|

Gazetesi
Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri
HAZİRAN - 2007
Türk Silahlı Kuvvetleri İçimizi Ferahlattı
30.06.2007
Dünyadaki birçok milletler Türk Milletinden söz ederlerken “Ordu Millet” deyimini kullanarak isabetli bir yakıştırmada bulunurlar. Tarihte en çok devlet kuran millet de hiç şüphe yok ki, Türk milletidir. Zira yaşadıkları bütün coğrafyalarda düzenli ve hiyerarşiye dayalı bir hayat sürmüş olduklarından Türk toplum önderleri yerleştikleri bölgelerde
kendi maiyetindeki halkın güvenliğini sağlamak için ilk iş olarak sahip oldukları nüfusa orantılı şekilde düzenli savunma birlikleri oluşturmuşlardır.
Gerektiğinde Kadınların bile erlerinin yanında savaşa katıldığı millet Türk milletidir. Eski Türklerde gençlere ise, her hangi bir kahramanlık göstererek kendilerini ispat etmedikleri sürece ad verilmezdi.(Boğaç Han Destanında anlatıldığı gibi) Bu tarihi geleneğin bir devamı sayılabilecek bir davranışa da bazı Anadolu köylerinde günümüzde dahi
rastlanılmakta ve Askerliğini yapmamış olan delikanlılara kız verilmemektedir.
İlk Düzenli Türk Ordusu, Büyük Türk Hakanı Mete tarafından kurulmuştur. Bu sebepten dolayı Mete’nin Tahta çıkış Tarihi Olan M.Ö. 209 Yılı Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir.
Ordu Birliklerinde “Onluk Sistem” kullanılmaktaydı. Birlikler 10 rakamının katlarıyla gruplaştırılıyordu. En küçük birlik 10 kişiden, en büyük birlik ise, 10.000 kişiden meydana gelmekte olup,10.000 kişilik Birliklere Tümen adı verilmekteydi.
Ve yüzyıllardan beri bu güne kadar da Türk ordusu dünyanın sayılı ordularından biri olma durumunu bütün ciddiyetiyle devam ettirmektedir. Dosta güven ve gurur, düşmanlara ise korku ve endişe vermeye devam etmekte olan Türk Silahlı Kuvvetleri ne yazık ki bazı küresel Türk ve Türkiye düşmanlarının yerli taşeronları vasıtasıyla kasıtlı olarak
yıpratılmaya çalışılmaktadır. Fakat bu yıpratma girişimlerinin hepsi de Türk milletinin kayıtsız şartsız kendi ordusuna sahip çıkmasıyla boşa çıkmaktadır.
Türk ordusu bugüne kadar da Türk milletinden aldığı tam destekle zaferden zafere koşmuş asla yıpranmamış çelikleşmiş iradesiyle ve bütün haşmetiyle varlığını sürdürmektedir. Sürdürmeye de devam edecektir.
Son zamanlarda şehit cenazelerinin sıklığı ve sayısının artması Milletimizin yüreğini dağlayan hadiselerden biri olurken, Yine Türk milletinin yüreğinin sızısını azaltan ve gönüllerimize su serpen haber Türk Silahlı Kuvvetlerinden geldi.
27.06.2007 tarihinde Isparta Orduevinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Şükrü Sarıışık, ve Eğitim Doktrin Komutanı Orgeneral Orhan Yöney’in katıldığı bir basın toplantısında İlker Başbuğ’un yaptığı açıklamaya göre iç güvenlik harekatlarını gerçekleştirecek
komando tugaylarının tamamen profesyonel askerlerden oluşacağı ve terörle mücadelenin devamlılığı ve etkin hale getirilmesinin bu yolla sağlanacağı açıklaması içimizi ferahlattı.
Öyle anlaşılıyor ki; komando tugayları bundan sonra sadece muvazzaf subaylardan ve askerliği meslek olarak seçmiş uzman erbaşlardan oluşacak. Bu demektir ki; 2009 yılının sonuna kadar 2 bin -30 arası profesyonel asker terörle mücadele etmek üzere istihdam edilecek.
Bu uygulama zaten olması gerekendi. Özel yetişmiş Profesyonel askeri personeller vasıtası ile teröristlere anladıkları dilden cevap verilmeye başlanıldığında çok kısa zaman sonra görülecektir ki, Türkiye ve Türk düşmanlarının kırıntıları ile beslenen ihanet odaklarından eser kalmayacak ve darmadağın olarak kaçacak delik arayacaklardır.
Türk Silahlı Kuvvetleri bazı yabancı borazanlığı yapan sözde köşe yazarlarının ve sözde aydınların her fırsatta ileri sürdükleri gibi asla kan kaybetmeyecek, siyasallaşmayacak ve her geçen gün Türk Milletinden aldığı güçle daha güçlü olmaya devam edecektir. Alınan son karar bunun bir göstergesidir.
Tibet’in istiklâl talebi sona mı erdi?
29.06.2007
Çin işgali altında bulunan ülkeler Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan’dır. Son yıllarda Tibet’in ruhani lideri olan Dalay Lama’nın Çin’e karşı olan tutumunu Doğu Türkistanlılara örnek göstererek onun politikasını takip etmenin ayrıcalıklarından(!) ve kazanımlarından(!) söz edenler olmaktadır.
Bu yollu tavsiye ve öneriler kesinlikle Türk ve Müslüman olan Doğu Türkistanlıların milli ve dini yapılarına asa uygun değildir. Çin komünist devrimi sonrasında yani 1950 yılında Çin işgaline uğrayan Tibet önceleri Tibet’in bağımsız bir devlet olması gerektiği yolunda haklı iddialarda ve taleplerde bulundular. Fakat zaman içerisinde
Tibet’in davasına batılıların ve hemen, hemen bütün Budist âleminin desteklemeye başlamasıyla Tibet davası defalarca BM de görüşüldü ve buralarda Tibet’in lehine ciddi kararlar alındı. Fakat zaman içerisinde Dalay Lama’ya 1989 yılında Nobel ödülü verilmesinden sonra batılı devletler Tibet’in istiklal talebi ile değil özerk bölge statüsünün gerçek anlamda yürürlüğe konulmasını talep etmesini dayatmaya başladılar.
Ne yazık ki; Tibet’in efsane lideri Dalay Lama gerçekten de son yıllarda Çin Halk Cumhuriyeti devletine bağlı bir özerk bölge olarak Çinlilerle birlikte yaşamaya hazır oldukları konusunda beyanlarda bulunmaya başladı.
Dalay Lama’nın 16 Haziran 2007 tarihinde Avustralya başbakanı John Howard ile görüşmesi Çin’i oldukça rahatsız etti. Dalay Lama'nın sadece ruhani bir figür olmadığını, aynı zamanda Tibet'in bağımsızlığını isteyen siyasi bir sürgün olduğunu ileri süren Çin Avustralya ve Çin ararsındaki ilişkilerin hassaslaşacağını da ima etti.
Avustralya’da bir basın toplantısı sırasında Dalay Lama, Tibet halkının anlamlı bir özerkliğe sahip olması gerektiğini dile getirerek “Eğer Tibet halkı bir an evvel istediği özerklik statüsüne erişemezse 15 yıl gibi bir süre içerisinde Tibet kültür ve geleneklerinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu vurguladı.
İşet bu noktada Doğu Türkistan halkı ile Tibet’in lideri Dalay Lama’nın aynı kulvarda olmadıkları açık ve net bir şekilde ortaya çıkmış olmaktadır. Fakat ben yine de Tibet halkının büyük bir çoğunluğunun Dalay Lama ile aynı görüşleri paylamamakta olduğuna inanmak istiyorum. Aksi takdirde bütün dünyada ABD başta olmak üzere bin bir türlü
sömürgeciliğe yönelik entrikalar peşinde olan bazı devletlerin amaçlarına ulaşmış olmaları söz konusu olacak ve Tibet’in bağımsızlık meselesi bir takım “perde arkası” oyunlara kurban edilmiş olunacaktır…
Ne yazık ki, yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi Tibet meselesinin getirildiği noktaya getirilmeye çalışılan Doğu Türkistan meselesi Doğu Türkistan istiklalcilerini ürkütmektedir.
Çünkü Doğu Türkistan konusunda “otorite” olarak kabul edilen bazı kurum ve kişilerin “yüksek otonomi” söylemlerini dillendirerek bir takım imalarda bulunmaları insanın aklını ve midesini bulandıran bir ortam oluşturmaktadır.
Fakat biz Doğu Türkistan İstiklalcileri olarak dünyadaki hiçbir uluslar arası güç, ülke ya da odakların Doğu Türkistan’ın geleceği konusunda ahkâm kesme haklarının bulunmadığını, gelecekte Doğu Türkistan hakkında her türlü kararı vermeye yetkili merciin sadece Doğu Türkistan halkının kendisi olduğunu bir defa daha ilan ediyoruz.
Tibet halkının tek lideri olan Dalay Lama’ya Nobel ödülünün verilmesinin ardından nasıl olduysa oldu Dalay Lama’nın istek ve taleplerinde değişiklikler meydana geldi ve “özerklik” istemeye başladı.
Umarım ki; önümüzdeki yıllarda Doğu Türkistan’ın kurtuluş mücadelesinin önde gelenlerinden her hangi birine verilmesi ihtimali bulunan Nobel ödülü sonrasında Doğu Türkistan halkına da başka dayatmalarda bulunulmasın.
Eğer Tibet’in İstiklal gibi bir hedefi yok ise veya kalmamışsa o Tibetlilerin bileceği bir iştir. Ama Doğu Türkistanlıların ezelden beri bir İstiklâl hedefi var ve olmaya da devam edecektir.
Türkiye’nin Üç Ana Problemi
28.06.2007
Türkiye kamuoyunun 22 Temmuzda yapılacak olan erken (bana göre erken değil) Genel seçimine odaklandığı bir dönemdeyiz. Siyasi partilerin her biri tespit ettikleri Milletvekili adayları ile beraber halk önüne görücüye çıkmaya başladılar. Bazı partiler tarafından verilen bir takım uçuk vaatleri ibretle seyreden halk ise seçim günü hangi partiye oy
vereceğini zihninde şimdiden belirlemiş olsa da şimdilik hangi partiye oy vereceğini sır gibi saklamayı ve “gelene ağam gidene paşam” politikası uygulamayı tercih ediyor.
Siyasi Parti liderlerinin en dikkat etmeleri gereken husus ise, hiç şüphe yo ki, asla yerine getiremeyecekleri vaatler konusunda söz vermemeleridir. Çünkü Türk halkı artık başa güreşen siyasetçilerden daha tecrübeli hale geldi. İçi boş vaatlere asla itibar edeceklerini sanmıyorum.
Velhasıl şöyle ya da böyle beklenen gün gelecek ve seçimler de hayırlısı ile yapılacak ve herkesin perçemi bir kere daha gözünün önüne düşecek… Sandıktan ister her hangi bir parti tek başına çıksın, ister 2’li 3’lü koalisyonlar dönemi başlamış olsun. Seçim sonuçları nasıl tezahür ederse etsin Türkiye’nin acilen halledilmesi gereken problemleri aynı
olacaktır.
Kurulacak hükümetin kolonu ya da kolonları hangi siyasi partilerden meydana gelirse gelsin Türkiye’nin öncelikli ve acilen halledilmesi gereken meselelerini kucağında bulacaktır.
1-İktidara gelecek siyasi parti ya da partiler hangileri olursa olsun neredeyse kangrene dönüşen Kuzey Irak harekâtını bir şekilde başlatmak ve sınırlarımız içerisindeki terör olaylarının bir numaralı destekçisi ve kaynağı olan Kuzey Irakta çöreklenmiş olan melanet yuvalarını yok etmek zorundadır. Bu yapılmadan Türkiye’nin ne son yıllarda uluslar
arası arenalarda borçla borç kapatmaya çalışmak yüzünden kaybettiği saygınlığı tamir edilebilir, ne “çuval olayı”nın rövanşı alınabilir, nede sosyal ve ekonomik açılardan içeride arzulanan ve özlemi duyulan iyileşmelerin sağlanabilmesi için gerekli olan zemin ve huzur ortamı oluşturulabilir. İçeride dış desteksiz kalan terör örgütünün yok edilmesi ise an meselesi olacaktır.
2- İktidara namzet partilerin hükümet olmaları durumunda toslayacakları en sert duvarlardan biri de “işsizlik duvarı”dır. Türkiye’de yıllardan beri katmerleşerek süregelen işsizlik felaketi, siyasilerin boyunlarını büken ve iktidarsızlıklarını yüzlerine vuran en önemli gerçeklerden biridir. Kim ya da hangi siyasi Parti seçim öncelerinde ne sözler
vermiş olursa olsunlar hükümet olduklarında işsizliğin önlenmesi ya da azaltılması konusunda hiçbir başarı elde edememişlerdir.
İşsizliği önlemenin en önemli ayaklarından biri ülkemizin sahip olduğu tabii zenginlik kaynaklarının yeterince ve layıkıyla değerlendirilmeye başlanmasıdır. Yeterli yerli kaynak bulunmadan ve sürekli olarak hangi maksatlarla ülkemize geldiği meçhul olan yabancı sermaye ve yatırımcılara bel bağlamakla bir yerlere varılabilmesi mümkün değildir. Ne
pahasına olursa olsun yerli üreticilerin Çin ahtapotuna feda edilmemesi ve üretim yapmak isteyenlere mutlaka devlet desteği sağlanması gerekir.
Sanayileşmenin ve tarımsal üretimin önündeki engeller kaldırılarak her iki alanda da dışa bağımlılığa son verilmeli ve bu alanlarda milli üretim teşvik edilmelidir. Bunlar yapıldığında işsizlik belasının bir nebze olsun önüne geçilebileceği ve uzun vadede de çok olumlu sonuçlar alınabileceği unutulmamalıdır.
3-Türkiye’yi idare etmek için halkın görevlendireceği 22 Temmuz sonrasındaki hükümet nasıl oluşursa oluşsun mutlaka AB serüvenini uzun bir süreliğine buzdolabına kaldırmalı, IMF’nin eşiğini aşındırmaktan vazgeçmeli ve yüzünü Orta Asya bölgesindeki bakir Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine çevirmelidir… Böylece “at gözlüğü” ile bakmaya mahkûm edilen Türkiye kendi ufkunu kendisi mutlaka açacaktır. Çok dolambaçlı yollara sapmaya ve Türk
milletinin zihnini karıştıracak teferruatlara dalmaya gerek yok. Sadece yukarıda saydığımız bu üç husus tam manasıyla icra edilecek olursa Türkiye’yi tutabilene aşk olsun. Yeter ki, laf değil icraat yapacak Türkiye sevdalıları iş başına gelsinler…
GUANTANAMO MAĞDURU UYGURLAR VE TÜRKİYE
Soru işaretleri ile dolu “11 Eylül” olayı sonrasında İslam dinine karşı açıkça bir savaş başlatan ve bugün dünyanın birçok ülkesinde kendi “melanet projeleri” çerçevesinde iç buhranlar meydana getiren devlet ABD’dir.
Söz konusu karanlık projelerinin bir parçası olarak ta çeşitli sebeplerle Afganistan’a yakın yerlerdeki tampon bölgelerde hayatta kalma mücadelesi veren İslam dinine mensup birçok insanları “terörist” yaftalaması ile tutuklayıp yargısız infazlarla “Guantanamo” adı verilen ve yeryüzündeki ABD cehennemi sayılan hapishaneye atan ABD, şimdilerde bu
hapishaneyi tamamen kapatma temayülü gösteriyor.
Guantanamo’da sözde Müslüman ve dost ülke olarak bildiğimiz Pakistan hükümetinin ödül avcısı güvenlik güçlerinin Pakistan sınırında yakalayarak “Bunlar teröristtir” deyip ABD askerlerine dolar karşılığında teslim ettikleri Doğu Türkistan Türklerinden de 22 kişi bulunuyordu.
2003 yılında bunlardan 5 Uygur Türk’ü ABD’nin “Düşman savaşçı” suçlamasından kurularak salıverilme safhasına geldiklerinde aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 20 dünya ülkesine söz konusu Uygur Türklerini kabul etmeleri için çağırıda bulunulmuş ama hiçbir ülke kabul etmeye yanaşmamıştı. Bu Uygur Türkleri ile ırkdaş ve dindaş olmaları sebebiyle kabul
etmeme lüksü bulunmayan bir ülke olan Türkiye’nin hariciye yetkilileri ise, Çin ile olan ticaretinin zayıflayacağı kaygısıyla meseleye karşı son derece duyarsız bir davranış sergileyerek bütün Türk dünyasını ve hatta “stratejik müttefik”i olan ABD’yi bile şaşırttı.
Sonunda bu Guantanamo mağduru 5 Uygur Türk’ünü büyük bir insani davranış sergileyen Arnavutluk hükümeti kabul etti. Geriye kalan 17 Uygur’un akıbetinin ise ne olacağı meçhul…
23 Haziran 2007 tarihinde basın ve yayın organlarında yer alan haberlere göre 21. Yüz yılın yüz karası olan Guantanamo’ hapishanesinin kapatılma ihtimalinin kuvvetli olduğuna dair haberler yayınlandı. George Bush’un bu karara varmasında Laura Bush’un , ABD Başkanı’nın annesi Barbara Bush’un, Dışişleri Bakanı Condolezza Rice’ın ve Dışişleri Bakanlığı
Kamu Diplomasisi Direktörü Karen Hughes’un etkili oldukları öne sürülüyor.
Alınan bilgilere göre ABD Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Direktörü Karen Hughes’ın George Bush’a “Guantanamo Üssü, ABD’nin, İslam dünyası ve Avrupa’daki sicilinde bir leke oldu" dediği öğrenildi.
Bu günlerde kamuoyunda Guantanamo hapishanesinin kısa bir zaman dilimi içerisinde kapatılacağı konusunda ciddi bir kanaat oluştuğuna göre ve buradaki tutuklular arasında bulunan Uygur Türklerinin suçsuzlukları büyük oranda kesinlik kazanmışken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti salıverilmesi ihtimali bulunan 17 Uygur’ kucak açmaya hazırlıklı olmalıdır.
2006 yılında ferasetsizlik gösteren ilgililerin bu defa aynı hataya düşmeyeceklerine inanmak istiyorum. Çünkü bütün dünya devletlerinden önce Türkiye tarafından sahiplenmek isteyen Uygur Türklerinin gönlünde Türkiye’nin yeri daha başkadır.
Çin işgali altında tamamen yok edilme tehlikesi altında bulunan Doğu Türkistanlıların Çin boyunduruğundan kurtulmaları için hiçbir siyasi ve diplomatik girişimde bulunmayan Türkiye’nin, hiç değilse sığınacak ülke bulamadıkları için perişan durumda olan Guantanamo mağduru Doğu Türkistanlılara yardım eli uzatması beklenir.
Büyük ve güçlü devlet olmak sadece Çin’in sahte mallarından kazanılacak üç beş kuruşla zengin olmayı hedeflemekle olmuyor. Büyük ve güçlü devlet olmak yeri ve zamanı geldiğinde saygınlığını zedelememek için üç kuruşluk ticareti elinin tersi ile yitebilmekle mümkündür.
Büyük ve güçlü devlet olmak dinimizin emrettiği şekilde “yardımın ilk önce yakın akrabadan başlayarak dağıtılacağı” düsturuna aykırı davranmakla olmuyor.
Eğer Türkiye, Çin’e iade edilmeleri durumunda sorgusuz sualsiz idam edilecekleri için ABD’nin bile Çin’e teslim etmediği Uygur Türklerine sığınma hakkı verecek olursa, şundan emin olabilir ki; Özal döneminde güney sınırlarımızdan içeriye kabul ederek himaye ettiğimiz ama sonradan birçoğunun terör örgütüne katılarak Türkiye’yi sırtından hançerleyen
Peşmergelerin yaptığı gibi ihanet etmeyeceklerdir.
DÜNYA BARIŞI İÇİN EN BÜYÜK TEHDİT ÇİN
Orta Asya bölgesinde Doğu Türkistan’a komşu olan Türk devletlerinin ve hatta bütün dünya devletlerinin öncelikli ve acilen çözüme kavuşturmaları gereken vazgeçilmez meselelerinden biri Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın en tabii hakkı olan bağımsızlığına kavuşturulması meselesidir.
Bazılarının,“Doğu Türkistan’ın Çin işgali altında olup olmaması diğer dünya devletlerini ne kadar ilgilendirmesi gerekiyor?” dediklerini duyar gibi oluyorum. Bu düşünceye sahip olanlara kendi ülkelerinin de dolaylı olarak Çin tehdidi altında ve direkt olarak ta başka küresel güçlerin tehditleri altında bulunduğunu, görmek ve duymak istemeseler de
kendilerine hatırlatmak isterim.
Dünyada milletler arası barışın, demokrasinin, insan haklarının ve istikrarın korunması, muhafaza edilmesi ve kalıcı hale getirilmesinden yana olan devletler bu tavırlarında samimi olduklarını ispat etmek için, Çin tarafından zorbalıkla işgal edilmiş olan Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu duruma milletler arası hukuk kurallarını işleterek bir çözüm
bulmak zorundalar.
Milletler arası hukuk ve barış kavramları kısa ya da uzun vadede bütün dünya devletleri için olmazsa olmaz ihtiyaçlardandır. Ve herkese su ve hava kadar gereklidir. Orta Asya bölgesinde en stratejik bir coğrafi konuma sahip olan Doğu Türkistan’ın ilk defa işgal edildiği 1949 yılından sonra 1970’li yılların sonuna kadar Çin ve Rusya’nın Doğu
Türkistan’ı sahiplenme hırsı ile birbirleri ile defalarca sıcak savaşların eşiğinden döndükleri biliniyor. ABD ve Çin arasındaki ideolojik ayrılıklar sebebiyle ortaya çıkan siyasi çatışmalarda ABD her zaman “Doğu Türkistan kartı”nı ileri sürerek Çin’e karşı üstünlük sağlamaya çalıştı. Bu gün de bu durum devam ediyor.
İlk yıllarda Doğu Türkistan’ın Çin işgali altında olması ile pek ilgilenmeyen batılı devletler zaman içerisinde Doğu Türkistan topraklarının sahip olduğu ve devamlı surette Çin tarafından sömürülmekte olan doğal zenginliklerinin ortaya çıkmaya başlamasıyla bir den bire Doğu Türkistan konusu ile kısmen de olsa ilgilenmeye başladılar.
ABD kendi çıkarları gerektirdiği zaman “barış” ve “demokrasi” bahanelerini ileri sürerek kıtalar arası askeri müdahalelerle ülkeleri işgal ederken, Çin ise, askeri güç kullanarak tepki çekmek yerine sahte ve kalitesiz ürünlerini her türlü yöntemlerle dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek ülkeleri sinsice bir Çin kurnazlığı ile içeriden işgal etme
girişimi içindedir.
Ve bu durum bana göre dünya barışını tehdit eden daha büyük bir tehlikedir. Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kırgızistan ve Kazakistan hükümetleri Çin ile hiç durmadan “sınır güvenliği anlaşması”, “Ekonomik işbirliği anlaşması” vs. gibi adlar altında sözde anlaşmalarla kendi ekonomisini ve geleceğini açıkça risk altına sokmaktadır. Bu günlerde bu
ülkelerin açıkça Çin’in askeri ve ekonomik tehdidi altında bulundukları da bir gerçektir.
İleriki zamanlarda nüfus potansiyeli yönünden Çin ile rekabet edebilecek olan ülkelerden biri Hindistan’dır. Hatta son yıllarda Çin’in sözde ucuz zannedilen kalitesiz ürünlerini kesinlikle gölgede bırakabilecek türden ve ucuz ama daha kaliteli ürünleri ile Hindistan dikkatleri üzerine çekmeye başlamış bulunuyor.
Hür dünya ülkeleri gerek kendi geleceklerini uzun vadede Çin gölgesinden kurtarmak ve gerekse de gerçekten demokrasi, ülkeler arası barış ve istikrara katkı sağlamak adına olsun Çin’in işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın haklı istiklal mücadelesine destek vermek suretiyle Çin’in yayılmacılık tehdidinin önüne set çekmelidir. Aksi takdirde günün
birinde Çin tehlikesini ciddi olarak kendi eşiklerinde görmeleri kaçınılmazdır.
ÇİN BASKISI HAD SAFHADA
Müteaddit defalar Doğu Türkistan üzerindeki Çin hegemonyasının ne denli tehlikeli boyutlara ulaşmış olduğunu ve bu sürecin bütün hızıyla da devam ettiğini anlatmaya çalıştım. Esaretin bir millet üzerinde oluşturduğu sosyal, ekonomik, psikolojik ve kültürel tahribatları elbette ki anlat anlatılmakla bitmez. Hele de işgalci konumdaki devlet Çin ise
işgale uğramış olan ülke ve o ülkenin insanları için durum daha da vahim demektir.
Çin devletinin tarihten beri özellikle Türklerden intikam alma hırsı ile dolup taştığı biliniyor. Bu kin, nefret ve intikam duygusu içerisinde Doğu Türkistan’ı işgal eden Çinliler Doğu Türkistan Türkleri üzerinde uygulamadık işkence, katliam, soykırım ve asimilasyon yöntemleri bırakmamaktadırlar.
1949 yılından beri devamlı surette Çin’den göçmen getirip Doğu Türkistan topraklarına yerleştirmenin dışında Doğu Türkistan’da bir de “Bingtuen” adını verdikleri Çinli silahlı işçi ve çiftçi ordusu kurmaya yönelik girişimlerde bulunmuş ve bu gün bu birimin Doğu Türkistan üzerindeki tahakkümü had safhalara ulaşmış bulunmaktadır.
Durum öyle bir hal almış bulunmaktadır ki, Pekin’in dünya kamuoyunun daha fazla tepkisini ve dikkatini çekmemek için 1955 yılında sözde “özerklik” statüsü vermiş olmasının yada kukla yerel “hükümet” ve “yöneticiler” tayin etmiş olmasının hiçbir anlamının olmadığı “Bingtuen”in son icraatları ile bir defa daha açık ve net olarak ortaya çıkmaktadır.
Çünkü Doğu Türkistan’daki kukla hükümet yetkililerini de bir kenara yiten “Bingtuen”li Çinliler güruhu Çin’den Doğu Türkistan’a “işçi” adı altında getirmeyi planladığı Çinli göçmen getirme anlaşmasını Pekin hükümeti yetkilileri ile bizzat kendileri yapmaktadırlar.
Yani daha açık bir ifade ile Doğu Türkistan halkının ve Doğu Türkistan topraklarının kaderini doğrudan ve olumsuz yönde etkileyecek olan Çinli göçmen getirme işlerinde bile Çinli ile Çinli arasında anlaşmalar imzalanmaktadır.
Çin’in “Şinhua Haber Ajansı”nın 07.06.2007 tarihinde Gansu eyaletinin Lanzhou şehrinden verdiği haberinden anlaşıldığına göre, aynı gün Lanzhou şehrinde Doğu Türkistan’da çöreklenen “Bingtuen” adlı Çinli melanet güruhu ile Çin’in Gansu eyaleti arasında sözde “iş gücü dayanışması anlaşması adı altında bir anlaşma imzalanmış olup, bu anlaşma gereği
2007 yılı içerinde pamuk mevsiminin başlamasını müteakip 506 binden fazla Çinli “işçi” transfer edilecek. Doğu Türkistan’ın idari mekanizmalarına yerleştirilmek üzere getirilecek olan Çinlilerle beraber genel sayı 671 bin 200 kişiye ulaşıyor.
Geçen yıl yine Doğu Türkistan’da başlayacak olan pamuk mevsimini bahane eden Çin devleti Çin’den Doğu Türkistan’a 1 milyondan fazla Çinli getirmiş ve “pamuk mevsimi”nin bitiminde ise Çin’e geri dönen Çinlilerin sayısı sadece sembolik olmaktan öteye geçmemişti.
Çin’den doğu Türkistan’a çeşitli adlar altında Çinli göçmen getirme faaliyetlerine hız veren Çin hükümeti, Doğu Türkistan’daki asimilasyonu çabuklaştırmak için diğer yandan da yoksul çiftçi ailelerinin ağırlıklı olarak genç kızları çoğunlukta olmak üzere köy, kasaba ve mezralardan yalan vaatlerle ve bazen de cebir kullanmak suretiyle Çin’e Türk
çocuklarını götürmektedirler.
Anlaşılan o ki, Doğu Türkistan Türklerinin asimilasyonunu çift yönlü olarak sürdürmeye başlamışlardır. Eğitimin Çin dili ile yapılmaya başlanmış olması, karşılıklı “iş gücü fazlası” transferlerinin hızlandırılmış olması, Karşılıklı evlilikleri teşvik etmelerine rağmen genellikle bu konuda başarısız olmalarına aldırış etmeksizin teşvikte ısrarcı
olmaları, hemen hemen bütün idari mekanizmalarda söz sahibi olanların Çinlilerden oluşması, Çin dili ile eğitimin başlatılmasına paralel olarak Çince bir eseri tercüme edebilecek seviyede Çin dili bilen 15-20 yıllık öğretmenleri eğitim sahasından uzaklaştırarak Çin’den Çinli öğretmenlerin getirilmeye başlanılmış olması Doğu Türkistan’ın ve Doğu Türkistan Türklerinin çok ciddi bir yok edilme tehdidi altında bulunduklarının
açık göstergesidir.
“TÜRK MİLLETİ” DEMEK O KADAR MI ZOR?
3 Kasım seçimlerinden bu yana geçen süre içinde ve sözde “erken genel seçim” olduğu ileri sürülen ama pekte erken seçim sayılmayan 22 Temmuz 2007 seçimlerine kadarki sürede mevcut hükümetin siyasi mensupları hemen her konuşmalarında “milletimiz” telaffuzunu kullanarak birçok saf vatandaşlarımızın milliyet kavramına şaşı bakmalarını sağlamaya
muvaffak oldular.
Çünkü mevcut hükümetin başbakanının bütün milletvekillerine bu yönde ciddi bir dayatması söz konusudur. Niçin mi? Türkiye toprakları üzerinde yaşayan ve ülkenin bütün nimetlerinden sonuna kadar yararlanan ama kendilerini Türk milletine mensup olarak kabul etmeyenlerin oylarına ve teveccühlerine mazhar olabilmek için…
Üzerinde yaşadığımız bu kutsal vatan topraklarının vatan olabilmesi Türk milleti ile omuz omuza kanlarını ve canlarını feda eden insanların torunlarından bazı aymazlar ve ihanet odakları atalarına kurşun sıkan Türkiye ve Türk düşmanlarının torunlarının oyunlarına gelerek bölücülük yapma gayreti içindedirler. Bir insan kendisini hangi millete mensup
olarak görüyorsa o millettendir. Ve besledikleri menfur emelleri kursaklarında kalacak, avuçlarını yalayacaklardır. Türk milletinin en son ferdi nefes alıp verdikçe aziz Türk milletinin Türk ve Türkiye düşmanlarına uşaklık eden hainlere bırakacağı bir tek çakıl taşı dahi yoktur.
Bu cennet vatana nankörlük edenleri kimler cesaretlendiriyorlar biliyor musunuz?! Sadece Siyasi kaygılarla üç beş hain’in oyuna göz diken ve onlardan medet umarak “Türk milleti” yerine “Milletimiz” demeyi tercih edenler ve dağlarda Mehmetçiğimize kalleş tuzaklara kurarak kurşun sıkan teröristleri düz ovada siyaset yapmaya davet edenler…
Türkiye, adı üzerinde Türk vatanı olduğuna göre “Milletimiz” kavramının içini neden “Türklük” ile doldurmazlar? İşte bu yavan davranıştan cesaret alan hainler de her türlü kötülüğün kapılarını ardına kadar açmaya çalışmaktan geri durmamaktadırlar. Ne olur üç beş çapulcunun oyu eksik olsa? Ne olur siyaseti bu kadar ayağa düşürmeseniz?
Ne olur bu çilekeş milletin yaralarına tuz basmayı sürdürmeseniz??
Ben bu yüzden son yıllarda “Türk Milleti” yerine kaim olmak üzere “milletimiz” kavramını kullanmayı tercih edenlere hiç hoşgörülü davranmak içimden gelmiyor gelmez de…
“Milletimizin…” diyerek söze başlayan ve kendilerinin hangi milletten olduklarını gizleyecek kadar tabansız olanlardan hazzetmiyorum.
“Bu milletin…” diyerek söze başlayan ve birilerine “bakın ben sizi üzmemek ve kırmamak için hangi millete mensup olduğumu bile açıklamıyorum” mesajı verenlerin iyi niyetli olduklarına ihtimal vermiyorum.
“Milletimin çıkarları…” diyerek söze başlayan ama kendisinin siyasi çıkarlarını Türkiye’nin ve Türk milletinin çıkarlarının önüne geçirenleri sevmiyorum.
Siyasetin sadece bir araç olduğunu unutarak “oynamakta maksat ütmektir” mantığı ile Türk milletinin milli ve manevi değerlerini siyasette “başarı” elde etme uğruna rencide edenleri not defterimin bir kenarına kaydediyorum.
“Mızıkçı çocuklar” misali her türlü hizipçiliği kendisi çıkarttıktan sonra tribünlere dönerek milletin acıma duygularının netice vermesini bekleyenleri dürüst ve mert bulmuyorum.
Türk milleti tarih boyunca himayesi altında barındırdığı ve Türk milletine mensubiyet duygusu taşımadığı gibi ihanet içinde olan milliyetsizlerden çok zararlar gördü. Artık bu gidişata “dur” demenin zamanı geldi geçiyor. Önümüzdeki seçimler Türklük gurur ve şuuru İslâm ahlâk ve fazileti ile hareket edecek olanların zafer günü olmalı ve
TÜRK kimliğini hasıraltı etmeye çalışarak Türkiye ve Türk düşmanlarının değirmenine su taşıyanlardan kurtulmalıdır.
“ÖNCE İKTİSADİ KALKINMA” DİYE DİYE
Bir ülkenin hayat damarlarından biri hiç şüphe yok ki; iktisadi yeterliliktir. Bu gerçeği kabul etmemek ciddi bir aymazlık olur. Fakat ülkenin selamete erişmesinin birinci şartı olarak ta sadece iktisadi kalkınmaya öncelik vermek ise ayrı bir düşüncesizliktir.
Ülke ekonomisinde kalkınma sağlamak adına Akılcı ve gerçekçi politikalar uygulayamayan ferasetsiz idareciler ise kendi noksanlıklarını ve yetersizliklerini kolaycılık yolu ile aşmaya çalışırlar. Ne yaparlar? “Savurgan mirasyedi evlât” gibi hazırı satarak geçinirler bir süre. Türkiye’nin bu gün içine düştüğü buhran ortamının sebebi de işte bu
ferasetsiz düşünce yapısının eseridir.
Öteden beri görüşlerini paylaşmadığım bir kurum olan ve Türkiye’nin AB üyeliği konusunda çok iştahlı bir tutum sergileyen, bütün meselelere hep ekonomik pencereden bakarak batılıların eline koz üstüne koz veren TÜSİAD gibi bir derneğin başkanı bile çıkıp, "Ülkenin güvenliği söz konusu olduğunda ekonomiden söz edilemez" diyor. TÜSİAD’ın bu
söylemini nasıl değerlendirdiği konusunda başbakan’a sorulan soruya başbakan da kalkıp “öyle demişlerse yanlış söylemişler” mealinde bir cevap vermek suretiyle “Ülke güvenliği söz konusu olduğunda birinci öncelik yine iktisadi kalkınmadır” anlamı taşıyan bir tavır sergiliyor.
Adama sormazlar mı, mademki “ülkede iktisadi kalkınma sizin için bu kadar önemliydi o halde neden aradan geçen 5 yıl zarfında Türkiye ekonomisinin düze çıkartılması konusunda ciddi, sanal olmayan ve gerçek bir kalkınma sağlamaya muvaffak olamadığınız gibi ülkeyi iç ve dış borç batağına sürüklediniz?” diye.
Fakat aklıselim insanlar biliyorlar ki sadece hazine arazilerini yabancılara pazarlamakla ve “Benim vazifem bu ülkenin başbakanı olarak pazarlamaktır” diyerek güzel ülkemizin nesi var nesi yok yabancılara satmakla ülke ekonomisinde her hangi bir kalkınma sağlamak mümkün değildir.
Türkiye’nin bu gün içinde bulunduğu sıkıntılı ortamın mimarları olan hükümet yetkilileri ne yazık ki “taşı havaya atıp altına başlarını uzatarak” aldıkları kaçınılmaz sonuç karşısında da milletin karşısına çıkıp “mağdur” rolü oynamaktadırlar. Alavere-dalaverenin de bu kadarına pes doğrusu…
Ne yazık ki, ak gönüllü, vefakâr ve cefakâr halkımız da süslü ve duygu sömürüsü yapmaya yönelik söylemlere bir defa daha aldanma temayülü göstermektedir. Türkiye’nin bu gün içerisinden geçmekte olduğu “bilinmezler tüneli”ndeki en önemli problemin terör sorunu olduğu bütün Türkiye kamuoyunca çok iyi bilinmesine rağmen hükümet yetkilileri hala
milletin karşısına çıkıp olmayan ve bir türlü gerçekleştiremedikleri ve bu zihniyetle de asla gerçekleştiremeyecekleri bir iktisadi kalkınmanın önceliğinden dem vurmaktadırlar.
İş başında kaldıkları 5 yılın sonunda bu gün dahi çöplüklerden yiyecek toplamaya çalışan insanlar varsa, işsizlik süvarisi had safhalara doğru doludizgin at koşturuyorsa, iç ve dış borçlar artık bundan sonra iktidara gelecek olan siyasetçilerinde öyle bir iki dönemlik başarılarla dolu dönemde dahi kolay kolay içinden çıkamayacağı bir safhaya
getirilmişse, hangi yüzle ve hangi “iktisadi kalkınmışlıktan” söz ederek oy isteyebiliyorlar?
Şunu artık bütün milletimiz biliyor ve görüyor ki, güvenliği sağlanamamış bir ülkede iktisadi kalkınmadan asla söz edilemez. Artık mevcut siyasi iktidarın başbakanı tarafından “çetelesi” tutulan ve inanılmaz çelişkilerle dolu iç ve dış terörist sayısının da ne olduğunun hiçbir ehemmiyeti kalmamıştır. Siyaset kurnazlarının ABD’nin isteği
doğrultusunda Kuzey Irak’a yapılması muhtemel Askeri harekâtı seçim sonrasına tehir ederek durdurma girişimlerinin olduğu gayet açıktır. Başbakan’ın son olarak dile getirdiği ve birbirini tutmayan terörist rakamları vererek “önce içerideki teröristleri halledelim” söyleminden, terör örgütünü besleyip palazlandırmakta olan ABD, Barzani Talabani ve İmralı’daki eli kanlı terörist başlarının ne kadar büyük keyif
aldıkları çok açık bir biçimde kendisini gösteriyor.
Milli güvenliği tehdit ve tehlike altında olan bir ülkede “yangından mal kaçırır” gibi seçimle yatıp seçimle kalkarak hala “önce iktisadi kalkınma” diyerek gırtlak yırtmanın mantığını anlamak mümkün değil doğrusu…
ÇİN ÇETELERİ TARAFINDAN KAÇIRILAN PERHAT’IN
HİKÂYESİ
16.06.2007
Çin karakterini yansıtan tezahürlerden biri olan çocuk kaçırma olayları işgal altındaki Doğu Türkistan’da her geçen gün artmaktadır. Benim doğduğum yer olan Yarkent’(Yeken) ten Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi vasıtasıyla yeni aldığım bir haber Türk çocuklarının Çinliler tarafından Çin’e kaçırılarak karanlık işlerde kullanılmakta olduklarının açık bir örneğini teşkil etmektedir.
12.04.2007 tarihinde Yarkent’te evinin önünde oyun oynamakta olan 11 yaşındaki Perhat isimli bir çocuk, yanına yaklaşan karanlık yüzlü bir takım Çinlilerce ilaçlı mendille bayıltılarak kaçırılıyor. 5 gün boyunca bir evde alıkoyduktan sonra trenle Çin’in Nanjin bölgesine götürülüyor. Orada Perhat’la hemen, hemen aynı yaşlarda olan 20 küsur Doğu Türkistanlı çocukla beraber bir evde balık istifi gibi
yatırılıyorlar. Çinlilerden oluşan bir çocuk çetesinin eline düştüğünü anlayan Perhat gördüğü eziyetlere diğer çocuklarla beraber katlanmaya çalışıyor. Çocukların yattıkları yer üzerinde hiçbir şey bulunmayan çıplak zemin olup, geceleri üzerlerine paramparça bir hale gelmiş bir battaniye örtülüyor. Üç guruba ayırdıkları çocuklara büyük yaştaki Çinli çete üyeleri hırsızlık, yankesicilik ve gasp yöntemleri öğretiyorlar.
Her gün sabah saat 4 civarında bir çete üyesi Çinli bu çocukları çarşıya-pazara hırsızlık ve yankesicilik yaptırmak için “iş”e çıkartıyorlar. Her çocuğun bir gün boyunca 2000 Yuen para “kazanma” yükümlülüğü bulunuyor. Çocuklardan ancak “vazifesini” yerine getirenlere uyuyabilme izni veriliyor. “Yükümlülüğünü” yerine getirmeyen çocukları ise aç ve susuz bırakarak sabaha kadar kırbaçla dövüyorlar.
Yarkentli Perhat Nanjin’e götürüldükten 4 gün sonra çete başları tarafından tek başına yankesicilik yapmaya zorlanmış. “Vazifesini” yerine getiremeyen Perhat gün boyu aç susuz ve gece de sabaha kadar uykusuz bırakılarak kırbaçlanmıştır. 03.05.2007 günü onu çete reisi olan Çinli çarşıya yiyecek almaya gönderiyor. Perhat bu fırsattan istifade ederek doğruca Nanjin Tren istasyonuna giderek trene binip
kaçarak Ürümçi’ye gelmiş. Yanında parası da olmadığından memleketine dönme imkânı bulamıyor ve orada sokaklardan boş şişe ve kağıt toplayarak satıp hayatta kalmaya çalışıyor.
08.06.2007 günü Enver adındaki bir Uygur polisle karşılaşıyor ve bu polis Perhatı alıp evine götürdükten sonra ailesini arıyor, buluyor ve telefonla haber veriyor. 12.06. 2007 günü ise Perhat’ın annesi Ürümçi’ye gelerek oğluna kavuşuyor.
Doğu Türkistan’a yönelik olarak işgalci Çin devletinin uygulamakta olduğu Çinli göçmen getirme olayına paralel olarak Çinlilerin Doğu Türkistan’da meydana getirmekte olduğu ahlaksızlık, cinayet, gasp, hırsızlık, uyuşturucu kullanımı ve alım-satımı gibi her türlü sosyal facialar giderek çoğalmaktadır. Bununla da yetinmeyen Çin devletinin bazı yetkilileri de organ mafyasına hizmet etmekte ve bu yolla para
kazanmaktadırlar. Yukarıdaki gibi ani olarak kaybolan Türk çocuklarının bir kısmının da organlarının çalınarak dış ülkelerdeki uluslar arası organ tüccarlarına satıldığı ile ilgili bilgilere ulaşılmaktadır.
Bu duruma göre Çin’e kaçırılan ama, kendi imkanları ile Doğu Türkistan’a kaçıp gelebilen Perhat’ın oldukça şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Doğu Türkistan’da nice Perhatlar, Adil’ler, Hüseyinler Çin mafyalarının hışmına uğrayarak ya hayatlarını kaybetmekte, yada karartılmış ve kararmış bir hayatın yükünü ömür boyu çekmeye mecbur olmaktadırlar...
DOĞU TÜRKİSTAN’DA DÖRDÜZ BEBEKLERİN DRAMI
15.06.2007
Yüce yaratıcının överek yarattığı insanların, sahip oldukları en değerli varlıkları ve manevi hazineleri evlatlarıdır. Onlara iyi bakabilmek, sağlıklı, eğitimli ve iyi birer insan olarak yetiştirebilmek ve onlara iyi bir gelecek hazırlayabilmek ebeveynlerin öncelikli hedefleridir.
Tabii ki bunlar imkânlar muvacehesinde ulaşılabilecek hedeflerdir. Ama her şeyden önce ülke yöneticilerinin yeni doğan bebeklere insanca yaşayabilecekleri bir ülke ve şartlar sunmaları gerekir.
Muhterem okuyucularım! Bu günkü yazımda Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık dramlarından, insanın canını acıtacak, insani duygularını kaybetmemiş, vicdan sahibi kişileri insanlığından utandıracak bir kesit sunmak istiyorum.
Yer Doğu Türkistan’ın Kargılık İlçesinin Han’erık çarşısı. Burada yaşayan Mettursun Musa ve Amine Ablet isimlerindeki karı- kocanın Allah’ın lütfü ile dördüz bebekleri dünyaya geliyor. Kurban bayramının 2. günü yoksulluk sebebiyle hastane yerine evde doğum yapan 28 yaşındaki Amine Ablet ve eşi dördüz bebeklerini 75 gün boyunca evde gizliyorlar. Çünkü Çin işgal idaresinin getirdiği doğum yasağına
uyulmamış olması söz konusudur ve bu durumun Çin hükümeti tarafından öğrenilmesi demek bu ailenin hayatının tamamen karartılması anlamına gelecektir.
Sonunda evden gelen bebek ağlamalarının duyulmasıyla beraber durum komşular tarafından öğrenilir ve bir şekilde Çin hükümeti yetkililerinin kulağına kadar gider. Türk nüfusuna yönelik olarak asimilasyon ve soykırım amacı güden işgalci Çin yönetimi bir çocuktan fazlasına izin vermemekte ve birden fazla çocuğa hamile olan Türk anneleri tespit edilmeleri durumunda zorla kürtaj ya da ameliyat edilerek
bebekleri öldürülmektedir. Anneler de son derece sağlıksız seyyar karavanlar içerisinde yapılan müdahaleler sebebiyle ölmekte ya da sakat kalmaktadırlar.
Dördüzlerin babası olan Mettursun Musa işsiz bir kişi olup kendi çabası ile odun toplayıp satarak geçinmeye çalışıyorlar. Bu aile kayınbaba, Kayın valide ve diğer akrabalar olmak üzere 16 kişinin bir arada yaşadığı bir aile olup hiçbir devlet yardımı da alamamaktadırlar. Bebekler büyüdükçe masrafları da artmakta ve Çin hükümeti tarafından dışlanan bir aile olması sebebiyle de çocuklara süt alacak
imkânları dahi olmamaktadır. Bu sebeple başka vilayetlere giderek hayatlarını kazanma arayışı içine giren aile dört çocuğunu yanlarına alarak 5 Haziran 2007 günü Ürumçi’ye gitmişler fakat otelde bile kalacak paraları ve oralarda bir tanıdıkları da olmadığından 4 çocukla birlikte sokakta kalmışlar. Gelen geçen onlara sadaka vermeye başlamış. Bu durumu gören ve bebeklerin içler acısı durumuna yüreği sızlayan iki kardeş bu
aileyi evlerine almışlar.
Dördüz bebeklerin dramları bununla da sona ermiyor. Söz konusu aileye misafir edilmelerinden bir gün sonra Kargalık- Han’erık taki babasının ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen Mettursun Musa iki gün sonra dönmek üzere memleketine gidiyor. Böylece 4 çocukla tek başına kalan Amine Ürümçi sokaklarında dolaşıyor ve kendisine verilen sadakalarla ayakta kalmaya çalışıyor.
Son derece zor şartlar altında ayakta kalmaya çalışan Amine, Türk ve Müslüman olmanın gururu içerisinde şunları söylüyor: “Şu anda hava soğuk değil, dışarıda kalsam da fark etmez, iki gün sonra çocukların babası gelecek, gerçi geleceğim karanlık gözükse de, çocuklarım için burada kalıp para kazanarak onları yüksek okullarda okutacağım. Çocuklarım bizim yaşadıklarımızı yaşamasınlar …”
Günümüzde dünyanın demokratik ülkelerinde ikiz doğum yapan anneler ve onların bebeklerine devletin özel destekleri söz konusudur. Onlara her türlü sosyal haklar tanınmakta ve belirli bir zamana kadar her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmaktadır.
Amine hanım ve dördüz bebeklerinin karşılaştıkları durum bir çok dünya devletlerinin maddi çıkar uğruna adeta mahkûm oldukları “dünya devi” Çin’in aslında ne kadar cüce, ne kadar insanlık düşmanı ve ne kadar Müslüman Türk düşmanı bir devlet olduğunun açık bir göstergesidir.
14.06.2007
Son günlerde eline geçirdiği her fırsatta Türk milliyetçilerine saldırmayı marifet sayan ve tam bir kışkırtıcılık sergileyen Turgay Güler ismindeki yazar, son zamanlarda ciddi bir artış gösteren şehit cenazeleri sırasında Şehit yakınlarının acılarını paylaşmak, terörü ve teröre direkt ya da endirekt şekilde destek verenleri lanetlemek, Türk milletinin sabrının artık daha fazla zorlanmaması gerektiğini
ifade etmek için çeşitli türde attıkları sloganlarla duygularını ve öfkelerini dile getiren insanlardan oldukça rahatsız olmuş görünüyor.
“Şehit cenazelerinde siyaset yapılıyor” diyenlerden biri de bu yazar ama bakıyorsunuz yazdığı yazılarda en büyük ve en tehlikeli kışkırtıcılığı kendisi yapmaktadır. Yazarın 12.06.2007 tarihli yazısında sıralamış olduğu “Herkes şu soruları kendi kendine sormalı:”şeklindeki soruları şöyle:
Adnan Menderes’i kim astı?
Turgut Özal’ın canına kim kastetti?
Erdoğan’ı kim yok etmek istiyor?
Cumhuriyet mitinglerini kim tertipledi?
Ve son bir soru. Belki de en can alıcısı;
“Seçim sürecinde her ile bir şehit cenazesi bir proje mi?”
Bu soruların ilk dördü zaten her kesin kendince cevabını bildiği ve klasikleşmiş sorular. Fakat bu gayet sıradan soruların arasına sıkıştırılan sonuncu soru yani “Seçim sürecinde her ile bir şehit cenazesi bir proje mi?” şeklindeki soru açıkça bir kışkırtıcılık
ve iç kargaşaya davetiye çıkartan bir soru olma özelliğini taşıyor.
Matrix filmindeki Neo karakterinin aslında Hz. İsa’yı karşıladığını söyleyen Turgay Güler, kendi deyimi ile “Dik duruşa ve onurlu bir mücadeleye karşı hiçbir gücün ayakta kalacağına inanmıyorum” ifadesini kullanıyor. Ama ne yazık ki bu yazar söz konusu olan
sorusu konusunda cesur davranmayarak “dik durma” ve “onurlu bir mücadele” söylemlerine aykırı bir şekilde sorusunu muğlâk bırakmayı tercih etmiştir. Oldukça dehşet verici bir yorum olacak ama o menfur sorudan kendimce çıkarttığım anlamı teyit için birkaç dostuma
aynı soruyu sordum onlarda üç aşağı beş yukarı benim yorumuma yakın anlamlar ifade ettiğini söylediler. Yazara göre, “Şehit cenazeleri AKP hükümetini seçim sürecinde köşeye sıkıştırmak isteyen bir güruh tarafından özel bir proje çerçevesinde özel olarak servis ediliyor” anlamı içeriyor.
Söz konusu yazarın birkaç gün önceki “Bir Asker Şehit Düştüğünde Lambaları Sabaha Kadar Sönmeyen Parti! ...” adlı yazısı ile “5. Soru” yu ilişkilendirdiğinizde yazarın ciddi bir
kışkırtma içinde olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Sözde İslami kisve altında kalem oynatan bu yazarın vatanın bölünmez bütünlüğü, Türk milletinin birlik ve beraberliği, Milli refleks ve milli hassasiyetlerin canlı tutulması gibi kavramlara açıkça karşı olduğu anlaşılmaktadır.
Şehit cenazelerinde teröre duyulan öfke sebebiyle insanların doğal deşarj olma eylemlerini terör örgütünün menfur cinayetlerinden daha fazla önemseyen ve diline dolayan bu yazar sadece Türk milliyetçilerine olan garez ve düşmanlığının gereğini yapmak için siyaset yapmayı düşünüyorsa Türkiye Cumhuriyeti devletinin yasaları buna engel değil.
Paçalarını sıvayıp siyasete orta yerinden balıklama dalsın. Yok, eğer böyle bir düşüncesi yok ise AKP’ye payanda olmak adına, sadece Şehit cenazelerinde değil Türkiye’nin karanlıklara doğru sürüklenmek istendiği dönemlerde sesini yükselterek “Türk milleti var, dimdik ayakta ve asla teslimiyetçiliği kabul etmez” diyerek haykıran Türk
milliyetçilerine saldırmayı bırakıp sanal hikâyelerle dolu kitaplar yazmaya devam etmelidir…
“Dik duruşa ve onurlu bir mücadeleye karşı hiçbir gücün ayakta kalacağına inanmıyorum” diyen bu yazar bu sözünün gereğini yaparak “5.Soru”nun yani “Seçim
sürecinde her ile bir şehit cenazesi bir proje mi?”şeklindeki tehlikeli, kışkırtıcı ve zihin bulandırmaya yönelik sorusunun açıklamasını kamuoyuna mutlaka yapmalıdır…
Şehit Cenazelerinden Kimler Korkuyor
12.06.2007
Son günlerde Başbakandan bakanlara ve milletvekillerine kadar parlamentoda görev alan hükümete bağlı siyasiler yakaladıkları her fırsatta “Şehit Cenazeleri üzerinden siyaset yapanlar…” söyleminin arkasına saklanarak sinsice ve kurnazca bir dil cambazlığı ile
şehit cenazeleri üzerinden kendileri siyaset yapmaktadırlar.
Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı seçimini takip eden günlerden bu yana ülkenin erken genel seçim sürecine de girmiş olmasıyla beraber bölücü terör örgütü tam anlamı ile kudurmuş bir şekilde gerek anakentlerde ve gerekse de güney ve güneydoğu kırsalında kudurmuşçasına saldırılar düzenlemektedir.
Neredeyse gün geçmiyor ki; Türkiye’nin herhangi bir bölgesine şehit cenazeleri gitmesin… Bu vatan, bu bayrak ve bu milletin selameti için hayatlarının baharında toprağa düşenlerin her biri aziz Türk milleti için asla yerleri doldurulamayacak birer milli kahramandırlar. Tabii olarak ta bu aziz şehitlerimizin defin merasimlerine çok sayıda
vatandaşımız katılmakta ve terörü lanetlemek adına sloganlar atarak ellerindeki Türk bayrakları ile milli tepkilerini ortaya koymaktadırlar. Her nedense birileri Milli hassasiyetlerini ortaya koyan insanlarımızın tepkilerinden rahatsızlık duymaktadırlar. Neymiş efendim, “Şehit cenazeleri üzerinden siyaset yapmasınlar” mış…
Sizin bu söyleminizle maksadınız nedir pek açık değil ama anladığımız kadarı ile milletten oy almak derdi içinde düzenlediğiniz miting meydanlarında Şehit cenazeleri üzerinden siyaseti asıl siz yapıyorsunuz… Unutmayınız ki; Coşku, heyecan ve terör örgütüne duyulan öfke seli içerisinde defnedilenler Amerika ve AB’nin taşeronluğunu yaparken
ölen her hangi birileri değil, Türk milletinin ve Türk topraklarının bekası için gözlerini kırpmadan üzerinde sözde “dost” gibi görünen kalleş ülkelerin amblemlerinin yer aldığı kahpe mayın ve mermilere doğru koşan aziz şehitlerimizdirler.
Başbakan da Muhalefetin yerinin cenaze törenleri değil, miting meydanları olduğunu ve şehitler üzerinden siyasi rant sağlamaya çalışanlara acıdığını söylüyor. Biz de diyoruz ki, yürekleri dağlayan Şehit cenazeleri sırasında siyasetten başka bir şey düşünemeyen kişiler o anda Cenaze merasimlerinde hazır bulunma cesaretini gösteremeyen bazı
siyasilerdir.
Sizin “kardeşim” ve “Sayın” diyerek cesaretlendirdikleriniz bu şehit cenazelerinin müsebbipleridirler. Bu vatanın bu asil evlatları sessiz sedasız adeta şalgam gömer gibi mi gömülsünler istiyorsunuz? Bu milletin göstermiş olduğu tepkiler neden sizleri bu kadar çok rahatsız ediyor?
Size payanda olan bazı kalemşorlarınızın “Sosyal ayrışmanın siyasi çatışmaya dönüştüğünü defalarca gördük, yaşadık; bir daha aynı acıyı çekmemeliyiz. Türkiye, aklıselimle, makul söylemlerle, gerçekçi projelerle, kuşatıcı ve birleştirici tedbirlerle terörün üstesinden gelmek
zorunda. Sosyal dinamizmin uzlaşma kültürü buna yetecek kadar güçlüdür” şeklindeki söylemleri zaten sizin söylemlerinizle bire bir örtüşüyor. Vatan müdafaası ve milletin istiklâli gibi konularda “uzlaşma”, “diyalog” ve “makul söylem” gibi teslimiyetçi ve ihanet çağrıştıran sözler bu kalemşorlara ve siyasilere hangi küresel güçler tarafından söylettiriliyor ve yazdırılıyorsa kesinlikle iyi niyetli
girişimlerin ifadesi olduğu söylenemez.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin son dönemdeki kararlı çıkışları ile köşeye sıkışan Talabani ve Barzani adlı ABD maşaları da, tıpkı sahibi ABD de yaşayan dinler arası diyalogcu yazar gibi terörün diyalog yolu ile çözülebileceğini ileri sürmeye başlamıştır. Bu yazar aynı zamanda Şehit cenazelerindeki kahredici tabloyu ajitasyon olarak
değerlendirmekte ve kesinlikle bu “ajitasyonlara” ve “provokasyonlara” boyun eğilmemesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu yazara ve “Şehit cenazelerinde siyaset yapılmamalı” diyen siyasetçilere sormak gerekir: “Siz diyalog yolu ile çözülmesini ileri sürdüğünüz teröre hangi yakınınızı şehit verdiniz?” diye…
Adeta bozuk plak misali “Şehit cenazelerinde siyaset yapılmasına karşıyız” söyleminin arkasına sığınanlara sesleniyorum: Şehit cenazelerinde Türk milletinin milli ve duygusal reflekslerini eyleme dönüştürmesinden kimlerin rahatsız olmaları gerekir biliyor musunuz? Terör örgütünün hamisi ABD, Uğruna Gırtlağınızı yırttığınız
AB ve baldırı çıplak Barzani ve Talabani çapulcuları…
Sessiz ve Hareketsiz Kaldıkça…
11.06.2007
Bir düşünürün “Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz? Biz, dizlerimizin üzerine Çökmüşüz de ondan. Artık kalkalım!.” Şeklindeki sözleri, dünyadaki Türk varlığına tahammülleri olmayan, ellerinden geldiğince de Türk Milletini yok etmeye azmetmiş olan Türkiye ve
Türk düşmanı devletlerin yerli taşeronları tarafından uzunca bir süredir adeta uyuşturulmuş durumdaki Türk milletinin artık silkinip kendine gelmesi için söylenmiş bir söz gibidir.
Türk milletinin fütuhatı terk edip kendi kabuğuna çekildiği yıllardan beri olumsuzluklar bir türlü peşini bırakmamıştır. Balkanlarda kaybettiğimiz topraklar, bağırdığımızda sesimizi duyurabileceğimiz yakınlıktaki Ege adaları, güneyimizde Musul ve Kerkük üzerindeki haklarımızı kaybedişimiz, (Mustafa Kemal Atatürk’ün özel girişimleri
olmasaydı bu gün Hatay’da kaybedilmiş olunacaktı) Türkiye’nin haklı davası olan Kıbrıs meselesinin bu gün getirildiği nokta son derece esef vericidir.
Türkiye tarihinin en önemli dönemlerinden biri de, dış güçlerin 1980 öncesinde kardeş kavgalarını körükleyerek Türkiye’yi uçurumun kıyısına getirmiş olmasıdır. Aynı dış mihraklar 1980 öncesinde sahneledikleri senaryonun başarısızlıkla sonuçlanması sonrasında bu günlerde de, yani 1980’li yılların başından beri de bölücü terör örgütünü
besleyip palazlandırarak Türkiye’nin başına musallat etmişlerdir.
Diğer yandan dünyanın birçok ülkelerinde Ermeni kopuntuları tarafından ileri sürülen sözde Ermeni soykırımı iddialarının bu gün Türkiye’ye “dost” gibi görünen bazı devletlerinde aralarında yer aldığı 18 ayrı dünya ülkesi tarafından da kabul edilmiş olması ayrıca can sıkıcı hadiselerdendir. Bu ülkelerden bazılarının sözde soykırım
iddialarını kabul ediş tarihleri ise şöyle: Uruguay (1965) Kıbrıs Rum Kesimi (1982) Rusya (1995) Yunanistan (1996) Lübnan (1997) Belçika (1998) İsveç (2000) Vatikan (2000) İtalya (2000) Fransa (2001) İsviçre (2003) Slovakya (2004) Kanada (2004) Hollanda (2004) Polonya (2005) Lituanya (2005)
Türkiye hükümetleri tarafından bu menfur girişimlere karşılık ciddi bir çalışma ve Milletlerarası doğru ve etkili bir diplomasi yürütülemediği ise acı bir gerçektir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1931 yılında söylediği “Yurtta barış Cihanda barış” sözünü biraz abartan bazı hükümetler ne yazık ki; Türk milletinin ve Türk vatanının düşman tehdidi ile karşılaştığı durumlarda bile milli bir refleks göstermemeyi “barış yanlısı” bir tutum sergiledikleri şeklinde yorumlayarak Türk milletinin milli hassasiyetlerini
incitmişlerdir. Oysaki; Büyük önder Atatürk’ün “Yurtta Barış Dünyada Barış” sözü ile neyi kast ettiği şu veciz deyişinin içinde gayet açık ve net olarak belirtilmektedir:“Baylar dış politikamızda dost bir devletin hukukuna saldırı yoktur. Ancak hakkımızı, hayatımızı, memleketimizi, namusumuzu müdafaa ediyoruz, edeceğiz. Türkler bütün medeni milletlerin
dostudur” demiştir.
Barış kavramı ancak karşılıklılık esasına dayalı bir kavramdır. Sana silahla, bombayla, roketatarla ve kalleşçe döşenen mayınlarla saldıranlara sen gül dalı uzatamazsın. Ola ki; saflık ve aymazlıkla uzatmaya kalkarsan senin elini, dilini ve başını keserek, toprağını elinden almaya kalkışır. Çünkü karşındakiler kansızlar, soysuzlar ve
kalleşler güruhudur.
Türk milleti tek taraflı fedakârlıklarla barış tesis etmeye kalkıştığından beri daha düne kadar sınırlarımızın güneyinde Türkiye’nin vereceği kırıntılara muhtaç bir şekilde yaşamak zorunda olan ve ancak Türkiye’nin verdiği pasaportlarla seyahat edebilen finolar bu gün kudurmuş birer salyalı köpek haline dönüşerek Türkiye’ye diş göstermeye kalkışma cesaretini kendilerinde görebilmektedirler. Çünkü
onlarca yıldır gerçekten diz çökmüş olarak yaşamayı içimize sindirmiş olmamızdan dolayı düşmanlarımız kendilerini dev aynasında görmeye başlamışlardır. Bu sebeple de etrafımızdaki ateş çemberi giderek daralmakta olup, artık Türk Milletine ve Türk devletine zarar vermek üzeredir. O halde artık milletçe atalet duygusundan sıyrılarak ferasetli bir davranışla ayağa kalkılmalı ve Türk milletine yaraşır bir duruş
sergilenmelidir.
TİANANMEN KATLİAMI ÇİN’İN GERÇEK
YÜZÜNÜN İFŞAATIDIR
07.06.2007
Çin Komünist Partisi üst düzey idarecilerinin ve onların yakınları giderek akıl almaz bir hızla zenginleşmekte iken normal halk açlık ve sefalet yüzünden kırılmaktaydı. Bu durumu yakından takip eden Üniversite öğrencileri 16 Mayıs 1989 tarihinden itibaren mevcut gidişatı protesto etmek maksadıyla büyük ölçüde risk alarak insani hak
talepleri ile sokaklarda yürüyüşler yapmaya başladılar.
Üniversite öğrencilerinin bu yürüyüşleri yüzlerce Üniversite öğrencisinin tank paletleri altında feci şekilde ezilmeleri ile sonuçlandı.
Bu öğrenci hareketine 30 şehirden yaklaşık yarım milyonu aşkın yüksek okul öğrencisi katılmış olup, söz konusu eylem sırasında 1000’e yakın askeri araç, 60 panzer 30’ a yakın polis aracı göstericiler tarafından tahrip edilmiştir. Çok sayıda silah ve mühimmat ta yine öğrenciler tarafından ele geçirilerek Çin’in zorba güçlerine karşı
kullanılmıştır. Bu olaylar esnasında 60 bin civarında Çin polis ve askerlerinin yaralandığı ve onlarcasının da göstericiler tarafından öldürüldüğü Çin basınında yer alan haberlerdendir.
Olaya o günlerde bizzat tanıklık edenlerin anlattıklarına göre yüzlerce askeri araç, polis araçları tank ve panzerler kalabalığın içerisine gelişigüzel bir biçimde dalarak bir anda yüzlerce genci paramparça etmişler ve Çin kızıl ordu askerlerinin açtıkları makineli tüfek ateşiyle de yine yüzlerce öğrenci katledilmiştir. Her tarafın ceset
parçaları ile dolduğu Pekin’in ünlü meydanı olan Tiananmen’in adeta bir mezbahaya dönmüş olduğu söylenilmektedir.
Bu öğrencilerin yaptıkları ise bu gün dünyanın hemen her tarafında yapılmakta olan protesto eylemlerinden biriydi. Dünyanın diğer yerlerindeki demokratik hak arama hareketleri çoğunlukla yetkililerin mevcut aksaklıkları yeniden gözden geçirme sözü vermeleri ve akabinde de gerekli düzenlemeleri yapmaları ile sessiz sedasız sona erer.
Çin’de yapılmak istenen bir protesto eyleminde ise durumun tamamen farklı olduğu görülmektedir. Çin yetkilileri göstericilerin eylem yapma sebeplerinin ne olduğunu anlamaya çalışmak yerine Çin’in gerçek yüzünü bir defa daha dünya kamuoyunun gözleri önüne serecek bir şekilde doğrudan tanklı tüfekli bir müdahale ile söz konusu protesto
eylemini çok kanlı bir biçimde sona erdirmişlerdir.. Kokuşmuş, çağ dışı ve temel insan hak ve hürriyetlerini yok sayan komünist sistemin insanlık dışı baskıları sonucunda kişilerin gayet normal tepkilerinin bir sonucu olarak ortaya koydukları toplumsal bir eylem yapma girişimlerinin kanla bastırıldığı ülkenin adı Çin’dir.
Kanlı Tiananmen olayı sonrasında eyleme katılan öğrencilerin yakınlarından yüz binlercesi tutuklanarak hapislere atılmışlardır. Yurt dışına kaçabilenlerin arasında söz konusu öğrenci hareketinin önderlerinden olan Doğu Türkistanlı Üniversite öğrencisi olan Nurmuhammet Örkeş Devleti de bulunmaktaydı. Bu Doğu Türkistanlı öğrenci yurt dışında
basın mensuplarına yaptığı “Biz kimliğimizi İslamiyet sayesinde koruduk” açıklamasıyla tanındı. Önce Fransa’da kalan, daha sonra Amerika’da bir süre yaşayan Nurmuhammet şu anda Tayvan’da bulunuyor.
Tarihe “Tiananmen katliamı” olarak geçen bu olayın üzerinden 18 yıl geçmiş olmasına rağmen söz konusu olayın izleri bu güne kadar hiç silinmemiştir. Halen Çin’in içinde ve Çin’in dışında rejim(demokrasi) değişikliği isteyen Çinlilerin sayıları her geçen gün daha da artmaktadır. Ayrıca her 4 Haziran günü dünyanın değişik ülkelerindeki
demokrasi yanlısı Çinliler anma toplantıları düzenleyerek Tiananmen olayının sebep ve sonuçlarını irdelemekte ve bu yolla ÇKP’nin uykularının kaçmasına sebep olmaktadırlar.
Sözde demokrasiyi savunduklarını iddia eden kopuntu Çinliler Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı söz konusu olduğunda Çin şovenizminin şemsiyesi altına sığınarak gerçek kimliklerini sergilemektedirler. Bu durum Çinliye asla güvenilmeyeceğinin bir göstergesidir.
Her ne pahasına olursa olsun Çin’de artık rejimle ilgili değişikliklerin olması ve yarım asrı geçkin bir süredir Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın da bağımsızlığına kavuşması Orta Asya tarihinin asla kaçınılmaz ve değişmez yazgılarından biridir.
KİM BUNLAR?
04.062007
Dünyanın dört bir yanında oldukları gibi görünmekten gocunmayan, milli ve manevi kimliklerinden asla taviz vermeyen “Vatan mevzubahis olduğunda gerisi teferruattır” diyerek gerçek bir mücadele içinde olan ve her hangi bir demokratik ülkenin vatandaşı veya o ülkede siyasi sığınmacı olmayı gerçekten hak etmiş olanları, aşağıda portrelerini çizmeye çalışacağım kişi ya da kişilerden tamamen ayrı
tutuyorum.
— Çin İşgali altındaki Doğu Türkistan’dan yurt dışına çıkmak çok kolay bir iş olmamasına rağmen meçhul yollarla birden bire dünyanın değişik ülkelerinde arzı endam etmeye başlayanlar.
—Geldiği ülkelerde vatandaşlık statüsü alabilmek veya BM mülteciler yüksek komiserliği şubelerine kendilerinin Çin tarafından aranan(!) siyasi suçlu(!) olduklarını ileri sürerek herhangi bir dünya ülkesine siyasi sığınmacı olarak kabul edilmelerini isteyenler.
—Siyasi sığınmacılıkları veya vatandaşlık müracaatları kabul gören ama çok kısa bir zaman sonra aniden ortadan kaybolan ve Doğu Türkistan’da veya Çin’de oldukları haberleri alınanlar.
—Sözde Doğu Türkistanlı Türk ve Müslüman olmalarına rağmen Türkiye’de yada dünyanın başka ülkelerinde, kendi ülkesini işgal eden ve halkına zulmetmekte olan Çinlilerle ortaklık ederek Çin’den Çin malı ithal ederek pazarlayıp Çin ekonomisine katkıda bulunanlar.
—Kendisini yurtdışına atar atmaz “tuzu kurular” safına katılan ve bir Doğu Türkistan Türk’üne yakışmayacak türde bir hayat tarzını benimseyenler.
—Geldiği ülkelerde “ben okumak istiyorum” diyerek oradan buradan burslar alarak bir süre “öğrenci” kisvesi altında çevreyi kolaçan ettikten sonra “öğrencilik” hayatını noktalayıp başka işler peşinde olanlar.
—Akademisyenlik unvanına kavuşanlar arasından Çin’in ekmeğine yağ sürecek ve Çin’in elini güçlendirecek söylemler ileri sürenler.
—Doğu Türkistan davasına katkı sağlamaya çalıştıkları görüntüsü içinde olan ama kendileri Çin elçiliklerine ve konsolosluklarına rahatça girip çıkanlar.
Dünyanın değişik ülkelerinde demokratik teamüllere göre kurulan ve faaliyet göstermekte olan Doğu Türkistan sivil örgütleri üyesi veya bu örgütlerin yöneticileri konumunda bulunan ve Çinlilerle Çin lokantalarında yemek masasını paylaşanlar.
—Birinci dereceden akrabaları Doğu Türkistan’da bulunan ama kendileri “Çin’e karşı mücadele veriyor” görüntüsü sergileyenler.
—Çin başta olmak üzere dünyadaki Türk düşmanlarının istediği doğrultuda Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek vs. gibi Türk boylarının her birini ayrı ayrı birer “millet”miş gibi ileri sürerek farkında olarak yada olmayarak Türk düşmanlarının amacına hizmet edenler. (Değil mi ki, her Türk boyu önce Türk milletine ve sonra da kendi boyuna mensup olmakla gurur duyar.)
— “Hong Kong’ tan geliyorum” “Japonya’dan geliyorum” veya “filanca ülkeden geliyorum” “hükümetimiz dış ülkelerdeki Doğu Türkistanlılarla ilgileniyor.” Diyerek ve “Gazeteciyim”,”araştırmacıyım” gibi adlar altında gelerek dünyanın neresinde Doğu Türkistanlı varsa oralarda “anket” ve “araştırma” adı altında bilgiler toplayanlar.
—Doğu Türkistan’ın Kayıtsız Şartsız Tam Bağımsızlığı meselesini savsaklayıp, bir takım küresel güçlerin borazanlığını yapanlar kimler?
DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ“ AŞAMALI
İSTİKLAL” İSTEMİYOR
04.06.2007
Son yıllarda “Doğu Türkistan” konulu toplantılara konuşmacı olarak iştirak eden kişilerden bazılarının konuşmalarının bazı bölümlerinde Doğu Türkistan Türklerinin hissiyatına tercüman olmaktan çok uzak ve hatta Doğu Türkistan dostlarının zihinlerinde soru işaretleri oluşturacak ifadeler kullandıklarını
duyuyor, öğreniyoruz.
Elbette ki Doğu Türkistan davası bu günkü dünya konjoktürü içerisinde en çok anlatılmaya, anlaşılmaya, desteklenmeye muhtaç ve insanlık âlemini yakından ilgilendiren en önemli meselelerden biridir. Lâkin bir millettin istiklâl davası ve bir ülkenin kayıtsız şartsız tam bağımsızlığını anlatacak olan kişilerin söyleyecekleri sözlerini titizlikle seçerek söylemesi ve Doğu Türkistan Türklüğünün tamamının
ortak söylemleri olabilecek cümleler sarf etmeleri gerekir.
Defalarca yazdığım bir konudur ama yine yazmak lüzumu hâsıl olunca yazmamak elde olmuyor. Çünkü eli kalem tutan, dili söz söyleyebilen Doğu Türkistanlılar için böylesi durumlarda yazmak ve düşüncelerini ifade etmek milli bir mecburiyettir. Filan üniversitenin bünyesinde düzenlenen veya her hangi bir sivil örgütün ilgili birimlerince organize edilen Türk dünyası ve Doğu Türkistan ile ilgili panel,
konferans, seminer gibi etkinliklere tamamen iyi niyetli ve Doğu Türkistan davasına olumlu yönde bir katkı sağlamak maksadıyla “Bu kişi Doğu Türkistan konusunda malumatlıdır, mütehassıstır” diyerek davet edilen bazı şahıslar tamamen Çin’in yararına sözle |