|

Gazetesi
Mehmet Emin Batur'un Günlük
Makaleleri
TEMMUZ - 2007
BİNDİĞİNİZ DALI KESMEYİN!
27.07.2007
Dünya kendi ekseni etrafında dönmeye devam ediyor. Art niyetliler ve iyi niyetliler de faaliyetlerini kendi amaçları doğrultusunda aralıksız olarak sürdürüyorlar. Türkiye yetkilileri, Türkiye üzerine oynanan oyunları, kurulan tuzakları, Türkiye’nin önüne çıkartılmak istenen ve çıkartılan engelleri, gelecekte karşılaşılması kuvvetle muhtemel olan badireleri de görmezlikten
gelmeye devam etmektedirler.
Ülke idarecilerinin “üç maymun”u oynamaları ve “dinler arası diyalog” hoşgörüsü içinde olmaları kötü maksatlı sözde Türkiye dostlarının Türkiye’nin ve Türk milletinin aleyhine icrayı faaliyet eylemelerini engellemeye yetmeyecektir. Çünkü ABD Türkiye’yi kısa ve uzun vadede tam olarak bir ateş çemberi içerisinde bırakarak tam manasıyla kendi yörüngesinde bir kukla devlet haline
getirmeye çalışmaktadır.
Türkiye için ilk tehlike şu anda Türkiye’nin güneyinden değil, Türkiye’nin doğusundan türetilmeye çalışılacaktır. Zira ABD İlk iş olarak ne yapıp edip Türkiye’yi İran ile husumetli hale getirmeye çalışacak ve hatta çeşitli entrikalarla İran ile Türkiye arasında bir savaşı bile kaçınılmaz hale getirecektir. O zaman da Türkiye’nin güney ve güney doğusundaki kendi beslemesi olan
art niyetli bölücü güruhları da aynı anda harekete geçirecek ve güneyimizdeki çapulcu ordusunun da düğmesine basarak Türkiye’yi zor durumda bırakmak isteyecektir.
Bu yüzden Türkiye dış işlerinin ve bütün yetkili kurumlarının adım, adım yaklaşmakta olan tehlikenin farkında olarak hareket etmesi elzemdir. Türkiye yetkililerini ne seçim sonrası ilk tebrik eden çapulcu başı Talabani’nin tebriki, ne de her fırsatta Türkiye hükümetine anlamsız övgüler yağdıran AB ve ABD makamları rehavete düşürmemeli, aldatmamalı ve asla tedbirsizliğe
sürüklememelidir.
Kendisine BOP adı verilen melanet projenin eş başkanlığı tevdi edilen Başbakan’ın bu görevi bir ayrıcalık gibi görmemelidir. Bu görev kendisine birçok mesele konusunda atılması mecburi olacak olan adımların önünü kesmek için tevdi edilmiştir. Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olan Diyarbakır ilimiz için Türkiye’nin başbakanına “İnşallah BOP hayata geçer, Diyarbakır da BOP’ un yıldızı olur” dedirten, söz konusu uğursuz eş başkanlık görevi değil midir?
Türkiye’de seçimlerde yapılır, hükümetlerde kurulur, Cumhurbaşkanı da seçilir, parlamento çalışmaya da başlar ama Türkiye için asla ve asla göz ardı edilmemesi ve savsaklanmaması gereken bazı hassasiyetler vardır.
1-Yeni kurulacak hükümetin ve hükümete yaranabilmek için adeta dokuz takla atan bir takım yazarların Türk milletinin göz bebeği olan Türk Silahlı Kuvvetlerini olur olmadık bahanelerle eleştirme girişimleri, göndermeler yapmaları son bulmalıdır.
2- Türkiye’deki ve dünyadaki TSK Düşmanlarına hadlerini bildirmek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin dünyanın sayılı ve en güçlü ordularından biri haline getirilmesi şarttır. Çünkü bu gün Pentagon’un desteğini arkasına almayan bir ABD’nin dünyada siyasi, iktisadi ve askeri yönlerden gücünü ortaya koyabilmesinin asla mümkün olmadığı da bir gerçektir.
3-Tarih boyunca “Asker Millet” olarak bilinen Türk milletinin bu gün üzerinde yaşadığı coğrafya (Türkiye) dünyanın en stratejik bölgelerinden biri olup etrafını kuşatan komşularının hemen hepsi de Türkiye ve Türk milleti için çok ta iyi niyet besleyen devletler değildirler.
Bu sebeple Türk ordusunun daha güçlü hale getirilme mecburiyeti vardır. Şunu açıklıkla ifade edebilirim ki, eğer TSK’ nın caydırıcılığı olmamış olsa bu güne kadar Türkiye üzerine oynanan oyunların çoğu başarıya ulaşmış olacaktı. Kamuoyunun da bildiği gibi siyasilerimizin yıllardır dış güçler karşısında sergiledikleri zaaflar zaman, zaman Türkiye’yi uçurumun kenarına kadar
getirmiştir. Asıl bundan sonraki süreçte TSK daha fazla önem kazanmış bulunmaktadır. Çünkü Savaş meydanına zırhlarını çıkartıp bir kenara koyarak çıkan bir gladyatör rakibinin atacağı bir tokatla boylu boyunca yere serilecektir.
Sürekli olarak her fırsatta Türk ordusunu eleştirmeyi ve iğnelemeyi marifet sayan bir takım siyasiler ve kalemlerini dolgun ücretlerle kiraya vermiş olan bazı kalemşorlar unutmamalılar ki; bu anlaşılmaz tavır ve tutumları ile kendilerini inkâr etmekte ve bindikleri dalı kesmeye uğraşmaktadırlar.
İçinde yaşadığımız dönemde çok güçlü bir orduya sahip olmayan bir Türk devleti düşünemezsiniz.
Yeni kurulacak hükümet bir değişime gitmek istiyorsa bu konuya hassasiyetle dikkat etmelidir…
TÜRKİYE DE HER ŞEY YOLUNDA(!)
26.07.2007
Türkiye’de her şey yolunda(!), Sistem saat gibi işliyor(!), Demokratik teamüller güçlü olanların koyacakları kurallara göre değiştirilebiliyor. Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesi yok(!) göründüğü kadarı ile bundan sonra da olmayacak. Çünkü bir avuç Kıbrıs Türk’ü için bütün Avrupa’yı, Amerika’yı ve dost Yunanistan’ı karşımıza almaya hiç gerek yok(!) Çünkü onların
dostluğu olmadan Türkiye’nin ayakta kalabilmesi mümkün değil(!) Türkiye’nin terör diye bir meselesi ise hiç olmadı(!) 30 bini aşkın vatan evladı da boş yere şehit oldular zaten(!) Yunanistan ve ABD tarafından çizilen yeni Türkiye haritasına göre Türkiye’nin Güney Doğusundaki toprakların bir kısmı isteyenlere verilip mesele kökünden halledilmeli(!) öyle değil mi?(!) Zaten seçimlerin yapılmasına iki gün kala bir eski
mahkûm “Türkiye’nin eyaletlere bölünme zamanı gelmiştir” demedi mi? Bu cesareti nereden alıyordu? Çünkü bir takım acemi siyasetçiler bölücü terör örgütü üyelerine “düz ovaya inip siyaset yapsınlar” çağırısı yapmak suretiyle onları cesaretlendirerek kendisi siyaset sahnesinden silinirken bölücü terör örgütünün siyasi uzantılarını meclise sokmadı mı?
Bütün Orta Doğu bölgesinin ve Türkiye’nin asla hayrına olmayan İsrail ve ABD projesi olan BOP’ un Türkiye’ temsilcisi bir yetkili(Başbakan Recep Tayip Erdoğan) çıkıp “İnşallah BOP hayata geçer, Diyarbakır da BOP’ un yıldızı olur”
diyerek bir takım art niyetlileri cesaretlendirmedi mi?
Diyarbakır Türkiye sınırlarının dışında bir vilayet mi ki sık, sık ve her fırsatta Türkiye’nin resmi ağızları Diyarbakır’ın adını farklı maksatlarla dile getiriyorlar?
Ayrıca ne diye birileri ikide birde Kuzey Irak Türkmenlerinin soykırıma uğratılmakta olduğunu ve acilen Türkiye’nin duruma müdahale etmesi gerektiğini isteyip duruyorlar ki?(!) Kuzey Irak Türkmenlerinin Türkiye Türkleri ile ne ilgisi var(!) öyle değil mi? Türkiye’de de zaten ekonomi sanal da olsa çok iyi durumda(!) Halkın günlük ihtiyaçlarında gerekli olmayan olta
misinası, çalı süpürgesi, pinpon topu ve çivi gibi emtialar temel alınarak enflasyon yerlerde süründürülmedi mi? Türkiye’ye sürekli dolar pompalayarak paralarını katlayan yabancı para babalarının lehine borsa tavan yapmadı mı? Kredi kartı borçlarını ödeyemeyip intihar edenler, yuvaları dağılanlar Türkiye’de değil ki. Papua Yeni Gine’nin insanları(!) Adam kayırmacılık, Kapkaç, hırsızlık ve gasp olaylarının gırla gittiği
ülke ise her Türkiye değil hangi bir Muz Cumhuriyeti(!)
Hemen her gün Al bayraklara sarılı şehit cenazelerinin yurdun her bir köşesine gitmekte olduğu ülke Türkiye değil(!)
Çiftçilerin azarlandığı, hak talep ettiklerinde ise yetkiler tarafından “Gözünüzü toprak doyursun” cevabı ile karşılaştıkları, Fındık ve buğday üreticilerinin rayiç yetersizliği sebebiyle sokaklara dökülerek eylem yaptıkları ülke Türkiye değil bir başka dünya ülkesidir(!)
Hesapsız bir şekilde yapılan “özelleştirme” adı altındaki bir “satışla” bir sabah insanların fabrikanın bekçi kulübesi görevlilerince kapı dışarı edilerek işsiz bırakıldıkları ülke Türkiye değil(!) Yabancı misyonerlerin cirit attıkları, sokak ortasında İncillerin dağıtıldığı ve “dinler arası diyalog”a hizmet adına kilise evlerin sayısının camilerle
eşitlendiği ülke Türkiye değil(!)
Yürütülen hükümet politikaları sebebiyle büyük sermaye sahiplerinin servetlerine servet kattıkları fakat küçük esnafın ise siftahsızlık ve nakit sıkıntısı sebebiyle kepenk kapatmaya zorlandığı ülke Türkiye değil(!) Alelacele seçim arifesinde yangından mal kaçırır gibi tesis edilen ve adeta “Arap saçı”na dönen “Sosyal Güvenlik Sistemi”nin milleti şaşkına çevirdiği ülke
Avustralya kıyılarında bir ada devleti(!)
Devasa işsizlik problemlerinin halledilmesi yerine insanların aşevlerine mahkûm edildikleri ve hükümetin aşevlerinin sayısını arttırmış olmakla övündükleri ülke Arap yarımadasında yer alan bir ülke(!)... Vs.,vs.,vs….
22 Temmuz seçimlerinin ortaya koyduğu tabloya göre Türkiye’de yaşayan hiç kimsenin ve hiçbir kesimin en küçük bir sıkıntısı olmadığı gibi bundan sonra şikâyet etmeye de hakları yok… Şikâyet edenlere de bundan sonra inanmam zaten…
ÜLKEDE İSTİKRAR İÇİN HER KES
SORUMLU DAVRANMALIDIR!
25.07.2007
Türkiye’de bu güne kadar yapılan seçimler arasında, tarafsız ve objektif haberciliği temel prensip olarak kabul etmiş olması gereken basın ve yayın organlarının 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesindeki kadar taraflı, siyasallaşmış ve hatta “X” partisinin yayın organı gibi yayın yaptığına tanık olmamıştık.
Seçimlere bir gün kalana kadar bazı yayın organlarının ve yazarlarının AKP aleyhinde yazdıklarından sonra 23 Temmuz günü aynı basın-yayın organlarının ve aynı yazarların yazdıklarını okuyunca hayretler içinde kalmamak mümkün değildi. Çünkü her biri birer AKP mütehassısı ve AKP yakınlık duyanı kesilivermişlerdi.
Türkiye’de zaten en büyük sıkıntılardan biri basın-yayın organlarımızın basın ahlak ilkelerine yeterince riayet etmemeleridir. Basın tarafsızlığının şartlar ne olursa olsun ve ne pahasına olursa olsun korunması ve devam ettirilmesi gerekir.
Seçim sonrasında bazı gazetelerin manşetlerine bakınca insan bu gazetelerin Türkiye’nin huzur ve istikrarı için çalıştıklarına ve gazeteciliğin ise insanların özgür ve tarafsız haber alma haklarına hizmet etmesi gerektiğine inanası gelmiyor.
Öylesine aymazca manşetler atılmış ki, ancak ve ancak vazifeleri Türkiye’nin aleyhine çalışmak olan yabancı basın organlarının attıkları başlıklara bile rahmet okutacak türden.
Türkiye’de bir seçim yapılması kaçınılmaz olmuştu ve yapıldı. Kısa süreli de olsa seçime katılma hakkına haiz olan bütün partiler kendi imkânları ölçüsünde çalıştılar ve seçim sonuçları ortaya çıktı.
Seçimlerin bir partinin lehine sonuçlanmış olmasını getirip bir öç alma noktasında değerlendirmek akıllı insanların sergileyecekleri bir tavır asla değildir. Neymiş efendim “Bu da Halkın Muhtırası” kime karşı atılıyor bu başlıklar elbette ki şanlı Türk ordusuna karşı… “Halkın Bildirisi” başlığı kime karşı? Yine Orduya karşı…”Karşı
Muhtıra” kime karşı güya yine Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı…Vs., vs., vs.,… Ve en ilgin çıkış Meclis Başkanı konumundaki insan olan Bülent ARINÇ’ ın seçim sonucu ile ilgili değerlendirmesiydi. Memleketi olan Manisa’da AK Parti il binasından yoğun sevgi gösterileri arasında ayrılan Bülent Arınç, Manisa
Tevfik Lav Spor Tesisleri’ne gidiyor ve burada basın mensuplarının karşısına çıkarak şunları söylüyor: “Seçimler halkın muhtırasıdır. Birilerine bir şeyler hatırlatılmıştır. Balans ayarları sandıkta olur…” Bu söylemler çok büyük sorumluluk gerektiren makamındaki bir insanın söylemleri olmamalıydı.
Türkiye’de istenmedik bir kargaşa ortamının oluşması için ellerinden gelen her türlü melanetleri işleyen, manşetler atan ve değerlendirmelerde bulunan bazı yabancı devlet gazetecilerinin ve yazarlarının söylemleri ile bu günün şartlarında Türkiye’nin ekmeğini yiyen, suyunu içen, havasını teneffüs eden ve her türlü nimetlerinden sonuna kadar istifade
eden Türk basın ve yayın organlarının kullandıkları manşet ve başlıklar arasında ne fark var Allah aşkına söyler misiniz?
: LE FİGARO: “ASKERLERE KARŞI BİR RÖVANŞ HAVASI VAR”
ABC: (İspanya) AKP’nin Güneydoğu’nun bazı yerlerinden çok iyi sonuçlar aldığına işaret eden gazete, Kürtler ile AKP’nin ortak yanının da “geleneksel Kemalizm’e olan tiksinme” olduğunu öne sürdü.(Haber 7 com)
GUARDIAN: “KANSIZ DEVRİM”…
Bu misaller daha da çoğaltılabilir. Fakat Öncelikle Türk basını, ülkede samimiyetle bir istikrar istiyorsa ve “ustaca” bir manevra ile kollarına atıldıkları AKP’nin başarılı olmasını arzuluyorlarsa şanlı Türk ordusu mensupları ile hükümetin karşı karşıya getirilmeye çalışılması gibi aymazca başlıklar kullanmaktan ve tahrik edici
yazılar yazmaktan uzak durmalılar. Unutmamalılar ki; Ülkenin çıkarları bazı kendini bilmezlerin üç beş kuruşluk şahsi çıkarlarından çok daha önemlidir…
MALUM GÜRUH” NEDEN SEVİNDİ?
24.07.2007
Geride bıraktığımız seçim sonuçlarının ilginç bir sonucu daha var ki; Türk milleti Meclis çoğunluğunun kimde olduğundan veya seçimden hangi partinin zaferle çıktığından ziyade ortaya çıkan sonuçtan hangi kesimlerin niçin memnuniyet duyduğuna dikkat etmelidir.
Bilindiği gibi “mazlum” rolü oynayanlar, Türk milletinin yaradılışında var olan acıma duygusunun, merhamet duygusunun ve mazlumun yanında olma duygusunun tezahürü sonucunda istedikleri ve bekledikleri siyasi zafere ulaştılar.
Fakat Türk milletinin asıl dikkat etmesi gereken ise, seçim sonuçlarının ortaya çıkmaya başladığı dakikalardan itibaren malum bir güruhun AKP kurmaylarından bile daha fazla sevinmeleri ve zafer çığlıkları atmalarıdır.
Bu malum güruhu bu kadar sevindiren sebep neydi? Denildiğinde; AKP hükümetinin, hükümet ettiği yaklaşık 5 yıl zarfında sadece siyasi kaygılarla, (Başkaca maksatları da var mıydı bilmiyoruz) 1980’li yılların başlarından beri Türkiye ve Türk düşmanı olan yabancı devletlerin piyonu ve taşeronu durumundaki kesimleri cesaretlendirecek söylemlerin devletin
resmi ağızları tarafından dile getirilmesiydi.
“Türkiye” isminden de anlaşılacağı gibi kendisini Türk milletinden sayanların ülkesi iken, bu geçeğin üzeri ne yazık ki, yine hükümetin “özel” gayretleri ile örtülmeye ve hatta Türklük kavramı tamamen yok sayılmaya çalışıldı.
Ayrıca başı ABD’de bulunan dinler arası diyalogcuların kendi söylemleri ile “müspet” buldukları AKP’nin Türklük karşıtı politikalarından duydukları memnuniyetleri sebebiyle bu seçimde topyekûn olarak oylarını AKP’ye verme kararı almalarıyla AKP bir defa daha tek başına iktidara gelme şansını elde etti.
Ülkemizde son yıllarda yaşanan milli ve manevi konulardaki erozyonlar sebebiyle Milli hassasiyetleri had safhada olan ve bölücü terör yüzünden yüreklerine od düşen insanların ortak dertleri, ne enflasyonun sanal yollarla aşağıda gösterilmesi, ne borsanın yabancıların lehine yükselmesi ne de Ermenilere, Yahudilere ya da İngilizlere satılarak elde edilen
dolarların miktarıdır.
Asıl ifade etmek istediğim ise, hangi partinin iktidara gelmiş olması ya da meclise girebilmiş olmasından ziyade Türkiye’de bölücülük yapanların ekmeğine yağ sürecek onları daha fazla palazlandıracak, cesaretlendirecek ve Meclis çatısı altında kürsüden kin nefret ve bölücülük çağrıştıran konuşmalar yapmaya başlayacak olmalarıdır.
Son zamanların en ilginç yaklaşımlarından biri AKP genel başkanının seçimlere ramak kala bölücü örgüt temsilcilerinin meclise girmesinden değil, MHP'nin meclise gireceğinden duyduğu endişe ve kaygıları açıkça dile getirmiş olmasıydı. Ama korkunun ecele faydası olmadı ve MHP bu günden itibaren gerçek bir muhalefet (CHP gibi değil) partisinin nasıl olması
gerektiğini ortaya koymak adına meclise girmiş bulunuyor. Bu durum gelecekte tek başına iktidara doğru yürüyecek olan MHP için çok iyi bir fırsat olabilir. Sonuçlar istenildiği gibi çıkmamışsa da Türk Milleti Meclise çok önemli bir denge unsuru olarak MHP’yi göndermeyi uygun bulmuştur.
En azından Türkiye’de azımsanmayacak bir çoğunluğu temsil adına MHP'nin Mecliste olması birçok insanın içinin bir nebze olsun ferahlamasını sağlayacaktır. Çünkü Türkiye’deki malum bir güruhun ve bölücü örgütün siyasal uzantılarının sırtlarını AKP hükümetine dayayarak işlemek istedikleri melanetlerin önünde bir tampon vazifesi yapacaktır.
Umulur ki, AKP iktidarı kendisine sunulan ikinci bir fırsatı iyi değerlendirir ve geçen dönem düştüğü yanlışlara bir daha düşmez. Çünkü elde ettiği mükerrer zaferin sarhoşluğu içerisinde, Türk milletinin ikaz, uyarı ve beklentilerini kulak ardı edip yanlışta ısrarcılığını sürdürüp “Taşı atıp altına kafasını tutarak” ağlama edebiyatının arkasına
saklanmak isterse bu defa millet bu “numara”yı asla yutmayacaktır.
Türk milletinin TBMM’ inden yegâne isteği, ivedilikle terörün belini kırmak adına hızlı ve doğru kararlara imza atmasıdır. Meclis çatısı altına bir yerlerden sızan bazı “temsilcilerin” icra etmek istedikleri entrikalarına asla izin vermemeleridir.
Emperyalizmin Elçilerine Dur De!
21.07.2007
Son yıllarda batılı sözde dostlarımızın özellikle Türkiye Türklerine ısrarla dayatmaya başladıkları ve Türkiye’deki hükümetlerin de “mal bulmuş mağribi” misali benimseyip sahiplendikleri “Globalleşme”, “Entegrasyon”, ”Küreselleşme” gibi kavramların Tük milletinin yararına olmadığının çok iyi bilinmesi gerekiyor.
Çünkü “Entegrasyon”un Türkçemizdeki karşılığı birleşme bütünleşme vs. gibi kelimelerle açıklansa da, bu deyimin Türk dünyası ve Türk toplulukları arasındaki ilişkilerin kuvvetlendirilmesi bir milli bütünleşmenin tesisi amacı ile ele alınması durumunda dünyadaki ve Türkiye’deki Türk düşmanları adeta vaveyla kopartmaktadırlar.
Globalleşme” ise, evrensel olma anlamında algılanmasına rağmen “evrenselleşme” söz konusu olduğunda Türk milleti dairenin dışında bırakılmaktadır. Tıpkı Türkiye’nin AB’ye üyelik yolunda sürekli engeller çıkartılması hadisesinde olduğu gibi.
Emperyalizmin Türk milletine bir diğer dayatması ise, “Küreselleşme” safsatasıdır. Dünyadaki Türk-İslâm düşmanları kendi çıkarları doğrultusunda bir örgütlenme gerçekleştirmek istediklerinde kendilerinin ortaya attıkları bütün kavramlara mugayir bir davranış sergileyerek kendi dinlerinden olmayan milletlere bünyelerinde asla ve asla yer vermeyeceklerini açıkça ortaya
koymaktadırlar.
Özellikle Türkiye’de Özal ve AKP hükümetleri döneminde büyük ölçüde kabul gören söz konusu deyimlerin içerisi bundan sonraki süreçte Türk milletinin çıkarları ve geleceği temel alınarak doldurulmaz ise, gittikçe dalgalar halinde büyüyerek yaklaşan bir “girdap”la karşılaşmak işten bile değildir. Çünkü batı emperyalizminin ileri sürdüğü “Globalleşme”, “Entegrasyon”,
”Küreselleşme” kavramlarının asıl amacı Türkiye’yi Türk dünyasından uzaklaştırarak kendi bünyelerine almak istiyormuş görüntüsü içerisinde Türk milletini dini, kültürel ve ahlaki anlamda yozlaştırmak suretiyle kendi potalarında eritip yok etmektir.
Batı ve Amerikan emperyalizminin amacına hizmet edildiği açıkça görülen son 5 yıl zarfında Türk milletinin milli ve dini varlığına yönelik dış saldırılar oldukça arttı. “Türk milleti” yerine “Türkiyelilik” kavramını dayatmak gibi bir milliyetsizleştirme girişimi başlatıldı. Türk milleti neredeyse Türkiye’ni zencileri durumuna düşürülmeye çalışılıyor. Akılları
“pazarlamak” tan başka bir şeye çalışmayanlar Türkiye’de milli olan ne varsa adeta haraç-mezat satışa çıkartıldı.
Hayat mücadelesi içerisinde koşuşturan ve evine ekmek götürebilme mücadelesi vermekten başını kaldırıp etrafına bakmaya fırsat bulamayan büyük bir kesim ne yazık ki meseleleri derinlemesine tetkik edemediği için birçok gerçeği gözden kaçırmaktadır.
Kimi insanımızda ağustos ayında seçim arifesinde dağıtılmaya başlanan 300 kg. kömür ve bir paket iaşeyi gördüğü ve hükümetin zaaflarından istifade ile küresel güçlerin arka planda çevirdikleri “fırıldakları” göremediği için aynı hükümetin devamı için oy kullanma ferasetsizliğine düşme eğiliminde.
Oysaki yüce Türk milleti tarih boyunca bütün dünya milletleri tarafından şerefiyle ve kendi ayakları üzerinde yaşamasıyla tanınan bir millet iken ne acıdır ki; mevcut hükümet tarafından “veren el” olmaktan “çıkartılıp “alan el” durumuna düşürülmüştür. Ve ne yazık ki, işsizlik felaketine köklü ve kalıcı çözümler üretmek yerine Türk milletinin aşevlerine, iftar çadırlarına
ve “bir sıkımlık diş macunu” gibi iaşe paketlerine mahkûm edilmesi son derece elem verici bir durumdur.
Ey vatanına, ecdadına, dinine, kültürüne ve tarihine olan sonsuz saygısıyla tanınan Türk milleti!
Tarihte olduğu gibi şerefinle, gururunla, üretkenliğinle, yiğitliğinle ve bütün dünya milletleri tarafından örnek alınan üstün şahsiyetinle mi yaşamak istersin? Yoksa, atalarının cennet gibi bir vatan, bağımsız bir devlet ve yüce dinimizin emri üzere bir yaşam sürdürebilmen için aziz canlarını feda ederek miras bıraktığı topraklarının en güzel köşelerinin Ermeni’ye,
Çinliye, Yahudi’ye ve daha bilmem hangi Türk düşmanına satılmış olduğunu bilerek, milli ve dini değerlerinin yerli işbirlikçiler eli ile sistematik bir biçimde yok edilmekte olduğunu görerek ve aşevlerinden alacağın bir tas yemeğe muhtaç bir şekilde zillet içinde mi yaşamak istersin. İşte sana fırsat kararını ver!
“MÜFLİS TÜCCAR” RUS RULETİ OYNUYOR
20.07.2007
Rus ruletinin ne olduğunu bilmeyenlerin sayısı azdır. Rulet, Hitler, Stalin ve Lenin dönemlerinde bazı rütbeli savaş esirlerinden işkence yolu ile malumat almak için kullanılan insanlık dışı bir vahşet türünün icra ediliş şeklidir.
“Toplu” tabir edilen bir tabancaya sürülen tek merminin rulet oynamaya karar veren kişiler arasında tabancanın namlusunu şakaklarına dayayarak sıra ile tetiğe basmaları durumudur. Mermi kime denk gelirse onun hayatını feci şekilde sona erdirir. Bu vahşet, ya oyuna dâhil olanlardan birisinin şakağına dayadığı tabancanın tetiğine basma sırası kendisine geldiğinde pes etmesiyle,
ya da tetiğe basarak ölme yolunu tercih etmesiyle sona erer.
Bu dehşet verici kumar oyunu genellikle aklını kaçırmış psikopat bir ruhsal yapıya sahip olan kişiler arasında cereyan eder. Bazen de mafya hesaplaşmalarında kendisini gösterir. Bazı zamanlarda da yeraltı dünyasında çevrilen bazı büyük çaplı kumar masalarında “kazanan” tarafın rakibi ile “ya sen, ya ben” restleşmesi adına müflis kumarcıya Rus ruleti teklif ederek,
kaybettiklerini yeniden kazanabileceği teklifini ileri sürmek suretiyle karşısındakini “âlem”den silmek istemesinde kullandığı bir yöntemdir…
Ama bunun adına ne derseniz deyin esas itibarıyla hayatların ortaya konulduğu bir kumardır bu…
Demokratik sistemle yönetilen ülkelerde siyaset arenasında icrayı-faaliyet eden insanların manevi hayatlarının dışında birde siyasi hayatları söz konusudur. Bir siyasetçinin siyaset ortamında her hangi bir şekilde siyaseten iflas etmesi ise üç şekilde mümkün olabilir. Birincisi, halk arasında “yükünü tutmak” olarak adlandırılan bir biçimde söz konusu olan siyasetçinin
siyaset üzerinden gerek maddi ve gerekse de ruhsal anlamda istediği doyuma ulaşmış olması neticesinde bir punduna getirip meydanı terk etme eğiliminde olduğunu ima etmesidir.
İkincisi ise, kendisinin sahip olamadığına hiç kimselerin sahip olmasına tahammülü olmayanların “benden sonra tufan” mantığı ile sonuçları her ne olursa olsun kendisinin istediği bir biçimde sonuçlanacak olan bir kargaşa ortamı ihdas etme peşinde olduğunun sinyallerini vermesidir ki, en tehlikeli siyasi intihar biçimi budur. Çünkü hiçbir suçu günahı olmayan
insanların da hayatlarını karartmak anlamına gelir.
Üçüncüsü ise, bir siyasetçinin kendisine olan aşırı güveninden dolayı rakiplerine Rus ruleti, yani kumar teklif etmesidir ki; bu hiçbir açıdan ahlaki olmayan bir davranış olup, Türkiye’deki siyaset ortamında geçerli bir yöntem değildir.
Ne demek “Tek başımıza iktidar olamazsak siyasetten çekiliriz” hezeyanı? Bu söylem aynı zamanda dolaylı olarak seçmenleri tehdit etmek değil midir? Size birileri ya da bazı merkezler “tek başınıza mutlaka iktidar olacaksınız” diyerek garantimi verdi ki, zatı şahaneleriniz(!) seçime üç beş gün kala böyle bir varil yuvarladınız?
Koalisyonlarında demokrasilerde bir çözüm üretme yolu olduğu gerçeğini içinize sindiremeyecek kadar bencil ve egoistseniz neden siyaset yapıyorsunuz? Bu ne büyük bir hazımsızlık, bu ne kadar büyük bir kargaşa yaratma taraftarlığı? Bu ne kabadayılık?
Yapmayın efendiler! Aziz Türk milleti sizlerin hiçbir şekilde muktedir olamadığınız iktidarınız döneminde sizlere tahammül gösterdi. Siz neden milletin ortaya koyması ihtimali bulunan bir siyasi tabloyu daha şimdiden reddederek “bulanık suda balık avlıyorsunuz?” Sizin mızıkçılığınızı Türk milleti zaten biliyordu da bu kadarına da pes doğrusu…
İddiaya tutuşmak bir nevi kumar mıdır? Evet Kumardır. Farz edelim ki, sizin rakiplerinizden birisi “Rus ruleti” oynama teklifinizi kabul etti ve yapılacak seçimler sonrasında aldığı sonuç yüzünden siyaseti bıraktı. Başınız göğe mi erecek? Bir ülkede bir siyasi partinin genel başkanı olma konumuna yükselmiş kişiler kaç yılda yetişiyor biliyor musunuz? Ama şunu bilmelisiniz ki;
Türkiye’de Siyaset müessesesi, ne bir “pazarlamacılar” tezgâhıdır, ne bir yeraltı kumar salonudur ve ne de insan harcayan bir Rus ruleti mezbeleliğidir.. Böylesine acayip bir teklif ortaya atmaya hakkınız yok!
Sizin bu türden garip bir çıkış yapmanız, ancak karanlık bir yolda giderken korkusunu yenmek için kendi kendine ıslık çalan bir insanın halet-i ruhiye si ile izah edilebilir…
OYUNUZ KUTSALDIR!
16.07.2007
Bir ülkede, yönetenler kategorisinde olanların bütün çabaları o ülke insanının onurlu, huzurlu, refah, güven, sağlık ve barış içinde yaşamalarını temin etmek için değil midir? Türkiye’de bu gün içinde yaşadığımız seçim atmosferinin halkımıza yaşattığı bir takım sıkıntılarda bu yüzden değil mi? Seçime katılacak olan bütün siyasi partiler “Türkiye’nin ve Türk
milletinin kurtuluşu bizim projelerimizin uygulanması ile mümkündür” demiyor mu? Bu yüzden bu kadar çok gürültü kopartmıyorlar mı? Türk milleti bu tür sıkıntıları 60. defa yaşamıyor mu? Yaşıyor… O halde bu güne kadar iktidara gelen partiler meselelere neden çözüm üretememişlerdir. Neden Türk milletinin onurlu yaşama hakkı yerli yöneticiler eliyle yabancıların tahakkümü altındadır?
Gerçekten Türk Milleti çok mu huzurlu bir yaşam içindedir? Doğacak her bebeğin 5000 Amerikan doları borçla dünyaya geliyor olması Türk milletinin refah içinde yaşıyor olmasının mı göstergesi?
Akşam saatlerinde Türkiye’nin en büyük kentlerinde bile kapkaç, soygun ve gaspa uğrama endişesi taşımadan güven içinde sokağa çıkabilmek mümkün mü? Altyapısız ve hiçbir temel dayanağı olmadan karambol usulde yürürlüğe konulmuş olan “yeni sağlık sistemi”nde işler tıkırında gidiyor ve her kes her yerde istediği sağlık hizmetini alabiliyor mu? Hayır!, hayır!, hayır! Hep
gösteriş, hep ayağı yere basmayan söylemler… Ey aziz Türk milleti sen bunlara layık değilsin!
O halde, Ey bu ülkede omuz omuza ve kader birliği içinde yaşamış olan Türk seçmeni!
Ey birbirine kara gün dostu olduğundan dolayı nice krizleri dayanışma içerisinde bertaraf edebilmiş yüce millet!
Ey şehit cenazelerinde her şehidi kendi evladı ve akrabası kabul ederek yüreği kan ağlayan asker millet!
Ey başbakandan azar işitsen bile devletine olan saygından dolayı öfkeni içine akıtma büyüklüğünü gösteren Çiftçi!
Ey “Türküm, doğruyum, çiftçiyim, açım” diyerek gurur ve sabrını bir arada gösterebilen ama Tarım bakanından “gözünüzü toprak doyursun” cevabı almasına rağmen demokrasiye olan inancından dolayı sadece demokratik yollarla hakkını arama yolunu seçen aziz Türk çiftçisi!
Ey “Zengin kaynakların yoksul ve azarlanan bekçileri olmayacağız” kararlılığını göstererek sandıkta hesap sorma azmindeki onurlu insanlar!
Ey Talabani ve Barzani çapulcularının tehditlerini görmezlikten ve duymazlıktan gelerek bu ABD finolarına zeytin dalı uzatma ferasetsizliğini gösterenlerden hesap sorma kararlılığındaki şehit yakınları, gaziler ve yüce Türk milleti…!
İşte sana fırsat, işte sana demokratik yollarla bir hesap sorma aracı… 22 Temmuzda sandık başına gidiyorsun… Sandıkta bir takım makamını ve yerini hazmedememiş olanlara “Ben asılım sen vekilsin” diyecek ve onlara asıl vazifelerini ve bulundukları makamın kutsiyetini hatırlatacaksın…
Bu kadar sabırlı, bu kadar hoşgörülü, bu kadar devletine saygılı bir millet bu gün içinde yaşadığı milli, manevi, kültürel, iktisadi aşağılanmayı ve örselenmeyi asla hak etmiyor. Türkiye ekonomisine hiçbir yararı bulunmayan “borsanın yükselmesi” meselesi bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Çünkü borsanın %74’ü yabancılarındır. “Ülkeye yabancı
sermaye getireceğiz” teraneleri ile Türkiye’de Türk lirasını piyasalardan çekip esnafa kan ağlatan ama dolar milyarderi yabancı sermaye sahiplerine en yüksek faiz oranlarıyla servetlerini katlama fırsatı tanıyanlardan artık Türk milleti sandıkta hesap soracaktır.
Türkiye’de sayıları azımsanmayacak seviyelerde olduğu bilinen “Dinler arası diyalogcu” ların bu seçimlerde oylarını ABD’de ikamet eden “müzmin misafir” den gelen bir direktif doğrultusunda “Türk” değil, “Türkiyelilik” kavramını ileri süren ve “Türkiye’de Kürt Sorunu vardır” diyerek bölücülüğün ve kamplaşmanın zeminini hazırlayanlara
verecekleri yolunda söylentiler kulaktan kulağa yayılıyor. Eğer bu söylenenler doğruysa zaten sürpriz sayılmaz. Çünkü her iki tarafın da mantık ve hedefleri aynıdır.
Bu durumda, içinde bulunduğun zillet dolu ahval ve şeraitten kurtulmak için kullanacağın oyun ne kadar önemli ve kutsal olduğunu iyi düşün. Bu fırsat Milli ve dini değerlerinin daha fazla ayakaltı edilmemesi için çok önemli bir fırsattır. Sandık başına mutlaka git ve oyunu mutlaka kullan. Çünkü senin oyun kutsaldır…
SEÇMENDEN BÜTÜN SİYASİLERE “OYUM SANA”
MESAJININ ANLAMI
14.07.2007
Onlarca yıldan beri birbiri üzerine katlanarak büyüyen ve Türk milletinin omuzları üzerine çöken sayısız problemlere her seçim öncesinde verilen vaatler ve devamında “enkaz devraldık” şeklindeki kıvırtmacalar hiçbir zaman çare olmamıştır. Adeta “sihirli değnek” zannedilen seçimlerin kazanılması sonrasında, kazanan parti ya da partilerin perçemleri gözlerinin önüne dökülmüş ve
bu defa kelime oyunlarının arkasına saklanarak muktedir olamamalarına bahaneler üretmeye bir daha ki seçimler kapıya dayanana kadar devam etmişlerdir.
Her kesin de bildiği ve gördüğü gibi, dünden bu güne ülke problemlerine köklü çözümler üretmek adına hiçbir ciddi adım atılamamıştır. Çünkü işsizlik, yoksulluk, terör, çarpık kentleşme ve bunların üzerine eklenen gasp, hırsızlık, kapkaç, rüşvet, ve yolsuzluklar başını alıp gitmiş, dışa bağımlılık artmış, “özelleştirme” adı altında milli olan bütün istihdam alanları yabancılara
satılmış, yok pahasına elden çıkartılmıştır.
Planlama yapılmaksızın her yıl üniversitelerin çeşitli bölümlerinden verilen mezunlar ne yazık ki; okumuş ve eğitim almış olmanın bir işe yaramadığını görerek varsa baba mesleklerini icra etmeye koyulmuş, yoksa Türkiye’deki işsizler ordusuna dâhil olmuşlardır.
Bu misalleri olabildiğince çoğaltmak mümkündür. Fakat her nedense Türkiye’de hükümet olanların hemen, hemen tamamına yakını Türk milletinin milli, dini, kültürel dokusuna uygun bir biçimde kuşatıcı, kalıcı ve istikbal vaat edecek icraatlar yerine kendilerinin siyasi ideolojilerine yakın olan kesimlere yönelik yatırımlar ve icraatlar yapma kaygısı taşıdıklarından ülke genelinde
var olan meseleleri halletmek mümkün olmamıştır.
Şu anda 22 Temmuz’da yapılacak olan genel seçime 10 günden daha az bir zaman kaldı. Seçim kararının alındığı tarihten itibaren Milletvekili adayları propaganda yapabilme maharetlerini kendi siyasi görüşleri ve yöntemleri çerçevesinde sergilediler. Yerine getirmeyi vaat ettikleri birçok söylemlerini meclise girmeye muvaffak olmaları halinde bile yerine getiremeyeceklerini
kendileri de bilmekteler. Ne yapsınlar ki Türkiye’de siyaset yapmanın başta gelen şartlarından biride bu olmuş…
Şimdi gelelim iktidara gelecek siyasi parti ya da partileri bekleyen ana meselelere: Şurası çok açık olarak belli ki; Bir koalisyonun kaçınılmaz olması durumunda azımsanmayacak bir süre, “Kiminle ortak hükümet kuralım” ya da “kim kimle ortak olsun” tartışmaları ile geçecek. Sadece TBMM de ahenkli bir çalışma ortamının oluşması ve iş bölümü süresi öyle kolay kolay
sağlanamayacaktır. Çünkü bu defa demokrasinin teamüllerinden istifade ile farklı maksatlarla meclise girmesi muhtemel olanlar bulunmaktadır. Bu güruh kendilerini “kilit” olarak niteleyecek ve bazı partilerde sadece siyasi “zafer” için onlarla yakınlık kurma yarışına gireceklerdir…
Fakat şurası biliniyor ki; Türk milletinin dört gözle halledilmesini beklediği devasa problemlerin çözüme kavuşturulması bir hayli zaman alacak. İşsizlik, terör, güvenlik güçlerinin ellerindeki bütün imkânları kullanarak önlemek için gayret göstermelerine rağmen bir türlü önlenemeyen kapkaç, gasp ve hırsızlık olayları adeta bıçakla keser gibi sona erdirilemeyecek meselelerdir.
Partilerin seçim çalışmaları sırasında sadece birbirlerini yermek ve eleştirmek yerine kesin, açık ve net olarak Türk milletinin gerçek meselelerinin halli için ellerinde hangi formüllerin bulunduğuna dair açıklamalarda bulunmaları beklenirdi. Fakat ne yazık ki; küçümsenmeyecek bir süre hep karşılıklı suçlamalarla tüketildi. Bu da gösteriyor ki, bazı siyasetçiler için sadece
eleştirmek ve çamur atmak en kolay siyaset yapma yolu. Oysaki bu defa suskunluğunu bozmamaya özen gösteren Türk seçmeninin beklentileri daha başkaydı.
Ama öyle görünüyor ki, bu defa siyasetçilerin hemen hepsini, olumlu ya da olumsuz anlamda Türk seçmenlerinin büyük bir sürprizi bekliyor. Çünkü çeşitli bölgelerde dolaşan değişik partilerin milletvekili adaylarından edindiğim bilgilere göre, aynı bölge ve aynı seçmenler kendilerini ziyaret eden her Milletvekili adayına “Oyum sana” mesajı vermekteymiş… Bekleyip görelim
bakalım…
BİZE AİT OLAN NE KALDI?
13.07.2007
Geçenlerde, “Neredeyse Türkiye’de satılmadık hiçbir kurum kalmadı” diyenlerin pekte mübalağa etmediklerini gözler önüne seren bir yazı okudum. Bu yazıyı okuduktan sonra enflasyonun sözde düşmüş olması, borsanın yükselmesi, piyasalarda sanal bir iyileşmeden söz edilmesinin asla ve asla gerçekleri yansıtmadığını bir defa daha müşahede ettim.
Çünkü Hayatın gerçek yüzü, hükümetin piyasaya pompalamaya çalıştığı gibi suni iyileşmelerden ya da evinde yiyecek ekmeği, ayağında ayakkabısı olmayan kimi yağcıların sadece iktidar Partisine hoş görünebilme partizanlığı içerisinde hayatlarından memnun bir tablo çiziyor olmalarından ibaret değil.
Sabah Gazetesi yazarlarından Yılmaz Özdil 07.07.2007 tarihli köşe yazısında Türkiye’de bundan sadece 4.5 yıl önce Türkiye’ye ve Türklere ait olan ama şu anda başkalarına “pazarlanmış” olan yerlerin isimlerini çarpıcı ve ibretle okunacak şekilde gözler önüne seriyor:
“Türk Telekom, Arap'ın. Telsim İngiliz'in. Kuşadası Limanı İsrailli'nin. İzmir Limanı Hong Konglu'nun... Araç muayene işi Alman'ın. Başak Sigorta Fransız'ın. Adabank Kuveytli'nin. İETT Garajı Dubaili'nin. Avea Lübnanlı'nın. Petkim? Ermeni'nin. (Kazak'a sattık, dediler. Kazağı bi çıkardık... Ermeni...) N'olacak bu memleketin hali? Rakı, Amerikalı'nın Finansbank Yunanlı'nın...
Oyakbank Hollandalı'nın. Denizbank Belçikalı'nın. Türkiye Finans Kuveytli'nin. TEB Fransız'ın. Cbank İsrailli'nin. MNG Bank Lübnanlı'nın. Alternatif Bank Yunanlının. Dışbank Hollandalının. Şekerbank Kazak'ın. Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın. Turkcell'in yarısı Finli'nin Rus'un. Beymen'in yarısı Amerikalı'nın. Enerjisa'nın yarısı Avusturyalı'nın. Garanti'nin yarısı Amerikalı'nın. Eczacıbaşı İlaç, Çek'in. İzocam,
Fransız'ın. TGRT Amerikalı'nın. Demirdöküm Alman'ın. Döktaş Fransız'ın. Süper FM Kanadalı'nın…”
Sadece partiye olan bağlığı yüzünden hayata ve ülke meselelerine şaşı ve at gözlüğü ile bakan, Parti mitinglerinde mide gurultusunu gırtlağını yırtarcasına bağırarak bastıran ve avuçları patlayıncaya kadar söz konusu “pazarlamacıları” alkışlayanlardan kaç tanesinin yukarıda kaybedilen ve artık uzun vadede ne Türkiye ekonomisine ne de Türkiye’deki işsizler ordusuna bir katkı
sağlamayacak olan kurumlardan haberleri var?
“Son 4-5 yıl içerisinde Türkiye’de açılan ‘Kilise evler’ in sayısı neredeyse cami sayısına ulaştı” diyenlerin yanılmadıklarını gösteren bir çok örnekler var. İstanbul’da Kuran kursunu yıkıp yerle bir edenlerin kilise restorasyonları için trilyonlarca para aktarmaları sadece “dinler arası diyalog”cuları ve Türk-İslam düşmanlarını sevindirmekten başka bir şey
değil.
Büyükada’yı ziyaret eden bir dostumun anlattıklarına göre oradaki çok sayıda işletmelerin sahiplerinin hep yabancılar oldukları, ikametgâhların çoğunun da yabancılara ait oldukları ve onların kapı, bahçe ve diğer görevlilerinin ise Türk olduklarını öğrenip adeta kahroluyorum… Düşünebiliyor musunuz? Türk halkı kendi ülkesinin en güzel yerlerinden birinde çoktan kapıkulu olmaya
başlamış bile… Bu durum “benim vazifem pazarlamaktır” diye nara atan bir takım milliyet özürlülere belki dokunmuyor ama ben ve benim gibi Türk milletine mensup olmaktan gurur duyan milyonlarca Türk insanının milli duygularını rencide ediyor.
Kendi çocuklarının istikbalini Amerika’da hazırlayan ve kim bilir günün birinde Amerika’ya yerleşmek adına şimdiden maddi ve manevi yatırımlarını Amerika’ya yapanlar için bağımsızlık ve istiklâl kavramlarının ne anlama geldiğini izah etmek için çaba sarf etmeye gerek yok.
Bu kadar canhıraş bir şekilde 22 Temmuz seçimlerinde seçim kazanmaya ve iktidar olmaya hevesli göründüklerine göre, daha Türkiye’de, “Canım sırtlarına alıp götürmüyorlar ya” mantığı ile “pazarlanacak” çok şeyler olduğunu gördüklerini düşünüyorum.
Bundan sonrasını düşünecek olanlar ise, sağduyu sahibi, milli ve dini hassasiyetleri güçlü, vatanını seven ve hiçbir maddi çıkarı İstiklâl ve bağımsızlığına değişmeyecek olan Türk seçmenidir…
ÇİN’İN ANKARA BÜYÜKELÇİSİ DOĞU TÜRKİSTAN’DA
12.07.2007
Dünyanın en entrikacı milletlerinin başında gelen Çin milletinin yöneticileri, bu entrikacılık maharetlerini(!) devlet sistemine de taşımış olup bütün dünyaya karşı da uygulamaktadırlar.
İşgalci Çin devletinin söz konusu entrikalarını uygulamada en başarılı oldukları ülkelerin başında da ne yazık ki; Türkiye gelmektedir. Oysaki Türkiye Türklerinin atalarının Orta Asya tarihi boyunca sürekli mücadele etmek zorunda kaldıkları millet yine bu günkü Çinlilerin atalarıydı. Hun, Göktürk, Uygur ve Karahanlı Türk devletlerinin Orta Asya’daki varlığına son verebilmek ve
Orta Asya kıtasının tamamına kendileri tek başlarına sahip olabilmek için kesintisiz olarak Türk hükümdarlarına kadın, altın, ipek ve çeşitli hediyeler göndererek zaman içerisinde büyük oranda menfur emellerinin gerçekleşmesinde başarı elde etmişlerdir.
Günümüz de ise, ecdat yadigârı olan Doğu Türkistan topraklarını ısrarla terk etmeyip oradaki Türk varlığının ebediyen devam etmesinden yana tercihlerini kullanmış olan Doğu Türkistan Türkleri üzerinde türlü entrikalar uygulamaktadırlar. Asırlar boyunca Çinlilerin Doğu Türkistan’a yönelik olarak sürdürdükleri taciz ve saldırılar sonucunda 1949 yılında Doğu Türkistan’ı bilfiil
işgal ettiler.
Yarım asrı aşkın bir süredir dünyada eşi ve benzerine rastlanılmamış olan zulüm, işkence, soykırım ve asimilasyonlara inanılmaz bir direnişle karşı duran Doğu Türkistan Türklerinin sahip oldukları milli irade Çinlileri telaşa ve korkuya düşürmüş olmalıdır. Bu sebeple Doğu Türkistan Türklerine ırki, dini ve kültürel olarak çok yakın olan Türkiye Türkleri eli ile Doğu
Türkistan’ı ve Doğu Türkistan Türklerini dünya gündeminden uzak tutmaya, Doğu Türkistan’daki Türklerin hayatlarından son derece memnun oldukları, mutluluk ve refah içinde yaşamakta oldukları imajı pompalanmaya çalışılmaktadır.
Konuya ilgisi olanların da takip ettikleri ve gördükleri üzere, son yıllarda Çin devleti Türkiye’deki konsoloslukları ve büyükelçilikleri vasıtasıyla Doğu Türkistan’ın tarihinin, kültürünün ve mevcut iktisadi durumunun tamamen çarpıtıldığı bir dizi kitap, broşür, dergi ve görsel yayın araçları göndererek Doğu Türkistan konusunda milli ve dini bir duyarlılığı bulunan Türkiye
Türklerinin gözlerini boyamaya çalışmaktadırlar.
Ayrıca Doğu Türkistan’ın istiklal ve bağımsızlığı için demokratik yollarla mücadele edenleri de “terörist” olarak lanse etme girişimlerinde bulunmaktadırlar. Özellikle de Türkiye’deki menfi propagandalara önem veren Çin hükümeti Türkiye’deki bürokratlarını özel yetiştirilmiş Çinli personellerden oluşturmaktadır. Türkiye’deki Çinli bürokratları ise Doğu Türkistan’daki kukla
idareciler her türlü yalan-yanlış hazırlanmış materyallerle desteklemektedirler. Bu sebeple de Türkiye’deki Çili görevlilerle Doğu Türkistan’daki kukla yönetimin ilişkileri en üst düzeyde sıkıdır.
09.07.2007 tarihli “Sinkiang (Doğu Türkistan)Ekonomi Gazetesi” Çin’in Türkiye’de görevli Büyükelçisi Sun guo xiang ve maiyetindeki bir grup elçilik görevlisi Doğu Türkistan’ın Ürümçi vilayetine bir ziyarette bulunarak Doğu Türkistan’daki Çin kuklası ÇKP sekreter yardımcısı Nur Bekri ile görüşmeler yapmıştır. Bu görüşme esnasında kendilerinin geçen yıl Türkiye’de “Sinkiang
(Doğu Türkistan) Kültür Haftası” faaliyetleri tertip ettiklerini, bu faaliyetler esnasında Türkiye’deki her kademeden devlet adamlarının da teveccühlerine mazhar olduklarını ve Türkiye’de yaşamakta olan “muhacirlerin”(Çinlilerin bu ifadede kastettikleri Türkiye’de yaşamlarını sürdüren Doğu Türkistan kökenlilerdir)de vatanseverlik duygularının ihya edildiğini(!) anlatmıştır.
Çin’in Türkiye Büyükelçisi Sun guo xiang bu ziyareti esnasında özellikle Doğu Türkistan’daki kukla idarecilerin Türkiye’ye yönelik ziyaretleri daha sık yapmaları gerektiğini ve kendilerinin de Türkiye’deki radyo-televizyon ve kültürel etkinliklerden yararlanarak Doğu Türkistan(Çinli Sinkiang diyor)da ki Çin hükümetinin üstün hizmetlerini(!) anlatmayı sürdüreceklerini
söylemiştir.
Çin devletinin ve onun “kurulmuş robot” bürokratlarının asıl amaçları, 1950’li yıllardan beri Türkiye’de Doğu Türkistanlıların sürdürdükleri demokratik faaliyetler çerçevesinde Çin’in Doğu Türkistan Türkleri üzerinde soykırım, asimilasyon ve ekonomik sömürü faaliyetleri uyguladıkları gerçeğini yalanlamak ve Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık dramını Türkiye ve dünya kamuoyunun
gözünden saklamaktır…
TÜRKMENLERİN FERYATLARINA KULAK VERİN!
11.07.2007
Türkmenlerin çoğunlukta bulunduğu bir Türkmen Şehri olan Telafer Musul’un batısında Suriye’ye oldukça yakın bir yerde yer alıyor. İşgalci ABD uçakları tarafından hava bombardımanları ile neredeyse yerle bir edilen bu kentte yaşama imkânı neredeyse yok denecek bir durumda. Bu sebeple de buradan 50 -60 bin civarında Türkmen başka yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır.
Yıllar yılıdır Türkiye’den çok büyük beklentiler içine giren Irak Türkmenlerinin bu beklentileri son yıllarda tamamıyla yok olmak üzere. Çünkü ABD uçakları tarafından sık sık saldırıya uğrayan Türkmenler kendi mevcudiyetlerini devam ettirebilmek için artık son çare olarak silaha sarılmak mecburiyetinde kalacaklar. Bu durumu fırsat bilen işgalciler de şehirdeki, daha doğrusu
Kuzey Irak’taki Türkmenlerin tamamı üzerinde bir soykırım uygulamak suretiyle yok ederek buraların idaresini büyük çoğunluğunu Kürt peşmergelerin oluşturduğu Irak ordusuna devredecek. Sonrada geriye kalan Türkmenlerin sonlarının ne olacağı da malum…
Son yapılan saldırılarda enkaz altından çıkartılan yaralılardan bir bölümü Türkiye’ye getirildi. Ve burada tedavi edilecek. Söylenenlere bakılırsa Türkiye oraya insani yardım malzemeleri de gönderecek. Vs., vs., vs.,…Peki daha sonra… Sonrası yok. Saldırılardan arta kalan Türkmenler yine oradaki makûs talihleri ile baş başa bırakılacak…
Türkiye Türkleri ve dünyadaki bütün Türklerle soy, dil, din ve kültürel birliktelikleri bulunan Türkmen kardeşlerimizin, kendilerine coğrafi olarak yakınlığı da bulunması sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti devletinden beklentisinin bu yüzeysel ve göstermelik yardımlar olmadığı gayet açıktır.
Elbette ki Türkiye’nin yapması gereken de Türkmenlerin karşılaştıkları her felaket sonrasında pansuman tedbirler şeklinde olmamalıdır.
ABD’nin niyeti açıkça bellidir. Irak’a yaptığı okyanus ötesi saldırı ve işgal hareketinin temelinde Irak’ın tamamında kukla bir yönetim kurarak Irak petrollerini hortumlamak.. Diğer yandan da özellikle“Stratejik müttefik” olarak kabul ettiğini ileri sürdüğü Türkiye’yi Irak’ın kuzey sınırından yakın markaja almak için bölgede kendi güdümünde bir “Kürt devleti” kurdurtmak…
Bu saatten sonra hiç kimse “Kuzey Irakta adım, adım bir Kürt devleti kuruluyor” demesin. Çünkü kabul etseniz de etmeseniz de kuzey Irakta çoktan bir Kürt devleti kuruldu ve PKK destekçisi ve ABD taşeronu peşmerge liderleri dünyanın birçok devletleri tarafından birer “devlet başkanı” gibi kabul görmekte ve uluslar arası birçok toplantılara devlet başkanı gibi resmen davet
edilmektedirler…
Irak’ın işgali ile başlayan süreçten bu güne kadar Türkiye hükümeti ne yazık ki doğrudan Türkiye aleyhine olumsuz yönde gelişen bütün olayları sadece izlemekle yetiniyor. Türk dış işleri nadiren de olsa bazı olayları “esefle kınıyor…” Malum zat-ı muhterem de “Stratejik müttefik”ine olan sadakatinden ve mahkûmiyetinden dolayı da “Eş başkanlık” payesinin tadını çıkartıyor…
ABD, askeri güç yetiremediği Irak’ta emperyalistlerin en güvendikleri ve garantili gördükleri entrika yöntemleri olan iç kargaşa ve iç savaş taktiğini kullanmaktadır. Şu anda Irak’ta sunni ve şii çatışması başlamış olup adeta kan gövdeyi götürmektedir. Bu arada bir hayli rahatlayan ABD işgal kuvvetleri Kuzey Irak’a ağırlık vererek Felluce katliamı sırasında ABD’ye direnen
savaşçıların büyük bir bölümünün Felluce’ye 400 kilometre mesafedeki Telafer’e kaçtıkları safsatasını ileri sürerek Telafer’deki Türkmenlere yönelik bir katliam başlatmış bulunuyor.
Türkiye’de “Kuzey Irak’a Askeri Operasyon yapılsın mı? Yapılmasın mı?”tartışmaları sürerken, yapılması elzem hale gelen bir askeri harekâta aylardır hazır vaziyette bekleyen TSK hükümetten istediği icazeti bir türlü alamamaktadır.
Tabii ki bu arada olan tamamıyla Kuzey Iraktaki Türkmenlere olmakta ve alabildiğine bir Türkmen soykırımı devam ettirilmektedir. Hükümetin “stratejik müttefiki” ve Kürt Peşmergeler(PKK mensupları da bunların ararsında)tarafından katledilen her bir masum Türkmen’in vebalini, sadece siyasi istikballerinin elden gideceği endişesi ile kaçınılmaz hale gelen bir askeri operasyonu
engelleyen ve devamlı olarak öteleyen hükümet asla kaldıramayacaktır.
Türk Milliyetçileri ve Hımbıl Taşeronlar
10.07.2007
Türkiye toprakları, dünya üzerinde yer aldığı coğrafi konum itibarıyla asırlardır emperyalistlerin iştahını kabartan ve bu yüzden de onların Türkiye için, “Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir” deme cüretini gösterdikleri, yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynakları bakımından da dünyanın en zengin ülkelerinden biridir.
Ülke idarecilerimizin büyük ekseriyetinin onlarca yıldır dışa bağımlı olmayı ve öyle kalmayı arzulamaları ve bu yüzdende AB hayranlığı ile yatıp kalkmaları sebebiyle sahip olduğu tabii zenginlikleri layıkıyla değerlendirilemeyen, Türk milleti, batılılar tarafından “altın tabakla dilenen dilenci” durumuna düşürülmüştür.
Fakat Türkiye, kendisini vatan yapabilmek için gözlerini kırpmadan canlarını veren, kalpleri vatan sevgisiyle dolu ve bundan sonrada gerektiğinde her an canlarını vermeye hazır olan Türkiye sevdalılarının vatanı olmuş olmasından dolayı da dünyanın en şanslı ülkelerinden biridir. Türkiye, kendisini karşılıksız seven Türk milliyetçilerinin her yönlü fedakârlıkları
sayesinde varlığını devam ettiren ve sonsuza kadar da devam ettirecek olan bir ülkedir.
Bu cennet misali kutsal vatan toprakları, kendisi uğruna ciddi riskler almak, kan ve can vermek kaçınılmaz hale geldiğinde her kesimden aynı duyarlılığı ve fedakârlığı görmüş müdür derseniz hayır! Milyon kere hayır! Çünkü Türk olmayı değil, “Türkiyeli” olmayı, “Türk Milleti” demeyi değil “Bu millet”
demeyi tercih eden milliyet özürlüler her zaman köstebek gibi sadece delikten bakmayı ve kendilerine uygun bir hava sezmedikleri sürece inlerinden çıkmamayı tercih etmişlerdir.
İslam dinini ve Türk milletinin milli varlığını yok etmek isteyenlere karşı açıktan açığa ve göğsünü gere, gere haykırarak karşı koymak yerine, “dinler arası diyalog” safsatasının arkasına saklanan ikiyüzlü, hımbıl, yerli Siyonist uşaklarının yüklerini hep Türk Milliyetçileri çekmişlerdir. Bu güruhun kendilerine soracak olursanız “su katılmamış
has Müslümanlar” kendileridir. Fakat zoru gördüklerinde bukalemun gibi renklerini değiştirerek kuyruklarını altlarına kıstırıp ortalıktan sıvışırlar.
Şehit ve gaziler vermek pahasına badireler atlatılıp tehlike bertaraf edildikten ve ülke huzura kavuştuktan sonra bu “solucanlar” tekrar deliklerinden çıkarak vatan satıcılıklarına ve ihanetlerine kaldıkları yerden devam ederler.
Hiç mübalağasız şunu söyleyebilirim ki; Türk milliyetçilerinin haykırdıkları gibi vatanseverliklerini avazları çıktığı kadar seslendirme cesaretini gösteremeyen, hangi milletten olduklarını açıkça söyleyemeyen, Türk milletinin bünyesine sinsice sızarak İslam düşmanlarının uşaklığını yapanlar asla ve asla yüce dinimizin samimi savunucuları olamazlar.
Her şeyden önce vatanı sevmek yürek, cesaret, ataklık, maddi- manevi fedakârlık, her alanda başarılı olmak için çalışmak ve biraz da delidolu olmak ister… “Sonunu düşünen kahraman olamaz” sözünde olduğu gibi karşılaşılması mukadder olan badireleri “tereyağından kıl çeker gibi”, “suya sabuna dokunmadan” atlatmak isteyenler hep o portresini çizmeye çalıştığımız
“kılkuyruk” taşeronlardır.
Türk milliyetçileri her zaman vatanın bölünmez bütünlüğü ve Türk milletinin istiklâli söz konusu olduğunda “gerisi teferruattır” diyerek er meydanındaki yerlerini almışlar, şehit olmuşlar, Gazi olmuşlar ama sonuçta her mücadeleden zaferle çıkmışlardır. Oluşturulan huzur ortamından istifade eden “akvaryum balığı” sünepeler de yeniden ortaya çıkarak Türk milletinin körpe
dimağlarına “dinler arası diyalog” zehri akıtmak suretiyle Türkiye düşmanlarına sadık hizmetkârlar yetiştirmeye kaldıkları yerden devam etmişlerdir.
Rabbimden dileğim; Türk milletinin has evlâtlarının yüreklerindeki Türklük gurur ve şuurunu, İslam ahlak ve faziletini, cevvalliği, yiğitliği, gözü pekliği, istiklal aşkını hiçbir zaman azaltmasın. Sistematik bir şekilde Türk milletini hımbıllaştırarak “küresel köle tacirlerinin esiri haline dönüştürmek isteyen müfterilere fırsat vermesin. TÜRK MİLLETİ SONSUZA
KADAR BÜTÜN AZAMATİYLE HEP VAR OLSUN!
ZÜMRÜT KÂSELERDE SUNULAN ZEHİR
07.07.2007
Günümüzdeki genel insan portresine bir baktığımızda güven duygusunun, sadakatin, samimiyetin, vefanın, fedakârlığın, doğruluğun ve dürüstlüğün Kaf dağının ardına gitmiş olduğu gibi bir manzara ile karşılaşmaktayız.
Bu konuda istisnalar varsa da, bugün içinde bulunduğumuz acımasızlık ve insafsızlık girdabında insani değerlerimizin kaybolmaması için söz konusu istisnaların asla yeterli olmadığına inananlardanım. Benim bu konudaki düşüncelerimle kendi düşüncelerinin paralellik arz ettiğini söyleyenlerin büyük bir kısmının da bu ifadelerine sadakat gösterdiklerine inanmak içimden gelmiyor.
Çünkü insanların söylemleri ile yaşam biçimleri ve beşeri münasebetlerdeki güven vermez tutumları benim bu duyguları ifade etmeme yol açmaktadır.
Günlük yaşamımızda karşılaştığımız her olumsuzluk karşısında geçmişin şefkat dolu kollarına sığınmak isteyişimiz boşuna değildir. Klişeleşmiş bir söylemle “Eskiden…” diye başladığımız geçmişin toplumsal yaşamımızdaki güzel ve üstün ayrıcalıklarının arkasına saklanma niyeti taşımaksızın ifade etmeliyim ki; gerçekten de düne duyulan haklı özlemlerin temelinde, insanların
birbirlerine duydukları katıksız, karşılıksız ve cömertçe dağıttıkları içten sevgilerin ağırlıkları yatmaktadır.
Büyüklerimizin bünyemize, çocukluktan itibaren ilmik ilmik işledikleri, vatan, millet, özgürlük ve insan sevgisinin kutsallığını, insan varlığındaki ehemmiyetini, günümüzde kendilerini entelektüellik adına batılıların kucağına bırakıveren bir takın zavallılara tam anlamı ile ifade edebilmek mümkün değildir.
İyilik, dürüstlük ve mertlik adına söylemedik söz bırakmayanların bu söylemleri eğer genlerinden gelmiyor, yüreklerinde doğup filizlenerek dillerine vurmamışsa, günlük yaşama da geçirilemeyeceği için, içi boş küflü konserve kutularının yere düştüklerinde çıkarttığı seslerden bir farkı yoktur.
Bizi biz yapan değerlerimizin başında gelen milli ve dini değerlerimizin omuzlarımıza yüklediği en büyük sorumluluk başta anne-babalarımız olmak üzere büyüklere saygı, küçüklerimize sevgi ve şefkat göstermektir.
Son on yıllar içerisinde Türk milletine kasıtlı olarak Empoze edilmeye çalışılan batı hayranlığının ve “Avrupailik” adı altında başlatılan yozlaştırma saldırılarının asıl hedefi Türk milleti arasındaki sevgi ve dayanışma bağlarını zayıflatmak ve yok etmektir.
Ne yazık ki, bir tutam menfaat elde edebilmek için Türk düşmanı güruhların değirmenlerine su taşıyan bir takım yerli taşeronlar, artık yarar yerine zarar verdiği anlaşıldığı için batılıların bile terk ettikleri batının pörsümüşlüklerini ülkemize taşımaya çalışmaktadırlar. Bu yüzden de milli geleneklerimizin, göreneklerimizin ve dini inancımızın gerektirdiği şekildeki bir
yaşama biçimi içinde yaşamaya çalışmak giderek zorlaşmaktadır.
Türk milletinin ve Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit ve tehlike ben ve benim gibi düşünenlere göre, sureta Türk milletinden ve İslâm’dan yana görünerek bu necip milletin değerlerini hiçe sayan ve “pazarlama” adı altında Türk milletinin en büyük ve kutsal varlığı olan bağımsızlığını ve topraklarını Türk ve İslam düşmanı Yahudilere, Ermenilere ve daha başka
karanlık maksatlılara satanlardır…
22 Temmuz sonrasında iktidara gelecek parti ya da partilerin Türk milletine verebilecekleri en büyük ve gerçekçi vaat, ne mazotun 1 YTL, ne fındığın 8 YTL olması vs. gibi uçuk vaatler değil, Müslüman Türk milletinin en değerli yitiği olan milli ve dini değerlerinin münderecatındaki güzel hasletlerin yeniden tesis edilmesi için ciddi reformların ABD ve AB’ dayatmalarına rağmen
yapılabilmesidir.
Bunun da ancak ve ancak, milliliği sadece tabelasında kalmış olan Milli eğitim sisteminde yapılacak reformlarla ve gerçekten bağımsız bir devlete yakışır bir biçimde alınacak cesur ve radikal kararlarla mümkün olacağı aşikârdır.
Türk milletine “AB ayrıcalıkları ve kazanımları” adı altında zümrüt kâselerde sunulan milliyetsizleşme ve dinsizleşme zehrinin bir an evvel farkına varılarak bu “ikram”ı bize getiren taşeronların suratlarına çarpma ferasetini gösteremeden, Türkiye ve Türk milleti onlarca seçimler yapsa, hükümetlerde kursa içinde bulunduğu kısır döngüden asla kurtulamayacaktır…
ÇİN DEVLETİ AÇIKÇA HAYDUTLUK YAPIYOR
Haber: ETIC
06.07.2007
|

Ürümçi- Lan Zhou
Petrol Boru Hattı

Kaştaşı |
Çin’in 1949 yılında işgal etmiş olduğu Doğu Türkistan topraklarının yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını dilediğince sömürmeye ve talan etmeye devam ettiğine dair zaman zaman dış dünyadaki basın ve yayın organlarına yansıyan bölümlerini kamuoyu ile paylaşmaya çalıştık. İşte şu anda yine
“Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”nden aldığımız habere göre, Çin’in Doğu Türkistan’da devam ettirmekte olduğu hırsızlıklarına örnek teşkil eden iki önemli ve yeni hadise:
Birincisi, Doğu Türkistan’ın en büyük vilayetlerinden biri olan Ürümçi ile Çin’in Lan Zhou bölgesi arasında döşenen Petrol boru hattının tamamlandığına ve petrol akıtılmasına başlanacağına dair haber. Bu Petrol boru hattının uzunluğu 4000 kilometre olup, Çin’in bu güne kadar Doğu Türkistan petrollerini Çin’e taşımak için döşediği petrol boru hatları arasında ve bütün Çin
genelinde bulunan petrol boru hatları arasında en uzunu. Bu hattın teknolojik yönden de en üst düzeyde olanı olduğu öğrenildi.
Birbirine paralel olarak döşenen bu iki boru hattının sadece birinden yılda akıtılacak olan petrol miktarı 20 milyon ton, diğerinden ise, yılda 10 milyon ton olarak açıklanmaktadır.
Üzerinde 13 ayrı istasyonun yer aldığı bu petrol boru hattı önümüzdeki günlerde tam kapasite ile faaliyete geçirilecek.
İkincisi ise, Doğu Türkistan topraklarından çıkartılmakta olan yüzlerce değerli madenlerden biri sayılan Kaştaşı ile ilgili. Özellikle Doğu Türkistan’ın Hoten vilayetinden çıkartılan Kaş taşının kalitesi çok daha yüksek olup o nispette de fiyatının da oldukça fazla olduğu biliniyor. Bundan 27 yıl önce kaş taşının fiyatı 100 Yuan iken günümüzde bu taşın fiyatının 30 bin
Yuan’a yükseldiği ifade edilmektedir. Yani 27 yıl zarfında Kaş taşının fiyatında 3000 misli bir artış görülmektedir.
Bu gün sadece Yorunkaş ırmağı kenarında Kaş taşı toplayarak geçimini sağlayan Doğu Türkistan Türklerinin sayısının 100 bin civarında olduğu tespit edilmiştir. Yoksul Doğu Türkistanlı Çiftçiler ziraat sahasında sürekli zarar ettikleri ve istenilen vergileri ödeyemedikleri için arazilerine Çin hükümetinin el koyması sebebiyle Kaş taşı toplayıp satmayı bir geçim kapısı
olarak görmektedirler. Doğu Türkistanlı köylülerin büyük zorluklarla topladıkları Kaştaşlarını kendileri doğrudan pazarlama imkânına erişemedikleri için Çinli aracılara çok ucuz fiyatlarla satmak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bu Kaş taşlarını toplayan Çinliler ise Çin’in içeri bölgelerine götürerek oldukça yüksek fiyatlarla pazarlayabilmektedirler.
İşgalci Çin hükümeti kendilerinin sefalete mahkûm ettikleri yoksul Doğu Türkistanlıların ellerindeki bu küçücük imkânı da gasp etmenin bir yolunu bulmuşlar ve “Yorunkaş Irmağı ağır derecede tahribata uğradı” bahanesini ileri sürerek yerli Doğu Türkistan Çiftçilerinin Kaş taşı toplamsını da yasaklamaya başlamışlardır. Fakat Çin işgal hükümeti yetkilileri ile araları
iyi olan bazı tefeci Çinli tüccarlar o bölgede sözde şirketler kurarak ve yerli halkı yok pahasına çalıştırarak onlara emeklerinin karşılığını bile vermeksizin Kaş taşı toplattırmaktadırlar.
“Tiyanşan(Tanrı dağı) Haber sitesi”nden alınan bilgilere göre Hoten Kaş taşı, 2008 Pekin Olimpiyatlarında yarışmacılara verilecek madalyaların yapımında da kullanılacak. Çin, dünyada eşine az rastlanır zenginlikteki Doğu Türkistan’ın Tabii kaynaklarını 50 yılı aşkın bir süredir sömürüyor, kemiriyor ve bitirtiyor… Müslüman Türk halkı üzerinde de bir
asimilasyon ve soykırım politikası uyguluyor. Ve ne yazık ki; Bizlerin bu konudaki bütün anlatımlarımıza ve feryatlarımıza rağmen bu haydut bir devlet olan Çin, bütün maneviyatlarını paraya dönüştürmeye niyetli kararlı görünen devletlerce el üstünde tutulmaya da devam ediliyor.
|
|
|
|
|
Çin, K.Irak operasyonuna sıcak bakmıyor |
|