|

Gazetesi
Mehmet Emin Batur'un Günlük
Makaleleri
EYLÜL
- 2007
TÜRKMENLER VE BÜYÜK DEVLET OLMAK
29.09.2007
Türk dünyasında Doğu Türkistan’dan sonra en büyük tehdit ve tehlikelerle iç içe yaşamak zorunda kalan Türk diyarlarından biri de Musul ve Kerkük’tür. Bu bölgede yaşayan Türkmenler önceleri Saddam yönetiminin Arap ırkçılığına dayanan soykırımlarına, ırak’ın ABD tarafından işgal edilmesinden sonra da Amerikan emperyalizminin kendi güdümündeki Kürt aşiretleri eliyle sürdürdüğü
sürgün, soykırım ve katliamlarına karşı var olma mücadelesi verdiler. Veriyorlar…
Adına “Hür dünya” denilen ama sürekli olarak dillerinden düşürmedikleri ekonomik sıkıntıları ve “küreselleşme” nin dışında kalacakları endişesi ile hürriyetlerini küresel güçlere ipotek ettiren ve gerçek anlamda hür oldukları tartışılır durumdaki bazı dünya devletleri Musul ve Kerkük’ teki Türkmenlere uygulanan insanlık dışı muamelelere açıkça göz yummaktadırlar.
ABD destekli Kürt peşmergeler, bu bölgeye en yakın sınır komşuluğu bulunan ve orada esecek en küçük bir “rüzgar” dan bile etkilenmemesi mümkün olmayan Türkiye’nin ilgisiz bakışları altında sözde Kürt devleti kurduklarını tutum, davranış ve icraatları ile dünyaya ilan ettiler. Türkiye ise ne yazık ki, hâlâ “Türkiye bölgede bir Kürt devletinin kurulmasına izin vermez”
söylemleri ile vakit geçiriyor. Şimdiye kadar uzun bir süredir gündemde tutulan ama bir türlü yapılmasına ABD ve peşmergeler tarafından izin verilmeyen Kerkük referandumu da bir türlü gerçekleştirilemedi. Çünkü bölgeye aralıksız olarak sevk edilen Kürtlerin sayısı henüz referandumda çoğunluğu teşkil edecek seviyelere gelmemiş olduğundan zaman kazanılmaya çalışılıyor. Zaman ise, Türkmenlerin aleyhine ilerliyor. ABD
işgalinden sonra Türkmen nüfus ve tapu dairelerinin ateşe verilmiş olması da bu günler için bir ön hazırlık idi.
Oysaki Kuzey Irakta asırlardır her türlü zulümlere karşı göğüs gererek yaşayan Türkmenler Türkiye’yi kendilerinin hamisi olarak gördüler ve görmeye de devam etmektedirler. Gün geçmiyor ki, Musul ve Kerkük Türkmenlerinin önde gelen şahsiyetlerine yönelik bir suikast haberi duyulmasın. Geçtiğimiz Aylarda ırak Türkmen Cephesi Lideri Saadettin Ergeç bir saldırıya maruz kalmıştı.
Şimdide birkaç gün önce Irak parlamentosundaki Türkmen milletvekillerinden Fevzi Ekrem Terzi’ye, Kerkük-Bağdat karayolu üzerinde bulunan ve Türkmenlerin yoğun olarak yerleşik bulundukları Tuzhurmatu ilçesindeki evinde bir bombalı saldırı yapıldı. Ekrem Terzi olaydan sağ olarak kurulurken kardeşi Birol Ekrem Terzi ağır derecede yaralandı.
Irak’ta Amerikan karşıtı olarak bilinen radikal Şii lider Mukteda el-Sadr’ın siyasi hareketinde yer alan Fevzi Ekrem’in bulunduğu Türkmenlerin çoğunlukta olduğu ilçeye son iki ay içerisinde 5. defa saldırı gerçekleştirildi. Fevzi Ekrem Terzi söz konusu saldırıdan 2 hafta önce Irak’ta katıldığı bir televizyon programında son zamanlarda Türkmenlere yönelik saldırılarda büyük
artışlar gözlendiğini dile getirmiş ve bölgede gereken güvenliğin sağlanamadığını açıklamıştı.
Kendilerine ABD’nin vermiş olduğu “yasal statü”yü kullanarak zorbalıkla Türkmenleri öz topraklarından sürmeye çalışan Kürt aşiretleri Türkmenlerden boşalan yerlere kat, kat fazlasıyla elleri silah tutan militan Kürtler çoğunlukta olmak üzere Kürt nüfusu bu bölgede hâkim güç kılmaya çalışmaktadırlar…
Türkiye kendi iç problemleri ile o kadar meşgul ki; ne Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki Türklerin durumunu selamete erdirecek yeni siyasi ve diplomatik projeler üretmeye zaman bulabiliyor, ne Kuzey Irak Türkmenlerinin adeta kulakları tırmalayan feryatlarını duyabiliyor, ne, söz de Ermeni soykırımı iddialarına büyük devlet ağırlığı ve ikna ediciliği ile cevap verebiliyor ve
ne de Çin ile yapmakta olduğunu zannettiği ve devamlı olarak Türkiye’nin aleyhine gelişen ticari anlaşmalarda Çin işgali altında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Doğu Türkistan hakkında Çinli yetkililere insaniyet namına bir hatırlatma veya ikazda bulunabiliyor… Bu tutum ve davranışla nasıl büyük devlet olunabilir ki? Sorarım sizlere…
“Sivil Anayasa” Taslağı Üzerindeki Tartışmalar
27.09.2007
Bir süredir Anayasa değişikliği konusu Türkiye gündemini bütünüyle meşgul eden bir mesele haline geldi. Tabii olarak ta bu husus Türkiye için oldukça büyük öneme haiz bir husus olup, gereken önem elbette gösterilmelidir. Fakat son zamanlarda yeni Anayasa taslağı üzerinde görüş bildirenlerin sayısı gerçekten de dikkat çekici bir şekilde çoğalmaktadır. Konu hakkında ahkâm
kesenlerin çoğunun konu ile ilgili bir uzmanlığı, deneyimi, ya da eğitimlerinin olmamasına rağmen adeta “mangalda kül bırakmamak” kabilinden beyanlarda bulunmaları da oldukça şaşırtıcı olup, yeni Anayasanın bir an evvel oluşma sürecini geciktiren bir davranıştır.
Günlerdir gazete ve televizyonlarını açanların ilk gördükleri, yeni anayasa taslağı üzerinde yapılan haber, yorum ve bazı yazarlarında kendilerini adeta birer anayasa profesörü zannederek kaleme aldıkları yazıları olmaktadır.
“Sivil Anayasa” ifadesini kullananları da anlamakta güçlük çekenlerdenim. Mademki 1982 yılından beri mevcut Anayasa sivil olmayan ve Türk milletinin ihtiyaçlarına cevap vermeyen bir Anayasa idi, o halde aradan geçen 25 yıl zarfında TBMM’de görev alan hükümetler bu Anayasayı değiştirme yoluna neden gitmediler. Hadi bazı dönemleri koalisyonlar dönemi olması sebebiyle istenilen mutabakat zemini
oluşturulamıyordu diyelim. Geçen dönem AKP hükümeti tek başına iktidardı ve koca bir 5 yılı geride bıraktı. İstese idi bugünlerde ortaya atılan ve geceli gündüzlü ehil olan ya da olmayan herkesin üzerinde “fikir” beyan ettiği yeni ve “sivil” bir Anayasayı oluşturmaya muvaffak olabilirdi. Bu güne kadar “sivil olmayan” bir Anayasa ile neden idare ettiler?
Bir ülkenin Anayasası bir bakıma o ülkenin can damarı demektir. Türkiye eğer yeni bir Anayasaya gerçekten ihtiyaç duymuşsa, bu iş hükümet ve muhalefet partilerinin kendi bünyelerinde oluşturacakları konuya vakıf kişilerden meydana getirecekleri komisyonların karşılıklı olarak enine boyuna tartışmalarıyla varacakları mutabakat çerçevesinde Anayasa konusunda eğitim almış
akademisyenler kuruluna havale edilmelidir. Tabii bu kurulların çalışmaları da yine TBMM içerisinde oluşturulan komisyonların nezaretinde yürütülmelidir.
Yeni Anayasa tartışmalarının ortaya atıldığı günden beri hükümet tarafından yapılan koca bir yanlış var. O da, yeni anayasa üzerinde diğer muhalefet partilerinin ve Türkiye’de ki belli başlı sivil toplum örgütlerinin görüşlerine baştan müracaat etmemesi ve gerekli mutabakat zeminini oluşturmadan “Ben yaparsam olur” despotluğu ile yola çıkmış olmasıdır.
Bir diğer yanlış ise, yeni Anayasa taslağı üzerinde çalışmaları istenen komisyonun daha işin başında tamamlanmamış olan anayasa maddelerini basına sızdırarak gereksiz ve zamansız tartışmalara sebebiyet vermeleri oldu.
Şimdilerde ise bu gereksiz ve kısır tartışmalar öyle bir mecraya doğru gidiyor ki, adeta televizyonlardaki magazin programlarını bile geride bırakacak türden bir gidişatın içinde…
25 yılın sonunda birileri ortaya çıkıp “Artık sivil Anayasa yapacağız” diyerek bütün dünyanın bakışlarını çevirdiği ve bir an bile üzerinden gözlerini ayırmadan her hareketini dikkatle takip etmekte olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasasını sulandırmaya ve “değişiklik” adı altında onu delik deşik ederek kalbura çevirmeye
kalkmamalıdır. Ayrıca şu anda hükümetin görev tevdi ettiği ve daha işin başında bu kadar çok tartışmalara sebebiyet veren yeni Anayasa taslağı çalışmalarını yürüten komisyon üyelerinin bazıları mutlaka değiştirilmelidir.
Bir diğer önemli husus ta, Anayasa taslağını hazırlayan komisyon üyelerinden bazıları “şark kurnazlığı” ve “el çabukluğu” ile değiştirilemez olan maddeler üzerinde “ne olurmuş ki” vurdumduymazlığı içinde kendilerince ya da bir takım iç ve dış mihrakların istedikleri şekilde “rötuş”lar yapmaya kalkacak
olurlarsa bu asla kabul edilemez bir davranış olur. Bunun sorumluluğunun altından da hiç kimse kalkamaz.
70 milyonluk bir nüfusa sahip ve çok stratejik bir coğrafya üzerinde yer alan Türkiye’nin kaderini ilgilendiren bir Anayasa yapılırken gerekli olan ciddiyet ve kararlılık mutlaka gösterilmeli,Anayasamızın asla değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan maddeleri üzerinde anlam değişiklikleri yapma kurnazlığına gidilmesine hiç kimse asla müsaade etmemelidir…
Bütün çalışmalara yeniden ama öncelikle gerekli mutabakat zemini temin edilerek başlanılmalı, taslak kitapçık tamamlanmış olarak ortaya çıkmadan da medyaya malzeme yapılmamalıdır.
“GÜÇ BENDE ARTIK” DİYENLER YANILIRLAR
22.09.2007
Yüce yaratıcının insanoğluna bahşettiği kuvvet ve kudretin sınırları bellidir. Bu kuvvet ve kudretin insanlar tarafından doğru, akıllı, yerinde ve iradesine hâkim bir üslup içinde kullanılmaması durumunda facialı bir sonla karşılaşılması kaçınılmaz olur. Bu sebeple bir süre şansının yaver gitmesini kendisinin başarısı olarak telakki edenlerin “küçük dağları ben yarattım”
havalarına girmesi ve kendilerini “dev aynası”nda görerek “Güç bende artık” şeklinde naralar atmaları akıllıca bir davranış değildir. Çünkü atılan naraların etkisiyle yüksek zirvelerden kopan çığların vereceği zarar sadece nara atanları değil, zirvenin eteklerinde yer alan bütün köyü etkiler…
Aymaz bir tüccarın ilk alış verişlerinde ettiği kârın dayanılmaz cazibesine kapılarak hesapsızca ve şapşalca yapacağı yatırımlar o tüccarın ticari gücünü kısa zamanda kaybetmesine yol açar. Akabinde de eskiden kredi alabildiği yerler artık ona kredi vermezler. Ona güvenenler güvenmez, sözlerine inananlar da inanmaz olurlar. Dolayısıyla da itibarını ve güvenilirliğini kaybeden
bu şahsın madden ve manen helak olması işten bile değildir.
Asıl konuya gelinecek olursa 22 Temmuz seçimleri sonrasında % 46’lık bir oyla iktidar olan AKP’nin adeta ilk defa iktidara gelmiş olan bir partiymiş gibi davranışlar sergilemesi oldukça düşündürücüdür. Çünkü şu ana kadar Türk milletine hizmet etmek adına ortaya koymuş olduğu ve takvimini belirlediği dişe dokunur bir plan ve proje görünmüyor. Varsa yoksa “Durmak yok yola devam”
denilerek Türkiye’de 5 yıl boyunca devam ettirdikleri ve kesinlikle altyapısız ve hazırlıksız olarak icraat safhasına koydukları için adeta arapsaçına dönen işler(Mesela, Sosyal Güvenlik Yasası) konusunda izledikleri yanlış ve noksanlıklarla dolu politikalarını aynen devem ettirmek niyetindedirler.
Haklı olarak kendilerine yöneltilen eleştiriler karşısında “Halkın iradesi böyle tecelli etti” sözlerinin arkasına saklanabilirler. Fakat asla unutmamalılar ki; % 46’ya karşılık hangi siyasi düşünceye sahip olurlarsa olsunlar % 54 lük bir oran var ve bu oran Türkiye’de asıl çoğunluk demektir. Bunların hiç biri de AKP’nin politikalarını beğenmeyen veya doğru bulmayanların
oranıdır. O halde, seçim sistemindeki çarpıklıkların gölgesine sığınarak ulaştıkları %46 oranını temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp halkın önüne getirerek yanlış rotada gemi yüzdürmeye devam etmek çok akıllıca bir tutum olmasa gerek.
Üstelikte bu defa Mecliste ciddiye almaları gereken başka siyasi partiler de var. İçinde bulundukları durumu doğru tahlil etmeyip her yaptıklarını doğru zannederek yollarına devam etmek isterlerse bu gidişat doğru bir gidişat değildir.
Mevcut hükümet eğer halktan aldığı % 46’lık oyun verdiği cesaretle “Ben yaptım oldu” anlayışı içinde hareket etmeye devam ederse Türkiye’de yıllardır çözülmeyi bekleyen problemler daha da karmaşık hale gelecektir. Ama Türkiye ve Türk milleti için alınacak kararlarda samimi olarak istişare etme ve kimden gelirse gelsin Türkiye adına yararlı olabileceğine inanılan fikirlere
siyasi fanatizm gözlükleriyle bakmayıp objektif bir değerlendirmeye alma yoluna gidecek olursa her şey daha kolay ve daha sağlıklı bir şekilde yürüyecektir.
Bu hükümet için geride bıraktığı 5 yıl uzunca bir ders alma yılı olmalıdır. Çünkü büyük bir umutla odaklanılan AB’ye üyelik sürecinde dost zannedilen birçok devletlerin Türkiye’nin önüne ne büyük engeller çıkarttıklarını asla unutmaksızın yeni stratejiler, yeni plan ve projeler geliştirmeli, asla yanlışta ısrarcı ve inatçı olmamalıdırlar.
Türkiye’nin dünden bu güne büyük değişikliklerle(?) girdiğini söyleyen yetkili ağızlar, Türkiye’nin ve Türk milletinin etrafındaki tehdit ve tehlikelerin de aynı oranda büyüdüğünün farkında olarak ülkemizin ve milletimizin asgari müştereklerinde sözde değil özde bir fikir mutabakatı sağlayarak yola çıkmalıdırlar…
BİLMEDİĞİNİ BİLMEMEK NE KÖTÜ
19.09.2007
Her hangi bir konuda yeterli bir bilgiye sahip olmadan o konu hakkında ahkâm kesen insanlardan hiçbir zaman hazzetmemişimdir. Hatta mümkünse böyle kişilerle herhangi bir şekilde teşriki mesaide bulunmaktan da kaçınmaya özen gösteririm.
Tabii bu tür insanların “çam devirmeleri” uzun vadede toplum içerisinde kendi kişiliklerini gözler önüne sereceğinden tamamen kendilerini ilgilendiren bir husus ise de, halk arasında “delişmen” olarak tanımlanan insanlardan birinin günün birinde o kişilerin suratının ortasına okkalı bir şamar indireceği ana kadar da “ahkâm kesme” işlerini devam ettirirler…
Bu “çokbilmiş” tiplerin zırvalamaları bir yere kadar kendilerini ilgilendirse de, öyle bir an gelir ki; artık o’nu daha fazla dinlemeye tahammül gösteremezsiniz…
Hasan Turgut, “Doğduğun yer değil doyduğun yer” sözünün gerçekliğini(!) tam manasıyla ifade eden ve doyduğu yer olan Komünist Çin’i yazdığı yazılarla yerlere göklere sığdıramayan ve belki de Çin’in Türkiye’deki önde gelen “borazan”larından bir tanesidir. Zaman zaman elektronik ortamdan yazılarını takip ederim. Daha önceleri de bu yazarın(!) Çin devleti yetkililerinin eline
tutuşturduğu yalan yanlış bilgilerden yola çıkarak yazmış olduğu yazılarını eleştiren birkaç yazı yazmıştım. Fakat Doğu Türkistan’ı, Tibet’, ve İç Moğolistan’ı işgal eden ve işgal etmiş olduğu bu toprakları 50 yıldır sömüren ve bu ülkelerin insanlarına insanlık dışı muameleleri reva gören Çin’i, laiklik açısından öven “Çin’de laiklik anlayışı” başlıklı yazısı yine cevapsız bırakılacak türden bir yazı değildi.
Bakınız ne diyor çokbilmiş yazar: “Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından sonra Çin’de din ve inanç özgürlüğüne ilişkin politika saptanıp uygulanmaya başlandı ve ülkenin koşullarına uygun siyaset-din ilişkisi kuruldu. Çin vatandaşları özgürce inançlarını seçebilirler ve dile getirebilirler, dini kimliklerini sergileyebilirler. Dinler eşittir ve barış içinde bir
arada bulunurlar ve herhangi bir dinî anlaşmazlıklar yaşanmadı. Dine inananlar ve inanmayanlar birbirine saygı gösterirler ve barış içinde yaşarlar...” Behey Çin’in çeşitli gıdaları ile beslenen yazar! Sen hiç 1949 yılından beri Çin işgali altında bulunan ve üzerinde 40 milyonu aşkın Müslüman Türk’ün var olma mücadelesi vermekte olduğu Doğu Türkistan’a hiç gittin mi? Oradaki Türklerin ne tür Çin entrikaları,
işkenceleri, soykırımları ve asimilasyon uygulamaları ile yüz yüze yaşadıklarını gördün mü? Senin bahsettiğin inanç özgürlüğünün ne anlama geldiğini orada gözlemledin mi? Hayır! O halde hiçbir gerçek bilgiye sahip olmadığın Çin’deki laiklik konusunda nasıl ahkâm kesebiliyorsun? Çin’in özellikle Doğu Türkistanlı Müslümanların dini vecibelerini yerine getirmelerini nasıl engellemekte olduğunu, evinde bile olsa kendi
evladına namaz surelerini öğreten insanlara “Radikal İslamcı” yaftası vurularak nasıl hapse atıldıklarını, 15 yaşın altındakilerin mescitlere girmelerinin cami kapısına dikilen Çinli polisler vasıtasıyla nasıl engellendiğini gözlerinle gördün mü? Birde Çinlilere yaranmak için Çin yasalarındaki ilgili maddelerin “…Normal dini faaliyetler devlet tarafından korunur.”, “Din adamlarının yaptıkları normal dinî işler, dinî
faaliyetlerin yapıldığı yerlerde ve dinî alışkanlıklara göre dindar insanların evlerinde yapılan bütün normal dinî faaliyetler yasalar tarafından korunur ve hiç kimse bu faaliyetlere müdahale edemez.”
Şeklindeki bölümlerini de alıntı yaparak yayınlamışsın. Bay Turgut, benimle irtibata geçersen yukarıda alıntı yapmış olduğun Çin yasasında yer alan ifadelerin hemen hepsinin koca bir yalandan ibaret olduğunu sana ispat edebilirim.
Senin yazında Çin devletinin dini inançları teminat altına aldığı ile ilgili bölümlerin tamamı Çin Anayasası kitabının kızıl kapakları arasına bir daha asla gün yüzüne çıkartılmamak üzere hapsedilen maddelerdir. Bay çokbilmiş yazar! 1997 yılının 5 Şubatına rastlayan kadir gecesinde kadınların bir evde toplanarak Kuran okudukları haberini alan Çin polis ve askerlerinin
söz konusu eve baskın yaparak 3 kadını vurarak şehit etmesiyle patlak veren ve tarihe “Gulca Katliamı” olarak geçen ve binlerce Müslüman Türk’ün Çinli askerlerce katledildiği olayı hatırlıyor musun? Nerden hatırlayacaksın ki? Bumudur dini inançların devlet tarafından teminat altına alınması? Çünkü senin ilgi alanın ve görmek istediklerin başka şeyler… Bana adresini yolla sana konu ile ilgili olarak yazmış olduğum
“Doğu Türkistan’da İstiklâl Savaşı” adlı kitabımı göndereyim… Yazar aynı zamanda araştıran kişidir. Bu yüzden bir daha teferruatlı olarak bilgi edinmediğin konularda ahkâm kesmesen iyi olur… Sen tek bildiğin(!) konu olan Çin ekonomisini yazmaya devam et…
DOĞU TÜRKİSTAN’IN ÇİN İÇİN ÖNEMİ
18.09.2007
Bilindiği üzere Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan Çin’in işgal etmiş olduğu ülkelerdir. Fakat Çin Doğu Türkistan’a çok daha fazla önem vermektedir. Zira yıllar yılıdır Doğu Türkistan’ın tabii zenginlikleri Çin ekonomisinin omurgasını teşkil etmektedir. Bu yüzden de Çin Doğu Türkistan’ı, adeta bir yırtıcının avını parçalayıp yerken başka avcıların görmesini engellemek içim
kanatlarını tıpkı bir şemsiye gibi açarak saklamaya çalıştığı gibi diğer dünya devletlerinin gözlerinden saklaya gelmektedir.
Doğu Türkistan’ın çok zengin yeraltı ve yer üstü tabii kaynakları, önce Çin iç savaşından galip olarak çıkan Mao’nun neredeyse açlıktan ve salgın hastalıklardan kırılmakta olan işgal ordusunu çok kısa bir zamanda yeniden hayata döndürdü. Sonra da bu güne kadar Çin’in dünya genelinde yakalamış olduğu sahtekârlıklarla dolu ticari başarısının(!) ana kaynağını teşkil etti.
Eğer Çin, 1949 yılında zorbalık ve katliamlarla Doğu Türkistan’ın zenginlik kaynaklarının üzerine oturmamış olsaydı iktisadi yönden çoktan çökmüş ve iflas bayrağını da çekmiş olacaktı… Gün geçmiyor ki, Doğu Türkistan’ın her hangi ücra bir köşesinde yeni petrol yatakları, doğalgaz kaynakları ve bir başka değerli maden damarı keşfedilmesin…
1960’lı yıllardan 1980 yılının ortalarına kadar eski Sovyetler Birliği ile Çin arasında esen soğuk rüzgârların tek sebebi Çin’in Doğu Türkistan topraklarını tek başına sömürmeye devam etmesini Rusların hazmedemeyişleriydi.
Bu güne kadar Doğu Türkistan topraklarının zenginlik kaynaklarını sömürmek adına o zengin ve cömert toprakları adeta elekten geçiren, altını üstüne getiren Çinliler halen de büyük bir açgözlülükle yeni kaynaklar aramaya devam etmektedirler. Son zamanlarda bu durumun farkına varmaya başlayan ve kendilerinin doğal kaynakları neredeyse yok denilecek durumda olan batılı bazı
devletler ve ABD, Çin’in “yumuşak karnı” sayılan Doğu Türkistan üzerinden bazı politikalar üretmeye başlamış bulunmaktadırlar. Bu cümleden olarak ta bazen yurt dışındaki ülkelerde yaşayan Doğu Türkistanlıların sırtlarını sıvazlamak suretiyle Çin’in huzurunu kaçırmakta, bazen de İnsan hakları ihlalleri pankartları altında Çin’in gözüne “saman çöpü” düşürmektedirler.
Dünya devletlerinin Doğu Türkistan’a yönelik olarak gittikçe artan ilgisini çok yakından takip etmekte olan Çin devleti Doğu Türkistan üzerindeki hâkimiyetini daha da pekiştirmek ve kendisinin en çok ehemmiyet verdiği bölgelerden biri olarak göstermek istemektedir. Bunun için de, gerek Pekin’de yaptıkları toplantılarda ve gerekse de Doğu Türkistan’da tertip ettikleri
toplantılarda Doğu Türkistan’ı söz konusu toplantıların ana merkezine oturtmaktadırlar.
“Tiyanşan (Tanrıdağı) sitesi”nin verdiği habere göre12.09.2007 tarihinde de Çin başbakanlığı tarafından Pekin’de Doğu Türkistan konusunda özel bir toplantı düzenlemiş olup, bu toplantıda bundan sonra Doğu Türkistan’da uygulanacak olan stratejik planlar ve alınması gereken tedbirler görüşülmüştür.
Çin Bakanlar Kurulu daimi üyelerinin katılımı ile gerçekleştirilen bu toplantıda Doğu Türkistan’da Petrol, doğalgaz ve kömür başta olmak üzere diğer bütün değerli madenler konusunda yeni araştırmalara hız verilmesi görüşülerek karara bağlanmıştır. Aynı toplantıda ayrıca iktisadi açılımları hızlandırmak adına Orta Asya Türk cumhuriyetlerine doğru yayılmacılığın arttırılması
gerektiğine de vurgu yapılmıştır.
Mezkûr Toplantının sonunda ise, Çin için Doğu Türkistan’ın ne kadar önemli olduğu hususunda resmi bir itirafname niteliğindeki şu ifadeler kullanılmıştır: “Sinkiang(Doğu Türkistan) devletimizin kalkınması ve güvenliği için çok önemli ve stratejik bir ehemmiyete sahiptir. Aynı zamanda da Sinkiang(Doğu Türkistan)bizim enerji cihetindeki en önemli ve stratejik
bir üssümüzdür. Bu yüzden, Sinkiang(Doğu Türkistan)ın varlığı devletimiz için çok önemlidir.”
Almanya’da Oluşan Yanlış Anlayışa Cevap
17.09.2007
“11 Eylül”de ABD’de meydana gelen ve arkasındaki sır perdesi hala aralanamayan “ikiz kuleler” hadisesinin ardından ABD tarafından alınan sözde “Uluslar arası terörizmle mücadele” kararından en büyük zararı görenler ne yazık ki yine, ülkeleri entrikacı Çinliler tarafından işgal edilmiş olan Doğu Türkistanlılar oldu. Ne tuhaftır ki; Bu güne kadar ABD’ ile hiçbir konuda
anlaşamayan Komünist Çin devleti ABD’nin sözde “Terörizmle mücadele” çağırısına çok çabuk cevap verdi. Fırsattan istifade ile ilk iş olarak ta Doğu Türkistan’da şiddetli bir Müslüman Türk kıyımı başlattı. Bunun yanı sıra bütün dünyaya Doğu Türkistanlıları terörist olarak lanse etme kampanyalarına girişti.
Tabiî ki dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi Almanya ve Avrupa ülkelerinde de Doğu Türkistanlılar yaşıyorlar. Dolayısıyla da Almanya devleti de üzerinde barındırdığı Doğu Türkistanlılar sebebiyle tıpkı Türkiye gibi sürekli olarak Komünist Çin’in yakın markajında olan ülkelerden biridir.
04.09.2007 tarihinde Almanya Güvenlik birimleri, 11 Eylül günü Almanya’daki ABD Askeri üssüne, Amerikalıların toplanacağı yerlere ve Frankfurt Havaalanına, bombalı saldırı düzenlemeyi planladıkları öğrenilen 3 kişiyi yakaladılar. Almanya’dan alınan bilgilere göre, bu kişilerin “Özbekistan İslami Hareketi”nin bir kolu sayılan “İslami Cihat” teşkilatının üyeleri oldukları
ortaya çıkmış bulunmaktadır. Almanya basınında Özbekistan ve Özbekistan’ın İslam Kerimof hâkimiyetine karşı faaliyet yürütmekte olan teşkilatlar hakkında ciddi tartışmalar yapılmaktadır. Ne yazık ki; yine Çin’in büyük çaplı bir fırsatçılığının eseri olarak söz konusu tartışmalardan Doğu Türkistanlılar da paylarına düşeni aldılar…
Mesela, 12.09.2007 tarihinde Almanya devlet televizyon kanalı olan “ZDF” de bu konuda yapılan bir tartışma programında “Özbekistan İslami Hareketi”nin El-Kaide ile ilişkisi olan bir terörist teşkilat olduğu dile getirildi.. Ayrıca onların gayesinin, Doğu Türkistan’ı da içine alacak bir şekilde bütün Orta Asya bölgesinde “Türkistan İslam Halifeliği” kurmak istedikleri de
dile getirilerek Doğu Türkistanlı Müslümanlarında bu harekette yer aldıkları beyan ediliyor…
Dünyanın birçok yerlerinde olduğu gibi Almanya’da da faaliyet gösteren Doğu Türkistan teşkilatları var. Ama ne hikmet ise, Almanya’da ve Avrupa ülkelerinde yaşayan Doğu Türkistanlılar için son derece tehlikeli ve yanlış olan bu anlayışı izale etme ve cevaplandırma görevi de yine “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”ne düşmüş bulunuyor…
Konu ile ilgili olarak Karakaş’ın Uygur Türkçesi ile yaptığı açıklamayı Türkiye Türkçesine uyarladığım metnin bazı bölümlerini sizlerle paylaşmak istiyorum:
Şimdiye kadar hiçbir Uygur teşkilatının “Türkistan İslam halifeliği” kurma fikrinin asla olmadığını, bütün Uygur teşkilatlarının gayelerinin sadece Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını elde etmek istemekle sınırlı olduğunu beyan eden Karakaş sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şu anda Almanya’yı da içine alan Avrupa ülkelerinde 10’dan fazla Uygur teşkilatları var. Bu güne kadar hiçbir Uygur teşkilatı kendilerinin yerleşik bulundukları devletlerin yasalarına ters düşecek bir tek harekette bulunmuş değildir. Uygur teşkilatları yüksek bir mesuliyet duygusu içinde, terörist teşkilatlar ve radikal teşkilatlarla olan sınırlarını net olarak
ayırmış olup, uluslar arası terörizme karşı hareketlere aktif olarak uyum sağlayıp o’nu kollaya gelmektedir. Uygur teşkilatlarının bu pozisyonları, Almanya’nın, diğer Avrupa ülkeleri hükümetlerinin ve halklarının takdirlerine erişmiş bulunmaktadır.”
Uygur Müslümanlarının Komünist Çin hâkimiyetinden başka hiçbir düşmanı yoktur. Bizde bu hâkimiyete karşı olan hareketlerimizi Almanya kanunlarında ve uluslararası kural ve prensiplerde belirtilen yöntemlerle barışçı yollarla yaygınlaştırmaktayız. Bundan sonrada bu prensiplerimizden asla vazgeçmeyeceğiz. “Özbekistan İslami Hareketi” ve “İslami cihat teşkilatı”nın
gayesi ve maksadı tamamen onların kendilerine hastır. Bunun Uygur Müslümanları ile hiçbir alakası yoktur. Biz Uygurlar kendi gaye ve maksatlarımızı bu güne kadar bağımsız olarak kendi irademizle belirleye geldik. Hiçbir dış gücün buna karışmasını ve istismar etmesini istemeyiz.
Almanya’da meydana gelen yukarıdaki hadise, tıpkı Alman halkı gibi bizi de büyük endişeye sevk etti. Biz Uygurlar terörün her türlüsüne sert şekilde karşı dururuz. Dolayısıyla da bütün Avrupa ülkelerinin ve Almanya’nın güvenliği ve asayişi için elimizden geldiği kadar direniş göstermeye her zaman hazırız!”
Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi (
ICANAS) Ve Düşündürdükleri
12.09.2007
Vatanları Çinliler tarafından işgal edilmiş olan ve Doğu Türkistan’ın yetiştirmiş olduğu büyük devlet adamı, komutan, tarihçi ve din âlimi Merhum Mehmet Emin Buğra’nın deyimi ile “Vatan İçin vatandan Ayrılmak” mecburiyetinde kalan Doğu Türkistanlıların Türkiye’ye gelip yerleşmiş olanlarının, her iş başına gelen hükümetlerden bir tek istekleri olmuştur. O da, Çin işgali
altındaki Doğu Türkistan’ı ve Çinli emperyalistler tarafından yok edilme tehlikesi altında bulunan Doğu Türkistan Türklerinin içler acısı durumunu unutmamaları ve göz ardı etmemeleri…
Türkiye bir seçim dönemini daha geride bıraktı. Yeni bir hükümet kuruldu, TBMM yeni Cumhurbaşkanını da seçti, yeni hükümet kabinesi yeni Cumhurbaşkanından jet hızıyla onay aldı. Böylece devletin çarkı işlemeye devam ediyor.
Türkiye’de yeni hükümeti ve Cumhurbaşkanını tasvip edenler olduğu gibi elbette ki, tasvip etmeyenler de var. Bu, herkes için demokratik bir haktır. Fakat artık bundan sonrası için mevcut hükümet 70 milyonun hükümeti ve Cumhurbaşkanı da 70 milyonun Cumhurbaşkanıdır. Hiçbir siyasi ayrım gözetmeksizin Türkiye’nin ve Türk milletinin bütün problem ve sıkıntıları ile
ilgilenmek zorundadırlar.
Geçmiş hükümetlerin hemen hepsinin de yabancısı olmadığı Doğu Türkistan meselesi ne yazık ki, iktidar olana kadar milli konularda “ayranları kabaran” ama iktidar ya da iktidar ortağı olarak meclise girdiklerinde milli duygularını rafa kaldıran bir takım siyasiler tarafından hep göz ardı edilen ve unutulan bir konu olma durumunu sürdürüyor. Şunun asla unutulması gerekir
ki, “Türk milleti” denilince akıllara sadece Türkiye Türkleri değil, çoğunluğu Orta Asya’da olmak üzere dünyanın hemen her bölgesinde yaşayan 250 milyonluk bir Türk milleti gelmelidir…
10.09.2007 tarihinde Ankara Bilkent Otel'de yapılan Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi'nin (ICANAS) 38. toplantısının açılış konuşmasında Başbakan oldukça iddialı sözler sarf etti. “…Haksızlıklar karışsında bilim adamlarının entelektüellerin sanatçıların sesleri ne yazık ki yaşadığımız çağda yeterince
yükselmiyor. Oysa adına bilgi çağı denilen bu çağda bilim ve sanat adamlarının aydınların ve akademisyenlerin insanlığın vicdanı olması ve seslerini adaletten yana dahi çok yükseltmesi gerekir. Eğer bu sorumluluk yerine getirilmezse insanlık güç ilişkileriyle başa çıkamaz ve güç ilişkilerine mağlup olur…”
Eğer bu ülkenin başbakanı olma sıfatıyla Sayın Erdoğan ve ona bağlı bilcümle hükümet üyeleri bu söylemlerin arkasında cesaret ve kararlılıkla durur ve izlenmesi gereken yol konusunda üzerlerine düşen görevi hakkıyla ifa ederlerse dünyadaki mazlum milletlerin haklarının savunulması konusunda önümüzdeki yıllarda bölgemizde ve dünyada önemli gelişmeler olabilir.
Ama öncelikle, Türkiye’de aydınların(Sözde aydınların değil), bilim adamlarının, akademisyenlerin ve başbakanın adlarını saymayı unuttuğu siyasetçilerin ve bilumum devlet adamlarının ihtiyaçları olan hukuki donanımlara kavuşması yolunda ciddiyetle gayret sarf edilmesi gerekir. Bu sözler asla beş yıldızlı otellerde yapılan bir protokol konuşması olarak kalmamalı ve
mutlaka hayata geçirilmelidir. Unutulmamalıdır ki, her kes her konuda özgürce fikir beyan edebilme cesaretini kendilerine tanınan yasal haklardan alır…
Başbakan yine aynı ortamda yaptığı konuşmasında Türk toplumunun dünyanın her hangi bir yerinde vuku bulan haksızlıklara, adaletsizliklere ve insanlığa karşı işlenmiş her suça karşı son derece duyarlı olduğunu belirterek “…Bu duyarlılık dünya medeniyet tarihinin en merkezi noktasında bulunmamızın ve tarihi tecrübemizin tarihi sonucudur.” dedi.
Sayın Başbakan! O halde bu sözlerinizin arkasında durmanızı ve gereğini mutlaka yapmanızı bekliyoruz.
Bu güne kadar sadece sahte ve kalitesiz mallarına Pazar olduğumuz ve bu yüzden sürekli olarak dış ticaret açığımızı büyüttüğümüz Çin devletinin, Doğu Türkistanlı 40 milyon Müslüman Türk’ün üzerinde uygulamakta olduğu soykırım, asimilasyon ve her türlü insan hakları ihlallerine son vermesi konusunda uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde gerekli girişimlerde mutlaka
bulununuz. Çünkü bu, zati âlinizin de ifade ettikleri gibi, “dünya medeniyet tarihinin en merkezi noktasında bulunmamızın ve tarihi tecrübemizin” üzerimize yüklediği milli ve insani bir görevdir.
İFTAR ÇADIRLARI VE “RAMAZAN FIRSATÇILARI”
11.09.2007
11 ayın sultanı Ramazan’ın başlamasına daha günler kala hemen hemen bütün basın- yayın organlarında Ramazan ile ilgili haberler ilk sıraları aldı. “Pusuda bekleyen Ramazan fırsatçıları fiyatlara zam yaptılar.”, “iftar çadırları Ramazana hazır”, vs. gibi…
1-Ramazan alış verişi yapacak olan vatandaşların gözünde gıda maddesi satıcılarının hemen hepsini potansiyel birer “fırsatçı” durumuna düşürecek ve onları zan altında bırakacak böyle bir haber bana göre sorumlu bir habercilik anlayışı ile bağdaşmaz. Böylesi haberler yayınlayanlar Ramazan öncesinde kaç kalem gıda maddesinin fiyat çetelesini tutmuşlar ve Ramazan’ın
girişi ile beraber de “arttırılmış olan fiyatlar” ı gözler önüne sermişler? Böyle bir çalışma ile gerçekten sayıları az da olsa varlıkları görmezlikten gelinmeyecek fırsatçıları kamuoyuna teşhir edebilseler bir diyeceğimiz olamaz. Ama bakıyorsunuz “tahminleri çok kuvvetli” olan bazı kişilerin oturdukları yerden yaptıkları şişirme haberleri insanları tedirgin etmekten ve dürüst ve hakkına razı olan satıcıları da
töhmet altına sokmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Aslında Basın-yayın organlarının yapmaları gereken ise, Belediyelerin ilgili birimlerinin konu ile ilgili vazifelerini daha çok ciddiye almaları ve gerekli kontrolleri aralıksız olarak sürdürmeleri adına ikazlarda bulunmalarıdır.
2-Bundan 5-7 yıl öncesinde de bazı büyük şehirlerde iftar çadırları kurulur ve evlerine zamanında yetişemeyen, yetişemeyecek olan veya son derece mağdur durumdaki insanların iftar edebilmelerini sağlayacak şekilde sınırlı sayıda çadırlar kurulurdu. O zamanlardaki iftar çadırlarında mecbur kalmış olmalarına rağmen insanlar kameralara görünmemek için çaba sarf ederlerdi…
Şimdilerde ise sayıları her geçen gün mantar gibi çoğalan “İftar çadırları” içerisindeki insanlara bakıyorsunuz adeta oraları mekân tutmuşlar ve aldığım duyumlara göre hemen her akşam bütün aile efradı ile o masalarda karınlarını doyuruyorlar. Kimsenin de kameralara görünmekten veya bir tanıdığı ile karşılaşmaktan hiçbir tedirginliği kalmamış görünüyor…
Bu ülkede, halk arasında “Ar damarı çatlamış” tabir edilen insanların sayısının artmakta olmasının müsebbibi kimlerdir? İnsanların duygularının alenen rencide edilmesinin yüce dinimizdeki müeyyidesi nedir? Neden insanlar bu kadar pervasızlaştılar?
Bu çadırlardan gerçek ihtiyaç sahiplerinin istifade etmesini sağlayacak tedbirler için neden kimse hiç kafa yormuyor?
Akşamdan sabaha kadar meyhanede, kumarhanede veya herhangi bir batakhanede vakit geçirmeye alışmış olan kişilere “Aferin bu gidişatına rahatça devam edebilirsin. Ben çoluk-çocuğunu iftar çadırlarıyla, aşevleriyle ve dağıttığım iaşe paketleriyle beslerim. Gözün arkada kalmasın” mesajı vermektir.
Kişi başına düşen “milli gelir”in 5 bin Amerikan doları seviyelerine çıkartıldığı ile övünülen bir ülkede insanların iftar çadırlarına, aşevlerine hücum etmeleri ve kamyonların üzerinden atılan iaşe paketlerinden kapabilmek için adeta insanların birbirlerini ezmeleri tıpkı açlık ve sefaletle boğuşan bazı Afrika ülkeleri haklılarının görüntüsünü veriyor. Ve bu
durumdan da kimseler en küçük bir rahatsızlık duymuyor.
Sizce bu manzaralar karşısında sözde milli gelirin yükselmiş olmasının, enflasyonun düşük gösterilmesinin ne önemi olabilir?
Ne oldu bu aziz Türk milletinin dünyalara nam salmış olan gururuna? Kimler bu insanları aylaklığa, hazırcılığa ve tembelliğe alıştırdı. Bu milleti sistematik olarak kimler bu hale getirdi?
Çin “Balon” Uçurmaya Devam Ediyor
10.09.2007
2 Temmuz 2007 tarihinde Türkiye’deki Basın ve yayın organlarında Çin hükümetinin, Çinli firmaların yatırım yapmalarına izin verdikleri bölgeler arasına İstanbul, İzmir ve Ankara’yı da dâhil etmiş olduğu öğrenildi. Türkiye’nin dış ticaretini çok ciddi olarak ilgilendiren bir konu ne yazı ki, 22 Temmuz’da yapılacak seçim hazırlıklarının ve oluşturduğu atmosferin içerisinde
kaynayıp gitti.
Bu haber elbette ki, Çin devletinin daha önceleri de örneklerine rastladığımız “balon”larından biriydi.
Çin’in “Batıya Açılma projesi”nin öncelikli hedefi elbette ki, öncelikle işgali altındaki Doğu Türkistan’ı tamamen yutup yok etmek ve ardından da Batı Türkistan’ı avucunun içine aldıktan sonrada zehirli tırnaklarını Türkiye’ye geçirmekti…
Çin’in, Mao’nun ölümü, “4’lü Çete”nin tasfiyesi ve Deng Siao Ping sonrası dönem ve aradan geçen yıllar derken bu gün hedeflediği noktaya ulaşmak üzere olduğunu söyleyebiliriz. Şunun çok iyi bilinmesi gerekir ki; yerine hiçbir zaman getirmeyeceği sözler vermekte Çinli yetkililerin üzerine yoktur. Hafızamızı bir yoklayacak olursak Çin’in Ukrayna’dan 20 milyon dolar karşılığında
aldığı ve Türkiye’ye 2 milyon Çinli turist gönderme vaadi ile 2 Kasım 2001'de, 6 römork, 27 tekne ve 16 kaptan eşliğinde ve 550 metrelik konvoy halinde, 33 saatte İstanbul ve Çanakkale Boğazlarımızı tehlikeye atarak geçirilmişti… Türkiye yetkilileri bu güne kadar Çin’den gelecek 2 milyon Çinli turisti boş yere beklerken, Çin, Varyag adlı “yüzen adayı” şimdilerde savaş ya da uçak gemisine dönüştürmüş
bulunuyor. Oysa ki, Çinli yetkililer bu gemiyi “Eğlence gemisi” yapacaklarını söylemişlerdi..
İstanbul’da geride bıraktığımız Haziran ayı ortalarında gerçekleştirilen Türkiye-Çin İş Forumu toplantısı sırasında Bakan Tüzmen’,in Çinlilere şirin görünebilmek için “Çin gelecek 10 yıl içinde dünyanın en büyük ekonomisi olacak. Tarihi İpek Yolu'nun iki yakasında iki yıldız parlıyor. Batı yakasındaki beyaz yıldız Türkiye, doğu yakasındaki sarı yıldız ise Çin’dir. Biz iki
ülke 21. yüzyılın iki parlayan yıldızı olacağız” şeklinde övgüler yağdırmasını adeta “bıyık altından” gülerek dinleyen Çinli bakan Xilai, “Her yıl 40 milyon vatandaşımız yurtdışında tatil yapıyor. Para biriktiriyorlar tatil yapmak için. Ancak bu isteklerini Çin de değil yurtdışına giderek gerçekleştirmek istiyorlar. Çinliler biraz dikkatli insanlardır. Her şey aşama, aşama ve yavaş gelişme gösterir. Çin'in nüfusunu
biliyorsunuz. Hepimiz birden gelirsek bu ülkeye sığamayız. Bizimkiler alışverişi de severler. Türk ürünleri çok güzel. Buraya gelirlerse her şeyi alırlar ve size bir şey kalmayabilir. Otel kapasitelerinizi de iyi hesaplamalısınız” şeklinde ifadeler kullanarak yapılmakta olan toplantıyı sulandıran ve ciddiye almayan tavırlar sergilemiştir…
Zaten, Türkiye’ye sık sık ziyaretler gerçekleştiren Çinli yetkililerin Türkiye-Çin ticari ilişkilerinin iyileşmesine yönelik olarak her hangi bir katkı sağlamadığını, tam tersine Çin’in sahte ve kalitesiz mallarının ise Türkiye piyasalarını istila etmekte olduğunu bakan Tüzmen’in Çinli heyete yönelik olarak sarf etiği şu sözler açıkça gözler önüne sermektedir:
“Dünyadan 800 milyar dolarlık mal alıyorsunuz. Bizim ihracatçılarımız ise dünyanın her tarafına mal satmayı başardılar. Bir tek size mal satamıyorlar…”
Hepimizin de bildiği gibi İstanbul, İzmir ve Ankara en önemli ve başta gelen şehirlerimizdendir. Çinliler içinde bunun böyle olduğu anlaşılıyor. Bu vilayetlerimize yatırım yapmak Çin’in yapmış olduğu ileriye dönük 100 yıllık planlarının bir parçasıdır. Türkiye yetkililerinin bu anlamda çok dikkatli olmaları gerekmektedir. Çünkü Çin, ne ABD’ye, ne AB’ye üye ülkelere ne
de bir başka devlete benzer…
Komünist Çin’in bir kuralı vardır. Çin’de yatırım yapacak olan yabancılara çalıştıracakları işçilerin büyük çoğunluğunun Çinlilerden oluşmasını şart koşarlar…
1- Türkiye yetkilileri de mütekabiliyet esasına göre, işsizliğin had safhada olduğu bir ülke olmamız hasebiyle Çinlilere mutlaka bunun benzeri şartlar ileri sürmelidirler. Aksi takdirde Çinliler Çin’den boğaz tokluğuna çalışacak insanlar getirip çalıştırırlar.
2- fabrika, atölye ya da hangi alanda yatırım yapacaklarsa onlara tahsis edilecek olan arazilerin stratejik etütlerinin doğru ve hakkıyla yapılması gerekir.
3- Söz konusu araziler Çinlilere asla satılmayıp kiraya verilmelidir.
Ayıyla dost olan tedbiri elden bırakmamalıdır.
1998 Yılı Öncesinde ve Sonrasında Türkiye’de
Doğu Türkistan
07.09.2007
Dün Yurt dışından beni arayan bir gönül dostumuz kendisini kısaca tanıttıktan ve internet ortamından istifade ile sahibi bulunduğum İstiklal Gazetesi’ni takip etmekte olduğundan bahsetti. Bu zat, konuşma üslubundan anlayabildiğim kadarı ile oldukça kibar, bilgili ve özellikle de Türk dünyası ve Doğu Türkistan ile ilgili olarak ta kendi çapında araştırmalar yapan bir
şahsiyetti.
Kendisi ile yaptığımız kısa sohbet sırasında bana Doğu Türkistan davasının Türkiye’de ne durumda olduğu ve mevcut hükümetin Doğu Türkistan konusuna olan yaklaşımı ile ilgili birkaç soru sordu.
Bende kendisine kısaca Doğu Türkistan davasına ve Türk dünyasına yönelik olarak dünden bu güne Türkiye’deki hükümetlerin tutumunda herhangi bir değişikliğin söz konusu olmadığını ve hatta son beş yıl zarfında bırakın Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu durumu, Türkiye’den birinin bağırsa sesini duyurabileceği yakınlıktaki Kuzey Irak Türkmenlerinin bile varlığının
unutulduğunu söyledim.
Bahse konu gönül dostumuzun elektronik ortamda yazılarımızı ve yayınlarımızı takip etmekte olduğunu düşünerek telefon aracılığı ile yaptığımız sohbeti üslubunca noktaladım ve bana sormuş olduğu birkaç sorunun cevabını önümüzdeki günlerde kaleme alacağım bir yazıda kısaca ve ana hatları ile cevaplandırmaya çalışacaktım…
Türkiye’de Doğu Türkistan davasının safhalarını 1998 yılına kadar ve 1998 yılı sonrası olarak ele almak doğru olacaktır. Çünkü Türkiye’de, Doğu Türkistan’daki Çin mezaliminin anlatılmasında 1950’li yıllardan itibaren devam edip 1998 yılının Aralık ayında Mesut Yılmaz hükümeti tarafından “Doğu Türkistan Çin Toprağıdır” şeklindeki melanet “gizli genelge”nin yayınlandığı
tarihe kadar olan bir süreç vardır.
23 Aralık 1998 tarihi Türkiye’deki Doğu Türkistan davası için bir milat olarak kabul edilebilir. 1998 yılına kadar olan süre de Türkiye’de Doğu Türkistan davası bazen yapılan ilmi değerlendirme toplantılarında, bazen açılan sergilerde, bazen kılınan gıyabi cenaze namazı sonralarında yapılan mitinglerde ve bazen de bir takım protesto eylemlerinde gündeme getirildi.
Böylece Doğu Türkistan meselesi Türkiye kamuoyu tarafından bilinir hale gelmişti.
Fakat özellikle son 5-7 yıl zarfında Doğu Türkistan davası Türkiye’de büyük bir akamete uğradı, uğratıldı… Bu durumun müsebbipleri ise, Mesut Yılmaz’ın menfur genelgesinin varlığının arkasına sığınan bazı Doğu Türkistan sivil örgütleri ve bu ucube genelgeyi ortadan kaldırmaya güçleri olduğu halde kaldırmayıp Doğu Türkistanlılara karşı “aba altından sopa” olarak
kullanmaya devam eden hükümetlerdir.
Birebir görüşmelerimizde Doğu Türkistan konusuna büyük ilgi duyduklarını ve ellerinden ne gelirse yapmaya hazır olduklarını söyleyen siyasiler bu gün TBMM çatısı altında milletvekilliği yapmaktadırlar. Bunlar için işte fırsat… Eğer bizimle yaptıkları söyleşilerde sarf ettikleri sözlerinde gerçekten samimi iseler Doğu Türkistan davasının gidişatı ve geleceği konusunda
ciddi bir tedirginliği ortadan kaldırmak adına “korkakların kalkanı” haline gelen bahse konu “Kara genelge”nin bertaraf edilmesi için Meclis içerisinde ciddi bir adım atabilirler. Bu zevat eğer bunu yapamıyorsa şahsen benim nazarımda ve benimle beraber bu konuşmaların geçtiği esnada orada hazır bulunanların nezdinde çok büyük bir saygınlık kaybına uğrayacaklardır.
Bizim bu beklentilerimiz aslına bakılırsa birazda “soğuk tandırdan sıcak ekmek istemek” olmaktadır ya neyse… Bir düşünün! Uğruna binlerce şehit verilerek kazanılan KKTC bu gün kimlerin insafına terk edildi? Bütün ümitlerini Türkiye’ye bağlamış olan Kuzey Irak’taki soydaş ve dindaşlarımız olan Türkmenler ecdat yadigârı topraklarında ciddi bir soykırımla karşı karşıyalar.
Doğu Türkistan Türkleri ise, Çin’in Türk kanı ile boyanmış ellerinden elde edileceği düşünülen bir avuç kirli Çin parası karşılığında kendi kaderine terk edilmiş durumda…
Müslüman Türk dünyasına karşı böylesine umursamaz bir tavır içindeki hükümetin, Türk milletinin geleceği ile ilgili ciddi ve köklü kararlar alabileceğine nasıl inanılabilir?
“YAMUK” YAZARIN KÖŞKTE NE İŞİ VAR?
06.09.2007
Devletler milletlerin huzur ve refahı için daim iseler ki öyledir. Devleti idare eden makam ve kurumların tamamıda milletin hassasiyetlerini hiçbir zaman göz ardı edemezler. Etmemelidirler. Devletin bütün kurum ve makamları Milletin hoşnut olacağı işleri yapmalı, milletin sevdiklerini sevmeli reddettiklerini de reddetmeyi bilmelidirler. Aksi takdirde millet ile devlet
organ ve makamları arasında bir iletişim noksanlığı ve temsilde bir takım ciddi noksanlıklar baş göstermeye başlar. O zamanda ülkede kargaşa ve bunalımların baş göstermesi kaçınılmaz olur. Bu durum ise kimselerin vuku bulmasını arzu etmediği bir olumsuzluklar zincirini beraberinde getirir.
“Devlet adamlığı” deyimi sadece devletin bir makamında görevli olan kişiler kastedilerek söylenmiş bir deyim olmayıp, aynı zamanda o kişinin devleti temsil etmede gösterdiği liyakat, devlet adamlığı ciddiyeti, Milletin hassasiyetlerine önem vermesi, sorumluluklarının bilincinde bir iç ve dış politika takip etmesi ve milletin hissiyatlarına tercüman olabilmesiyle de
ilgilidir…
Yazarın(!) birinin (Bu şahıs adını dahi telaffuz etmek istemediğim birisidir.), sözde Türkiye’ye dost görünen ama Türkiye hakkında hiçte iyi şeyler düşünmeyen bir takım batılı devletlerin menfur beklentilerine hizmet ederek Türklerin Ermeni ve Kürtleri kestiğini söylemesi üzerine kendisine Nobel ödülü verildi. Bu şahıs aynı zamanda da PKK terör örgütünü
“Türk ordusuyla savaşan Kürt gerillalar” olarak nitelendiren de birisi… Tabi bu adamın melanetleri sadece bunlardan ibaret değil.
O dönemde Türkiye’yi idare etme görevini üstlenenler ne yazık ki bu “çıbanbaşı” ve “Provokatör” şahsı Başbakandan, Dış işleri bakanına,(şimdiki Cumhurbaşkanı) Kültür bakanından, Meclis başkanına kadar tebrik etme yarışına girmişlerdi. Bir devlet nasıl olur da kendi değerlerine böylesine tezat bir davranış sergiler? Milletin tepkilerini
görmezlikten gelerek devletine ve milletine ihanet etme girişiminde bulunan bir şahsı bağrına basar anlamak mümkün değildir… Yıllar yılıdır her fırsatta Türkiye düşmanları tarafından “temcit pilavı” gibi ısıtılıp ısıtılıp Türkiye’nin önüne konulan sözde Ermeni soykırımı iddialarından bu devlet ricali hiç mi rahatsızlık duymamıştı ya da duymuyor?
Geçmiş dönemde Çankaya’da görev yapan Sayın Ahmet Necdet Sezer’den hoşlananlar olduğu kadar elbette hoşlanmayanlarda oldu. Fakat Sayın Sezer’in benin hafızamda iz bırakan bir davranışından dolayı kendisini takdir etmiş ve birçok yazılarımda da bu takdir duygularımı dile getirmişimdir. Kimi kiralık kalemlerin kasıtlı ve maksatlı eleştirilerine rağmen Sayın Sezer bu şahsı
tebrik etme hatasına düşmemişti. Aynı zamanda Genel Kurmay Başkanımız da devlet adamlığı ciddiyeti ve sorumluluğu ile tebrik etmeyenlerdendir.
Şimdilerde ise ortalıkta dolaşan bazı haberlere göre, Türkiye aleyhtarı çıkışları ile ünlü Nobel ödüllü edebiyatçı Orhan Pamuk’un da 29 Ekim Resepsiyonuna davet edilecek isimler arasında yer alabileceği konuşuluyor.(Haber 5 com)
Temennim o ki, inşallah bu adam ve buna benzer Türkiye aleyhtarlıkları tespit edilmiş olanlar Cumhurbaşkanlığı köşküne “kucaklayıcılık” adına davet edilmezler. Aksi takdirde bir zamanlar birilerinin devlet adamlığı mesuliyetlerini hiçe sayarak “Taşı havaya atıp altına başını tutmak” kabilinden Başbakanlık konutunda, tüm tarikat şeyhlerine iftar
yemeği verilmesi hadisesinden bir farkı olmayacaktır… Tamam! Bu ülkede kendi tarihine küfredenlere alkış tutan ahmak ve hain ruhlularda var. Ama unutulmamalıdır ki, yedi ceddinden şehitler vererek kazandığı bu cennet vatının ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin aleyhinde faaliyetler içinde olanları asla affetmeyecek olanların sayısı da çoğunlukta…
Cumhurbaşkanlığı köşkü Türk milletinin büyük çoğunluğunun nefretini kazanan simaları ağırlama yeri olmamalıdır…
Marifeti kendisinden bilmek
04.09.2007
Türkiye’nin yıllar yılıdır karşı karşıya bulunduğu ve hiçbir hükümetin tamamen ortadan kaldırmaya ya da en az seviyelere indirmeye muvaffak olamadığı işsizlik belası ve buna paralel olarak artan ve adeta kangrene dönüşmüş olan fukaralık ve sefalet ülkemizdeki içtimai ve iktisadi dengenin sağlanabilmesinin önünde en büyük engel olarak varlığını devam ettiriyor.
“Bir ülkenin kalkınmışlığı ve gelişmişliği o ülkede kişi başına düşen GSMH nın yüksek olmasıyla ölçülür” sözünden hiç mi hiç hazzetmeyenlerdenim. Çünkü bu “ucube” cümle, evinde açlıktan ölmemek için direnen çocuklarına birkaç parça yiyecek götürebilmek ve tenceresinde bir şeyler kaynatabilmek için akşam saatlerinde
pazaryerlerinin artıklarına hücum ederek sebze ve meyve çürüklerine saldıranlar gerçeğini görmek istemeyenlerin sözleridir. Bu söz aynı zamanda neredeyse ülke ekonomisine yön verecek kadar iktisadi güce sahip ve tıksırıncaya, çatlayıncaya, burunlarından gelinceye kadar yiyip içen ve her öğün israf ettikleri ile yüz aile doyacak kadar saçıp savuran para babaları ile sefalet içinde yüzen insanları iktisadi olarak aynı
kategoriye koymak anlamı taşır…
O türden zenginler bu ülkedeki fakir-fukaranın ve birilerinin “timsah gözyaşları” dökerken çokça söyledikleri “garip-gureba” nın kaç tanesinin durumundan haberdardırlar? Yıl boyunca toplu olarak ellerine bir asgari ücret tutarında bile bir toplu para geçmeyen ama yedi ceddini bu toprakların vatan yapılabilmesi için şehit veren insanların
yıllık gelirlerini kâğıt üzerinde 5 bin dolar olarak göstermek hangi hakkaniyet ölçülerine sığar?
Fakat şurası bir gerçek ki, Türkiye’de hükümet üyesi ve ülke idarecisi olmak gerçekten büyük şanslılıktır. Çünkü “Müslüman Türk milletinin genlerinde ve ruhunda var olan yardımlaşma ve dayanışma duygusu ülkenin karşılaşabileceği birçok faciaları önlemiş ve önlemeye de devam etmektedir” dersek asla mübalağa etmiş olmayız…
Hz. Peygamber efendimizin buyurmuş oldukları “Veren el, alan elden üstündür”, “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” sözlerini kendilerine şiar edinen Müslüman Türk milleti asırlardır düşmanlarının ellerini ovuşturarak bekledikleri nice badireleri, milli ve manevi açıdan çok önem verdikleri dayanışma hasletleri ile kolayca bertaraf etmişlerdir.
Birilerine yardım etme konusunda “veren el” olabilmek için de adeta birbirleri ile yarışmışlardır.
Türk milletinin selamet içerisinde bu günlere gelebilmiş olmasının temelinde de ; İlmin, irfanın, hikmetin, İslam ahlâk ve faziletinin, sahip olduğu yüksek karakterin gerektirdiği şekilde ikramda bulunması, sadaka vermesi ve insanlar arasında din, dil ve ırk ayrımı yapmaksızın yardıma koşmuş olması yatmaktadır…
“Sağ elin verdiğini sol el görmemeli” düsturu gereği Türk insanı elinden geldiği ve gücünün yettiğince en yakın çevresinden en uzağındakine kadar kimselere göstermeden nice yaralar sarmış, nice yıkıntıları yeniden ayağa kaldırmış, nice hayatlar kurtarmış ve yine eğitimden sağlığa, izdivaçtan yol ve köprülerin yapımına
kadar milletin ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışmıştır.
Çoğu zamanda hükümetlerin ihmal ettiği ya da el atmakta ağır davrandığı yerlerde de Türk milletinin bağrından çıkan cömert ve yiğit evlatları devrededir… Bu sebeplerle hükümetler Mevcut içtimai ortamda marifeti sadece kendilerinden bilmemelidirler…
Ama devletin görevi, insanları hazırcılığa alıştırmak, iftar çadırlarının sayısının çoğalmış olmasıyla övünmek, bir miktar kömür ve birkaç paket iaşe dağıtarak toplumu atalete sürüklemek değil Hz. Peygamber efendimizin “Güçlü Müslüman, zayıf Müslüman’dan hayırlıdır” Hadis-i şerifinin içeriği gereği insanları “alan el” olmaktan kurtarıp
çalışmaya ve “veren el” olmaya sevk etmektir…
ASALETİN ÖNEMİ
01.09.2007
Halk arasında sıkça ve yeri geldikçe söylenilen “Asıl akmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar aslı ayrandır” diye bir Atasözü vardır. Bu Atasözünün ifade etmek istediği ana temanın eylem yönü ile hemen her gün, her an defalarca karşılaşırız. Fakat üzerinde fazla durmayız.
Bakırı ne kadar da parlatsanız altın olmaz. Çünkü onun aslı bakırdır. Bir süre ilgilenmez ve parlatmayı bırakırsanız çabucak ve yeniden kararmaya başlar. Fakat altını parlatmaya gerek yoktur. Çamura dahi düşse üzerindeki çamuru sildiğiniz zaman parlaklığı devam eder.
Bir Hadis-i şerifte “Emaneti ehline veriniz” denilmektedir. Burada kast edilen tabii ki; önemli mevki ve önemli görevlerin liyakat sahibi insanlara tevdi edilmesi gerektiğidir. Liyakatli olmakta; kendisine teslim edilecek makamın, görevin ve emanetin şuurunda olmaktır. Kendisini iyi yetiştirmiş, bulunduğu makamın ya da sorumluluğunu üstlendiği vazifenin bütün incelikleri ile ilgili bilgi sahibi olmaktır. Hepsinden de önemlisi elzem olan
asalete mutlaka sahip olmaktır.
Asalet, sonradan edinilen bir meleke olmayıp bazı insanlara yaratılışla beraber yüce yaratıcının bahşettiği ve toplum tarafından hoş karşılanan ve takdir edilen davranışların hemen hepsinin bir arada görüldüğü zarafet yumağıdır. Bu hususiyetler bazı insanlarda herhangi bir eğitimden geçirilmemiş olmasına rağmen tabii olarak görülebilen ayrıcalıklardır.
Üstün zekâlı çocukların kabiliyetleri nasıl ki; dünyaya gelişleri ile beraber o çocuklarda mevcut ise ve gerek ebeveynleri ve gerekse de öğretmenleri tarafından ilerleyen zamanlarda gözlemlenerek “üstün zekâlı” olduklarına karar veriliyorsa, insanların bazıları da asalet dediğimiz kalıtımsal özellikleri ile dünyaya gelirler. Bu kişilerin sahip oldukları meziyet sonradan aldıkları eğitimle de takviye edildiklerinde liyakat sahibi kişiler olarak
ortaya çıkarlar.
Zamanın birinde padişahın gözüne girmek isteyen bir vezir yetiştirdiği bir kedi ile övünür durur. Kedi ortalıkta tepsilerle bir şeyler getirip götürerek hizmet etmek suretiyle maharetlerini sergiledikçe vezir padişahın takdirini kazanmaktadır. Fakat günün birinde odanın bir köşesinde bir farenin geçtiğini gören kedinin elindeki tepsiyi bir yana fırlatıp atarak farenin peşinden gitmesi veziri rezil bir duruma düşürmüştür.
Özetlenen bu kısa hikâyecik, kim ne olursa olsun, ne kadar eğitilirse eğitilsin ve hangi görevin başında olursa olsun günün birinde mutlaka bütün yaratılmışların yaratılışlarında var olan karakteristik özelliklerine döneceklerini anlatmaktadır.
Asalet kavramı belki kimileri için çok önemli olmayabilir. Onlar derler ki, “Önemli olan insanın kendisini iyi yetiştirmiş olmasıdır…” Ama yukarıdaki hikâyecikte konu edilen kedi de çok iyi bir eğitim almıştı. Fakat kedinin farelere karşı olan zaafı onu asıl kimliğine geri döndürdü…
Yeri geldikçe söylenen “Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu” darbı meseli de asıl kimliklerini gizleyenlerin savaşta üstün gelmek için uyguladıkları “koyun postuna bürünme” hilekârlıklarını anlatmaktadır…
Elbette ki, asaletin anlamından ve öneminden söz ederken, bazılarının asalet kavramını yıpratmak için “Asalet ilgisizlik, sabır korkaklıktır” şeklindeki sözlerini asla tasvip etmediğimi de ifade etmeliyim. Çünkü asalet duygusu, maiyetindeki halkın ve onların gelecek nesillerinin de huzur ve refahını asla ihmal etmeyecek bir karakteristik özelliktir. Asalet, çevresine karşı asla ilgisiz davranmaya izin vermez. Asil kişilikler sabırlı ve
metanetlidir. Ama asla korkak değillerdir.
Asil kişiler kalıtımsal yapıları gereği doğru bildiklerini söylemek ve icra etmekte asla tereddüde düşmezler.
Günlük yaşamımızda çokça karşılaştığımız ve “fırdöndü” kişiliklerini göstermemek için yüzlerinde “maske” ile dolaşmak zorunda olanlara çok dikkat ediniz. Çünkü bunlar asil duygulara ve asil karaktere sahip değildirler. Sizi her an sırtınızdan hançerleyebilirler.
Asalet, adeta kan kusarken nar şerbeti içtiğini söyleyebilmektir. Asalet, açlıktan ölüyor bile olsa zerre kadar menfaat için onun bunun önünde eğilmemektir. Asalet, milletin ortak değerlerini şahsi çıkarlar için pazarlamamaktır.
Ve asalet, Müslüman Türk milletinin genlerinde var olan ilahi lütuflar toplamıdır…
|