HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

      

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

 

 

GÜNLÜK GAZETE

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

ŞUBAT-2008

 

Çin Hapishanelerindeki Dini Ve

Milli Bir Kahraman Kerem Karim

25.02.2008                            

Çin işgal güçlerinin Doğu Türkistan Türkleri üzerinde yarım asırdır uygulaya geldikleri insanlık dışı zulümlerinin en belirgin olanlarından biri hiç şüphe yok ki, “gözünün üzerinde kaşın var” bahaneleri ile özellikle de Doğu Türkistan Türkleri arasından aydın, lider kişilikli ve toplum içerisinde sözü dinlenir şahsiyetlerinin tutuklanarak hapishanelere atılması hadisesidir.

Dünya insan hakları örgütlerinin Çin’deki insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak hazırladıkları raporların verilerine göre bu gün Çin hapishanelerinde 80 bin civarında Doğu Türkistanlının bulunduğu belirtilmektedir.  Bu mahpusların büyük çoğunluğunun da siyasi suçlar atfedilerek hapse atılanlar olduğu biliniyor.

İnsanların işledikleri suçlar(!) kendilerine hiçbir şekilde tebliğ edilmeden yıllarca sorgusuz ve yargısız bir şekilde hapiste tutulmakta olup, eğer bu kişiler Çin hapishane şartları ve işkencelerinin ağırlığına rağmen ayakta kalabilmeyi başarırlarsa günün birinde hiçbir şey olmamış gibi “o kişi sen değilmişsin” denilerek salıverilmektedirler. Tabii ki çoğunlukla bazı organları çalındıktan sonra… Fakat Çin hapishanelerinden sağlam olarak çıkabilen Türklerin sayısı ise oldukça azdır.

1980’li yılların sonlarında Doğu Türkistan’ın güney ve kuzeyinde Kerem Karim ismi ile ünlenen bir Doğu Türkistan evladı olan Abdukerim Abduveli’nin Çin hapishanelerindeki yaşamının üzerinden 16 yıl geçti. Onunla hemhal olan, onun çeşitli tebliğ ve nutuklarını dinleyenler onun olağanüstü ve kapsamlı bilgilerle donanmış bir kişi olduğunu ifade etmektedirler.

Hal böyle olunca bu kişi kimdir? O nasıl insandı? Hapis süresi sona ermesine rağmen neden serbest bırakılmadı? Kerem Karim’i yakından tanıyanların bildirdiklerine göre, Kerem karim, 1980 yılının sonlarında Kuça nahiyesinde geniş çaplı dini eğitim-öğretim faaliyeti yürütmüştür. O kendi evinde genç nesillere dini bilgiler vermenin dışında, bütün cemaate dini tebliğler vererek insanları içki ve sigaradan uzak durmaya, beşeri münasebetlerde adil ve samimi olmaya, yüce yaratıcının insanlara bahşettiği kadir-kıymet, izzet ve hürmetleri korumaya çağırmıştır.

O, bütün tebliğlerinde insanların eşit hak ve özgürlüklere sahip olarak yaratıldıklarını, dini inanç özgürlüğünün Allah’ın kullarına verdiği en yüksek haklardan biri olduğunu, bu dünyada bütün insanların özgür yaşama haklarının olması gerektiğini bildirmiştir. 

Kerem Karim’in faaliyetlerinden tam olarak haberdar olan kişilerin bildirdiklerine göre, aynı zamanda bütün Kuça sınırları içerisinde onun tebliğlerini dinlemeyen kişilerin sayısı oldukça azdır. Hatta hükümet görevlilerine kadar gruplar halinde gelmişlerdir. Kerem Karim’in tebliğ mekânından geceli gündüzlü ziyaretçi akını kesilmemiştir. O sıralarda Kuça sınırları içerisinde gençlerden ve büyüklerden olmak üzere içki ve sigarayı terk edip ibadet yoluna girenlerin, Uygur ananesi gereğince düğün ve ölüm törenleri yapmaya başlayanların sayısında büyük artışlar gözlenmiştir.

Kerem Karim’in iki dini bayram süresince yürüttüğü 40 kişiden oluşan erkek ve kızlara tek tip Uygur milli giysileri giydirerek toplu halde bayramlaşmaları insanlar ararsında oldukça büyük yankı uyandırmıştır.

Kerem Karim’in hapse atılması konusunda yorum yapanların değerlendirmelerine göre, Kerem Karim’in her ne kadar bir suçu bulunmasa da insanlar arasında her geçen gün yükselmekte olan nüfuzu ve etkisinin Çinliler tarafından kendileri için bir tehdit olarak algılamış olabilecekleri ihtimali kuvvetlidir.

Adeta kendi gölgelerinden bile korkar hale gelen ve paranoyaklaşan Çinlilerin Doğu Türkistan’da tam bir insanlık suçu işlemekte olduklarını açıklıkla söyleyebiliriz.

Çin hapishanelerinde haksız yere işkence çekmekte olan on binlerce Kerem Karimlerin durumlarının yerinde incelenmesi ve onların, BM İnsan Hakları Beyannamesindeki temel hak ve özgürlüklerine kavuşturulması için daha ne kadar Doğu Türkistanlının hayatını kaybetmesi bekleniyor?

 

YANLIŞ YANLIŞI DOĞURUYOR

 23.02.2008

“İnsan beşerdir şaşar” sözü her an hata yapabilme ihtimali bulunan insanoğlunun zaman, zaman içine düşebildiği hataları hoş görmek anlamında söylenmiş bir sözdür. Fakat bazı insanların kendi hayatlarını ilgilendiren konularda pervasızca hata yapma alışkanlıklarının olması, devleti ve milleti ilgilendiren konularda da kaygısızca hata yapabilme hakkını onlara asla vermez.

 Özellikle de Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın istiklâl mücadelesi yürütülürken kendilerini tek yetkili zanneden bir takım Doğu Türkistan asıllı aklıevvellerin tutum, davranış ve sözleri Doğu Türkistan davası alanında bağlayıcı olabilmektedir…

Her zaman söylemişimdir. Dünyada sayıları 50- 60 civarında olan Doğu Türkistan dernekleri bulunmakta ve her biri kendi çaplarında ve imkânlar çerçevesinde siyasi, sosyal ve kültürel faaliyetler göstermektedirler. Bunların arasında kendilerinin içinde bulundukları teşekkülleri Doğu Türkistan davası konusunda “en üst çatı organ” olarak görenler de var.

 Fakat hiçbir zaman bu derneklerin mesullerinin Doğu Türkistan davasının yürütüleceği yolda bir takım önemli kavramlar konusunda bir fikir birliği sağlama gayreti gösterdiklerine rast gelmedik. Mesela hangi konularda denilecek olursa; Doğu Türkistan’ın nüfusu, yüzölçümü ve en önemlisi de Doğu Türkistan halkının İstiklâl mi yoksa Çin’in bahşedeceği başka bir statümü istediği konusunun açıklığa kavuşturulması gibi…

Doğu Türkistan konusunda yazılan yazılar ve verilen demeçlerin satır aralarında "bundan bir şey olmaz" denilerek verilen rakamlar uzun vadede adeta bir “bumerang” gibi geri dönerek alnımıza inen bir darbe olabilmektedir.

Doğu Türkistan’ın bütün liderlerinin ve devlet adamlarının fikir birliği içinde oldukları şekilde Doğu Türkistan’ın yüzölçümünün 1.828.418 kilometre kare değil de 1600.000 kilometre kare, nüfusunu da 40 milyon değil de işgalci Çinlilerin istedikleri şekilde aşağı göstermekte ısrar etme sorumsuzluğu çok tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu yüzden tamamen iyi niyetlerle Doğu Türkistan konusunda TBMM de 05.02.2008 günü söz alarak bir konuşma yapan Milliyetçi Hareket Partisi Yozgat Milletvekili Sayın Mehmet EKİCİ’nin şu ifadeleri oldukça düşündürücüdür. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içerisinde olan Doğu Türkistan Çin'in bütün eyalet ve özerk bölgelerinin en büyüğü olarak 1 milyon 600 bin kilometrekarelik yüz ölçümüne sahip bir bölgedir. 1993 nüfus sayımına göre de bölgede toplam 16 milyon nüfus yaşamaktadır ve bu nüfusun yüzde 62'sini oluşturan 10 milyon kişi de Türk kökenlidir…” Bu ifadelerin kullanılmasına bilgi noksanlığının ya da yanlış bilgilendirmenin sebep olduğu kanaatindeyim. Aslında Türkiye Cumhuriyeti devletinin en saygın bir kurumu olan TBMM çatısı altında bir milletvekili tarafından böyle bir konuşma yapılmış olması mutlaka çok önemli bir hadisedir. Bu yürekli çıkışından dolayı Sayın EKİCİ’ ye teşekkürlerimizi sunarız. Ama bundan dolayı sevinsek mi, üzülsek mi bilemiyoruz.  Teşebbüs çok güzel, iyi niyetli ve Doğu Türkistanlılar açısından çok önemli olmakla beraber yanlış bilgiler içeriyor.

Gelecekte, dünyanın en fırsatçı ve entrikacı bir milleti olan Çinlilerin Doğu Türkistan konusundaki bu konuşmanın içeriğindeki rakamları bir belge ve dayanak olarak karşımıza çıkartabileceği endişesini taşıyoruz…

Bu düşünceler içerisindeyken bir karış toprağın bile Türk Milleti için ne kadar büyük önem taşıdığını ifade etmesi bakımından Hun Türklerinin ulu hükümdarı Mete Han’ın şu veciz sözlerini hatırladım:  “Benden eğerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim; fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin, vermem. Çünkü o milletin malıdır. Çorak da olsa vatan toprağı kutsaldır, savaşılmadan düşmana verilmez. Bedeli kan ve candır. Ve yine Abdülhamit Han’ın toprakla ilgili şu sözleri:  “Bilsem ki hazine dairemi altınla dolduracaksınız yine de size verecek bir karış toprağım yoktur. Bu topraklar devlete millete aittir. Ancak ve ancak alındığı fiyata verilir.”

 

Kosova’nın Bağımsızlık İlânı Rusya ve Çin’i Ürküttü

21.02.2008

Kosova 17.02.2008 günü bağımsızlığını ilan etti. Kosova’nın çiçeği burnunda başbakanı olan Haşim Taçi Kosova devletinin tanınması için resmi girişimlere başladı ve dünyadaki bütün hükümetlere birer resmi belge göndererek tanınma istedi. 

Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Kosova’yı ilk tanıyan ülke ABD oldu. ABD’yi İngiltere, Almanya ve Türkiye izledi. Fransa’ da Kosova’nın bağımsızlığını tanıdıklarını ilan etti. Diğer Avrupa ülkelerinin de ilgili bakanlıkları yaptıkları açıklamalarla Kosova’nın artık bağımsız bir devlet olduğu ve kısa zaman içinde birçok Avrupa devletlerinin de Kosova’nın bağımsızlığını tanıyacakları sinyallerini verdiler. Öyle anlaşılıyor ki, bu yılın ilk yarısı içinde çok sayıda dünya ülkesi Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak kabul edecek ve Kosova’da lüzumlu bürolarını açarak faaliyetlere geçecekler.

Bu durumdan en çok rahatsızlık duyan devletlerin başında Rusya ve Çin gelmektedir. Rusya dışişleri Bakanlığı Balkanlar özel temsilcisi Büyükelçi Aleksandır Botsan-Herçenko BM Genel sekreterine bir çağrıda bulunarak duruma müdahale etmesini ve Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkmasını istedi.

Moskova, BM Güvenlik Konseyi'nin Sırpların ve Kosovalı Arnavutların ortak kabul edebileceği bir çözüm için acilen müzakerelere başlanmasını talep etmekle beraber bu son gidişatın önünün alınmaması durumunda Balkanlarda ciddi huzursuzlukların meydana gelebileceği ve bölge istikrarının bozulacağı şeklinde üstü kapalı tehditlerde savurdu.

Rusya’nın bu durumdan rahatsız olmasının birinci sebebi, Kosova’nın bağımsızlık ilanının ve ilan edilen bu bağımsızlığın Türkiye, Amerika ve birçok Avrupa devletleri tarafından çabucak tanınmış olmasının Rusya federasyonu içerisinde bulunan birçok Türk soylu topluluklara da emsal teşkil edebileceği endişesi içinde olmasıdır.

Çin ‘de, Kosova’nın bağımsızlık ilanından ciddi biçimde rahatsızlık duyan ve bu bağımsızlık ilanının BM eli ile bir an önce engellenmesini isteyen ülkelerden biri. Çünkü Çin’in de kendi istilası altında bulunan Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan halklarının da gelecekte Kosova halkı gibi bağımsızlık isteyebileceği ihtimali Çin’i ciddi bir biçimde huzursuz etmiş bulunuyor.

Çin Dışişleri Sözcüsü Liu Jianchao bir açıklama yaparak tıpkı Rus yetkililer gibi Kosova’nın bağımsızlık ilan etmesinden son derece endişe duyduklarını, bu bağımsızlık ilanının bölgedeki barış ve istikrarın devamını baltalayacağını ileri süren ifadeler kullandı. Çin yetkilileri bir taraftan büyük Çin’in 56 azınlık milletten meydana geldiğini ifade ederken aynı zamanda da tek Çin’den söz etseler de dünyada giderek önem kazanan Tayvan (Demokratik Çin) Doğu Türkistan, İç Moğolistan ve Tibet’in bağımsızlık konusu Çin’in uykusunu kaçıran meseleler olarak orta yerde duruyor…

İşgalci Çin ve Rusya’nın veya bir başka emperyalist devletin ülkelerin bağımsızlığı, Milletlerin istiklali konularındaki hezeyanları uzun ve kısa vadede dünyanın gidişatını değiştirmeye yetmeyecektir. Çünkü “Korkunun ecele faydası yoktur.” Köprülerin altından çok sular aktı. İçinde yaşadığımız yüz yıl, 1940’lı yıllardaki insan fıtratına aykırı, kan ve gözyaşı ile beslenen Komünist ve Sosyalist düşüncenin öncüleri olan Mao, Lenin ve Stalin dönemleri değildir.

İnsanlar artık temel hak ve hürriyetlerinin uzun süre birileri tarafından gasp edilmesine daha fazla tahammül gösterecek durumda değiller. “Zulüm ile abat olanın ahiri berbat olur” sözünde olduğu gibi zulmün sağladığı saltanatlar asla ebedi değildir. Tıpkı eski Sovyetler Birliği gibi günün birinde tarihin tozlu sayfaları ararsına karışmak durumundadır.

 Diktatörlerin insanların kafataslarını kadeh yaparak şarap içtikleri devirler çok gerilerde kaldı. Kosova’nın bağımsızlık ilanının işgal altındaki diğer Türk ülkelerine de örnek olması dileğiyle, yaşasın bağımsızlık ve istiklal!

 

NE GÜNLERE KALDIK?  

19.02.2008     

İnsan, yüce yaratıcı tarafından en üstün meziyetlerle donatılarak yaratılmış bir varlıktır. İnsanı insan gibi gösteren davranışların başında, Allah’ın insanlara en değerli lütuflarından biri olan ve şeref denilen manevi hususiyetinin birileri tarafından ayaklar altına alınmak istenmesi durumunda insanoğlunun hiç tereddüt etmeden hayatını feda etmek pahasına karşı koyması gelir.

Şeref nedir? Sorusu sorulduğunda karşılığı abıru, Erdem, gurur, haysiyet, izzetinefis, onur, özsaygı, saygınlık, vakar, yüz aklığı vs. olarak açıklanıyor. Ama şerefin ne olduğu ise, ırz, namus, din, vatan, bayrak, millet ve istiklal gibi değerlerin her hangi bir tehlikeyle karşı karşıya kalması veya saldırıya maruz kalması durumunda ortaya çıkar. Ya da çıkmaz. Çıkmaması ise, “şerefli insan” olma kisvesi altında günlerini gün eden, gövdelerini korumayı şereflerini korumak zanneden insan müsveddelerine ait bir meziyettir.

Onlarca yıl boyunca Türk düşmanı batlıların ve bu gün adına “stratejik ortak” dediğimiz küresel işgalcilerin ısmarlama güdümlemeleriyle hareket eden yerli uşak ve işbirlikçileri tarafından Türk milletine “uyu, uyu, yat uyu” ninnileri dayatıldı. Aradan geçen 40- 50 yıl zarfında Türk milleti tedrici olarak bu günlerde büyük ölçüde dışa bağımlı hale getirildi.

Türk düşmanlarının ikinci ve en önemli olarak gördükleri menfur planları ise, Türk milletinin en değerli varlığı olan milli ve manevi duygularını köreltme girişimleriydi. Bu girişimlerinde de son yıllarda büyük başarılar elde ettiklerini görerek sevinç duyabilirler. Çünkü Türk milleti bundan 10- 20 yıl veya daha önceki yıllarda bayrağına, vatanına, diline, dinine, kültürüne ve önem verdiği bütün değerlerine bırakın saldırılmasını, yan gözle bile bakılmasına ciddi bir şekilde tepki koyar ve gerekiyorsa da bu uğurda canını verirdi.

Kutsallarına saldırı hazırlığında olanlara, hiçbir yerden herhangi bir komut beklemeksizin tamamen milli duygu ve refleksleriyle hak ettikleri şekilde haddini bildirirdi. Bu günlere gelindiğinde ise, saldırganlara Türk milletinin büyük bir çoğunluğu adeta gözlerinin feri sönmüş ve şuursuzca kızartılmayı bekleyen bir ölü balık gibi boş gözlerle bakar hale getirilmiş görünüyor.

Şerefli insan, gövdesi için değil izzet-i nefsi için yaşayan insandır. İnsanın dış etkilerden özenle sakındığı vücudu, fiziki bir varlık olup, o varlık günü geldiğinde toprağa karışır ve yok olur. Ebedi olan ise ruhtur. İnsanın ruhunu kaybetmesi ise dünyada ve uhrevi hayatta tamamen yok olması anlamına gelir. Bu yüzden bir insan için önemli olan fiziki varlık değil, manevi varlıktır. Manevi varlık ise, şeref kalkanı ile korunarak ve desteklenerek var olması sağlanan duygu, düşünce, milli ve manevi değerler toplamıdır.

Türk milletini “kuş”a benzetmek için gagasını kesen bacaklarını kısaltan, kanatlarını kırparak uçamaz hale getiren ve en önemlisi de gözlerini “kör” etmeye çalışanlar her kim ya da kimler ise, günün birinde mutlaka hesap vereceklerdir.

Çünkü Türk milleti, bütün dünyanın da bildiği gibi tarih boyunca yüce İslâm dininin dünyadaki gerçek ve yegâne savunucusu olmuş ve sancaktarlığını yapmıştır. Asırlardır İslâm dininin devamlılığı, milletinin istiklalinin daim olması, ay-yıldızlı bayrağının sonsuza kadar gökyüzünde dalgalanması ve ülkesinin bağımsızlığının korunması için sayısız şehitler vermiş ulu bir millettir.

Bu aziz milleti tedrici olarak baskı altına almak suretiyle kötürüm hale getiren ve canından aziz bildiği ay-yıldızlı Al bayrağı gönderi ile beraber yere indirilirken sadece seyirci kalacak duruma getirenleri bütün Türk- İslâm âlemine şikâyet ediyor, şiddetle lanetliyorum…

 “Ey Türk Titre ve Kendine Dön!”

 

DIŞ ÜLKELERDEKİ  GÖREVLİLERİMİZDEN

ŞİKAYETLER VAR

16.02.2008

Birçok Avrupa ülkelerinde bin bir türlü çile, dert ve sıkıntılar içinde yaşamak zorunda kalan Türk vatandaşlarının en büyük güç ve ümit kaynağı, kendilerini bekleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi bir vatanlarının olduğunu bilmeleri ve yine kendilerini 70 milyonluk Türk nüfusunun bir ferdi olarak görmeleridir.

Yarım asra yaklaşan bir yurt dışı serüveni içerisindeki Türk insanının içinde bulunduğu en önemli problem doğduğu topraklardan, mahallesinden, dostlarından memleketinden, dilini, dinini, kültürünü örf- adet, gelenek ve göreneklerine hiç yabancı olmadığı milletinden ve birinci dereceden akrabalarından ayrı yaşamak zorunda kalmalarıdır.

Bu tür yaşam şartları altında olmanın adına gurbet hayatı denilmektedir. Bu dayanılmaz gurbet acısına bir de zaman zaman Türk gurbetçilerin işleri düştüğünde mecburen kapılarını çalmak zorunda kaldıkları Türkiye’nin Büyükelçilik ve konsolosluklarının, milli hissiyatlarını derin dondurucuya kaldıran görevlilerinin soğuk davranışları da eklenince gurbet daha da acı hale geliyor.

Yeri gelmişken yabancı ülkelerde Türkiye’yi temsil etmeleri için görevlendirilen Büyükelçilik ve konsoloslukların görevlerinin ne olduğuna kısaca bir bakalım.

Büyükelçilikler Türkiye'nin yurtdışındaki en yüksek seviyedeki temsilcilikleridir. Büyükelçiler görev yaptıkları ülkede Cumhurbaşkanının temsilcisi olarak bulunurlar. Bu yüzden de Büyükelçiler Cumhurbaşkanının “Güven Mektubunu” görev yapacakları ülkenin Devlet Başkanına sunarak görevlerine başlarlar.    

Büyükelçiliğin başlıca görevi Türkiye’nin menfaatlerini gözeterek, Türkiye ile üzerinde görev yaptıkları ülkeler arasında ikili ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Bu ilişkiler siyasi, ekonomik, ticari, kültürel ve askeri ilişkiler olup, ayrıca turizm, spor, sanat gibi pek çok alanlarda da gerekli görülmesi durumunda ortak organizasyonlar yapmayı da içine alır.

Büyükelçiliklerde ve konsolosluklarda görevli personelin en önemli ve öncelikli görevi ise, kendilerine müracaat eden Türk vatandaşlarının beklentilerine, haletiruhiyelerine karşı son derece duyarlı olmak, onların duygularına tercüman olarak içlerinin ferahlamasını sağlamak ve onların yabancı bir ülkede sahipsiz kaldıkları hissine kapılmalarının önüne geçmektir.

Ne yazık ki, yabancı ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarının askerlik, nüfus, vatandaşlık gibi konularda yapılması gereken çeşitli konsolosluk işlemleri için Başkonsolosluklarımızı veya Büyükelçiliklerimizi ziyaret ettiklerinde çoğunlukla hayal kırıklığına uğradıklarına dair hatıralar dinliyoruz…

Sadece kendi vatandaşlarının haklarını korumakla kalmayıp, dünyanın diğer bir ucunda zulme ve haksızlığa uğrayan insanlarında haklarını arayan, onları himaye eden ve bu himaye ettikleri insanların kalplerini kazanarak onların kendi istekleri ile Türk Devletine bağlılıklarını ilan etmelerini sağlayan atalarımızın torunları olmamızla bağdaşır bir dış politika izleyemediğimiz gayet açıktır.

Dış görevde bulunan diplomatlarımız arasında sayıları az da olsa milli şuur ve duyarlılıkla hareket eden insanlarımızın olduğunu da biliyor ve onları eleştirilerimizin dışında tutuyoruz. Fakat genel anlamda ele alındığında Büyükelçiliklerimizin ve konsolosluklarımızın ciddi bir yenilenmeden ve çalışanlarının da insan psikolojisi alanında sıkı bir eğitimden geçirilmesinin milli bir zaruret haline geldiği de göz ardı edilemez bir gerçek olarak orta yerde duruyor…

Çünkü son zamanlarda yurt dışından gelen vatandaşlarımızın konu ile ilgili şikâyetlerinde büyük bir artış gözlemlenmektedir.

 

TÜRK MİLLETİ BİR BÜTÜNDÜR

 14.02.2008

Bütün Türk dünyasındaki ve Çin esareti altında bulunan Doğu Türkistan’daki Türklerin onlarca yıl ufkunu umutla dolduran ülke Türkiye Cumhuriyeti Devletidir… Dünyadaki bütün Türk düşmanlarının gizli ve açık işbirliği yapma yolu ile dize getirmeye, ele geçirmeye çalıştıkları ülke ve millet Türkiye ve Türk milletidir. Bu meşum koalisyonda yer alan işbirlikçi devletler çok iyi bilmektedirler ki, Türkiye çökertilirse ve Türkiye Türkleri bozguna uğratılırsa dünyadaki bütün Türk diyarları da darmadağın olacak ve böylece Türk milletinden atalarının intikamını almış olacaklar…

Türkiye üzerine yazdıkları ikrah verici senaryoları ardı ardına sahnelemelerine rağmen bir türlü istedikleri sonucu elde edemeyen güruhların şaşkınlık içinde oldukları ve yeni arayışlar ve taktikler peşine düştükleri ise bir gerçektir. Bu kapkara niyetli, sözde dost ve sözde stratejik müttefik geçinen devletlerin unuttukları ve göz ardı ettikleri en önemli ayrıntı ise, Türkiye cumhuriyeti Devletinin her çıkan rüzgârla dağılacak bir sahra devleti olmadığı, Türk milletinin de kökleri 5 bin yıl ötelere uzanan ulu ve mazisi zaferlerle dolu bir millet olduğu hususu…

Türk milletini diğer milletlerin gözünde güçlü ve heybetli, Türk devletini de sarsılmaz kılan en önemli unsurların başında aziz milletimizin fıtratı gereği tarih boyunca mazlumun yanında, zalimin karşısında olma özelliği gelmektedir.

Dünyanın en ücra köşesinde yaşayan bir topluluk yoktur ki, kültürel motiflerinin arasında Türk milletinden ve Türk kültürünün özelliklerinden izler bulunmasın… Çünkü Türk milleti cihanşümul bir millettir. Bu günlere gelindiğinde ne oldu da Türk milleti ve Türk devleti kendi iç meseleleri ile bu kadar uğraşmak zorunda kalan ve kendi soyundan kendi dilinden, kendi dininden ve kendi kültüründen olan Türk topluluklarının hayati meselelerine bile sırtını dönen bir millet ve devlet haline geldi, getirildi?

Azeri, Türkmen, Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur, Karakalpak, Kazan, Tatar, Başkurt, Çuvaş, Yakut, Tuva, Hakas ve daha birçok Türk boylarından bazıları sözde özerklik, muhtariyet ve bağımsızlık statüleri içerisinde bulunuyor olsalar da ne yazık ki Rus, Çin, Amerika ve diğer bazı batılı Türk düşmanlarının dolaylı veya doğrudan tahakkümleri altında yaşıyorlar.

Emperyalist devletlerin Türk milletine yönelttikleri ve devamlı surette işbirliği içinde oldukları tek ortak noktaları, Türk boylarına Türk olduklarını unutturmak ve onların her birine ayrı bir millet oldukları safsatasını kabul ettirmeye çalışma girişimleridir. Türk milletini bekleyen ve Türk milletinin varlığını tehdit eden en büyük tehlike bu iken, Türkiye’deki hükümet yetkililerinin Türk kimliğini inkâr ve yok etme girişimleri bindikleri dalı kesmekten başka bir şey değildir.

İçinde yaşadıkları şartlar gereği Türkiye’deki siyasi hareketleri yakından takip eden Türk dünyası ve Türk toplulukları ise Türkiye hükümetinin bu tutumunu hayret ve endişe ile izlemektedirler.

Türkiye Türkleri dünyadaki diğer Türk toplulukları ile yumurta ikizleri gibidirler. Türkiye’nin kaybettiği her değer Türk dünyasının da kaybı demektir. Bu yüzden Türkiye’nin bencil davranmaya ve Türk dünyası ile arasına kalın ve yüksek duvarlar örmeye hakkı yoktur. Çünkü tarihin Türkiye Cumhuriyeti devletinin üzerine yüklediği görev oldukça ağırdır. Bu görevden kaçan ve Türk topluluklarının yaşadıkları bölgelerde özgür, müreffeh ve milli kimliklerini muhafaza ederek yaşaması yolunda gayret sarf etmeyen bir Türkiye kendi geleceğini de tehlikeye sürüklüyor demektir.

Ayrıca, Türk kimliğini reddeden, Türklüğe ve Türkiye’ye şaşı bakan Türk Cumhuriyetlerinin ve topluluklarının da emperyalistlerin pençesinden asla kurtulamayacakları,  onların kan kokan nefeslerini her zaman enselerinde hissedecekleri de inkâr edilemez bir hakikattir.

 

PEKİN OLİMPİYATLARI BOYKOT EDİLMELİDİR 

12.02.2008

Temmuz ayında yapılacak olan 2008 Pekin Olimpiyatlarına birkaç ay kala dünyanın birçok ülkelerinden ve uluslar arası insan hakları örgütlerinden yükselen Çin’deki insan hakları ihlalleriyle ilgili sesler Çin’i ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamış görünüyor.

Oysaki dünyadaki birçok Çin hayranı ve “Kraldan çok kralcı kesilen” devletler düşünüldüğünde Çin’in rahatsız olmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir. Çünkü her geçen gün biraz daha kapitalizmin cezp edici girdabı içine doğru sürüklenen ve İnsan merkezli değerlerin tamamını devletin işleyiş mekanizmalarının dışına çıkartan bir dünya sistemi içerisinde temel insan hak ve hürriyetlerinin hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Aslına bakılırsa Çin’de insan hakları ihlalinden de öte Çin devleti tarafından pervasızca işlenmekte olan insanlık suçları söz konusudur. Çin, insanların 18 saat boyunca hiçbir sosyal haklar söz konusu olmadan ve son derece sağlıksız şartlar altında sadece ölmeyecek kadar bir yiyecek karşılığında çalıştırıldığı bir ülkedir. Çin, Sosyal hak talepleri sokağa çıkanların makineli tüfek atışları ile katledildiği bir ülkedir. Çin, rüşvet ve adam kayırmacılığın had safhaya ulaştığı ve sayıları 70 milyonu bulan Çin Komünist Partisi üyelerinin ve üst düzey görevlilerinin “astığı astık, kestiği kestik” kabilinden yargısız infazlar yapabildiği ve tam anlamı ile bir derebeyliğin hüküm sürdüğü bir ülkedir. Çin, özellikle de Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan gibi kendi işgali altındaki ülkelerin insanları üzerinde akla gelebilecek her türlü baskı, zulüm, işkence, asimilasyon, ekonomik sömürü ve soykırımları uygulayan terörist bir devlettir…

Çin, Dünyada idamlar konusunda birinciliği hiçbir dünya ülkesine kaptırmayan, bir yıl içerisinde binlerce kişiyi zehirli iğne ve ensesinden kurşunlama yöntemi ile idam eden, “kota dışı” olarak nitelendirdikleri anne karnındaki bebekleri katleden bir devlettir. İdam ettikleri insanların organlarını infaz yerinde hazır beklettikleri “doktor” olarak adlandırılan ama her biri birer insan kasabı olan vahşiler eli ile oracıkta alarak para karşılığında Çin’de ve Çin dışındaki ülkelerde pazarlayan bir devlettir.

Çin, Düşünceyi ifade özgürlüğünün kesinlikle yasak olduğu, “Yabani Güvercin” adı ile yazdığı bir hikâye yüzünden bile hikâyenin yazarının(Nurmuhammet Yasin Örkişi) 10 yıl süre ile hapse atıldığı bir ülkedir.

Çin, inanç özgürlüğünün asla söz konusu olmadığı, insanların inançları sebebiyle hapislere atıldığı ve idam edildiği ama okuldan hapishaneye, fabrikalardan, devlet dairelerine kadar insanlara dinsizliğin mecburi olarak dayatıldığı, kabul etmemekte ısrar edenlerin cezalandırıldığı bir ülkedir…

Dünya barışının tesisi yolunda ciddi bir rol oynayacağı öne sürülen 2008 Olimpiyatlarının ev sahipliği hakkını Çin’e veren Dünya Olimpiyat Komitesinin Çin konusunda yeteri kadar bir araştırma yaptırtmadığı, ya da sebebi bilinmeyen bir şekilde Çin’e bir ayrıcalık tanıdığını iddia etmek yanlış olmaz… Üstelik Çin hükümeti son zamanlarda, Pekin Olimpiyatlarına katılacak olan ülkelerin hükümetleri üzerinde “Çin’de İnsan Hakları İhlalleri” konulu söylemlerde bulunulmaması yolunda siyasi baskı politikası uygulamaya başlamış bulunuyor.

Çin’in bu siyasi baskılarına ilk defa boyun eğen ülke İngiltere olmalı ki, İngiliz hükümeti olimpiyatlara katılacak olan İngiliz sporculara “Olimpiyatlar politik bir arena değil. Bu nedenle Çin’de meydana gelen insan hakları ihlalleri veya uygulanan despotik politikalarla ilgili yorum yapmam olimpiyat ruhuna aykırı olacak. Açıklama yaptığım takdirde otomatikman diskalifiye olmayı kabul ediyorum” şeklinde ifadelerin yer aldığı 32 sayfalık bir doküman imzalattırma hazırlığında. Bu sözleşmeyi imzalamayan sporcuları ise Çin’e götürmeyecekler.

Fikri hür, vicdanı, hür, demokrasi aşığı, insan haklarına saygılı ve gerçek anlamda dünya barışından yana olan insanların tamamını,  Çin devletinin bu despot tutumunu, Çin’in bu dayatmasına,  boyun eğen dünya devletlerini ve Çin’e hak etmediği halde Olimpiyatlara ev sahipliği yapma hakkını veren dünya Olimpiyat komitesini, protesto etmeye çağırıyorum…

 

 

MECLİS İÇİNDEKİ TEPKİSİZLİK         

11.02.2008

Ülkemizde bugün yaşanmakta olan siyasi tartışmaların merkezine Türban konusu oturtuldu. Türban meselesi Türkiye’de yıllardır var olan ve bir an önce bir şekilde çözüme kavuşturulması gereken bir problem mi? Evet. Fakat Türkiye’deki problemlerin tamamı da sadece türbandan ibaret değildir.

“Bulanık hava”yı seven ve dört gözle fırsat kollayan bir takım güruhlar fırsattan istifade ile terör örgütü ile ilgili bir takım söylemleri sistematik olarak meşrulaştırma gayreti içindeler. Bu durum ya kamuoyunun dikkatinden kaçıyor, ya da birileri tarafından kasıtlı olarak kaçırılmaya çalışılıyor.   

Türk silahlı kuvvetleri son yıllarda terör örgütüne karşı yaptığı operasyonlar içerisinde en etkili ve sonuç almaya yönelik operasyon kararını TBMM nin de onayı ile bu kış verdi ve hakikaten de 1980’li yıllardan itibaren adeta Türkiye’ için bir kâbus haline gelen katiller güruhunun inlerini yerle bir etti. Etmeye de devam ediyor.

Bu bozgun karşısında paniğe kapılan terör örgütünün anakentlerdeki uzantıları can çekişen bir canavarın irade dışı çırpınışlarla etrafına verdiği zarar gibi, kansızca ve kalleşçe bir ruh hali ile araç kundaklama eylemleri başlattılar. Diğer yandan terör örgütünün TBMM çatısı altındaki siyasi destekçileri de terör örgütüne destek vermek için Türkiye’deki bütün terörist yandaşlarına çağrılar yaparak kalabalık araç konvoyları ile dağa çıktılar, ama çıkarken de o güzergâh üzerinde görev yapan polislere yönelik çok ağır tahriklerde bulunarak kışkırtıcılık yapmayı da ihmal etmediler…

 Ne var ki, terör örgütü savunucularının milletvekili olma salahiyetlerini kullanarak Türk polisini adeta bir kuduz gibi dalaması da sonuç vermedi. Çünkü Türk polisi her türlü tahriklere karşı itidalli ve sabırlı davranma konusunda eğitimli ve hazırlıklıydı…

Dağa çıkanlar ararsındaki DTP Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna,  “Yapacağımız çağrıların daha anlamlı olacağı inancı ve beklentisiyle buradayız” diyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti hukukçuları, hükümet yetkilileri ve ilgili bütün merciler unutmamalılar ki, söz konusu “canlı kalkan” eyleminin, cani olduğu kesinleşmiş olan bir suçlunun önüne geçerek “önce benim cesedimi çiğnemelisin” denilme aymazlığının ötesinde suça ortak olma ve suçluyu koruma davranışından farklı bir yanı yoktur…

O halde bu davranışın hukuk kavramı içerisindeki müeyyidesinin ne olduğunun değerlendirmesini de, işlerine geldiğinde “bir bardak suda fırtına koparan” ama işlerine gelmediğinde ise “üç maymun”u oynayan ve siyah cübbeleri ile soluğu Anıtkabirde alan sözde hukukçulara ve sözde Atatürkçü geçinenlere değil, ne pahasına olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti devletinin bölünmez bütünlüğü için var olduklarının bilincinde olan gerçek hukukçulara bırakıyorum.

22 Temmuz 2007 seçimleri sonrasında meclise giren ve pervasızca terör örgütünün gönüllü avukatlığına soyunanlara, bazı parlamenterler önceleri “terör örgütüne terör örgütü demiyorlar” diyerek tepki gösteriyorlardı. Şimdilerde ise, DTP’ li vekillerin bizatihi ve gırtlaklarını yırtarcasına “PKK bir terör örgütü değildir” diye bağırmalarına ve yine İmralı’daki cani başına “sayın” diye hitap etmelerine hiç mi hiç seslerini çıkartmamaktadırlar.

Demek oluyor ki terör örgütünün meclis içerisindeki yandaş ve destekçilerinin sistematik dayatmaları meyvesini vermeye başladı. Bu anlamsız ve “üzerine ölü toprağı saçılmışlık” ile kim bilir daha nelere şahitlik edeceğiz? Ben bunları düşünürken ilk aklıma gelen, meclis çatısı altında kendilerinden zaten olumlu bir icraat yapmalarını beklemediklerim değil, Türk milletinin mutlaka meclis içinde olmaları gerektiğine inandıkları için kendilerine oy vererek meclise gönderdikleri kişilerin neden tepkisiz kalmakta oldukları oldu…

Terör örgütünün meclis içindeki siyasi destekçilerinin arsızlıkları karşısında lal davranan diğer milletvekillerinin durumlarını rahmetli Mehmet Akif Ersoy şu mısraları ile ne güzel ifade ediyor:  

 

Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir.”

Davransana... Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.

 

BÜYÜK DAVANIN CÜCE HADİMLERİ 

08.02.2008

Kökleri binlerce yıllık bir maziye uzanan Türk milletinin en kadim ana yurdu olan ve bu gün yarım asrı geçkin bir zamandır da Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın istiklal mücadelesinin geçmişten günümüze kadarki anatomisi dikkatli bir şekilde incelendiğinde karamsarlığa kapılmak için birçok sebebin olduğu görülür.

Öncelikle şunun altını çizerek ifade etmek gerekir ki, Doğu Türkistan’ın haklı mücadelesi, bu mukaddes davanın ne ölmesini, ne de onmasını istemeyen bir takım zümreler ve şahıslar tarafından bir türlü arzulanan platformlara götürülememekte ve böylece bu büyük dava bir kısır döngünün içerisine hapsedilmektedir.

Doğu Türkistan davasını kendileri için bir sıçrama tahtası, bir getirim kapısı, bir ayakta durma vesilesine dönüştüren ve aslında bu davanın bir adım ilerleyip ilerlememesi ile hiç mi hiç ilgilenmeyen bazı kişiler ellerinin altındaki ve üzerinde durdukları oldukça geniş imkânları açıkça heba etmektedirler.

Adeta kendi gölgelerinden bile korkan bu zihniyetin sahipleri, elerindeki geniş imkânlara rağmen ileriye dönük ciddi, köklü ve Doğu Türkistan davasının geleceği hususunda istikbal vadeden çalışmalar ve faaliyetler yapmak yerine “benden sonra tufan” hainliği içinde günlerini gün etmektedirler.

Her gün yeni bir “elbise” içerisinde görünmeyi, birilerinin borazanlığını yapmayı marifet sayarak sığıntılıklarını ve çığırtkanlıklarını pervasızca sürdüren bu kişiler Doğu Türkistan halkının haklarını açıkça gasp etmektedirler. Bilindiği gibi Doğu Türkistan davası 40 milyon Müslüman Türk’ün istiklallerine kavuşma davası olup, birkaç goygoycu ve gürültücünün saltanat sürmesi için ortaya konulmuş bir mahfil değildir.

Doğu Türkistan davası uzun soluklu ve ulvi hedefe ulaşma konusunda her an her türlü sürprizlere açık bir yolculuktur. Ama bu yolun yolcularının kişilik sahibi, sabırlı, metanetli, ne istediği ve ulaşılmak istediği hedef konusunda kararlı, oraya-buraya payanda olmayan, şahsi çıkarları için Doğu Türkistan davasını kullanmayan kişiler olmaları gerekir.

Doğu Türkistan davasının gelecek nesiller tarafından da daha güçlü, bilinçli ve etkili bir şekilde sürdürülebilmesi için elit nesiller yetiştirmek olmazsa olmaz bir mecburiyettir. Ama bu elit nesilleri yetiştirmek için de ferasetli, bilgili, fedakâr, güvenilir ve şahsiyet sahibi kişilerin vazife ifa etmeleri gerekir.

 Ömürleri boyunca bir kitap okuma tahammülü gösterememiş, hiçbir araştırma yapmamış, bir büyük davanın dünü, bu günü ve yarını hakkında kulaktan dolma olmayan, oradan buradan aşırmadığı ve tamamıyla kendisine ait olan hiçbir fikri bulunmayanlar, kutsal Doğu Türkistan davasının yürütüleceği yol üzerinde koca bir engel teşkil etmekten başka bir işe yaramazlar…

Doğu Türkistan Türklerinin görüş ve maksatlarına tamamen mugayir, Türk milletinin karakteristik özelliklerine tamamıyla tezat teşkil eden ısmarlama, metotlarla hedefe ulaşmak ise, asla mümkün değildir.

İnsan yetiştirme merkezli olmayan sözde gayretlerin hepsi “havanda su dövmek” ile eş anlamlıdır. “Bu güne dek şu kadar burs temin ettik, bu kadar da öğrenci okuttuk” diyenler arkalarına bir dönüp bakacak olurlarsa acı gerçeği bütün çıplaklığı ile göreceklerdir ki, Doğu Türkistan davası yolunda ciddi olarak kaygılanan, okuyan araştıran, konuşan ve yazan bir elin parmakları kadar dahi insan bulamazlar.

 Bu konuda söylenecek ve söylenmesi gereken daha çok mevzuların olduğu ve çözümünün de bütün Doğu Türkistan Türklerinin olabildiğince milli meselemizle yakından ilgilenmeye başlaması ile mümkün olacağı unutulmamalıdır. Doğu Türkistan davasının bir takım şahsi çıkar düşkünlerine ihale edilerek sonuç beklemek, davanın başarıya ulaşmasının Doğu Türkistanlılar eli ile çıkmaza sokulması anlamına gelecektir… Ama bütün olumsuzluklara rağmen Doğu Türkistan Davasının başarıya ulaşması konusunda asla karamsar da değiliz…

 

TÜRKLERE KARŞI RUS IRKÇILIĞI HORTLADI  

07.02.2008          

1990’lı yılların başında eski Sovyetler Birliği’nin, “Glastnost” ve Perestroika” söylemleri ve icraatları sonucunda dağılmış olmasını müteakip dünya genelinde ve özellikle de 70 yıl boyunca Rus Hegemonyası altında yaşamak zorunda kalan Batı Türkistan Türkleri arasında haklı bir sevinç yaşadılar.

Çünkü onlarca yıl boyunca Rus zulmünün vahşetini iliklerine kadar hisseden Batı Türkistan Türkleri için bağımsızlıklarını ilan etme yolunda çok önemli bir kapı aralanmıştı. Beklenen oldu ve Batı Türkistan Türkleri art arda bağımsızlıklarını ilan ederek hür dünya devletleri arasındaki yerlerini aldılar.

Fakat bütün bunlara rağmen feraset sahibi tarihçileri, bilim adamlarını, siyasetçileri ve de devlet adamlarını kaygılandıran da bir durum söz konusu idi. O da Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında Türk soyluların kendi devletlerini kurmalarıyla beraber Rusya topraklarında ve Türk Cumhuriyetleri içerisinde kalan Slav asıllılar arasında Slav Irkçılığının hortlaması…

Birçok siyasi yorumculara göre Rusya bundan sonraki süreçte(1990 sonrası) özellikle de Türkler için daha tehlikeli ve daha tehditkâr bir devlet haline gelme sürecine giriyordu. Nihayet bu günlere gelindiğinde Slav ırkçılığının ve şovenizminin saldırıları sonucu hayatlarını kaybeden Türklerin sayısında ciddi artışların olduğu da gözlenmeye başlandı         

Tacikistan’ın Rusya’da görevli Büyükelçiliğinin verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre sadece 2007 yılı içerisinde Tacikistan’a 356 Tacikistanlının cenazesi gönderilmiş. Bunların birçoklarının Rus ırkçılarının saldırıları sonucu hayatlarını kaybedenler olduğu bildiriliyor.

Tacikistan İnsan Hakları Teşkilatının bildirdiğine göre, Rusya’da ırkçı suç örgütleri tarafından çok sayıda Tacikistanlının saldırılara uğramalarında hissedilir bir artış meydana gelmiş bulunuyor. Aynı zamanda Tacik, Özbek Kırgız, Kazak ya da diğer Türk soylu işçilerin hepsi de sık sık Slav ırkçılarının saldırılarına maruz kalmaktadırlar.

Yine Amerika’nın Sesi Radyosunun verdiği habere göre, bu yakınlarda Rusya’nın Omsk bölgesindeki bir iş yerinde çalışmakta olan bir grup Özbek işçi iki Rus ırkçısının tehdit yolu ile para isteme zorbalığı ile karşılaşmış olup, bu iki Rus’un çıkan kavga sırasında ölmesinden sonra Özbek işçiler uzun süreli hapis cezasına çarptırılmışlardır.

Özbek, Tacik Kırgız, Kazak ve diğer topluluklar Rusya’da can güvenliklerinin olmadığını ve her an ırkçı saldırılarla karşı karşıya kaldıklarını ve ırki aşağılanmalarla karşılaşmakta olduklarını söylemektedirler. 

Rus basınında yer alan haberlerde “dazlaklar” olarak bilinen ırkçı gençlerin sayılarında her geçen gün ciddi bir atışın söz konusu olduğu ve bu aşırı ırkçı güruhun özellikle de orta Asya bölgesinde yaşayan Türk ırkına mensup halklara karşı adeta bir savaş başlattıkları bildirilmektedir.

Ayrıca Kafkasyalılara, Çinlilere ve diğer siyah saçlı esmer tenli bütün halklara karşı saldırılarda bulunarak onların tamamını taciz ve tehdit etmekte oldukları da görgü tanıkları tarafından anlatılmaktadır.

Şu anda Rusya’da 5 milyon civarında Özbek, 1 milyon civarında Tacikistanlı ve 500 binden fazla da Kırgızistanlı ve diğer boylardan da çok sayıda insan ne yazık ki, geçimini temin edebilmek için Rusya’da çalışmak zorunda kalmıştır.

Rusya’daki ırkçı dazlaklar ise,  Rusya’da bulunan ve Slav ırkına mensup olmayanları “işgalci” olarak değerlendirerek ülkeyi terk etmelerini istemektedirler.

Bu gün Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerindeki Parlamenterlerin arasında çok sayıda Slav asıllıların olduğu düşünülürse, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini büyük bir tehdit ve tehlikenin beklediğini söyleyebiliriz…

 

 

TERÖRÜN GÜÇ KAYNAĞI AB ÜLKELERİ VE ABD’DİR

05.02.2008

İşte birilerinin rüyalarını süsleyen ve onlara göre, aralarına dâhil olunamadan bir dünya devleti olunamayacağına inanılan AB ve ona üye ülkelerden birisi olan Yunanistan… Gerçi “al birini vur ötekine” Çünkü AB üyesi ülkelerden hiç birinin Türkiye’nin bu Hıristiyan ittifakına üye olmasını istemedikleri gibi, hiçbiri de gerçek anlamda Türkiye ve Türk milletine dost değildirler.

Bunu her zaman yazan ve söyleyenlerden biri olarak sonuna kadar da bu iddialarımın arkasında olacağım…

Son günlerde ülke genelindeki görsel ve yazılı basınımızda da geniş çaplı olarak yer alan bir haber, birçok “dinler arası diyalogcu” nun ve bir takım yanlışlarda ısrarcı ve inatçı davranan bazı ferasetsiz siyasetçilerin suratlarının ortasına inen şiddetli bir şamar yerine geçti.

Terör örgütünden kaçarak güvenlik güçlerimize teslim olan Kerim Kod adlı A.P. ve onun eşi Berfin kod adlı R.Y. adlı terör örgütü mensuplarının itirafları arasında özellikle de Yunanistan ile ilgili bölümler oldukça ilgi uyandıracak türdendi.

İtirafçıların söylediklerine göre, Yunanistan’da bulunan Lavriyon kampında Terör örgütü üyelerine Yunanlılar tarafından füze eğitimi veriliyor. Üstelik bu kamp Yunan resmi makamlarınca “mülteci kampı” olarak açılan bir kamp ve buranın kontrolü ve sorumluluğu Yunan hükümetinin elinde bulunuyor.

Terör örgütünün en büyük güç kaynağı merkezi bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika’dır. Özellikle kendilerine finansman sağlamak için kullandıkları ana kaynak, terör örgütü tarafından Avrupa ülkelerinde yasal yollarla kurulan ama içerisinde farklı faaliyetler sürdürülen sivil örgütler olup, bu örgütlerin Avrupa, Amerika ve diğer batı ülkelerinin bazılarındaki dağılımı ve sayısı ise hiçte azımsanmayacak oranlarda.

Almanya’da 187 dernek çatısı altında faaliyet gösteren terör örgütü yanlıları ve örgütün Avrupa’daki yakınlık duyarları, Türkiye’den kaçıp giden yandaşlarına siyasi sığınma sağlanmasında büyük ölçüde yardımcı olmaktadırlar. Bu sadece Almanya ile sınırlı kalmayıp, Avusturya’da 10, Belçika’da 6,  Fransa’da  23, Hollanda’ da 12, İspanya’da 1, İngiltere’de 10, İsveç’te 20, İtalya’da 2, Yunanistan’da 6 ve ABD’ de ise, 13 dernek çatısı altında meşru levhalar arkasında gayri meşru faaliyetlerini rahatça sürdürmektedirler.

Bu dernekler vasıtasıyla yeni örgütlenmeler yapmakta, illegal yollarla da uyuşturucu ticareti, örgüt adına haraç toplama, örgüt propagandası yapma ve örgüte yeni üye kazandırma konusunda çok yaygın faaliyetler içindedirler.

Ne yazık ki, söz konusu Avrupa ülkeleri, bazı batılı devletler ve ABD, Türkiye’deki etnik kışkırtıcılıklardan kendilerine siyasi çıkar sağlama çabası içerisinde kendi bünyelerindeki terör örgütü yandaşlarına ellerinden geldiğince kolaylıklar sağlamakta ve birçok yasa dışı faaliyetlerine de göz yummaktadırlar.

            Terör örgütünden kaçan itirafçıların çoğunun ifadelerinin çok önemli bir ortak noktası, zaman zaman bazı Avrupa ülkeleri siyasi ve askeri yetkililerinin örgüt kamplarını ziyaret ederek terör örgütünün elebaşları ile görüşmeler yaptıklarını söylemleridir. Hatta Kerim kod adlı A.P. isimli teröristin itiraflarında yer alan ve 2000 yılında üniformalı Amerikan askerlerinin KDP yetkililerinden oluşan 6-7 araçlık bir konvoyla Hinera kampına gelerek Murat Karayılan’la görüşmeleri de oldukça düşündürücü bir durum.

Ayrıca Berfin kod adlı R.Y. isimli teröristin de anlattığına göre de, 2001 yılında BM örgütünden bir grup Kandil bölgesi Akuyan alanında terör örgütü üyeleri ile görüşmeler yapıyor, sorular soruyor ve çekimler yapıyorlar…

Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkün ama Türkiye’nin bu türlü iki yüzlülüklere gereken cevabı zamanında etkili ve en uygun bir biçimde, vermek yerine ABD’nin lütfettiği(!) BOP ’un Eş başkanlığı içinde adeta mest olunması ve AB’ye üyelik uğrunda inanılmaz derecede milli, manevi ve maddi tavizler verilmesi daha da vahim bir durumdur… İşte AB ülkeleri, işte ABD ve işte onların besleyip palazlandırarak üstümüze salmakta oldukları kana susamış terör örgütü…

Demirperde Ülkesi İle Demokratik Ülke Arasındaki Fark

02.02.2008

Demirperde ülkeleri ile demokratik sistemle idare edilen ülkeler arasındaki en belirgin fark, insanların kendilerini devamlı surette baskı altında ve tedirgin hissetmeleri ile bir diğer ülke insanlarının mutlu, tasasız, müreffeh, özgür ve yaşamlarının her anında kendilerini güvende hissetmeleridir.

Ben bir Doğu Türkistanlı olarak, Çinli işgalciler tarafından bir gece yarısı kapısı menteşelerinden sökülerek ve paramparça edilerek evlere yapılan baskınların dehşetini iliklerine kadar hisseden, farkında olmadan münasebet kurduğu, selamlaştığı bir “zanlı” yüzünden günler ve geceler boyu işkenceler altında sorgulanan ve zorunlu itiraflarda bulunmak mecburiyetinde bırakılan insanların çocuklarındanım.

Ben, gündüz vakti iş yerine gelen bir grup asker ya da polisin “filanca sen misin?” sorusunu sorduktan sonra kişiye “benim” ya da “ben değilim” deme fırsatı bile vermeden ellerine kelepçe ve ayaklarına da pranga takılarak derdest edilip şehir halkının şaşkın ve tedirgin bakışları altında götürüldüğü ve bir daha kendisinden haber alınamadığı bir ülkenin insanlarındanım…

Ben, geçmişteki bir dost meclisinde aynı çatı altını birkaç saat paylaşmış olduğu bazı kişiler sebebiyle insanların yıllar sonra “senin ‘o’ kişi ile münasebetin neydi?” Mevzulu ağır sorgulamalarla karşılaştığı bir ülkenin insanlarındanım. Ve ben, yapılan psikolojik baskılar sebebiyle adeta cehennemde yaşar gibi bir hayata mahkûm edilen insanların ülkesindenim…

Bu ve benzeri misalleri daha da çoğaltmam mümkün. Çünkü Doğu Türkistan şu anda Komünist Çin işgali altında bulunan ve temel insan hak ve hürriyetlerine zerrece saygısı olmayan diktatörlerin idaresinde olan bir ülkedir…

Buradan yola çıkarak benim asıl gelmek ve vurgu yapmak istediğim nokta ise, demokratik hukuk devletlerinde hükümet ve devlet birimleri tarafından, suçlu oldukları ya da suçlularla işbirliği yaptıkları sabit olmayan insanların hak etmedikleri bir şekilde tedirginlik içine düşürülmemesi gerektiğidir…

Güvenlik güçlerinin, bağlı oldukları merkezlerden aldıkları emirler doğrultusunda yapacakları bazı gece yarısı operasyonları büyük ölçüde haklı operasyonlar olabilir. Fakat söz konusu operasyonlar sırasında ev kapılarının balyozlarla kırılarak içeri girilmesi çevredeki halk üzerinde ve özellikle de çocuklar üzerinde hafızalardan asla silinmeyecek izler bırakacak ve bilhassa çocukların ciddi ve hayatları boyunca unutamayacakları ruhsal sarsıntılar yaşamalarına sebep olacaktır.

Demirperde ülkelerindeki diktatörlerin ülke halkına yaşattıkları en büyük facialardan biri işte bu türlü yöntemler kullanmalarıdır. Demokratik ülkelerde gücünü halktan alan devlet yönetiminin farkı ve gücü, yapılması zaruri olan bir operasyonu en zararsız bir biçimde ve ülke halkını tedirginliğe sürüklemeden yapabilme kabiliyetine ve yöntemlerine sahip olmasıdır.

Devlete karşı suç örgütü oluşturdukları sabit görülenler elbette ki hak ettikleri cezalara çaptırılacaklar ve gereği yapılacaktır. Yapılmalıdır… Ama diğer insanların farkında olmayarak yaşamlarının bir safhasında bu kişilerden her hangi biri ile karşılaşmış, konuşmuş ve selamlaşmış olabileceklerini düşünerek tedirgin olmaları da devlet tarafından mutlaka bir şekilde önlenmelidir.

Sokaktaki her kese adeta potansiyel birer zanlı gözüyle bakmak ancak Demirperde ülkelerinde rastlanabilecek bir davranıştır. Devletin görevi, haklıyı haksızdan kesin olarak ayırabilecek istihbarat çalışmaları yapmak ve aşırı patırtı ve gürültülerden uzak bir şekilde aldığı kişilere de hukukun gerektirdiği cezaları vermektir. Devletin görevi, tahmin üzerine insanları evlerinden ve iş yerlerinden alıp götürerek her türlü yöntemlerle yaptıkları sorgulamalar sonunda günler ve aylar sonra “sen masummuşsun” diyerek hiçbir şey olmamış gibi insanları kendi çoluk-çocuklarına ve yaşadıkları çevreye rezil ettikten sonra salıvermek değildir. Olmamalıdır… Çünkü Demokratik bir Hukuk devletini bir Demirperde ülkesinden ayıran en önemli farklılık buradadır…

 

ÇİN İLE “MASAYA OTURMA” HEVESLİLERİNE!

 01.02.2008

Özgürlük mücadelesi veren milletlerin, mücadelenin her alanında son derece kararlı bir duruş sergilemeleri ve önlerine koydukları hedeflerine de ne tür mücadele yöntemleri ile ulaşmayı istedikleri hususunda da zihin bulanıklığı içinde olmamaları gerekir.

Bilindiği gibi Doğu Türkistan’da ve dünyanın birçok ülkelerinde Doğu Türkistan’ın Çin işgalinden bir an önce kurtarılması için imkânlar nispetinde bir mücadele verilmektedir. Ama ne yazık ki, bu mücadelede varılmak istenen hedef konusunda savsaklayan ve tutarsızlıklar sergileyenler ulvi hedefe ulaşma sürecini zora sokmaktadırlar.

Oysaki Doğu Türkistan Türklerinin ulaşmak istedikleri tek hedefin kayıtsız şartsız tam manasıyla İstiklal olduğu kamuoyunun malumudur.

Son zamanlarda bazı kişiler işgalci Çin ile masaya oturmaktan, Doğu Türkistan’daki yaşam standartlarının iyileştirilmesinden, insan hakları ihlallerinin sona erdirilmesinden, bunlar sağlandığı takdirde Doğu Türkistan’ın zenginliklerinin Çin ile paylaşılabileceğinden vs. gibi abuzambak sözler sarf ederek zihin bulanıklığına yol açmaktadırlar.

Bu aymazlık içindeki güruha öncelikle Çin ile masaya oturmanın ne anlama geldiğini hatırlatmak gerekir.

1- Siyasi, askeri ve iktisadi güç eşitsizliği içerisinde düşman güçlerle nasıl masaya oturulabilir?

2-  Çin işgalcileri ile masaya oturmanın şartları ve gerekli olan güç dengeleri sağlanamadığı halde bu safsatayı ortaya atanlar Çin ile gizli anlaşmalar mı yapmışlardır? 

3- Doğu Türkistan Türkleri arasında Çin’in terörist bir devlet olduğu hususunda çok ciddi ve yaygın bir fikir birliği söz konusu iken, teröristlerle masaya (Pazarlığa)oturmak dünyanın neresinde görülmüştür?

4- İşgal altındaki Doğu Türkistan’da insan hakları ihlallerinden söz etmek, “Biz sizin bize tanımış olduğunuz ‘Sinkiang Uygur Özerk Bölgesi’ statüsünü kabul ediyoruz. Yeter ki siz var olan bir takım insan hakları ihlallerini izale edin” anlamı taşımıyor mu?

5-“Gerekli iyileştirmeler yapılırsa Doğu Türkistan’ın sahip olduğu kaynakları Çin ile paylaşabiliriz” diyenler kendilerine dedelerinin miras bıraktığı soğan tarlasının gelirlerini mi Çin ile paylaşabilecekleri söylemektedirler? Vs., vs., vs…

Ortalarda Doğu Türkistan davasını hizmet ettikleri iddiası ile dolaşan ve yukarıdakine benzer hezeyanlar içinde olanlara, Doğu Türkistan’ın başlıca liderlerinden olan ve bütün hayatları boyunca istiklal talebinden başka bir talepte bulunmayanların 1955 yılında Çin ve Rus emperyalistlerine karşı yayınladıkları Bildirgeyi bir defa daha hatırlatıyor ve ayaklarını denk almalarını salık veriyorum: