticarette yaşamaktadır. Türk hükümetlerinin anlamsız Çin
hayranlıkları ODTÜ gibi bazı eğitim kurumlarının da
“Konfüçyüs meftunu” haline gelmesine dönüşmüş bulunuyor.
Toparlayacak olursak, istilacı
Çinlilerin istila edecekleri en zayıf halkalardan ilk ikisi
Kazakistan ve Kırgızistan olup, aynı güzergâh üzerinde daha
başka Türk Cumhuriyetlerinin de bulunduğunu söylemem
gerekir. Çin’in dünyada (özellikle de Türk dünyasında) bu
kadar destekçisi varken Çin, tarihten beri süre gelen
işgalcilik fikrinden asla vazgeçmeyecektir.
ODTÜ’ NÜN
(ÇİN’İN) RÛYASI GERÇEK OLUYOR
19.04.2007
Temmuz
2002’ de basına yansıyan haberlerden öğrendiğimize göre Orta
Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) bünyesinde yeni bir çalışma
başlatıldığı ve bu projeye göre ilk öğretimin 1, 2 ve 3.
sınıf öğrencilerinde okuyan Türk çocuklarının ahlaki
bilgileri bundan böyle Çin'in Konfüçyüs'ünden
öğreneceklerine dair haberler okumuş ve bununla ilgili
olarak ta Kayseri Gündem Gazetesindeki köşemde “ORTADOĞU
TEKNİK ÜNİVERSİTESİNİN KONFÜÇYÜS SEVGİSİ” başlıklı bir
makale yazmıştım.
Bu
makaleyi yazmıştım ama içimden de “İnşallah bu melanet
proje hayata geçirilmez” diyerek de dua etmiştim. Aradan
geçen zaman içerisinde Türkiye’nin tek taraflı
fedakârlıkları ile Çin-Türkiye ilişkilerinde büyük
ilerlemeler(!) kaydedildiğini görüyor olmamıza rağmen bahse
konu projenin askıya alınmış olabileceğini tahmin ediyordum.
Fakat
2007 yılının Nisan ayına geldiğimizde ise, konu ile ilgili
olarak yaptığım duanın kabul görmediğini ve yanıldığımı
dehşetle gördüm.
Türkiye’nin Resmi Haber ajansı olan A.A.nın, “Konfüçyus`un
Ankara şubesi yolda”
Başlıklı
haberi aynen şöyleydi:
“`Globalleşen`
Çin, oyuncaktan giysiye `ucuz` mallarıyla fethettiği
Türkiye
`de şimdi de dilini ve kültürünü yaymak için `Konfüçyus
merkezi` kuruyor.
Çin
Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı
Ruilin
Shi,
Çince
öğreten ve
Çin`i
tanıtan bir kurum olmasını istediklerini ve bu amaçla
dünyanın pek çok yerinde `Konfüçyus Merkezi` açtıklarını
söyledi.
Shi
`nin verdiği bilgiye göre 2006 yılı sonu itibarıyla 50
ülkede 120`den fazla Konfüçyus Merkezi var. Bunlara yakında
Ankara
`da
ODTÜ
bünyesinde yer alacak
merkez
eklenecek. Merkezin yönetimini
ODTÜ
Rektörlüğü üstlenirken
öğretmenler
Çin
`den gelecek, Merkezde öncelikle
Çince
dil eğitimi verilecek ancak zamanla
Çin
`in mutfak ve giyim-kuşam kültürü de ele alınacak…”
Bu konu
ile ilgili olarak 09.07.2002 tarihinde yazmış olduğum
makalede bu gün de altını tekrar çizeceğim bölümler ise
aynen şöyle: … “Dünya insan hakları örgütlerince yapılan
çalışmalar neticesinde ortaya çıkan sonuçlara göre, insan
haklarının ihlali ve verilen sözlerin yerine getirilmemesi
hususlarında sabıkalı ilan edilen Çin'in, M.Ö. 551-479
yılları arasında yaşadığı söylenen Konfüçyüs'ün felsefesi
ile Müslüman Türk çocuklarını yetiştiriyor olmamız ne kadar
hazin bir gerçek...
Orta
Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) bu hilkat garibesi
çalışmasını da üstelik Üniversite bünyesinde oluşturduğu
“Etik Alan Komitesi” eli ile "Ahlâkî değerlerin küçük yaşta
kazandırılması" adına yapıyormuş (!)
Müslüman
Türk çocukları artık bundan sonra ahlâk dediğimiz insanî
değerlerimizin en başta gelen unsurunu Çinlilerin
atalarından öğreneceklermiş(!) Bu sözde çalışmayı başlatan
Üniversite yetkililerimize sormak lâzım: Müslüman Türk'ün
5000 yıllık tarihi boyunca hiçbir değerli insanımız
yetişmemiş mi ki, yeryüzünde kıpırdayan bütün yaratıkları
yiyen, tuvaletine (af edersiniz) aile boyu girmekten
çekinmeyen, (Can Dündar'ın ifadesi ile) bir leğendeki su ile
sıraya girip 30 kişi yüzünü yıkayan bir milletin ahlâkını
çocuklarımıza öğretmeye kalkışıyorlar… Dürüstlük ve ahlâk
çocuk yaşta öğretilecekse, Yusuf Has Hacip, Kaşgar'lı
Mahmut, Yusuf Balasagun, Hoca Ahmet Yesevi vb. Türk-İslâm
büyüklerinin dürüstlüğü ve ahlâk ölçüleri öğretilmelidir…”
Böylece,
başta tarihi Türk ve İslam düşmanı işgalci Çinlilerin,
Türkiye’deki Çin hayranlarının, Çin taşeronu durumuna düşen
ODTÜ sorumlularının rüyaları gerçek oluyor. Sevinmek ve
Ankara’da açılacak olan “Konfüçyüs Merkezi”ni dolu, dolu
kutlamak bunların hakkı…
Türkiye’deki Üniversitelerin bünyesinde, bu güne kadar bir
“Doğu Türkistan Kürsüsü”, bir “Doğu Türkistan
Araştırma Merkezi”, bir “Doğu Türkistan Kültür
Merkezi” kurmaya cesaret edemeyen ve kraldan çok kralcı
kesilerek Türk düşmanı Çinlileri ihya eden bütün sorumluları
Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da yok olma tehlikesi
ile karşı karşıya bulunan 40 milyon Doğu Türkistan Türk’ü
adına kınıyorum.
DOĞU
TÜRKİSTAN HALKININ TEK HEDEFİ İSTİKLÂLDİR
18.04.2007
Ulaşmak
istedikleri hedefin ne olduğunu açık ve net olarak ortaya
koyamayan, her çıkan rüzgârın etkisiyle sık sık yön ve karar
değiştiren, tahammülsüzlük, iradesizlik, bilgisizlik ve
liyakatsizlik içinde yüzen kişilerin özellikle de millî
konularda inandırıcı olabilmeleri asla mümkün değildir.
Çin işgali
altındaki Doğu Türkistan’ın istiklâl mücadelesi alanında
yarım asrı geçkin bir süredir neden önemli bir mesafe
alınamadığı ve bu ulvî davanın neden layık olduğu
milletlerarası platformlara mal edilemediği düşünüldüğünde
ortaya çıkan tablo oldukça düşündürücüdür.
Her aklına
esenin ve eline fırsat geçirenin Doğu Türkistan davasının
gidişatını ayrı bir yöne doğru çekmeye çalışması ve henüz
net bir karar ve fikrin sahibi olma aşamasındaki insanların
zihinlerinde karmaşa yaratması davamızın doğru istikamette
ilerlemesinin önündeki en büyük engellerdendir.
“Çin
Anayasasındaki özerklik haklarımızı istiyoruz”, “Doğu
Türkistan’daki zenginlik kaynaklarımızdan daha fazla
istifade etmek istiyoruz”, “Uyguristan’daki nükleer
denemelere son verilsin”, “Mecburi kürtaj durdurulsun”,
“Doğu Türkistan’a Çinli göçmen getirilmesine son verilsin”
vs. gibi istekler sıralanıp gidiyor.
Çin işgali
altındaki anavatanımızın ismi tarihte hep “Uyguristan”
değil Doğu Türkistan (Şarki Türkistan) olarak
tescillenmiştir. Büyük din âlimlerimizden olan tarihçi,
edebiyatçı, askerî komutan ve millî mücahit Mehmet Emin
BUĞRA Bey “Uyguristan Tarihi” değil, “Şarkî
Türkistan Tarihi” (Doğu Türkistan Tarihi) adlı hacimli
bir eser yazmıştır. Yazdığı bütün eserlerinde Çin işgali
altındaki vatanımızın isminden “Uyguristan” değil
“Doğu Türkistan” diye söz etmiştir. Merhum liderimiz ve
Doğu Türkistan devlet adamı İsa Yusuf ALPTEKİN Bey,
“Uyguristan Davası” değil “Doğu Türkistan Davası”
adlı bir eser yazmış ve yazdığı eserlerin tamamında
anavatanımızın adını “Doğu Türkistan” olarak
zikretmiştir. Bu cennetmekân liderlerimiz ve geçmişteki
şehitlerimizin hepside, uğruna hayatlarını verdikleri
ülkemizin adına “ŞARKÎ TÜRKİSTAN” (Doğu Türkistan )
demişlerdir.
Diğer istek ve
taleplerin hepsi de Çin işgalcilerinden Doğu Türkistan
halkına kısmi rahatlık sağlamalarını istedikleri taleplerdir
ki, bu son derece yanlıştır. Doğu Türkistan halkının
topyekûn olarak tek isteği vardır ve olmalıdır. O da
kayıtsız şartsız tam bağımsızlıktır.
Ne demek
“Doğu Türkistan’ın zenginlik kaynaklarından daha fazla pay
verilsin” demek? Ne demek “Çinli göçmen akını
durdurulsun, nükleer denemelere ve mecburi kürtaja son
verilsin” demek? Çinlilerin bu istekleri yerine
getirmeleri yeterli olacak mı? Çinliden ihsan beklemek Doğu
Türkistan İstiklâlcilerinin talepleri olmayıp, Doğu
Türkistan davasının gidişatını tökezletmek isteyenlerin
talepleridir.
Doğu
Türkistan’ın istiklâline kavuşması ile zaten bütün
olumsuzluklar temelden halledilmiş olunacaktır. O halde Doğu
Türkistan halkı için tam bağımsızlık yolunda taviz
vermeksizin çalışmaktan ve mücadele etmekten başka bir yol
yoktur.
Neymiş
efendim? “Küresel güçlerin ve AB devletlerinin yardım ve
desteklerini alabilmek için “Doğu Türkistan” ismi
telaffuz edilmeyecek, istiklâl ve tam bağımsızlık talep
edilmeyip, “Uygur halkının yaşam standartlarının
iyileştirilmesi” istenecek… Ülkesi işgal altında olan
Doğu Türkistan halkının istiklâl fikrini terk etmesini
isteyen ve bu yolda telkinlerde bulunanların kim olurlarsa
olsunlar iyi niyetli olduklarını düşünmek asla mümkün
değildir.
Çin işgali
altındaki vatanımızın tek adı DOĞU TÜRKİSTAN, Doğu
Türkistan halkının tek ulaşmak istediği hedef ise,
“İSTİKLÂL”dir! Başka istekleri olanların başka
maksatları var demektir.
ÇİN’İN LAWRENS’LERİNE
KARŞI
DİKKATLİ OLUNMALIDIR
17.04.2007
Çin
işgalcileri Doğu Türkistan istiklâlcilerinin yurt içindeki
ve yurt dışındaki faaliyetlerini engellemek ve yapılmakta
olan çalışmaları akim bırakmak için dünyada eşi benzeri
görülmedik yöntemlere başvurmaktadırlar.
Biz bu
konu ile ilgili Çin entrikalarından söz ettiğimiz zaman
Çinlilere Doğu Türkistanlılardan daha fazla güvenen ve Çin
ile yapacakları sözde ticaretten maddi çıkar elde etme
düşüncesinde olan bazı kişiler bizlere inanma konusunda çok
mütereddit davranmaktadırlar. Bu kraldan çok kralcı
düşünceye sahip kişiler “Bir devletin bu kadar bayağılaşması
mümkün değildir.”, “Sizler (Doğu Türkistanlılar
kastedilerek) Çin devletine zaten düşman olduğunuz için çok
abartılı iddialarda bulunuyorsunuz” demek suretiyle Doğu
Türkistanlılara inanmadıklarını açıkça ortaya
koymaktadırlar.
Oysaki
Çin devleti Doğu Türkistan istiklâlcilerinin aleyhlerinde
sık sık özel kararlar çıkartarak insafsızca uygulamaya
koymaktadır. İşte Çin Komünist Partisi Merkez karar
komitesinin çıkarttığı 19 Mart 1996 tarih ve MK (1996) 7
No’lu 10 maddeden meydana gelen gizli kararından bir bölüm:
“Doğu Türkistan’daki bölücülerin esas kaynağı Türkiye,
Kazakistan ve Kırgızistan’dır. Çin Halk Cumhuriyeti
Uluslararası arenada sözü geçen güçlü bir devlettir. Bu
durumda diplomatik yollarla yukarıda adı geçen devletlere
siyasî baskı mutlaka yapılacaktır. Adı geçen devletlerde,
bölücü güçlerin hıyanet planlarını icra etmeye fırsat
verilmemelidir. Bu devletlerdeki bölücü unsurların
arasındaki casusları güçlendirmemiz gerekmektedir. Biz
bölücü unsurların arasına adamlarımızı yerleştirerek onların
faaliyetlerinden devamlı haberdar olmamız lazım. Onları
birbirlerine düşürerek yalnızlığa itmemiz gerekir. Ne olursa
olsun bölücü unsurların esaslı ve güçlü bir kuvvet haline
gelmesine bedeli ne olursa olsun müsaade etmemeliyiz… Yurt
dışındaki bölücü unsurların Sinkiang (Doğu
Türkistan)meselesini milletlerarası bir mesele haline
getirmesine kesinlikle izin verilmemelidir.”
(Ğ.O.Zulpiqar’ın Doğu Türkistan’ın Gözyaşı adlı eseri
Sayfa:51) bu kararın içeriğinden Çin emperyalistlerinin Doğu
Türkistan istiklâlcilerini ne kadar önemsedikleri ve onların
faaliyetlerini engelleyebilmek için ne kadar aşağılık hile
ve desiselere başvurabildikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca bu
yolda çalışacak olan çaşıtlarına sınırsız harcama yetkisi de
verdikleri öğrenilmiştir. 1996 yılında aldıkları bu karardan
sonra gerçekten de başta Türkiye olmak üzere Doğu
Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan’da
ciddi biçimde fitne ve fesat yayma faaliyetleri başlattılar.
Türettikleri ve ortaya çıkarttıkları yeni lider bozuntuları
vasıtası ile Doğu Türkistan Millî mücadelesinin gidişatını
yanlış istikametlere doğru yönlendirme girişimleri
başlattılar. Doğu Türkistan’dan yurt dışına çıkabilmek
oldukça meşakkatli ve maddi imkânı gerektiren bir iş (Çünkü
bir pasaport için resmen bir servet tutarında rüşvet
verenlerin olduğu bilinmektedir) olmasına rağmen son
yıllarda çok kolay ve gizemli yollarla yurt dışına
çıkanların sayısında oldukça büyük bir artış göze
çarpmaktadır. İllegal faaliyetleri çok seven ve uygulayan
Çin devleti de bu kişilerin arasına serpiştirdikleri kendi
müfterileri vasıtası ile hem kolay haber alabilmekte ve hem
de bu insan müsveddeleri vasıtasıyla Doğu Türkistanlılar
arasındaki tesanütü yok edici faaliyetleri
körüklemektedirler.
Bu
düşünceler yalnız şahsıma ait düşünceler olmayıp, Doğu
Türkistan davasının dozajını dolar yada Yuan (Çin’in para
birimi) bazında aldıkları maaşların miktarına endekslemeyen
her samimi istiklâl yanlısı Doğu Türkistan evladının da
düşünceleri olduğunu ifade etmem gerekir.
Tarih
bilgilerimize başvurduğumuzda İngiliz Casusu Thomas Edward
Lawrence’in Arapların arasında yıllarca bir Arap gibi
yaşadıktan sonra Arapları Osmanlı Devletine karşı nasıl
kışkırttığını ve sonuçta Osmanlının Arap topraklarındaki
varlığının sona ermesi sürecini başlatan kişi olarak tarihe
geçtiğini hatırlayabiliriz.
Bu ve
benzeri ifadelerimiz karşısında, Doğu Türkistan davasını bir
geçim aracı olarak gören ve Dolara ya da Yuen’e endeksi
maaşlarını kaybetmek istemeyenlerin hoplayıp zıplamaları
Doğu Türkistan istiklâlcilerinin umurlarında değildir ve
olmayacaktır. Dolayısıyla kayıtsız şartsız tam
bağımsızlık yanlısı Doğu Türkistan istiklâlcileri
dünyanın her tarafına entrikacı Çin devletinin göndermiş
olduğu Lavrence’lere karşı dikkatli ve uyanık olmak
zorundadırlar.
TÜRK VATANSEVERLERİNİN
BEKLENTİLERİ
14.04.2007
Türkiye’deki gerçek vatanseverlerin Türk devletinden
(Hükümetlerden değil) beklentileri “AB ve ABD hayranı”
olanlarınkinden, Türklüğü değil “Türkiyelilik” kavramını
kabul edenlerinkinden ve ne demekse “Dünya vatandaşı”
olanlarınkinden çok daha farklıdır.
Çünkü yukarıda sıraladığımız
kesimlerin toprak, vatan, bayrak, tam bağımsızlık, Millî
birlik ve bütünlük gibi kavramlara oldukça yabancı oldukları
zaman, zaman ortaya attıkları “parlak” fikirlerinden açıkça
anlaşılmaktadır. Onlar bazen Ermeni’den çok ermeni,
Arap’lardan çok Arap, Amerikalıdan çok Amerikalı olduklarını
ifade ederler. Onlara göre Bayrak, herhangi bir bez
parçasından farklı bir şey değildir. Vatan toprağı, onların
değerlendirmelerine göre dedelerinden kendilerine miras
kalmış olan her hangi bir arazi parçası olup gerektiği zaman
para karşılığında satılabilir bir metadır.
Onlar, millî kimlik buhranı
içinde kıvranan ve kendilerini hiçbir millete tabii olarak
görmeyen güruhlardır. Onlar sözde “hümanizm” çatısı altına
sığınan ama çıkarları söz konusu olduğunda insan haklarını
rahatlıkla çiğneyip geçebilen “iş bilir uyanıklar”dır.
Bu gün ülkemizin içinde
bulunduğu bin bir türlü olumsuzlukların mimarları da bu “iş
bilirler”dir.
Fakat Türkiye’de yıllardır
devletçilik gelenekleri, vatanseverlikleri, ülke
yönetimindekilere(onların siyasi ve şahsi kişiliklerine
değil devleti temsil ettikleri için) olan saygıları
sebebiyle sabır, tahammül, tevekkül ve sükûnetle meselelere
çözüm üretilmesini bekleyen gerçek vatanseverler her geçen
gün biraz daha mağdur edilmeye devam ediliyorlar.
“Dünya vatandaşlığı”nı ve
“Türkiyeli” olmayı benimseyenler giderek Türkiye’de birinci
sınıf vatandaş durumuna geçerken, Türk olmak veya Türkiye’yi
sevmek ise neredeyse suç sayılır hale getiriliyor.
Anayasamızın değiştirilemez ve hatta değiştirilmesi teklif
dahi edilemez olan maddeleri sulandırılmaya çalışılır hale
geldi.
Türk vatanseverleri artık
kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten
kurtulmak istiyorlar, bu ülkede artık millî- manevi
değerlere sahip çıkmanın ve “Türk’üm” demenin suç
sayılmamasını istiyorlar. Şehitlerine “kelle”, İmralı daki
bebek katiline “sayın” diyenlerden ve “Türkiye’de Kürt
Sorunu Vardır” diyerek karmaşa yaratanlardan Türk milletini
tatmin edecek ve kıvırmalardan uzak açıklamalar
bekliyorlar(tabii açıklayacak kelime bulabilirlerse)
Bebek katilinin dolaylı
yollarla ülke gündemine mesajlar yollamasına mani olunmasını
istiyorlar. İkide bir Diyarbakır’ı
başka bir devletmiş ve orada yaşayan halkı da başka bir
milletmiş gibi lanse etmeye çalışan yerel yöneticilere
gerekli hukuki derslerin pörsütülmeden, sulandırılmadan
verilmesini bekliyorlar. Diyarbakır’ın
da, Türkiye Cumhuriyetinin bir vilayeti olduğunu ve
başkalarına tahsis edilecek bir tek çakıl taşının dahi
bulunmadığının kesin, net ve etkili bir biçimde bazı ihanet
destekçisi siyasetçilere izah edilmesini bekliyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti
yetkililerinden şehit cenazelerinde “kanı yerde kalmayacak”
türünden beylik sözler sarf etmek yerine daha ciddi
icraatlar yapılmasını bekliyorlar. Güney sınırlarımızın
hemen ötesinde ABD kırıntıları ile beslenip palazlandırılan
çomarların her fırsatta Türkiye’ye dil uzatmalarına Türkiye
Cumhuriyetine yakışan bir üslupla cevap verilmesini ve
tekrarı halinde dillerinin kesileceğini siyasi kıvırtmalarla
dolu laf kalabalıkları ile değil, açık, net ve Türk
milletinin de anlayabileceği kelimelerle ifade edilmesini
bekliyorlar.
Türk Milletinin ve Türk
devletinin millî ve manevi değerlerine sahip çıkamayan,
Milletimizin kutsal bildiği değerlerini AB’nin ve sözde
“Stratejik müttefik” oldukları ileri sürülen ABD’nin
karanlık emellerine feda etmeye çalışanların daha fazla
iktidarda kalmalarını ve daha yüksek rakımlı yerlere
tırmanmalarını istemiyorlar.
Türk milleti, ecdat yadigârı
olan Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yabancı
güçlerin etkili ve yetkili duruma geçmelerine çanak
tutanların bu aziz milletten özür dileyerek köşelerine
çekilmelerini ve artık Türkiye’nin Türk Milletinin gerçek
temsilcileri tarafından temsil edilmesini bekliyorlar…
ÇİNLİLERİN BEBEK KATLİAMI VE 4’ÜZ
BEBEKLERİN AKIBETİ
13.04.2007
İşgal altındaki Doğu Türkistan’da Çin istilacılarının Doğu
Türkistan halkı üzerinde uyguladıkları en dehşet verici ve
insanlık dışı uygulamalarından biri yıllardır kesintisiz
olarak sürdürdükleri gizli ve aleni soykırım
uygulamalarıdır.
Şehirde yaşayanlara bir çocuk, kırsal bölgelerde yaşayanlara
2 çocuk sahibi olabilme hakkı tanıdıklarını ilan eden Çin
devleti, bu kotanın dışına çıkmış olan Doğu Türkistanlılara
yönelik çok ağır sosyal, fiziki, psikolojik ve maddi cezalar
vermektedirler.
Belirlenen sınırlamaların dışında hamile kalmış olan Doğu
Türkistanlı kadınlar ister istemez hamile olduklarını ve
doğumdan sonra da bebeklerini Çin hükümetinin
görevlilerinden gizlemek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Konu
ile ilgili olarak Çin devletinin görevlendirdiği sözde
sağlık görevlileri ise, seyyar karavanlarla köy, kasaba ve
mezralarda köşe bucak dolaşarak, tespitler yapmakta ve hatta
bu tespitler için de özel ihbarcılar kiralamak suretiyle
amaçlarına ulaşmaktadırlar.
Kota dışı hamile kalan kadınların tespit edilmiş olması
halinde çıplak ayaklı ve hiçbir eğitim düzeyi olmayan sözde
sağlık görevlilerince zor kullanılarak karavanlara alınıp
kaç aylık hamile olduğuna bile bakmaksızın hemen oracıkta
son derece sağlıksız şartlar altında ameliyata
alınmaktadırlar.
Bu sözde ameliyatlar esnasında bebekler öldürülmekte, anne
ise kendi kaderine terk edilmekte ve üstüne üstük bu mağdur
aileye birde para cezası kesmektedirler. Söz konusu ameliyat
ya da sözde kürtajdan sonra evine bırakılan bu kadınların
çoğu gerekli ve zaruri olan sağlık hizmetlerinden mahrum
kaldıkları için kısa zaman sonra hayatlarını kaybetmekte, ya
da sakat kalmaktadırlar. Bebeklerinin acısına dayanamayan bu
kadınlar arasından kendi canlarına kıyanlar bile olmaktadır.
Son derece zor şartlar altında da olsa dünyaya gözlerini
açmaya muvaffak olan ve yaşama şansını elde eden kota dışı
çocuklar ömür boyu Çin işgal yönetimi tarafından “Kara
nüfus” olarak yaftalanmakta ve yok sayılmaktadırlar. Bu
çocuklar nüfusa kayıtlı olmadıkları için okula gidemezler,
sağlık hizmeti alamazlar, iş bulamazlar. Ve daha bunlara
benzer birçok sıkıntı ve perişanlıklar içerisinde gayrimeşru
sahalarda kaybolup giderler…
“Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi” tarafından yeni
yayınlanan bir haberin içeriğinden öğrendiğimize göre,
işgalci Çinlilerin “Doğum Kontrolü” ve “Nüfus Planlaması”
adı altındaki vahşi ve insanlık dışı uygulamalarını zirveye
çıkarttıkları bir dönemde Doğu Türkistan’ın Kargalık
nahiyesinin Hanerik yerleşim birimindeki Mettursun Musa’nın
Amine Ablet ismindeki eşi geçtiğimiz Kurban bayramının
ikinci günü 2 kız ve iki erkek olmak üzere 4’üz bebek
dünyaya getirmiştir. Fakat Çin hükümetinin koyduğu kotaya
uymadıkları için cezaya çarptırılacakları korkusu ile 75 gün
boyunca bu bebeklerin dünyaya gelişlerini hemen her ketsen
gizli tutmak zorunda kalmışlardır.
Sekiz yıl önce bir çocuk sahibi olan ve şu anda 28 yaşına
girmiş bulunan Amine Ablet ismindeki bu doğu Türkistanlı
anne geçen yıl tekrar hamile kalmış olup, geçirilen Kurban
bayramının 2. günü ani olarak sancılanmış ve eşi Mettursun
tarafından hastaneye kaldırılarak doktora gösterilmiştir.
Muayenen eden doktor bebeğin daha 8 aylık olduğunu ve doğuma
biraz daha zaman olduğunu söyleyerek Amine hanımı evine
gönderdikten 15 dakika sonra Amine Ablet evde doğum yapmış
ve 4’üz bebek dünyaya getirmiştir.
Çin hükümeti yetkililerinden ancak 75 gün gizlenebilen bu
bebeklerin varlığı sonunda ortaya çıkmış olup bu bebeklerin
anne-babası şu anda büyük endişe içerisindedir. Bütün Doğu
Türkistan sathında Çin işgal idaresinin yıllardır
uygulamakta olduğu bebek katliamının asıl amacı Doğu
Türkistanlıları tedrici olarak bir soykırıma uğratmaktır. Bu
4’üz bebekleri ve ailesini nasıl bir akıbetin beklediğini
ise tahmin etmek o kadar güç olmasa gerek…
TÜRK VATANSEVERLERİNİN
BEKLENTİLERİ
12.04.2007
Türkiye’deki gerçek
vatanseverlerin Türk devletinden (Hükümetlerden değil)
beklentileri “AB ve ABD hayranı” olanlarınkinden, Türklüğü
değil “Türkiyelilik” kavramını kabul edenlerinkinden ve ne
demekse “Dünya vatandaşı” olanlarınkinden çok daha
farklıdır.
Çünkü yukarıda sıraladığımız
kesimlerin toprak, vatan, bayrak, tam bağımsızlık, millî
birlik ve bütünlük gibi kavramlara oldukça yabancı oldukları
zaman, zaman ortaya attıkları “parlak” fikirlerinden açıkça
anlaşılmaktadır. Onlar bazen Ermeni’den çok ermeni,
Arap’lardan çok Arap, Amerikalıdan çok Amerikalı olduklarını
ifade ederler. Onlara göre Bayrak, herhangi bir bez
parçasından farklı bir şey değildir. Vatan toprağı, onların
değerlendirmelerine göre dedelerinden kendilerine miras
kalmış olan her hangi bir arazi parçası olup gerektiği zaman
para karşılığında satılabilir bir metadır.
Onlar, millî kimlik buhranı
içinde kıvranan ve kendilerini hiçbir millete tabii olarak
görmeyen güruhlardır. Onlar sözde “hümanizm” çatısı altına
sığınan ama çıkarları söz konusu olduğunda insan haklarını
rahatlıkla çiğneyip geçebilen “iş bilir uyanıklar”dır.
Bu gün ülkemizin içinde
bulunduğu bin bir türlü olumsuzlukların mimarları da bu “iş
bilirler” dir.
Fakat Türkiye’de yıllardır
devletçilik gelenekleri, vatanseverlikleri, ülke
yönetimindekilere (onların siyasi ve şahsi kişiliklerine
değil devleti temsil ettikleri için) olan saygıları
sebebiyle sabır, tahammül, tevekkül ve sükûnetle meselelere
çözüm üretilmesini bekleyen gerçek vatanseverler her geçen
gün biraz daha mağdur edilmeye devam ediliyorlar.
“Dünya vatandaşlığı”nı ve
“Türkiyeli” olmayı benimseyenler giderek Türkiye’de birinci
sınıf vatandaş durumuna geçerken, Türk olmak veya Türkiye’yi
sevmek ise neredeyse suç sayılır hale getiriliyor.
Anayasamızın değiştirilemez ve hatta değiştirilmesi teklif
dahi edilemez olan maddeleri sulandırılmaya çalışılır hale
geldi.
Türk vatanseverleri artık
kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten
kurtulmak istiyorlar, bu ülkede artık millî- manevi
değerlere sahip çıkmanın ve “Türk’üm” demenin suç
sayılmamasını istiyorlar. Şehitlerine “kelle”, İmralı daki
bebek katiline “sayın” diyenlerden ve “Türkiye’de Kürt
Sorunu Vardır” diyerek karmaşa yaratanlardan Türk milletini
tatmin edecek ve kıvırmalardan uzak açıklamalar
bekliyorlar.(tabii açıklayacak kelime bulabilirlerse)
Bebek katilinin dolaylı
yollarla ülke gündemine mesajlar yollamasına mani olunmasını
istiyorlar. İkide bir Diyarbakır’ı başka bir devletmiş ve
orada yaşayan halkı da başka bir milletmiş gibi lanse etmeye
çalışan yerel yöneticilere gerekli hukuki derslerin
pörsütülmeden, sulandırılmadan verilmesini bekliyorlar.
Diyarbakır’ın da, Türkiye Cumhuriyetinin bir vilayeti
olduğunu ve başkalarına tahsis edilecek bir tek çakıl
taşının dahi bulunmadığının kesin, net ve etkili bir biçimde
bazı ihanet destekçisi siyasetçilere izah edilmesini
bekliyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti
yetkililerinden şehit cenazelerinde “kanı yerde kalmayacak”
türünden beylik sözler sarf etmek yerine daha ciddi
icraatlar yapılmasını bekliyorlar. Güney sınırlarımızın
hemen ötesinde ABD kırıntıları ile beslenip palazlandırılan
çomarların her fırsatta Türkiye’ye dil uzatmalarına Türkiye
Cumhuriyetine yakışan bir üslupla cevap verilmesini ve
tekrarı halinde dillerinin kesileceğini siyasi kıvırtmalarla
dolu laf kalabalıkları ile değil, açık, net ve Türk
milletinin de anlayabileceği kelimelerle ifade edilmesini
bekliyorlar.
Türk Milletinin ve Türk
devletinin millî ve manevi değerlerine sahip çıkamayan,
Milletimizin kutsal bildiği değerlerini AB’nin ve sözde
“Stratejik müttefik” oldukları ileri sürülen ABD’nin
karanlık emellerine feda etmeye çalışanların daha fazla
iktidarda kalmalarını ve daha yüksek rakımlı yerlere
tırmanmalarını istemiyorlar.
Türk milleti, ecdat yadigârı
olan Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yabancı
güçlerin etkili ve yetkili duruma geçmelerine çanak
tutanların bu aziz milletten özür dileyerek köşelerine
çekilmelerini ve artık Türkiye’nin Türk Milletinin gerçek
temsilcileri tarafından temsil edilmesini bekliyorlar…
SIĞ SİYASİ
TARTIŞMALARIN SIRASI DEĞİL
10.04.2007
Türkiye geçmiş dönemlerde
yaşadığı siyasi iktidar mücadelelerinden çok daha farklı bir
süreç yaşıyor. 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda siyasi
partiler arasında insanı fazla tedirginliğe sürüklemeyen ve
ülkemizin siyasi istikrarı ve geleceği adına fazla
kaygılandırmayan çekişmeler yaşanırdı. Siyasi partilerin tek
başlarına iktidar olabilme adına gösterdikleri çabalar her
demokratik ülkede olması gerekenlerin dışında bir portre
çizmiyordu.
İçinde bulunduğumuz dönem,
“11 Eylül” olayının dünya istikrarının bundan sonraki
geleceğine çok önemli etkiler yapacağı ve artık hiçbir şeyin
eskisi gibi olmayacağı, olamayacağı konusunda görüş ileri
süren yorumcuları fazlasıyla haklı çıkartmaktadır. Küresel
güçlerin dünya coğrafyasını yeniden ve kendilerinin
çıkarları istikametinde tanzim etmeye kalkışma girişimleri
sonucunda özellikle Orta Doğu bölgesinde daha belirgin olmak
üzere büyük kargaşa ve istikrarsızlıklar meydana geldi.
Dünyada “11 Eylül” den sonra
yerinden oynayan taşların artık yerli yerine oturması ise
asla mümkün görünmüyor. Bu cümleden olarak Türkiye üzerinde
de ciddi oyunlar tezgâhlayan küresel güçler Türkiye’de
ektikleri istikrarsızlık tohumlarının mahsullerini toplamak
için sabırsızlıkla bekleşirlerken, ülkemizde iktidar olup
muktedir olamayan hükümetin iç ve dış politikasının
(politikasızlığının) ürettiği ve üreteceği olumsuzluklar
Türkiye düşmanlarının ekmeğine yağ sürmeye de devam ediyor.
“Cibilliyet meselesi” gibi
sığ ve sıradan konulara “denize düşen yılana sarılır” misali
sarılan ve siyasi polemik yaratmaya yönelik çabalar içinde
olan bir ana muhalefet partisinin Türkiye’nin geleceği ve
siyasi istikrarının sağlanması adına ciddi bir katkı
yapabileceğine hiç mi hiç ihtimal vermiyorum.
Seçim sathı mailine girmiş
bulunan bir Türkiye’de bütün siyasi partiler varsa yoksa
“Çankaya’ya kim çıkacak” meselesine kilitlenmiş bulunuyor.
Oysaki Türkiye’nin önünde genel seçimlerde kimin tek başına
iktidar olup olamayacağı gibi daha önemli bir mesele var.
Başının üzerinde ve etrafında kuzgunların dolaştığı ve
sırtlan sürülerinin fırsat kolladıkları şu cennet
vatanımızda “havanda su döverek” ve “bir bardak suda fırtına
kopartarak” geçirilecek bir saniye bile yoktur, olmamalıdır…
Türklüğe rahat, rahat hakaret
edilebilir bir ortam oluşturmaya çalışan, Türk milletinin
“Benim” diyebileceği bütün her şeyi “Babalar gibi satarım”
diyerek satmaya devam eden, Türk değil “Türkiyelilik”
deyimini yerleştirme gayretinde olan bir hükümetin Türkiye
ve Türk milletinin yararına bir hükümet olmasından asla söz
edilemez.
Her fırsatta, ABD’nin
kuklası ve tetikçisi olan çapulcu başlarını muhatap kabul
ederek görüşebileceği mesajları yollayanların, Türkiye’de
suni olarak bir “Kürt meselesi”nin varlığından söz ederek
kamplaşmalara çanak tutanların Türk milleti ve Türkiye adına
iyi niyet beslediklerinden emin olmak mümkün değildir.
Rahmi Koç’un aylık geliri ile
bir asgari ücretli vatandaşın aylık ücretini toplayıp ikiye
bölerek kişi başın düşen yıllık gelirin 5500 dolar olduğu
şeklinde “balon” uçuran bir hükümetin samimiyetinden asla
söz edilemez… Bu günkü hükümetin bu tutumları konusunda
vatandaşlarımızın geneli hemfikir iken, ciddi ve hükümete
alternatif bir siyasi muhalefetin olmaması ne kadar acı…
Son zamanlarda görülen o ki,
ne hükümet üstlendiği büyük mesuliyetin farkında bir hükümet
gibi davranıyor, ne de Türkiye’de ciddi ve Türk milletine
ümit vaat edecek bir muhalefetin varlığı söz konusudur.
Kimin kime ne yapmak istediği ve ne söylemek istediği çok
açık ve net olarak belli olmayan bir “kör dövüşü” sürüp
gidiyor. Bu durumdan istifade ile bazı dış kaynaklı piyonlar
da Türk milletinin tek güvendiği kurum olan şanlı Türk
ordusunu bir takım tartışmaların içine çekmeye
çalışmaktadırlar. Bu ise son derece tehlikeli bir durumdur.
Durumdan kendilerine vazife çıkartan ABD destekli iç ve dış
kalleşler de salyalarını akıtarak Türkiye’ye dil uzatma
noktasına kadar geldiler. Fakat unutulmamalıdır ki; Türk
silahlı kuvvetlerinin ve Türk milletinin sabrını ölçmeye
çalışma gafletine düşenler hak ettikleri dersi eninde
sonunda mutlaka alacaklardır.
ÇİNLİNİN KARA YA DA KIZIL OLMASI ÖNEMLİ DEĞİLDİR
09.04.2007
Geçtiğimiz günlerde bana telefon eden bir dostumun bazı Doğu
Türkistanlıların ABD’nin ağına düşmekte olduğunu ileri
sürdüğü şikâyetlerini dinledim. Bana düşüncelerini
aktarırken oldukça kaygılı olduğunu hissettiğim bu dostumun
ifadelerinden anlaşıldığına göre, ABD’nin bazı Doğu
Türkistan teşkilatlarına ve camiada önde gelen bazı
şahıslara “Tayvan’la iyi geçinin yoksa…” tehdidin de
bulunduğunu öğrendim.
Bana telefonun öbür ucundan aynen şöyle diyordu: “Bizi
galiba Çin emperyalistlerinin ellerinden kurulduktan sonra
bir başka emperyalistin gölgesi bekliyor. Buna ‘Yağmurdan
kaçarken doluya tutulmak’ denmez de ne denir. Bize geçmişte
en büyük zararı veren ve bu gün Doğu Türkistan’ın Çin işgali
altında olmasının zeminini hazırlayan Tayvan ile iyi
ilişkiler kurmamızı istemesi neyin nesidir…?” ve devam
ettiğimiz görüşmemizin sonunda ben de ister istemez kendisi
ile aynı duygu ve düşünceleri paylaştığımı ve aynı kaygıları
taşıdığımı belirterek bu dostumu dilimin döndüğünce teselli
etmeye çalıştım.
Gerçekten de 1944 ile 1949 yılları arasında Doğu
Türkistan’ın üzerine çöken en büyük kâbus Millîyetçi Çin
hâkimiyeti idi. Doğu Türkistan üzerinde en ağır
tahribatların yapıldığı dönem Millîyetçi Çin dönemidir. Bu
gün Doğu Türkistan üzerinde çöreklenen Komünist Çin'e zemin
hazırlayan, Türk halkını âdeta uyutan ve uyuşturan, Çin
milletinin temel felsefelerine ve tarihi amaç ve
ihtiraslarına en büyük hizmetleri ifa edenler o dönemdeki
Millîyetçi Çin hâkimiyeti olmuştur.
Millîyetçi Çin, Doğu Türkistan’ın üzerine çöreklendikten
sonra Çin şovenizmini olanca kabalığı ve katılığı ile Doğu
Türkistan üzerinde hâkim güç kılmaya çalıştı.
İlk iş olarak, “Doğu Türkistan halkı Çin milletinden ayrı
bir millet olmayıp onun ayrılmaz bir parçasıdır.” demek
suretiyle Doğu Türkistan Türklerinin de aslen Çinli olduğu
safsatasını dayatmaya başladı. Ve yine “Aramızdaki lisan
farkı uzun yıllar birbirimizden uzak kalmamızdandır. Bütün
Türkistan halkının Çince yi öğrenmesi lâzımdır”, “Aksi
takdirde kardeşlik bağlarımız kuvvetlenemez” diyerek Çin
dilini yaygınlaştırma çalışmaları başlattılar.
“Çinlileri Türkistanlı kızlarla evlendirmeliyiz böylelikle
kardeşlik akrabalık bağlarımız kuvvetlenir” demek suretiyle
Türklerle Çinliler ararsında karşılıklı evlenmeleri teşvik
ettiler. “Doğu Türkistan çok geniş bir memlekettir. Nüfusu
çok azdır bunun için Çin'den göçmenler gelmesi lâzımdır”
şeklindeki Çin hâkimiyetini Doğu Türkistan topraklarında
kökleştirmeye yönelik projeleri uygulamaya koydular ve bu
uygulama bu gün de devam ediyor.
Mukaddes dinimizin(İslam dini) hakikatlerinden haberi
olmayan cahil, makam ve mevki düşkünü sahte hocaları
kullanarak, onlara önemli(!) işler, vazifeler tevdi ederek
masum halkı aldatmaya çalıştılar. Bu şahsiyetsiz ve çıkar
düşkünü hocalara “Çinli yöneticiler ne diyorsa doğrudur.
İdarecilere karşı gelmek Allah’ın emirlerine karşı gelmek
olur” fetvaları(!) verdirterek halkı sindirmeye ve
miskinleşmeye doğru sürüklediler. Günümüzdeki Komünist
Çin’in Doğu Türkistan üzerindeki insanlık dışı
uygulamalarının asıl mimarları ve ilk temelini atanlar
Millîyetçi Çinlilerdir. Çinlilerin bir atasözü vardır:
“Kedinin siyah ya da beyaz olması önemli değildir, önemli
olan fare yakalamasıdır.” Çinlilerin de Komünist ya da
Millîyetçi olması önemli değildir. Her iki zihniyetteki
Çinlinin de asıl amacı Doğu Türkistan halkını esir etmek,
Doğu Türkistan'ı istilâ ederek “Sinkiang”(ilhak edilmiş
topraklar) deyimini kendilerinden sonraki nesillerine miras
bırakmaktır…
Barın
Milli Ayaklanmasının 17. Yılı-2
05 Nisan 2007
Asırlar boyunca dini ve milli benliklerini korumak uğruna
sayısız şehitler veren Doğu Türkistan Türkleri, aralıklarla
devam eden Çin işgallerini hiçbir zaman kabul etmemiş,
içlerine sindirmemiş ve bu yüzdende hiçbir zaman elden
bırakmadıkları istiklal mücadeleleri sonunda sayısız şehitler
vermişlerdir.
|