HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

G A Z E T E S İ

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

NİSAN - 2007

 

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ TEK GÜNDEM OLMAMALI

 27.04.2007

Bir süredir bütün Türkiye kamuoyu Cumhurbaşkanı seçimlerine ve kimin aday olup olmayacağına kilitlenmiş olarak vakit geçirdi. Ana muhalefet partisi neye ne zaman hangi şekilde muhalefet edileceğini bir türlü öğrenemediği gibi Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili süreçte de aynı tutarsız tavrını sürdürdü.

Nihayet iktidar partisi kendi adayını Başbakanın ağzından açıkladı. Açıklanan isim AKP içerisinden ve muhalefet çevrelerinden birçok kişiler için bir sürpriz olurken kimi “çokbilmişler” in de  “ben demiştim” bilgiçliklerini dillendirmelerine sebep oldu. Şimdi de öyle anlaşılıyor ki, açıklanan Cumhurbaşkanı adayı Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturana kadar yorumlar, tartışmalar ve tahminler devam edip gidecek. Herhangi bir sürpriz söz konusu olmaz ise büyük bir ihtimal ile Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacak.

Bu günün Türkiye’sinde bütün gündemi sadece ve sadece Cumhurbaşkanlığı seçimine hasretmek ve acil çözüm bekleyen bir çok problemler yumağını savsaklayarak “Hele bir Cumhurbaşkanı’nı seçelim de..” anlayışı ile vakit öldürmek akıl kârı bir tutum değildir. Türkiye’de asıl icra makamının TBMM olduğunu ve eğer hummalı bir süreç yaşanacaksa Türkiye’nin geleceğine ciddi etkisi olacak olan ve tarihi belli olan genel seçimlere odaklanmak ve bu süreci doğru değerlendirmek, kendilerini iktidara namzet gören ve ya iktidar ortağı olmayı uman bütün siyasi partiler için daha akılcı bir yol olacaktır. 

Varsa yoksa Cumhurbaşkanlığı seçimi ile yatıp kalkarken, Türkiye’nin yanı başındaki Kuzey Irak’ta ölüm-kalım mücadelesi vermekte olan ve bütün ümidini Türkiye’ye bağlamış olan milyonlarca Türkmen kardeşlerimizin içinde bulundukları durum göz ardı edilmektedir. Türkiye’de Anayasal teamüllere göre hareket etmek mecburiyeti söz konusu olduğuna göre, Cumhurbaşkanının bu teamüllerin dışında partizan bir tutum içinde olması asla düşünülemez. O halde, şahsi kanaatime göre Cumhurbaşkanı olmasına yasal bir engel bulunmayan, feraset ve dirayet sahibi herhangi bir kişinin Cumhurun başkanı olması yeterli olacaktır.

 Bütün Türkiye medyası hemen her gün üç aşağı beş yukarı aynı konuyu abartmaktan gerçek görevini yapmaya ve Türkiye yetkililerinin dikkatlerini asıl meselelere çekme görevini yerine getirmeye bir türlü zaman bulamamaktadır. Türkiye’nin en acil ve süratli bir şekilde askeri ya da siyasi bir girişimde bulunmaya karar vermesi ve icra etmeye başlaması gereken öncelikli bir konu Kuzey Irak meselesidir.  “Tavşan yamacı aştıktan sonra” Türkiye’nin ne Kuzey Irak diye bir meselesi olacak, ne de ilgileneceği Türkmenler…

Bu güne kadar özellikle dış politika konusunda zaaf üstüne zaaf sergileyen ve “üç maymun” tavrı sergilemeyi marifet sayan hükümetin çok başarılı bir dış politika süreci geçirilmiş havasında ifadeler kullanması önümüzdeki seçimlere kadar bir süre daha Türkiye’yi dış politika konusunda sıkıntılı bir dönemin beklemekte olduğunu göstermektedir.

Her geçen gün artan iç ve dış borçlar, katmerleşen işsizlik, gittikçe gemi azıya alan ve güneyimizde ABD’nin besleyip palazlandırmakta olduğu çapulculardan da destek alan PKK terör örgütünün kana susamışlığı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki Türklerin giderek kendi kaderlerine terk edilmeye başlanması doğru bir gidişatın göstergeleri olamaz.

Daha burada saymakla bitirilemeyecek birçok mühim problemlerin ayyuka çıktığı bir zamanda, bir nevi hedef saptırma olarak kabul edilmesi gereken gündemlerle gereğinden fazla meşgul olmak Türkiye üzerinde hesaplar yapmakta olan iç ve dış mihrakların elini güçlendirecektir.

Türkiye şu anda çok hassas bir süreçten geçmektedir. Ana muhalefet Partisi lüzumsuz ve tabir yerindeyse “fındıkkabuğunu doldurmayan” tartışmalar üretmeyi terk ederek, doğru dürüst ve ortaya alternatif plan ve projelerde koyabilen bir muhalefeti benimsemelidir.

Türkiye’deki sessiz çoğunluk, içinde bulunduğu ortamı çok ciddi bir biçimde gözlemleyerek notlar almaktadır. Bu notlarını önümüzdeki genel seçimlerde çok iyi değerlendirecektir. Bundan bütün siyasetçiler emin olsunlar. Çünkü Türk milleti yıllar önceki basmakalıp siyasi düşüncelerle hareket eden seçmenler değildir.

 

ZORUNLU GÖÇ ÜRKÜTÜCÜ BOYUTLARDA

26.04.2007

İşgalci Çin devletinin Doğu Türkistan halkı üzerinde onlarca yıldır uygulamakta olduğu asimilasyon ve soykırımlarına, Doğu Türkistan’daki çiftçi çocuklarının son zamanlarda “İş gücü fazlası” adı altında kafileler halinde Çin’e götürülmeye başlanmasıyla yeni bir boyut eklendi.

Bu haberi İstiklâl Gazetesi’nin nisan sayısında “Doğu Türkistan’dan Çin’e Zorunlu Göç” başlığı ile geniş çaplı olarak verdik. “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi” kaynaklı bu haber okuyucularımız arasında çok büyük yankı uyandırdı. Fakat ne yazık ki bu çok, çok önemli haberin mahiyeti bir takım “onun bunun borazanı” mahfillerce adeta Çin’in ekmeğine yağ sürülürcesine bireysel “yaptım”, “ettim” şeklindeki sözde haberlerin gölgesinde bırakılmaya çalışıldı.

Oysaki Çin hükümetin bu son uygulamaları Doğu Türkistan Türklerinin geleceği ve Doğu Türkistan’ın gelecekteki bağımsızlığı açısından çok büyük önem arz etmektedir. Bu mühim haberi sıradan bir haber gibi yüzeysel olarak geçiştirmeye çalışan kim ya da hangi teşkilat olursa olsun asla iyi niyetli bir davranış içinde değildir. Çünkü Doğu Türkistan Türklerinin tamamen yok edildiği veya tersine göçlerle her köşesinin tamamen Çinlilerle doldurulduğu bir Doğu Türkistan’ın bağımsız olmasının hiçbir anlamı olmayacaktır.

Son durum oldukça vahimdir. Doğu Türkistanlı çiftçiler “İş gücü fazlası” adı altında tehdit ve dayatmalarla Çin’e götürülürken onlardan boşalan yerlere “Çalışma” adı ile vagonlarla akın, akın Çinli göçmenler getirilerek Doğu Türkistan’a yerleştirilmesi, işgalci Çin devletinin Doğu Türkistan halkını çok hızlı ve kesin olarak Doğu Türkistan toprakları üzerinden yok etmeyi amaçladığının bir göstergesidir.

Çin sahtekârlığının en büyük göstergesi ise, Doğu Türkistan’dan “İş gücü fazlası” adı altında Çin’in içeri bölgelerine özellikle Doğu Türkistan’ın yoksul çiftçi ailelerinin genç kızları başta olmak üzere insan transfer edilirken, diğer yandan da aralıksız olarak Çin’den Doğu Türkistan’a “işçi” adı altında Çinli göçmen akınını hızlandırmış olmalarıdır.

“Sinkiang (Doğu Türkistan) Halk Radyo İstasyonu”nun 25.03.2007 tarihli haberinden anlaşıldığına göre “Otonom bölge(Doğu Türkistan) çalışma kurumları”nın Doğu Türkistan’ın köy ve kasabalarından 100 bin çiftçiyi Çin’e “çalışmaya” götürüleceği beyan edilmekteydi. Oysaki şu anda Doğu Türkistan’dan Çin’e götürülen insanların sayısı bir milyon sınırına dayanmış bulunmaktadır.

Ürümçi, Gulca ve Hoten gibi Doğu Türkistan vilayetlerinde Çinli nüfusunun zaten ezici bir çoğunluğa (% 85 civarlarında) ulaştığı biliniyor. Her nedense uzun yıllar Çinli nüfus transferi konusunda Doğu Türkistan’ın Güney vilayetlerinde yeteri kadar bir başarı elde edemezlerken şimdilerde ise işte bu bölgelere el atmış bulunmaktadırlar. Zaten çok yoksul durumdaki Yarkent ve civarındaki bölgelerden sürekli olarak çiftçi ailelerinin genç kızlarını “parlak” vaatlerle Çin’e götürmeye özen gösteren Çin hükümeti bu bölgelere de daha fazla Çinli göçmen getirip yerleştirmeye başlamışlardır.

“Bir taşla iki kuş vurmak” isteyen işgalci Çin devleti son zamanlarda başlattığı ve hızla devam ettirmekte olduğu sözde “İş gücü fazlası”nı Çin’in içeri bölgelerine çalışmak üzere götürme uygulaması ile iki yönlü kârlı çıkmaktadır.

Bir taraftan Çin’e götürülen Doğu Türkistanlı gençlerin kalabalık Çin sürüleri içerisinde asimile edilerek yok edilmesini sağlamayı planlarken, diğer yandan da Çin’den Doğu Türkistan’a “Pamuk işçisi”, “Çalışma grubu” vb. adlarla sürekli olarak Doğu Türkistan’a Çinli göçmen transferi yaparak Doğu Türkistan’ın nüfusunun tamamını Çinlileştirmeyi amaçlamaktadırlar.

Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı yolunda verilen mücadelenin en önemli merhalelerinden birinin üzerinde bulunulmaktadır. Zaman, Doğu Türkistan’dan “iş gücü fazlası” adı altında Doğu Türkistanlı genç kızların Çin’e götürülmesi uygulamasının bir an evvel durdurulması için çok ciddi girişimlerde bulunulmasının tam zamanıdır.

 

 “ŞER KOALİSYON” İŞBAŞINDA 

 24.04.2007     

“Küfür Tek Millettir”  ilkesi, İslam’ın değişmez ilkelerinden biridir. Bu ilkenin, Türk ve İslam düşmanı millet ve devletler tarafından Türk-İslâm beldelerinde uygulamaya konulan aldatmacalar, göz boyamalar ve cezp edici teklif ve vaatler sebebiyle zaman içerisinde hafızalardan silinmeye başlanmasıyla İslam inancına sahip milletlerin üzerinden zulüm, işkence, soykırım ve istilalar hiç eksik olmamıştır.

Özellikle de, asırlar boyunca İslam’ın sancaktarlığını büyük bir inanç, kararlılık ve ciddiyetle yapa gelen Türk milletine yönelik saldırılar artarak devam etmektedir. Çünkü yeryüzünden Türk milletinin yok edilmesi her yönlü olarak dünyadaki İslam düşmanlarının gerçek zafer naraları atabilmelerinin yolunu açacaktır.

 Zaman zaman menfaatleri için adeta birbirlerini boğazlayacak duruma gelen bazı devletler ve milletler Türk milletinin varlığına kastetmek söz konusu olduğunda gizemli ve olağanüstü bir mutabakatla müşterek hareket edebilmektedirler. Bilhassa son dönemlerde AB’ye üyelik girişimlerinin hararetli ve tam bir mahkûmiyet duygusu içerisinde sürdürülmeye başlanmasıyla Türk-İslam düşmanlarının elleri daha da güçlenmiş bulunmaktadır.

Çin’den Amerika’ya, Rusya’dan Ortadoğu bölgesindeki bazı sözde Müslüman devletlere kadar hepsi de Türk milletine yönelik olarak gizli bir işbirliği içerisindedirler. Bu “şer koalisyon” her yönü ile her alanda kendisini açıkça göstermektedir. Bu sebeple kendisini Türk olarak kabul eden ve Türk milletine mensup olmaktan şeref duyan bütün Türk devletlerinin Orhun abidelerindeki atalarının kitabelerinde yer alan nasihat ve vasiyetlerine ciddiyetle sahip çıkmaları gerekir. “…Çinlilerin altınına, gümüşüne, ipeğine, tatlı sözüne ve değerli hediyelerine kapılmadım. Bunlara kapılan ne kadar Türk’ün öldüğünü, Çin boyunduruğuna düştüğünü unutmadım. Tanrı yardım etti Türk hakanı oldum…” diyen Bilge kağan’ burada her ne kadar Çin tehdit ve tehlikesine ve hilekârlıklarına dikkat çekiliyorsa da, bu gün küfür milleti topyekûn olarak Çin taktiğini uygulamakta ve Türk-İslâm milletini yeryüzünden yok etmek için müşterek hareket etmektedir. Bu yüzden Türk milleti, Bilge Kağan’ın Orhun kitabelerindeki nasihat ve uyarılarını sadece Çin adına söylenmiş sözler olarak değil, dünyadaki bütün Türk düşmanları kast edilerek yapılmış vasiyetler ve nasihatler olarak algılamalı ve kabul etmelidir.

  Hatta bu yazıtlarda yer alan ibarelerin Türkiye başta olmak üzere Türk dünyasının her köşesinde bütün okullarda, devlet dairelerinde, toplu işyerlerinde öğrencilerin, öğretmenlerin, memurların ve işçilerin giriş ve çıkışlarda kolaylıkla okuyabilecekleri yerlere çerçeve içerisine alınarak asılması çok önemli ve milli bir görevin yerine getirilmesi olacaktır.

Türk-İslam âleminin bu gün karşı karşıya bulunduğu bütün olumsuzlukların, tehdit ve tehlikelerin asıl kaynağı, İslam dininin temel kurallarının neleri emredip neleri yasakladığını ve Müslümanların üzerine yüklediği müeyyidelerin neler olduğunun yeteri kadar kavranılmamış olması ve atalarının nasihat ve uyarılarını çabuk unutmuş olmasıdır.

İslâm’ı kendi yaşam biçimlerine göre yorumlamaya ve uygulamaya kalkan bir takım güruhlar ne yazık ki, İslam âlemine çok büyük zararlar vermekte ve dünyadaki İslam düşmanlarına fırsat yaratmaktadırlar. Türklük bilincini örseleyen ve Türk’ün milli kimliğinden vazgeçme temayülü gösterenler de Türk milletinin asırlardan beri sahip çıktığı ve yaşatarak bu günlere kadar taşıdığı milli değerler bütününü maddi çıkarlar uğruna yok saymaya kalkışmaktadırlar.

Sahip çıkılmayan, adeta göz bebeği gibi itina ile korunup kollanmayan, milli ve manevi değerler zaman içerisinde yok olup giderler. Geçmişin acı tecrübelerini çabuk unutan, milli ve dini kimliklerini “angarya” olarak görmeye başlayan, atalarının nasihatlerini kulak ardı eden milletleri ise zilletlerin en büyüğü beklemektedir.

HÜSEYİN CELİL VE DOĞU TÜRKİSTAN TEŞKİLATLARI

 21.04.2007

HÜSEYİN CELİL

2006 yılının Mart ayında Özbekistan’a ailesini ziyaret için giden Doğu Türkistanlı Kanada vatandaşı Hüseyin Celil “Kraldan çok Kralcı” davranan Özbekistan hükümeti tarafından yakalanarak aynı yılın Haziran ayında Türk-İslâm düşmanı ve işgalci Çin hükümetine teslim edilmişti.

Bunun üzerine Kanada hükümeti kendi vatandaşı olan Hüseyin Celil’i eli kanlı Çin hükümetinin elinden kurtarmak için çok yönlü diplomatik girişimlerde bulundu. Bu girişimlerinin sonuç vermemesi üzerine Çin’e karşı mütekabiliyet esasına dayalı bir çıkış yaparak Tibet’in Ruhani lideri Dalay Lama’ya Kanada vatandaşlığı hakkı tanıdı. Bilindiği gibi Dalay Lama tıpkı Doğu Türkistan gibi Çin işgali altında bulunan Tibet’in, bütün dünyada ve özellikle de batı ülkelerinde çok tanınan ve hatta bir dönem kendisine Nobel Barış ödülü bile verilen bir liderdir.

Çin dış işleri bakanlığı sözcüsü Li yu Jyançav 19 Nisan günü yaptığı basın toplantısı sırasında, “Hüseyin Celil’e, Çin’i Parçalama ve terörist grupları teşkilatlandırma, terörist teşkilatlara önderlik etme bu teşkilatlar adına para toplama ve onların faaliyetlerine katılma gibi suçlardan dolayı müebbet hapis cezası verildi.” Açıklaması yapmıştır.

 Hüseyin Celil’in eşi Kamile hanım’ın bildirdiğine göre duruşma Ürümçi Mahkemelerinde yapılmış olup, toplam 15 dakika sürmüştür. Hüseyin Celil kendisine isnat edilen suçların hiçbirini kabul etmemesine rağmen Çinli yetkiler tarafından söz konusu suçlamaların altını imzalamaması durumunda diri, diri toprağa gömüleceği tehdidinin de yapıldığı öğrenilmiş bulunmaktadır.

Hüseyin Celil’in Kanada’ya iadesi konusunda yaklaşık bir yıldır süren Kanada makamlarının girişimlerinin, dünya insan hakları örgütlerinin ve dünyadaki Doğu Türkistan Teşkilatlarının protestolarının hiçbir sonuç vermediği ortadadır. Çünkü Çin, dünyada nevi şahsına münhasır, kendisinden başka bir millete hayat hakkı tanımak istemeyen ve dünya kamuoyunu hiçbir konuda ciddiye almayan bir yapıya sahiptir.

Kanada’nın Pekin büyük elçiliğinin Hüseyin Celil ile yapmak istediği görüşme taleplerinin de Çin tarafından tehditkâr cevaplarla reddedilmesi Kanada hükümeti ile Çin arasındaki ilişkilerin oldukça gergin bir hal almasına sebep oldu. Bu gerginlik Kanada dış işleri bakanının 29 Mayıs 2007 tarihinde Çine yapacağı resmi ziyaretle yumuşatılabilir mi bilinmez.

Fakat her şeye rağmen Kanada hükümetinin Hüseyin Celil meselesinin küllenmesine ve Çin’in umursamaz tavrının yanına kâr kalmasına izin vermeyeceği anlaşılıyor.

Doğu Türkistan gibi, Türk dünyası içerisinde Kazakistan’dan sonra en büyük toprağa(1.828.418 km.kare) ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden sonra dünyada en büyük nüfusa(40 milyon) sahip bir ülkenin bağımsızlığı için mücadele etmek adına kurulmuş bulunan dünyadaki Doğu Türkistan teşkilatlarının, Doğu Türkistan’ın işgalinin üzerinden geçen yarım asrı geçkin bir süre içerisinde ciddi anlamda bir siyasi yaptırım gücüne erişememiş olması ne kadar esef verici bir durum…

İşte bu yüzdendir ki, dünyadaki Doğu Türkistan Teşkilatları olarak bir Hüseyin Celil’imizi Çin cellâtlarının elinden kurtarmaya yetecek bir siyasi irade ve inandırıcılığa da sahip olamadık. 

Eğer Kanada hükümetinin diplomatik girişimleri ve Hüseyin Celil meselesini dünya gündemine taşımışlığı olmasaydı bu gün Çin devleti Hüseyin Celil’e müebbet hapis vermek yerine onu doğrudan idam etmiş olacaktı.

Dünyada kendilerini Doğu Türkistan davasının çatı organı olarak değerlendiren ve “güç bende” diyerek haykıranlar, himayesi altına girdikleri küresel güçleri de devreye sokarak Kanada vatandaşı olan Hüseyin Celil’i bir an evvel Çin zindanlarından kurtarmak için ciddi ve sonuç almaya odaklı siyasi ve diplomatik girişimler başlatmalıdırlar. Çünkü Hüseyin Celil Çin zindanlarında karanlık kaderlerinin tecelli etmesini bekleyen sayısız Doğu Türkistan evlatlarının bir sembolü haline gelmiş bulunmaktadır.

 

ÇİN YENİ ÜLKELER İŞGAL ETMENİN PEŞİNDE     

 20.04.2007

İşgalci bir düşünceye sahip olan Çin’in bu gün dünyada sahte ve son derece kalitesiz ürünleri ile edindiği yer, gelecek on yıllarda Çin’in yayılacağı ve işgal edeceği alanların sayısını da kesinlikle arttıracaktır. Bu söylemim asla bir kehanet değildir. Komünist Çin’in mimarı olan Mao’nun “Batıya açılma” projesinin asıl adı “Batıya doğru yayılma” projesidir.

Bu menfur planının uygulanmasındaki birinci ve en önemli ayağını teşkil eden bölge Doğu Türkistan idi. Doğu Türkistan’ı 1949 yılında işgal ettikten sonra şimdi de Batı Türkistan’a yani öncelikle Kazakistan, Kırgızistan’dan başlamak üzere bir yayılmacılık başlatmış bulunuyor. Özellikle de 1990 yılının başlarından itibaren eski Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını elde eden Türk Cumhuriyetleri Çinlileri oldukça tedirgin etmişti.

1992 yılının Aralık ayında Çin dış işleri bakanlığı sözcüsü milletler arası basın mensupları ile yaptığı basın toplantısı sırasında, 1990 yılının Nisan ayında Doğu Türkistan’ın Kaşgar iline bağlı Barın kasabasında meydana gelen “Barın Milli Ayaklanması”na atıfta bulunarak “ Söz konusu bölgedeki Uygurlar ülkemizin kuzey-batı sınırlarının ötesinde komşu olan sabık Sovyetler Birliği içindeki Türk asıllı milletlerin tesirine uğramışlardır. Uygurlar Orta Asya bölgesindeki milletlerle dil, din ve kültürel yönden ortaklıkları bulunan kardeş halktır. Uygurlar sınır dışındaki komşu fakat çoğunlukla devletimize karşı olan ülkelerin tesirine sıklıkla uğraya gelmişlerdir.  Bizler sınır müdafaasını güçlendirirsek bu tür hadiseler vuku bulmaz diye bakmaktayız…” ifadelerinin ardından

 Batı Türkistan’daki bağımsızlık rüzgârlarının kendi işgali altındaki Doğu Türkistan’a da yayılabileceğini düşünerek paniğe kapılan Çin büyük bir hızla Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan ile Doğu Türkistan arasındaki bölgelere bir milyon’a yakın asker yerleştirdi…

Fakat ilerleyen zamanlarda Çin’in bu endişelerinin yersiz olduğu Kazak ve Kırgız hükümetlerinin tutumları ile ortaya çıktı. Çünkü bu Türk Cumhuriyetlerindeki devlet adamlarının Çin ile dost olma girişimleri Türk dünyasını hayrete düşürecek türdendi. Her türlü doğal zenginliklere ve bakir bir ticari alana sahip olmalarına rağmen Kırgızistan ve Kazakistan idarecilerinin Çin’e karşı mahkûm bir pozisyon sergilemeleri Çinlileri cesaretlendirdi ve Çinliler hızla Kazakistan’ın sınıra yakın bölgelerinden araziler satın alarak buralara çok katlı binalar inşa edip bu binaların içerisini Çin’den getirdikleri göçmenlerle doldurdular.

Kazak ve Kırgız liderlerin bu“taklacı” tutumları öyle safhalara geldi ki, kendilerine siyasi sığınma talebi ile gelen Doğu Türkistanlıları apar-topar yakalayarak Çin tarafından öldürüleceklerini ve çok ağır cezalara çarptırılacaklarını bile, bile Çinlilere teslim ettiler. Ya da kendileri hapsettiler. Çinlilerle sık sık yaptıkları ticari ve sözde “terörle müşterek mücadele” adı altındaki anlaşmalarla Çinliler söz konusu bölgede çok güçlü hale geldiler. Bunlara ilaveten Çin’in başını çektiği “Şanghay İşbirliği Örgütü”ne de üye olmalarından sonra ellerindeki bütün güçlerini Rusya ve Çin’e kaptırdılar.

Toparlayacak olursak Türkiye’nin de Çin ile olan münasebetleri bu Türk Cumhuriyetlerinden daha farklı değil. Çin Türkiye’de de giderek güçleniyor. Türkiye’nin hiçbir milli üretiminin kalmamaya başlamasının tek müsebbibi Çin’dir. Türkiye dış ticaretindeki açığın büyük bölümünü de Çin ile yapılan ticarette yaşamaktadır. Türk hükümetlerinin anlamsız Çin hayranlıkları ODTÜ gibi bazı eğitim kurumlarının da “Konfüçyüs meftunu” haline gelmesine dönüşmüş bulunuyor.

Toparlayacak olursak, istilacı Çinlilerin istila edecekleri en zayıf halkalardan ilk ikisi Kazakistan ve Kırgızistan olup, aynı güzergâh üzerinde daha başka Türk Cumhuriyetlerinin de bulunduğunu söylemem gerekir. Çin’in dünyada (özellikle de Türk dünyasında) bu kadar destekçisi varken Çin, tarihten beri süre gelen işgalcilik fikrinden asla vazgeçmeyecektir.

 

ODTÜ’ NÜN (ÇİN’İN) RÛYASI GERÇEK OLUYOR

19.04.2007

Temmuz 2002’ de basına yansıyan haberlerden öğrendiğimize göre Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) bünyesinde yeni bir çalışma başlatıldığı ve bu projeye göre ilk öğretimin 1, 2 ve 3. sınıf öğrencilerinde okuyan Türk çocuklarının ahlaki bilgileri bundan böyle Çin'in Konfüçyüs'ünden öğreneceklerine dair haberler okumuş ve bununla ilgili olarak ta Kayseri Gündem Gazetesindeki köşemde “ORTADOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİNİN KONFÜÇYÜS SEVGİSİ”   başlıklı bir makale yazmıştım.

Bu makaleyi yazmıştım ama içimden de “İnşallah bu melanet proje hayata geçirilmez” diyerek de dua etmiştim. Aradan geçen zaman içerisinde Türkiye’nin tek taraflı fedakârlıkları ile Çin-Türkiye ilişkilerinde büyük ilerlemeler(!)  kaydedildiğini görüyor olmamıza rağmen bahse konu projenin askıya alınmış olabileceğini tahmin ediyordum.

Fakat 2007 yılının Nisan ayına geldiğimizde ise, konu ile ilgili olarak yaptığım duanın kabul görmediğini ve yanıldığımı dehşetle gördüm.

Türkiye’nin Resmi Haber ajansı olan A.A.nın, “Konfüçyus`un Ankara şubesi yolda”

Başlıklı haberi aynen şöyleydi:

“`Globalleşen` Çin, oyuncaktan giysiye `ucuz` mallarıyla fethettiği Türkiye `de şimdi de dilini ve kültürünü yaymak için `Konfüçyus merkezi` kuruyor.

Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Ruilin Shi, Çince öğreten ve Çin`i tanıtan bir kurum olmasını istediklerini ve bu amaçla dünyanın pek çok yerinde `Konfüçyus Merkezi` açtıklarını söyledi. Shi `nin verdiği bilgiye göre 2006 yılı sonu itibarıyla 50 ülkede 120`den fazla Konfüçyus Merkezi var. Bunlara yakında Ankara `da ODTÜ bünyesinde yer alacak merkez eklenecek. Merkezin yönetimini ODTÜ Rektörlüğü üstlenirken öğretmenler Çin `den gelecek, Merkezde öncelikle Çince dil eğitimi verilecek ancak zamanla Çin `in mutfak ve giyim-kuşam kültürü de ele alınacak…”

Bu konu ile ilgili olarak 09.07.2002 tarihinde yazmış olduğum makalede bu gün de altını tekrar çizeceğim bölümler ise aynen şöyle: … “Dünya insan hakları örgütlerince yapılan çalışmalar neticesinde ortaya çıkan sonuçlara göre, insan haklarının ihlali ve verilen sözlerin yerine getirilmemesi hususlarında sabıkalı ilan edilen Çin'in, M.Ö. 551-479 yılları arasında yaşadığı söylenen Konfüçyüs'ün felsefesi ile Müslüman Türk çocuklarını yetiştiriyor olmamız ne kadar hazin bir gerçek...

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) bu hilkat garibesi çalışmasını da üstelik Üniversite bünyesinde oluşturduğu “Etik Alan Komitesi” eli ile "Ahlâkî değerlerin küçük yaşta kazandırılması" adına yapıyormuş (!)

Müslüman Türk çocukları artık bundan sonra ahlâk dediğimiz insanî değerlerimizin en başta gelen unsurunu Çinlilerin atalarından öğreneceklermiş(!) Bu sözde çalışmayı başlatan Üniversite yetkililerimize sormak lâzım:  Müslüman Türk'ün 5000 yıllık tarihi boyunca hiçbir değerli insanımız yetişmemiş mi ki, yeryüzünde kıpırdayan bütün yaratıkları yiyen, tuvaletine (af edersiniz) aile boyu girmekten çekinmeyen, (Can Dündar'ın ifadesi ile) bir leğendeki su ile sıraya girip 30 kişi yüzünü yıkayan bir milletin ahlâkını çocuklarımıza öğretmeye kalkışıyorlar… Dürüstlük ve ahlâk çocuk yaşta öğretilecekse, Yusuf Has Hacip, Kaşgar'lı Mahmut, Yusuf Balasagun, Hoca Ahmet Yesevi vb. Türk-İslâm büyüklerinin dürüstlüğü ve ahlâk ölçüleri  öğretilmelidir…”

Böylece, başta tarihi Türk ve İslam düşmanı işgalci Çinlilerin, Türkiye’deki Çin hayranlarının, Çin taşeronu durumuna düşen ODTÜ sorumlularının rüyaları gerçek oluyor. Sevinmek ve Ankara’da açılacak olan “Konfüçyüs Merkezi”ni dolu, dolu kutlamak bunların hakkı…

Türkiye’deki Üniversitelerin bünyesinde, bu güne kadar bir “Doğu Türkistan Kürsüsü”, bir “Doğu Türkistan Araştırma Merkezi”, bir “Doğu Türkistan Kültür Merkezi” kurmaya cesaret edemeyen ve kraldan çok kralcı kesilerek Türk düşmanı Çinlileri ihya eden bütün sorumluları Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan 40 milyon Doğu Türkistan Türk’ü adına kınıyorum.

 

DOĞU TÜRKİSTAN HALKININ TEK HEDEFİ İSTİKLÂLDİR

 18.04.2007

 

 

 

 

 

Ulaşmak istedikleri hedefin ne olduğunu açık ve net olarak ortaya koyamayan, her çıkan rüzgârın etkisiyle sık sık yön ve karar değiştiren, tahammülsüzlük, iradesizlik, bilgisizlik ve liyakatsizlik içinde yüzen kişilerin özellikle de millî konularda inandırıcı olabilmeleri asla mümkün değildir.

Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın istiklâl mücadelesi alanında yarım asrı geçkin bir süredir neden önemli bir mesafe alınamadığı ve bu ulvî davanın neden layık olduğu milletlerarası platformlara mal edilemediği düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo oldukça düşündürücüdür.

Her aklına esenin ve eline fırsat geçirenin Doğu Türkistan davasının gidişatını ayrı bir yöne doğru çekmeye çalışması ve henüz net bir karar ve fikrin sahibi olma aşamasındaki insanların zihinlerinde karmaşa yaratması davamızın doğru istikamette ilerlemesinin önündeki en büyük engellerdendir.

“Çin Anayasasındaki özerklik haklarımızı istiyoruz”, “Doğu Türkistan’daki zenginlik kaynaklarımızdan daha fazla istifade etmek istiyoruz”, “Uyguristan’daki nükleer denemelere son verilsin”, “Mecburi kürtaj durdurulsun”, “Doğu Türkistan’a Çinli göçmen getirilmesine son verilsin” vs. gibi istekler sıralanıp gidiyor.

Çin işgali altındaki anavatanımızın ismi tarihte hep “Uyguristan” değil Doğu Türkistan (Şarki Türkistan) olarak tescillenmiştir. Büyük din âlimlerimizden olan tarihçi, edebiyatçı, askerî komutan ve millî mücahit Mehmet Emin BUĞRA Bey “Uyguristan Tarihi” değil, “Şarkî Türkistan Tarihi” (Doğu Türkistan Tarihi) adlı hacimli bir eser yazmıştır. Yazdığı bütün eserlerinde Çin işgali altındaki vatanımızın isminden “Uyguristan” değil “Doğu Türkistan” diye söz etmiştir. Merhum liderimiz ve Doğu Türkistan devlet adamı İsa Yusuf ALPTEKİN Bey, “Uyguristan Davası” değil “Doğu Türkistan Davası” adlı bir eser yazmış ve yazdığı eserlerin tamamında anavatanımızın adını  “Doğu Türkistan” olarak zikretmiştir. Bu cennetmekân liderlerimiz ve geçmişteki şehitlerimizin hepside, uğruna hayatlarını verdikleri ülkemizin adına “ŞARKÎ TÜRKİSTAN” (Doğu Türkistan ) demişlerdir.

Diğer istek ve taleplerin hepsi de Çin işgalcilerinden Doğu Türkistan halkına kısmi rahatlık sağlamalarını istedikleri taleplerdir ki, bu son derece yanlıştır. Doğu Türkistan halkının topyekûn olarak tek isteği vardır ve olmalıdır. O da kayıtsız şartsız tam bağımsızlıktır.

 Ne demek “Doğu Türkistan’ın zenginlik kaynaklarından daha fazla pay verilsin” demek? Ne demek “Çinli göçmen akını durdurulsun, nükleer denemelere ve mecburi kürtaja son verilsin” demek? Çinlilerin bu istekleri yerine getirmeleri yeterli olacak mı?  Çinliden ihsan beklemek Doğu Türkistan İstiklâlcilerinin talepleri olmayıp, Doğu Türkistan davasının gidişatını tökezletmek isteyenlerin talepleridir.

Doğu Türkistan’ın istiklâline kavuşması ile zaten bütün olumsuzluklar temelden halledilmiş olunacaktır. O halde Doğu Türkistan halkı için tam bağımsızlık yolunda taviz vermeksizin çalışmaktan ve mücadele etmekten başka bir yol yoktur.

Neymiş efendim? “Küresel güçlerin ve AB devletlerinin yardım ve desteklerini alabilmek için “Doğu Türkistan” ismi telaffuz edilmeyecek, istiklâl ve tam bağımsızlık talep edilmeyip, “Uygur halkının yaşam standartlarının iyileştirilmesi” istenecek… Ülkesi işgal altında olan Doğu Türkistan halkının istiklâl fikrini terk etmesini isteyen ve bu yolda telkinlerde bulunanların kim olurlarsa olsunlar iyi niyetli olduklarını düşünmek asla mümkün değildir.

Çin işgali altındaki vatanımızın tek adı DOĞU TÜRKİSTAN,  Doğu Türkistan halkının tek ulaşmak istediği hedef ise,  “İSTİKLÂL”dir! Başka istekleri olanların başka maksatları var demektir.

 

ÇİN’İN LAWRENS’LERİNE

KARŞI DİKKATLİ OLUNMALIDIR

 17.04.2007

Çin işgalcileri Doğu Türkistan istiklâlcilerinin yurt içindeki ve yurt dışındaki faaliyetlerini engellemek ve yapılmakta olan çalışmaları akim bırakmak için dünyada eşi benzeri görülmedik yöntemlere başvurmaktadırlar.

Biz bu konu ile ilgili Çin entrikalarından söz ettiğimiz zaman Çinlilere Doğu Türkistanlılardan daha fazla güvenen ve Çin ile yapacakları sözde ticaretten maddi çıkar elde etme düşüncesinde olan bazı kişiler bizlere inanma konusunda çok mütereddit davranmaktadırlar. Bu kraldan çok kralcı düşünceye sahip kişiler “Bir devletin bu kadar bayağılaşması mümkün değildir.”, “Sizler (Doğu Türkistanlılar kastedilerek) Çin devletine zaten düşman olduğunuz için çok abartılı iddialarda bulunuyorsunuz” demek suretiyle Doğu Türkistanlılara inanmadıklarını açıkça ortaya koymaktadırlar.

Oysaki Çin devleti Doğu Türkistan istiklâlcilerinin aleyhlerinde sık sık özel kararlar çıkartarak insafsızca uygulamaya koymaktadır. İşte Çin Komünist Partisi Merkez karar komitesinin çıkarttığı 19 Mart 1996 tarih ve MK (1996) 7 No’lu 10 maddeden meydana gelen gizli kararından bir bölüm: “Doğu Türkistan’daki bölücülerin esas kaynağı Türkiye, Kazakistan ve Kırgızistan’dır. Çin Halk Cumhuriyeti Uluslararası arenada sözü geçen güçlü bir devlettir. Bu durumda diplomatik yollarla yukarıda adı geçen devletlere siyasî baskı mutlaka yapılacaktır. Adı geçen devletlerde, bölücü güçlerin hıyanet planlarını icra etmeye fırsat verilmemelidir. Bu devletlerdeki bölücü unsurların arasındaki casusları güçlendirmemiz gerekmektedir. Biz bölücü unsurların arasına adamlarımızı yerleştirerek onların faaliyetlerinden devamlı haberdar olmamız lazım. Onları birbirlerine düşürerek yalnızlığa itmemiz gerekir. Ne olursa olsun bölücü unsurların esaslı ve güçlü bir kuvvet haline gelmesine bedeli ne olursa olsun müsaade etmemeliyiz… Yurt dışındaki bölücü unsurların Sinkiang (Doğu Türkistan)meselesini milletlerarası bir mesele haline getirmesine kesinlikle izin verilmemelidir. (Ğ.O.Zulpiqar’ın Doğu Türkistan’ın Gözyaşı adlı eseri Sayfa:51) bu kararın içeriğinden Çin emperyalistlerinin Doğu Türkistan istiklâlcilerini ne kadar önemsedikleri ve onların faaliyetlerini engelleyebilmek için ne kadar aşağılık hile ve desiselere başvurabildikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca bu yolda çalışacak olan çaşıtlarına sınırsız harcama yetkisi de verdikleri öğrenilmiştir. 1996 yılında aldıkları bu karardan sonra gerçekten de başta Türkiye olmak üzere Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan’da ciddi biçimde fitne ve fesat yayma faaliyetleri başlattılar. Türettikleri ve ortaya çıkarttıkları yeni lider bozuntuları vasıtası ile Doğu Türkistan Millî mücadelesinin gidişatını yanlış istikametlere doğru yönlendirme girişimleri başlattılar. Doğu Türkistan’dan yurt dışına çıkabilmek oldukça meşakkatli ve maddi imkânı gerektiren bir iş (Çünkü bir pasaport için resmen bir servet tutarında rüşvet verenlerin olduğu bilinmektedir) olmasına rağmen son yıllarda çok kolay ve gizemli yollarla yurt dışına çıkanların sayısında oldukça büyük bir artış göze çarpmaktadır. İllegal faaliyetleri çok seven ve uygulayan Çin devleti de bu kişilerin arasına serpiştirdikleri kendi müfterileri vasıtası ile hem kolay haber alabilmekte ve hem de bu insan müsveddeleri vasıtasıyla Doğu Türkistanlılar arasındaki tesanütü yok edici faaliyetleri körüklemektedirler.

Bu düşünceler yalnız şahsıma ait düşünceler olmayıp, Doğu Türkistan davasının dozajını dolar yada Yuan (Çin’in para birimi) bazında aldıkları maaşların miktarına endekslemeyen her samimi istiklâl yanlısı Doğu Türkistan evladının da düşünceleri olduğunu ifade etmem gerekir.

Tarih bilgilerimize başvurduğumuzda İngiliz Casusu Thomas Edward Lawrence’in Arapların arasında yıllarca bir Arap gibi yaşadıktan sonra Arapları Osmanlı Devletine karşı nasıl kışkırttığını ve sonuçta Osmanlının Arap topraklarındaki varlığının sona ermesi sürecini başlatan kişi olarak tarihe geçtiğini hatırlayabiliriz.

Bu ve benzeri ifadelerimiz karşısında, Doğu Türkistan davasını bir geçim aracı olarak gören ve Dolara ya da Yuen’e endeksi maaşlarını kaybetmek istemeyenlerin hoplayıp zıplamaları Doğu Türkistan istiklâlcilerinin umurlarında değildir ve olmayacaktır. Dolayısıyla kayıtsız şartsız tam bağımsızlık yanlısı Doğu Türkistan istiklâlcileri dünyanın her tarafına entrikacı Çin devletinin göndermiş olduğu Lavrence’lere karşı dikkatli ve uyanık olmak zorundadırlar. 

 

TÜRK VATANSEVERLERİNİN BEKLENTİLERİ

14.04.2007

Türkiye’deki gerçek vatanseverlerin Türk devletinden (Hükümetlerden değil) beklentileri “AB ve ABD hayranı” olanlarınkinden, Türklüğü değil “Türkiyelilik” kavramını kabul edenlerinkinden ve ne demekse “Dünya vatandaşı” olanlarınkinden çok daha farklıdır.

Çünkü yukarıda sıraladığımız kesimlerin toprak, vatan, bayrak, tam bağımsızlık, Millî birlik ve bütünlük gibi kavramlara oldukça yabancı oldukları zaman, zaman ortaya attıkları “parlak” fikirlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Onlar bazen Ermeni’den çok ermeni, Arap’lardan çok Arap, Amerikalıdan çok Amerikalı olduklarını ifade ederler. Onlara göre Bayrak, herhangi bir bez parçasından farklı bir şey değildir. Vatan toprağı, onların değerlendirmelerine göre dedelerinden kendilerine miras kalmış olan her hangi bir arazi parçası olup gerektiği zaman para karşılığında satılabilir bir metadır.

Onlar, millî kimlik buhranı içinde kıvranan ve kendilerini hiçbir millete tabii olarak görmeyen güruhlardır. Onlar sözde “hümanizm” çatısı altına sığınan ama çıkarları söz konusu olduğunda insan haklarını rahatlıkla çiğneyip geçebilen “iş bilir uyanıklar”dır.

Bu gün ülkemizin içinde bulunduğu bin bir türlü olumsuzlukların mimarları da bu “iş bilirler”dir.

Fakat Türkiye’de yıllardır devletçilik gelenekleri, vatanseverlikleri, ülke yönetimindekilere(onların siyasi ve şahsi kişiliklerine değil devleti temsil ettikleri için) olan saygıları sebebiyle sabır, tahammül, tevekkül ve sükûnetle meselelere çözüm üretilmesini bekleyen gerçek vatanseverler her geçen gün biraz daha mağdur edilmeye devam ediliyorlar.

“Dünya vatandaşlığı”nı ve “Türkiyeli” olmayı benimseyenler giderek Türkiye’de birinci sınıf vatandaş durumuna geçerken, Türk olmak veya Türkiye’yi sevmek ise neredeyse suç sayılır hale getiriliyor. Anayasamızın değiştirilemez ve hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan maddeleri sulandırılmaya çalışılır hale geldi.

Türk vatanseverleri artık kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten kurtulmak istiyorlar, bu ülkede artık millî- manevi değerlere sahip çıkmanın ve “Türk’üm” demenin suç sayılmamasını istiyorlar. Şehitlerine “kelle”, İmralı daki bebek katiline “sayın” diyenlerden ve “Türkiye’de Kürt Sorunu Vardır” diyerek karmaşa yaratanlardan Türk milletini tatmin edecek ve kıvırmalardan uzak açıklamalar bekliyorlar(tabii açıklayacak kelime bulabilirlerse)

Bebek katilinin dolaylı yollarla ülke gündemine mesajlar yollamasına mani olunmasını istiyorlar. İkide bir Diyarbakır’ı başka bir devletmiş ve orada yaşayan halkı da başka bir milletmiş gibi lanse etmeye çalışan yerel yöneticilere gerekli hukuki derslerin pörsütülmeden, sulandırılmadan verilmesini bekliyorlar. Diyarbakır’ın da, Türkiye Cumhuriyetinin bir vilayeti olduğunu ve başkalarına tahsis edilecek bir tek çakıl taşının dahi bulunmadığının kesin, net ve etkili bir biçimde bazı ihanet destekçisi siyasetçilere izah edilmesini bekliyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinden şehit cenazelerinde “kanı yerde kalmayacak” türünden beylik sözler sarf etmek yerine daha ciddi icraatlar yapılmasını bekliyorlar. Güney sınırlarımızın hemen ötesinde ABD kırıntıları ile beslenip palazlandırılan çomarların her fırsatta Türkiye’ye dil uzatmalarına Türkiye Cumhuriyetine yakışan bir üslupla cevap verilmesini ve tekrarı halinde dillerinin kesileceğini siyasi kıvırtmalarla dolu laf kalabalıkları ile değil, açık, net ve Türk milletinin de anlayabileceği kelimelerle ifade edilmesini bekliyorlar.

Türk Milletinin ve Türk devletinin millî ve manevi değerlerine sahip çıkamayan, Milletimizin kutsal bildiği değerlerini AB’nin ve sözde “Stratejik müttefik” oldukları ileri sürülen ABD’nin karanlık emellerine feda etmeye çalışanların daha fazla iktidarda kalmalarını ve daha yüksek rakımlı yerlere tırmanmalarını istemiyorlar.

Türk milleti, ecdat yadigârı olan Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yabancı güçlerin etkili ve yetkili duruma geçmelerine çanak tutanların bu aziz milletten özür dileyerek köşelerine çekilmelerini ve artık Türkiye’nin Türk Milletinin gerçek temsilcileri tarafından temsil edilmesini bekliyorlar… 

 

ÇİNLİLERİN BEBEK KATLİAMI VE 4’ÜZ

BEBEKLERİN AKIBETİ 

13.04.2007

İşgal altındaki Doğu Türkistan’da Çin istilacılarının Doğu Türkistan halkı üzerinde uyguladıkları en dehşet verici ve insanlık dışı uygulamalarından biri yıllardır kesintisiz olarak sürdürdükleri gizli ve aleni soykırım uygulamalarıdır.

Şehirde yaşayanlara bir çocuk, kırsal bölgelerde yaşayanlara 2 çocuk sahibi olabilme hakkı tanıdıklarını ilan eden Çin devleti, bu kotanın dışına çıkmış olan Doğu Türkistanlılara yönelik çok ağır sosyal, fiziki, psikolojik ve maddi cezalar vermektedirler.

Belirlenen sınırlamaların dışında hamile kalmış olan Doğu Türkistanlı kadınlar ister istemez hamile olduklarını ve doğumdan sonra da bebeklerini Çin hükümetinin görevlilerinden gizlemek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Konu ile ilgili olarak Çin devletinin görevlendirdiği sözde sağlık görevlileri ise, seyyar karavanlarla köy, kasaba ve mezralarda köşe bucak dolaşarak, tespitler yapmakta ve hatta bu tespitler için de özel ihbarcılar kiralamak suretiyle amaçlarına ulaşmaktadırlar.

Kota dışı hamile kalan kadınların tespit edilmiş olması halinde çıplak ayaklı ve hiçbir eğitim düzeyi olmayan sözde sağlık görevlilerince zor kullanılarak karavanlara alınıp kaç aylık hamile olduğuna bile bakmaksızın hemen oracıkta son derece sağlıksız şartlar altında ameliyata alınmaktadırlar.

 Bu sözde ameliyatlar esnasında bebekler öldürülmekte, anne ise kendi kaderine terk edilmekte ve üstüne üstük bu mağdur aileye birde para cezası kesmektedirler. Söz konusu ameliyat ya da sözde kürtajdan sonra evine bırakılan bu kadınların çoğu gerekli ve zaruri olan sağlık hizmetlerinden mahrum kaldıkları için kısa zaman sonra hayatlarını kaybetmekte, ya da sakat kalmaktadırlar. Bebeklerinin acısına dayanamayan bu kadınlar arasından kendi canlarına kıyanlar bile olmaktadır.

Son derece zor şartlar altında da olsa dünyaya gözlerini açmaya muvaffak olan ve yaşama şansını elde eden kota dışı çocuklar ömür boyu Çin işgal yönetimi tarafından “Kara nüfus” olarak yaftalanmakta ve yok sayılmaktadırlar. Bu çocuklar nüfusa kayıtlı olmadıkları için okula gidemezler, sağlık hizmeti alamazlar, iş bulamazlar. Ve daha bunlara benzer birçok sıkıntı ve perişanlıklar içerisinde gayrimeşru sahalarda kaybolup giderler…

“Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi” tarafından yeni yayınlanan bir haberin içeriğinden öğrendiğimize göre, işgalci Çinlilerin “Doğum Kontrolü” ve “Nüfus Planlaması” adı altındaki vahşi ve insanlık dışı uygulamalarını zirveye çıkarttıkları bir dönemde Doğu Türkistan’ın Kargalık nahiyesinin Hanerik yerleşim birimindeki Mettursun Musa’nın Amine Ablet ismindeki eşi geçtiğimiz Kurban bayramının ikinci günü 2 kız ve iki erkek olmak üzere 4’üz bebek dünyaya getirmiştir. Fakat Çin hükümetinin koyduğu kotaya uymadıkları için cezaya çarptırılacakları korkusu ile 75 gün boyunca bu bebeklerin dünyaya gelişlerini hemen her ketsen gizli tutmak zorunda kalmışlardır.

Sekiz yıl önce bir çocuk sahibi olan ve şu anda 28 yaşına girmiş bulunan Amine Ablet ismindeki bu doğu Türkistanlı anne geçen yıl tekrar hamile kalmış olup, geçirilen Kurban bayramının 2. günü ani olarak sancılanmış ve eşi Mettursun tarafından hastaneye kaldırılarak doktora gösterilmiştir. Muayenen eden doktor bebeğin daha 8 aylık olduğunu ve doğuma biraz daha zaman olduğunu söyleyerek Amine hanımı evine gönderdikten 15 dakika sonra Amine Ablet evde doğum yapmış ve 4’üz bebek dünyaya getirmiştir.

Çin hükümeti yetkililerinden ancak 75 gün gizlenebilen bu bebeklerin varlığı sonunda ortaya çıkmış olup bu bebeklerin anne-babası şu anda büyük endişe içerisindedir. Bütün Doğu Türkistan sathında Çin işgal idaresinin yıllardır uygulamakta olduğu bebek katliamının asıl amacı Doğu Türkistanlıları tedrici olarak bir soykırıma uğratmaktır. Bu 4’üz bebekleri ve ailesini nasıl bir akıbetin beklediğini ise tahmin etmek o kadar güç olmasa gerek…

 

TÜRK VATANSEVERLERİNİN BEKLENTİLERİ

12.04.2007

Türkiye’deki gerçek vatanseverlerin Türk devletinden (Hükümetlerden değil) beklentileri “AB ve ABD hayranı” olanlarınkinden, Türklüğü değil “Türkiyelilik” kavramını kabul edenlerinkinden ve ne demekse “Dünya vatandaşı” olanlarınkinden çok daha farklıdır.

Çünkü yukarıda sıraladığımız kesimlerin toprak, vatan, bayrak, tam bağımsızlık, millî birlik ve bütünlük gibi kavramlara oldukça yabancı oldukları zaman, zaman ortaya attıkları “parlak” fikirlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Onlar bazen Ermeni’den çok ermeni, Arap’lardan çok Arap, Amerikalıdan çok Amerikalı olduklarını ifade ederler. Onlara göre Bayrak, herhangi bir bez parçasından farklı bir şey değildir. Vatan toprağı, onların değerlendirmelerine göre dedelerinden kendilerine miras kalmış olan her hangi bir arazi parçası olup gerektiği zaman para karşılığında satılabilir bir metadır. 

Onlar, millî kimlik buhranı içinde kıvranan ve kendilerini hiçbir millete tabii olarak görmeyen güruhlardır. Onlar sözde “hümanizm” çatısı altına sığınan ama çıkarları söz konusu olduğunda insan haklarını rahatlıkla çiğneyip geçebilen “iş bilir uyanıklar”dır.

Bu gün ülkemizin içinde bulunduğu bin bir türlü olumsuzlukların mimarları da bu “iş bilirler” dir.

Fakat Türkiye’de yıllardır devletçilik gelenekleri, vatanseverlikleri, ülke yönetimindekilere (onların siyasi ve şahsi kişiliklerine değil devleti temsil ettikleri için) olan saygıları sebebiyle sabır, tahammül, tevekkül ve sükûnetle meselelere çözüm üretilmesini bekleyen gerçek vatanseverler her geçen gün biraz daha mağdur edilmeye devam ediliyorlar.

“Dünya vatandaşlığı”nı ve “Türkiyeli” olmayı benimseyenler giderek Türkiye’de birinci sınıf vatandaş durumuna geçerken, Türk olmak veya Türkiye’yi sevmek ise neredeyse suç sayılır hale getiriliyor. Anayasamızın değiştirilemez ve hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan maddeleri sulandırılmaya çalışılır hale geldi.

Türk vatanseverleri artık kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten kurtulmak istiyorlar, bu ülkede artık millî- manevi değerlere sahip çıkmanın ve “Türk’üm” demenin suç sayılmamasını istiyorlar. Şehitlerine “kelle”, İmralı daki bebek katiline “sayın” diyenlerden ve “Türkiye’de Kürt Sorunu Vardır” diyerek karmaşa yaratanlardan Türk milletini tatmin edecek ve kıvırmalardan uzak açıklamalar bekliyorlar.(tabii açıklayacak kelime bulabilirlerse)

Bebek katilinin dolaylı yollarla ülke gündemine mesajlar yollamasına mani olunmasını istiyorlar. İkide bir Diyarbakır’ı başka bir devletmiş ve orada yaşayan halkı da başka bir milletmiş gibi lanse etmeye çalışan yerel yöneticilere gerekli hukuki derslerin pörsütülmeden, sulandırılmadan verilmesini bekliyorlar. Diyarbakır’ın da, Türkiye Cumhuriyetinin bir vilayeti olduğunu ve başkalarına tahsis edilecek bir tek çakıl taşının dahi bulunmadığının kesin, net ve etkili bir biçimde bazı ihanet destekçisi siyasetçilere izah edilmesini bekliyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinden şehit cenazelerinde “kanı yerde kalmayacak” türünden beylik sözler sarf etmek yerine daha ciddi icraatlar yapılmasını bekliyorlar. Güney sınırlarımızın hemen ötesinde ABD kırıntıları ile beslenip palazlandırılan çomarların her fırsatta Türkiye’ye dil uzatmalarına Türkiye Cumhuriyetine yakışan bir üslupla cevap verilmesini ve tekrarı halinde dillerinin kesileceğini siyasi kıvırtmalarla dolu laf kalabalıkları ile değil, açık, net ve Türk milletinin de anlayabileceği kelimelerle ifade edilmesini bekliyorlar.

Türk Milletinin ve Türk devletinin millî ve manevi değerlerine sahip çıkamayan, Milletimizin kutsal bildiği değerlerini AB’nin ve sözde “Stratejik müttefik” oldukları ileri sürülen ABD’nin karanlık emellerine feda etmeye çalışanların daha fazla iktidarda kalmalarını ve daha yüksek rakımlı yerlere tırmanmalarını istemiyorlar.

Türk milleti, ecdat yadigârı olan Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yabancı güçlerin etkili ve yetkili duruma geçmelerine çanak tutanların bu aziz milletten özür dileyerek köşelerine çekilmelerini ve artık Türkiye’nin Türk Milletinin gerçek temsilcileri tarafından temsil edilmesini bekliyorlar…

 

SIĞ SİYASİ TARTIŞMALARIN SIRASI DEĞİL

 10.04.2007

Türkiye geçmiş dönemlerde yaşadığı siyasi iktidar mücadelelerinden çok daha farklı bir süreç yaşıyor. 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda siyasi partiler arasında insanı fazla tedirginliğe sürüklemeyen ve ülkemizin siyasi istikrarı ve geleceği adına fazla kaygılandırmayan çekişmeler yaşanırdı. Siyasi partilerin tek başlarına iktidar olabilme adına gösterdikleri çabalar her demokratik ülkede olması gerekenlerin dışında bir portre çizmiyordu.

İçinde bulunduğumuz dönem, “11 Eylül” olayının dünya istikrarının bundan sonraki geleceğine çok önemli etkiler yapacağı ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, olamayacağı konusunda görüş ileri süren yorumcuları fazlasıyla haklı çıkartmaktadır. Küresel güçlerin dünya coğrafyasını yeniden ve kendilerinin çıkarları istikametinde tanzim etmeye kalkışma girişimleri sonucunda özellikle Orta Doğu bölgesinde daha belirgin olmak üzere büyük kargaşa ve istikrarsızlıklar meydana geldi.

Dünyada “11 Eylül” den sonra yerinden oynayan taşların artık yerli yerine oturması ise asla mümkün görünmüyor. Bu cümleden olarak Türkiye üzerinde de ciddi oyunlar tezgâhlayan küresel güçler Türkiye’de ektikleri istikrarsızlık tohumlarının mahsullerini toplamak için sabırsızlıkla bekleşirlerken, ülkemizde iktidar olup muktedir olamayan hükümetin iç ve dış politikasının (politikasızlığının) ürettiği ve üreteceği olumsuzluklar Türkiye düşmanlarının ekmeğine yağ sürmeye de devam ediyor.

“Cibilliyet meselesi” gibi sığ ve sıradan konulara “denize düşen yılana sarılır” misali sarılan ve siyasi polemik yaratmaya yönelik çabalar içinde olan bir ana muhalefet partisinin Türkiye’nin geleceği ve siyasi istikrarının sağlanması adına ciddi bir katkı yapabileceğine hiç mi hiç ihtimal vermiyorum.

Seçim sathı mailine girmiş bulunan bir Türkiye’de bütün siyasi partiler varsa yoksa “Çankaya’ya kim çıkacak” meselesine kilitlenmiş bulunuyor. Oysaki Türkiye’nin önünde genel seçimlerde kimin tek başına iktidar olup olamayacağı gibi daha önemli bir mesele var. Başının üzerinde ve etrafında kuzgunların dolaştığı ve sırtlan sürülerinin fırsat kolladıkları şu cennet vatanımızda “havanda su döverek” ve “bir bardak suda fırtına kopartarak” geçirilecek bir saniye bile yoktur, olmamalıdır…

Türklüğe rahat, rahat hakaret edilebilir bir ortam oluşturmaya çalışan, Türk milletinin “Benim” diyebileceği bütün her şeyi “Babalar gibi satarım” diyerek satmaya devam eden, Türk değil “Türkiyelilik” deyimini yerleştirme gayretinde olan bir hükümetin Türkiye ve Türk milletinin yararına bir hükümet olmasından asla söz edilemez.

Her fırsatta,  ABD’nin kuklası ve tetikçisi olan çapulcu başlarını muhatap kabul ederek görüşebileceği mesajları yollayanların, Türkiye’de suni olarak bir “Kürt meselesi”nin varlığından söz ederek kamplaşmalara çanak tutanların Türk milleti ve Türkiye adına iyi niyet beslediklerinden emin olmak mümkün değildir.

Rahmi Koç’un aylık geliri ile bir asgari ücretli vatandaşın aylık ücretini toplayıp ikiye bölerek kişi başın düşen yıllık gelirin 5500 dolar olduğu şeklinde “balon” uçuran bir hükümetin samimiyetinden asla söz edilemez… Bu günkü hükümetin bu tutumları konusunda vatandaşlarımızın geneli hemfikir iken, ciddi ve hükümete alternatif bir siyasi muhalefetin olmaması ne kadar acı…

Son zamanlarda görülen o ki, ne hükümet üstlendiği büyük mesuliyetin farkında bir hükümet gibi davranıyor, ne de Türkiye’de ciddi ve Türk milletine ümit vaat edecek bir muhalefetin varlığı söz konusudur. Kimin kime ne yapmak istediği ve ne söylemek istediği çok açık ve net olarak belli olmayan bir “kör dövüşü” sürüp gidiyor. Bu durumdan istifade ile bazı dış kaynaklı piyonlar da Türk milletinin tek güvendiği kurum olan şanlı Türk ordusunu bir takım tartışmaların içine çekmeye çalışmaktadırlar. Bu ise son derece tehlikeli bir durumdur. Durumdan kendilerine vazife çıkartan ABD destekli iç ve dış kalleşler de salyalarını akıtarak Türkiye’ye dil uzatma noktasına kadar geldiler. Fakat unutulmamalıdır ki; Türk silahlı kuvvetlerinin ve Türk milletinin sabrını ölçmeye çalışma gafletine düşenler hak ettikleri dersi eninde sonunda mutlaka alacaklardır.

 

ÇİNLİNİN KARA YA DA KIZIL OLMASI ÖNEMLİ DEĞİLDİR

09.04.2007

Geçtiğimiz günlerde bana telefon eden bir dostumun bazı Doğu Türkistanlıların ABD’nin ağına düşmekte olduğunu ileri sürdüğü şikâyetlerini dinledim. Bana düşüncelerini aktarırken oldukça kaygılı olduğunu hissettiğim bu dostumun ifadelerinden anlaşıldığına göre, ABD’nin bazı Doğu Türkistan teşkilatlarına ve camiada önde gelen bazı şahıslara “Tayvan’la iyi geçinin yoksa…” tehdidin de bulunduğunu öğrendim.

Bana telefonun öbür ucundan aynen şöyle diyordu: “Bizi galiba Çin emperyalistlerinin ellerinden kurulduktan sonra bir başka emperyalistin gölgesi bekliyor. Buna ‘Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak’ denmez de ne denir. Bize geçmişte en büyük zararı veren ve bu gün Doğu Türkistan’ın Çin işgali altında olmasının zeminini hazırlayan Tayvan ile iyi ilişkiler kurmamızı istemesi neyin nesidir…?” ve devam ettiğimiz görüşmemizin sonunda ben de ister istemez kendisi ile aynı duygu ve düşünceleri paylaştığımı ve aynı kaygıları taşıdığımı belirterek bu dostumu dilimin döndüğünce teselli etmeye çalıştım.

Gerçekten de 1944 ile 1949 yılları arasında Doğu Türkistan’ın üzerine çöken en büyük kâbus Millîyetçi Çin hâkimiyeti idi. Doğu Türkistan üzerinde en  ağır tahribatların yapıldığı dönem Millîyetçi Çin dönemidir. Bu gün Doğu Türkistan üzerinde çöreklenen Komünist Çin'e zemin hazırlayan, Türk halkını âdeta uyutan ve uyuşturan, Çin milletinin temel felsefelerine ve tarihi amaç ve ihtiraslarına en büyük hizmetleri ifa edenler o dönemdeki Millîyetçi Çin hâkimiyeti olmuştur.

Millîyetçi Çin, Doğu Türkistan’ın üzerine çöreklendikten sonra Çin şovenizmini olanca kabalığı ve katılığı ile Doğu Türkistan üzerinde hâkim güç kılmaya çalıştı.

İlk iş olarak, “Doğu Türkistan halkı Çin milletinden ayrı bir millet olmayıp onun ayrılmaz bir parçasıdır.” demek suretiyle Doğu Türkistan Türklerinin de aslen Çinli olduğu safsatasını dayatmaya başladı. Ve yine “Aramızdaki lisan farkı uzun yıllar birbirimizden uzak kalmamızdandır. Bütün Türkistan halkının Çince yi öğrenmesi lâzımdır”, “Aksi takdirde kardeşlik bağlarımız kuvvetlenemez” diyerek Çin dilini yaygınlaştırma çalışmaları başlattılar.

 “Çinlileri Türkistanlı kızlarla evlendirmeliyiz böylelikle kardeşlik akrabalık bağlarımız kuvvetlenir” demek suretiyle Türklerle Çinliler ararsında karşılıklı evlenmeleri teşvik ettiler. “Doğu Türkistan çok geniş bir memlekettir. Nüfusu çok azdır bunun için Çin'den göçmenler gelmesi lâzımdır” şeklindeki Çin hâkimiyetini Doğu Türkistan topraklarında kökleştirmeye yönelik projeleri uygulamaya koydular ve bu uygulama bu gün de devam ediyor.

Mukaddes dinimizin(İslam dini) hakikatlerinden haberi olmayan cahil, makam ve mevki düşkünü sahte hocaları kullanarak, onlara önemli(!) işler, vazifeler tevdi ederek masum halkı aldatmaya çalıştılar. Bu şahsiyetsiz ve çıkar düşkünü hocalara “Çinli yöneticiler ne diyorsa doğrudur. İdarecilere karşı gelmek Allah’ın emirlerine karşı gelmek olur” fetvaları(!) verdirterek halkı sindirmeye ve miskinleşmeye doğru sürüklediler. Günümüzdeki Komünist Çin’in Doğu Türkistan üzerindeki insanlık dışı uygulamalarının asıl mimarları ve ilk temelini atanlar Millîyetçi Çinlilerdir. Çinlilerin bir atasözü vardır: “Kedinin siyah ya da beyaz olması önemli değildir, önemli olan fare yakalamasıdır.” Çinlilerin de Komünist ya da Millîyetçi olması önemli değildir. Her iki zihniyetteki Çinlinin de asıl amacı Doğu Türkistan halkını esir etmek, Doğu Türkistan'ı istilâ ederek “Sinkiang”(ilhak edilmiş topraklar) deyimini kendilerinden sonraki nesillerine miras bırakmaktır…

 

Barın Milli Ayaklanmasının 17. Yılı-2

05 Nisan 2007

Asırlar boyunca dini ve milli benliklerini korumak uğruna sayısız şehitler veren Doğu Türkistan Türkleri, aralıklarla devam eden Çin işgallerini hiçbir zaman kabul etmemiş, içlerine sindirmemiş ve bu yüzdende hiçbir zaman elden bırakmadıkları istiklal mücadeleleri sonunda sayısız şehitler vermişlerdir.