HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

      

    Anasayfa

 

       M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

 

 

GÜNLÜK GAZETE

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

OCAK-2008

 

Türkiye’nin “Kara Sevdası” AB

31.01.2008

Dış işleri bakanının “Belki biraz uzun sürecek ama kararlılığımızdan asla vazgeçmemiz söz konusu değil” mealinde beyanları ile AB ye üyelik yolundaki ısrarcılığımız devam ediyor.

Fakat normal olarak hayatını sürdürmekte olan bir vatandaşımıza AB’ ye üyeliğimizin Türkiye’ye ve Türk milletine ne getirip ne götüreceği hususunda sorular yöneltecek olursanız onlar bu konuda gayet açık ve net açıklamalarda bulunabilirler. Ve hatta birçok siyasetçinin görmek istemediği ya da göremediği ince ayrıntıların altını kalın çizgilerle çizebilirler. Çünkü ülkemiz ve milletimiz üzerinde 1960’lı yıllarda daha da etkin hale gelmeye başlayan Avrupa’nın kültürel yozlaştırma girişimlerinin açtığı telafisi imkânsız yaralar bu günlerde daha da derinleşmiş bulunmaktadır.

Zira 1960’lı yıllarda Türk insanının genç ve dinamik iş gücünden istifade etmek için Avrupa kapılarını Türk işçi adaylarına açanlar ne yazık ki, Avrupa ülkelerindeki Türk insanının üçüncü neslini (istisnalar hariç) tamamen asimile ederek bir Alman, bir Fransız ya da başka bir Avrupa halklarının bireyleri haline getirdiler. Birinci nesil işçilerimiz elden ayaktan düşünce Avrupalılar bir yolunu bulup onları Türkiye’ye dönmeye zorladılar. Bir kısmı döndü bir kısmının ahir ömründe köyünün güzellikleri burnunda tütmeye başladı.

İkinci nesil şu anda bir yandan çocuklarının öğrenim durumu sebebiyle ve evlatlarının Avrupa’nın kültür emperyalizmi içerisinde daha fazla gark olmaması için yol yakınken Türkiye’ye geri dönmenin çarelerini arıyor. Ama bazıları için bu oldukça zor ve hatta imkânsız bir sürece girdi. Çünkü “Kredi ile ev aldım” diyerek onlarca yıl daha Avrupa’nın hizmetinde olmak zorunda kaldılar…

  Bir kısmı da Avrupa ülkelerinde kalmakla Türkiye’ye kesin dönüş yapmak arasında çok ciddi bir ikilem içinde ömür tüketiyorlar.

Eğer Avrupa ülkelerinde tamamen özel gayretleri ile mili ve dini duyarlılıklarının bir tezahürü olarak teşkilatlanan, camiler yaptıran, kütüphaneler kuran, seminer, konferans, gerekli görülmesi halinde miting ve yürüyüşler yapan Türk teşkilatlarının çalışmaları olmasa bu gün milli kaybımız tahmin edilemeyecek kadar daha fazla olacaktı.

Gönül isterdi ki artık Türkiye yetkilileri kendi vatandaşlarına “Ey yurt dışında gurbet hayatı yaşayan halkım! Artık Türkiye’de işsizlik problemi söz konusu değil. Gel artık ülkene geri dön. Bu kadar yıl yaban ellerde kahır çektiğin yeter!” ama heyhat… Gittikçe işsizliğin artmakta olduğu, Avrupa’nın tefeci kurumlarına olan borçlarının artmakta olduğu bir Türkiye’nin henüz bunları diye bilmesi mümkün görünmüyor…

İnsanlığa sözde demokrasi, özgürlük, insan hakları, zenginlik ve barış getireceklerini söyleyenlerin, daha birkaç asır önce Türklerin müzikle tedavi ettikleri akıl hastalarını “bunun içinde cin var” diyerek yakanların torunları oldukları unutulmamalıdır.

 Afrika’nın birçok topluluklarının ellerine İncil vererek onların ellerinden topraklarını ve zenginliklerini gasp edip oraları sömürge ve insanlarını da köle yapan bir zihniyetin bu günkü varislerinin oluşturdukları AB adı verilen bir Hıristiyan ittifakına ahalisinin % 99’u Müslüman olan Türkiye’nin dâhil edileceğini düşünmenin tam manasıyla bir basiretsizlik olacağı akıldan çıkartılmamalıdır.

Üye olunabilmesi halinde bile (ki ben buna hiç ihtimal vermeyenlerdenim) Avrupa Birliğinin Türkiye’ye vereceklerinden götürecekleri çok daha fazla olacaktır. Son yıllarda Türkiye’de sayıları her geçen gün artan kilise evlerde sürdürülen faaliyetlerin temelinde, tıpkı bazı Afrika topluluklarına yaptıkları gibi Türk milletinin eline İncil verip başka değerlerini gasp etme niyetinin yattığı asla unutulmamalıdır…   

 

MEMLEKETİN “DELİLERİ”

30.01.2008

Bir ülkede kendilerini “çok akıllı” zanneden bir takım kişilerin sahibi oldukları “kişisel gelişmişliklerini”, insanlığın yararına, iyiye, güzele ve kendilerinden sonraki nesillerinde istifade edebileceği köklü icraatlar istikametinde değil de şahsi ikballeri, makam ve mevki edinme gayeleri için kullanmalarına bencillik dense de onlar için bu yakıştırmanın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Çünkü onlar ne olursa olsun “Yangından mal kaçırmak” tan başka bir şey düşünmezler…

Onlar, hayatları boyunca hangi yolarla olursa olsun çok kazanmayı, zengin olmayı, her istediklerini ne pahasına olursa olsun elde etmeyi yaşamlarının yegâne gayesi olarak gören kişilerdir. Bu muhterisler kendilerinin şahsi çıkarları için kullanacakları her türlü yöntemi de mubah sayarlar.

Onlar için üzerinde yaşadıkları vatan topraklarının sahiplerinin kimler olacağının hiçbir önemi de yoktur. Gün gelir kendilerinin yaşamlarını ve geleceklerini garantiye alabilmek için düşman güçlerle bile işbirliği yapmakta bir beis görmezler. Gün gelir siyasi iktidarların ya da iktidara gelme ihtimali bulunan siyasi muhaliflerin sadık dalkavukları olarak günlerini gün etmeye çalışırlar.

Bu asalaklar güruhu, ömürleri boyunca milliyet özürlü, milli ve manevi değerler yoksunu yaratıklar olarak adam gibi adamların sırtlarında bir kambur olarak yaşamaya devam ederler. Tabii ki böylesine onursuzca yaşamaya yaşamak denirse…

Bir de, yukarıda sözünü ettiğimiz “sivri akıllılar” ın  “Köyün delisi”, “Mahallenin delisi”, “Memleketin Delisi” diye adlandırdıkları ama aslında bu “delilik” unvanını, ülkede, mahallede ve köylerde kendilerini akıllı zanneden bir sürü nanemollanın bütün yüklerini çekmelerinden dolayı alan, şeref, haysiyet ve dürüstlük abidesi gönül zengini şahsiyetler vardır…

Vatanın bağımsızlığının, Milletin bölünmez bütünlüğünün, örf, adet, gelenek ve göreneklerin hakkıyla korunmasının kaygısı, milli ve dini bütün değerlere sahip çıkılması ve gelecek nesillere anlatılmasının önemi için çaba sarf etme vazifesi ülkenin “akıllı” geçinenleri tarafından hep bu “deliler” e ihale edilmiştir. Bu “deliler” de hiç yüksünmeden, en ufak bir tereddüde düşmeden bu görevi severek ve isteyerek kabullenmişlerdir.

 Bu “deliler” Ulvi değerler söz konusu olduğundan anadan, yardan ve serden bile vazgeçmeyi bir şeref addederler. Bunlar, sahip olunan ülke nimetlerini hoyratça ve savurgan mirasyediler gibi yiyip içenlere çok kızarlar. Bütün ömürleri, söz konusu mirasyedilerin noksanlıklarını tamamlamakla, onların yerine de düşünmekle ve onların yerlerine de çalışmak, çabalamak ve üretmekle geçer.

Memleketin “delileri” ülkedeki bigane çoğunluğun düşünmesi gerekenleri de düşünür yazması, gerekenleri yazar, konuşması gerekenleri de konuşurlar. Bu yüzden “deli” olarak bilinirler. Üstelikte ülke bürokrasisinin büyük bir bölümü bu güruhun işlerine sekte vermeyi, bu güruhun işlerini zorlaştırmayı ve sürüncemeye sokmayı adeta kendileri için “milli bir görev” mesabesinde görerek ısrarla inatlaşmayı sürdürürler. Ama memleketin “delileri” vatana ve millete hizmet etmeyi yaşamlarının tek gayesi olarak gördükleri için önlerine çıkan bürokratik yada başka türlü bütün engellerin mimarlarından daha inatçı ve ısrarcıdırlar.

Zaten ülkede, köyde, mahallede sözünü ettiğimiz delilerin kalmaması ve her kesin malum “akıllılar” dan oluvermesi durumunda ise, milli, sosyal, kültürel ve iktisadi kaos kapıda demektir…

 Bu sebeple Allah “Memleket delileri”nin eksikliğini vermesin diyorum…

 

Doğu Türkistanlılara “Kredi” Zulmü

27.01.2008

Çin işgal idaresi yarım asırdır Doğu Türkistan Türklerine uyguladıkları akıl almaz işkence ve zulümlere her geçen gün yeni bir yöntem daha keşfederek uygulamaktadırlar. Bilindiği gibi Doğu Türkistan Çin işgali altındadır ve işgal altındaki bir ülkenin ne türlü olumsuzluklarla karşılaşabileceği az ya da çok bilinir.

Fakat işgalci devlet; dünyanın en sinsi, en gaddar, tarih boyunca insanlara uygulanan işkenceler konusunda dünyada birinci sırada gelen bir devlet olan Çin olunca, İşgal altında olmak adeta cehennemin derinliklerinde yaşamak gibidir.

 Yarım asra yakın bir zamandır Doğu Türkistan’ın yeraltı ve yer üstü bütün zenginlik kaynaklarını dilediğince sömüren Çin,  söz konusu zenginliklerden Petrol ve Doğal gaz rezervlerini çift hat şeklinde döşedikleri boru hatları ile günümüzde de devamlı surette Çin’e taşımaya devam etmektedir.

Çin’in bu ekonomik sömürülerine paralel olarak sürdürdüğü bir diğer uygulaması ise, Doğu Türkistan’a yönelik olarak uygulaya geldiği Çinli göçmen getirip Doğu Türkistan topraklarına yerleştirme hadisesidir…

Bu yöntemle şu anda Doğu Türkistan’ın birçok vilayetlerinde nüfusun yüzde 80’inden fazlası Çinlilerden oluşmaktadır. Üstelikte Doğu Türkistan’ın en verimli arazileri Çinli göçmenlere tahsis edilmekte olup, yerli Türk halkı ise ülkenin en çorak ve en verimsiz topraklarının olduğu bölgelere göç etmeye zorlanmaktadır.

Bir süredir de Çin işgal hükümeti, Doğu Türkistanlı çiftçilerin ellerinde kalan ve bu yoksul çiftçilerin bütün geçimlerinin tek kaynağı olarak gördükleri ecdat yadigârı bir avuç topraklarını da gasp edebilmek için “kredi” adı altında yeni bir gasp yöntemi uygulamaktadırlar.

“Tanrı dağ Haber Sitesi”nin 15.01.2008 tarihinde yayınladığı habere göre, Doğu Türkistan genelinde12 milyon 72 bin çiftçi bulunmaktadır. Yine aynı sitede, bu çiftçilerin % 94’ünün kredi alabilme imkânına eriştiği de bildirilmektedir.

Her ne kadar 1999 yılında çiftçilere dağıtılan “kredi” miktarı 27 milyon yuen’ dan, 2007 yılının sonlarına gelindiğinde 140 milyon yuene ulaşmışsa da, Doğu Türkistanlı çiftçiler bu sözde krediyi mümkün olduğunca almak istememektedirler. Çünkü “Elini veren kolunu kurtaramıyor” sözünde olduğu gibi “kredi” almak zorunda kalanlar aldıkları krediyi geri ödeyemeyip topraklarını hükümete teslim etmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bu hususta kendisine görüşleri sorulan bir Doğu Türkistanlı çiftçi şunları söylemektedir: “Onlar bizi kredi almaya zorlamaktalar ama aldığımız krediyi görme imkânımız yok. Hükümet yetkilileri bize verilen krediye vergiye mahsuben el koyup, elimize bankanın boş cüzdanını tutuşturmaktalar. Burada bir kişi bankadan 10 bin yuen borç almış olsa hükümet bunun tamamına el koyup çiftçiye sadece 1800 yuen teslim etmektedir. Bir başka çiftçi de, 3000 yuen kredi aldı ama eline sadece 60 yuen geçti…”

Doğu Türkistanlı Çiftçiler bankadan aldıkları borcun tamamını vergi ve salmalar için devlete teslim ediyorlar. Aldıkları borç parayı bile kendileri istedikleri şekilde ve ihtiyaçları doğrultusunda kullanamıyorlar. Bankaya olan borçlarını ödeyebilmek için de topraklarını ve evlerini bankaya teslim etmek zorunda kalmaktadırlar.

Elde edilen belgeli malumatlara göre, Doğu Türkistanlı çiftçilere “arazi parası”, “su parası”, “hayvan tedavi etme parası” gibi çeşitli salmalar salınmaktan başka, çiftçilerin arazilerine ne ekecekleri de hükümet ilgilileri tarafından kararlaştırılıyor. Ayrıca daha ekilmemiş olan tohumlar piyasa değerinin çok üzerindeki yüksek fiyatlarla çiftçilere satılmaktadır. Daha alınmayan mahsul için bile çiftçinin üzerine borç kaydedilmekte ve çiftçi ürün elde edebilsin ya da edemesin belirlenen sürede bu borcun mutlaka ödenmesi istenmektedir... Nihai olarak ise, çiftçi aldığı borcun karşılığında işgalci Çin hükümetine toprağını teslim etmek zorunda kalmaktadır. Ve sonunda çiftçinin elindeki bu toprak parçası yine Çin’den getirilen Çinli göçmenlere tahsis edilmektedir…

 

 “Uçan Balon Sepeti”nde Seyahat

24.01.2008

Türkiye Son yıllarda “iş bilir tüccarlar” tarafından IMF ve ABD kompresörleri ile şişirilmiş bir “uçan balon”un sepetine bindirilerek seyahat ettirilmektedir. “uçan balon” sepetinde seyahat edenler için ülke ne kadar da şirin, huzurlu ve müreffeh görünüyor. Ama her ne pahasına olursa olsun o sepete binmemekte ısrar edenler, ayakları toprağa bastığı için gerçekleri daha iyi görebilmektedirler. Kalp gözleri açık ve feraset sahibi bu kişiler, “iş bilir tüccar” tarafından dağıtılan “üç boyutlu” gözlüklerle seyahat etmeye devam edenlerin bir an evvel gerçeklerle yüzleşerek o büyük hatadan dönmelerini beklemektedirler.

  Ne hazindir ki, bu ülkede % 47 oy oranının sahipleri ile beraber %53 lük oy’un sahipleri de aynı “uçan balon”un içinde seyahat etmeye zorlanmaktadırlar.

Oysaki %53 lük oran, sözünü ettiğimiz yaldızlı ve “iyi” şişirilmiş balona binmek istemedikleri için bu günün iktidar partisine oy vermemişlerdi. Çünkü onlar günün birinde balon hava kaçırmaya başlarsa kendilerini yerde bulacaklarını biliyorlardı… Bu gün gelinen nokta itibarıyla %47nin içine dâhil olduklarından emin olduklarınıza bir dokunsanız bin ah işitirsiniz. İşin ilginç yanı ise bu kişiler seçim zamanında bu günün iktidar partisine oy verdiklerini garip bir davranış sergileyerek gizlemeye de çalışırlar…

 “Buzdan saraylar” imar etmekte oldukça mahir davranan “ustalar” göz kamaştırıcı parıltılarla süsledikleri  “tılsımlı” saraylarının balçıkla asla sıvanamayacak olan güneşin karşı dağların ardından çehresini göstermesiyle eriyip su haline geleceğini bilmeyecek kadar aymazlık içinde olamazlar… Ve eğer bu gidişat birde bilinçli olarak planlanıyor ve Türk milletine dayatılıyorsa işte o zaman maazallah Türkiye çok büyük bir facia ile karşı karşıya demektir.

Allah aşkına birileri çıkıp cesaretle şu soruyu bütün kamuoyuna sorsun: Türkiye bu gün 400 milyar dolar sınırını çoktan aşmış olan iç ve dış borçlarını hangi yöntemlerle ve hangi kaynaklarla ödemeyi düşünüyor? Bu soruya açık, net ve her kesimin rahatlıkla anlayabileceği mantıklı bir cevap verebilenlere bu sabır abidesi millet gerçekten minnettar kalacaktır… Ama ne yazık ki bu güne kadar bir takım gözbağcıların dolambaçlı ve karmaşık ifadeleri insanımızı tatmin etmekten tamamen uzak yalanlar olarak zihinlerdeki yerini almaya devam ediyor.

Çöplüklerden ve Pazaryeri artıklarından topladıklarıyla çocuklarını doyurmak ve kül yığınları içerisinden yanmamış kömür kırıntıları toplayarak(Bu olaya bizzat şahitlik ettim) ısınmak mecburiyetinde kalanları, kişi başına milli gelirin 5000 dolara ulaştığı yalanı ile daha ne kadar süre kandırmak niyetindeler bilinmez. Ama bilinen bir gerçek var o da, sürekli olarak topluma pompalanmaya çalışılan sanal ekonomik kalkınmışlık teranelerinin artık insanları cezp etmediği…

Akıl-izan sahibi, Milli ve dini hassasiyetleri        güçlü, sahibi olduğu mefkûreye sadık ve eylemlerinde samimi, milli değerlerini maddi çıkarlar için pazarlamayan, ülkedeki bakir zenginlikleri hakkıyla değerlendirecek ve modern tefeciler güruhu olan IMF önünde ram olmayı zül sayan vatan evlatlarının iktidar olmasıyla maddi sıkıntıların tamamı elbette bertaraf edilecektir.

Ama son yıllarda Türk milletine yönelik olarak uygulanmakta olan kasıtlı ve sistemli eylemlerin, takınılan düşmanca tavırların, yıldırma, sindirme politikalarının tamamının açıkça Türkiye’nin altına dinamit koymak olduğu bilinmelidir ve bunun telafisi de yoktur.

Yüzlerce yıldır Türkiye Cumhuriyeti devletinin şefkatli kollarında özgürce yaşamlarını sürdürdükleri halde dış güçlerin tahrikleri ile nankörlüğe soyunan bir takım güruhlara gösterdiğiniz tahammülü neden “Ben Türk’üm” diyenlere gösteremiyorsunuz?

Sizin Türk milletinin bütün insani duygularını köreltme, milli mensubiyetini yok etme ve insanları kendi güdümünüzde birer robot haline getirmeye çalışma girişimleriniz Türkiye’de 1940’lı yılların başında Türk milliyetçilerine yaşatılan  “Tabutluklar” döneminin yeniden hortlatılması anlamına gelecek ve bu tutumunuz Türk milletinin hafızasından tarih boyunca asla silinmeyecektir…

 

 

ÇİN’İN SİNSİ PLANLARI VE TÜRK DÜNYASI

 22.01.2008

Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan, dünyanın ve özellikle de Türk-İslam dünyasının asla göz ardı edilemez bir gerçeğidir. Bu mühim gerçek hür dünya ve Türk-İslam dünyası tarafından sürekli olarak görmezlikten gelindiği sürece bu umursamaz tavrın sahibi olan bütün devletler kendilerini yakın bir gelecekte sinsi bir tehlikenin sarmalında bulacaklardır… Çünkü bu sinsi tehlikenin adı Çin’dir.

Bu gün Moğolistan sınırları içerisinde yer alan ve “Türk” kelimesinin ilk defa kullanıldığı Orhun yazıtlarında :

 

“Çinlilerin altınına, gümüşüne,

 İpeğine ve tatlı sözüne kanmadım.

Bunlara kapılan ne kadar Türk’ün öldüğünü,

Çin boyunduruğuna düştüğünü unutmadım.

Tanrı yardım etti Türk hakanı oldum”

 

diyerek Türk milletini uyardığı sözlerine ne yazık ki, Türkiye başta olmak üzere bu günkü Türk Cumhuriyetlerinin hemen hepsi mugayir davranmakta adeta birbirleri ile yarışmaktadırlar… İşgalci Çinlilerin Mao Ze Dung’ sonrası(1976) politikalarında “Batıya açılma” ve “Dünya ile bütünleşme” sloganları ile bütün dünyayı ticari boyunduruk altına aldığı ve almakta olduğu bir gerçektir. Fakat tarihte en çok savaşları Çinlilerle yapmak mecburiyetinde kalan Türk milletinin, Çin’in entrikalarından ve tarih boyunca devam eden Türk düşmanlıklarından bir ders çıkartamamış olması oldukça düşündürürcüdür.

Çin’in “Batıya açılma” sloganının temelinde yatan asıl maksadının, Doğu Türkistan’dan sonra tedrici olarak Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini de işgal etmek olduğu açıkça bellidir. Çin bu menfur maksada, 1990 yılının başlarında eski Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra daha çabuk ve kolay erişme şansına erişti.

Çünkü çok kısa süre içerisinde art arda bağımsızlıklarını ilan eden Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan 70 yıl boyunca Rus işgali altında kalmış olduklarından daha ne olup bittiğini anlamadan Çin’in nefesini enselerinde hissetmeye başladılar. Çünkü uzun yıllar boyunca Çin’in beklediği fırsat nihayet doğmuştu ve Çin olabilecek coğrafi değişikliklere hazırlıklıydı.

Çin öncelikle 1949 yılından beri kendi işgali altındaki Doğu Türkistan’a Batı Türkistan’dan gelebilecek bağımsızlık rüzgârının önünü kesmek için Doğu Türkistan ile sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan sınırına Pekin’den naklettiği 1 milyon Çin askerini mevzilendirdi. Ardından da Kazakistan ile Doğu Türkistan arasındaki “Yarken” adı verilen bölgeden çok yüksek miktarlarda paralar vererek Kazak hükümetinden arazi satın aldı ve buralara çok katlı binalar yaparak özellikle Çin’den kalabalık Çinli aileler getirerek yerleştirdi…

Çin şu anda diğer Türk Cumhuriyetlerinde de gerek ticari anlamda ve gerekse de siyasi ve diplomatik anlamda oldukça etkin hale geldi. Dolayısıyla da Batı Türkistan’da yaşamlarını sürdürmekte olan 3 milyon civarındaki Doğu Türkistanlılar üzerinde hükümetler tarafından çok ciddi baskılar uygulanmasını sağlamış bulunuyor…

Çin bu girişimlerini Türkiye’de de uygulama peşindedir. Türkiye’nin tek taraflı fedakârlıkları ile devam eden ticari ilişkilerini kullanarak Türkiye’de sayıları 25 bin civarındaki Doğu Türkistanlıların 50 yıldır devam eden demokratik faaliyetlerine yönelik baskı uygulattırma peşindedir.

Ne hazindir ki, aradan geçen yarım asırlık sürede Türk devlet yetkililerinin, siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin Doğu Türkistanlılara vermiş oldukları sözler hep havada kalmış ve bu güne kadar hiçbir olumlu gelişme sağlanamamıştır.

Çin’in uygulanmasını istediği siyasi baskıların emarelerine ilk olarak 1998 yılının Aralık ayında yayınlanan “Doğu Türkistan Çin Toprağıdır” şeklindeki gizli başbakanlık genelgesi ile rastlanılmış olup, yeni baskıların yolda olduğundan da kaygılıyız… 

Daha da büyük kaygımız ise, giderek Çin’in her yönlü olarak devam eden ablukasının Türkiye’mizi tehdit etmekte olduğudur…

 

Vatan Topraklarını Paraya Çevirme Girişimleri

 21.012008

Bir ülkenin sahip olduğu topraklar o ülkenin bağımsızlık ve istiklalinin sembolüdür. Eğer toprak yoksa bağımsızlık ta yok demektir. Bağımsızlık ve istiklali olmayan milletler ise millet olma vasfını kaybetmiş olan köle bir topluluk demektir.

Son yıllarda Türkiye’de, giderek artan miktarlarda yabancılara toprak satışının gerçekleşmesi birçok akıl-izan sahibi ve milli duyarlılıkları güçlü olan kişileri ciddi endişelere sevk etmektedir.

Yabancılara arazi ve mülk edinme hakkı tanıyan 4916 sayılı yasadan sonuna kadar yararlanma niyetinde olan bir takım yabancılar ki, bu ülkelerin başında Suriye, Almanya, İsrail,  Lübnan, Yunanistan, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Mısır gelmektedir. Bu güne kadar yabancılara satılan arazi miktarının yüzölçümü ise, 30 milyon metre kareyi çoktan geçmiş bulunuyor.

            Türkiye’nin Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumunda ve üç tarafı denizlerle çevrili çok stratejik bir coğrafyada bulunması dünyadaki birçok devletin iştahını kabartmaktadır. Bu yüzden de AB bundan 80 yıl önce gerçekleştiremediği Türkiye’yi bölme planlarını bu günlerde yeniden yürürlüğe koymuş ve bunu da Türkiye’deki AB kölesi olmaya can atan hükümetlere dayattıkları ve kayıtsız şartız olarak ta kabul gören  “AB uyum yasaları” adlı menfur planlar yumağı aracılığı ile yapmaktadır. 

            Açıkça Servin hortlatılması anlamına gelen bu söz konusu dayatmaları göğüslemeye devam eden Türkiye maazallah yakın bir gelecekte çok kötü sürprizlerle karşılaşabilir. Bu tehlikeli gidişatın farkına varan Türk milliyetçilerinin uyarılarına kulaklarını tıkayanlar ise, çok iyi bilmelidirler ki, Amerika’nın ve İsrail’in Türkiye toprakları ağırlıklı ama umumi manada bütün Ortadoğu ülkelerini idare etmek isteme niyetlerinin değirmenlerine su taşımaktadırlar.

AB’ye yeni üye olan ülkeler yabancılara toprak satışını yasaklarken, Türkiye’de ise konu ile ilgili yasalara etkinlik kazandırılmaya çalışılması oldukça dikkat çekicidir. Türkiye üzerinde hesapları bulunan yabancılara Bankalar satıldı, sigorta şirketleri satıldı, Büyük çaplı işletmelerin söz sahibi hissedarları yabancılar oldu. Türkiye’ye yatırım yaptıkları söylenen yabancılar herhangi bir istihdam alanına tek bir çivi bile çakmadan faizle servetine servet katmaktadırlar… Türkiye’de yabancılar yalnız toprak satın almıyorlar. Şu anda 200’ den fazla büyük holding seviyesinde şirketlerimiz Dünya Bankası’nın da güdümü altında yabancı şirketlerin kontrolüne geçiyor.  Bunlar biliniyordu ama asıl su yüzüne çıkmayan, gözle görülemeyen ve adeta bir çığ gibi büyümekte olan sinsi facianın da ülke topraklarının yabancılara satışının olduğu unutulmamalıdır.

Özellikle de İsrail ‘in ülkemizden aldığı toprakların miktarının diğer ülkelerin satın aldıkları toprak miktarından daha fazla olması oldukça dikkat çekici bir durumdur. Konu ile ilgili olarak yapılan araştırmalara göre, ülkemizde İsrail uyruklulara ait taşınmazların tamamının çoğunun GAP bölgesine yakın yerler başta olmak üzere 10 ilde toplandığına da işaret ediliyor.

Türkiye’nin sınırlarını yeniden çizmek isteyen bir takım sözde dost devletler Türk milletinin en değerli varlığı olan ve uğrunda milyonlarca şehit verilerek vatan yapılan ülke topraklarını “Dedelerimiz Türkiye topraklarını silah zoru ile alamadılar ama onların torunları olarak bizler para karşılığında satın almaktayız” diye sevinmektedirler… Bütün değerlere bir tüccar gözü ile bakanlar ülke topraklarını “canım sırtlarına alıp götürmüyorlar ya” mantığı ile satarak bu güne kadar oluşturdukları 400 milyar dolar borcun sadece 700 bin dolarını ancak temin edebilmişlerdir.

            Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Vatan Toprağı Kutsaldır Kaderine terk edilemez.” Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunan bir takım kişiler vatan topraklarını paraya çevirme gayreti içinde olsalar da bu vatanın gerçek sahipleri olan yüce Türk Milleti bu menfur girişimleri her türlü olumsuz şartlar altında bile önlemeye muktedirdir…

 

DOĞU TÜRKİSTANLILARA CAMİ YASAĞI   

18.01.2008

 

1980’li yılların başlarından itibaren Türkiye-Çin ilişkileri diplomatik ve ticari açıdan daha yoğun bir sürece girdi. O günlerden bu güne kadar da Türkiye sürekli olarak Çin’den mal ithal eden ama bir türlü Çin’e mal satma becerisini gösteremeyen bir ülke konumunda

 Türkiye’nin dış ticaret açığının büyük bölümünü Çin-Türkiye arasında kesintisiz devam eden dış ticaret açığı oluşturmaktadır.

Buna rağmen Türkiye, sürekli değişiklik gösteren dünya dengelerini göz önünde tutarak Çin’in dostluğunu(!) kaybetmeme çabası sergilemektedir. Uzun vadede Çin’i bir açık Pazar olarak gören Türkiye Çin’in nüfus potansiyelini göz önüne alarak daha fazla mal satabileceğini düşünse de, bunun bu günkü ithalat ve ihracat politikaları ile mümkün olmadığı gayet açıktır.

Türkiye devlet adamları ve bazı siyasetçiler Çin’i her ziyaret etmelerinde “Çin ile çok eski tarihlere dayalı bir dostluk ilişkimiz(!) mevcut olup biz bu dostluğu daha ileri seviyelere taşımak istiyoruz” kabilinden yaldızlı cümleler sarf etseler de Çinli yetililer bu sözleri dudak bükerek dinlemekte ve kendi bildiklerinden şaşmamaktadırlar.

Türkiye yetkilileri Çin devlet başkanına “üstün hizmetlerinden dolayı” devlet nişanı verseler de, Çin’i ziyaret eden bazı siyasiler de Çin başbakanına altın tabanca hediye etse de Çinlilerin gönlünü kazanabilmeleri asla mümkün değildir.

Çin’in bu güne kadar milletler arası platformlarda Türkiye’nin yanında yer aldığı bir siyasi tavır örneği yoktur. Kıbrıs meselesinde sürekli olarak Rum yöneticilerle flört ederken, PKK terör örgütünden de  “Kürdistan İşçi Partisi” diye söz etmekte ve Kuzey Irak’taki peşmergelerle de çeşitli ticari anlaşmalar imzalamaktadır…

Bir Türkiye –Çin ilişkileri portesi çizmek gerekirse özetle böyle. Ama Türkiye’nin unutmaması gereken ve Çin ile sürdüreceği her türlü ilişkilerinde dikkate alması elzem olan bir Doğu Türkistan gerçeği de var. Çünkü Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’da 40 milyon Müslüman Türk insanlık dışı Çin zulmü ile karşı karşıya bir var olma mücadelesi vermektedir.

Kurban faaliyetleri için Doğu Türkistan’a giden İHH İnsani yardım Vakfı görevlileri Doğu Türkistan’da, biz Doğu Türkistanlıların Türkiye’de 50 yıldır anlattığımız ama birileri tarafından “o kadar da olur muymuş canım” denilerek bakılan zulümlerden dini baskı ve yasaklamalar alanındaki uygulamaların bir bölümünü gözleri ile görerek ve fotoğraflayarak belgelediler…

“Müslümanlara uyguladığı zulmün dozajını artıran Çin yönetimi, camilerin giriş kapılarına yazı asarak namaz kılınmasını yasakladı.” Şeklinde internet sitelerinde yer alan haberdeki Camilere giriş yasağının mermer levhalar üzerindeki maddeleri aynen şöyle:

“Aşağıdaki kişilerin mescide girip dini faaliyette bulunmaları yasaktır”

1-Partiye girmeye namzet öğrenciler,

2-Devlet memurları, işçileri ile emekliler ve izine ayrılmış olanlar,

3- 18 yaş altındakiler,

4-Kent yöneticileri ve memurları,

5-Kadınlar.

Doğu Türkistan'ın önemli şehirlerinden olan Hoten’e 30 km uzaklıktaki Lop ilçesi Merkez Camii’nin kapısında, Cami’ye girmesi yasak olanların listesi bu şekilde asılı. Bu güne kadar bizim anlatımlarımıza şüphe ile bakanlar bu habere inanırlar mı bilinmez. Ama Çin ile olmayan maddi çıkarlar için Doğu Türkistan’daki Çin zulmünü görmezlikten ve duymazlıktan gelen ve lafazanlığa gelince Müslümanlık konusunda adeta mangalda kül bırakmayanları sızlamayan vicdanları ile baş başa bırakıyorum…

 

HAYATIMIZ VE İDEALLERİMİZ

17.01.2008

İnsanın düşünce çizgisinin, yaşadığı süre içerisinde bazı kısır döngülerden ve saplantılardan kurtulup daha geniş kapsamlı ve kuşatıcı hale gelmesi başka bir olgudur. Fakat bazı kişilerin “değiştim” diyerek bütün geçmişine sırtını dönmesi ve inkâr kayalıklarının arkasına sığınarak onursuz bir ömür tüketme sürecine razı olması ise çok daha başka bir kavramdır.

 Günümüzde sık sık karşılaştığımız ve çok defa bizleri şaşkına çeviren hadiselerin temelinde yatan en büyük olumsuzluk, hemen her gün karşı karşıya gelmek zorunda olduğumuz ve beşeri münasebetlerin devamlılığı sebebiyle aynı çevreyi, aynı memleketi ve ülkeyi paylaşmak zorunda olduğumuz bazı kişilerin insana asla güven vermeyen hokkabazlıklar içinde olmalarıdır.

İnsanın insana olan güveninin sarsılması hayatı ve dünyayı çekilmez hale getiren en büyük facialardan biridir. Çünkü karşılıklı güvenin olmadığı yerde barıştan, istikrardan, başarıdan, huzurdan ve kalkınmadan söz edilemez.

Toplumun temel taşı olan ailede, bireyler arasında oluşan güvensizlik zamanla o ailenin sonunu hazırlar. İnsanların çeşitli amaçlarla meydana getirdikleri cemiyetlerde, ticari faaliyetler için kurulan şirketlerde veya belli bir siyasi görüşte olanların bir araya gelerek kurmuş oldukları siyasi partilerdeki mensuplar arasında belki zaman içerisinde esas maksada ulaşma yolunda değişik fikirler zuhur edebilir. Bu fikirler üzerinde hararetli tartışmaların yapılması ve sonunda da üzerinde çoğunluğun mutabık kaldığı bir yolun izlenmesi de tabiidir.

 Fakat bu saydığımız toplumsal teşekküller içerisindeki yöneticiler ve üyeler arasında birbirlerine karşı zamanla bir güvensizlik baş göstermeye başlarsa işte o zaman o teşekküllerin de dağılması ve yıkılması mukadderdir.

Aynı mefkûre etrafında uzun yıllar kader birliği yapan insanların günün birinde kendi cenahından bildiği ve insanı şaşırtacak tavır ve düşünceler sergileyen kişilere “Sende mi?” demek zorunda kalmaları, hayatları boyunca karşılaştıkları bütün eza, cefa ve zorluklara rağmen gerçek ideallerinden ve kişiliklerinden asla taviz vermeyenler için oldukça ağır bir yüzleşmedir… Ama insanlar için uzun bir ömrün bile her an yeni bir tecrübeyle karşılaşmamaya yetmeyeceği de bir gerçektir.

Hayatımızın her anı ve içinde yaşamakta olduğumuz siyasi, sosyal, ekonomik ve gittikçe erozyona uğramakta olan kültürel ortam yeni bir tecrübeyle karşılaşmamızı mümkün kılmaktadır. Önemli olan her yaşanılan tecrübeden dersler çıkartabilmek ve mümkün olduğu kadar hayatımızı inandığımız temel değerlerimize ve fikir dünyamıza göre tanzim edebilme mücadelesi verebilmektir.

Şu bir gerçek ki, üst üste yaşanılan şaşkınlıkları göğüsleyerek şaşırıp oturmanın ulaşmak istediğimiz hedeflerimize ulaşmamıza hiçbir katkısı yoktur. O halde yapılması gereken birilerine veya bazı yerlere kızarak mücadele şeridini ne pahasına olursa olsun asla terk etmemektir.

Kimileri bir dönem sahip oldukları ve her fırsatta sonuna kadar savunmaya devam edeceklerini vurguladıkları dünya görüşlerini adeta bir “kirli gömlek” gibi çıkartıp attıklarını ve “yeni bir gömlek” giydiklerini söyleyerek siyasi istikbal arayışı içine girebilirler.  Kimileri bazı mahfiller tarafından kendilerine vaat edilen siyasi makam ve mansıplar uğruna ufuksuzlaşabilir ve kendilerini ucu bucağı görünmeyen bir kısır döngüye mahkûm edebilirler.

Buna benzer birçok misalleri daha saymak mümkündür. Fakat insanı insan yapan ve insanı engin ufuklara doğru taşıyacak olan en önemli unsur ideallerinde ısrarcı olabilmektir.

İnsanın ihtirasları uğruna içine düşebileceği en derin ve dipsiz kuyu ise, ideallerinden ve şahsiyetinden devamlı surette fire vermesidir…

 

 

Liseli Gençler Meğer Ne Büyük Bir Suç İşlemişler(!)

16.01.2008

Bir grup Liseli gencin kanlarıyla Türk bayrağı yapmaları her nedense birilerini çok ciddi şekilde rahatsız etti. Bu gençler meğerse ne büyük bir kabahat işlemişler(!) Efendim neymiş? Medeni bir toplumda, ileri çağdaş bir toplumda kan ve kan üzerinden yapılan edebiyat hiçbir zaman yüceltilmezmiş.

Kim söylüyor bu sözleri derseniz Türklük ve kan ile problemi olan ve 04.06.2006 tarihindeki bir yazısında  “Şayet Türk milletini bir hayvanla sembolize etmek gerekirse, bu sıfata layık tek canlı, damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan asil Kangal köpeği olabilir.”Diyecek kadar Türk düşmanı olan bir sözde akademisyen…

Bir diğer akademisyen unvanlı şahıs ta şöyle diyor: “Çocukların aklına bunların gelmesi, toplumsal akıl sağlığımızın vahim bir noktada olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan Genel Kurmay Başkanının ‘Türk Milleti işte budur’ değerlendirmesi bir medeniyet kaybıdır. Türk milletinin varlığı kan dökerek gerçekleşecekse medeni devletler arasında yer almayı talep etme hakkımız yoktur.”

Ve daha bu konu üzerinde zırvalayan ve ahkâm kesen bir sürü ABD ve batı emperyalizminin yerli uşağı lafebeleri… Bir toprağın vatan yapılabilmesi için hangi bedellerin ödenmesi gerektiği konusunda hiçbir düşünceleri olmayan ve üzerinde yaşadıkları Türkiye Cumhuriyeti topraklarının düşmana rica etmekle ve “dinler arası diyalog” safsataları ile vatan yapıldığını zanneden bu sözde aydınların Vatan, istiklal ve millet kavramlarından bihaber oldukları açıkça anlaşılıyor.

Söz konusu gençler damarlarındaki asil kandan aldıkları güç ve yüreklerindeki imanla güney doğunun dağlarında ve sınır ötesinde kanlarını vermek pahasına şehirlerdeki bir takım sözde aydınlar döşeklerinde rahat uyusunlar diye mücadele etmekte olan askerlerimize manevi destek olmak amacıyla bir bayrak çizmişler. Meğer bu gençler bu eylemleri ile birilerinin evlerini başlarına yıkmışlar da haberleri yok.

 Yukarıda sözünü ettiğim cüce fikirli sözde aydın ufuksuzların, bir bayrak yapma hadisesini bu kadar büyük bir infialle karşılayacaklarını bilseler bu gençler bu bayrağı yine de yaparlar mıydı? Elbette yaparlardı.

 Çünkü onların her biri her zaman için vatanın ve milletin bağımsızlığı söz konusu olduğunda bu ulvi değerlerin rica ile minnet ile kazanılmayacağını bilecek kadar milli şuur sahibi gençler olduklarını dosta düşmana göstermişlerdir…

Söz konusu entelektüel bozuntuları, İstiklal harbinin, Dumlupınar ve Çanakkale savaşlarının galiba şehit kanları ile değil, düşmanların acıma duygularına sığınmakla kazanıldığını zannediyor olmalılar.

Diskoteklerde, barlarda ve daha bir sürü batakhanelerde alkol ve zehirli maddeler içinde yüzerek her türlü değerlerini kaybetmekte olan gençlerin durumları ile ilgili bir çift söz söylemeyen, ya da iki satır yazı yazmayanlar kanları ile Türk bayrağı yapan gençleri eleştirmektedirler.

Ülkemizdeki kilise evlerde Hıristiyan misyonerlerin menfur girişimleri ile din değiştirmekte olan ve adına satanistlik denilen sapık akımlara kapılmakta olan gençler için hiçbir çaba sarf etmeyen ve etmeyecek olan sözde dinler arası diyalogcular kanları ile Türk bayrağı yapan gençlere sataşmakta ve eleştirmektedirler… Ben de bu türden sözde aydınları, bu toprakları vatan yapabilmek için asil kanlarını veren şehitlerimize ve bu şehitlerimizin asil torunlarına şikâyet ediyor, kanları ile bayrak çizen gençlerimizi de, Doğu Türkistan ve Türk Dünyasının liderlerinden rahmetli İsa Yusuf Alptekin Beyin “Allah emsallerinizi ziyade etsin” sözü ile tebrik ediyorum…

 

“SİYASET AKADEMİSİ”

 15.01.2008

Türkiye’de yapılan son genel seçimlerden birinci parti olarak çıkan ve tek başına iktidar olma şansını elde eden AKP şimdilerde de 2009 yılının Mart aylarında yapılması düşünülen Mahalli seçimlere çok hızlı bir biçimde hazırlanma girişimi başlattı.

 Türkiye’deki birçok siyasi partinin “daha zaman var” rehaveti ile gününü gün etmeye çalıştığı bir ortamda iktidar partisi olan AKP ani olarak ortaya attığı “Siyaset Akademileri”  projesi ile ülke genelinde yine bir “süpürge operasyonu” gerçekleştirerek başarılı olmak istiyor.

Ocak ayının sonunda başlatılması planlanan bu “Siyaset Akademileri(AKP Akademileri)” ülke genelinde 20 ana merkezde faaliyet gösterecek olup, bu kurslarda 12 bin iştirakçinin eğitim alması planlanıyor. Üstelikte bu kurslara katılmak isteyen erkeklerden 500, bayanlardan ise 250 YTL ücret alınacak. Bu ücretlerin alınmasının, söz konusu kurslara ciddiyet kazandırma ve katılımın devamlılığını sağlama amacı taşıdığı açıktır.

“Siyaset Akademisi eğitim programları sosyal sorumluluklarının farkında olan, her siyasi görüşe sahip tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına açıktır.” Denilse de bu kursların iktidar partisine daha yakın olabilmek ve görünebilmek isteyenler tarafından daha fazla ilgi göreceği bir gerçektir.

Bir başka partinin yakınlıkduyarının ya da üyesinin AKP’nin projesi olan böyle bir kursa tabi olacağını ve buralardan ders alacağını düşünmek biraz safdillilik olur. Asıl maksat ta zaten AKP taraftarlarının eğitilmesidir.

AKP’ye bağlı ‘AR-GE Başkanlığı tarafından yapılan çalışmalar böyle bir uygulamanın 2009 (daha erken ve baskın bir seçim olmaz ise) yerel seçimlerinde büyük bir başarı elde etmenin mecburiyetlerinden biri olarak tespit edilmiş ve uygulamaya konulmuştur…

Ülkemizde yapılan son genel seçimler sonunda bazı partiler uğradıkları hezimetleri “başarı” olarak değerlendirme pişkinliği içinde siyaset sahnesinde boy göstermeye devam etmektedirler.

Barajı aşabilen bazı partiler de şapkalarını önlerine koyup ciddi ciddi “nerelerde hata yaptık” özeleştirileri yapmak yerine garip bir sevinçle ulaştıkları yerleri ulaşabilecekleri en son nokta olarak değerlendirip “bu bize yeter” ufuksuzluğu ile ömür tüketmektedirler…

Hâlbuki siyaset bu değil. Siyaset; fasılasız bir şekilde çaba sarf etmeyi, yeni fikirler üretmeyi, AR-GE çalışmaları yapmayı, hatalardan ders çıkartabilmeyi ve “ben” değil “biz” demeyi başarabilmeyi gerektirir.

Siyaset; değil Meclis içerisinde, meclis dışında olunması halinde bile ülkenin ve milletin kaderini ilgilendiren hususlarda meclis çatısı altında alınacak kararlarda olumlu ya da olumsuz yönde etkin olabilmektir.

Siyaset, fildişi kuleleri terk edip sürekli olarak halk ile iç içe olabilmeyi, halkın nabzının hangi istikamette attığını iyi tespit etmeyi, ona göre yeni stratejiler geliştirmeyi ve uygulamayı, kasvetli görünümleri terk edip tebessüm etmeyi öğrenmeyi gerektirir. Vs., vs.,vs…

Eğer bunları yapamıyorsanız siyasetten uzak durmak mensubu olduğunuz ve hizmet etmek istediğiniz partiye ve o partinin ideallerine yapabileceğiniz en büyük hizmet olacaktır…

Siyaset; “gidiyorum” deyince gitmeyi, “devam” denilince de gereğini yapmayı ve hatalardan ders çıkartarak bulunduğu yerin hakkını verme dürüstlüğünü gösterebilmeyi gerektirir… İşte, “gidiyorum” diye gitmeyen ve teröristleri düz ovaya çağıran Ağar’ ın uğradığı siyasi hezimet gözler önünde en büyük ve açık bir misal… 

 

Doğu Türkistan’ın Tek Düşmanı Çinliler Değil

12.01.2008

 Terörden muzdarip olan devletlerin terör odakları ile anladıkları dilden mücadele etmeye devam etmek yerine, teröristlerin her köşeye sıkıştıklarında ileri sürdükleri “müzakere” tekliflerini değerlendirmeye alması ve onların teröristlerle masaya oturma tekliflerine “yeşil ışık” yakması hiç şüphesiz ki, teröristlerin isteklerine açıkça boyun eğmek anlamına gelir.

Doğu Türkistan’ı işgal eden Çin devleti Doğu Türkistan halkı üzerinde 1949 yılından bu güne kadar açık bir devlet terörü estiriyor mu? Evet estiriyor. Doğu Türkistanlılar yıllar yılıdır Çin’in uygulamakta olduğu devlet terörü yüzünden sayısız insanını kurban verdi ve bu gün de vermeye devam ediyor mu? Evet. O halde özellikle son yıllarda hangi odaklardan nemalandıkları açıkça belli olan ve “aşama, aşama nihai hedefimiz bağımsızlıktır” zırvalamalarında bulunan bir takım aklıevvellerin “Gerekirse Çin ile de masaya oturmaya ve müzakereye hazırız” şeklindeki hezeyanları nasıl bir mantıkla izah edilebilir?

Bu güruhun aniden ortaya attıkları söylemlerin asla kendilerine ait söylemler olmadığını ve Doğu Türkistan üzerinde karanlık hesapları bulunan bir takım devletlerin ısmarlama sözleri olduğunu anlamamak için söz konusu taşeronların safında bulunmak lazım gelir.

 Doğu Türkistan Türklerinin yarım asırdır devam eden istiklal mücadelesinin seyrini değiştirmek isteyen devletler bazı Avrupa devletleri, Türkiye ve Amerika’da bulunan bir takım mahfilleri kullanarak Doğu Türkistan Türklerini asla telafisi mümkün olmayan bir hatanın içine doğru sürüklemektedirler. Bu hatada ısrarcı olanlar olur ise ki, var. Bu davranışın adına açıkça vatana ihanet denilmesi gerekir.

Çünkü bundan elli yıl öncesinde Çin’in ya da Doğu Türkistan toprakları üzerinde başka türlü hesapları bulunan devletlerin bu günkü menfur teklifleri Osman Batur, İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra gibi büyük önderler tarafından kabul görmüş olsaydı bu güne kadar olduğu gibi yüz binlerce şehit verilmeyecekti. Birçok Doğu Türkistanlı da gurbet ellerde vatan hasreti içerisinde değil kendi anavatanlarında defnedilmiş olacaklardı.

Yukarıda sözünü ettiğimiz “karanlık maksatlı odakların sadık hizmetkârları”, Çin’in Doğu Türkistan Türkleri ile iyi geçinmesi durumunda Doğu Türkistan’da üretilen zenginliklerin ortak paylaşılabileceği ve Çin ile ticari ilişkilerin de çok büyük ölçüde artabileceğinden söz etmektedirler… Bir insan müsveddesi kendi vatanına ve milletine bu kadar büyük ölçüde bir ihanet maksadı içinde olabilir…

İşgalci Çinliler zaten yarım asırdır Doğu Türkistan’ın bütün zenginliklerini tek başına ve istediği şekilde sömürmüyor mu? Doğu Türkistan şu anda tam anlamı ile ortaçağ şartlarında yaşamaya mahkûm hale getirilmedi mi? Müslüman Türk halkına insanlık dışı her türlü zulüm, soykırım ve asimilasyonları uygulamıyor mu? Sen kim oluyorsun ki, halen Doğu Türkistan’da üretilen zenginliklerin Çin ile paylaşılabileceği yolunda bir hainlik tavrı sergiliyorsun?

Unutma ki, Tarih senin ve senin gibilerin bu ihanet dolu sözlerini kaydediyor. Ve günün birinde Doğu Türkistan Türkleri milyonlarca evladını katleden Çinlilerle bu kadar yakınlaşmak isteyişinin hesabını sen ve senin gibilerden çok ağır biçimde soracaktır…

Görüldüğü üzere Doğu Türkistan’ın ve ne pahasına olursa olsun yegâne hedefleri İSTİKLAL olan Doğu Türkistan Türklerinin önerlindeki tek engel ve düşman işgalci Çinliler değil…

Sureti haktan görünerek Doğu Türkistan’ın geleceği konusunda “söz” söyleme hakkını kendilerinde gören ve yüzlerinde maske ile ve ortalıkta “serseri mayın” misali dolaşan bir takım sözde Doğu Türkistanlılar da Doğu Türkistan’ın birer gizli ve sinsi düşmanlarıdırlar…

            

BU ÇİFTE STANDART NEYİN NESİ?

13.01.2008

Son zamanlarda Türkiye’nin asli unsuru olan Türk milletini her türlü vasıtalarla rencide etmek adeta bir moda haline geldi. Anayasamızda yer alan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olarak kabul edileceğine ilişkin bölümlerinde sözü edilen azınlıklar, adı üstünde azınlık olmalarına rağmen günümüzde “azınlığın çoğunluğa tahakkümü” söylemini fiili olarak ortaya koymuş bulunmaktadırlar.

Onlarca yıldan beri Türkiye üzerinde karanlık hesaplar peşinde olan ve Türk milletinin dünyadaki varlığını kendileri için bir tehdit ve tehlike olarak gördükleri için bin bir türlü entrikalarla Türk milletinin dünyadaki varlığına son vermek isteyen emperyalist devletlerin varlığı bir gerçektir. Bu karanlık emelli devletler Türkiye’yi bölmek için önce milletin arasına nifak sokma girişimi başlattılar.

12 Eylül öncesi dönemlerde bir takım insanları çeşitli sol fraksiyonlar çatısı altında örgütleyerek Türk milletinin üzerine saldırt tırdılar. Bir dönem Alevi-Sünni çatışmasını körükleyerek menfur emellerine ulaşmak istediler. Ermeni ASALA örgütünü kullanarak sonuç almaya çalıştılar. ASALA örgütünün kafasının kendi ininde kopartılmasından sonra PKK terör örgütünü Türkiye’nin başına musallat ettiler. Bu kan içici terör örgütünün elebaşının(Abdullah Öcalan) aslen Artin Aranyan isimli bir ermeni olduğunu tespit ettiklerini söyleyen araştırmacılarda var. Ve Türkiye olarak bu kanlı katil başını adeta kuş sütü ile besleyip dağdaki çapulcuları cesaretlendirmekte olduğumuz ise ayrı bir trajedidir…

Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinde görev alan hemen hemen bütün siyasetçilerin Türk milletinden başka etnik ve mezhepsel bütün azınlıkların gönlünü alma yarışı içinde oldukları ve onlarında her istediklerini almaları sebebiyle isteklerinin ve dayatmalarının hiç bitip tükenmediği ise ayrı bir dikkat çekici husustur.

Özellikle de bugünkü hükümetin Türk milletine şaşı bakması ve kendilerini azınlık olarak görenlere ise yaklaşmak ve yaranmak için taviz üstüne taviz vermekte olması hükümetin başındakilerin “biz her türlü milliyetçiliğe karşıyız” söylemleri ile çelişmektedir.

Gazete ve televizyon patronlarının isteklerine ve ısmarlamalarına göre haber ve dizi yapmanın normal hale geldiği günümüzde bazı medya patronları öncelikle hükümetin politikalarına uygun haber ve televizyon dizileri yaparak ayakta kalabileceklerine kendilerini inandırmış bulunuyorlar.

Televizyon dizilerinin ekserisine bir göz atacak olursanız hemen hepsi de doğu ve güneydoğudaki insanlarımızın kültürünü, şivesini, töresini ve yaşayış biçimlerini yansıtan diziler olduğunu görürsünüz. Bazı dizilerde de sürekli olarak 1980 öncesindeki sol örgüt üyelerinin hayatlarını konu alan propagandalar yapılıyor… Buna bizim bir itirazımız yok. Çünkü bazı kesimler tarafından para kazanmak için her şeyin mubah sayıldığı günlerde yaşıyoruz. Ama Türkiye’nin gerçekleri olan fakat kimsenin dillendirmediği hassas konuları işleyen, Türk gençlerine vatan-millet sevgisinin ne demek olduğunu anlatmaya çalışan ve büyük bir kesim tarafından sevilerek ve ilgiyle izlenen “Kurtlar Vadisi” dizisi üzerinde hükümet baskısı kurmanın mantığını da anlamak oldukça zor…

Hükümet üyeleri tarafından, Türkiye’deki diğer azınlıkların dedeleri bu vatanın kurulmasında ne kadar hizmet etmişler ise, Türk milletinin de 7’den 70’e kadar yedi ceddini asırlardır bu toprakların vatan yapılabilmesi için şehit vermiş olduğu unutulmamalıdır. Ve yine unutulmamalıdır ki, Türk milletinden asla ayrı görmediğimiz diğer azınlıkların duygu ve gönülleri ne kadar hassas ise, Türk milletinin de gönlü ve duyguları da o kadar hassastır. Ama çok ta sabırlıdır…

                

 

TÜRKİYE-ABD GÖRÜŞMELERİ

 10.01.2008

Türkiye-ABD ilişkilerinin hangi zeminde ve bu ikili ilişkilerin Türkiye açısından hangi avantaj ve dezavantajlarla devam ettiğinin göstergesi, yıllardır Türkiye’nin dış ilişkilerde başını ağrıtmaya devam eden sözde Ermeni soykırım iddiaları konusunda ABD’nin Türkiye’nin lehine açık ve net bir tavır takınmamış olmasıdır. Bu konuyu ABD hükümeti sürekli olarak elinde bir “koz” olarak tutmuş ve zaman zaman da “aba altından sopa göstermek” kabilinden imalarda bulunmak için kullanmıştır.

ABD’nin bu tavrı tıpkı TBMM çatısı altında bulunmalarına rağmen DTP’ nin asker ve bebek katili PKK örgütü için “terör örgütüdür” dememekte inat etmesine benzemektedir.

Ayrıca Türkiye için yıllardır ABD’de lobi yaptığı söylenen ve en büyük Yahudi örgütü olan İnkâr ve İftirayla Mücadele Birliği (ADL-Anti Defamation League)nin, 1915 olaylarıyla ilgili olarak ilk defa 2007 yılında “soykırım” tanımlamasını kabul etmiş olması oldukça düşündürücü bir husustur. Demek oluyor ki, Türkiye’nin İsrail ile yakınlaşma gayretlerinin hiçbir önemli yanı yokmuş. Nedenine gelince, İsrail’in Türkiye politikası ABD’nin Türkiye ile olan ilişkilerine paralel olarak seyretmektedir.

ABD konusunda gözlerden kaçan bir diğer önemli konu ise, ABD’nin Türkiye üzerine yazıp ustaca icraya koyduğu melanet senaryolarından biri olan Kuzey Irak’ta temelleri çoktan atılan ama dünyaya ilan edilebilmesi konusunda “Türkiye’nin terörle mücadelesi” engeline takılan bir “Kürt Devleti”nin resmen kurulması yolunda Türkiye’ye yaptığı dayatmalardır.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının ve ardından da Cumhurbaşkanının ABD’ ye yaptıkları ziyaretlerin ana konusunu Türkiye’nin terörle mücadelesi ve bu mücadelede Türkiye’nin ABD’nin desteğini elde etme girişimleri oluşturuyor.

Türkiye açısından istenilen sonuçların elde edilip edilmediği halen tam olarak belli değil. Çünkü her ne kadar görünürde Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım’daki ABD ziyareti esnasında Türkiye’nin talebine istinaden ABD yönetimi Türkiye'ye PKK ile ilgili olarak ‘anlık istihbarat’ vermeyi taahhüt ettiğini açıklasa da Kuzey ırakta kurmayı planladığı bir Kürt devletinin temellerinin atılmasını da garanti altına almış oldu. Zira ABD asla almadan vermeyen bir devlettir. Türkiye hükümeti yetkililerinin Barzani ve Talabani ile diyalog başlatmasını istemesi ve bu konuda da olumlu cevaplar almış olması kuvvete muhtemeldir.

Başbakan’ın 5 Kasım’daki Türkiye-ABD görüşmelerinin üzerinden tam 23 gün geçtikten sonra hükümetin TSK’ ya sınır ötesi operasyon direktifi vermesi akıllara “neden bu kadar beklenildiği” sorusunu da getirdi.

Askeri operasyonun başlamasını müteakip ABD’nin Türkiye’ye açık destek vermeye başlamış olması izlenimi Kuzey Irak’taki peşmergelerin tepkisine sebep olduğu yolunda açıklamalar yapıldı. Her fırsatta terör örgütünden yana tutum sergileyen Barzani’nin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın görüşme talebini reddettiği de bildirildi. Bu reddetme(!) ABD’nin Türkiye’ye karşı “Bakın sizin için neleri göze aldık” anlamında siyasi olarak elinin güçlenmesi demektir. Çünkü normalde Irak’ın kuzeyinde bütün varlıklarını ABD’ye borçlu olan peşmerge liderlerinin ABD Dışişleri bakanının görüşmesini reddedebilmesi düşünülemez…

Türkiye’den yurt dışına resmi ziyaret için giden bütün yetkililer öncelikle, danışmanlarının bacak- bacak üstüne atma tavsiyelerine üzerlerinde emanet gibi durmasına bakmaksızın ısrarla uymaya çalışma sıkıntısından kurtulup, söz konusu görüşmeler esnasında Türkiye ne kazanır, ne kaybeder meselesine azami dikkat göstermelidirler.

Çünkü Türkiye yetkilileri ile yaptığı son iki önemli görüşmede ABD Irak’ın kuzeyinde kendi güdümünde bir Kürt devletinin resmen kurulması yolunda önemli adımlar atmaktadır…

 

 

KAYBEDİLEN DEĞERLERİMİZ

 10.01.2008

 Canımdan çok sevdiğim ve Doğu Türkistan’ın Çinliler tarafından işgal edilmesinden sonra büyüklerimiz vasıtasıyla kendimizi hiç tereddüt etmeden şefkatli kolları arasına attığımız Türkiye Cumhuriyeti topraklarını artık kendimize vatan bildik. Çünkü çok uzun yıllardan beri Türkiye Türk dünyasının kalbi ve her zaman ümit kaynağı olmuştur. Türkiye’ye ilk geldiğimiz 1965 yılının Ekim ayından itibaren bizlere anavatanımız olan Doğu Türkistan’ı aratmayacak bir kültürel yapı ve Türk insanında da, onlarca yıl boyunca geçirdiği çok şiddetli sarsıntı ve düşman saldırılarına rağmen sarsılmayan bir milli ruh vardı.

O günlerde insanlar arasında çok ciddi bir dayanışma, komşuluk ilişkilerinde bir samimiyet, komşu hakkına saygı, Türkiye ve Türk düşmanlarının çeşitli görünümler altında ve değişik yollarla Türk milletini yozlaştırmaya yönelik saldırı denemelerine karşı çok kararlı bir duruş söz konusuydu. En önemlisi de Müslüman Türk milletini ayakta tutan en önemli değerlerden biri olan adabı- muaşeret dediğimiz ahlâki değerlere sadakatle bir bağlılık vardı.

Son zamanlarda Türkiye’de batı emperyalizminin bir takım yerli uşakları tarafından ileri sürülen ve “mahalle baskısı” sayıklaması ile insanların değer yargılarını yok etmeye yönelik psikolojik baskıların milletimiz için ne denli tehlikeli bir sürecin başlangıcı olduğunu söylemeye gerek yok.

 Türk milletinin olmazsa olmazlarından olduğuna inandığım ve yüzyıllardan beri süregelen cemiyet baskısı, milletin ciddi bir otokontrol sistemi durumundaydı. Türk milleti onlarca yıldır ABD ve batı emperyalizminin saldırılarına karşı bu milli mekanizma sayesinde direnebilmişti.

40 yılı aşkın bir süredir tedrici olarak karşılaşmakta olduğumuz milli kültür erozyonu, artık ne yazık ki, “AB uyum yasaları” adı altında batılılar tarafından ülkemizin siyasi iktidarlarına dayatılmak ve kayıtsız şartsız kabul ettirilmek suretiyle meşru şekilde devam ettiriliyor.

Türk milletini yüzyıllar boyunca ayakta tutan Türk aile müessessindeki hiyerarşinin tarumar edilmesi okullarda öğrenci- öğretmen ilişkilerine de sirayet etti. Öğretmenlerin öğrenci üzerindeki saygınlıkları neredeyse yok denilecek seviyelere geriletildi. Dolayısıyla toplumda karşılıklı sevgi, saygı ve insanların bir birlerine karşı olan mesuliyet duyguları ortadan kalktı, kaldırıldı.

 Toplumdaki nemelazımcılık dolu-dizgin yoluna devam ediyor. Dini ve kültürel değerlere “gericilik” damgası vurularak toplum hayatından dışarı atılmaya çalışılıyor.

 Böylece Türk milletinin en önemli savunma ve direniş mekanizması olan ahlâki değerlerinin tamamı, Türk milletinin dinini değiştirmediği(Bu asla mümkün değil) ve kültürünü terk etmediği sürece asla gerçekleşmeyecek olan bir AB rüyası uğruna feda edilmektedir…

Niyetim bunları anlatmakla asla karamsar bir hava oluşturmaya çalışmak değil. Bütün bunlar sağduyu sahibi herkesin bildiği ama kabul etmekte zorlandığı hususlar olup ülkemizin ve milletimizin içinde bulunduğu bir gerçektir…

Her ne kadar henüz devletin yapılanmasında bir takım noksanlıklar bulunsa da Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinde Rusya ve batılıların saldırı ve baskılarına rağmen Türk kültür yapısının korunabilmesi ve dini inancın yaşanabilmesindeki ısrarcılık oldukça sevindirici.

Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinden biri olan Özbekistan’da bir süreliğine bulunmuş ve bazı Türk Cumhuriyetlerine de kısa süreli ziyaretler gerçekleştirmiş olan bir dostumdan aldığım bu konudaki olumlu malumatlar bir an için bile olsa içimi ferahlattı ve göğüs kafesimi sonuna kadar doldurarak rahat bir nefes almamı sağladı.

Dilerim ki, Türkiye’de de batının kokuşmuş dayatmaları yerine Türk kültür ve inancının(İslam inancı) kaybedilmemesi ve kaybedilenlerin tekrar kazanılması yolunda milletçe ciddi bir şekilde gayret sarf edilir…

 

  “KARANLIKTA ISLIK ÇALMAK”

07.01.2008

 

Bu gün iktidarda olan siyasi partinin ikinci kez ve bu defa % 47’lik bir oy oranı ile yeniden tek başına iktidar olmasından sonra, gazetecilik ahlâkı gereği objektif olmaları gereken, ama sık sık cenah değiştirme alışkanlıkları bulunan bazı gazeteciler ve köşe yazarları birden bire ani bir “U” dönüşü yaparak siyasi iktidarın borazanı haline geliverdiler.

 Bu güruhun son zamanlardaki haber ve yorumlarına bakacak olursanız Türkiye’de her şey sütliman. Meselenin iktisadi yönüne hiç değinmiyorum. Çünkü ekonomik sahadaki ustaca gizlenmiş olumsuzluklar şimdilik insanlara farklı yansısa da, bu günlerde sinsice ve katmerleşerek büyüyen bu olumsuzluklar önümüzdeki sürelerde kendisini toptan gösterecektir…

“Terörün son çırpınışları”, “Teröristler artık doğu ve güneydoğudaki halk arasında taban bulamıyor” vs. gibi manşetler atan ve buna paralel köşe yazıları kaleme alan yazarlar bu tutum ve davranışları ile belki bir süreliğine daha gazete patronları tarafından kapı önüne konulmaktan kurtulabilirler.

Fakat unutmamalılar ki, bu kaygısızlıkları, günün birinde bilerek ya da bilmeyerek “fincancı katırlarını ürkütecekleri” güne kadar sürecektir… Bu güruh yine asla aklından çıkartmamalı ki, iktidar partisine ve gazete patronlarına yaranmak için kamuoyuna devamlı surette pompaladıkları suni “olumlu hava” ile büyük bir mesuliyet altına girmektedirler…

Çünkü bu durum halkımızı her an her yerde karşılaşabilmeleri ihtimali bulunan terör olaylarına karşı tedbirsizliğe sürüklemektedir. Son olarak meydana gelen ve 5 insanımızın ölümüne, onlarca kişinin de yaralanmasına sebebiyet veren Diyarbakır’daki patlama olayı da buna açık bir misaldir.

Söz konusu gazetecilerin ifadelerine göre, özellikle terör konusunda ciddi bir olumlu hava söz konusu ise, anakentlerimizde ardı ardına kundaklanan araçlarla, yakalanan canlı bombalarla, ele geçirilen bomba yüklü araçlarla oluşturulan tedhiş olayları neyin nesidir? Bunları kimler yapıyor diye sormaya gerek var mı?

Dağlarda ve sınır ötesinde büyük başarılara imza atmakta olan kahraman Mehmetçiklerimiz kadar şehirlerimizdeki asayiş ve güvenlikten sorumlu olanlarında terör estiren bölücü örgüt üyelerine karşı ciddi şekilde başarılı olmaları beklenir.

Dağlardaki ve sınır ötesindeki operasyonlarda elde edilen başarılı askeri harekâtlara paralel olarak anakentlerde sürdürülecek terörle mücadelede de başarı elde etmek çok önemlidir. Şehirlerdeki terörle mücadelede başarı elde etmenin en etkili yolu ise istihbarat birimlerimizin daha fazla ve doğru bilgiler elde etmesi ile mümkündür.

Artık gerek hükümet yetkilileri ve gerekse de iktidar yanlısı görünme çabası içindeki medya mensupları ülke ekonomisini “iyi” gösterme konusunda gösterdikleri çabayı, doğrudan insanlarımızın yaşamlarını ve ülkemizin güvenliğini tehdit etmekte olan terör konusunda da göstermeye çalışmamalılar. “karanlıkta ıslık çalma”nın kimseye gerçek anlamda bir yararı yoktur.

Bu ifadelerimi hiç kimse bir kargaşa çığırtkanlığı yapmak olarak algılamamalıdır. Türkiye’de hemen her gün yaşanan hadiseler ben ve benim gibi düşünenleri haklı çıkartmaktadır.

Türkiye’de terörün belinin gerçek anlamda kırılmasının ve tamamen yok edilmesinin önde gelen şartlarından biri halkın terör konusunda bilinçlendirilmesi ve terör örgütüne yakınlıkları bulunanlar konusunda duyarlı hale getirilmesidir. Şehirlerdeki terör örgütüne yakınlıkduyarlar ve onlara yardım ve yataklık edenler etkisiz hale getirilmeden dağdaki teröristlerin kökünün tamamen kazınması mümkün değildir. Çünkü şehirlerdeki terör yandaşlarının yardımları ve istihbarat bilgileri olmadan teröristlerin kanlı eylemler gerçekleştirmeleri imkânsızdır…