|

GÜNLÜK GAZETE
Mehmet Emin Batur'un Günlük
Makaleleri
ARALIK- 2007
ŞAHYAR’DAKİ 12 KAHRAMAN
31.12.2007
Türk milletinin en belirgin özelliği bağımsız yaşama arzusu ile dolu olmasıdır. Bu sebeple de dünya tarihinde bağımsızlık için savaşan ve gerektiğinde bu uğurda gözlerini kırpmadan milyonlarca can veren bir millet varsa o da Türk milletidir.
Bütün Türklerin ana yurdu olan Doğu Türkistan Çinliler tarafından 1949 yılında işgal edildikten sonra, onlarca yıl süresince Çin’in dünyaya hiçbir haber sızdırmaması sebebiyle Doğu Türkistan Türklerinin Çin işgalcilerine karşı vermiş oldukları efsanevi mücadeleler hep gizli kalmış, Çin hükümeti tarafından da bu hadiseler özellikle gizli tutulmuştur.
Doğu Türkistan Türkleri her ne kadar bu güne dek hür dünya dediğimiz dünya devletlerinden ya da milletler arası teşkilatlardan her hangi bir destek ve yardım görmemişlerse de dünyanın birçok devletlerinde siyasi mücadelelerini sürdürüyorlar. Doğu Türkistan’daki Türkler de siyasi mücadele ortamı bulamamaları sebebiyle hayatları pahasına da olsa silahlı mücadeleyi
hiçbir zaman ellerinden bırakmamışlardır.
Görgü tanıklarının anlattıklarından ortaya çıkan hadiselerden biri de 1998 yılının Temmuz ayında meydana gelen ve Çin silahlı birliklerine günlerce cehennem hayatı yaşatan “Şahyar Olayı”dır.
Bu olay işgalci Çin hükümeti yetkililerince adeta bir sır gibi saklanmış, bu konu hakkında konuşanlar bile “Teröristlerin propagandasını yapıyor” yaftalaması ile günlerce çok ciddi eza ve cefalarla karşılaşmışlardır.
Doğu Türkistan’ın Hoten vilayetine bağlı Şahyar Hapishanesinde tutulan Doğu Türkistan Türklerinden 12 siyasi tutuklu bir yolunu bulup hapisten kaçarak Şahyar silahlı birliklerinin cephaneliğini basmışlar ve oradan elde edilen silahlarla bu mahpuslardan 5’i Şahyar polis karakoluna baskın düzenlerken diğer 7 kişi ise, Kuçar hapishanesindeki arkadaşlarını kurtarmak
için yola çıkmışlardır.
Şahyar Çin Polis Karakoluna baskın düzenleyen 5 kişi Çin silahlı birliklerinin kuşatması altında saatlerce çarpışmışlar ve sonunda Çin işgalcileri bu Doğu Türkistan kahramanlarının sadece cesetlerine erişebilmişlerdir. Çinliler verdikleri kayıp sayısını ise bu güne kadar gizli tutmaktadır.
Kuçar’a doğru yola çıkan 7 kahraman ise, arkalarından Çin silahlı birliklerinin yetiştiklerini görerek mecburen yoldan çevirmiş oldukları aracın şoförü olan Neyim Tursun ismindeki şoförün zarar görmemesi için onu yolda salıvermişler ve kendileri de Şahyar mezarlığında mevzilenmişlerdir.
Burada etrafları tamamen Çin silahlı birliklerince çevrilen Doğu Türkistan özgürlük savaşçıları iki gün boyunca savaşarak sonunda Çinlilerin ağır makineli tüfek ve bombalarla saldırmasıyla olay yerinde şehit olmuşlardır.
“Şahyar Olayı”nın görgü şahitlerinden biri olan Rızvangül özetle şunları söylüyor: “Ben komşumuzun evine misafirliğe giderken birkaç genç bir mavi aracın üzerinde, ellerinde silah, üst tarafları çıplak halde gidiyorlardı. Misafirlikte otururken annem telefon ederek ‘geri dönme dışarıda çatışma var’ dedi.”
Çinlilerin daha sonraki günlerde ölen iki rütbelisi ve bir özel yetiştirilmiş olan savaş komandosu için resmi tören düzenledikleri görülmüş fakat ölü sayısı hakkında ise açık ve net bir bilgi verilmemiştir. Şehit olan Doğu Türkistanlı kahramanların ise isimleri bu güne kadar adeta bir sır gibi saklanmaktadır…
Doğu Türkistan’daki Çin işgali, Türklere Uygulanan soykırım ve asimilasyon devam ettiği müddetçe bu tür silahlı eylemler de sürecektir. Çünkü Doğu Türkistan Türklerinin yüreklerindeki işgalin dayanılmaz acısını başka türlü yok edebilmeleri mümkün değildir.
Doğu Türkistan’ın İstiklali uğrunda hayatlarını kaybeden bütün şehitlerimizin ruhları şad olsun. Hepsini de rahmetle minnetle yâd ediyoruz…
TÜRK MİLLETİNE KARŞI MENFUR PLANLAR
28.12.2007
Herhangi bir ülke üzerinde siyasi ekonomik ve kültürel tahakküm sağlamak ve nihai olarak ta işgal etmek isteyen emperyalistlerin hedefteki ülkeye yönelik olarak ilk icra edecekleri eylem o ülkede öncelikle "Millet" kavramını ortadan kaldırmaktır.
Çünkü milliyetsizleştirilen toplumları parçalamak, yok etmek ve söz konusu ülkeyi sömürge haline getirmek veya işgal etmek çok daha kolaydır.
Bu yüzdendir ki, ikinci dünya harbi öncesine kadar müteaddit defalar Türkiye'yi kendi sömürgeleri haline getirme girişimlerinde bulunan bir takım düşman devletler Türk milletinden yedikleri sillenin ağırlığı ile geri çekilmişlerdi. Çünkü Türk milleti kendisine yöneltilen tehdit ve tehlikelere karşı son derece
namüsait şartlar altında olmasına rağmen "millet" olmanın şuuru içinde canları pahasına karşı koymuşlardı. Bunu yaşayarak anlayan dünya emperyalistleri menfur emellerine erişebilmenin tek yolunun öncelikle Türk milletini milliyetsizleştirmek ve parçalara bölmek olduğu kanaati ile onlarca yıldır menfur girişimlerini aralıksız olarak sürdürüyorlar.
Öncelikle Türk milletini ayakta tutan en önemli değerlerden ilk ikisini yok etmek gerekiyordu. Bunlardan birisi Türk milletinin asırlardır samimiyet ve sadakatle sahip çıktığı, koruyup kolladığı ve bütün dünyada sancaktarlığını yaptığı İslam inancı, ikincisi ise aynı hassasiyetle bu günlere kadar muhafaza
ettiği ve etmeye de kararlı olduğu Millet olma şuurudur.
Türkiye'ye yönelik olarak sistemli, derinden ve zamana yayarak bir işgal politikası uygulayan Türkiye ve Türk düşmanı devletler, ilk önce Türk milletinin inanç sahasındaki birliğini bozmak ve zayıf hale getirmek için bir takım tarikat ve cemaatlere gizli destekler verdiler. Böylece asırlardır aynı inanç
etrafında kenetlenerek nice badireler atlatan Türk milletinin arasına nifak sokarak birçok kişileri çok küçük ve ince ayrımlarla farklı dinsel "yörüngelere" sokarak bölük-pörçük dini cemaatler haline getirdiler. Dolayısıyla da "A" tarikatının mensupları "B" tarikatının mensuplarına "zındık" gözü ile bakmaya başladılar.
Ardından da, siyasi ihtiraslarını ülkemizin milli, manevi ve iktisadi çıkarlarının önünde tutan ve "değiştim" ya da "değiştik" söylemleri ile yola çıkan ama "değişimlerini" küresel güçlerin istekleri ve planları doğrultusunda gerçekleştiren bir takım politikacılar eli ile "Ilımlı İslam" safsatasını ileri sürerek Türk milletinin dini inancı üzerinde çok tehlikeli tahribatlara giriştiler. Ne yazık ki bu konuda da belirli ölçülerde başarı elde etmiş olduklarını da söylemek gerekir. Çünkü küresel güçlerin yerli işbirlikçiler eli ile Türk milletinin dini inançlarını yozlaştırma girişimleri
hız kesmeden yoluna devam ediyor. Üstelik bu gidişata bir de ülkemizde giderek sayıları artan kilise evlerde sürdürülen misyonerlik faaliyetlerine de açıkça göz yumma ve hatta maddi olarak destek vermeler de eklenince durum daha da vahim bir mecrada ilerlemesini sürdürüyor.
Türk milleti üzerinde oynanan bu iğren oyunlara paralel olarak ta milliyetsizleştirme kalleşliği ve girişimleri de Türk milletinin son yıllarda karşı karşıya bulunduğu en önemli tehlikelerden biri. Son zamanlarda "Türk Milleti" kavramı yerine "Türkiyelilik" i dayatanlar bir takım taşeronları vasıtasıyla
tedrici olarak ortaya bir de ne demekse "Ilımlı Türkçülük" ü ileri sürmeye başladılar. Tıpkı "Ilımlı İslâm" safsatası ile İslam inancı üzerinde tahribat oluşturmaya çalışıldığı gibi.
09.12.2007 günü geç saatlerde bir televizyon kanalındaki Türk dünyası ile ilgili bir programa Avrasya Demokrasi Derneği Genel Başkanı ve aynı zamanda da başbakanın dış politika kurmaylarından da biri olan Dr. İsmail Safi'de katılmıştı.
Sunucunun İsmail Safi'ye, kendisi ile ilgili olarak bir yayın organında "Ilımlı Türkçü" ifadesinin kullanılmış olmasına nasıl baktığını sorması üzerine hiç tereddütsüzce "Aslında hoşuma gidiyor" demesi oldukça düşündürücüydü.
Programın sonuna doğru da yine konuşma sırası kendisine gelen Safi, çok ilginç bir teklif ve tavsiye de bulunarak batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin adlarından söz edilirken "Kazakistan", "Kırgızistan", Özbekistan vs. şeklinde söz edilmesi ve bu ülkeler için Türk Cumhuriyeti teriminin kullanılmaması
gerektiğini tavsiye etmesi oldukça can sıkıcıydı.
Bu kardeş Türk Cumhuriyetinde yaşayan Türkleri Ruslar 70 yıl boyunca "Kazak", "Kırgız", "Özbek" vs. adlar altında her birini ayrı birer milletmiş gibi lanse etmeye çalışmadılar mı? Bu zatı muhterem kimin ya da kimlerin ağzından bu saçma ifadeleri kullanmaktadır? Üstelikte Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
Başbakanının Dış Politika kurmaylarından biri olma sıfatı ile.
Demek ki, "At sahibine göre kişner" diyenler yanılmıyorlar.
Oysaki Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ve diğer Türk soylu topluluklar Türkiye'nin asla göz ardı edemeyeceği ve mutlaka sıkı sıkıya her yönlü ilişkiler içinde olması gereken ülke ve topluluklardır. "Türklük" kavramını Türkiye Cumhuriyeti anayasasından çıkartma yolunda gayret sarf etmek, Türklüğe
hakareti suç olmaktan çıkartacak ucube maddeler arayışında olmak ve "Türk milleti" yerine "Türkiyelilik" kavramını ihdas etmeye çalışmak hangi akla hizmettir?
Türkiye'ye ve Türk Milletine açıkça ihanet eden birkaç soysuzu sevindirecek davranışlar yerine Türk dünyası ile nasıl ve ne tür politikalarla daha fazla bir kenetlenme, dayanışma ve işbirliği koordinasyonu sağlanabileceği yolunda fikirler üretmeye çalışmak mutlaka ve gerçek anlamda Türkiye'nin ve Türk
milletinin yararına olacaktır.
Öyle anlaşılıyor ki, küresel güçler birilerine sadece Türkiye Türklerine Türk olduklarını unutturma işini değil, Türk dünyası üzerinde de aynı senaryonun uygulanması vazifesini yüklemişler. ABD'nin ve IMF' in yerli taşeronları hiç kusura bakmasınlar ama Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri gördüğümüz
kadarı ile şimdilik kimseden emir almadan veya hiç kimseye "ağabey" demek zorunda kalmadan, milli, dini ve kültürel değerlerine sıkı sıkıya sahip çıkarak kalkınma ve dünya ile bütünleşme yolunda doludizgin yoluna devam etmektedir. Çünkü oralarda "un", "şeker" ve "yağ" var. Geriye sadece helva yapmak kalıyor. Onu da en iyi şekilde yapacaklarına inanıyorum.
Ne dersiniz önümüzdeki günlerde Türkiye kamuoyu sadece "Ilımlı İslam" dayatması ile meşgul olmakla kalmayıp bir de "Ilımlı Türk" ya da "Ilımlı Türkçü" ve "Türkiyelilik" safsataları ile de uyutulmaya çalışılabilir mi?
Bir Kurban Bayramı Daha Geride Kaldı Ama…
25.12.2007
Bir Kurban bayramını daha buruk bir şekilde de olsa idrak etmiş olmanın sevincini yaşadık. Çünkü Türklerin yaşadıkları topraklar elbette ki, Türkiye topraklarından ibaret değil. Sınırlarımızın güneyinde Kürt peşmergelerin inanılmaz boyutlara ulaşan baskı, asimilasyon ve sürgün etme gibi zulümlerine terk ettiğimiz Türkmen kardeşlerimizin feryatları ABD mantarları
ile tıkadığımız kulaklarımızı ısrarla tırmalarken, kuzeyde ise Rusya federasyonu içerisinde kalan sözde özerk Türk toplulukları Slav ırkının tamamen yok etmeye azmettiği ağır baskılar altında yaşam mücadelesi veriyorlar.
Güney Azerbaycan Türkleri ise Fars şovenizminin acımasız değirmenlerinde öğütülerek yok edilmekle karşı karşıya bulunuyor. Çin İşgali altındaki Doğu Türkistan’da ise Çinliler tarafından Doğu Türkistanlılara yönelik olarak yıllardır uygulanan bir insanlık suçu söz konusudur.
Doğu Türkistan’dan Bayram arifesinde aldığımız bilgilere göre, bir bayram daha işgalci Çin devleti tarafından Doğu Türkistan Türklerine zehir edilmiş. Çünkü kendilerinin kokuşmuş sistemlerini ve hâkimiyetlerini hissettirmek isteyen Çin devleti bayram öncesinde rast gele birçok evlere yaptıkları ani baskınlarla çocuklarına dini eğitim verdikleri suçlamamsıyla aile
reislerini derdest ederek çocuklarının gözleri önünde alıp götürmüşler. Hatta karşı koyanlardan bazılarını ise oracıkta kurşunlanarak katledilmişler.
7 ila 15 yaş arasındaki birçok çocukları da dini eğitim aldıkları iddiası ile toplayıp sözde “çocuk ıslah evi” olarak adlandırılan ama uzun sürecek psikolojik ve fiziki baskı paralelinde yürütülen bir beyin yıkama ve Çin komünist partisine sadık üyeler kazandırma kamplarına hapsetmiş bulunuyorlar.
İşgalci Çin devletinin bayram öncesinde Doğu Türkistan Türklerine karşı yönelttiği bir diğer zulüm ve baskı uygulama yöntemi ise, Çin’in tamamıyla sefalete terk ettiği Türklerden hayatta kalma direnişini ticaret yapmak suretiyle bir nebze olsun kırmaya çalışanlara karşı uyguladıkları insanlık dışı devlet terörüdür.
Bize nakledilenlere göre, Doğu Türkistan Türklerinde var olan ticari zeka ve becerinin tezahürü olarak biraz olsun para kazanan ve çevrelerine yardımcı olan ticaret erbaplarına çeşitli suçlar isnat ederek ani baskınlarla tutuklayıp alıp götürmeleri olmuş…
Bu türden baskılar her zaman vardı. Fakat bu baskı yöntemlerine özellikle bayram öncesinde hız vermiş olmaları işgalci Çin zihniyetinin ne kadar Türk-İslam düşmanı olduğunu açık bir biçimde gözler önüne seren bir tutumdur.
Zaten yıllar yılıdır Çin’in insanlık dışı ezme, asimile etme, gizli ve açık soykırım uygulama ve kendi yurtlarında sefalete mahkûm etme eylemlerine maruz kalan Doğu Türkistan Türkleri ne yazık ki, kendileri için kutsal sayılan dini bayramlardan biri olan kurban bayramına yaklaşırken bayramın hazzını yaşamak bir yana dursun tutuklanmalarla ve gözaltı dehşeti ile
karşılaştılar.
Bu yöntem işgalci devletlerin klasik bir sindirme ve yıldırma politikalarından biridir. Fakat asıl düşündürücü olan, hür dünya, demokratik dünya, insan haklarının kutsallığına ve dünya barışının ehemmiyetine önem verdiklerini ileri süren dünya devletlerinin, Miletler arası saygı ve ülkeler arası barışın tesis edilmesinde büyük rol oynayacak olan 2008 dünya olimpiyat
müsabakalarının ev sahipliğini Çin’e tevdi etmiş olmalarıdır.
Her şey bir yana, Doğu Türkistan Türkleri geride bıraktığımız kurban bayramına da özgürlük ve istiklalleri için kurbanlar vererek girdiler. Bu insanlık ayıbının sorumlusu ise, bütün hür dünya devletleridir…
Çınarlar ve Çalılar
15.12.2007
Maki (Ağaççık) ve Çınar birbirleri ile asla mukayese edilmeyecek karakterde ve fiziki yapılarda iki ayrı ağaç türüdür. Maki, genellikle daha çok Akdeniz ikliminin hakim olduğu bölgelerde yaşayan, kurak ve susuz ortamda olmasına karşın bitişiğindeki yabani zeytin,
funda, katran ardıcı,
keçiboynuzu, sakız ağacı,
laden, böğürtlen,
Dağ çileği gibi diğer tür ağaçların köklerinden beslenebilen, derin köklü ve bulunduğu yerin yüzeyini kaplayacak
şekilde bir yayılma karakteri gösteren bodur boylu ağaççıklar topluluğudur.
Maki bitki örtüsünün özel bir bakıma ihtiyaç duymadığını, arsız ve tahammüllü olduğunu, yaşamını asalak olarak sürdürdüğünü ve varlığını, yaşadığı bölgedeki diğer bitki türlerine borçlu olduğunu da söyleyebiliriz.
Ama Çınar ağacı ise, gelişimini tamamladıktan sonraki dönemlerde uzun boylu, geniş çaplı, ihtişamlı bir görünüme sahip ve oldukça uzun ömürlü bir ağaç türüdür. Çınar ağaçları özellikle de gölgesinden istifade için dikilen çok dayanıklı bir ağaç türüdür. Dışarıdan fiziki bir zarara maruz kalmadıkları sürece görünümlerinden hiçbir şey
kaybetmezler... Asırlar boyunca tabiatın her türlü yıpratıcı etkilerine karşı yiğitçe karşı koyar ve nice nesilleri şefkatli gölgesinden istifade ettirir.
Çınar ağaçları Kuzey Amerika’dan Asya içlerine kadar birçok coğrafyalarda yaşayabiliyor olsa da, Özellikle Türk milletinin yaşadığı bütün coğrafyalarda daha fazla rastlanabilen bir türdür. Osmanlı devletinin ayak izlerinin bulunduğu bütün topraklarda Çınar ağaçlarına daha fazla rastlanılmaktadır.
Türk milleti de asırlardır düşmanlarının bütün saldırı ve yok etme girişimlerine rağmen tıpkı çınar ağaçları gibi ayakta kalmayı başarmış ve bu efsane direnişi ile birçok dünya milletlerinin hayranlık ve takdirlerine mazhar olmuştur.
Maki bitki topluluğu da kendi çapında bir ağaççıklar topluluğudur. İddialı yaşamı ile bulundukları bölgelerde hayatiyetlerini sürdürmeye çalışsalar da, dünyanın bir başka bölgesine yani, Akdeniz ikliminden uzak yerlere dikilmeye ve yaşatılmaya çalışılsa da burada hayat bulamazlar… Böylece kısa sürede kuruyup odun olmaktan kurtulamaz. Çünkü
maki ağaççıkları endüstride kullanılmaya da müsait değildirler.
Oysaki çınar ağaçları hayatları boyunca her yönlü olarak insanlığın yararına hizmet etmeye devam ederler. Bir zaruretten dolayı kesilen Çınar ağaçlarının toprakta kalan kısımlarından yepyeni ve çelikten bir mızrak gibi taze filizler fışkırır. Bu filizler yıllar içerisinde hızla gelişimini tamamlayarak ihtişamlı bir çınar ağacı olarak hayata
yeniden tutunur ve düşmanlarının karşısına yeniden dikilirler…
Tarihte kurulan birçok Türk devletleri düşmanlar tarafından yıkılmış ama onların yerine çok daha güçlü yeni Türk devletleri kurulmuştur. Osmanlı Türk devletinin tıpkı ihtişamlı bir çınar ağacı gibi engin hoşgörüsü, himayesi, eşref-i mahlukat olan insanı temel alan devlet yönetimi anlayışı ve kuşatıcılığı altında irili ufaklı bir çok devlet ve
topluluklar hayatiyetlerini yıllarca güven ve istikrar içinde devam ettirebilmişlerdir.
Halk arasında Çınar hakkında bir hikaye anlatılır: Güngörmüş, yaşlı bir çınar asırların verdiği tecrübe ile tevazu vadisinde tek başına yaşarmış. Bir gün dibinde bir kabak bitmiş. Çabucak büyümüş. Dallarına sarmaş dolaş bir halde ta tepesine kadar çıkmış çınarın. Çınar mütevazı kişiliğinden ödün vermeden koruyup kollar onu. Kabak densizin
biridir, şımarıktır da. Kemale erdiğini zannettiği bir günde:
“Görüyor musun ben kimim? Devlet ve ikbalim var. Şansımın da yaver gitmesiyle çabucak büyüdüm ve hatta sana hâkim duruma geçtim” der. Çınar onun bu küstahlığına sabreder, bir mevsimlik saltanatına bıyık altından gülerek lisan-ı hal ile: “Vakt-i hazanda görürsün” demekle yetinir…
Köksüz ve zayıf devletler de tıpkı hayatını başka bitkilerin varlığına bağlı olarak sürdüren bodur boylu maki bitki topluluğu ve hikayede geçen “ne oldum delisi” kabak misali bir hazan mevsiminde yok olup giderler. Ama kökleri asırlar öncesine uzanan Çınar ağacına benzettiğim Türk devleti ve Türk milleti ise, inşallah ebediyen hep var
olacaktır…
221. Maddeyi “Esnetmek”
14.12.2007
Son günlerde hükümetin yetkili ağızlarınca terennüm edilen bir “esnetme” lafıdır aldı başını gidiyor. Bu “esnetme”, 2005 yılında yürürlüğe konulan ve halen de yürürlükte olduğu söylenen Türk Ceza Kanununun 221. maddesi üzerinde yapılacakmış. Söylenildiğine göre bu madde “etkin pişmanlık” ile ilgili konuları kapsıyor. Bu maddenin tesis
edilmesindeki maksat neydi? Bölücü terör örgütü içerisinden istihbarat elde edebilmek ve “itirafçı” olarak ortaya çıkabilecek olan bölücü terör örgütü üyelerine yepyeni bir hayat bahşetmek… Böylece sözde çok sayıda terörist şehirlere inecek ve Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Türk milletine sadakat ve hürmetlerini sunacaklardı(!)
Söz konusu yasanın yürürlüğe konulduğu 2005 yılından 2007 yılının sonuna gelindiği şu günlere kadar bölücü terör örgütünün katliamlarında ve terör eylemlerinde bir azalma görüldü mü? Asla! Azalma bir yana tam tersine terör örgütü adeta gemi azıya almışçasına ve kudurmuşçasına terörist eylemlerine daha da hız verdi.
O günden bu güne kadar nice ocaklar söndü, nice anne babaların, eşlerin ve çocukların yüreklerine ateş düştü, dünyaları karardı. Ve zaman içerisinde söz konusu madde, Türkiye’yi bölüp parçalamayı, dünyadaki bütün Türkiye ve Türk düşmanlarına uşaklık etmeyi, onların tetikçisi olmayı kafalarına koymuş olan kansızlar güruhunun çok az bir
bölümünü dahi olsa ıslah etme yolunda hiçbir işe yaramadı.
2005 yılında bu 221. maddeyi yürürlüğe koyan ve hiçbir verim elde edemeyenler zerre kadar bir pişmanlık duymak yerine söz konusu yasanın dibini sulayarak yeniden canlandırma peşinde görünüyorlar. İşe yarayıp yaramayacağı konusunda yasanın mimarlarının ve uygulayıcılarının hiçbir fikirleri ve garantileri de yok. Türkiye için çoktan elzem hale
gelmiş olan sınır ötesi harekatın bu günün kış şartlarına bırakılmasına sebep olan ve ancak bölgesel bir biçimde bir askeri harekat yapılabilmesine icazet veren “merciler” ile “Etkin pişmanlık” yasasının yeniden “etkin” hale getirilmesini isteyen mercilerin aynı merciler olduğunu normal olarak günlük hayatını sürdüren halkımız bile kolayca tahmin edebiliyor. Bu kararlar ne zaman alındı derseniz, rahatlıkla 05 Kasım
2007 tarihinde diye cevap verebiliriz.
221. maddenin “esnetilmesi” ve gerekli düzenlemelerin yapılmasıyla, dağa çıkmanın önüne geçilmesi veya çıkacak olanların sayısının azaltılması hedefleniyor. Dağda eline silah almayan(!) ve şimdiye kadar cinayet işlememiş olanların(!) “etkin pişmanlık yasası”nın ilgili maddelerinden yararlandırılması için siyasi riski göze alan hükümetin bu
olağanüstü mücadelesi ve bu yolda gösterdiği çaba gerçekten Türk milletinin dikkatini çekmektedir.
Diyelim ki, bir terörist en yakınındaki güvenlik güçlerinin merkezine kadar ulaştı ve ilgili yasadan yararlanmak istediğini söyledi… Dağdan henüz gelmiş olan bu bölücü örgüt üyesinin, o ana kadar eline silah almamış, cana kıymamış, yollara mayın döşememiş, terör örgütüne lojistik destek sağlamamış, mühimmat taşımamış ve beyin yıkama
eğitimlerinde rol almamış olduğu nasıl tespit edilecek? Onların alınlarında mı yazıyor? Pişmanlık yasasından yararlanmak isteyen bir terörist işlediği cinayetleri saklasa kim nereden bilecek? Doğrusu bunları her kes gibi ben de merak ediyorum.
Hükümetin başının geride bıraktığımız dönemde durduk yere, sadece siyasi kaygılar ve oy avcılığından başka maksatlarında güdüldüğü izlenimi veren “Türkiye’de Kürt Sorunu Vardır ve bu sorun Türkiyelilik kavramı ile çözülmelidir” şeklindeki çıkışından sonra Türkiye’de terör örgütünün ve örgüte yakınlıkduyarların bir hayli
cesaretlendiklerini görebilmek o kadar da zor değil.
Bölücü terör örgütü mensuplarına yönelik olarak uygulanmaya çalışılan “Pişmanlık yasası”nın istenilen neticeyi vermesini beklemek, halk arasında tabir edildiği şekli ile “Soğuk tandırdan sıcak ekmek elde etmeyi ummak” gibi bir beklentidir.
Geçmiş yıllarda benzer uygulamalardan hangi ölçülerde bir netice alınabildiği açıkça ortada iken hangi mantık ölçüleri içerisinde bu kadar ısrarcı olunabiliyor bunu anlamak mümkün değil... Türk milletinin kanayan yaralarına tuz basmak anlamına gelecek olan 221. maddenin “esnetilerek” uygulamaya geçirilmesinden önce hükümet yetkililerinin, hayatları kararan, evleri
adeta başlarına yıkılan şehit ve gazi ailelerinin mutlaka rızalarını ve helalliklerini almaları gerekir… Tabii alabilirlerse.
“Körler Ülkesinde Şaşılar Padişah Olur”
12.12.2007
Kendi alanlarında ehliyetli olan insanların “adamsendecilik” içine girerek köşelerine çekilmeleri durumunda meydanı boş bulan bir takım liyakatsizler mevcut boşlukları doldurma yarışına girerler.
Doldururlar mı derseniz, sözde doldururlar. Halk ararsında “B…da boncuk görmek” diye bir tabir vardır. Bu liyakatsizler karşılarında her hangi bir uyarıcı ve ikaz edicinin olmadığı zannıyla yapmakta oldukları yanlışların doğruluğuna zamanla kendileri de inanmaya ve “Ben neymişim” havalarına girmeye başlarlar.
Oysaki üstlendikleri işleri yüzlerine gözlerine bulaştırırlar, arapsaçına çevirirler ve bundan da bütün ülke ve toplum inanılmaz ve telafisi imkansız zararlar görür. Yaptıkları yanlışlıkları ve görülen noksanlıkları sadece bu güruhun iş bilmezlikleri ile izah etmek yanlıştır. Çünkü söz konusu kişilerin ülkenin ve milletin zararına yaptıkları bazı
yanlışlıklar bilinçli ve kasıtlı olarak ve kendi mantıklarının mihenk taşında sözde doğru olduğunun test edilmesiyle yapılan yanlışlıklardır.
Bilindiği gibi Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın 1949 yılından beri süre gelen bir İstiklal meselesi vardır. İşte, Doğu Türkistan Türklerinin İstiklal mücadelesi, yıllar yılıdır kendileri milli mücadele saflarındaymış gibi görünen ama zaman, zaman da kişisel egolarını Doğu Türkistan meselesinin önüne geçirmekte bir beis görmeyen ve her
çıkan rüzgara göre yön değiştirme hafifliği gösterenler yüzünden milletler arası platformlarda bir türlü istikrarlı bir zemine oturtulamamaktadır.
Oysaki Doğu Türkistan davasına çok ciddi ve kalıcı bir istikrar kazandırmak oldukça kolaydır. Bunu yapmanın tek ve değişmez kuralı; Doğu Türkistan ile ilgili olarak hangi platformda düşüncelerinizi ifade ediyor olursanız olun söylenecek ve üzerinde ısrar edilecek tek ve değişmez milli prensip, Doğu Türkistan Türklerinin kayıtsız şartsız İstiklal
istediklerine ve başka bir alternatif yolun söz konusu bile edilemeyeceğine vurgu yapmaktır… Ne yazık ki, işte bu vurgu bir türlü yapılamamaktadır… Sebebi ise gayet açık… Şahsi menfaat ve aidiyet duygusunun ağır basması… Küresel güçlere kapalı kapılar ardında verilen sözler… Daha ne olsun?
Doğu Türkistan, gerek sahip olduğu yüzölçümü(1.828.418 km kare), gerek nüfus potansiyeli(40 milyondan aşağı değil)ve gerekse de yeraltı ve yer üstü zenginlikleri bakımından ele alındığında dünyanın sayılı ülkelerinden biridir. Doğu Türkistan’ı, bütün ağırlığı ile hissettirecek ve dünya kamuoyunun gözleri önüne serecek şekilde ve hakkıyla temsil
edemeyenlerin daha uzun süre milli mesuliyet mahfillerinde bulunmaları son derece yanlıştır.
Orada-burada katıldıkları toplantılarda “Doğu Türkistan’da insan hakları ihlalleri var(Bağımsız olmayan ülkelerde insan hakları ihlallerinin olması sıradan bir hadisedir. Bu kişilerin ifadelerinden bağımsızlık istemek değil, insan haklarının iyileştirilmesini istedikleri anlamı çıkar.)”, “Özerklik haklarımızı istiyoruz” vs. gibi sığ ve asla Doğu
Türkistan Türklerinin gerçek istek ve arzularını ifade etmekten uzak söylemlerle anlatmaya çalışanlar uluslar arası çıkar çevrelerinin siyasi tetikçileridirler.
Doğu Türkistan konusunda basmakalıp söylemleri her yerde tekrar etmek yerine tarih, siyaset ve iktisat dünyasının ilgisini celp edecek verilerle etkili ve kalıcı tesirler oluşturulmaya çalışılmalıdır. “Benim yavrum bina okur döner, döner yine okur” kabilinden kısır döngülerin Doğu Türkistan’ın istiklal mücadelesine her hangi bir katkı
sağlamadığının artık görülmüş olması gerekir.
Doğu Türkistan için kayıtsız şartsız tam bağımsızlıktan başka taleplerde bulunan, kesin ve net konuşamayan, “önce özerklik daha sonra bağımsızlık” isteme aymazlığı içinde olan ve Doğu Türkistan yerine “Uyguristan” ya da “Uygur eli” vs. gibi kavramları ikame etmeye çalışanlar asla Doğu Türkistan Türklerini temsil edemezler.
Bu “devedikenleri” nin Doğu Türkistan’ın İstiklal mücadelesine hiçbir olumlu katkılarının olamayacağı ve tam tersine milli davamıza yarar yerine zarar verecekleri bilinmelidir.
Milli duygu yoksunu, gerçekleri görmekten ve dile getirmekten korkan, zerre kadar çıkar için yapmadık dalkavukluk bırakmayan, kalpleri nasır bağlamış “kör”lerin ülkesinde şaşılar elbette padişah olurlar…
“ILIMLI TÜRK(ÇÜ)”
11.12.207
Emperyalizmin ilk hedefi öncelikle “Millet” kavramını ortadan kaldırmaktır. Çünkü milliyetsizleştirilen toplumları parçalamak, yok etmek ve sömürge haline getirmek daha kolaydır.
Bu yüzdendir ki, ikinci dünya harbi öncesine kadar müteaddit defalar Türkiye’yi kendi sömürgeleri haline getirme girişimlerinde bulunan bir takım düşman devletler Türk milletinden yedikleri sillenin ağırlığı ile geri çekilmişlerdi. Çünkü Türk milleti kendisine yöneltilen tehdit ve tehlikelere karşı “millet” olmanın şuuru içinde canları pahasına karşı koymuşlardı.
Bunu yaşayarak anlayan dünya emperyalistleri menfur emellerine erişebilmenin tek yolunun öncelikle Türk milletini milliyetsizleştirmek olduğu kanaati ile onlarca yıldır girişimlerini aralıksız olarak sürdürüyorlar.
Öncelikle Türk milletini ayakta tutan en önemli değerlerden ilk ikisini yok etmek gerekiyordu. Bunlardan birisi Türk milletinin asırlardır samimiyet ve sadakatle sahip çıktığı, koruyup kolladığı ve bütün dünyada sancaktarlığını yaptığı İslam inancı, ikincisi ise aynı hassasiyetle bu günlere kadar muhafaza ettiği Millet olma şuurudur.
Türkiye’ye yönelik olarak sistemli, derinden ve zamana yayarak bir işgal politikası uygulayan Türkiye ve Türk düşmanı devletler ilk önce Türk milletinin inanç sahasındaki birliğini bozmak ve zayıf hale getirmek için bir takım tarikat ve cemaatlere gizli destekler vermek suretiyle bölük-pörçük hale getirdiler. Böylece “A” tarikatının mensupları “B” tarikatının
mensuplarına “zındık” gözü ile bakmaya başladılar…
Ardından da, siyasi ihtiraslarını ülkemizin milli, manevi ve iktisadi çıkarlarının önünde tutan ve “değiştim” ya da “değiştik” söylemleri ile yola çıkan ama “değişimlerini” küresel güçlerin istekleri ve planları doğrultusunda gerçekleştiren bir takım politikacılar eli ile “Ilımlı İslam” safsatasını ileri sürerek dini inançlar üzerinde
tahribatlara giriştiler. Ne yazık ki bu konuda da belirli ölçülerde başarı elde ettiler. Çünkü küresel güçlerin yerli işbirlikçileri tarafından Türk milletinin dini inançlarını yozlaştırma girişimleri hız kesmeden yoluna devam ediyor. Üstelik bu gidişata bir de ülkemizde giderek sayıları artan kilise evlerde sürdürülen misyonerlik faaliyetlerine de açıkça göz yumulması eklenince durum daha da vahim hale gelmektedir.
Türk milleti üzerinde oynanan bu iğren oyunlara paralel olarak ta milliyetsizleştirme girişimleri bütün hızı ile sürüyor. Son zamanlarda “Türklük Milleti” kavramı yerine “Türkiyelilik” kavramını dayatanlar bir takım taşeronları vasıtasıyla tedrici olarak ortaya bir de ne demekse “Ilımlı Türkçülük” ü ileri sürmeye başladılar…
09.12.2007 günü geç saatlerde bir televizyon kanalındaki Türk dünyası ile ilgili bir programa katılan Avrasya Demokrasi Derneği Genel Başkanı ve aynı zamanda da başbakanın dış politika kurmaylarından da biri olan Dr. İsmail Safi’de katılmıştı.
Sunucunun İsmail Safi’ye, kendisi ile ilgili olarak bir yayın organında “Ilımlı Türk” ifadesinin kullanılmış olmasına nasıl baktığının sorması üzerine hiç tereddütsüzce “Aslında hoşuma gidiyor” demesi oldukça düşündürücüydü.
Programın sonuna doğru da yine konuşma sırası kendisine gelen Safi, çok ilginç bir “teklif” ve “tavsiye” de bulunarak batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin adlarından söz edilirken “Kazakistan”, “Kırgızistan”, Özbekistan vs. şeklinde telaffuz edilmesi ve bu ülkeler için Türk Cumhuriyeti teriminin kullanılmaması gerektiğini tavsiye etmesi adeta tüylerimi diken
diken etti… Bu kardeş Türk Cumhuriyetinde yaşayan Türkleri Ruslar 70 yıl boyunca “Kazak”, “Kırgız”, “Özbek” vs. adlar altında her birini ayrı birer milletmiş gibi lanse etmeye çalışmadılar mı? Bu zatı muhterem kimin ya da kimlerin ağzından bu saçma ifadeleri kullanmaktadır? Üstelikte Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Başbakanının Dış Politika kurmaylarından biri olma sıfatı ile…
Öyle anlaşılıyor ki, küresel güçler birilerine sadece Türkiye Türklerine Türk olduklarını unutturma işini değil, Türk dünyası üzerinde de aynı senaryonun uygulanması vazifesini yüklemişler… Ne dersiniz önümüzdeki günlerde Türkiye kamuoyu sadece “Ilımlı İslam” dayatması ile meşgul olmakla kalmayıp bir de “Ilımlı Türk” ya da “Ilımlı Türkçü” deyimi
ile de uyutulmaya çalışılabilir mi?
Türk Olmak Ayrı Bir Zenginliktir
05.12.2007
Dil, tarih, dini inanç, örf -adet, gelenek ve görenekler konusunda birlikteliği bulunan ve birbirlerine aynı masal, aynı hikâye ve aynı fıkraları anlatan, aynı atasözlerinden ilham ve ders çıkaran, beşikte yatan bebeklerini aynı ninnilerle uyutan insanların yaşadıkları coğrafyaların tamamına Türk dünyası adı verilir.
Çünkü yeryüzünde böylesine çok müşterekleri bulunan bir başka millet daha yoktur. Bu güne kadar birçok dünya milletleri, yüzyıllardır Türk milletinden kendilerine geçen fıkra, masal ve hikâyeler üzerinde kendilerinin folklorik özelliklerine göre çok küçük değişiklikler yapmak suretiyle adeta kendilerine aitmiş gibi kullana gelmektedirler.
Hz. Mevlâna, Yunus Emre ve Nasrettin Hoca’ya İranlılar, Ruslar ve daha başka milletlerden sahip çıkanlar olmasına rağmen konu ile ilgili bilgilerin çoğunluğunu Türkiye arşiv ve kaynaklarından elde ettikleri bir hakikattir. Çünkü bu değerlerimizin kökenlerinin Türk olduklarını ortaya koyan birçok uluslar arası kaynaklar bulunmaktadır.
Fars dilini konuşan toplulukların Mevlana ve Hoca Ahmet Yesevi gibi değerlerimizi sahiplenme cesaretini gösterebilmelerinin birinci sebebi, bu zatların bazı eserlerini çok kadim bir dil olan Fars dilinde yazmış olmalarıdır. Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Hz. Mevlana ve daha birçok Türk milletinin manevi mimarları, Türk dünyasının tek ağızdan ve tek kaynaktan sahip çıktığı ve
Türk milletini dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun birbirine kenetleyen en önemli birleştirici unsurlardır.
Mesela dünyadaki Türk devletlerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin tamamında ve Doğu Türkistan’da Nasrettin Hoca “Nesirdin Ependi” yani “Nasreddin Efendi” olarak bilinir ve asırlardır da fıkraları küçük şive farklılıkları ile dilden dile hiçbir değişikliğe uğratılmadan anlatılır.
Yine, Türkiye’deki tarihçilerimizin Orta Asya bölgesini de içine alan kapsamlı eserlerinde Türk tarihi hakkında yazdıkları, diğer Türk Coğrafyasındaki Türk asıllı tarihçilerin yazdıkları tarihi olaylarla asla çelişmez. Çünkü Türk milletinin tarihe bakış açısı ve olayları değerlendirme biçimi farklı değildir. Fakat bazı batılı tarihçilerin aynı konu hakkındaki görüş,
değerlendirme ve anlatımları ise çok daha farklıdır.
Teşbihte hata olmaz. Zaman zaman tabiattaki en vahşi ve yırtıcı hayvanların bile insanlar tarafından evcilleştirilerek sirklerde oynatıldığına şahit olmuşuzdur. Fakat hakiki Kurtların böyle bir akıbete uğratılabildiğine şahsen ben rastlamadım. Bu yüzden Türklerin sembol olarak Kurt’u benimsemiş olmaları da tevekkeli değildir.
Türkler, hangi kültür ortamında doğarlarsa doğsunlar, hangi tür idare sistemi içerisinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, üzerlerinde emanet gibi duran zoraki değişikliklerin dışında, örf-adet, gelenek ve göreneklerinden asla kopmayan tek millettir.
Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Doğu Türkistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan ve daha birçok Türk boylarının bir birleri ile aralarında binlerce kilometrelik mesafeler bulunmasına rağmen hepsinin de 21 Mart Ergenekon-Nevruz Bayramı’nı “Milli Bayram” olarak ilan etmiş olmaları, Türk milletinin düşünsel ve duygusal hayatında da
ciddi bir birlikteliğin olduğunun göstergesidir.
Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Amerika’ya kadar sayıları her ne olursa olsun Türk milletinin bütün mensupları aile içi hiyerarşiye riayet, örf-adet ve özgürlük kavramlarına bağlılıkları konusunda en kuvvetli bir yapıya sahiptirler.
Bu yüzdendir ki, bu gün Doğu Türkistan’a yönelik olarak sürdürülen Çinli Göçmen transferi sonucunda Çin nüfusunun çoğunluğu ele geçirmiş olmasına rağmen Doğu Türkistan Türkleri Milli ve manevi değerlerine canları pahasına sahip çıkmaktadırlar. Çin yönetimini çıldırtan da, işte bu eşi benzeri görülmemiş direniştir…
Altın madenine çamur bulaştırmaya çalışanlar altının kıymetinden hiçbir şey kaybettiremezler. Altın yine altındır…
“Dilde Fikirde
İşte Birlik” Milli Bir Mecburiyettir 05.12.2007 Türkiye’deki içe kapanıklık özellikle son 5- 6 yıl zarfında daha belirgin hale geldi. Bu ifadem üzerine birileri de
kalkıp AB ve ABD ile olan ilişkilerini, beyaz saray muhabbetlerini ve Suudi Arabistan Krallığı ile Türkiye arasında tesis ettikleri duygusal iletişimleri ileri sürebilirler. Fakat Türkiye’nin dış ilişkilerinin sadece AB ülkeleri, ABD ve Suudi krallığı ile olan ilişkilerden ibaret olmadığı bilinmelidir.
Kaldı ki bu ülkelerin hiçbiri de Türkiye’ye karşı iyi niyet besleyen ülkeler olmayıp, sadece görünürde ve çıkar ilişkileri çerçevesinde sürdürülen münasebetlerdir. Çünkü ABD, AB ülkeleri ve Orta doğunun derebeylik zihniyeti ile yönetilen ülkesi olan Suudi Arabistan Krallığı Çok iyi bilmektedirler ki, Türkiye her halükarda göz ardı edilecek ve karşı karşıya gelinecek bir ülke değildir. Kendisinin sahip olduğu siyasi, iktisadi ve kültürel öneminin bir türlü farkında olamayan bazı hükümetler ne yazık ki, onlarca yıldır Türkiye’yi bir kısır döngünün içerisine hapsederek batılı devletlere ve ABD’ ye bağımlı bir ülke haline getirdiler.
Oysaki Türkiye’nin asla göz ardı edemeyeceği ve mutlaka sıkı sıkıya her yönlü ilişkiler içinde olması gereken bir Türk dünyası coğrafyası vardır. Sizde, “Türklük” kavramını Türkiye Cumhuriyeti anayasasından çıkartma yolunda gayret sarf eden, Türklüğe hakareti suç saymaktan çıkartacak ucube maddeler arayışında olan ve “Türk milleti” yerine “Türkiyelilik” kavramını ihdas
etmeye çalışanların Türk dünyası ile hangi ölçülerde bir ilişkisinin olmasını bekliyorsunuz? Diyebilirsiniz. Ama unutulmamalıdır ki, Türkiye son yıllarda sözde dost bildiği devletlerin içine sürüklemekte oldukları yalnızlaştırma ve güçsüzleştirme yoluyla bölüp parçalama girişimlerinden
kurtulmak ve olması gerektiği gibi dünyada ve bölgesinde güçlü ve tam bağımsız bir Türk devleti olmak istiyorsa Türk dünyasına sırtını dönerek ve kendi değerlerini inkâr ederek bir yere varamaz. Eski Sovyetler Birliğinin inkıraza uğraması sonrası bağımsızlıklarını ilan eden Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetleri, bu günkü Rusya federasyonu içerisinde kalan özerk Türk Cumhuriyetleri ve en önemlisi de, Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu durumla ciddi ve güçlü bir Türk devletine yaraşır biçimde ilgilenmek Türkiye için tarihi bir mecburiyettir. Bir süredir Türkiye
iyice kendi içine kapandı. Tabii ki önünde bir an önce bertaraf etmesi gereken bir bölücü terör örgütü belası var. Haklı olarak bu konuya ağırlık vermesi gerekiyordu. Fakat sulandırarak ve sündürerek bu günlere kadar sürüncemeye sokuldu ve Türk milletinin gözbebeği olan Mehmetçiklerimiz kuzey Irak sınırlarında bir yandan teröristlerle ve diğer yandan da dondurucu soğuklarla mücadele etmek zorunda bırakıldı. Hiçbir yetkili “Türk silahlı kuvvetleri her türlü olumsuz hava şartlarında savaşabilme kabiliyetine sahiptir” sözlerinin arkasına sığınmasın. Elbette ki, TSK dünyanın sayılı ordularından biridir ve Mehmetçiklerimiz de uğruna şehit olmak gibi çok önemli değerleri bulunan askerlerdir. Fakat Türkiye için olmazsa olmaz
bir sınır ötesi operasyon neden bu günlere kadar bırakıldı? Bunlar başlı başına değerlendirilmesi gereken hususlardır… Türkiye, içinde bulunduğu şartlar her ne olursa olsun Türk dünyası ile ilgilenmeme ve onlara sırtını dönme lüksüne sahip değildir. Şurası asla unutulmamalı ki, gelecek
yıllarda Türkiye’nin etrafında ne AB ülkeleri, ne sözde stratejik müttefik olarak bildiği ABD ve ne de Orta doğudaki birtakım Türk düşmanı Arap bedevileri kalacaktır. Tarihi çarpıtarak yazanlar yalan söyleseler de Tarihte yaşananlar bir gerçektir ve Türk dünyası, İsmail Gaspıralı’nın söylediği gibi eninde sonunda Dilde, Fikirde ve işte birlik içinde hareket etmek mecburiyetindedir. Bu söylemimden son yıllarda rahatsız olacakların sayıları artıyor olsa da, her fırsatta tekrar etmekte yarar görüyorum. Dünyada Türk’e Türk’ten Başka Dost Yoktur!
“İMTİYAZLI ORTAKLIK”
04.12.2007 Avrupa Birliği 25 Mart 1957 tarihinde imzalanan Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu adı ile oluştu. Türkiye’deki bir takım
batı hayranı politikacıların ve entelektüel geçinenlerin yıllar süren dayatmaları sebebiyle 1950’ li yıllarda baş gösteren “Avrupalılık” ve “Avrupai” olma hayranlığı Türkiye’nin 1959 yılında bu topluluğa üye olabilmek için yaptığı resmi başvuruyla perçinlendi. Bu sürecin devamında 12
Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ankara anlaşması Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında çok zayıf ta olsa bir bağ kurulabilme sonucunu getirdi. 1964 yılında Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşmasının imzalanmasıyla biraz daha ivme kazanan
“Avrupalı olma” hayranlığı halkın bir kesiminde bir ayrıcalık gibi görülmeye başlandı. Söz konusu kesimde peyda olan ve açıkça bir kimliksizlik buhranından kaynaklandığı sonucunu ortaya koyan “Avrupalılık” dalgası Türkiye’nin siyaset sahnesinde “köşe kapmaca” oynayan bazı siyasetçilerin malum kesimin oyunu alma konusunda olmazsa olmaz söylemlerinden biri haline geldi. 14 Nisan 1987 tarihinde de Türkiye Avrupa Birliğine tam üyelik için başvurdu ve bunun ardından da Avrupa Birliğine tam üyelik yolunda önemli bir adım olduğuna inananlar tarafından Gümrük Birliği anlaşmasının altına imza atıldı.
Oysaki Türkiye AB yolundaki bu takdire şayan(!) girişimleri ile ekonomik ve siyasi açılardan kendisinin elini ayağına bağlayacak ve gelecekte istese bile kolay kolay içinden çıkamayacağı bir girdabın içine doğru sürükleniyordu. “El içinde söz verdik ölmezsek olmaz” anlayışıyla seçmenlerine AB’ye üyelik yolunda çok büyük atılımlar yapma sözü vermiş bulunan politikacılar artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiş bulunuyorlardı. Fakat diğer yandan da, AB’
üyesi devletlerin Türkiye’nin önüne bir biri ardına koymaya devam ettikleri “Avrupa Birliği Uyum Yasaları” adı altındaki kimliksizleştirme dayatmaları da hükümetleri zaman zaman ümitsizliğe sevk etse de hükümetler bu hissiyatlarını Türk milletinden gizlemeye devam ediyorlar. 17 Aralık 2004’te Avrupa Birliği Ülkeleri Türkiye’nin Üyelik müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasına karar verdiler. Bazı Uzmanların görüşlerine göre, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin en erken 2013 yılında gerçekleşebileceği ileri sürülse de, bir başka görüşe göre de konu ile ilgili olarak sadece müzakerelerin 2020 yılına kadar sürebileceği söylenmektedir. Şahsi kanaatime göre de ikinci görüş daha ağırlıklı görünüyor. Çünkü bugünkü oyalama taktiklerinin gidişatı belirsiz bir zamanı işaret etmektedir. Türkiye’de Ekonomik açıdan sanal büyüme ve iyileşmeler görünse de gittikçe artmakta olan ve hangi kaynaklarla ödeneceği belli olmayan iç ve dış borçlar (yaklaşık
400 milyar dolar civarında), Artmaya devam eden işsizlik ve nüfus artışı, AB ve ABD’nin istediği şekilde sonuçlanması gereken ama sürüncemede kalan(!) Kıbrıs meselesinin içinde bulunduğu çözümsüzlük. Sözde Ermeni soykırımı meselesinde ABD’nin, AB’nin ve Ermenilerin
arzuladıkları şekilde bir sonuç elde edilememesi ve son olarak ta, Amerika ve AB devletlerinin sözde bir Kürt sorununu ileri sürerek Türkiye’nin bölünmesi yolunda çaba harcamalarına karşılık Türk milletinin topyekûn olarak en büyük tepkiyi bu konuda ortaya koyması Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin imkansız olduğunu ortaya koyan önemli sebeplerdir. Nitekim Almanya başbakanı Merkel de, son açıklamasında AB üyesi devletlerin en güçlü üyelerinden biri olma sıfatıyla Türkiye için İmtiyazlı Ortaklığı (Ne demekse)uygun gördükleri yolunda ifadeler kullanmış bulunuyor…
Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin ilgilileri de boş yere avunma ve zaman kaybetmeyi bırakıp artık gerçekleri görseler iyi olur…
TÜRK MİLLETİ POLİSİNE SAHİP ÇIKACAKTIR
03.12.2007
Son günlerde Türkiye’deki bir takım sorumsuz medya patronları tarafından Türk polisine karşı açıkça bir linç kampanyası başlatıldı. Türkiye Cumhuriyetinin İç İşleri Bakanlığı çok ağır ve olumsuz şartlar altında görev yapan polisine ciddi bir şekilde sahip çıkmalıdır… Türk milletinin de kendi polisinin sahipsiz olmadığını göstermesinin tam zamanıdır.Bazı gazeteler son
zamanlarda ülkemizde polis vatandaş-arasında yaşanan bir iki münferit hadiseyi manşetlerine taşıyarak (Tabii ki bu haberlerin asıl sorumluları patronlarıdır) ve televizyonlarında da birinci haber şeklinde pompalayarak polis teşkilatımızı tahkir edici haberler yapmaya devam etmektedirler. Özellikle de Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu bu hassas dönemde bazı gazete ve televizyon sahiplerinin “Bindiği dalı kesmek”
anlamına gelecek olan bu aymazlıklarının zamanlaması oldukça düşündürücüdür.
Polisimizin adeta duygusuz birer robot olduğu zannıyla hazırlanmış ve dünyanın hiçbir ülkesinde muadili bulunmayan yasaları düzeltmek, revize etmek ve polisin de haklarını koruyacak hale getirmek için gayret gösterme mesuliyetleri bulunan mercilerin sergiledikleri zafiyet oldukça manidardır.
Polisin de her şeyden önce bir insan olduğu düşünülürse elbette ki zaman zaman aralarında hata yapanlar da olacaktır. Fakat bu hatayı halkın güvenliği için var olan Emniyet teşkilatının tamamına mal etmeye çalışmak kesinlikle iyi niyetli olduğuna inanılmayacak bir davranıştır.
Eğer her hangi bir emniyet mensubu görevi suiistimal, görevini ihmal ve Emniyet teşkilatına yakışmayacak türden kişisel davranışlarla bir suç işlemiş ise ve bu durum yargı ile tespit olunursa elbette ki onlar da herhangi bir kişi gibi gerekli cezalara çarptırılacaktır.
Fakat ilgili makamların, birtakım sorumsuz gazeteciler tarafından yapılan yanlı ya da bazı karanlık mahfillerin menfur emellerine hizmet edecek türden yaptıkları sözde haberleri derhal değerlendirmeye alarak bazı söylemlerde bulunmaları halkımızın huzur ve güveni için kıt imkânlarla gecesini gündüzüne katarak görev yapmakta olan polislerimizi zan altında bırakacaktır.
Emniyet teşkilatını yıpratmak için başlatılan linç kampanyasının zamanlamasına bakınız! Bilindiği gibi, Neredeyse yılan hikâyesine dönen sınır ötesi harekâtın başlamasına az bir zaman kala İstanbul’un belirli semt ve mahallelerinde bölücü terör örgütü lehine sokak gösterileri yapılmaya başlandı. Yollara barikatlar kuruluyor, Molotof kokteyllerle sokaklar ve araçlar ateşe
veriliyor ve zaman zaman da olaylara müdahale etmek zorunda kalan güvelik güçlerine uzun ve kısa namlulu silahlarla ateş açılıyor. Bu hareketler tamamen tehlikeli bir provokatörlüğün daha ileri safhalara götürülmesi için bir göstergedir.
Bunlara kim müdahale edecek? Elbette ki Emniyet güçlerimiz… O halde onlara göre ne yapmak gerekir? Öncelikle polisi yıpratmak ve kamuoyunda polisimizi potansiyel bir şiddet uygulayıcısı olarak lanse etmek…
Türk milleti bu oyunlara asla gelmeyecek ve Asker ve Polisine sonuna kadar gereken desteği verecektir. TSK ya ve Polise yapılan saldırılar doğrudan Türk milletine yapılmış sayılacaktır. Bu yüzden Türk milleti topyekûn olarak Güvenlik güçlerinin yanında ve arkasındadır.
Türk milleti, İç işleri bakanlığından ve devletin bütün birimlerinden de aynı hassasiyetle Ordusuna ve Polisine her alanda sahip çıkmasını beklemektedir…
Rusların ve Japonların Doğu Türkistan
Üzerine Araştırmaları
01.11.2007
18. yüzyılın birinci yarısından bu günlere kadar Türkiye’ye ve Türkiye Türklerine karşı özel bir ilgi duyan Doğu Türkistan Türkleri, ne yazık ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra Türkiye’yi yöneten hükümetlerin dış politika zafiyetleri sonucu tamamıyla kendi kaderlerine terk edildiler.
1940’lı yıllarda Türkiye’deki siyasi anlayışın Türk dünyasına ve Türk milliyetçiliğine karşı beslediği düşmanca tutum sebebiyle adeta kasıtlı bir şekilde “Türkiye sınırları dışında Türk yoktur” safsatasını ileri sürmesi Türkiye’yi misakı milli sınırları içerisine hapsetti. Oysaki Rus ve Çin esareti altında milyonlarca Türk Türkiye’den medet bekliyordu. Türkiye’deki
siyasi iktidarların esir Türk diyarlarına yönelik bakış açıları veya diğer bir deyişle ilgisizlikleri “milli şef” döneminden sonraki yıllarda da değişmedi.
Özellikle son yıllarda başta Amerika olmak üzere batılı devletlerin Doğu Türkistan’a yönelik ilgilerinin gözle görülür bir şekilde artmakta olduğunu müşahede etmekteyiz. Ayrıca Japonya ve Rusya’nın da Doğu Türkistan ve Doğu Türkistan Türklerine olan ilgilerinin artmakta olduğu ve bu alanda ciddi çalışmalar ve araştırmalar yapmakta oldukları da dikkatlerden kaçmıyor.
Doğu Türkistan’ın işgal ediliş sebepleri, safhaları ve işgale uğramasında hangi dünya devletlerinin rol oynadıkları gibi konular hakkında tam, açık ve net bilgilere sahip değildik. Daha son yıllara kadar Doğu Türkistanlıların sahip oldukları bilgiler doğru, biraz eksik ve her yönlü olarak insanları tatmin etmekten uzak bilgilerdi. Bu da Doğu Türkistan davasının
anlatılmasını bir kısır döngü içine sokuyordu.
Doğu Türkistan’ın yakın siyasi tarihi konusunda artık yeni bilgilere ihtiyaç duyulmakta olduğu ortaya çıkmaya başladı. 1990 yılının başlarında eski Sovyetler Birliğinin dağılmasını müteakip ilerleyen yıllarda Ruslar, yıllarca bir kara kutu gibi gizli tuttukları Rus arşivlerini yararlanmak isteyenlerin hizmetine açık hale getirdiler. Bu fırsattan yararlanan birçok Rus
yazarlar, gazeteciler ve bilim adamları bu arşivlerden istifade ile kitaplar ve ilmi makaleler yazmaya başladılar.
Rusya’nın özellikle de Doğu Türkistan konusunda çok detaylı arşiv bilgilerine sahip olmasının birinci sebebi 1930’lu yılların sonlarına doğru kendi kuklası haline getirdiği Şin si say adlı bir Çinli general eli ile kısa bir süre de olsa Doğu Türkistan üzerinde devlet terörü estirmiş olmasıdır.
İkinci olarak ta, Kazakistan ve Kırgızistan’ın Rusya’nın kendi siyasi sınırları içerisinde bulunduğu dönemler içerisinde Doğu Türkistan ile sınırının bulunmuş olmasıdır.
1960 yılının başlarından 1980’li yıllara kadar defalarca savaşın eşiğine kadar gelen Rusya (Eski Sovyetler Birliği) ile Çin arasındaki anlaşmazlığın ve siyasi gerginliğin tek sebebi her iki emperyalistin de Doğu Türkistan üzerine hesaplarının bulunması ve özellikle de Rusya’nın Doğu Türkistan’ı Çin’e kaptırmış olmanın sıkıntısı içinde olmasıydı.
Son dönemlerde Rusya’da yazılan ve Resmi kayıt özelliği taşıyan kitaplardan biri Rusya’nın Barnaul Devlet Pedagoji Üniversitesinin profesörü Waleri Barmin’in 1998 ve 1999 yıllarında neşredilen “1918- 1941 Yıllarındaki Sovyet Çin Münasebetlerinde Sinkiang(Doğu Türkistan)” ve “1941- 1949 Yıllarındaki Sovyet –Çin Münasebetlerinde Sinkiang(Doğu Türkistan)” isimli iki ciltlik
Monografisidir.
İkincisi de 2003 yılında Doğu Türkistan’ın Çöçek bölgesinde büyüyen Ruslardan Wasili Petrow’un Moskova’da yazdığı “Asyanın Asi kalbi” adlı kitabıdır.
Japonların ise, Doğu Türkistan ve Doğu Türkistan Türkleri üzerine yapmakta oldukları araştırmaların geçmişi yaklaşık 100 yıl öncesine dayanmaktadır. 80’li- 90’lı yıllarda bazı Japon âlimleri özellikle Doğu Türkistan’a gelerek, burada birkaç yıl kalmak suretiyle Uygur dili, tarihi ve kültürünü öğrendiler ve araştırmalar yaptılar. Ayrıca, Japon gençlerinin birçokları
kendilerinin ortaya gelişlerini Türklüğün Uygur boyuna dayandırdıkları için araştırmalarını bu minval üzerine sürdürüyorlar…
Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki süreçte Doğu Türkistan üzerine çok daha yeni ve şaşırtıcı bilgilere ulaşmak mümkün olacaktır.
|