HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

      

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

 

 

 

GÜNLÜK GAZETE

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

MART-2008

 

KKTC ve Türk Silahlı Kuverlerinin

Kararlılık Mesajları

31.03.2008

Kıbrıs, uzun yıllardan beri bir türlü suların durulmadığı, Kıbrıs Türkleri de İngiliz, Rum, ABD’ ve daha başka batılı devletlerin hışmına ve düşmanlıklarına maruz kalmış olan bir halktır.

1900’lü yılların başlarından itibaren Kıbrıs Türklerine yönelik Rum saldırıları her geçen gün biraz daha da arttı. Onlarca Türk köyleri yakıldı, yıkıldı, Türk halkı da ne yazık ki, sözde modernleşen ve küreselleşen dünyanın gözleri önünde hunharca ve vahşice katledildiler…

Bu zulümler, 1974 yılında Türkiye’nin adaya askeri çıkartma yapması ile büyük ölçüde son buldu. Türk Silahlı Kuvvetleri şehitler vermek pahasına Kıbrıs Türklerinin rahat bir nefes almasını sağladı.

Türk Silahlı Kuvvetleri, KKTC’nin hangi fedakârlıklarla kurulduğunu bütün benliğinde hisseden bir kurum olması sebebiyle hiçbir zaman Türkiye’yi AKP hükümeti gibi bir “kambur” olarak algılamamış ve her zaman Kıbrıs Türklerinin ve Kıbrıs’ın Türkiye ve Türk milleti için ne kadar büyük ehemmiyete sahip olduğuna vurgu yapmıştır.

Zamanın Genel Kurmay Başkanı olan Orgeneral Hilmi Özkök Paşa Kıbrıs için, ”Kıbrıs sadece Kıbrıslı soydaşlarımızın bir meselesi değildir. Türkiye'nin güvenliği de söz konusudur. Kıbrıs'ın Türkiye'nin güvenliği ile ilişkisi; Türkiye'ye olan mesafesi ile açıklanacak kadar yüzeysel değil, daha çok Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimizin korunması ile ilişkilidir.” Demiştir.

Şu andaki Genel Kurmay Başkanımız Orgeneral Büyükanıt’ ta son KKTC ziyaretinin sonunda adadan ayrılmadan önce  “Kıbrıs şu anda egemen bir devlettir. Sorumlu olduğumuz bölgeden asla geri adım atmayacağız. Türk askerinin geri çekilmesi için sadece anlaşma yetmez. Türk askeri sorumlu olduğu bölgeden, Kıbrıs Türk'ü tam güvende olmadan geri çekilmeyecek” diyerek politikacıların sahip oldukları fikirlerin tam aksine Kıbrıs Türklerinin ve Türk milletinin yüreğine su serpmiştir.

Fakat KKTC’ kurulduğundan bu güne kadar Türkiye hükümeti tarafından Türkiye’nin sırtında bir “kambur”muş gibi muamele gördüğü dönem AKP hükümeti dönemi olmuştur. Bütün bir

2004 yılında, bütün ömrünü Kıbrıs Türklerinin hürriyeti ve Kıbrıs’ın bağımsızlığı için sarf eden büyük devlet adamı muhterem insan Rauf Denktaş’ın Türkiye’de görüşmeler yaparak KKTC hakkında bilgilendirme turları sürdürdüğü bir sırada  “Türkiye’ye gelip de, benim halkımın kafasını bulandırma!... Git, kendi halkına konuş!” diyecek kadar KKTC yi ve onun yılmaz savunucusu olan bir milli mücadele kahramanını yalnızlığa terk etmeye yönelik açıklamalar yapan tek başbakan da Recep Tayip Erdoğan olmuştur.

Yine, 2004’ün Nisan ayında Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Sayın Denktaş’tan ve faaliyetlerinden haz duymadığının işareti olarak, Rauf Denktaş’ın Genel Kurul’da yapacağı konuşmayı dinlemekten kaçınmış, Denktaş’ın konuştuğu saatlerde Türk-İş Genel Merkezini ziyaret etmeyi tercih etmişti…

Son dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti hükümeti yetkililerinin KKTC konusunda beylik söylemlerde bulunmanın dışında bir girişimde bulunmadıkları oldukça dikkat çekicidir. İşte böyle bir dönemde, Genel Kurmay başkanımız Sayın Orgeneral Büyükanıt Paşanın KKTC’ye yaptığı ziyaret ve orada yapmış olduğu konuşmalar, küresel güçler tarafından Orta Doğuda Türkiye’nin önüne konulan “Satranç Tahtası” üzerinde Türkiye’nin birkaç hamleyi birden yapabileceğinin de bir göstergesi olmuştur…

Türk milletinin ilelebet güvenlik içinde var olacağının teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri! İyi ki varsın… Gerek Türkiye Türkleri ve gerekse de KKTC Türkleri senin varlığınla gurur duyuyor…

 

Tibet’teki Olaylar Doğu Türkistan’a da sıçrıyor

29.03.2008

Çin işgali altındaki Tibet’te meydana gelen özgürlük yanlısı hareketler birkaç haftadır artarak devam ediyor. Dolayısıyla da bu konu dünya basın ve yayın organlarında geniş çaplı olarak yer almaktadır. Tibet olaylarının bir türlü sakinleşme sürecine girmemesine, Çin işgal güçlerinin bu olayları bastırmada kullandıkları aşırı şiddet yöntemleri sebep olmaktadır.

Dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Tibetliler ve Tibetlilerle aynı kaderi paylaşan Doğu Türkistan Türkleri müşterek protesto eylemleri gerçekleştirmektedirler. Avrupalıların da Tibet olaylarına yakın ilgi gösterdiği gözlenmektedir. Öyle ki, Tibet’in Nobel ödülü sahibi ruhani lideri Dalay Lama ile Çin hükümet yetkilileri arasında bir görüşme yapılmasının zaruretinden söz eden batılı ve Amerikalı devlet adamları bile ortaya çıktılar. Bu teklife Dalay Lama nasıl bakar bilinmez. Ama bilinen bir husus var, Dalay Lama dünya devletlerinin tesis etmesi ile böyle bir görüşmeyi kabul etse bile Tibet halkının bağımsız olmanın dışında başka bir talebinin olmadığı ve başkaca bir dayatma veya sözde iyileştirmeleri asla kabul etmeyeceği…

Tibetliler Budist inancına sahip olmalarına rağmen Tibetlilerin içinde bulundukları durumu en iyi anlayanlar Doğu Türkistanlılardır. Çünkü yaklaşık 50 yıldan fazla bir zamandır Doğu Türkistanlılar da tıpkı Tibetliler gibi işgalci ve emperyalist Çin’in akıl almaz işkence, baskı, zulüm, sürgün ve asimilasyon politikalarına maruz kalmaktadırlar.

Tibetli bir grup rahibin, dünya barış ve huzurunun tesisinde büyük rol oynayacağı düşünülen ve bu alanda katkı yapacağına inanılan 2008 Dünya Olimpiyat müsabakalarının, dünyada en çok insan hakları ihlallerinin yaşandığı Çin’de yapılmasının yanlışlığına dikkat çekmek istemeleri bugün yaşanan kargaşa ortamına sebep oldu.

Tibetli rahiplerin bu protesto eylemine izin vermek istemeyen Çin işgal güçlerince bu Tibetlilerden bazılarının katledilmesi ve bazılarının da tutuklanarak alınıp götürülmesi bütün Tibetliler tarafından protesto edilmeye başlandı.

Tibet’in sürgündeki hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre şu ana kadar Çinliler tarafından yüzlerce Tibetlinin hunharca katledildiği ve yine sayısız insanın da tutuklandığı öğrenildi. Bu durum şu anda Çin’in bazı bölgelerinde yerleşik bulunan Tibetlilerin de sokak gösterileri ile devam ediyor.

Tibet’te meydana gelen bağımsızlık yanlısı hareketlere Doğu Türkistan’da da yer meydana gelen bazı olaylar da eklenince işgalci Çin hükümeti şu anda tam bir panik yaşamaya başlamış bulunuyor.

Yeni Zelanda’da çıkmakta olan “Shoudou Huawen Baw” adlı bir gazetede 24.03.2008 günü Ürümçi’de saat 6 civarında 910. , 17.  ve 2. hat  yolcu otobüslerinde patlamalar meydana geldiği, ancak bazı Çin ajanslarının bu haberleri yalanlamalarına rağmen RFA görevlilerinin Ürümçi’deki birkaç otele telefon ederek aldıkları bilgilerden söz konusu patlama haberlerinin gerçek olduğu öğrenilmiş bulunuluyor.

Çin işgal yönetimince bir türlü önlenemeyen Tibetlilerin bağımsızlık yanlısı gösterilerinin, adeta barut fıçısı durumundaki Doğu Türkistan’a da sıçraması halinde Çin’in başı epey ağrıyacak…

Çin artık “mızrağı çuvala sığdırtamamaktadır.” Bu güne kadar gizlemeye çalıştıkları insanlık dışı uygulamaları bu günlerde meydana gelen Tibet olayları ile iyice açığa çıkmış bulunuyor. Yıllar yılıdır Doğu Türkistan Türklerinin dünya kamuoyuna anlatmaya çalıştıkları Çin mezalimine, ekonomik çıkarları ağır basan bazı devletler şüphe ile bakarlarken aynı feveran bu günlerde Tibetlilerden de yükselince yüzlerini bir nebze olsun Çin’e çevirdiler ve Çin’i kınayan açıklamalar yapmaya başladırlar.

Öyle görünüyor ki, artık “güneşin balçıkla sıvanması” mümkün değil. Son yıllarda Çin müstemlekeciliğinin gerçek yüzü bir defa daha kendisini göstermeye başladı… Bütün bunlara rağmen Çin ile yapılacak ticareti düşünerek Çin’in işlemekte olduğu insanlık suçlarını görmezlikten gelenlere yuh olsun…

 

Doğu Türkistan’da kaygı Verici Depremler Oluyor   

26.03.2008

Çin’in 1949 yılından beri işgali altında tuttuğu Doğu Türkistan konusundaki endişeleri son yıllarda artmaya başladı. Çünkü dünyanın dört bir yanında Doğu Türkistan’ın istiklali için verilmekte olunan mücadeleler dünya kamuoyu tarafından ilgi ve kabul görmeye başladı. Bu durumdan dolayı da işgalci Çin devleti huzursuzlaşmaya, telaşa ve paniğe kapılmaya başladı.

Çin’den Doğu Türkistan’a ve Doğu Türkistan’dan da Çin’e insan transferi yapmak suretiyle Doğu Türkistan nüfusunu azınlık duruma düşürerek tamamen yok etme amaçlı politikalarını sürdürüyorlar. Diğer yandan da eğitim ve öğretimi anaokullarından başlayarak Çinceleştirmek suretiyle Türk çocuklarını birer Çinli gibi yetiştirme uygulaması başlattılar. Şu anda özellikle de Doğu Türkistan’da bu güne kadar en çok milli ayaklanmaların meydana geldiği bölgelerde olmak üzere farklı ve daha ağır bir asimilasyon, baskı ve sürgün politikaları uyguluyorlar.

Son zamanlarda edinilen bilgilere göre, bütün Doğu Türkistan genelinde 7 vilayette açılan “Çift dilde Anaokulu” adı altındaki melanet yuvalarında sayıları 140 binden fazla körpecik Doğu Türkistanlı okul öncesi çocuklarına kasıtlı ve sistemli olarak Çin dili öğretmeye başlamış bulunuyorlar.

Velhasıl Doğu Türkistan’ı bir an evvel tam olarak bir Çin ülkesi yapabilmek için her türlü insanlık dışı uygulamaları dünya kamuoyunun gözleri önünde pervasızca icra etmektedirler…

Bilindiği gibi işgalci Çin devleti 1964 yılından beri Doğu Türkistan’ın Lopnor bölgesinde bu günlere kadar 50’nin üzerinde yeraltı ve yer üstü nükleer denemeler yapmaktadır. Bu yüzden de Doğu Türkistan’da nükleer denemelerin yapıldığı bölgelerde ve civarında çevre dengesi bozulmuş, yeni doğan çocuklarda sakat doğum oranı artmış, sebepsiz ölümler ve nedeni bilinmeyen kanserojen hastalıklar çoğalmıştır. Tabii ki bu Türklere yöneltilen soykırımların bir ayağı…

Her nedense son 10 yıl zarfında Doğu Türkistan’da şiddetli derecede depremler de meydana gelmeye başladı. Bazı strateji uzmanlarının yorumlarına göre bu depremlerin doğal olarak meydana gelen depremler olmaması ihtimali kuvvet kazanıyor. Çünkü 1900’lerin başında Sırp asıllı Amerikalı Nicola Tesla adında bir bilim adamının, düşük frekanslı elektromanyetik ısınımla yüksek enerji transferi yapan bir teknik geliştirdiği biliniyor. Bu Tesla makinesi vasıtasıyla oluşturulan elektromanyetik alan sayesinde de yeraltında biriken enerjinin istenilen bölgeye yönlendirilebildiği de düşünüldüğünde Doğu Türkistan’da da söz konusu depremlerin kasıtlı olarak meydana getirilmiş olunabileceği ihtimali her zaman vardır.

Özellikle de Hoten’in Çira, Keriye ve Lop bölgelerinde 7. 3 şiddetinde meydana gelen son depremin, Türk dünyasının ve Doğu Türkistan Türklerinin Bahar Bayramı, Ergenekon ya da “Erkin Kün” yani “Özgür Gün” olarak kutlamaya hazırlandıkları 21 Mart gününde meydana gelmiş olması oldukça düşündürücüdür.

Bu deprem sonunda ne yazık ki, yine 2200 ev yıkılmış, 300 civarında Doğu Türkistanlı hayatını kaybetmiş ve binlerce insan da yaralanmıştır(Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi).

 Zaten yarım asırdır hiçbir mamurlaşma görülmeyen ama bütün zenginlik kaynakları gasp edilerek Çin’e kaçırılan Doğu Türkistan halkı her deprem sonrasında gerekli yardımları da alamadığı için binlerce insanını da salgın hastalıklar, barınaksızlık ve açlık sebebiyle hayatlarını kaybetmektedirler.

Dünya insan hakları örgütlerinin ve BM örgütünün ilgili komisyonlarının Doğu Türkistan’da son 10-15 yıl zarfında meydana gelen depremlerin sebeplerini araştırmak üzere bölgeye özel teknik araştırma ekipleri göndermeleri elzem hale gelmiştir. Bunun yapılmasını umuyor ve bekliyoruz. Eğer buna Çin devleti tarafından izin verilmeyecek olursa bilinmelidir ki, son depremler konusunda taşıdığımız kaygılarımızda haklıyız…

 

Halka ve Hak’ka Hizmet Anlayışı Nerede?

25.03.2008

Başbakan’ın, AKP hakkında açılan kapatma davasını halka şikâyet etme turları ülkemizin doğu vilayetlerinden başlamak üzere günlerdir devam ediyor. Bu tavrını daha ne kadar sürdürmeye niyetlidir bilinmez. Ama yargı sürecinin başlaması ile berber de AKP mensuplarının bu konunun üzerinden oy avcılığı ve duygu sömürüsü yapma faaliyetleri sürdürmeleri doğru bir davranış değildir.

Ülkede şu anda halkın çıkarı için yapılması gereken icraatların hemen hepsi adeta askıya alınmış olup her kes, Ergenekon Operasyonları ile yatıp, parti kapatma meselesi ile kalkıyor. İcra makamında olan ve her fırsatta aldığı oy ile övünüp duran hükümetin bu anafor içerisine kapılması ve halka hizmetin hakka hizmet olduğu şiarını unutması kesinlikle halkın hizmet alma hakkını ihlalden başka bir durum ile izah edilemez. 

Artık her kes ve her kurum asli vazifelerinin başına dönmelidirler. Muhalefet partilerinin yerli yersiz çıkış ve iddiaları ne yazık ki hakkında kapatma davası açılan AKP’ nin arayıp ta bulamadığı bir fırsatı kendisine sunmaktadır. Dolayısıyla savunma mekanizmasını harekete geçiren ve fırsatı ganimet bilen hükümet yetkilikleri de “muhalefete cevap” adı altında zamanını siyasi söz dalaşları ile geçirmektedirler.

Artık yargıya intikal eden bir konu hakkında ne iktidar, ne iddianameye konu olan siyasi parti ve ne de muhalefet partileri yargı sürecini etkileyecek söylemlerden vazgeçmelidirler. Hakkında kapatma davası açılan parti de, söz konusu davanın sonucunu etkisiz kılabilmek için anayasada kendilerinin lehine olacak şekilde yasa değişiklikleri yapma kurnazlıkları peşinde olmaktan uzak durup kendileri hakkında hazırlanan iddianamede yer alan suçlamalardan nasıl aklanacaklarının savunmasını hazırlamalıdırlar.

Çünkü son zamanlarda alabildiğine bir hızla devam eden Ergenekon operasyonları ve AKP’ nin kapatılması ile ilgili olarak açılan dava hakkındaki tartışmalar ülkemizde devam eden olumsuzluklara çözüm getirmek yerine var olan problemleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

Zira güneşin balçıkla sıvanamadığı gibi ülke gerçekleri de kısır tartışmalarla örtbas edilemiyor. Adeta kangrenleşen işsizlik, gizlenen ekonomik kriz, “iyileştirdik” denilen ama halk nezdinde gerçek anlamda ve sağlıklı şekilde işlerlik kazandırılamayan Sosyal Güvenlik Yasasının işleyişindeki aksaklıklar, yer, yer çeşitli şekillerde şerefsiz yüzünü göstermeye devam eden terör olayları ve onların siyasi destekçilerinin pervasızca zırvalamaları devam edip gidiyor.

Türkiye’de insanlar her geçen gün yukarılarda sürüp giden gerginliğin daha fazlasını kendi aralarında da yaşamaktadırlar. Cennet ülkemiz ne yazık ki, kasvetli bir havaya bürünmeye başladı. Hiç kimse yarınlarından gerek ekonomik açıdan, gerek siyasi açıdan ve gerekse de güvenlik açısından emin değil.

Siyasi iktidarın ülkemizdeki bütün olumsuzlukları görmezlikten ve duymazlıktan gelerek bütün mesaisini “kapatırdın”, “kapatamazdın” meselesine ayırmaya ve kendisinin siyasi istikbalini riskten kurtarmak için çaba sarf etmeye hakkı yoktur.

Bu ülke üzerinde AKP’ye oy verenler hükümetin bütün icraatlarını, yaşanmakta olunan bütün olumsuzluklara rağmen destekleyebilirler. Ama diğer yanda da %53’lük bir çoğunluk AKP’ye oy vermemiştir ve hükümetin yanlışlarını gözü kapalı bir biçimde kabullenmek ve onaylamak zorunda değildir...   

 

KAPINIZI ÇALAN SÜTÇÜ OLSUN

24.03.2008    

Churchill, Alacakaranlıkta kapınız çalındığında, bunun sütçüden başka birisi olmadığı aklınıza geliyorsa, işte o ülke demokrat bir ülkedir” diyor…

Peki ya, gecenin her hangi bir saatinde kapınız çalındığında o saatte kapınızın ancak ve ancak devletin resmi görevlilerince çalınacağını ve derdest edilerek alınıp bir meçhule doğru götürüleceğinizi düşünüyorsanız böyle bir ülkedeki düzenin adına ne denilmeli? Demokratik ülke mi yoksa Demirperde ülkesi mi?

Bir ülke halkının huzur ve refahı için, bireylerin bir birlerine, devletin halkına, halkın da devletine olan güveni ve gerçek anlamda özgürlükler, olmazsa olmaz şartlardandır. Eğer halkın devletine olan güveni tedrici olarak erozyona uğruyor-uğratılıyorsa bu durum ve gidişat ülkenin geleceği açısından son derece tehlikeli bir süreçtir.

“Aksi ispatlanana kadar herkes masumdur.”ilkesi gereğince devlet yetkililerinin halkı tedirgin edecek ve bir kargaşa ortamı oluşturacak tutum ve uygulamalardan azami derecede uzak durmaları gerekir. Kaldı ki zaman, zaman meydana gelen-getirilen hukuk ihlalleri de zaten halkı yeterince tedirgin etmektedir 

Bireyler, devleti ve milleti düşman güçlerin çıkarları doğrultusunda vecibe altına sokacak türden eylemlerde, telkinlerde bulunmuyor, ifadeler kullanmıyor, halkın arasına nifak sokacak propagandalar yapmıyor, yabancı devletlere bilgi sızdırma gibi iğrençlikler içinde olmuyorlarsa devletin, halkın düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüklerine sürekli yasaklamalar koyması son derece yanlıştır.

 Eğer devlet-halk ilişkilerinin sağlıklı bir zeminde devam etmesi açısından çok önemli olan bu unsurlara dikkat edilmez ve sürekli olarak özgürlüklerin önüne engel çıkartma, kısıtlama ve halkı baskı altına almaya yönelik uygulamalar devam ederse devlet-millet arasındaki güven bağları gittikçe zayıflayacaktır ki, bu da ülke üzerinde menfur hesaplar yapanların ekmeğine yağ sürer.

“Demokrasi herkese lâzım”, “hukuk herkese lazım” sözlerini dillerinden düşürmedikleri halde bu söylemlerinin arkasında duramayanlar artık millet nezdinde inandırıcılıklarını kaybetmekte olduklarının farkında olmalılar.

Kendilerinin aleyhinde neticelenmesi muhtemel konularda, vazife icra eden mercilere atıfta bulunarak yargının bağımsız olması gerektiğinden söz edenler, başkalarının üzerinde kendilerinin uyguladıkları ve demokratik sistemlerde rastlanılmaması gereken icraat yöntemlerini “temiz eller” icraatı olarak açıklayarak tam anlamı ile bir çifte standartçı tutum sergilemektedirler…

Yasa uygulayıcılar, yerinde, zamanında, süratli, sıhhatli ve yargı bağımsızlığını temel alan, ama bütün gücünü Anayasanın maddelerinden alan bir özgüven ve kararlılık içinde üzerlerine düşeni mutlaka yapmalıdırlar… Aksi takdirde gerçek anlamda suç işledikleri sabit görülenlerin işledikleri suçlar yanlarına kâr kalmaya başlar. Ve işte o zaman ülke suçlular ve hainler cennetine dönüşür…

Henüz sadece ifadesine başvurmak için alınması gereken kişilerin, “güvenlik açısından” denilerek onların insani haklarını ayaklar altına alacak ve çoluk-çocuğunu dehşet içinde bırakacak yöntemlerle bir gece yarısında yaka-paça alınıp götürülmesi dünyanın demokratik ülkelerinde rastlanacak bir hadise değildir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yargı organlarında görev alanlar, bazı küçük istisnalar dışında dünyada emsaline az rastlanır seviyede liyakat sahibi kişilerdir. Yeter ki, vazifelerini bihakkın icra edebilmeleri için onlara güvenilsin ve ülke içinde önemli mevkilerde olan kişiler sadece mızrağın ucu kendilerine dokunduğu için onların aleyhinde ve onları ve bulundukları mercileri zan altında bırakacak ifadeler kullanmasınlar…

Umarız ki, günün birinde bu ülke insanı da, alacakaranlıkta kapısını çalanın sütçü olduğundan emin olarak uyanır…

 

 

HOŞ GELDİN NEVRUZ!

21.03.2008

Türk dünyasında “Nevruz Bayramı” ya da “Ergenekon Bayramı” olarak bilinen ve asırlardan beri dünyanın en ücra bölgelerindeki her Türk boyu tarafından çeşitli etkinliklerle günümüze kadar coşku, sevinç ve heyecanlarla kutlana gelen bayram, TÜRK milletine mensup olan ve kendilerini TÜRK olarak kabul eden insanların bayramıdır.

Türk destanları, diğer milletlerin destanları gibi her biri ayrı bir dönemi ve olayı anlatmaktan ziyade, birbirini tamamlar nitelikte ve anlam bakımından da son derece mantıklı bir ifade tarzına sahiptir. Şöyle ki; Dünyanın yaratılmış olduğunu “Yaratılış Destanı”, insanların çoğalmasını “Türeyiş Destanı”, çoğalan insanların kendilerine bir yurt edinmek için yola çıkmalarını “Göç Destanı”, Milletin yok olma tehlikesini aşarak yeniden var olmasını ise, “Ergenekon Destanı” ile anlatır…

Türk milletinin ezeli ve ebedi düşmanları olan Çinlilerin bazı kaynaklarında da yer alan malumatlardan anlaşıldığına göre, Türklerin Ergenekon Destanı düşmanların bile kabul etmek zorunda kaldıkları ulu bir destandır.

 Yaklaşık 400 yıl boyunca dört tarafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalan, orada çoğalan, toprağı işleyen, metal madenlerden istifade ederek demircilik sanatını icra eden ve geliştiren, kendi aralarında ticaret yapan ve en önemlisi de millet olma şuurunu yüzyıllarca muhafaza edenlerin destanıdır Ergenekon Destanı. Bulundukları vadiye sığmadıkları için demir dağları dev körüklerle eriterek bir Bozkurt’un yol göstericiliğinde vadiden çıkan ve dünyaya yeni bir nizam verenlerin destanıdır. Ergenekon Destanı…

Yeryüzünde uygarlığın düşmanı olan milletlere uygarlık götüren ve öğreten, kendilerine karşı çıkanlara anladıkları dilden hadlerini bildiren bir milletin destanıdır Ergenekon Destanı.

Ergenekon Destanı, Türlüğün yeryüzünde yeniden var olmasının kapısını aralayan bir destan olduğu içindir ki, Türk milleti tarafından “Ergenekon Bayramı”, ya da zamanın en yaygın olarak kullanılan ve kadim dillerden olan Farsça deyimle “Yeni Gün” anlamına gelen “Nevruz Bayramı” olarak kabul edilmiştir.

 Türk milletinden olmayanların, ya da neseplerinde başka bir karışıklık olduğunu bilenlerin Türk’ün “Nevruz Bayramı”nı reddetmeleri normal bir hadisedir. Türklüğün ve Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinin destansı anlatımını reddedenlere “Türk” demenin mümkün olmadığı gibi, birilerinin “Ergenekon” adını istismar ederek bu adı bir takım mahfillerden intikam alma aracı olarak kullanmaları da nefretle karşılanacak bir hadisedir. 

Nevruz, gece ile gündüzün eşit olduğu, tabiatın en adaletli günü olarak bilinir. Aynı zamanda Nevruz, baharın müjdecisi, güzel günlerin başlangıcı, toprağın bereketlenmesi, artık tabiatın ve bütün canlıların adeta yeniden canlanmaya başladıklarının işaretidir. Gündüzlerin uzayıp gecelerin kısalacağı bir dönüm noktasıdır Nevruz…

Nevruz deyince Türk dünyasında ilk akla gelen bahardır. Bu sebeple eski Türkler, her ne kadar her mevsimin kendine göre güzellikleri olsa da, “daha kaç yıl yaşayacağım” yerine “Daha görecek kaç baharım kaldı” derlerdi…

Hoş geldin Sultan Nevruz, hoş geldin güzel günlerin habercisi! İnşallah kalplerimize, yuvalarımıza, memleketimize, ülkemize huzur ve saadet getirir, esaret altındaki Türk beldelerinin de kurtuluşuna vesile olursun..!

Çocuklarımıza, Yunan Mitolojisini, Arap bağnazlığını veya batının kültür emperyalizmini dayatmak yerine, ifade etmeye kitapların ve dillerin aciz kalacağı,  ezelden ebediyete uzanan bu güzel Nevruz ya da diğer bir deyişle Ergenekon Bayramını hakkıyla ve gururla anlatabileceğimiz bir Milli Eğitim anlayışına sahip olmamız ve daha nice Nevruz Bayramlarına kavuşmak dileğiyle… 

 

Vatanı Sevmek Bedel Ve Yürek İster

19.03.2008

Bir insanın vatansız olması düşünülemez. İnsanlar nasıl ki içinde barınacakları bir yuvaya muhtaç iseler, milletler de bir vatana muhtaçtırlar. Vatansız insanların huzur ve saadet içerisinde yaşamaları mümkün değildir. “Allah kimseyi dünyada vatansız, ahirette imansız bırakmasın.” Diyen atalar, vatan kavramının insanların inandıkları din kadar kutsal bir varlık olduğunu ifade etmeye çalışmışlardır.

Milletler, dünyada huzur, saadet, özgürlük ve güven içerisinde yaşayabilmek için bir vatana ihtiyaç duyarlar. Bu vatan, onlara atalarından devroluna gelen toprak parçasıdır. İnsanlar da sahip oldukları ve canları pahasına korudukları toprak parçasını kendilerinden sonraki nesillerine bırakabilmek için çalışırlar, üretirler ve çocuklarını milli ve dini şuurla donatarak eğitir ve yetiştirirler. Yetiştirmelidirler… Hatta vatan bildikleri topraklar üzerinde zaman, zaman yaşayabilecekleri her türlü olumsuzluklara rağmen onu sevmeye ve sahiplenmeye devam ederler. Vatan sevgisi övünülecek bir duygudur. Vatanını sevmeyen ve onu yabancılara ve düşman devletlere peşkeş çekmeye çalışanlara vatan haini denilir ki, bu bir insan için son derece aşağılık bir unvandır. Vatanın insanoğlu için ne denli önemli olduğunu şair Namık Kemal şu cümle ile ifade etmektedir: “İnsan vatanını sever, çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı ve menfaati vatan sayesinde kaimdir.”

Vatanını sevmek insanın yaratılışından itibaren var olan bir olgu ve eşsiz bir manevi zenginliktir. Vatanı olmayanın kaygıları, hedefi, idealleri, umutları, geçmişi ve geleceği de olmaz. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğundan beri, Türk insanı Türkiye’de sevinç, coşku ve umut dolu günlerin yanında elem, keder, sıkıntı ve kaygılar da yaşamıştır. Ama yaşanılan bütün sıkıntılar, duyulan kaygılar, çekilen her türlü eza ve cefalar, yeri ve zamanı geldiğinde de şehit ve gazi olmalar, geçek bir vatansever için bir övünç nişanıdır.

Dünya milletleri tarafından Türk milleti de işte bu hasletleri ile tanınır, bilinir…

Son yıllarda ülkemizde Türklük karakterini tedrici olarak kaybetmekte olan bazı kesimler, üzerlerinde eğreti gibi duran sözde batılılaşma libasları içinde kaybolurken, bu zümre aynı zamanda ülkede meydana gelen en küçük bir siyasi ya da ekonomik dalgalanmadan kendilerine firar vazifesi çıkartırlar.

Üzerinde yılarca yaşadığı, annesinin, babasının, dedesinin ve ninelerinin de yaşadığı ver her türlü nimetlerinden sonuna kadar da istifade ettiği vatanına şaşı bakmaya ve bir fırsatını bularak kuyruklarını altlarına kıstırıp kaçmaya hazırlanırlar. Ülkede her şey normal seyrederken ise bu zümre “değme vatansever”dir…

Bu aklıevveller bir toprak parçasının hangi mücadelelerle ve ne türlü çetin merhalelerden geçerek vatan yapıldığını ise hiçbir zaman idrak edemezler. Onlar akvaryum balıkları gibidirler. İçinde yaşadıkları suyun sıcaklık derecesindeki küçük bir değişiklik onların sonu demektir. Ülkede karşılaşılması muhtemel en küçük bir sıkıntı, çile ve bunalımları aşma konusunda hiçbir mücadelenin içinde yer almazlar. Bu güruh iyi ki, yurt edinme ve devlet kurma konusunda oldukça mahir olan bir ecdada sahipmiş ki, bu güne kadar hep hazır devletin ve memleketin kollarında yaşamışlar. Aksi takdirde bu nanemollalar ömür boyu başka milletlere köle olarak yaşamaya mahkûm olacaklardı…

 Mehmet Akif Ersoy bu zihniyettekilere aşağıdaki dörtlükte ne güzel seslenmiş:


”Zannetme ki ecdadın asırlarca uyudu,
Nereden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıtada yer yer kanayan izleri şâhid,
Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücahid.”

 

 

Türkiye Üzerine Yeni Entrikalar

17.03.2007     

İstilacı zihniyete sahip devletleri öldürücü hastalıklara sebebiyet veren mikroplara benzetirim. Bilindiği gibi bu mikroplar insan vücudunun en zayıf anını kollar yakalar, vücudu esir alır, her geçen gün biraz daha zayıf düşürür ve nihayetinde de öldürür.

İstilacı devletlerde aynen bu öldürücü mikroplar gibi, devletlerin en zayıf anlarını beklerler. Çoğunlukla da kendileri için fazlaca önem taşıdığına inandıkları devletlerin iç işlerine sinsice müdahalelerde ve suikastlarda bulunarak tedrici bir şekilde önce zayıf düşürür, savunma mekanizmalarını felç eder, (Türk milletinin milli duygu ve reflekslerinin felç edilmek istendiği gibi) kendilerinin müdahalelerine hazır hale geldiğini anladıkları anda da son darbeyi indirerek istila ederler.

İşte Türkiye’de, dünyadaki bütün işgalci ve emperyalist devletlerin iştahlarını kabartan ve onların hedeflerindeki ülkelerden biridir. Onlarca yıldır Türkiye’yi zayıflatmak için ellerinden gelen her türlü hile, desise ve entrikaları uygulayan devletler bir türlü istedikleri fırsatı elde edememişlerdir. 1980 öncesi yıllarda Türkiye’nin başına Maoist-Leninist örgütleri ve bu örgütlerin kandırılmış zavallı yerli işbirlikçilerini musallat eden dış güçler, Türkiye’deki siyasi iradeyi istikrarsızlaştırabilmelerine ve zayıflatabilmelerine rağmen Türk milliyetçilerinin milli savunma refleksleri ile karşılaşarak onlarca yıl istediklerini elde edemediler.

Diğer yandan da Türkiye’nin başına Ermeni ASALA terör örgütünü musallat ederek 1974- 1985 yılları arasında 45 Türk diplomatının ve onların ailelerini katledilmesine sebebiyet verdiler. Ama ASALA örgütünün elebaşlarının kendi yuvalarında etkisiz hale getirilmesiyle, uygulamakta oldukları önemli planlarından biri daha suya düşmüş oldu.

1984 yılından itibaren de Ermenilerden, eski Maocu ve Lenincilerden, uyuşturucu bağımlısı ve Kürtlerin yüzkarası bir takım çapulculardan meydana getirdikleri PKK terör örgütünü 25 yıldır Türkiye’nin başına bela ettiler. Türkiye terörle mücadele uğruna 200 milyar dolar civarında para ve on binlerce şehit verdi. PKK terör örgütünün, dünyada Türkiye üzerine menfur hesapları bulunan ne kadar devlet varsa hepsinin de içinde temsilcilerinin olduğu beynelmilel bir örgüt olduğuna hiç şüphe yoktur…

Ama artık benim şahsi değerlendirmelerime göre,  bu eli kanlı örgütün tasmasını elinde tutan küresel güçlerce PKK terör örgütü başarısız bulunmuş ve miadını doldurmuştur. Bundan sonra bu örgüte eskisi gibi destek vermeyecek ve tedrici olarak yalnızlığa mahkûm etmek suretiyle “ipini çekmiş” olacaklardır.  Çünkü Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Türk milletinin terör karşısındaki kararlı duruşu söz konusu düşman devletlerin de umudunu kırmış ve onların hepsini de hayal kırıklığına uğratmıştır.

Korkarım ki, küresel işgalciler tarihin bundan sonraki döneminde Türkiye’yi karıştırmak ve kendilerinin ikrah verici emellerine hazır hale getirmek için daha kestirme yollardan başarı elde etme yolları arayacaklardır. Bu sebeple Türkiye’nin bütün kurumları, siyasi partiler ve halk olarak çok dikkatli, temkinli ve tedbirli olmak mecburiyeti vardır.

Ülkemiz başbakanının ABD’nin melanet projesi olan BOP eş başkanlığına getirilmesi Türkiye’nin Ortadoğu cehenneminin ortasına çekilmesi adına atılmış bir adımdı. Bu konuda henüz istediğini elde edemeyen ABD bu defa Türkiye’yi her an patlak vermesi muhtemel olan ABD- İran savaşının içine çekmeye ve Türkiye’yi İran ile karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır. ABD’nin İran’ı vurabilmek için Türkiye’ye yerleştirmeyi istediği füze kalkanı sistemine Türkiye’nin izin vermesi demek, Türkiye’nin doğrudan İran’ın hedefi haline gelmesi demektir.

Bu durum ise, Türk düşmanlarının ve Türkiye üzerine hesaplar peşinde olanların, 1980 öncesinde kullandıkları Leninist ve Maoist örgüt üyeleri, Ermeni ASALA örgütü, bazı zamanlarda ileri sürdükleri ama başarılı olamadıkları mezhep çatışmaları ve PKK terör örgütü vasıtasıyla oluşturamadıkları kargaşa ortamı için zemin hazırlayacak yeni bir senaryonun başarılı olması demektir…

Bu yüzden Türkiye en kadim komşularından biri olan İran ile hiçbir devlet için asla karşı karşıya gelmemelidir…

 

“Güney Doğu Paketi” Taviz Anlamında Olmasın 

15.03.2008                                                                        

Dünyanın birçok ülkelerindeki terör hadiseleri ve o ülkelerdeki teröristlere karşı devletlerin uyguladıkları mücadele yöntemleri farklıdır.

Bu cümleden olarak, Türkiye’deki terörle mücadelenin yöntemleri arasında sosyal, kültürel, psikolojik ve ekonomik alanlarda gösterilecek faaliyetlerle verilecek mücadele de vardır. Fakat icra ettikleri her türlü çirkeflikleri ve kundaktaki bebeğe bile kurşun sıkacak kadar alçalabilen hayvani bir karakteri, bir takım haklar elde etmenin tek yolu ve vasıtası olarak gören ve bunu alışkanlık haline getirenlere karşı da devletin nasıl bir tavır takınacağı gayet açık ve net olmalıdır…

Sınır ötesi askeri harekâtın sona erdirildiği, bir süre önce, “PKK liderlerinin Türkiye'ye teslim edilmesi, hiç gerçekleşmeyecek bir rüyadır” ve "Biz hiçbir Kürdü Türkiye'ye teslim etmeyiz, hatta bir kediyi bile.” Diyecek kadar cüretkârlaşan ve küstahlaşan Celal Talabani adındaki ABD kuklasının Türkiye’yi ziyaretinin (Türkiye yetkilileri tarafından davet edildi.)  hemen akabinde Türkiye Cumhuriyeti başbakanının New York Times gazetesine yeni bir “Güney Doğu Bölgesi Paketi”(Hükümet buna ‘Çözüm Paketi’ de demektedir.) hazırladıkları açıklaması yapması Türkiye kamuoyunca oldukça ilginç bulundu. Üstelikte terör örgütünün, Türkiye’nin en saygın ve kutsal kurumu olan TBMM çatısı altındaki hamisi, uzantısı, sözcüsü ve temsilcisi durumundakilerin kahvehane kabadayısı edasıyla  “yeter artık!” sloganı atmakta oldukları bir sırada…

Bu durum insanın aklına, “birileri yıllardır güneydoğuya yapılan bütün yatırımları yakıp yıktıktan, askerlerimizden kundaktaki bebeklere kadar masum insanlarımızı hunharca katlettikten sonra tedrici olarak Türkiye’den istedikleri her şeyi elde etmeye mi başladı?” sorusunu getiriyor. Bu “paket”in açılmasının zamanlaması bana ve benim gibi düşünenlere göre hiçte doğru bir zamanlama değil.

Türkiye’nin her hangi bir bölgesine devlet tarafından bir yatırım yapılacaksa bunun adına paket-maket demeye gerek yok. Bölgeye yönelik ekonomik iyileştirmeler yapmak istiyorsan da yap. Ama birileri tarafından taviz olarak algılanmayacak bir şekilde… Kaldı ki, “Güneydoğu” diye, diye Türkiye’nin 7 bölgesinden biri olan bir bölgeyi bilerek ya da bilmeyerek adeta ayrı bir statüye büründürme yolunda olanlar unutmamalılar ki, Türkiye sadece Güneydoğu Anadolu bölgesinden ibaret değildir. İç Anadolu bölgesinde ve daha batıdaki vilayetlerimizde halen medeniyetin nimetleri ile yeterince tanışamamış, sırtı çıplak, ayağı yalınayak, yarı aç yarı tok ama milletine ve devletine olan bağlılık ve sadakatinden zerrece fire vermeyip tevekkül içinde bekleyen insanlarında olduğu akıllardan çıkartılmamalıdır…

 Güney doğunun dağlarında şehit olan Mehmetçiklerin büyük çoğunluğu tevekkül sahibi, mağduriyetler içinde olmalarına rağmen isyan etmeyi akıllarının köşesinden bile geçirmeyen insanların çocuklarıdırlar… Peki, bunlara neden hak ettikleri hizmet ve yatırımlar götürülmüyor? Hizmet alabilmek için bu insanların ne yapmaları gerekiyor? Onlara bu üvey evlat muamelesi yapmak niye..?

 Türkiye sınırları içerisinde ve her biri de birer T.C. vatandaşı olan malum bir güruhu bu kadar şımartmanın anlamı nedir Allah aşkına? “Aman üzülmesinler”, “aman darılmasınlar”, “aman kızmasınlar” mantığı ile nereye varılacak? Diyarbakır’da bombalarla masum insanları katledecekler, beşikteki bebekleri delik-deşik edecekler, bölgedeki birçok masum insan korkudan evlerinden dışarı çıkamayacak, işyerini açamayacak hale getirilecek, hükümet oraya anında 12 milyar dolar yatırım yapacağını açıklayacak… Bu nasıl terörle mücadeledir? Bu nasıl sosyal adalettir? Yatırım yapın beyler, yatırım yapın. İnsanlar aş ve iş bulsunlar ama bu bir taviz verme hadisesine dönüşmesin!

Kaldı ki, TBMM çatısı altıda bölge halkının siyasi temsilcileri oldukları iddiasında olan hizipçiler, TRT’den Kürtçe yayın yapacak bir televizyon kanalı ve ekonomik yatırımların da içinde yer aldığı “Güneydoğu paketi”ni, “Bu girişim bölge halkını susturmaya ve kandırmaya yönelik bir hükümet politikasıdır” diyerek reddetmektedirler…

Bu kadar zamandır meclis içindeki terör örgütü hamileri ve “deve dikenleri” hizaya sokulamamışken ısrarla onlara rüşvet teklif eder gibi “paket”ler sunmanın anlamı nedir?

 

MÜFTERİ ÇİNLİLER YENİ KIYIMLAR PEŞİNDE

13.03.2008

Çin, dünya devletleri arasında nevi şahsına münhasır terörist bir devlettir. Çünkü sadece işgal ettiği Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan halklarına değil, kendi halkına da insanlık dışı her türlü baskı, işkence, sömürü ve katliamları uygulayan bir devlet zihniyetine sahiptir.

Bu sebepledir ki, Çin şu anda gözünü para ve kazanç hırsı bürüyerek insanlık değerlerini hiçe sayan bazı devlet ve tüccarların bildiği gibi “çok sağlam” bir devlet yapısına sahip değildir. Çin çok yakın bir zaman içinde tıpkı bir zamanlar yıkılmaz diye bakılan eski Sovyetler Birliği gibi bir parçalanma yaşayacaktır. Zira ülke içinde ve dışında demokrasiye geçme mücadelesi veren Çinlilerin sayıları hiçte azımsanacak gibi değildir. Özellikle çeşitli Avrupa devletlerinde ve Amerika’da lobi faaliyetlerini sürdüren demokrat Çinliler Komünist Çin rejimini ciddi anlamda dünya kamuoyunda siyasi baskılara ve sıkıntılara muhatap etmektedir.

Ülke içinde rejim aleyhtarı olmakla suçladıkları demokrasi yanlısı Çinlileri de gözünü kırpmadan kurşuna dizmekte olan Çin, işgal etmiş olduğu Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan halklarına da çeşitli “suçlar” isnat ederek katletmektedir.

Bilindiği gibi, dünya Olimpiyat Komitesi, 2008 dünya olimpiyatlarının ev sahipliği hakkını Çin’e verdi ve 2008 Olimpiyatları Çin’in başkenti Pekinde önümüzdeki Temmuz ayında yapılacak.

Çin, insanları sudan bahanelerle vahşice katleden, günde 18 saat boyunca çok ağır şartlarda çalıştırdıkları insanlara hiçbir sosyal hak tanımayan, hak talebi ile sokağa çıkan insanları kurşun yağmuruna tutarak öldüren bir devlettir.

 Çin özellikle de işgali altında tuttuğu Doğu Türkistan Türklerine yönelik olarak tam bir soykırım ve asimilasyon politikası uygulayan ve daha burada sayılamayacak kadar vahşiliklerin mimarı olan bir devlettir. Ve bütün bunlar dünya kamuoyu tarafından bilinmesine rağmen dünya olimpiyat Komitesinin 2008 Olimpiyatları için Çin’i tercih etmiş olması çok ilginç ve düşündürücüdür… İnsanın aklına, “acaba tarih boyunca entrikacılık ve aldatmacılıkta rakip tanımayan Çinliler dünya Olimpiyat Komitesini hangi yöntemlerle kandırmayı başardı” diye bir soru gelmiyor değil…

İşgalci Çin devleti son zamanlarda, sözde Olimpiyat öncesinde güvenlik tedbirlerini arttırma bahanesiyle Doğu Türkistan Türkleri üzerinde şiddetli bir baskı, tutuklama, katletme ve iftira kampanyası başlatmış bulunuyor.

27 Ocak 2008 günü Ürümçi’de bir işçi lojmanına baskın düzenleyen Çinli cellâtlar içeri girer girmez iki Uygur Türk’ünü kurşunlayarak öldürmüş, 18’ini de derdest ederek alıp götürmüşler ve bu güne kadar bu 18 kişiden hiçbir haber alınamamıştır. Sonra da dünyaya “Olimpiyat stadına terör eylemi gerçekleştirme hazırlığındaki Uygurlar etkisiz hale getirildi” şeklinde bir haber yaymışlardı. Ardından da, “07.03.2008 günü Ürümçi-Pekin hattında uçuş yapan bir yolcu uçağını havaya uçurmaya çalışan Uygurlar amaçlarına ulaşamadan yakalandılar” şeklinde bir haber daha yaydılar. Üstelikte bu tür yalan haberleri Çin devlet yetkilisi olan müfteriler basın toplantısı yaparak açıklamaktadırlar… Oysaki bu güne kadar dünya basın ve yayın organlarına konu ile ilgili olarak hiçbir geçerli belge ya da ispat malzemesi ibraz edememişlerdir.

 Düpedüz Provokasyon olduğu bilinen bu ve benzeri yalan haberleri şerefsizce yaymaya devam eden Çin’in asıl amacı çok farklıdır. Maksat, dünya genelinde birçok demokratik devletlerin ve uluslar arası insan hakları örgütlerinin, 2008 Olimpiyatlarının, insan hakları ihlalleri ve işgalciliği ile bilinen Çin’de yapılmasını protesto etmekte olduklarını gözlerden saklamaktır. “11 Eylül” olayından istifade ile Doğu Türkistan Türklerine yönelik çok ağır baskı, tutuklama ve katliamlar uygulayan Çin’in amacı bu defa da “Olimpiyatın güvenliğini sağlama” yı bahane ederek Doğu Türkistanlıları kıyıma uğratmaktır…

 

 

TOPLUMSAL ÇÜRÜMEYE BİR MİSAL

12.03.2008

Birkaç gün önce ülkemizdeki toplumsal yozlaşmanın açık bir göstergesi olan bir program seyrettim.( ilginç bir program olduğu için birçok insan tarafından da seyredildiğinden eminim)

Bir televizyon kanalının program yapımcısı televizyon seyircilerini önceden konu ile ilgili olarak bilgilendirdikten sonra cep telefonu ile daha önce kendisini telefonla aramış olan bir şahsı aradı. Telefonun karşı tarafındaki kişi ise, son zamanlarda sayıları oldukça artan kontör hırsızlarından biriydi. Telefonun sesini seyircilerin de duyabileceği şekilde açık tutan Program sunucusu, karşıdaki şahıs tarafından sürekli olarak sözde “emniyet amiri”, “şube müdürü” vs. olarak tanımladığı kişilere aktarılıyordu. Aklımda yanlış kalmadıysa Program sunucusunun, bir savcının eşini telefonla taciz ettiği ve bu yüzden de kendisi hakkında emniyete bir şikâyet geldiği iddia ediliyor ve sözde bu şikâyeti bertaraf edebilmek için kendisine kontör göndermesi gerektiğini söylüyordu.

 Telefon aktarılmaya devam ediliyordu ki sunucu, şahsın televizyon seyredip etmediğini ve şu anda kendisinin canlı yayında sahtekârlığının ifşa olduğunu böyle bir sahtekârlığı ve hırsızlığı neden yaptıklarını sordu. Bunun üzerine telefonun karşısındaki şahıs kendilerinin ağına düşen kişileri kast ederek “ne yapalım onlarda kanmasılar, aldanmasınlar” diyor ve tam bir hırsız pişkinliği ve utanmazlığı ile “Programı ne zaman ve saat kaçta seyredebilirim?” diyordu…

Muhterem okuyucularım! İşte size bir Türkiye manzarası… Kapkaç, gasp, hırsızlık dolandırıcılık gibi alın teri hırsızlıklarına birde resmi olarak zinanın suç olmaktan çıkartılması gibi rezilliklerde eklenince toplumun bir kesiminde çok ciddi bir kokuşmuşluk söz konusu olup, bu kokuşmuşluk tedrici olarak toplumun tamamına sirayet etmekte ve her an toplumsal bir faciaya dönüşmek üzeredir.

Bunlara, ilköğretim okullarının önlerine kadar uzanan uyuşturucu satışı ve kullanımını da eklersek Türkiye’nin nelerle karşı karşıya olduğunu tahmin etmek hiçte zor değil. Emniyet birimlerinin bu konularda gösterdikleri hassasiyet ve olağanüstü mücadeleler ne yazık ki, boynu kopası “AB uyum yasaları” adı verilen ucube yasaların kayıtsız-şartsız kabulü edilmesi ile akim kalmaktadır.

Türkiye’nin başının belası olan terör örgütünün anakentlerdeki uzantılarının da içinde yer aldıkları, nemalandıkları, hayat buldukları gasp, kapkaç, uyuşturucu ve fuhuş sektörü, dağlardaki terörle yapılmakta olunan mücadelenin çok daha bilimsel, teknik ve daha sert yöntemleri ile mücadele edilmesini zaruri kılmaktadır. 

Hiçbir caydırıcılığı bulunmayan yasal uygulamalar bütün melanet yuvalarını ve çetelerini daha pervasızca suç işlemeye yöneltmekte ve cesaretlendirmektedir…

Düşünebiliyor musunuz? Milyonlarca televizyon seyircisinin pürdikkat dinlediği ve izlediği kontör dolandırıcılığının kahramanı(!) olan şahıs ne kadar da rahat bir şekilde program yapımcısına bu programı ne zaman seyredebileceğini soruyor. Yakalanma ve ceza alma korkusu yok. Aile efradına, arkadaşlarına ve içinde yaşadığı topluma karşı hiçbir mesuliyet duygusu taşımıyor.

Söz konusu şahıs bu umursamaz tavrı ile insanlığın bütün kutsal değerlerine ve kavramlarına her an ihanet edebileceğini el ve dil uzatabileceğini açıkça gösteriyor…

İşte Türkiye ve Türk düşmanları, uzun yıllardan beri ulaşmak istedikleri en önemli hedeflerden birine büyük ölçüde ulaşmış bulunuyorlar. Çünkü Milletimizi asırlardır ayakta tutan, onu yenilmez ve yıkılmaz kılan en mühim değerlerin başında milli, dini ve ahlâki değerler gelmektedir.

 Düşmanlarımız bu yüzden birinci hedef olarak Türk milletini ahlaki erozyona uğratma yolunu seçmişlerdir… Sanal ekonomi cambazlıkları ile uğraşan, kendilerini siyaset tarihimizdeki “Türban’ın yasal kahramanı” ilan etme girişimleri içinde olanlar birazda Türk milletinin temel değerlerine sahip çıkma noktasında samimiyet ve hassasiyet gösterseler nasıl olur?

 

BİR TUHAF İNSAN PORTRESİ

10.03.2008     

Devletlerin kalkınmasının, milletlerin de ilim, sanat, kültür ve teknoloji alanlarında ilerlemesinin önündeki en büyük engellerden biri, ne oldukları, nerede durdukları, nereye varmak istedikleri ve hangi dünya görüşü içinde olduklarını asla belli etmeyen, halk arasında  “Her devrin adamı”, “Ayçiçeği mezhepli” ve “Kör bıçak” olarak tanımlanan insancıklardır.

Bu kategorideki kişiler cüsseleri ile insana benzerler ama yaşam felsefeleri sadece kişisel olarak kendi egolarını tatmin etmekten ibarettir. Bu tipler tıpkı ılıman su gibidirler. Ne soğuturlar, ne ısıtırlar. Kimselere hiçbir yardımları dokunmaz. Fakat kendi işlerini yürütmede, yağcılık ve dalkavukluk yapmada oldukça mahirdirler. Bıçak gibi görünürler ama “kör bıçak” olduklarından hiçbir düğümü kesemezler. Kesmezler…

İşin en ilginç yanı ise, Devlet kademelerinde, iktidara namzet siyasi Partilerde, Sivil Toplum Örgütlerinde, iş yerlerinde, Eğitim- öğretim kademelerinde ve akla gelebilecek her alanda bunlardan mutlaka bulunur. Ortamını bulur da bunlarla iki kelam sohbet etmeye kalksanız sizi sonuna kadar dinler görünür. Oysa sizi hiç dinlememiştir. Sıra kendisine geldiğinde ise, konuşur, konuşur, konuşur ve sonunda bütün söylemlerini iki cümle ile muğlâklaştırırlar.

Siz yine onun kim, ya da fikrinin ne olduğu, hangi fikirleri savunduğu ve dünya görüşü konusunda bir kanaat sahibi olamazsınız. Yine, karşılıklı olarak aynı konu üzerinde fikir teatisinde bulunurken, tam da aynı fikirde birleştiğinizi ve mutabık kaldığınızı zannettiğiniz sırada anlaşılmaz bir şekilde ayrı telden çalmaya, yani farklı görüşler ileri sürmeye çalışarak sizi şaşkınlığa sürükler.

Kendilerinin gizemlerle dolu dünyalarında, ister kendilerinin her türlü sırlarını, dertlerini, sevinç, başarı ve mağlubiyetlerini paylaşma sözü vererek evlendikleri eşleri olsun, ister çocuğu, ister iş arkadaşı olsun fark etmez, ikinci bir kişiye asla yer vermezler…

Son derece de nemelazımcıdırlar. Etraflarında olup bitenler, mahallesinin, memleketinin ve ülkesinin ne ile karşı karşıya olduğu onları hiç mi hiç ilgilendirmez. Varsa yoksa kendilerinin doymak bilmez ihtiraslarını tatmin etmek, kendi bencillikleri içerisinde gark olarak yaşamak onların başlıca özelliklerindendir. Paylaşma ve yardımlaşma onların lügatinde yer almayan kelimelerdir.

Çıkarları olmayan hiçbir mahfilde bulunmazlar. Her an her yerde, her siyasi partinin bünyesinde ve her düşüncedeki insanların yanında olabilirler. Kendilerine herhangi bir şekilde bir zarar-ziyan gelebileceği endişesi ile hiç kimselere güvenmezler. İnsanlarla ilk temasları hep şüphe etmekle başlar. Ama tabii olarak ta çoğunlukla da bu güruha da hemen herkes şüphe ile bakar. Çünkü hayatları boyunca temas kurdukları, birlikte bulundukları kişilere hiçbir zaman güven vermemişlerdir…

Bu tipler ayaklarının bastığı yeri dünyanın merkezi kabul ederler. Zannederler ki, kendileri ile herkes iyi geçinmek dost olmak zorundadır. Oysaki ayni ofisi paylaşmak, aynı sınıfta bulunmak, aynı çatının altında birlikte yaşamak mecburiyetinde olanlar onlarla bir saniye dahi beraber olmaktan hazzetmezler…

Ve onların, Kendi doğruları vardır, başka doğruyu kabul etmezler. Kendi yorumları vardır başka yorum bilmezler. Kendilerinden başka kimselere güvenmezler ama her kesin kendilerine güvendiğini zannederler... Hal bu ki etrafları çoktaan boşalmıştır…

Demem o ki, insan olarak doğmak insanın elinde değildir. Eğer İnsan olarak yaratılmış olmanın kadrini kıymetini bilir, şükrünü eda edersen… Ama bilmelisin ki, insan olarak ölebilmek o kadar da kolay değildir. Arkanda fatihalar bırakarak…              

           

8 MART KADINLAR GÜNÜ VE AYŞEMGÜL’ÜN DRAMI

08.03.2008

Yer, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetine bağlı köylerden biri… Gecenin sabaha meylettiği bir saatte küçücük ve yıkık dökük bir odanın kerpiçten duvarlarında, ailenin 3. çocuğu olarak dünyaya yeni merhaba diyen bir kız bebeğin ağlama sesleri yankılandı. Bebek henüz dünyaya gelmeden önce babası Davut ve annesi Halide doğacak bebeklerinin ismini erkek olursa Köreş, kız olursa Ayşemgül koymayı kararlaştırmışlardı. Haliyle bebeğin bundan sonraki adı önceden kararlaştırıldığı gibi Ayşemgül olacaktı.

Ayşemgül’ün ağlama sesleri komşulara duyulmasın diye odanın küçücük eğri- büğrü pencereleri sıkıca kapatıldı. Perdenin üzerine de kalınca bir örtü daha çektiler. Bebeğin annesi Halime 9 ay boyunca hamile olduğunu en yakın komşularından bile gizlemeyi başarmıştı. Çünkü işgalci Çin hâkimiyeti ailenin 3. çocuğuna “kota dışı” diyerek izin vermiyordu. Haber alınması halinde ise, bebek bir meçhule doğru zorla alınıp götürülecek, ailesine ise çok ağır para ve hatta hapis cezaları verilecekti…

Davut ve Halide odadaki gaz lambasının loş ışığı altında kaygılı ve acı bir gülümseme ile bir süre bebeklerini seyrettiler. Çünkü onlar biliyorlardı ki, Ayşemgül dünyaya Çin işgal güçlerinin adlandırması ile “Kara nüfus” olarak gelmişti… Ayşemgül bundan sonraki hayatında ülke nüfusuna dâhil olamayacak, okula gidemeyecek, herhangi bir hastanede tedavi olamayacak, işe giremeyecek ve resmi olarak ta evlenemeyecekti. 

Ayşemgül’ün babası Davut ise zaten Çinlilerin zorla elinden gasp ettiği ve bir bölümü kendisine tahsis edilerek kapasitenin üzerinde mahsül istenilen bir parça toprağı ekip biçiyor ama bir türlü kendisinden istenen mahsülü elde edemediği için de sürekli olarak cezalandırılıyor ve dolayısıyla da ailece aç yarı aç yarı tok yaşıyorlardı.

Davut’un adil ve Dilşat isimli iki çocuğu ise, Çinlilerin Çince eğitimi mecburi hale getirdikleri köy ilkokulunda okuyorlardı. Bu çocukların Uygur yazısı ve dilinde öğrenim görmesini çok isteyen Davut, akşamları gaz lambasının aydınlığında çocuklarına gizlice Uygurca okuma ve yazmayı öğretiyordu…

Aradan aylar yıllar geçmiş Ayşemgül artık okul çağına gelmişti ama okumayı çok istediği okula alınmadığı için oldukça mahzundu. Bazen evde annesine yardım ediyor bazen de ailesiyle beraber tarlada çalışıyordu. Derken bir sabah ateşler içinde uyandı. Çok hastaydı. Evdeki imkânlarla tedavi etmeye çalışsalar da bu mümkün olmadı. Aradan geçen birkaç günün sonunda hastalığı daha da ağırlaşıyordu. Babası artık dayanamayıp her şeye rağmen hastaneye götürmeye karar verdi. Bir eşek arabasının arkasına yatırarak kasabadaki hastaneye götürdü. Girişte kimlik istediler. Kimlik yoktu… Çünkü Ayşemgül “kota dışı” dünyaya gelen bir çocuktu ve “kara nüfus” konumundaydı. Davut’a hastane yetkilileri Ayşemgül’ü kabul edemeyeceklerini ve tedavi edemeyeceklerini bildirerek açıkça ölüme terk ediyorlardı. Çaresizlik içinde Ayşemgül’ü köyüne geri getiren Davut köydeki halk tabiplerine müracaat etti. Haftalar süren tedavi süresi sonunda Ayşemgül iyileşmişti… Yıllarca tarlada tıpkı bir erkek gibi çalıştı, çalıştı, çalıştı… Bu çalışma ile ancak ölmeyecek kadar bir yiyecek temin edebiliyorlardı.

Aradan geçen yıllar sonunda Ayşemgül’ün evlilik yaşı gelmiş geçiyordu bile. Günün birinde uzak köyden bir akrabalarının yaşı biraz geçmiş olan oğlu ile gayri resmi olarak evlendirildi... Çünkü Ayşemgül Çinli işgalciler nezdinde “kara nüfus” idi ve resmi olarak evlenemezdi… Yıllar sonra annesini ve babasını kaybeden Ayşemgül’ün iki çocuğu oldu. Ardından 3. çocuğuna hamile kalmıştı ve bu hamileliğini 6 ay boyunca gizlemişti. Fakat günün birinde hamileliğinin son aylarında olmasına rağmen aç kalmamak için tarlada çalışırken bir karavanla yanlarına yaklaşan sözde sağlıkçılar Ayşemgül’ün hamileliğinin farkına vararak zorla karavana alıp oracıkta ameliyat ettiler ve bebeğini iğne ile öldürdüler… Ayşemgül ise son derece ilkel şartlar içinde yapılan karavan içerisindeki müdahalenin ardından ameliyat masasından bir daha kalkamadı… Tarihler 8 Mart’ı gösteriyordu…