|

GÜNLÜK GAZETE
Mehmet Emin Batur'un Günlük
Makaleleri
ŞUBAT-2008
Çin
Hapishanelerindeki Dini Ve
Milli Bir
Kahraman Kerem Karim
25.02.2008
Çin işgal güçlerinin Doğu Türkistan Türkleri üzerinde
yarım asırdır uygulaya geldikleri insanlık dışı
zulümlerinin en belirgin olanlarından biri hiç şüphe yok
ki, “gözünün üzerinde kaşın var” bahaneleri ile
özellikle de Doğu Türkistan Türkleri arasından aydın,
lider kişilikli ve toplum içerisinde sözü dinlenir
şahsiyetlerinin tutuklanarak hapishanelere atılması
hadisesidir.
Dünya insan hakları örgütlerinin Çin’deki insan hakları
ihlalleri ile ilgili olarak hazırladıkları raporların
verilerine göre bu gün Çin hapishanelerinde 80 bin
civarında Doğu Türkistanlının bulunduğu
belirtilmektedir. Bu mahpusların büyük çoğunluğunun da
siyasi suçlar atfedilerek hapse atılanlar olduğu
biliniyor.
İnsanların işledikleri suçlar(!) kendilerine hiçbir
şekilde tebliğ edilmeden yıllarca sorgusuz ve yargısız
bir şekilde hapiste tutulmakta olup, eğer bu kişiler Çin
hapishane şartları ve işkencelerinin ağırlığına rağmen
ayakta kalabilmeyi başarırlarsa günün birinde hiçbir şey
olmamış gibi “o kişi sen değilmişsin” denilerek
salıverilmektedirler. Tabii ki çoğunlukla bazı organları
çalındıktan sonra… Fakat Çin hapishanelerinden sağlam
olarak çıkabilen Türklerin sayısı ise oldukça azdır.
1980’li yılların sonlarında Doğu Türkistan’ın güney ve
kuzeyinde Kerem Karim ismi ile ünlenen bir Doğu
Türkistan evladı olan Abdukerim Abduveli’nin Çin
hapishanelerindeki yaşamının üzerinden 16 yıl geçti.
Onunla hemhal olan, onun çeşitli tebliğ ve nutuklarını
dinleyenler onun olağanüstü ve kapsamlı bilgilerle
donanmış bir kişi olduğunu ifade etmektedirler.
Hal böyle olunca bu kişi kimdir? O nasıl insandı? Hapis
süresi sona ermesine rağmen neden serbest bırakılmadı?
Kerem Karim’i yakından tanıyanların bildirdiklerine
göre, Kerem karim, 1980 yılının sonlarında Kuça
nahiyesinde geniş çaplı dini eğitim-öğretim faaliyeti
yürütmüştür. O kendi evinde genç nesillere dini bilgiler
vermenin dışında, bütün cemaate dini tebliğler vererek
insanları içki ve sigaradan uzak durmaya, beşeri
münasebetlerde adil ve samimi olmaya, yüce yaratıcının
insanlara bahşettiği kadir-kıymet, izzet ve hürmetleri
korumaya çağırmıştır.
O, bütün tebliğlerinde insanların eşit hak ve
özgürlüklere sahip olarak yaratıldıklarını, dini inanç
özgürlüğünün Allah’ın kullarına verdiği en yüksek
haklardan biri olduğunu, bu dünyada bütün insanların
özgür yaşama haklarının olması gerektiğini
bildirmiştir.
Kerem Karim’in faaliyetlerinden tam olarak haberdar olan
kişilerin bildirdiklerine göre, aynı zamanda bütün Kuça
sınırları içerisinde onun tebliğlerini dinlemeyen
kişilerin sayısı oldukça azdır. Hatta hükümet
görevlilerine kadar gruplar halinde gelmişlerdir. Kerem
Karim’in tebliğ mekânından geceli gündüzlü ziyaretçi
akını kesilmemiştir. O sıralarda Kuça sınırları
içerisinde gençlerden ve büyüklerden olmak üzere içki ve
sigarayı terk edip ibadet yoluna girenlerin, Uygur
ananesi gereğince düğün ve ölüm törenleri yapmaya
başlayanların sayısında büyük artışlar gözlenmiştir.
Kerem Karim’in iki dini bayram süresince yürüttüğü 40
kişiden oluşan erkek ve kızlara tek tip Uygur milli
giysileri giydirerek toplu halde bayramlaşmaları
insanlar ararsında oldukça büyük yankı uyandırmıştır.
Kerem Karim’in hapse atılması konusunda yorum yapanların
değerlendirmelerine göre, Kerem Karim’in her ne kadar
bir suçu bulunmasa da insanlar arasında her geçen gün
yükselmekte olan nüfuzu ve etkisinin Çinliler tarafından
kendileri için bir tehdit olarak algılamış
olabilecekleri ihtimali kuvvetlidir.
Adeta kendi gölgelerinden bile korkar hale gelen ve
paranoyaklaşan Çinlilerin Doğu Türkistan’da tam bir
insanlık suçu işlemekte olduklarını açıklıkla
söyleyebiliriz.
Çin hapishanelerinde haksız yere işkence çekmekte olan
on binlerce Kerem Karimlerin durumlarının yerinde
incelenmesi ve onların, BM İnsan Hakları
Beyannamesindeki temel hak ve özgürlüklerine
kavuşturulması için daha ne kadar Doğu Türkistanlının
hayatını kaybetmesi bekleniyor?
YANLIŞ YANLIŞI DOĞURUYOR
23.02.2008
“İnsan beşerdir şaşar” sözü her an hata yapabilme
ihtimali bulunan insanoğlunun zaman, zaman içine
düşebildiği hataları hoş görmek anlamında söylenmiş bir
sözdür. Fakat bazı insanların kendi hayatlarını
ilgilendiren konularda pervasızca hata yapma
alışkanlıklarının olması, devleti ve milleti
ilgilendiren konularda da kaygısızca hata yapabilme
hakkını onlara asla vermez.
Özellikle
de Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın istiklâl
mücadelesi yürütülürken kendilerini tek yetkili zanneden
bir takım Doğu Türkistan asıllı aklıevvellerin tutum,
davranış ve sözleri Doğu Türkistan davası alanında
bağlayıcı olabilmektedir…
Her zaman söylemişimdir.
Dünyada sayıları 50- 60 civarında olan Doğu Türkistan
dernekleri bulunmakta ve her biri kendi çaplarında ve
imkânlar çerçevesinde siyasi, sosyal ve kültürel
faaliyetler göstermektedirler. Bunların arasında
kendilerinin içinde bulundukları teşekkülleri Doğu
Türkistan davası konusunda “en üst çatı organ” olarak
görenler de var.
Fakat hiçbir zaman bu
derneklerin mesullerinin Doğu Türkistan davasının
yürütüleceği yolda bir takım önemli kavramlar konusunda
bir fikir birliği sağlama gayreti gösterdiklerine rast
gelmedik. Mesela hangi konularda denilecek olursa; Doğu
Türkistan’ın nüfusu, yüzölçümü ve en önemlisi de Doğu
Türkistan halkının İstiklâl mi yoksa Çin’in bahşedeceği
başka bir statümü istediği konusunun açıklığa
kavuşturulması gibi…
Doğu Türkistan konusunda
yazılan yazılar ve verilen demeçlerin satır aralarında
"bundan bir şey olmaz" denilerek verilen rakamlar uzun
vadede adeta bir “bumerang” gibi geri dönerek alnımıza
inen bir darbe olabilmektedir.
Doğu Türkistan’ın bütün
liderlerinin ve devlet adamlarının fikir birliği içinde
oldukları şekilde Doğu Türkistan’ın yüzölçümünün
1.828.418 kilometre kare değil de 1600.000 kilometre
kare, nüfusunu da 40 milyon değil de işgalci Çinlilerin
istedikleri şekilde aşağı göstermekte ısrar etme
sorumsuzluğu çok tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir.
Bu yüzden tamamen iyi
niyetlerle Doğu Türkistan konusunda TBMM de 05.02.2008
günü söz alarak bir konuşma yapan Milliyetçi Hareket
Partisi Yozgat Milletvekili Sayın Mehmet EKİCİ’nin şu
ifadeleri oldukça düşündürücüdür.
“Bugün Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içerisinde
olan Doğu Türkistan Çin'in bütün eyalet ve özerk
bölgelerinin en büyüğü olarak 1 milyon 600 bin
kilometrekarelik yüz ölçümüne sahip bir bölgedir. 1993
nüfus sayımına göre de bölgede toplam 16 milyon nüfus
yaşamaktadır ve bu nüfusun yüzde 62'sini oluşturan 10
milyon kişi de Türk kökenlidir…” Bu ifadelerin
kullanılmasına bilgi noksanlığının ya da yanlış
bilgilendirmenin sebep olduğu kanaatindeyim. Aslında
Türkiye Cumhuriyeti devletinin en saygın bir kurumu olan
TBMM çatısı altında bir milletvekili tarafından böyle
bir konuşma yapılmış olması mutlaka çok önemli bir
hadisedir. Bu yürekli çıkışından dolayı Sayın EKİCİ’ ye
teşekkürlerimizi sunarız. Ama bundan dolayı sevinsek mi,
üzülsek mi bilemiyoruz. Teşebbüs çok güzel, iyi niyetli
ve Doğu Türkistanlılar açısından çok önemli olmakla
beraber yanlış bilgiler içeriyor.
Gelecekte, dünyanın en
fırsatçı ve entrikacı bir milleti olan Çinlilerin Doğu
Türkistan konusundaki bu konuşmanın içeriğindeki
rakamları bir belge ve dayanak olarak karşımıza
çıkartabileceği endişesini taşıyoruz…
Bu düşünceler
içerisindeyken bir karış toprağın bile Türk Milleti için
ne kadar büyük önem taşıdığını ifade etmesi bakımından
Hun Türklerinin ulu hükümdarı Mete Han’ın şu veciz
sözlerini hatırladım: “Benden eğerimi isteyin vereyim,
atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim; fakat
vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin, vermem.
Çünkü o milletin malıdır. Çorak da olsa vatan toprağı
kutsaldır, savaşılmadan düşmana verilmez. Bedeli kan ve
candır. Ve yine Abdülhamit Han’ın toprakla ilgili şu
sözleri: “Bilsem ki hazine dairemi altınla
dolduracaksınız yine de size verecek bir karış toprağım
yoktur. Bu topraklar devlete millete aittir. Ancak ve
ancak alındığı fiyata verilir.”
Kosova’nın Bağımsızlık İlânı Rusya ve Çin’i Ürküttü
21.02.2008
Kosova 17.02.2008 günü bağımsızlığını ilan etti.
Kosova’nın çiçeği burnunda başbakanı olan Haşim Taçi
Kosova devletinin tanınması için resmi girişimlere
başladı ve dünyadaki bütün hükümetlere birer resmi belge
göndererek tanınma istedi.
Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden
Kosova’yı ilk tanıyan ülke ABD oldu. ABD’yi İngiltere,
Almanya ve Türkiye izledi. Fransa’ da Kosova’nın
bağımsızlığını tanıdıklarını ilan etti. Diğer Avrupa
ülkelerinin de ilgili bakanlıkları yaptıkları
açıklamalarla Kosova’nın artık bağımsız bir devlet
olduğu ve kısa zaman içinde birçok Avrupa devletlerinin
de Kosova’nın bağımsızlığını tanıyacakları sinyallerini
verdiler. Öyle anlaşılıyor ki, bu yılın ilk yarısı
içinde çok sayıda dünya ülkesi Kosova’yı bağımsız bir
devlet olarak kabul edecek ve Kosova’da lüzumlu
bürolarını açarak faaliyetlere geçecekler.
Bu durumdan en çok rahatsızlık duyan devletlerin başında
Rusya ve Çin gelmektedir. Rusya dışişleri Bakanlığı
Balkanlar özel temsilcisi Büyükelçi Aleksandır Botsan-Herçenko
BM Genel sekreterine bir çağrıda bulunarak duruma
müdahale etmesini ve Kosova’nın bağımsızlığına karşı
çıkmasını istedi.
Moskova, BM Güvenlik Konseyi'nin Sırpların ve Kosovalı
Arnavutların ortak kabul edebileceği bir çözüm için
acilen müzakerelere başlanmasını talep etmekle beraber
bu son gidişatın önünün alınmaması durumunda Balkanlarda
ciddi huzursuzlukların meydana gelebileceği ve bölge
istikrarının bozulacağı şeklinde üstü kapalı tehditlerde
savurdu.
Rusya’nın bu durumdan rahatsız olmasının birinci sebebi,
Kosova’nın bağımsızlık ilanının ve ilan edilen bu
bağımsızlığın Türkiye, Amerika ve birçok Avrupa
devletleri tarafından çabucak tanınmış olmasının Rusya
federasyonu içerisinde bulunan birçok Türk soylu
topluluklara da emsal teşkil edebileceği endişesi içinde
olmasıdır.
Çin ‘de, Kosova’nın bağımsızlık ilanından ciddi biçimde
rahatsızlık duyan ve bu bağımsızlık ilanının BM eli ile
bir an önce engellenmesini isteyen ülkelerden biri.
Çünkü Çin’in de kendi istilası altında bulunan Doğu
Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan halklarının da
gelecekte Kosova halkı gibi bağımsızlık isteyebileceği
ihtimali Çin’i ciddi bir biçimde huzursuz etmiş
bulunuyor.
Çin Dışişleri Sözcüsü Liu Jianchao bir açıklama yaparak
tıpkı Rus yetkililer gibi Kosova’nın bağımsızlık ilan
etmesinden son derece endişe duyduklarını, bu
bağımsızlık ilanının bölgedeki barış ve istikrarın
devamını baltalayacağını ileri süren ifadeler kullandı.
Çin yetkilileri bir taraftan büyük Çin’in 56 azınlık
milletten meydana geldiğini ifade ederken aynı zamanda
da tek Çin’den söz etseler de dünyada giderek önem
kazanan Tayvan (Demokratik Çin) Doğu Türkistan, İç
Moğolistan ve Tibet’in bağımsızlık konusu Çin’in
uykusunu kaçıran meseleler olarak orta yerde duruyor…
İşgalci Çin ve Rusya’nın veya bir başka emperyalist
devletin ülkelerin bağımsızlığı, Milletlerin istiklali
konularındaki hezeyanları uzun ve kısa vadede dünyanın
gidişatını değiştirmeye yetmeyecektir. Çünkü “Korkunun
ecele faydası yoktur.” Köprülerin altından çok sular
aktı. İçinde yaşadığımız yüz yıl, 1940’lı yıllardaki
insan fıtratına
aykırı, kan ve gözyaşı ile beslenen Komünist ve
Sosyalist düşüncenin öncüleri olan Mao, Lenin ve Stalin
dönemleri değildir.
İnsanlar artık temel hak ve hürriyetlerinin uzun süre
birileri tarafından gasp edilmesine daha fazla tahammül
gösterecek durumda değiller. “Zulüm ile abat olanın
ahiri berbat olur” sözünde olduğu gibi zulmün sağladığı
saltanatlar asla ebedi değildir. Tıpkı eski Sovyetler
Birliği gibi günün birinde tarihin tozlu sayfaları
ararsına karışmak durumundadır.
Diktatörlerin insanların kafataslarını kadeh yaparak
şarap içtikleri devirler çok gerilerde kaldı. Kosova’nın
bağımsızlık ilanının işgal altındaki diğer Türk
ülkelerine de örnek olması dileğiyle, yaşasın
bağımsızlık ve istiklal!
NE GÜNLERE KALDIK?
19.02.2008
İnsan, yüce yaratıcı tarafından en üstün meziyetlerle
donatılarak yaratılmış bir varlıktır. İnsanı insan gibi
gösteren davranışların başında, Allah’ın insanlara en
değerli lütuflarından biri olan ve şeref denilen manevi
hususiyetinin birileri tarafından ayaklar altına alınmak
istenmesi durumunda insanoğlunun hiç tereddüt etmeden
hayatını feda etmek pahasına karşı koyması gelir.
Şeref nedir? Sorusu sorulduğunda karşılığı abıru, Erdem,
gurur, haysiyet, izzetinefis, onur, özsaygı, saygınlık,
vakar, yüz aklığı vs. olarak açıklanıyor. Ama şerefin ne
olduğu ise, ırz, namus, din, vatan, bayrak, millet ve
istiklal gibi değerlerin her hangi bir tehlikeyle karşı
karşıya kalması veya saldırıya maruz kalması durumunda
ortaya çıkar. Ya da çıkmaz. Çıkmaması ise, “şerefli
insan” olma kisvesi altında günlerini gün eden,
gövdelerini korumayı şereflerini korumak zanneden insan
müsveddelerine ait bir meziyettir.
Onlarca yıl boyunca Türk düşmanı batlıların ve bu gün
adına “stratejik ortak” dediğimiz küresel işgalcilerin
ısmarlama güdümlemeleriyle hareket eden yerli uşak ve
işbirlikçileri tarafından Türk milletine “uyu, uyu, yat
uyu” ninnileri dayatıldı. Aradan geçen 40- 50 yıl
zarfında Türk milleti tedrici olarak bu günlerde büyük
ölçüde dışa bağımlı hale getirildi.
Türk düşmanlarının ikinci ve en önemli olarak gördükleri
menfur planları ise, Türk milletinin en değerli varlığı
olan milli ve manevi duygularını köreltme
girişimleriydi. Bu girişimlerinde de son yıllarda büyük
başarılar elde ettiklerini görerek sevinç duyabilirler.
Çünkü Türk milleti bundan 10- 20 yıl veya daha önceki
yıllarda bayrağına, vatanına, diline, dinine, kültürüne
ve önem verdiği bütün değerlerine bırakın
saldırılmasını, yan gözle bile bakılmasına ciddi bir
şekilde tepki koyar ve gerekiyorsa da bu uğurda canını
verirdi.
Kutsallarına saldırı hazırlığında olanlara, hiçbir
yerden herhangi bir komut beklemeksizin tamamen milli
duygu ve refleksleriyle hak ettikleri şekilde haddini
bildirirdi. Bu günlere gelindiğinde ise, saldırganlara
Türk milletinin büyük bir çoğunluğu adeta gözlerinin
feri sönmüş ve şuursuzca kızartılmayı bekleyen bir ölü
balık gibi boş gözlerle bakar hale getirilmiş görünüyor.
Şerefli insan, gövdesi için değil izzet-i nefsi için
yaşayan insandır. İnsanın dış etkilerden özenle
sakındığı vücudu, fiziki bir varlık olup, o varlık günü
geldiğinde toprağa karışır ve yok olur. Ebedi olan ise
ruhtur. İnsanın ruhunu kaybetmesi ise dünyada ve uhrevi
hayatta tamamen yok olması anlamına gelir. Bu yüzden bir
insan için önemli olan fiziki varlık değil, manevi
varlıktır. Manevi varlık ise, şeref kalkanı ile
korunarak ve desteklenerek var olması sağlanan duygu,
düşünce, milli ve manevi değerler toplamıdır.
Türk milletini “kuş”a benzetmek için gagasını kesen
bacaklarını kısaltan, kanatlarını kırparak uçamaz hale
getiren ve en önemlisi de gözlerini “kör” etmeye
çalışanlar her kim ya da kimler ise, günün birinde
mutlaka hesap vereceklerdir.
Çünkü Türk milleti, bütün dünyanın da bildiği gibi tarih
boyunca yüce İslâm dininin dünyadaki gerçek ve yegâne
savunucusu olmuş ve sancaktarlığını yapmıştır.
Asırlardır İslâm dininin devamlılığı, milletinin
istiklalinin daim olması, ay-yıldızlı bayrağının sonsuza
kadar gökyüzünde dalgalanması ve ülkesinin
bağımsızlığının korunması için sayısız şehitler vermiş
ulu bir millettir.
Bu aziz milleti tedrici olarak baskı altına almak
suretiyle kötürüm hale getiren ve canından aziz bildiği
ay-yıldızlı Al bayrağı gönderi ile beraber yere
indirilirken sadece seyirci kalacak duruma getirenleri
bütün Türk- İslâm âlemine şikâyet ediyor, şiddetle
lanetliyorum…
“Ey
Türk Titre ve Kendine Dön!”
DIŞ ÜLKELERDEKİ GÖREVLİLERİMİZDEN
ŞİKAYETLER VAR
16.02.2008
Birçok Avrupa ülkelerinde bin bir türlü çile, dert ve
sıkıntılar içinde yaşamak zorunda kalan Türk
vatandaşlarının en büyük güç ve ümit kaynağı,
kendilerini bekleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi
bir vatanlarının olduğunu bilmeleri ve yine kendilerini
70 milyonluk Türk nüfusunun bir ferdi olarak
görmeleridir.
Yarım asra yaklaşan bir yurt dışı serüveni içerisindeki
Türk insanının içinde bulunduğu en önemli problem
doğduğu topraklardan, mahallesinden, dostlarından
memleketinden, dilini, dinini, kültürünü örf- adet,
gelenek ve göreneklerine hiç yabancı olmadığı
milletinden ve birinci dereceden akrabalarından ayrı
yaşamak zorunda kalmalarıdır.
Bu tür yaşam şartları altında olmanın adına gurbet
hayatı denilmektedir. Bu dayanılmaz gurbet acısına bir
de zaman zaman Türk gurbetçilerin işleri düştüğünde
mecburen kapılarını çalmak zorunda kaldıkları
Türkiye’nin Büyükelçilik ve konsolosluklarının, milli
hissiyatlarını derin dondurucuya kaldıran görevlilerinin
soğuk davranışları da eklenince gurbet daha da acı hale
geliyor.
Yeri gelmişken yabancı ülkelerde Türkiye’yi temsil
etmeleri için görevlendirilen Büyükelçilik ve
konsoloslukların görevlerinin ne olduğuna kısaca bir
bakalım.
Büyükelçilikler Türkiye'nin yurtdışındaki en yüksek
seviyedeki temsilcilikleridir. Büyükelçiler görev
yaptıkları ülkede Cumhurbaşkanının temsilcisi olarak
bulunurlar. Bu yüzden de Büyükelçiler Cumhurbaşkanının
“Güven Mektubunu” görev yapacakları ülkenin Devlet
Başkanına sunarak görevlerine başlarlar.
Büyükelçiliğin başlıca görevi Türkiye’nin menfaatlerini
gözeterek, Türkiye ile üzerinde görev yaptıkları ülkeler
arasında ikili ilişkilerin gelişmesine katkıda
bulunmaktır. Bu ilişkiler siyasi, ekonomik, ticari,
kültürel ve askeri ilişkiler olup, ayrıca turizm, spor,
sanat gibi pek çok alanlarda da gerekli görülmesi
durumunda ortak organizasyonlar yapmayı da içine alır.
Büyükelçiliklerde ve konsolosluklarda görevli personelin
en önemli ve öncelikli görevi ise, kendilerine müracaat
eden Türk vatandaşlarının beklentilerine,
haletiruhiyelerine karşı son derece duyarlı olmak,
onların duygularına tercüman olarak içlerinin
ferahlamasını sağlamak ve onların yabancı bir ülkede
sahipsiz kaldıkları hissine kapılmalarının önüne
geçmektir.
Ne yazık ki, yabancı ülkelerde yaşayan Türk
vatandaşlarının askerlik, nüfus, vatandaşlık gibi
konularda yapılması gereken çeşitli konsolosluk
işlemleri için Başkonsolosluklarımızı veya
Büyükelçiliklerimizi ziyaret ettiklerinde çoğunlukla
hayal kırıklığına uğradıklarına dair hatıralar
dinliyoruz…
Sadece kendi vatandaşlarının haklarını korumakla
kalmayıp, dünyanın diğer bir ucunda zulme ve haksızlığa
uğrayan insanlarında haklarını arayan, onları himaye
eden ve bu himaye ettikleri insanların kalplerini
kazanarak onların kendi istekleri ile Türk Devletine
bağlılıklarını ilan etmelerini sağlayan atalarımızın
torunları olmamızla bağdaşır bir dış politika
izleyemediğimiz gayet açıktır.
Dış görevde bulunan diplomatlarımız arasında sayıları az
da olsa milli şuur ve duyarlılıkla hareket eden
insanlarımızın olduğunu da biliyor ve onları
eleştirilerimizin dışında tutuyoruz. Fakat genel anlamda
ele alındığında Büyükelçiliklerimizin ve
konsolosluklarımızın ciddi bir yenilenmeden ve
çalışanlarının da insan psikolojisi alanında sıkı bir
eğitimden geçirilmesinin milli bir zaruret haline
geldiği de göz ardı edilemez bir gerçek olarak orta
yerde duruyor…
Çünkü son zamanlarda yurt dışından gelen
vatandaşlarımızın konu ile ilgili şikâyetlerinde büyük
bir artış gözlemlenmektedir.
TÜRK MİLLETİ BİR BÜTÜNDÜR
14.02.2008
Bütün Türk dünyasındaki ve Çin esareti altında bulunan
Doğu Türkistan’daki Türklerin onlarca yıl ufkunu umutla
dolduran ülke Türkiye Cumhuriyeti Devletidir… Dünyadaki
bütün Türk düşmanlarının gizli ve açık işbirliği yapma
yolu ile dize getirmeye, ele geçirmeye çalıştıkları ülke
ve millet Türkiye ve Türk milletidir. Bu meşum
koalisyonda yer alan işbirlikçi devletler çok iyi
bilmektedirler ki, Türkiye çökertilirse ve Türkiye
Türkleri bozguna uğratılırsa dünyadaki bütün Türk
diyarları da darmadağın olacak ve böylece Türk
milletinden atalarının intikamını almış olacaklar…
Türkiye üzerine yazdıkları ikrah verici senaryoları ardı
ardına sahnelemelerine rağmen bir türlü istedikleri
sonucu elde edemeyen güruhların şaşkınlık içinde
oldukları ve yeni arayışlar ve taktikler peşine
düştükleri ise bir gerçektir. Bu kapkara niyetli, sözde
dost ve sözde stratejik müttefik geçinen devletlerin
unuttukları ve göz ardı ettikleri en önemli ayrıntı ise,
Türkiye cumhuriyeti Devletinin her çıkan rüzgârla
dağılacak bir sahra devleti olmadığı, Türk milletinin de
kökleri 5 bin yıl ötelere uzanan ulu ve mazisi
zaferlerle dolu bir millet olduğu hususu…
Türk milletini diğer milletlerin gözünde güçlü ve
heybetli, Türk devletini de sarsılmaz kılan en önemli
unsurların başında aziz milletimizin fıtratı gereği
tarih boyunca mazlumun yanında, zalimin karşısında olma
özelliği gelmektedir.
Dünyanın en ücra köşesinde yaşayan bir topluluk yoktur
ki, kültürel motiflerinin arasında Türk milletinden ve
Türk kültürünün özelliklerinden izler bulunmasın… Çünkü
Türk milleti cihanşümul bir millettir. Bu günlere
gelindiğinde ne oldu da Türk milleti ve Türk devleti
kendi iç meseleleri ile bu kadar uğraşmak zorunda kalan
ve kendi soyundan kendi dilinden, kendi dininden ve
kendi kültüründen olan Türk topluluklarının hayati
meselelerine bile sırtını dönen bir millet ve devlet
haline geldi, getirildi?
Azeri, Türkmen, Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur, Karakalpak,
Kazan, Tatar, Başkurt, Çuvaş, Yakut, Tuva, Hakas ve daha
birçok Türk boylarından bazıları sözde özerklik,
muhtariyet ve bağımsızlık statüleri içerisinde bulunuyor
olsalar da ne yazık ki Rus, Çin, Amerika ve diğer bazı
batılı Türk düşmanlarının dolaylı veya doğrudan
tahakkümleri altında yaşıyorlar.
Emperyalist devletlerin Türk milletine yönelttikleri ve
devamlı surette işbirliği içinde oldukları tek ortak
noktaları, Türk boylarına Türk olduklarını unutturmak ve
onların her birine ayrı bir millet oldukları safsatasını
kabul ettirmeye çalışma girişimleridir. Türk milletini
bekleyen ve Türk milletinin varlığını tehdit eden en
büyük tehlike bu iken, Türkiye’deki hükümet
yetkililerinin Türk kimliğini inkâr ve yok etme
girişimleri bindikleri dalı kesmekten başka bir şey
değildir.
İçinde yaşadıkları şartlar gereği Türkiye’deki siyasi
hareketleri yakından takip eden Türk dünyası ve Türk
toplulukları ise Türkiye hükümetinin bu tutumunu hayret
ve endişe ile izlemektedirler.
Türkiye Türkleri dünyadaki diğer Türk toplulukları ile
yumurta ikizleri gibidirler. Türkiye’nin kaybettiği her
değer Türk dünyasının da kaybı demektir. Bu yüzden
Türkiye’nin bencil davranmaya ve Türk dünyası ile
arasına kalın ve yüksek duvarlar örmeye hakkı yoktur.
Çünkü tarihin Türkiye Cumhuriyeti devletinin üzerine
yüklediği görev oldukça ağırdır. Bu görevden kaçan ve
Türk topluluklarının yaşadıkları bölgelerde özgür,
müreffeh ve milli kimliklerini muhafaza ederek yaşaması
yolunda gayret sarf etmeyen bir Türkiye kendi geleceğini
de tehlikeye sürüklüyor demektir.
Ayrıca, Türk kimliğini reddeden, Türklüğe ve Türkiye’ye
şaşı bakan Türk Cumhuriyetlerinin ve topluluklarının da
emperyalistlerin pençesinden asla kurtulamayacakları,
onların kan kokan nefeslerini her zaman enselerinde
hissedecekleri de inkâr edilemez bir hakikattir.
PEKİN OLİMPİYATLARI BOYKOT EDİLMELİDİR
12.02.2008
Temmuz ayında yapılacak olan 2008 Pekin Olimpiyatlarına
birkaç ay kala dünyanın birçok ülkelerinden ve uluslar
arası insan hakları örgütlerinden yükselen Çin’deki
insan hakları ihlalleriyle ilgili sesler Çin’i ciddi
şekilde rahatsız etmeye başlamış görünüyor.
Oysaki dünyadaki birçok Çin hayranı ve “Kraldan çok
kralcı kesilen” devletler düşünüldüğünde Çin’in rahatsız
olmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Çünkü her geçen gün biraz daha kapitalizmin cezp edici
girdabı içine doğru sürüklenen ve İnsan merkezli
değerlerin tamamını devletin işleyiş mekanizmalarının
dışına çıkartan bir dünya sistemi içerisinde temel insan
hak ve hürriyetlerinin hiçbir anlamı kalmamaktadır.
Aslına bakılırsa Çin’de insan hakları ihlalinden de öte
Çin devleti tarafından pervasızca işlenmekte olan
insanlık suçları söz konusudur. Çin, insanların 18 saat
boyunca hiçbir sosyal haklar söz konusu olmadan ve son
derece sağlıksız şartlar altında sadece ölmeyecek kadar
bir yiyecek karşılığında çalıştırıldığı bir ülkedir.
Çin, Sosyal hak talepleri sokağa çıkanların makineli
tüfek atışları ile katledildiği bir ülkedir. Çin, rüşvet
ve adam kayırmacılığın had safhaya ulaştığı ve sayıları
70 milyonu bulan Çin Komünist Partisi üyelerinin ve üst
düzey görevlilerinin “astığı astık, kestiği kestik”
kabilinden yargısız infazlar yapabildiği ve tam anlamı
ile bir derebeyliğin hüküm sürdüğü bir ülkedir. Çin,
özellikle de Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan gibi
kendi işgali altındaki ülkelerin insanları üzerinde akla
gelebilecek her türlü baskı, zulüm, işkence,
asimilasyon, ekonomik sömürü ve soykırımları uygulayan
terörist bir devlettir…
Çin, Dünyada idamlar konusunda birinciliği hiçbir dünya
ülkesine kaptırmayan, bir yıl içerisinde binlerce kişiyi
zehirli iğne ve ensesinden kurşunlama yöntemi ile idam
eden, “kota dışı” olarak nitelendirdikleri anne
karnındaki bebekleri katleden bir devlettir. İdam
ettikleri insanların organlarını infaz yerinde hazır
beklettikleri “doktor” olarak adlandırılan ama her biri
birer insan kasabı olan vahşiler eli ile oracıkta alarak
para karşılığında Çin’de ve Çin dışındaki ülkelerde
pazarlayan bir devlettir.
Çin, Düşünceyi ifade özgürlüğünün kesinlikle yasak
olduğu, “Yabani Güvercin” adı ile yazdığı bir hikâye
yüzünden bile hikâyenin yazarının(Nurmuhammet Yasin
Örkişi) 10 yıl süre ile hapse atıldığı bir ülkedir.
Çin, inanç özgürlüğünün asla söz konusu olmadığı,
insanların inançları sebebiyle hapislere atıldığı ve
idam edildiği ama okuldan hapishaneye, fabrikalardan,
devlet dairelerine kadar insanlara dinsizliğin mecburi
olarak dayatıldığı, kabul etmemekte ısrar edenlerin
cezalandırıldığı bir ülkedir…
Dünya barışının tesisi yolunda ciddi bir rol oynayacağı
öne sürülen 2008 Olimpiyatlarının ev sahipliği hakkını
Çin’e veren Dünya Olimpiyat Komitesinin Çin konusunda
yeteri kadar bir araştırma yaptırtmadığı, ya da sebebi
bilinmeyen bir şekilde Çin’e bir ayrıcalık tanıdığını
iddia etmek yanlış olmaz… Üstelik Çin hükümeti son
zamanlarda, Pekin Olimpiyatlarına katılacak olan
ülkelerin hükümetleri üzerinde “Çin’de İnsan Hakları
İhlalleri” konulu söylemlerde bulunulmaması yolunda
siyasi baskı politikası uygulamaya başlamış bulunuyor.
Çin’in bu siyasi baskılarına ilk defa boyun eğen ülke
İngiltere olmalı ki, İngiliz hükümeti olimpiyatlara
katılacak olan İngiliz sporculara “Olimpiyatlar politik
bir arena değil. Bu nedenle Çin’de meydana gelen insan
hakları ihlalleri veya uygulanan despotik politikalarla
ilgili yorum yapmam olimpiyat ruhuna aykırı olacak.
Açıklama yaptığım takdirde otomatikman diskalifiye
olmayı kabul ediyorum” şeklinde ifadelerin yer aldığı 32
sayfalık bir doküman imzalattırma hazırlığında. Bu
sözleşmeyi imzalamayan sporcuları ise Çin’e
götürmeyecekler.
Fikri hür, vicdanı, hür, demokrasi aşığı, insan
haklarına saygılı ve gerçek anlamda dünya barışından
yana olan insanların tamamını, Çin devletinin bu despot
tutumunu, Çin’in bu dayatmasına, boyun eğen dünya
devletlerini ve Çin’e hak etmediği halde Olimpiyatlara
ev sahipliği yapma hakkını veren dünya Olimpiyat
komitesini,
protesto etmeye çağırıyorum…
MECLİS İÇİNDEKİ TEPKİSİZLİK
11.02.2008
Ülkemizde bugün yaşanmakta olan siyasi tartışmaların
merkezine Türban konusu oturtuldu. Türban meselesi
Türkiye’de yıllardır var olan ve bir an önce bir şekilde
çözüme kavuşturulması gereken bir problem mi? Evet.
Fakat Türkiye’deki problemlerin tamamı da sadece
türbandan ibaret değildir.
“Bulanık hava”yı seven ve dört gözle fırsat kollayan bir
takım güruhlar fırsattan istifade ile terör örgütü ile
ilgili bir takım söylemleri sistematik olarak
meşrulaştırma gayreti içindeler. Bu durum ya kamuoyunun
dikkatinden kaçıyor, ya da birileri tarafından kasıtlı
olarak kaçırılmaya çalışılıyor.
Türk silahlı kuvvetleri son yıllarda terör örgütüne
karşı yaptığı operasyonlar içerisinde en etkili ve sonuç
almaya yönelik operasyon kararını TBMM nin de onayı ile
bu kış verdi ve hakikaten de 1980’li yıllardan itibaren
adeta Türkiye’ için bir kâbus haline gelen katiller
güruhunun inlerini yerle bir etti. Etmeye de devam
ediyor.
Bu bozgun karşısında paniğe kapılan terör örgütünün
anakentlerdeki uzantıları can çekişen bir canavarın
irade dışı çırpınışlarla etrafına verdiği zarar gibi,
kansızca ve kalleşçe bir ruh hali ile araç kundaklama
eylemleri başlattılar. Diğer yandan terör örgütünün TBMM
çatısı altındaki siyasi destekçileri de terör örgütüne
destek vermek için Türkiye’deki bütün terörist
yandaşlarına çağrılar yaparak kalabalık araç konvoyları
ile dağa çıktılar, ama çıkarken de o güzergâh üzerinde
görev yapan polislere yönelik çok ağır tahriklerde
bulunarak kışkırtıcılık yapmayı da ihmal etmediler…
Ne var ki, terör örgütü savunucularının milletvekili
olma salahiyetlerini kullanarak Türk polisini adeta bir
kuduz gibi dalaması da sonuç vermedi. Çünkü Türk polisi
her türlü tahriklere karşı itidalli ve sabırlı davranma
konusunda eğitimli ve hazırlıklıydı…
Dağa çıkanlar ararsındaki DTP Genel Başkan Yardımcısı
Emine Ayna, “Yapacağımız çağrıların daha anlamlı
olacağı inancı ve beklentisiyle buradayız” diyor. Ama
Türkiye Cumhuriyeti hukukçuları, hükümet yetkilileri ve
ilgili bütün merciler unutmamalılar ki, söz konusu
“canlı kalkan” eyleminin, cani olduğu kesinleşmiş olan
bir suçlunun önüne geçerek “önce benim cesedimi
çiğnemelisin” denilme aymazlığının ötesinde suça ortak
olma ve suçluyu koruma davranışından farklı bir yanı
yoktur…
O halde bu davranışın hukuk kavramı içerisindeki
müeyyidesinin ne olduğunun değerlendirmesini de,
işlerine geldiğinde “bir bardak suda fırtına koparan”
ama işlerine gelmediğinde ise “üç maymun”u oynayan ve
siyah cübbeleri ile soluğu Anıtkabirde alan sözde
hukukçulara ve sözde Atatürkçü geçinenlere değil, ne
pahasına olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti devletinin
bölünmez bütünlüğü için var olduklarının bilincinde olan
gerçek hukukçulara bırakıyorum.
22 Temmuz 2007 seçimleri sonrasında meclise giren ve
pervasızca terör örgütünün gönüllü avukatlığına
soyunanlara, bazı parlamenterler önceleri “terör
örgütüne terör örgütü demiyorlar” diyerek tepki
gösteriyorlardı. Şimdilerde ise, DTP’ li vekillerin
bizatihi ve gırtlaklarını yırtarcasına “PKK bir terör
örgütü değildir” diye bağırmalarına ve yine İmralı’daki
cani başına “sayın” diye hitap etmelerine hiç mi hiç
seslerini çıkartmamaktadırlar.
Demek oluyor ki terör örgütünün meclis içerisindeki
yandaş ve destekçilerinin sistematik dayatmaları
meyvesini vermeye başladı. Bu anlamsız ve “üzerine ölü
toprağı saçılmışlık” ile kim bilir daha nelere şahitlik
edeceğiz? Ben bunları düşünürken ilk aklıma gelen,
meclis çatısı altında kendilerinden zaten olumlu bir
icraat yapmalarını beklemediklerim değil, Türk
milletinin mutlaka meclis içinde olmaları gerektiğine
inandıkları için kendilerine oy vererek meclise
gönderdikleri kişilerin neden tepkisiz kalmakta
oldukları oldu…
Terör örgütünün meclis içindeki siyasi destekçilerinin
arsızlıkları karşısında lal davranan diğer
milletvekillerinin durumlarını rahmetli Mehmet Akif
Ersoy şu mısraları ile ne güzel ifade ediyor:
Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir.”
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
BÜYÜK DAVANIN CÜCE HADİMLERİ
08.02.2008
Kökleri binlerce yıllık bir maziye uzanan Türk
milletinin en kadim ana yurdu olan ve bu gün yarım asrı
geçkin bir zamandır da Çin işgali altında bulunan Doğu
Türkistan’ın istiklal mücadelesinin geçmişten günümüze
kadarki anatomisi dikkatli bir şekilde incelendiğinde
karamsarlığa kapılmak için birçok sebebin olduğu
görülür.
Öncelikle şunun altını çizerek ifade etmek gerekir ki,
Doğu Türkistan’ın haklı mücadelesi, bu mukaddes davanın
ne ölmesini, ne de onmasını istemeyen bir takım zümreler
ve şahıslar tarafından bir türlü arzulanan platformlara
götürülememekte ve böylece bu büyük dava bir kısır
döngünün içerisine hapsedilmektedir.
Doğu Türkistan davasını kendileri için bir sıçrama
tahtası, bir getirim kapısı, bir ayakta durma vesilesine
dönüştüren ve aslında bu davanın bir adım ilerleyip
ilerlememesi ile hiç mi hiç ilgilenmeyen bazı kişiler
ellerinin altındaki ve üzerinde durdukları oldukça geniş
imkânları açıkça heba etmektedirler.
Adeta kendi gölgelerinden bile korkan bu zihniyetin
sahipleri, elerindeki geniş imkânlara rağmen ileriye
dönük ciddi, köklü ve Doğu Türkistan davasının geleceği
hususunda istikbal vadeden çalışmalar ve faaliyetler
yapmak yerine “benden sonra tufan” hainliği içinde
günlerini gün etmektedirler.
Her gün yeni bir “elbise” içerisinde görünmeyi,
birilerinin borazanlığını yapmayı marifet sayarak
sığıntılıklarını ve çığırtkanlıklarını pervasızca
sürdüren bu kişiler Doğu Türkistan halkının haklarını
açıkça gasp etmektedirler. Bilindiği gibi Doğu Türkistan
davası 40 milyon Müslüman Türk’ün istiklallerine kavuşma
davası olup, birkaç goygoycu ve gürültücünün saltanat
sürmesi için ortaya konulmuş bir mahfil değildir.
Doğu Türkistan davası uzun soluklu ve ulvi hedefe ulaşma
konusunda her an her türlü sürprizlere açık bir
yolculuktur. Ama bu yolun yolcularının kişilik sahibi,
sabırlı, metanetli, ne istediği ve ulaşılmak istediği
hedef konusunda kararlı, oraya-buraya payanda olmayan,
şahsi çıkarları için Doğu Türkistan davasını kullanmayan
kişiler olmaları gerekir.
Doğu Türkistan davasının gelecek nesiller tarafından da
daha güçlü, bilinçli ve etkili bir şekilde
sürdürülebilmesi için elit nesiller yetiştirmek olmazsa
olmaz bir mecburiyettir. Ama bu elit nesilleri
yetiştirmek için de ferasetli, bilgili, fedakâr,
güvenilir ve şahsiyet sahibi kişilerin vazife ifa
etmeleri gerekir.
Ömürleri boyunca bir kitap okuma tahammülü
gösterememiş, hiçbir araştırma yapmamış, bir büyük
davanın dünü, bu günü ve yarını hakkında kulaktan dolma
olmayan, oradan buradan aşırmadığı ve tamamıyla
kendisine ait olan hiçbir fikri bulunmayanlar, kutsal
Doğu Türkistan davasının yürütüleceği yol üzerinde koca
bir engel teşkil etmekten başka bir işe yaramazlar…
Doğu Türkistan Türklerinin görüş ve maksatlarına tamamen
mugayir, Türk milletinin karakteristik özelliklerine
tamamıyla tezat teşkil eden ısmarlama, metotlarla hedefe
ulaşmak ise, asla mümkün değildir.
İnsan yetiştirme merkezli olmayan sözde gayretlerin
hepsi “havanda su dövmek” ile eş anlamlıdır. “Bu güne
dek şu kadar burs temin ettik, bu kadar da öğrenci
okuttuk” diyenler arkalarına bir dönüp bakacak olurlarsa
acı gerçeği bütün çıplaklığı ile göreceklerdir ki, Doğu
Türkistan davası yolunda ciddi olarak kaygılanan, okuyan
araştıran, konuşan ve yazan bir elin parmakları kadar
dahi insan bulamazlar.
Bu konuda söylenecek ve söylenmesi gereken daha çok
mevzuların olduğu ve çözümünün de bütün Doğu Türkistan
Türklerinin olabildiğince milli meselemizle yakından
ilgilenmeye başlaması ile mümkün olacağı
unutulmamalıdır. Doğu Türkistan davasının bir takım
şahsi çıkar düşkünlerine ihale edilerek sonuç beklemek,
davanın başarıya ulaşmasının Doğu Türkistanlılar eli ile
çıkmaza sokulması anlamına gelecektir… Ama bütün
olumsuzluklara rağmen Doğu Türkistan Davasının başarıya
ulaşması konusunda asla karamsar da değiliz…
TÜRKLERE KARŞI RUS IRKÇILIĞI HORTLADI
07.02.2008
1990’lı yılların başında eski Sovyetler Birliği’nin,
“Glastnost” ve Perestroika” söylemleri ve icraatları
sonucunda dağılmış olmasını müteakip dünya genelinde ve
özellikle de 70 yıl boyunca Rus Hegemonyası altında
yaşamak zorunda kalan Batı Türkistan Türkleri arasında
haklı bir sevinç yaşadılar.
Çünkü onlarca yıl boyunca Rus zulmünün vahşetini
iliklerine kadar hisseden Batı Türkistan Türkleri için
bağımsızlıklarını ilan etme yolunda çok önemli bir kapı
aralanmıştı. Beklenen oldu ve Batı Türkistan Türkleri
art arda bağımsızlıklarını ilan ederek hür dünya
devletleri arasındaki yerlerini aldılar.
Fakat bütün bunlara rağmen feraset sahibi tarihçileri,
bilim adamlarını, siyasetçileri ve de devlet adamlarını
kaygılandıran da bir durum söz konusu idi. O da
Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında Türk
soyluların kendi devletlerini kurmalarıyla beraber Rusya
topraklarında ve Türk Cumhuriyetleri içerisinde kalan
Slav asıllılar arasında Slav Irkçılığının hortlaması…
Birçok siyasi yorumculara göre Rusya bundan sonraki
süreçte(1990 sonrası) özellikle de Türkler için daha
tehlikeli ve daha tehditkâr bir devlet haline gelme
sürecine giriyordu. Nihayet bu günlere gelindiğinde Slav
ırkçılığının ve şovenizminin saldırıları sonucu
hayatlarını kaybeden Türklerin sayısında ciddi
artışların olduğu da gözlenmeye başlandı
Tacikistan’ın Rusya’da görevli Büyükelçiliğinin verdiği
bilgilerden anlaşıldığına göre sadece 2007 yılı
içerisinde Tacikistan’a 356 Tacikistanlının cenazesi
gönderilmiş. Bunların birçoklarının Rus ırkçılarının
saldırıları sonucu hayatlarını kaybedenler olduğu
bildiriliyor.
Tacikistan İnsan Hakları Teşkilatının bildirdiğine göre,
Rusya’da ırkçı suç örgütleri tarafından çok sayıda
Tacikistanlının saldırılara uğramalarında hissedilir bir
artış meydana gelmiş bulunuyor. Aynı zamanda Tacik,
Özbek Kırgız, Kazak ya da diğer Türk soylu işçilerin
hepsi de sık sık Slav ırkçılarının saldırılarına maruz
kalmaktadırlar.
Yine Amerika’nın Sesi Radyosunun verdiği habere göre, bu
yakınlarda Rusya’nın Omsk bölgesindeki bir iş yerinde
çalışmakta olan bir grup Özbek işçi iki Rus ırkçısının
tehdit yolu ile para isteme zorbalığı ile karşılaşmış
olup, bu iki Rus’un çıkan kavga sırasında ölmesinden
sonra Özbek işçiler uzun süreli hapis cezasına
çarptırılmışlardır.
Özbek, Tacik Kırgız, Kazak ve diğer topluluklar Rusya’da
can güvenliklerinin olmadığını ve her an ırkçı
saldırılarla karşı karşıya kaldıklarını ve ırki
aşağılanmalarla karşılaşmakta olduklarını
söylemektedirler.
Rus basınında yer alan haberlerde “dazlaklar” olarak
bilinen ırkçı gençlerin sayılarında her geçen gün ciddi
bir atışın söz konusu olduğu ve bu aşırı ırkçı güruhun
özellikle de orta Asya bölgesinde yaşayan Türk ırkına
mensup halklara karşı adeta bir savaş başlattıkları
bildirilmektedir.
Ayrıca Kafkasyalılara, Çinlilere ve diğer siyah saçlı
esmer tenli bütün halklara karşı saldırılarda bulunarak
onların tamamını taciz ve tehdit etmekte oldukları da
görgü tanıkları tarafından anlatılmaktadır.
Şu anda Rusya’da 5 milyon civarında Özbek, 1 milyon
civarında Tacikistanlı ve 500 binden fazla da
Kırgızistanlı ve diğer boylardan da çok sayıda insan ne
yazık ki, geçimini temin edebilmek için Rusya’da
çalışmak zorunda kalmıştır.
Rusya’daki ırkçı dazlaklar ise, Rusya’da bulunan ve
Slav ırkına mensup olmayanları “işgalci” olarak
değerlendirerek ülkeyi terk etmelerini istemektedirler.
Bu gün Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerindeki
Parlamenterlerin arasında çok sayıda Slav asıllıların
olduğu düşünülürse, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini
büyük bir tehdit ve tehlikenin beklediğini
söyleyebiliriz…
TERÖRÜN GÜÇ KAYNAĞI AB ÜLKELERİ VE ABD’DİR
05.02.2008
İşte birilerinin rüyalarını süsleyen ve onlara göre,
aralarına dâhil olunamadan bir dünya devleti
olunamayacağına inanılan AB ve ona üye ülkelerden birisi
olan Yunanistan… Gerçi “al birini vur ötekine” Çünkü AB
üyesi ülkelerden hiç birinin Türkiye’nin bu Hıristiyan
ittifakına üye olmasını istemedikleri gibi, hiçbiri de
gerçek anlamda Türkiye ve Türk milletine dost
değildirler.
Bunu her zaman yazan ve söyleyenlerden biri olarak
sonuna kadar da bu iddialarımın arkasında olacağım…
Son günlerde ülke genelindeki görsel ve yazılı
basınımızda da geniş çaplı olarak yer alan bir haber,
birçok “dinler arası diyalogcu” nun ve bir takım
yanlışlarda ısrarcı ve inatçı davranan bazı ferasetsiz
siyasetçilerin suratlarının ortasına inen şiddetli bir
şamar yerine geçti.
Terör örgütünden kaçarak güvenlik güçlerimize teslim
olan Kerim Kod adlı A.P. ve onun eşi Berfin kod adlı
R.Y. adlı terör örgütü mensuplarının itirafları arasında
özellikle de Yunanistan ile ilgili bölümler oldukça ilgi
uyandıracak türdendi.
İtirafçıların söylediklerine göre, Yunanistan’da bulunan
Lavriyon kampında Terör örgütü üyelerine Yunanlılar
tarafından füze eğitimi veriliyor. Üstelik bu kamp Yunan
resmi makamlarınca “mülteci kampı” olarak açılan bir
kamp ve buranın kontrolü ve sorumluluğu Yunan
hükümetinin elinde bulunuyor.
Terör örgütünün en büyük güç kaynağı merkezi bazı Avrupa
ülkeleri ve Amerika’dır. Özellikle kendilerine finansman
sağlamak için kullandıkları ana kaynak, terör örgütü
tarafından Avrupa ülkelerinde yasal yollarla kurulan ama
içerisinde farklı faaliyetler sürdürülen sivil örgütler
olup, bu örgütlerin Avrupa, Amerika ve diğer batı
ülkelerinin bazılarındaki dağılımı ve sayısı ise hiçte
azımsanmayacak oranlarda.
Almanya’da 187 dernek çatısı altında faaliyet gösteren
terör örgütü yanlıları ve örgütün Avrupa’daki yakınlık
duyarları, Türkiye’den kaçıp giden yandaşlarına siyasi
sığınma sağlanmasında büyük ölçüde yardımcı
olmaktadırlar. Bu sadece Almanya ile sınırlı kalmayıp,
Avusturya’da 10, Belçika’da 6, Fransa’da 23, Hollanda’
da 12, İspanya’da 1, İngiltere’de 10, İsveç’te 20,
İtalya’da 2, Yunanistan’da 6 ve ABD’ de ise, 13 dernek
çatısı altında meşru levhalar arkasında gayri meşru
faaliyetlerini rahatça sürdürmektedirler.
Bu dernekler vasıtasıyla yeni örgütlenmeler yapmakta,
illegal yollarla da uyuşturucu ticareti, örgüt adına
haraç toplama, örgüt propagandası yapma ve örgüte yeni
üye kazandırma konusunda çok yaygın faaliyetler
içindedirler.
Ne yazık ki, söz konusu Avrupa ülkeleri, bazı batılı
devletler ve ABD, Türkiye’deki etnik kışkırtıcılıklardan
kendilerine siyasi çıkar sağlama çabası içerisinde kendi
bünyelerindeki terör örgütü yandaşlarına ellerinden
geldiğince kolaylıklar sağlamakta ve birçok yasa dışı
faaliyetlerine de göz yummaktadırlar.
Terör örgütünden kaçan itirafçıların çoğunun
ifadelerinin çok önemli bir ortak noktası, zaman zaman
bazı Avrupa ülkeleri siyasi ve askeri yetkililerinin
örgüt kamplarını ziyaret ederek terör örgütünün
elebaşları ile görüşmeler yaptıklarını söylemleridir.
Hatta Kerim kod adlı A.P. isimli teröristin
itiraflarında yer alan ve 2000 yılında üniformalı
Amerikan askerlerinin KDP yetkililerinden oluşan 6-7
araçlık bir konvoyla Hinera kampına gelerek Murat
Karayılan’la görüşmeleri de oldukça düşündürücü bir
durum.
Ayrıca Berfin kod adlı R.Y. isimli teröristin de
anlattığına göre de, 2001 yılında BM örgütünden bir grup
Kandil bölgesi Akuyan alanında terör örgütü üyeleri ile
görüşmeler yapıyor, sorular soruyor ve çekimler
yapıyorlar…
Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkün ama Türkiye’nin bu
türlü iki yüzlülüklere gereken cevabı zamanında etkili
ve en uygun bir biçimde, vermek yerine ABD’nin
lütfettiği(!) BOP ’un Eş başkanlığı içinde adeta mest
olunması ve AB’ye üyelik uğrunda inanılmaz derecede
milli, manevi ve maddi tavizler verilmesi daha da vahim
bir durumdur… İşte AB ülkeleri, işte ABD ve işte onların
besleyip palazlandırarak üstümüze salmakta oldukları
kana susamış terör örgütü…
Demirperde Ülkesi İle Demokratik Ülke Arasındaki Fark
02.02.2008
Demirperde ülkeleri ile demokratik sistemle idare edilen
ülkeler arasındaki en belirgin fark, insanların
kendilerini devamlı surette baskı altında ve tedirgin
hissetmeleri ile bir diğer ülke insanlarının mutlu,
tasasız, müreffeh, özgür ve yaşamlarının her anında
kendilerini güvende hissetmeleridir.
Ben bir Doğu Türkistanlı olarak, Çinli işgalciler
tarafından bir gece yarısı kapısı menteşelerinden
sökülerek ve paramparça edilerek evlere yapılan
baskınların dehşetini iliklerine kadar hisseden,
farkında olmadan münasebet kurduğu, selamlaştığı bir
“zanlı” yüzünden günler ve geceler boyu işkenceler
altında sorgulanan ve zorunlu itiraflarda bulunmak
mecburiyetinde bırakılan insanların çocuklarındanım.
Ben, gündüz vakti iş yerine gelen bir grup asker ya da
polisin “filanca sen misin?” sorusunu sorduktan sonra
kişiye “benim” ya da “ben değilim” deme fırsatı bile
vermeden ellerine kelepçe ve ayaklarına da pranga
takılarak derdest edilip şehir halkının şaşkın ve
tedirgin bakışları altında götürüldüğü ve bir daha
kendisinden haber alınamadığı bir ülkenin
insanlarındanım…
Ben, geçmişteki bir dost meclisinde
aynı çatı altını birkaç saat paylaşmış olduğu
bazı kişiler sebebiyle insanların yıllar sonra “senin
‘o’ kişi ile münasebetin neydi?” Mevzulu ağır
sorgulamalarla karşılaştığı bir ülkenin insanlarındanım.
Ve ben, yapılan psikolojik baskılar sebebiyle adeta
cehennemde yaşar gibi bir hayata mahkûm edilen
insanların ülkesindenim…
Bu ve benzeri misalleri daha da çoğaltmam mümkün. Çünkü
Doğu Türkistan şu anda Komünist Çin işgali altında
bulunan ve temel insan hak ve hürriyetlerine zerrece
saygısı olmayan diktatörlerin idaresinde olan bir
ülkedir…
Buradan yola çıkarak benim asıl gelmek ve vurgu yapmak
istediğim nokta ise, demokratik hukuk devletlerinde
hükümet ve devlet birimleri tarafından, suçlu oldukları
ya da suçlularla işbirliği yaptıkları sabit olmayan
insanların hak etmedikleri bir şekilde tedirginlik içine
düşürülmemesi gerektiğidir…
Güvenlik güçlerinin, bağlı oldukları merkezlerden
aldıkları emirler doğrultusunda yapacakları bazı gece
yarısı operasyonları büyük ölçüde haklı operasyonlar
olabilir. Fakat söz konusu operasyonlar sırasında ev
kapılarının balyozlarla kırılarak içeri girilmesi
çevredeki halk üzerinde ve özellikle de çocuklar
üzerinde hafızalardan asla silinmeyecek izler bırakacak
ve bilhassa çocukların ciddi ve hayatları boyunca
unutamayacakları ruhsal sarsıntılar yaşamalarına sebep
olacaktır.
Demirperde ülkelerindeki diktatörlerin ülke halkına
yaşattıkları en büyük facialardan biri işte bu türlü
yöntemler kullanmalarıdır. Demokratik ülkelerde gücünü
halktan alan devlet yönetiminin farkı ve gücü, yapılması
zaruri olan bir operasyonu en zararsız bir biçimde ve
ülke halkını tedirginliğe sürüklemeden yapabilme
kabiliyetine ve yöntemlerine sahip olmasıdır.
Devlete karşı suç örgütü oluşturdukları sabit görülenler
elbette ki hak ettikleri cezalara çaptırılacaklar ve
gereği yapılacaktır. Yapılmalıdır… Ama diğer insanların
farkında olmayarak yaşamlarının bir safhasında bu
kişilerden her hangi biri ile karşılaşmış, konuşmuş ve
selamlaşmış olabileceklerini düşünerek tedirgin olmaları
da devlet tarafından mutlaka bir şekilde önlenmelidir.
Sokaktaki her kese adeta potansiyel birer zanlı gözüyle
bakmak ancak Demirperde ülkelerinde rastlanabilecek bir
davranıştır. Devletin görevi, haklıyı haksızdan kesin
olarak ayırabilecek istihbarat çalışmaları yapmak ve
aşırı patırtı ve gürültülerden uzak bir şekilde aldığı
kişilere de hukukun gerektirdiği cezaları vermektir.
Devletin görevi, tahmin üzerine insanları evlerinden ve
iş yerlerinden alıp götürerek her türlü yöntemlerle
yaptıkları sorgulamalar sonunda günler ve aylar sonra
“sen masummuşsun” diyerek hiçbir şey olmamış gibi
insanları kendi çoluk-çocuklarına ve yaşadıkları çevreye
rezil ettikten sonra salıvermek değildir. Olmamalıdır…
Çünkü Demokratik bir Hukuk devletini bir Demirperde
ülkesinden ayıran en önemli farklılık buradadır…
ÇİN İLE “MASAYA OTURMA” HEVESLİLERİNE!
01.02.2008
Özgürlük mücadelesi veren milletlerin, mücadelenin her
alanında son derece kararlı bir duruş sergilemeleri ve
önlerine koydukları hedeflerine de ne tür mücadele
yöntemleri ile ulaşmayı istedikleri hususunda da zihin
bulanıklığı içinde olmamaları gerekir.
Bilindiği gibi Doğu Türkistan’da ve dünyanın birçok
ülkelerinde Doğu Türkistan’ın Çin işgalinden bir an önce
kurtarılması için imkânlar nispetinde bir mücadele
verilmektedir. Ama ne yazık ki, bu mücadelede varılmak
istenen hedef konusunda savsaklayan ve tutarsızlıklar
sergileyenler ulvi hedefe ulaşma sürecini zora
sokmaktadırlar.
Oysaki Doğu Türkistan Türklerinin ulaşmak istedikleri
tek hedefin kayıtsız şartsız tam manasıyla İstiklal
olduğu kamuoyunun malumudur.
Son zamanlarda bazı kişiler işgalci Çin ile masaya
oturmaktan, Doğu Türkistan’daki yaşam standartlarının
iyileştirilmesinden, insan hakları ihlallerinin sona
erdirilmesinden, bunlar sağlandığı takdirde Doğu
Türkistan’ın zenginliklerinin Çin ile
paylaşılabileceğinden vs. gibi abuzambak sözler sarf
ederek zihin bulanıklığına yol açmaktadırlar.
Bu aymazlık içindeki güruha öncelikle Çin ile masaya
oturmanın ne anlama geldiğini hatırlatmak gerekir.
1- Siyasi, askeri ve iktisadi güç eşitsizliği içerisinde
düşman güçlerle nasıl masaya oturulabilir?
2- Çin işgalcileri ile masaya oturmanın şartları ve
gerekli olan güç dengeleri sağlanamadığı halde bu
safsatayı ortaya atanlar Çin ile gizli anlaşmalar mı
yapmışlardır?
3- Doğu Türkistan Türkleri arasında Çin’in terörist bir
devlet olduğu hususunda çok ciddi ve yaygın bir fikir
birliği söz konusu iken, teröristlerle masaya
(Pazarlığa)oturmak dünyanın neresinde görülmüştür?
4- İşgal altındaki Doğu Türkistan’da insan hakları
ihlallerinden söz etmek, “Biz sizin bize tanımış
olduğunuz ‘Sinkiang Uygur Özerk Bölgesi’ statüsünü kabul
ediyoruz. Yeter ki siz var olan bir takım insan hakları
ihlallerini izale edin” anlamı taşımıyor mu?
5-“Gerekli iyileştirmeler yapılırsa Doğu Türkistan’ın
sahip olduğu kaynakları Çin ile paylaşabiliriz” diyenler
kendilerine dedelerinin miras bıraktığı soğan tarlasının
gelirlerini mi Çin ile paylaşabilecekleri
söylemektedirler? Vs., vs., vs…
Ortalarda Doğu Türkistan davasını hizmet ettikleri
iddiası ile dolaşan ve yukarıdakine benzer hezeyanlar
içinde olanlara, Doğu Türkistan’ın başlıca liderlerinden
olan ve bütün hayatları boyunca istiklal talebinden
başka bir talepte bulunmayanların 1955 yılında Çin ve
Rus emperyalistlerine karşı yayınladıkları Bildirgeyi
bir defa daha hatırlatıyor ve ayaklarını denk almalarını
salık veriyorum:
|