|

GÜNLÜK GAZETE
Mehmet Emin Batur'un Günlük
Makaleleri
MART-2008
KKTC ve Türk
Silahlı Kuverlerinin
Kararlılık Mesajları
31.03.2008
Kıbrıs,
uzun yıllardan beri bir türlü suların durulmadığı,
Kıbrıs Türkleri de İngiliz, Rum, ABD’ ve daha başka
batılı devletlerin hışmına ve düşmanlıklarına maruz
kalmış olan bir halktır.
1900’lü
yılların başlarından itibaren Kıbrıs Türklerine yönelik
Rum saldırıları her geçen gün biraz daha da arttı.
Onlarca Türk köyleri yakıldı, yıkıldı, Türk halkı da ne
yazık ki, sözde modernleşen ve küreselleşen dünyanın
gözleri önünde hunharca ve vahşice katledildiler…
Bu
zulümler, 1974 yılında Türkiye’nin adaya askeri çıkartma
yapması ile büyük ölçüde son buldu. Türk Silahlı
Kuvvetleri şehitler vermek pahasına Kıbrıs Türklerinin
rahat bir nefes almasını sağladı.
Türk
Silahlı Kuvvetleri, KKTC’nin hangi fedakârlıklarla
kurulduğunu bütün benliğinde hisseden bir kurum olması
sebebiyle hiçbir zaman Türkiye’yi AKP hükümeti gibi bir
“kambur” olarak algılamamış ve her zaman Kıbrıs
Türklerinin ve Kıbrıs’ın Türkiye ve Türk milleti için ne
kadar büyük ehemmiyete sahip olduğuna vurgu yapmıştır.
Zamanın
Genel Kurmay Başkanı olan Orgeneral Hilmi Özkök Paşa
Kıbrıs için, ”Kıbrıs sadece Kıbrıslı soydaşlarımızın
bir meselesi değildir. Türkiye'nin güvenliği de söz
konusudur. Kıbrıs'ın Türkiye'nin güvenliği ile ilişkisi;
Türkiye'ye olan mesafesi ile açıklanacak kadar yüzeysel
değil, daha çok Doğu Akdeniz’deki hak ve
menfaatlerimizin korunması ile ilişkilidir.”
Demiştir.
Şu andaki
Genel Kurmay Başkanımız Orgeneral Büyükanıt’ ta son KKTC
ziyaretinin sonunda adadan ayrılmadan önce “Kıbrıs
şu anda egemen bir devlettir. Sorumlu olduğumuz bölgeden
asla geri adım atmayacağız. Türk askerinin geri
çekilmesi için sadece anlaşma yetmez. Türk askeri
sorumlu olduğu bölgeden, Kıbrıs Türk'ü tam güvende
olmadan geri çekilmeyecek” diyerek politikacıların
sahip oldukları fikirlerin tam aksine Kıbrıs Türklerinin
ve Türk milletinin yüreğine su serpmiştir.
Fakat
KKTC’ kurulduğundan bu güne kadar Türkiye hükümeti
tarafından Türkiye’nin sırtında bir “kambur”muş gibi
muamele gördüğü dönem AKP hükümeti dönemi olmuştur.
Bütün bir
2004
yılında, bütün ömrünü Kıbrıs Türklerinin hürriyeti ve
Kıbrıs’ın bağımsızlığı için sarf eden büyük devlet adamı
muhterem insan Rauf Denktaş’ın Türkiye’de görüşmeler
yaparak KKTC hakkında bilgilendirme turları sürdürdüğü
bir sırada “Türkiye’ye gelip de, benim halkımın
kafasını bulandırma!... Git, kendi halkına konuş!”
diyecek kadar KKTC yi ve onun yılmaz savunucusu olan bir
milli mücadele kahramanını yalnızlığa terk etmeye
yönelik
açıklamalar yapan tek
başbakan da Recep Tayip Erdoğan olmuştur.
Yine,
2004’ün Nisan ayında Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Sayın
Denktaş’tan ve faaliyetlerinden haz duymadığının işareti
olarak, Rauf Denktaş’ın Genel Kurul’da yapacağı
konuşmayı dinlemekten kaçınmış, Denktaş’ın konuştuğu
saatlerde Türk-İş Genel Merkezini ziyaret etmeyi tercih
etmişti…
Son
dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti hükümeti yetkililerinin
KKTC konusunda beylik söylemlerde bulunmanın dışında bir
girişimde bulunmadıkları oldukça dikkat çekicidir. İşte
böyle bir dönemde, Genel Kurmay başkanımız Sayın
Orgeneral Büyükanıt Paşanın KKTC’ye yaptığı ziyaret ve
orada yapmış olduğu konuşmalar, küresel güçler
tarafından Orta Doğuda Türkiye’nin önüne konulan
“Satranç Tahtası” üzerinde Türkiye’nin birkaç
hamleyi birden yapabileceğinin de bir göstergesi
olmuştur…
Türk
milletinin ilelebet güvenlik içinde var olacağının
teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri! İyi ki varsın…
Gerek Türkiye Türkleri ve gerekse de KKTC Türkleri senin
varlığınla gurur duyuyor…
Tibet’teki Olaylar Doğu Türkistan’a da sıçrıyor
29.03.2008
Çin
işgali altındaki Tibet’te meydana gelen özgürlük yanlısı
hareketler birkaç haftadır artarak devam ediyor.
Dolayısıyla da bu konu dünya basın ve yayın organlarında
geniş çaplı olarak yer almaktadır. Tibet olaylarının bir
türlü sakinleşme sürecine girmemesine, Çin işgal
güçlerinin bu olayları bastırmada kullandıkları aşırı
şiddet yöntemleri sebep olmaktadır.
Dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Tibetliler ve
Tibetlilerle aynı kaderi paylaşan Doğu Türkistan
Türkleri müşterek protesto eylemleri
gerçekleştirmektedirler. Avrupalıların da Tibet
olaylarına yakın ilgi gösterdiği gözlenmektedir. Öyle
ki, Tibet’in Nobel ödülü sahibi ruhani lideri Dalay Lama
ile Çin hükümet yetkilileri arasında bir görüşme
yapılmasının zaruretinden söz eden batılı ve Amerikalı
devlet adamları bile ortaya çıktılar. Bu teklife Dalay
Lama nasıl bakar bilinmez. Ama bilinen bir husus var,
Dalay Lama dünya devletlerinin tesis etmesi ile böyle
bir görüşmeyi kabul etse bile Tibet halkının bağımsız
olmanın dışında başka bir talebinin olmadığı ve başkaca
bir dayatma veya sözde iyileştirmeleri asla kabul
etmeyeceği…
Tibetliler Budist inancına sahip olmalarına rağmen
Tibetlilerin içinde bulundukları durumu en iyi
anlayanlar Doğu Türkistanlılardır. Çünkü yaklaşık 50
yıldan fazla bir zamandır Doğu Türkistanlılar da tıpkı
Tibetliler gibi işgalci ve emperyalist Çin’in akıl almaz
işkence, baskı, zulüm, sürgün ve asimilasyon
politikalarına maruz kalmaktadırlar.
Tibetli bir grup rahibin, dünya barış ve huzurunun
tesisinde büyük rol oynayacağı düşünülen ve bu alanda
katkı yapacağına inanılan 2008 Dünya Olimpiyat
müsabakalarının, dünyada en çok insan hakları
ihlallerinin yaşandığı Çin’de yapılmasının yanlışlığına
dikkat çekmek istemeleri bugün yaşanan kargaşa ortamına
sebep oldu.
Tibetli rahiplerin bu protesto eylemine izin vermek
istemeyen Çin işgal güçlerince bu Tibetlilerden
bazılarının katledilmesi ve bazılarının da tutuklanarak
alınıp götürülmesi bütün Tibetliler tarafından protesto
edilmeye başlandı.
Tibet’in sürgündeki hükümet yetkililerinin
açıklamalarına göre şu ana kadar Çinliler tarafından
yüzlerce Tibetlinin hunharca katledildiği ve yine
sayısız insanın da tutuklandığı öğrenildi. Bu durum şu
anda Çin’in bazı bölgelerinde yerleşik bulunan
Tibetlilerin de sokak gösterileri ile devam ediyor.
Tibet’te meydana gelen bağımsızlık yanlısı hareketlere
Doğu Türkistan’da da yer meydana gelen bazı olaylar da
eklenince işgalci Çin hükümeti şu anda tam bir panik
yaşamaya başlamış bulunuyor.
Yeni
Zelanda’da çıkmakta olan “Shoudou Huawen Baw” adlı bir
gazetede 24.03.2008 günü Ürümçi’de saat 6 civarında 910.
, 17. ve 2. hat yolcu otobüslerinde patlamalar meydana
geldiği, ancak bazı Çin ajanslarının bu haberleri
yalanlamalarına rağmen RFA görevlilerinin Ürümçi’deki
birkaç otele telefon ederek aldıkları bilgilerden söz
konusu patlama haberlerinin gerçek olduğu öğrenilmiş
bulunuluyor.
Çin
işgal yönetimince bir türlü önlenemeyen Tibetlilerin
bağımsızlık yanlısı gösterilerinin, adeta barut fıçısı
durumundaki Doğu Türkistan’a da sıçraması halinde Çin’in
başı epey ağrıyacak…
Çin
artık “mızrağı çuvala sığdırtamamaktadır.” Bu güne kadar
gizlemeye çalıştıkları insanlık dışı uygulamaları bu
günlerde meydana gelen Tibet olayları ile iyice açığa
çıkmış bulunuyor. Yıllar yılıdır Doğu Türkistan
Türklerinin dünya kamuoyuna anlatmaya çalıştıkları Çin
mezalimine, ekonomik çıkarları ağır basan bazı devletler
şüphe ile bakarlarken aynı feveran bu günlerde
Tibetlilerden de yükselince yüzlerini bir nebze olsun
Çin’e çevirdiler ve Çin’i kınayan açıklamalar yapmaya
başladırlar.
Öyle
görünüyor ki, artık “güneşin balçıkla sıvanması” mümkün
değil. Son yıllarda Çin müstemlekeciliğinin gerçek yüzü
bir defa daha kendisini göstermeye başladı… Bütün
bunlara rağmen Çin ile yapılacak ticareti düşünerek
Çin’in işlemekte olduğu insanlık suçlarını görmezlikten
gelenlere yuh olsun…
Doğu Türkistan’da kaygı Verici Depremler Oluyor
26.03.2008
Çin’in 1949 yılından beri işgali altında tuttuğu Doğu
Türkistan konusundaki endişeleri son yıllarda artmaya
başladı. Çünkü dünyanın dört bir yanında Doğu
Türkistan’ın istiklali için verilmekte olunan
mücadeleler dünya kamuoyu tarafından ilgi ve kabul
görmeye başladı. Bu durumdan dolayı da işgalci Çin
devleti huzursuzlaşmaya, telaşa ve paniğe kapılmaya
başladı.
Çin’den Doğu Türkistan’a ve Doğu Türkistan’dan da Çin’e
insan transferi yapmak suretiyle Doğu Türkistan nüfusunu
azınlık duruma düşürerek tamamen yok etme amaçlı
politikalarını sürdürüyorlar. Diğer yandan da eğitim ve
öğretimi anaokullarından başlayarak Çinceleştirmek
suretiyle Türk çocuklarını birer Çinli gibi yetiştirme
uygulaması başlattılar. Şu anda özellikle de Doğu
Türkistan’da bu güne kadar en çok milli ayaklanmaların
meydana geldiği bölgelerde olmak üzere farklı ve daha
ağır bir asimilasyon, baskı ve sürgün politikaları
uyguluyorlar.
Son
zamanlarda edinilen bilgilere göre, bütün Doğu Türkistan
genelinde 7 vilayette açılan “Çift dilde Anaokulu” adı
altındaki melanet yuvalarında sayıları 140 binden fazla
körpecik Doğu Türkistanlı okul öncesi çocuklarına
kasıtlı ve sistemli olarak Çin dili öğretmeye başlamış
bulunuyorlar.
Velhasıl Doğu Türkistan’ı bir an evvel tam olarak bir
Çin ülkesi yapabilmek için her türlü insanlık dışı
uygulamaları dünya kamuoyunun gözleri önünde pervasızca
icra etmektedirler…
Bilindiği gibi işgalci Çin devleti 1964 yılından beri
Doğu Türkistan’ın Lopnor bölgesinde bu günlere kadar
50’nin üzerinde yeraltı ve yer üstü nükleer denemeler
yapmaktadır. Bu yüzden de Doğu Türkistan’da nükleer
denemelerin yapıldığı bölgelerde ve civarında çevre
dengesi bozulmuş, yeni doğan çocuklarda sakat doğum
oranı artmış, sebepsiz ölümler ve nedeni bilinmeyen
kanserojen hastalıklar çoğalmıştır. Tabii ki bu Türklere
yöneltilen soykırımların bir ayağı…
Her
nedense son 10 yıl zarfında Doğu Türkistan’da şiddetli
derecede depremler de meydana gelmeye başladı. Bazı
strateji uzmanlarının yorumlarına göre bu depremlerin
doğal olarak meydana gelen depremler olmaması ihtimali
kuvvet kazanıyor. Çünkü 1900’lerin başında Sırp asıllı
Amerikalı Nicola Tesla adında bir bilim adamının, düşük
frekanslı elektromanyetik ısınımla yüksek enerji
transferi yapan bir teknik geliştirdiği biliniyor. Bu
Tesla makinesi vasıtasıyla oluşturulan elektromanyetik
alan sayesinde de yeraltında biriken enerjinin istenilen
bölgeye yönlendirilebildiği de düşünüldüğünde Doğu
Türkistan’da da söz konusu depremlerin kasıtlı olarak
meydana getirilmiş olunabileceği ihtimali her zaman
vardır.
Özellikle de Hoten’in Çira, Keriye ve Lop bölgelerinde
7. 3 şiddetinde meydana gelen son depremin, Türk
dünyasının ve Doğu Türkistan Türklerinin Bahar
Bayramı, Ergenekon ya da “Erkin Kün” yani
“Özgür Gün” olarak kutlamaya hazırlandıkları 21 Mart
gününde meydana gelmiş olması oldukça düşündürücüdür.
Bu
deprem sonunda ne yazık ki, yine 2200 ev yıkılmış, 300
civarında Doğu Türkistanlı hayatını kaybetmiş ve
binlerce insan da yaralanmıştır(Doğu Türkistan
Enformasyon Merkezi).
Zaten yarım asırdır hiçbir mamurlaşma görülmeyen ama
bütün zenginlik kaynakları gasp edilerek Çin’e kaçırılan
Doğu Türkistan halkı her deprem sonrasında gerekli
yardımları da alamadığı için binlerce insanını da salgın
hastalıklar, barınaksızlık ve açlık sebebiyle
hayatlarını kaybetmektedirler.
Dünya insan hakları örgütlerinin ve BM örgütünün ilgili
komisyonlarının Doğu Türkistan’da son 10-15 yıl zarfında
meydana gelen depremlerin sebeplerini araştırmak üzere
bölgeye özel teknik araştırma ekipleri göndermeleri
elzem hale gelmiştir. Bunun yapılmasını umuyor ve
bekliyoruz. Eğer buna Çin devleti tarafından izin
verilmeyecek olursa bilinmelidir ki, son depremler
konusunda taşıdığımız kaygılarımızda haklıyız…
Halka
ve Hak’ka Hizmet Anlayışı Nerede?
25.03.2008
Başbakan’ın, AKP hakkında açılan kapatma davasını halka
şikâyet etme turları ülkemizin doğu vilayetlerinden
başlamak üzere günlerdir devam ediyor. Bu tavrını daha
ne kadar sürdürmeye niyetlidir bilinmez. Ama yargı
sürecinin başlaması ile berber de AKP mensuplarının bu
konunun üzerinden oy avcılığı ve duygu sömürüsü yapma
faaliyetleri sürdürmeleri doğru bir davranış değildir.
Ülkede şu anda halkın çıkarı için yapılması gereken
icraatların hemen hepsi adeta askıya alınmış olup her
kes, Ergenekon Operasyonları ile yatıp, parti kapatma
meselesi ile kalkıyor. İcra makamında olan ve her
fırsatta aldığı oy ile övünüp duran hükümetin bu anafor
içerisine kapılması ve halka hizmetin hakka hizmet
olduğu şiarını unutması kesinlikle halkın hizmet alma
hakkını ihlalden başka bir durum ile izah edilemez.
Artık her kes ve her kurum asli vazifelerinin başına
dönmelidirler. Muhalefet partilerinin yerli yersiz çıkış
ve iddiaları ne yazık ki hakkında kapatma davası açılan
AKP’ nin arayıp ta bulamadığı bir fırsatı kendisine
sunmaktadır. Dolayısıyla savunma mekanizmasını harekete
geçiren ve fırsatı ganimet bilen hükümet yetkilikleri de
“muhalefete cevap” adı altında zamanını siyasi söz
dalaşları ile geçirmektedirler.
Artık yargıya intikal eden bir konu hakkında ne iktidar,
ne iddianameye konu olan siyasi parti ve ne de muhalefet
partileri yargı sürecini etkileyecek söylemlerden
vazgeçmelidirler. Hakkında kapatma davası açılan parti
de, söz konusu davanın sonucunu etkisiz kılabilmek için
anayasada kendilerinin lehine olacak şekilde yasa
değişiklikleri yapma kurnazlıkları peşinde olmaktan uzak
durup kendileri hakkında hazırlanan iddianamede yer alan
suçlamalardan nasıl aklanacaklarının savunmasını
hazırlamalıdırlar.
Çünkü son zamanlarda alabildiğine bir hızla devam eden
Ergenekon operasyonları ve AKP’ nin kapatılması ile
ilgili olarak açılan dava hakkındaki tartışmalar
ülkemizde devam eden olumsuzluklara çözüm getirmek
yerine var olan problemleri daha da içinden çıkılmaz
hale getirmektedir.
Zira
güneşin balçıkla sıvanamadığı gibi ülke gerçekleri de
kısır tartışmalarla örtbas edilemiyor. Adeta
kangrenleşen işsizlik, gizlenen ekonomik kriz,
“iyileştirdik” denilen ama halk nezdinde gerçek anlamda
ve sağlıklı şekilde işlerlik kazandırılamayan Sosyal
Güvenlik Yasasının işleyişindeki aksaklıklar,
yer, yer çeşitli şekillerde
şerefsiz yüzünü göstermeye devam eden terör olayları ve
onların siyasi destekçilerinin pervasızca zırvalamaları
devam edip gidiyor.
Türkiye’de insanlar her geçen gün yukarılarda sürüp
giden gerginliğin daha fazlasını kendi aralarında da
yaşamaktadırlar. Cennet ülkemiz ne yazık ki, kasvetli
bir havaya bürünmeye başladı. Hiç kimse yarınlarından
gerek ekonomik açıdan, gerek siyasi açıdan ve gerekse de
güvenlik açısından emin değil.
Siyasi iktidarın ülkemizdeki bütün olumsuzlukları
görmezlikten ve duymazlıktan gelerek bütün mesaisini
“kapatırdın”, “kapatamazdın” meselesine ayırmaya ve
kendisinin siyasi istikbalini riskten kurtarmak için
çaba sarf etmeye hakkı yoktur.
Bu
ülke üzerinde AKP’ye oy verenler hükümetin bütün
icraatlarını, yaşanmakta olunan bütün olumsuzluklara
rağmen destekleyebilirler. Ama diğer yanda da %53’lük
bir çoğunluk AKP’ye oy vermemiştir ve hükümetin
yanlışlarını gözü kapalı bir biçimde kabullenmek ve
onaylamak zorunda değildir...
KAPINIZI
ÇALAN SÜTÇÜ OLSUN
24.03.2008
Churchill,
“Alacakaranlıkta
kapınız çalındığında, bunun sütçüden başka birisi
olmadığı aklınıza geliyorsa, işte o ülke demokrat bir
ülkedir”
diyor…
Peki ya, gecenin her
hangi bir saatinde kapınız çalındığında o saatte
kapınızın ancak ve ancak devletin resmi görevlilerince
çalınacağını ve derdest edilerek alınıp bir meçhule
doğru götürüleceğinizi düşünüyorsanız böyle bir ülkedeki
düzenin adına ne denilmeli? Demokratik ülke mi yoksa
Demirperde ülkesi mi?
Bir ülke halkının huzur
ve refahı için, bireylerin bir birlerine, devletin
halkına, halkın da devletine olan güveni ve gerçek
anlamda özgürlükler, olmazsa olmaz şartlardandır. Eğer
halkın devletine olan güveni tedrici olarak erozyona
uğruyor-uğratılıyorsa bu durum ve gidişat ülkenin
geleceği açısından son derece tehlikeli bir süreçtir.
“Aksi ispatlanana kadar
herkes masumdur.”ilkesi gereğince devlet yetkililerinin
halkı tedirgin edecek ve bir kargaşa ortamı oluşturacak
tutum ve uygulamalardan azami derecede uzak durmaları
gerekir. Kaldı ki zaman, zaman meydana gelen-getirilen
hukuk ihlalleri de zaten halkı yeterince tedirgin
etmektedir
Bireyler, devleti ve
milleti düşman güçlerin çıkarları doğrultusunda vecibe
altına sokacak türden eylemlerde, telkinlerde
bulunmuyor, ifadeler kullanmıyor, halkın arasına nifak
sokacak propagandalar yapmıyor, yabancı devletlere bilgi
sızdırma gibi iğrençlikler içinde olmuyorlarsa devletin,
halkın düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüklerine sürekli
yasaklamalar koyması son derece yanlıştır.
Eğer devlet-halk
ilişkilerinin sağlıklı bir zeminde devam etmesi
açısından çok önemli olan bu unsurlara dikkat edilmez ve
sürekli olarak özgürlüklerin önüne engel çıkartma,
kısıtlama ve halkı baskı altına almaya yönelik
uygulamalar devam ederse devlet-millet arasındaki güven
bağları gittikçe zayıflayacaktır ki, bu da ülke üzerinde
menfur hesaplar yapanların ekmeğine yağ sürer.
“Demokrasi herkese
lâzım”, “hukuk herkese lazım” sözlerini dillerinden
düşürmedikleri halde bu söylemlerinin arkasında
duramayanlar artık millet nezdinde inandırıcılıklarını
kaybetmekte olduklarının farkında olmalılar.
Kendilerinin aleyhinde
neticelenmesi muhtemel konularda, vazife icra eden
mercilere atıfta bulunarak yargının bağımsız olması
gerektiğinden söz edenler, başkalarının üzerinde
kendilerinin uyguladıkları ve demokratik sistemlerde
rastlanılmaması gereken icraat yöntemlerini “temiz
eller” icraatı olarak açıklayarak tam anlamı ile bir
çifte standartçı tutum sergilemektedirler…
Yasa uygulayıcılar,
yerinde, zamanında, süratli, sıhhatli ve yargı
bağımsızlığını temel alan, ama bütün gücünü Anayasanın
maddelerinden alan bir özgüven ve kararlılık içinde
üzerlerine düşeni mutlaka yapmalıdırlar… Aksi takdirde
gerçek anlamda suç işledikleri sabit görülenlerin
işledikleri suçlar yanlarına kâr kalmaya başlar. Ve işte
o zaman ülke suçlular ve hainler cennetine dönüşür…
Henüz sadece ifadesine
başvurmak için alınması gereken kişilerin, “güvenlik
açısından” denilerek onların insani haklarını ayaklar
altına alacak ve çoluk-çocuğunu dehşet içinde bırakacak
yöntemlerle bir gece yarısında yaka-paça alınıp
götürülmesi dünyanın demokratik ülkelerinde rastlanacak
bir hadise değildir.
Türkiye Cumhuriyeti
devletinin yargı organlarında görev alanlar, bazı küçük
istisnalar dışında dünyada emsaline az rastlanır
seviyede liyakat sahibi kişilerdir. Yeter ki,
vazifelerini bihakkın icra edebilmeleri için onlara
güvenilsin ve ülke içinde önemli mevkilerde olan kişiler
sadece mızrağın ucu kendilerine dokunduğu için onların
aleyhinde ve onları ve bulundukları mercileri zan
altında bırakacak ifadeler kullanmasınlar…
Umarız ki, günün
birinde bu ülke insanı da, alacakaranlıkta kapısını
çalanın sütçü olduğundan emin olarak uyanır…
HOŞ GELDİN NEVRUZ!
21.03.2008
Türk dünyasında “Nevruz Bayramı” ya da “Ergenekon
Bayramı” olarak bilinen ve asırlardan beri dünyanın en
ücra bölgelerindeki her Türk boyu tarafından çeşitli
etkinliklerle günümüze kadar coşku, sevinç ve
heyecanlarla kutlana gelen bayram, TÜRK milletine mensup
olan ve kendilerini TÜRK olarak kabul eden insanların
bayramıdır.
Türk destanları, diğer milletlerin destanları gibi her
biri ayrı bir dönemi ve olayı anlatmaktan ziyade,
birbirini tamamlar nitelikte ve anlam bakımından da son
derece mantıklı bir ifade tarzına sahiptir. Şöyle ki;
Dünyanın yaratılmış olduğunu “Yaratılış Destanı”,
insanların çoğalmasını “Türeyiş Destanı”, çoğalan
insanların kendilerine bir yurt edinmek için yola
çıkmalarını “Göç Destanı”, Milletin yok olma tehlikesini
aşarak yeniden var olmasını ise, “Ergenekon Destanı” ile
anlatır…
Türk milletinin ezeli ve ebedi düşmanları olan
Çinlilerin bazı kaynaklarında da yer alan malumatlardan
anlaşıldığına göre, Türklerin Ergenekon Destanı
düşmanların bile kabul etmek zorunda kaldıkları ulu bir
destandır.
Yaklaşık 400 yıl boyunca dört tarafı yüksek dağlarla
çevrili bir vadide kalan, orada çoğalan, toprağı
işleyen, metal madenlerden istifade ederek demircilik
sanatını icra eden ve geliştiren, kendi aralarında
ticaret yapan ve en önemlisi de millet olma şuurunu
yüzyıllarca muhafaza edenlerin destanıdır Ergenekon
Destanı. Bulundukları vadiye sığmadıkları için demir
dağları dev körüklerle eriterek bir Bozkurt’un yol
göstericiliğinde vadiden çıkan ve dünyaya yeni bir nizam
verenlerin destanıdır. Ergenekon Destanı…
Yeryüzünde uygarlığın düşmanı olan milletlere uygarlık
götüren ve öğreten, kendilerine karşı çıkanlara
anladıkları dilden hadlerini bildiren bir milletin
destanıdır Ergenekon Destanı.
Ergenekon Destanı, Türlüğün yeryüzünde yeniden var
olmasının kapısını aralayan bir destan olduğu içindir
ki, Türk milleti tarafından “Ergenekon Bayramı”, ya da
zamanın en yaygın olarak kullanılan ve kadim dillerden
olan Farsça deyimle “Yeni Gün” anlamına gelen “Nevruz
Bayramı” olarak kabul edilmiştir.
Türk milletinden olmayanların, ya da neseplerinde başka
bir karışıklık olduğunu bilenlerin Türk’ün “Nevruz
Bayramı”nı reddetmeleri normal bir hadisedir. Türklüğün
ve Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinin
destansı anlatımını reddedenlere “Türk” demenin mümkün
olmadığı gibi, birilerinin “Ergenekon” adını istismar
ederek bu adı bir takım mahfillerden intikam alma aracı
olarak kullanmaları da nefretle karşılanacak bir
hadisedir.
Nevruz, gece ile gündüzün eşit olduğu, tabiatın en
adaletli günü olarak bilinir. Aynı zamanda Nevruz,
baharın müjdecisi, güzel günlerin başlangıcı, toprağın
bereketlenmesi, artık tabiatın ve bütün canlıların adeta
yeniden canlanmaya başladıklarının işaretidir.
Gündüzlerin uzayıp gecelerin kısalacağı bir dönüm
noktasıdır Nevruz…
Nevruz deyince Türk dünyasında ilk akla gelen bahardır.
Bu sebeple eski Türkler, her ne kadar her mevsimin
kendine göre güzellikleri olsa da, “daha kaç yıl
yaşayacağım” yerine “Daha görecek kaç baharım kaldı”
derlerdi…
Hoş geldin Sultan Nevruz, hoş geldin güzel günlerin
habercisi! İnşallah kalplerimize, yuvalarımıza,
memleketimize, ülkemize huzur ve saadet getirir, esaret
altındaki Türk beldelerinin de kurtuluşuna vesile
olursun..!
Çocuklarımıza, Yunan Mitolojisini,
Arap bağnazlığını veya batının kültür emperyalizmini
dayatmak yerine, ifade etmeye kitapların ve dillerin
aciz kalacağı, ezelden ebediyete uzanan bu güzel
Nevruz ya da diğer bir
deyişle Ergenekon Bayramını hakkıyla ve gururla
anlatabileceğimiz bir Milli Eğitim anlayışına sahip
olmamız ve daha nice Nevruz Bayramlarına kavuşmak
dileğiyle…
Vatanı
Sevmek Bedel Ve Yürek İster
19.03.2008
Bir insanın vatansız
olması düşünülemez. İnsanlar nasıl ki içinde
barınacakları bir yuvaya muhtaç iseler, milletler de bir
vatana muhtaçtırlar. Vatansız insanların huzur ve saadet
içerisinde yaşamaları mümkün değildir. “Allah kimseyi
dünyada vatansız, ahirette imansız bırakmasın.” Diyen
atalar, vatan kavramının insanların inandıkları din
kadar kutsal bir varlık olduğunu ifade etmeye
çalışmışlardır.
Milletler, dünyada huzur,
saadet, özgürlük ve güven içerisinde yaşayabilmek için
bir vatana ihtiyaç duyarlar. Bu vatan, onlara
atalarından devroluna gelen toprak parçasıdır. İnsanlar
da sahip oldukları ve canları pahasına korudukları
toprak parçasını kendilerinden sonraki nesillerine
bırakabilmek için çalışırlar, üretirler ve çocuklarını
milli ve dini şuurla donatarak eğitir ve yetiştirirler.
Yetiştirmelidirler… Hatta vatan bildikleri topraklar
üzerinde zaman, zaman yaşayabilecekleri her türlü
olumsuzluklara rağmen onu sevmeye ve sahiplenmeye devam
ederler. Vatan sevgisi övünülecek bir duygudur. Vatanını
sevmeyen ve onu yabancılara ve düşman devletlere peşkeş
çekmeye çalışanlara vatan haini denilir ki, bu bir insan
için son derece aşağılık bir unvandır. Vatanın insanoğlu
için ne denli önemli olduğunu şair Namık Kemal şu cümle
ile ifade etmektedir:
“İnsan vatanını sever,
çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı ve menfaati vatan
sayesinde kaimdir.”
Vatanını sevmek insanın
yaratılışından itibaren var olan bir olgu ve eşsiz bir
manevi zenginliktir. Vatanı olmayanın kaygıları, hedefi,
idealleri, umutları, geçmişi ve geleceği de olmaz. Bu
sebeple Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğundan beri,
Türk insanı Türkiye’de sevinç, coşku ve umut dolu
günlerin yanında elem, keder, sıkıntı ve kaygılar da
yaşamıştır. Ama yaşanılan bütün sıkıntılar, duyulan
kaygılar, çekilen her türlü eza ve cefalar, yeri ve
zamanı geldiğinde de şehit ve gazi olmalar, geçek bir
vatansever için bir övünç nişanıdır.
Dünya milletleri
tarafından Türk milleti de işte bu hasletleri ile
tanınır, bilinir…
Son yıllarda ülkemizde
Türklük karakterini tedrici olarak kaybetmekte olan bazı
kesimler, üzerlerinde eğreti gibi duran sözde
batılılaşma libasları içinde kaybolurken, bu zümre aynı
zamanda ülkede meydana gelen en küçük bir siyasi ya da
ekonomik dalgalanmadan kendilerine firar vazifesi
çıkartırlar.
Üzerinde yılarca yaşadığı,
annesinin, babasının, dedesinin ve ninelerinin de
yaşadığı ver her türlü nimetlerinden sonuna kadar da
istifade ettiği vatanına şaşı bakmaya ve bir fırsatını
bularak kuyruklarını altlarına kıstırıp kaçmaya
hazırlanırlar. Ülkede her şey normal seyrederken ise bu
zümre “değme vatansever”dir…
Bu aklıevveller bir toprak
parçasının hangi mücadelelerle ve ne türlü çetin
merhalelerden geçerek vatan yapıldığını ise hiçbir zaman
idrak edemezler. Onlar akvaryum balıkları gibidirler.
İçinde yaşadıkları suyun sıcaklık derecesindeki küçük
bir değişiklik onların sonu demektir. Ülkede
karşılaşılması muhtemel en küçük bir sıkıntı, çile ve
bunalımları aşma konusunda hiçbir mücadelenin içinde yer
almazlar. Bu güruh iyi ki, yurt edinme ve devlet kurma
konusunda oldukça mahir olan bir ecdada sahipmiş ki, bu
güne kadar hep hazır devletin ve memleketin kollarında
yaşamışlar. Aksi takdirde bu nanemollalar ömür boyu
başka milletlere köle olarak yaşamaya mahkûm
olacaklardı…
Mehmet Akif Ersoy bu
zihniyettekilere aşağıdaki dörtlükte ne güzel seslenmiş:
…
”Zannetme ki
ecdadın asırlarca uyudu,
Nereden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıtada yer yer kanayan izleri şâhid,
Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücahid.”
Türkiye
Üzerine Yeni Entrikalar
17.03.2007
İstilacı zihniyete sahip devletleri öldürücü
hastalıklara sebebiyet veren mikroplara benzetirim.
Bilindiği gibi bu mikroplar insan vücudunun en zayıf
anını kollar yakalar, vücudu esir alır, her geçen gün
biraz daha zayıf düşürür ve nihayetinde de öldürür.
İstilacı devletlerde aynen bu öldürücü mikroplar gibi,
devletlerin en zayıf anlarını beklerler. Çoğunlukla da
kendileri için fazlaca önem taşıdığına inandıkları
devletlerin iç işlerine sinsice müdahalelerde ve
suikastlarda bulunarak tedrici bir şekilde önce zayıf
düşürür, savunma mekanizmalarını felç eder, (Türk
milletinin milli duygu ve reflekslerinin felç edilmek
istendiği gibi) kendilerinin müdahalelerine hazır hale
geldiğini anladıkları anda da son darbeyi indirerek
istila ederler.
İşte Türkiye’de, dünyadaki bütün işgalci ve emperyalist
devletlerin iştahlarını kabartan ve onların
hedeflerindeki ülkelerden biridir. Onlarca yıldır
Türkiye’yi zayıflatmak için ellerinden gelen her türlü
hile, desise ve entrikaları
uygulayan devletler bir türlü istedikleri fırsatı elde
edememişlerdir. 1980 öncesi yıllarda Türkiye’nin başına
Maoist-Leninist örgütleri ve bu örgütlerin kandırılmış
zavallı yerli işbirlikçilerini musallat eden dış güçler,
Türkiye’deki siyasi iradeyi
istikrarsızlaştırabilmelerine ve zayıflatabilmelerine
rağmen Türk milliyetçilerinin milli savunma refleksleri
ile karşılaşarak onlarca yıl istediklerini elde
edemediler.
Diğer yandan da Türkiye’nin başına Ermeni ASALA terör
örgütünü musallat ederek 1974- 1985 yılları arasında 45
Türk diplomatının ve onların ailelerini katledilmesine
sebebiyet verdiler. Ama ASALA örgütünün elebaşlarının
kendi yuvalarında etkisiz hale getirilmesiyle,
uygulamakta oldukları önemli planlarından biri daha suya
düşmüş oldu.
1984 yılından itibaren de Ermenilerden, eski Maocu ve
Lenincilerden, uyuşturucu bağımlısı ve Kürtlerin
yüzkarası bir takım çapulculardan meydana getirdikleri
PKK terör örgütünü 25 yıldır Türkiye’nin başına bela
ettiler. Türkiye terörle mücadele uğruna 200 milyar
dolar civarında para ve on binlerce şehit verdi. PKK
terör örgütünün, dünyada Türkiye üzerine menfur
hesapları bulunan ne kadar devlet varsa hepsinin de
içinde temsilcilerinin olduğu beynelmilel bir örgüt
olduğuna hiç şüphe yoktur…
Ama artık benim şahsi değerlendirmelerime göre, bu eli
kanlı örgütün tasmasını elinde tutan küresel güçlerce
PKK terör örgütü başarısız bulunmuş ve miadını
doldurmuştur. Bundan sonra bu örgüte eskisi gibi destek
vermeyecek ve tedrici olarak yalnızlığa mahkûm etmek
suretiyle “ipini çekmiş” olacaklardır. Çünkü Türk
Silahlı Kuvvetlerinin ve Türk milletinin terör
karşısındaki kararlı duruşu söz konusu düşman
devletlerin de umudunu kırmış ve onların hepsini de
hayal kırıklığına uğratmıştır.
Korkarım ki, küresel işgalciler tarihin bundan sonraki
döneminde Türkiye’yi karıştırmak ve kendilerinin ikrah
verici emellerine hazır hale getirmek için daha kestirme
yollardan başarı elde etme yolları arayacaklardır. Bu
sebeple Türkiye’nin bütün kurumları, siyasi partiler ve
halk olarak çok dikkatli, temkinli ve tedbirli olmak
mecburiyeti vardır.
Ülkemiz başbakanının ABD’nin melanet projesi olan BOP eş
başkanlığına getirilmesi Türkiye’nin Ortadoğu
cehenneminin ortasına çekilmesi adına atılmış bir
adımdı. Bu konuda henüz istediğini elde edemeyen ABD bu
defa Türkiye’yi her an patlak vermesi muhtemel olan ABD-
İran savaşının içine çekmeye ve Türkiye’yi İran ile
karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır. ABD’nin İran’ı
vurabilmek için Türkiye’ye yerleştirmeyi istediği füze
kalkanı sistemine Türkiye’nin izin vermesi demek,
Türkiye’nin doğrudan İran’ın hedefi haline gelmesi
demektir.
Bu durum ise, Türk düşmanlarının ve Türkiye üzerine
hesaplar peşinde olanların, 1980 öncesinde kullandıkları
Leninist ve Maoist örgüt üyeleri, Ermeni ASALA örgütü,
bazı zamanlarda ileri sürdükleri ama başarılı
olamadıkları mezhep çatışmaları ve PKK terör örgütü
vasıtasıyla oluşturamadıkları kargaşa ortamı için zemin
hazırlayacak yeni bir senaryonun başarılı olması
demektir…
Bu yüzden Türkiye en kadim komşularından biri olan İran
ile hiçbir devlet için asla karşı karşıya gelmemelidir…
“Güney
Doğu Paketi” Taviz Anlamında Olmasın
15.03.2008
Dünyanın birçok ülkelerindeki terör hadiseleri ve o
ülkelerdeki teröristlere karşı devletlerin uyguladıkları
mücadele yöntemleri farklıdır.
Bu cümleden olarak, Türkiye’deki terörle mücadelenin
yöntemleri arasında sosyal, kültürel, psikolojik ve
ekonomik alanlarda gösterilecek faaliyetlerle verilecek
mücadele de vardır. Fakat icra ettikleri her türlü
çirkeflikleri ve kundaktaki bebeğe bile kurşun sıkacak
kadar alçalabilen hayvani bir karakteri, bir takım
haklar elde etmenin tek yolu ve vasıtası olarak gören ve
bunu alışkanlık haline getirenlere karşı da devletin
nasıl bir tavır takınacağı gayet açık ve net olmalıdır…
Sınır ötesi askeri harekâtın sona erdirildiği, bir süre
önce, “PKK liderlerinin Türkiye'ye teslim edilmesi,
hiç gerçekleşmeyecek bir rüyadır” ve "Biz hiçbir
Kürdü Türkiye'ye teslim etmeyiz, hatta bir kediyi bile.”
Diyecek kadar cüretkârlaşan ve küstahlaşan Celal
Talabani adındaki ABD kuklasının Türkiye’yi ziyaretinin
(Türkiye yetkilileri tarafından davet edildi.) hemen
akabinde Türkiye Cumhuriyeti başbakanının New York Times
gazetesine yeni bir “Güney Doğu Bölgesi Paketi”(Hükümet
buna ‘Çözüm Paketi’ de demektedir.) hazırladıkları
açıklaması yapması Türkiye kamuoyunca oldukça ilginç
bulundu. Üstelikte terör örgütünün, Türkiye’nin en
saygın ve kutsal kurumu olan TBMM çatısı altındaki
hamisi, uzantısı, sözcüsü ve temsilcisi durumundakilerin
kahvehane kabadayısı edasıyla “yeter artık!”
sloganı atmakta oldukları bir sırada…
Bu durum insanın aklına, “birileri yıllardır
güneydoğuya yapılan bütün yatırımları yakıp yıktıktan,
askerlerimizden kundaktaki bebeklere kadar masum
insanlarımızı hunharca katlettikten sonra tedrici olarak
Türkiye’den istedikleri her şeyi elde etmeye mi
başladı?” sorusunu getiriyor. Bu “paket”in
açılmasının zamanlaması bana ve benim gibi düşünenlere
göre hiçte doğru bir zamanlama değil.
Türkiye’nin her hangi bir bölgesine devlet tarafından
bir yatırım yapılacaksa bunun adına paket-maket demeye
gerek yok. Bölgeye yönelik ekonomik iyileştirmeler
yapmak istiyorsan da yap. Ama birileri tarafından taviz
olarak algılanmayacak bir şekilde… Kaldı ki, “Güneydoğu”
diye, diye Türkiye’nin 7 bölgesinden biri olan bir
bölgeyi bilerek ya da bilmeyerek adeta ayrı bir statüye
büründürme yolunda olanlar unutmamalılar ki, Türkiye
sadece Güneydoğu Anadolu bölgesinden ibaret değildir. İç
Anadolu bölgesinde ve daha batıdaki vilayetlerimizde
halen medeniyetin nimetleri ile yeterince tanışamamış,
sırtı çıplak, ayağı yalınayak, yarı aç yarı tok ama
milletine ve devletine olan bağlılık ve sadakatinden
zerrece fire vermeyip tevekkül içinde bekleyen
insanlarında olduğu akıllardan çıkartılmamalıdır…
Güney doğunun dağlarında şehit olan Mehmetçiklerin
büyük çoğunluğu tevekkül sahibi, mağduriyetler içinde
olmalarına rağmen isyan etmeyi akıllarının köşesinden
bile geçirmeyen insanların çocuklarıdırlar… Peki,
bunlara neden hak ettikleri hizmet ve yatırımlar
götürülmüyor? Hizmet alabilmek için bu insanların ne
yapmaları gerekiyor? Onlara bu üvey evlat muamelesi
yapmak niye..?
Türkiye sınırları içerisinde ve her biri de birer T.C.
vatandaşı olan malum bir güruhu bu kadar şımartmanın
anlamı nedir Allah aşkına? “Aman üzülmesinler”, “aman
darılmasınlar”, “aman kızmasınlar” mantığı ile nereye
varılacak? Diyarbakır’da bombalarla masum insanları
katledecekler, beşikteki bebekleri delik-deşik
edecekler, bölgedeki birçok masum insan korkudan
evlerinden dışarı çıkamayacak, işyerini açamayacak hale
getirilecek, hükümet oraya anında 12 milyar dolar
yatırım yapacağını açıklayacak… Bu nasıl terörle
mücadeledir? Bu nasıl sosyal adalettir? Yatırım yapın
beyler, yatırım yapın. İnsanlar aş ve iş bulsunlar ama
bu bir taviz verme hadisesine dönüşmesin!
Kaldı ki, TBMM çatısı altıda bölge halkının siyasi
temsilcileri oldukları iddiasında olan hizipçiler,
TRT’den Kürtçe yayın yapacak bir televizyon kanalı ve
ekonomik yatırımların da içinde yer aldığı “Güneydoğu
paketi”ni, “Bu girişim bölge halkını susturmaya ve
kandırmaya yönelik bir hükümet politikasıdır” diyerek
reddetmektedirler…
Bu kadar zamandır meclis içindeki terör örgütü hamileri
ve “deve dikenleri” hizaya sokulamamışken ısrarla onlara
rüşvet teklif eder gibi “paket”ler sunmanın anlamı
nedir?
MÜFTERİ ÇİNLİLER YENİ KIYIMLAR PEŞİNDE
13.03.2008
Çin, dünya devletleri arasında nevi şahsına münhasır
terörist bir devlettir. Çünkü sadece işgal ettiği Doğu
Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan halklarına değil,
kendi halkına da insanlık dışı her türlü baskı, işkence,
sömürü ve katliamları uygulayan bir devlet zihniyetine
sahiptir.
Bu sebepledir ki, Çin şu anda gözünü para ve kazanç
hırsı bürüyerek insanlık değerlerini hiçe sayan bazı
devlet ve tüccarların bildiği gibi “çok sağlam” bir
devlet yapısına sahip değildir. Çin çok yakın bir zaman
içinde tıpkı bir zamanlar yıkılmaz diye bakılan eski
Sovyetler Birliği gibi bir parçalanma yaşayacaktır. Zira
ülke içinde ve dışında demokrasiye geçme mücadelesi
veren Çinlilerin sayıları hiçte azımsanacak gibi
değildir. Özellikle çeşitli Avrupa devletlerinde ve
Amerika’da lobi faaliyetlerini sürdüren demokrat
Çinliler Komünist Çin rejimini ciddi anlamda dünya
kamuoyunda siyasi baskılara ve sıkıntılara muhatap
etmektedir.
Ülke içinde rejim aleyhtarı olmakla suçladıkları
demokrasi yanlısı Çinlileri de gözünü kırpmadan kurşuna
dizmekte olan Çin, işgal etmiş olduğu Doğu Türkistan,
Tibet ve İç Moğolistan halklarına da çeşitli “suçlar”
isnat ederek katletmektedir.
Bilindiği gibi, dünya Olimpiyat Komitesi, 2008 dünya
olimpiyatlarının ev sahipliği hakkını Çin’e verdi ve
2008 Olimpiyatları Çin’in başkenti Pekinde önümüzdeki
Temmuz ayında yapılacak.
Çin, insanları sudan bahanelerle vahşice katleden, günde
18 saat boyunca çok ağır şartlarda çalıştırdıkları
insanlara hiçbir sosyal hak tanımayan, hak talebi ile
sokağa çıkan insanları kurşun yağmuruna tutarak öldüren
bir devlettir.
Çin özellikle de işgali altında tuttuğu Doğu Türkistan
Türklerine yönelik olarak tam bir soykırım ve
asimilasyon politikası uygulayan ve daha burada
sayılamayacak kadar vahşiliklerin mimarı olan bir
devlettir. Ve bütün bunlar dünya kamuoyu tarafından
bilinmesine rağmen dünya olimpiyat Komitesinin 2008
Olimpiyatları için Çin’i tercih etmiş olması çok ilginç
ve düşündürücüdür… İnsanın aklına, “acaba tarih boyunca
entrikacılık
ve aldatmacılıkta rakip tanımayan Çinliler dünya
Olimpiyat Komitesini hangi yöntemlerle kandırmayı
başardı” diye bir soru gelmiyor değil…
İşgalci Çin devleti son zamanlarda, sözde Olimpiyat
öncesinde güvenlik tedbirlerini arttırma bahanesiyle
Doğu Türkistan Türkleri üzerinde şiddetli bir baskı,
tutuklama, katletme ve iftira kampanyası başlatmış
bulunuyor.
27 Ocak 2008 günü Ürümçi’de bir işçi lojmanına baskın
düzenleyen Çinli cellâtlar içeri girer girmez iki Uygur
Türk’ünü kurşunlayarak öldürmüş, 18’ini de derdest
ederek alıp götürmüşler ve bu güne kadar bu 18 kişiden
hiçbir haber alınamamıştır. Sonra da dünyaya
“Olimpiyat stadına terör eylemi gerçekleştirme
hazırlığındaki Uygurlar etkisiz hale getirildi”
şeklinde bir haber yaymışlardı. Ardından da,
“07.03.2008 günü Ürümçi-Pekin hattında uçuş yapan bir
yolcu uçağını havaya uçurmaya çalışan Uygurlar
amaçlarına ulaşamadan yakalandılar” şeklinde bir
haber daha yaydılar. Üstelikte bu tür yalan haberleri
Çin devlet yetkilisi olan müfteriler basın toplantısı
yaparak açıklamaktadırlar… Oysaki bu güne kadar dünya
basın ve yayın organlarına konu ile ilgili olarak hiçbir
geçerli belge ya da ispat malzemesi ibraz
edememişlerdir.
Düpedüz Provokasyon olduğu bilinen bu ve benzeri yalan
haberleri şerefsizce yaymaya devam eden Çin’in asıl
amacı çok farklıdır. Maksat, dünya genelinde birçok
demokratik devletlerin ve uluslar arası insan hakları
örgütlerinin, 2008 Olimpiyatlarının, insan hakları
ihlalleri ve işgalciliği ile bilinen Çin’de yapılmasını
protesto etmekte olduklarını gözlerden saklamaktır. “11
Eylül” olayından istifade ile Doğu Türkistan Türklerine
yönelik çok ağır baskı, tutuklama ve katliamlar
uygulayan Çin’in amacı bu defa da “Olimpiyatın
güvenliğini sağlama” yı bahane ederek Doğu
Türkistanlıları kıyıma uğratmaktır…
TOPLUMSAL
ÇÜRÜMEYE BİR MİSAL
12.03.2008
Birkaç gün önce
ülkemizdeki toplumsal yozlaşmanın açık bir göstergesi
olan bir program seyrettim.( ilginç bir program olduğu
için birçok insan tarafından da seyredildiğinden eminim)
Bir televizyon kanalının
program yapımcısı televizyon seyircilerini önceden konu
ile ilgili olarak bilgilendirdikten sonra cep telefonu
ile daha önce kendisini telefonla aramış olan bir şahsı
aradı. Telefonun karşı tarafındaki kişi ise, son
zamanlarda sayıları oldukça artan kontör hırsızlarından
biriydi. Telefonun sesini seyircilerin de duyabileceği
şekilde açık tutan Program sunucusu, karşıdaki şahıs
tarafından sürekli olarak sözde “emniyet amiri”, “şube
müdürü” vs. olarak tanımladığı kişilere aktarılıyordu.
Aklımda yanlış kalmadıysa Program sunucusunun, bir
savcının eşini telefonla taciz ettiği ve bu yüzden de
kendisi hakkında emniyete bir şikâyet geldiği iddia
ediliyor ve sözde bu şikâyeti bertaraf edebilmek için
kendisine kontör göndermesi gerektiğini söylüyordu.
Telefon aktarılmaya devam
ediliyordu ki sunucu, şahsın televizyon seyredip
etmediğini ve şu anda kendisinin canlı yayında
sahtekârlığının ifşa olduğunu böyle bir sahtekârlığı ve
hırsızlığı neden yaptıklarını sordu. Bunun üzerine
telefonun karşısındaki şahıs kendilerinin ağına düşen
kişileri kast ederek “ne yapalım onlarda kanmasılar,
aldanmasınlar” diyor ve tam bir hırsız pişkinliği ve
utanmazlığı ile “Programı ne zaman ve saat kaçta
seyredebilirim?” diyordu…
Muhterem okuyucularım!
İşte size bir Türkiye manzarası… Kapkaç, gasp, hırsızlık
dolandırıcılık gibi alın teri hırsızlıklarına birde
resmi olarak zinanın suç olmaktan çıkartılması gibi
rezilliklerde eklenince toplumun bir kesiminde çok ciddi
bir kokuşmuşluk söz konusu olup, bu kokuşmuşluk tedrici
olarak toplumun tamamına sirayet etmekte ve her an
toplumsal bir faciaya dönüşmek üzeredir.
Bunlara, ilköğretim
okullarının önlerine kadar uzanan uyuşturucu satışı ve
kullanımını da eklersek Türkiye’nin nelerle karşı
karşıya olduğunu tahmin etmek hiçte zor değil. Emniyet
birimlerinin bu konularda gösterdikleri hassasiyet ve
olağanüstü mücadeleler ne yazık ki, boynu kopası “AB
uyum yasaları” adı verilen ucube yasaların
kayıtsız-şartsız kabulü edilmesi ile akim kalmaktadır.
Türkiye’nin başının belası
olan terör örgütünün anakentlerdeki uzantılarının da
içinde yer aldıkları, nemalandıkları, hayat buldukları
gasp, kapkaç, uyuşturucu ve fuhuş sektörü, dağlardaki
terörle yapılmakta olunan mücadelenin çok daha bilimsel,
teknik ve daha sert yöntemleri ile mücadele edilmesini
zaruri kılmaktadır.
Hiçbir caydırıcılığı
bulunmayan yasal uygulamalar bütün melanet yuvalarını ve
çetelerini daha pervasızca suç işlemeye yöneltmekte ve
cesaretlendirmektedir…
Düşünebiliyor musunuz?
Milyonlarca televizyon seyircisinin pürdikkat dinlediği
ve izlediği kontör dolandırıcılığının kahramanı(!) olan
şahıs ne kadar da rahat bir şekilde program yapımcısına
bu programı ne zaman seyredebileceğini soruyor.
Yakalanma ve ceza alma korkusu yok. Aile efradına,
arkadaşlarına ve içinde yaşadığı topluma karşı hiçbir
mesuliyet duygusu taşımıyor.
Söz konusu şahıs bu
umursamaz tavrı ile insanlığın bütün kutsal değerlerine
ve kavramlarına her an ihanet edebileceğini el ve dil
uzatabileceğini açıkça gösteriyor…
İşte Türkiye ve Türk
düşmanları, uzun yıllardan beri ulaşmak istedikleri en
önemli hedeflerden birine büyük ölçüde ulaşmış
bulunuyorlar. Çünkü Milletimizi asırlardır ayakta tutan,
onu yenilmez ve yıkılmaz kılan en mühim değerlerin
başında milli, dini ve ahlâki değerler gelmektedir.
Düşmanlarımız bu yüzden
birinci hedef olarak Türk milletini ahlaki erozyona
uğratma yolunu seçmişlerdir… Sanal ekonomi cambazlıkları
ile uğraşan, kendilerini siyaset tarihimizdeki
“Türban’ın yasal kahramanı” ilan etme girişimleri içinde
olanlar birazda Türk milletinin temel değerlerine sahip
çıkma noktasında samimiyet ve hassasiyet gösterseler
nasıl olur?
BİR TUHAF İNSAN
PORTRESİ
10.03.2008
Devletlerin kalkınmasının, milletlerin de ilim, sanat,
kültür ve teknoloji alanlarında ilerlemesinin önündeki
en büyük engellerden biri, ne oldukları, nerede
durdukları, nereye varmak istedikleri ve hangi dünya
görüşü içinde olduklarını asla belli etmeyen, halk
arasında “Her devrin adamı”, “Ayçiçeği mezhepli” ve
“Kör bıçak” olarak tanımlanan insancıklardır.
Bu kategorideki kişiler cüsseleri ile insana benzerler
ama yaşam felsefeleri sadece kişisel olarak kendi
egolarını tatmin etmekten ibarettir. Bu tipler tıpkı
ılıman su gibidirler. Ne soğuturlar, ne ısıtırlar.
Kimselere hiçbir yardımları dokunmaz. Fakat kendi
işlerini yürütmede, yağcılık ve dalkavukluk yapmada
oldukça mahirdirler. Bıçak gibi görünürler ama “kör
bıçak” olduklarından hiçbir düğümü kesemezler.
Kesmezler…
İşin en ilginç yanı ise, Devlet kademelerinde, iktidara
namzet siyasi Partilerde, Sivil Toplum Örgütlerinde, iş
yerlerinde, Eğitim- öğretim kademelerinde ve akla
gelebilecek her alanda bunlardan mutlaka bulunur.
Ortamını bulur da bunlarla iki kelam sohbet etmeye
kalksanız sizi sonuna kadar dinler görünür. Oysa sizi
hiç dinlememiştir. Sıra kendisine geldiğinde ise,
konuşur, konuşur, konuşur ve sonunda bütün söylemlerini
iki cümle ile muğlâklaştırırlar.
Siz yine onun kim, ya da fikrinin ne olduğu, hangi
fikirleri savunduğu ve dünya görüşü konusunda bir kanaat
sahibi olamazsınız. Yine, karşılıklı olarak aynı konu
üzerinde fikir teatisinde bulunurken, tam da aynı
fikirde birleştiğinizi ve mutabık kaldığınızı
zannettiğiniz sırada anlaşılmaz bir şekilde ayrı telden
çalmaya, yani farklı görüşler ileri sürmeye çalışarak
sizi şaşkınlığa sürükler.
Kendilerinin gizemlerle dolu dünyalarında, ister
kendilerinin her türlü sırlarını, dertlerini, sevinç,
başarı ve mağlubiyetlerini paylaşma sözü vererek
evlendikleri eşleri olsun, ister çocuğu, ister iş
arkadaşı olsun fark etmez, ikinci bir kişiye asla yer
vermezler…
Son derece de nemelazımcıdırlar. Etraflarında
olup bitenler, mahallesinin, memleketinin ve ülkesinin
ne ile karşı karşıya olduğu onları hiç mi hiç
ilgilendirmez. Varsa yoksa kendilerinin doymak bilmez
ihtiraslarını tatmin etmek, kendi bencillikleri
içerisinde gark olarak yaşamak onların başlıca
özelliklerindendir. Paylaşma ve yardımlaşma onların
lügatinde yer almayan kelimelerdir.
Çıkarları olmayan hiçbir mahfilde bulunmazlar. Her an
her yerde, her siyasi partinin bünyesinde ve her
düşüncedeki insanların yanında olabilirler. Kendilerine
herhangi bir şekilde bir zarar-ziyan gelebileceği
endişesi ile hiç kimselere güvenmezler. İnsanlarla ilk
temasları hep şüphe etmekle başlar. Ama tabii olarak ta
çoğunlukla da bu güruha da hemen herkes şüphe ile bakar.
Çünkü hayatları boyunca temas kurdukları, birlikte
bulundukları kişilere hiçbir zaman güven vermemişlerdir…
Bu tipler ayaklarının bastığı yeri dünyanın merkezi
kabul ederler. Zannederler ki, kendileri ile herkes iyi
geçinmek dost olmak zorundadır. Oysaki ayni ofisi
paylaşmak, aynı sınıfta bulunmak, aynı çatının altında
birlikte yaşamak mecburiyetinde olanlar onlarla bir
saniye dahi beraber olmaktan hazzetmezler…
Ve onların, Kendi doğruları vardır, başka doğruyu kabul
etmezler. Kendi yorumları vardır başka yorum bilmezler.
Kendilerinden başka kimselere güvenmezler ama her kesin
kendilerine güvendiğini zannederler... Hal bu ki etrafları
çoktaan boşalmıştır…
Demem o ki, insan olarak doğmak insanın elinde değildir.
Eğer İnsan olarak yaratılmış olmanın kadrini kıymetini
bilir, şükrünü eda edersen… Ama bilmelisin ki, insan
olarak ölebilmek o kadar da kolay değildir. Arkanda
fatihalar bırakarak…
8
MART KADINLAR GÜNÜ VE AYŞEMGÜL’ÜN DRAMI
08.03.2008
Yer, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın Kaşgar
vilayetine bağlı köylerden biri… Gecenin sabaha
meylettiği bir saatte küçücük ve yıkık dökük bir odanın
kerpiçten duvarlarında, ailenin 3. çocuğu olarak dünyaya
yeni merhaba diyen bir kız bebeğin ağlama sesleri
yankılandı. Bebek henüz dünyaya gelmeden önce babası
Davut ve annesi Halide doğacak bebeklerinin ismini erkek
olursa Köreş, kız olursa Ayşemgül koymayı
kararlaştırmışlardı. Haliyle bebeğin bundan sonraki adı
önceden kararlaştırıldığı gibi Ayşemgül olacaktı.
Ayşemgül’ün ağlama sesleri komşulara duyulmasın diye
odanın küçücük eğri- büğrü pencereleri sıkıca kapatıldı.
Perdenin üzerine de kalınca bir örtü daha çektiler.
Bebeğin annesi Halime 9 ay boyunca hamile olduğunu en
yakın komşularından bile gizlemeyi başarmıştı. Çünkü
işgalci Çin hâkimiyeti ailenin 3. çocuğuna “kota dışı”
diyerek izin vermiyordu. Haber alınması halinde ise,
bebek bir meçhule doğru zorla alınıp götürülecek,
ailesine ise çok ağır para ve hatta hapis cezaları
verilecekti…
Davut ve Halide odadaki gaz lambasının loş ışığı altında
kaygılı ve acı bir gülümseme ile bir süre bebeklerini
seyrettiler. Çünkü onlar biliyorlardı ki, Ayşemgül
dünyaya Çin işgal güçlerinin adlandırması ile “Kara
nüfus” olarak gelmişti… Ayşemgül bundan sonraki
hayatında ülke nüfusuna dâhil olamayacak, okula
gidemeyecek, herhangi bir hastanede tedavi olamayacak,
işe giremeyecek ve resmi olarak ta evlenemeyecekti.
Ayşemgül’ün babası Davut ise zaten Çinlilerin zorla
elinden gasp ettiği ve bir bölümü kendisine tahsis
edilerek kapasitenin üzerinde mahsül istenilen bir parça
toprağı ekip biçiyor ama bir türlü kendisinden istenen
mahsülü elde edemediği için de sürekli olarak
cezalandırılıyor ve dolayısıyla da ailece aç yarı aç
yarı tok yaşıyorlardı.
Davut’un adil ve Dilşat isimli iki çocuğu ise,
Çinlilerin Çince eğitimi mecburi hale getirdikleri köy
ilkokulunda okuyorlardı. Bu çocukların Uygur yazısı ve
dilinde öğrenim görmesini çok isteyen Davut, akşamları
gaz lambasının aydınlığında çocuklarına gizlice Uygurca
okuma ve yazmayı öğretiyordu…
Aradan aylar yıllar geçmiş Ayşemgül artık okul çağına
gelmişti ama okumayı çok istediği okula alınmadığı için
oldukça mahzundu. Bazen evde annesine yardım ediyor
bazen de ailesiyle beraber tarlada çalışıyordu. Derken
bir sabah ateşler içinde uyandı. Çok hastaydı. Evdeki
imkânlarla tedavi etmeye çalışsalar da bu mümkün olmadı.
Aradan geçen birkaç günün sonunda hastalığı daha da
ağırlaşıyordu. Babası artık dayanamayıp her şeye rağmen
hastaneye götürmeye karar verdi. Bir eşek arabasının
arkasına yatırarak kasabadaki hastaneye götürdü. Girişte
kimlik istediler. Kimlik yoktu… Çünkü Ayşemgül “kota
dışı” dünyaya gelen bir çocuktu ve “kara nüfus”
konumundaydı. Davut’a hastane yetkilileri Ayşemgül’ü
kabul edemeyeceklerini ve tedavi edemeyeceklerini
bildirerek açıkça ölüme terk ediyorlardı. Çaresizlik
içinde Ayşemgül’ü köyüne geri getiren Davut köydeki halk
tabiplerine müracaat etti. Haftalar süren tedavi süresi
sonunda Ayşemgül iyileşmişti… Yıllarca tarlada tıpkı bir
erkek gibi çalıştı, çalıştı, çalıştı… Bu çalışma ile
ancak ölmeyecek kadar bir yiyecek temin edebiliyorlardı.
Aradan geçen yıllar sonunda Ayşemgül’ün evlilik yaşı
gelmiş geçiyordu bile. Günün birinde uzak köyden bir
akrabalarının yaşı biraz geçmiş olan oğlu ile gayri
resmi olarak evlendirildi... Çünkü Ayşemgül Çinli
işgalciler nezdinde “kara nüfus” idi ve resmi olarak
evlenemezdi… Yıllar sonra annesini ve babasını kaybeden
Ayşemgül’ün iki çocuğu oldu. Ardından 3. çocuğuna hamile
kalmıştı ve bu hamileliğini 6 ay boyunca gizlemişti.
Fakat günün birinde hamileliğinin son aylarında olmasına
rağmen aç kalmamak için tarlada çalışırken bir karavanla
yanlarına yaklaşan sözde sağlıkçılar Ayşemgül’ün
hamileliğinin farkına vararak zorla karavana alıp
oracıkta ameliyat ettiler ve bebeğini iğne ile
öldürdüler… Ayşemgül ise son derece ilkel şartlar içinde
yapılan karavan içerisindeki müdahalenin ardından
ameliyat masasından bir daha kalkamadı… Tarihler 8
Mart’ı gösteriyordu…
|