|

GÜNLÜK
GAZETE
Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri
MAYIS-2008
Siyaset Atalet İçinde Olmayı Asla Kabul Etmez
30.05.2008
Bir
mani çıkmaz ise, en geç 2009 yılının Mart ayında ülke
genelinde yerel seçimler yapılacak. Bu demektir ki,
yerel seçimlere 9 ay kadar bir zaman kalmış. Türkiye’nin
5 yıllık dönemini doğrudan etkileyecek olan bir seçim
için 9- 10 ay ya da biraz daha fazla süreler aslında çok
kısa bir zaman dilimidir.
Asıl
değinmek istediğim ise, yerel seçimlere bu kadar kısa
bir zaman kalmış olmasına rağmen Türkiye’de sayıları
50’nin üzerinde olan ve her biri de iktidar olmak için
siyaset yaptıkları iddiasında olan siyasi partilerde
seçim hazırlıkları ve seçimlere motive olmak adına her
hangi bir kıpırdanmanın olmamasının oldukça dikkat
çekici olmasıdır.
Meclis içinde ya da meclis dışında olmak üzere hükümetin
icraatlarını beğenmeyen onlarca parti var. Bunlar gerek
kendilerinin grup toplantılarına ve gerekse de basın
yayın araçları aracılığı ile sadece eleştiriden öteye
geçmeyen ve alternatif proje ortaya koymayan, koyamayan
tavırlar sergilerler. Yarın seçim olsa tek başlarına
iktidar olacaklarmış gibi iddialarda bulunurlar,
demeçler veririler, nutuklar atarlar. Ama önlerinde çok
ciddi bir seçim süreci olmasına rağmen yerel seçimlerde
galip gelmek adına hiçbir hareketlilik sergilemezler.
Halkın son yıllarda siyasete olan soğukluğu ise ayrı bir
muammadır. Aslında muamma da sayılmaz. Bu durum, ikinci
dönemdir tek başına iktidar olan siyasi partinin halka
yönelik olarak uygulamayı sürdürdüğü sistematik bir
politikanın sonucudur.
Halkın bir kesimi, her seçim döneminde kendiliğinden
kapısına yıkılacak olan kömür, bir miktar iaşe ve
ellerine tutuşturulan ve tutuşturulacak olan yeşil kartı
garantilemiş olmayı zaferin kendisi olarak telakki etme
saflığı içindedir. Bu durum ise, iktidar partisinin
ulaşmak istediği hedeftir.
Halkın diğer bir kesimi ise mensubu olduğu ya da sempati
duyduğu siyasi partilerin içerisindeki koltuk kavgaları,
liderlik sultasının ortaya çıkardığı pısırıklık ve kısır
çekişmelerden arta kalan zamanlarda yapılan etkisiz
muhalefetlerden bıkmış ve fikirlerini özgürce ifade
edebilecek ortam bulamadığı için de katılımcılıktan,
aktif siyasetten uzak durmayı yeğlemektedir.
Ülke
idare etmeye aday olan siyasi partiler, tek başlarına
iktidar olabilmenin yolunun yerel seçimlerde çok ciddi
bir varlık gösterebilmekten geçtiğini neden idrak
edememiş bir boş vermişlik, gevşeklik ve atalet
sergilemektedirler? Doğrusu anlayabilmek mümkün değil.
Siyasetçi kimliği ile meydanlara inen ve siyaset
yapmanın sonucunun ise, seçim kazanmak, ülke idaresinde
söz sahibi olmak olduğunun bilicine varabilen
siyasetçiler için gün bu gün saat bu saattir. Yerel
seçimlere fazla bir zaman kalmadı. 2009 yerel
seçimlerinde başarı elde edemeyen siyasi partilerin uzun
bir zaman daha iktidardan söz etmeye haklarının ve
mecallerinin kalmayacağını iyi bilmeleri gerekir.
Zaman “ipe un serme” zamanı değil. Ülke çok kritik bir
süreçten geçiyor. Halkın yakınmaları ayyuka çıktı.
Siyasetçilerin ellerinde çok önemli kozlar var.
Önümüzdeki süre özellikle de iktidara namzet partiler
tarafından doğu değerlendirilemez ise, bu siyasi
partilerin Türk milleti nezdinde “Tek başlarına iktidar
olma ve ülke idare etme yeterliliğine ve gücüne sahip
olmadığı” imajı oluşacaktır…
Mademki, mevcut hükümet Türkiye’yi doğru idare edemiyor,
ülkeyi ve Türk milletini AB’ye, ABD’ye bağımlılığa
mahkûm ve köle yapma politikaları güdüyor(ki aynen
öyle). Bu yanlışlıkları gören görebilen, kalp gözü açık
olan her Türk insanı ülke meselelerine karşı hassas ve
duyarlı olmak zorundadır.
2009
yerel seçimlerine şimdiden ciddi hazırlıklar yapmaya
başlamayan ve bu başlangıcı seçmenlere hissettiremeyen
muhalefet partilerinin ülke genel seçimlerinde varlık
gösterebileceklerine seçmenler çok zor inanacaktır…
“Kurtarılmış Mahalleler” den “Kurtarılmış Kurumlar”
29.05.2008
1980
ihtilaline yakın zamanlarda, yerleşim birimlerindeki
insanların siyasi düşüncelerinin hâkimiyet durumuna göre
“kurtarılmış bölgeler”, “kurtarılmış mahalleler”
vs.ler oluşmuştu… Tabii olarak bu durum sağduyu
sahibi insanları rencide ediyor, onları ciddi, ciddi
kaygılandırıyordu. Bayrağı, Anayasası, Ordusu, Meclisi
ve her türlü donanımı bulunan bağımsız bir devlette
sadece bireylerin siyasi görüşleri sebebiyle halk
arasında kutuplaşmalar ve kamplaşalar meydana geliyor,
hatta bu gidişatın sonu insanların birbirlerinin en
kutsal hakları olan yaşama haklarına bile müdahale
etmeye kadar ulaşmış bulunuyordu.
Halk
arasında partizanlığın bu kadar zirveye ulaşmasının ve
çığırından çıkartılmasının müsebbipleri elbette ki
siyasi partilerin ve idarecilerinin parti çıkarlarını
ülke çıkarlarının önüne geçirme çabalarıydı.
Tepede
neler oluyor ve hangi siyasi çatışmalar meydana
geliyorsa tabanda da aynı çatışma ve çekişmelerin daha
fazlası yaşanıyordu…
Aradan
geçen çeyrek asırlık bir zaman sonrasında şimdilerde
aynı partizanlık çok farklı biçimde tezahür ediyor.
Çünkü iki dönem üst üste tek başına iktidar olmanın baş
döndürücü sarhoşluğuna kapılan ve adeta ayakları yerden
kesilen siyasi iktidarın gidişatı ve uygulamaları,
Türkiye’de bir dönem halkın üzerinde ancak Demirperde
ülkelerinde yaşanabilecek baskıların uygulandığı
“Millî şef” dönemlerini hatırlatmaktadır.
“Ben yaptım oldu” bağnazlığı,
despotluğu ve umursamazlığı ile halk sistematik bir
biçimde baskı altına alınmış ve susturulmuş bulunuluyor.
Temcit
pilavı misali her nebze ısıtıp, ısıtıp milletin önüne
çıkartılan % 47’lik oydan söz edenler geride kalan %
53’lük (ayrı siyasi partiler olması hiç önemli değil) oy
oranını görmezlikten gelmektedirler. Mevcut iktidara oy
verenlerde de (Şimdilerde pişman olanlar hariç) aynı
tahakküm sağlama tavırlarını açıkça görebilmek mümkün
hale gelmiştir. Türkiye tıpkı tek partili bir dönemi
yaşıyor görüntüsü vermektedir. Çünkü adı
“muhalefet” olan diğer partilerin muhalefet
etme adına adeta esamileri bile okunmadığı için bir
tarafta devlet geleneğine adeta meydan okuyan türden
kabadayılıkların hüküm sürdüğü iktidar partisinin
hissedilir derecedeki gövde gösterileri, diğer tarafta
ise hakkıyla muhalefet edemeyen ve kısır döngü girdabına
düşmüş onlarca parti…
Lider
sultasının ayyuka çıkığı bir partinin iktidarında da
zaten başka bir gidişat ve başka bir ortam beklenemezdi.
İşin bir diğer ilginç yanı ise, tıpkı 1980 öncesinde
bazı partilerin “kurtarılmış mahalleler”
ve “kurtarılmış bölgeler”
oluşturdukları gibi, bu günkü hükümetin de sistematik
bir biçimde “kurtarılmış kurumlar” meydana getirmeye
doğru yol almakta olmasıdır.
Partizanlığı, adam kayırmacılığı ve devletin
kurumlarında kadrolaşmayı son çeyrek asırda Türkiye bu
kadar mütemayiz biçimde yaşamamıştı. Eski Adalet bakanı
Moğoltay döneminde hâkim ve savcı alımlarında sadece
kendi partililerinin tercih edilmesini eleştirenlere
Moğoltay’ın, “Ne yani MHP’lileri mi işe
alsaydım” dediğinde gösterilen tepkileri
gösterecek mecale sahip bir muhalefet bile yok. Batılı
sözde dost ülkelerin ve sözde “stratejik müttefikimiz”
ABD’nin Türkiye’de sahnelemek istedikleri menfur
senaryolarını sahnelemek için bu günkü hükümetten daha
uyumlu bir hükümet bulamayacakları kesin. Çünkü yakın
tarihimizde en küçük bir iç meselenin zuhur etmesi
durumunda hemen soluğu AB’nin eşiğinde alan ve onlara
kendi sistemini şikâyet eden böyle bir hükümete daha
rastlanılmamıştır. Daha onlar (AB, ABD ve diğer yabancı
devletler) talip bile olmadan Türkiye ekonomisinin en
stratejik kurumlarını ve çok önemli kıyı şeritlerindeki
arazileri satışa çıkartan böyle bir hükümeti AB ve ABD
nereden bulsun?
Bütün
bunları gören ve araştıranların “devlet ele
geçiriliyor” demelerine hükümetin veya
savunucularının kızmaya hakları yok. Zira devlet sadece
siyasi iktidarın partizan zihniyeti tarafından değilse
de, bunların eli ile Türkiye üzerinde uzun vadeli
hesaplar yapan yabancılar tarafından ele geçirilmeye
çalışılıyor.
Çin’deki Deprem
Sonuçlarının
Doğu Türkistanlılara Yansıması
26.05.2008
Merkezi, Çin’in Schuan eyaletine bağlı Wenchuan vilayeti
olan ve 7. 9 şiddetinde meydana gelen deprem yüz
binlerce insanın ölümüne ve milyonlarca insanın da evsiz
kalmasına yol açtı. Halen göçük altında artık
hayatlarından ümit kesilen belki de binlerce insan daha
bulunuyor…
Bu
ağır sonuçlar 7. 9 şiddetinde ve buna yakın ölçülerdeki
büyük sayılabilecek depremlerde ortaya çıkan, çıkabilen
sonuçlardır. Fakat işin bir diğer dramatik yönü, bu
deprem sonrasında işgalci Çin devletinin hegemonyası
altında bulunan Doğu Türkistan’a çok ağır bedeller
ödettirilmekte olmasıdır. Bilindiği üzere zaten Doğu
Türkistan’ın bütün yeraltı ve yer üstü zenginlik
kaynakları işgale uğradığı 1949 yılından beri ararlıksız
olarak Çin’e taşınıyor, Zenginlikleri taşıdıkları tren
vagonları le de sürekli şekilde Çin’den Çinli göçmen
getirerek Doğu Türkistan’a yerleştiriyorlardı.
Doğu
Türkistan Türkleri ise kendi yurtlarında evsiz, kendi
yurtlarında işsiz ve kendi yurtlarında aşsız ve ekmeksiz
bırakılıyor, her geçen gün biraz daha sefaletin kucağına
doğru sürükleniyorlardı.
Doğu
Türkistan’dan son alınan haberlere göre, “Çin’deki afet
bölgelerine yardım” kampanyası adı altında, her çalışan
Doğu Türkistanlının en az iki maaşını Çin’deki deprem
bölgesine “bağış” yapması mecburiyet haline getirilmiş
bulunuyor.
Doğu Türkistan’ın gerek taşra bölgelerinde, gerekse de
şehirlerde yaşamakta olan insanlarından, köy
muhtarlarının ve şehirlerdeki mahalle ve bölge
mesullerinin belirledikleri miktarlarda maddi yardım
toplanıyor. Elde edilen bilgilere göre, İlköğretim
okullarında okuyan veya anaokullarına giden çocukların
da her birinin ayrı, ayrı olarak “iane” vermesi
gerekiyormuş. Hal böyle olunca da bu demektir ki, her
bir ailede aile reislerinin iki maaşlarının gasp
edilerek Çin’e götürülmesinin dışında her bir aile
bireyi de ayrıca “bağış” adı altındaki salmaları ödemek
zorunda…
“Maaş” dediysek de, insanların bir aylık maaşı o ailenin
geçimini sağlamaya kesinlikle kâfi gelecek bir miktar
değil tabii… 20- 50 dolar civarında değişiyor. O
miktardaki maaşlara da iki ay üst üste el konulunca o
insanlar ne yiyip ne içecekler?
Doğu
Türkistan Türkleri kendi ararlarında “Çin’de afet
meydana geldi olanlar yine Doğ Türkistanlılara oldu”,
“Biz Doğu Türkistan’a akın, akın getirilmekte olan ve
getirilen Çinlilerimi doyuracağız, yoksa Çin’de afete
uğrayan Çinlilerimi bakacağız” demektedirler.
Doğu
Türkistan topraklarının bundan sonra daha fazla Çinli
akınına uğrayacağına iç şüphe yok. Çünkü “Evleri
yıkılan Çinliler” dedikleri Çinlilerin ekseriyeti de
derme-çatma evlerde ve kendi imkânları ile yaptıkları
kulübelerde yaşayan Çinlilerdir. Şimdi bunların hepsi
“kör öldü badem gözlü oldu” sözünde olduğu gibi,
“evlerini kaybedenler” adı altında “fırsat bu
fırsat” denilerek işgalci Çin devleti tarafından
sokaklarda ve köprü altlarında yatıp kalkan sefil
Çinlilerle beraber Doğu Türkistan’a götürülerek
yerleştirilecekler ve orada Doğu Türkistan halkının
sırtındaki “kambur”u fazlalaştıracaklardır.
İşgalci Çin’in hiçbir yatırım yapmadığı, bütün
zenginliklerini gasp etmeye devam ettiği ve adeta bugün
ortaçağ dönemini andıran yaşam şartlarını reva gördüğü
Doğu Türkistanlıların cebindeki son parasını, kümesteki
birkaç tavuğunu ve sütünden yararlanarak hayatta kaldığı
bir keçisini bile “Çin’deki depremzedelere yardım”
adı altında gasp etmektedir.
Oysaki onlarca yıldır Doğu Türkistanlılar birçok önemli
deprem felaketleri yaşadılar, on binlerce insanını
kaybettiler, evsiz ve aşsız kaldılar ama Çin tarafından
Doğu Türkistan Türkleri için bu denli büyük yardım
kampanyaları başlatmadılar. Hatta hiç ilgilenmediler
bile… Hâlbuki bu gün Çin’deki depremzedelere yardım için
Doğu Türkistan’daki her bir bireyin ayrı ayı yardım
yapması mecburiyeti getirildi. Doğu Türkistanlı siyasi
gözlemciler bu hususta şöyle demektedirler:
“Eğer dünyanın en
kalabalık nüfusuna sahip olan Çin’de de Doğu
Türkistan’da meydana gelen depremler sırasında her bir
Çinlinin mecburi olarak Doğu Türkistan’a yardım yapma
mecburiyeti getirilseydi bu gün Doğu Türkistan Türkleri
yaşamakta oldukları sefaleti yaşamıyor olacaklardı.”
AB
Türkiye’yi Taklit Mal Üreten Ülkeler
Arasına
Dâhil Etti
23.05.2008
Özellikle de bu günkü iktidarın “40 yıllık rüya”
olarak değerlendirdiği ve bu “rüya”yı ancak
kendilerinin gerçekleştirmek üzere oldukları iddiası
ile AB adı verilen Hıristiyan kulübünün bütün
dayatmalarını sırasıyla kabul etmeye devam etmekte
olduğu kamuoyunun malumudur.
Bu dayatmaların neler olduğu konusu ise, 6. yılını
doldurmakta olan AKP iktidarı döneminde en belirgin
biçimde görülmeye ve hissedilmeye başlanıldı. Çünkü bu
iktidar söz konusu icraatlarını öylesine açık ve aleni
olarak pervasızlıkla sürdürüyor ki görmemek veya
hissetmemek mümkün değil.
Tabiî ki bu icraatlar, sadece ülke topraklarının
hararetli bir şekilde “iş bilir tüccarlar”
tarafından yabancılara satılmaya başlanmasından ve bu
satışın Türkiye’nin can damarı olan stratejik
kurumlarının ve bankalarının satışıyla devam
ettirilmekte olunmasından ibaret değil.
Bunların dışında öylesine can acıtıcı, yürek ve vicdan
sızlatıcı(Tabii ki, bu ifadem yürek ve vicdan sahibi
olanlar için geçerlidir.) icraatlar da var ki, o da
Türk milletinin binlerce yıldan beri süregelen milli
ve manevi değerlerinin, gelenek ve göreneklerinin
delik deşik edilerek yok edilmekte olmasıdır.
AB’ ye tam üye olmayı bir yana bırakın. Daha AB
yolunda “akıntıya karşı kürek çekilirken” bile
bu Hıristiyan kulübünün Türkiye’ye yönelik
dayatmalarının hükümet tarafından kayıtsız, şartsız ve
yorumsuz olarak kabul edilmeye devam edilmesi bile
Türkiye’ye ve Türk milletine büyük zararlar
vermektedir.
Bilindiği gibi son yıllarda dünyanın
hemen, hemen bütün ülkelerine resmi ya da gayri resmi
olarak ihracat yapmakta olan Çin’in ihraç mallarının
neredeyse yüzde yüzü kalitesiz ve çeşitli ülkelerin
markalarının taklit edildiği emtialardır.
Bu durum Dünya Ticaret örgütü ve daha birçok uluslar
arası sivil teşekküller tarafından da tespit ve ispat
edilmiş olmasına rağmen dünyadaki taklit ve kalitesiz
Çin ürünleri işgali hızla devam ediyor.
Buna rağmen Çin’e sesini çıkartamayan, bu gidişata dur
demek adına hiçbir çıkış yapmayan veya Çin’in dünya
ticaretinde haksız rekabete yol açan tutumuna her
hangi bir yaptırım uygulamayı aklından bile geçirmeyen
AB adlı Hıristiyan kulübü, Türkiye ihracatını
baltalamaya yönelik menfur propagandalar yapmaya
başlamış bulunuyor...
Avrupa Birliği Komisyonu, Birliğin ekonomik
faaliyetleri açısından çok önemli buldukları taklit
ürünler konusunda rapor hazırlarken Türkiye’yi de
taklitçi ülkeler arasına dâhil etti.
Konu ile ilgili olarak 2007 yılında AB komisyonu
tarafından yayımlanan taklit mallar listesinde
Türkiye’nin de ismi geçiyor. Bu listeye göre Türkiye
taklit mallar konusuna birçok ülkeyi geride bırakıyor.
Özellikle de gıda maddesi, içecek, kozmetik ve kişisel
bakım ürünleri ve tekstil alanlarında Türkiye’nin
birinci sırada yer aldığı belirtilmektedir.
Hani AB Türkiye’ye ve Türkiye’nin AB üyeliği yolundaki
gayretlerine sıcak bakıyordu? Ne oldu da Türkiye’nin
zaten çok yıllar öncesinde Çin’e kaptırmış olduğu
üretim dallarında olmayan sahte ürünleri ile ön plana
çıkartılıyor. Türkiye söz konusu listede adı geçen
hangi malları ihraç edebiliyor da ismi taklitçi
ülkeler arasında geçiriliyor?
Türkiye olarak zaten kendisinin de çok rahat
üretilebileceği malları üretmekten vazgeçip dışarıdan
ithal etmeye başlayalı epey zaman oldu. AKP
hükümeti, yıllardır Mustafa Kemal Atatürk’ün
bağımsızlığın ne olduğu konusundaki tariflerini ve
veciz sözlerini rafa kaldırıp, onun yerine Türkiye ve
Türk düşmanlarının kendilerine dayattıkları
köleleştirme sloganlarını ithal ve terennüm etmeye
başlayalı ne yazık ki, Türk milletinin büyük bir
bölümü de mankurtlaşmaya ve robotlaşmaya başladı.
İşte Türkiye’nin önüne uzatılan “AB Havucu” ve
işte bu “havuç”un peşinden koşan Türkiye’nin bu
günkü hali! Zaten olmayan birkaç kuruşluk ihraç
mallarını da şaibe altına sokan AB ülkeleri ise
Türkiye yetkilileri tarafından baş tacı edilmeye devam
ediliyor…
Gerçek İlim Adamlığı
Ukalâlığı Reddeder
22.05.2008
Kendilerini dev aynasında gören ama aslında, cüce ruhlu,
cüce fikirli olan, sözde akademisyen, sözde bilim adamı
böbürlenmesi ve kasıntısı içinde ahkâm kesen tiplerden
hiçbir zaman hazzetmemişimdir. İlim sahipleri ancak ve
ancak aynı zamanda tevazu sahibi de olduklarında
insanlar tarafından saygı görürler ve gerçek ilim
adamlığı payesine erişirler. Çünkü saygı, zorla
alınamayan ama ancak hak edene layık olduğu üzere takdim
edilen çok kıymetli bir hediyedir.
Bazı sözde ilim adamları, beşeri münasebetlerin bir
gereği olarak bir kısım insanların kendilerine saygı
göstermelerini istismar ederek, kendilerinin o saygıyı
gerçekten hak ettikleri ve bu yüzden de herkesin
kendilerine saygı gösterme mecburiyetleri bulunduğu
şeklinde bir ahmaklığa da kapılırlar.
Tarihimiz boyunca, birçok kayda değer olaylar, yukarıda
tanımlamaya çalıştığım türden bilgiçlik budalası
avanakların bencillik ve tutkuları sebebiyle kayıt
altına alınamamış, unutulup gitmiştir. Çünkü hemen
herkes, cemiyet içerisinde kasılarak dolaşan ama “hiçbir
çamda çentiği bulunmayan” söz konusu tiplere güvenme
yanılgısına düşmüşler ve “Nasıl olsa onlar kayıt
altına alarak tarihe not düşüyorlardır” diye
düşünerek birçok mühim meselenin gelecek nesillere
aktarılması vazifesini savsaklamışlardır…
Yapılması elzem olduğu halde yerinde ve zamanında
yapılmayan bir işin ne tarih sayfalarında, ne de
milletler nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu kavramın
bile farkında olamayan sözde bilgiçler, sahiplerinin
kendilerine sağladığı imkânlar içerisinde kaygısızca
sefa sürerlerken vatanlarına ve milletlerine hizmet
etmek akıllarının ucundan bile geçmez.
Bu tipler bazen Okyanus ötesi ülkelerde bazen,
Türkiye’de ya da nemalanacakları başka bir ülke
keşfettiklerinde de oralarda günlerini gün ederler… Ne
zaman ki vazifeşinas, vatanını ve milletini karşılıksız
bir sevda ile seven, mütevazı yaşamlarının tamamını
milli ve manevi değerleri uğruna vakfetmiş, acilen
yerine getirilmesi gerektiğine inandıkları bir vazife
söz konusu olduğunda o vazifeyi vakit geçirmeden ifa
eden birileri ortaya çıktığında ise, söz konusu
bilgiç(!) nanemollalar yaygara koparırlar. Ama geçmiş
ola…
Çünkü bu tip nanemollalar, kendi tekellerinde olduğunu
zannettikleri sahalara birilerinin indiğini görmeye hiç
tahammül edemezler. Bu lâpacılar şahsi egolarını tatmin
etmekten, keselerini doldurmaya çalışmaktan bir türlü
başlarını kaldıramazlar. Aslında bu adabımuaşeret
yoksunu, saygı ve ilim fukaralarının başka ülkelere
taşeronluk yapmaktan gayri icraatları yoktur. Oysaki
onların günün birinde maddi olarak en kazançlı şekilde
değerlendirilmek üzere devamlı surette erteledikleri
milli, manevi ve insani vazifeler, davasına yürekten
inanmış olan vatan ve millet sevdalıları tarafından
hiçbir karşılık beklenilmeden çoktan yerine getirilmiş,
vatanın, milletin, inanlığın hizmetine ölmez bir eser
olarak sunulmuştur bile… İşte o anda geç kalmış
olduklarının ve maddi olarak kayba uğradıklarının
farkına varan bu maddi menfaat düşkünleri, “Bu işi
ehil insanlar yapmalıdır”, “Ben aslında o işi
daha önce
bilmem ne transkripsiyonlu olarak hazırlamıştım ama…”,
“amatör kişilerce yapıldı” gibi hasetlik kokan
zırvalamalar ileri sürerler… Fakat “Güvercin” çoktan
hedefine ulaşmıştır bile…
İcraat insanlarının kelime cambazlıkları ile
geçirecekleri zamanları yoktur. İcraat insanlarının bir
takım mahfillere yaranabilmek için ona buna dalkavukluk
yapma alışkanlıkları yoktur. İcraat insanlarının
terminolojilerinde haset, böbürlenme, hakir görme,
mazlumun değil zalimin yanında yer alma ve “güç
bende!” diyenlere payandalık yoktur…
Türkçedeki karşılığı gayet açık ve net olarak belli olan
bir cümleyi eğip-bükerek insanlara farklı göstermeye
çalışma ukalalığının ve aymazlığının adı “bilimsel
davranmak” değil, olsa olsa şaklabanlıktır.
Türk Milletinin Uygur boyunun lehçesini Uygur Türkleri,
Kazak lehçesini Kazak Türkleri, Özbek lehçesini de Özbek
Türkleri daha iyi bilebilirler… Kendi boyuna ait olmayan
bir lehçe hakkında( yeterli uzmanlığı bulunmamasına
rağmen sözde uzman olduğunu ileri sürerek) bilgiçlik
taslamak ve ukalalık etmek kimsenin haddi değildir.
Çünkü dil ve lehçe konusu, her milletin ve her Türk
boyunun kendine özgü içtimai, kültürel ve folklorik
yaşam biçimi ve düşünce tarzı ile doğrudan ilgilidir…
Türk Silahlı Kuvvetlerini Dillerine Dolayanlar
Ateşle oynamaktadırlar
19.05.2008
Türk Milleti, bütün dünyada asker millet olması ve
dünyanın sayılı ordularından birine sahip olması ile
tanınır. Türk Silahlı Kuvvetlerini ihdas eden Türk
büyükleri Türkiye’nin yer aldığı coğrafyanın dünya
için ne kadar büyük bir ehemmiyete sahip olduğunun ve
bu yüzden Türk devletinin ve Türk milletinin her an
her türlü tehlikelerle karşı karşıya kalması için
birçok sebeplerin bulunduğunun da bilinci içinde ihdas
etmişlerdir.
Bu sebeple Türk Silahlı Kuvvetlerinin temellerini
öylesine sağlam atmışlardır ki, TSK bütün birimleri ve
teknolojik donanımları ile her geçen gün hızla
yükselen bir grafik sergilemektedir.
Genel Kurmay Başkanlığı Kara Kuvvetlerinin kuruluş
tarihi olarak ta Milattan önce 209 yılında Hun
İmparatoru Mete Han tarafından temelleri atılan
ordunun kuruluş tarihin başlangıç kabul etmiştir.
2007 yılında Kara Kuvvetlerinin kuruluşunun 2216. yılı
münasebetiyle hazırlanan ve Genel Kurmay Başkanlığını
internet sitelerinde yayınlanan afişlerin içeriği
oldukça gurur vericidir. Afişte Kara kuvvetlerine
bağlı askerlerin görüntüleri ile beraber, Kara
kuvvetlerinin teknolojik donanımlarını gözler önüne
seren teçhizatların yanı sıra şu ifadeler yer
almaktadır: “Gücünü yüce Türk milletinden, ışığını
Atatürk’ten alan Türk Kara Kuvvetleri 2216 yaşında”,
“Daima Hazırız”, “Türk milletinin güven kaynağı”
Kendisini Türk olarak kabul eden, Türklüğü ile gurur
duyan her bir Türk’ün yüreği TSK’ da atmaktadır. Çünkü
Türk silahlı Kuvvetleri Hava, Kara ve Deniz kuvvetleri
ile Türk milletinin sinesinden çıkan bir oluşumdur. Bu
oluşum uzun yıllardır düşmana korku, dostlarına güven
ve gurur vermiştir. Ebediyete kadar da vermeye devam
edecektir…
Bu yüzdendir ki, son yıllarda bir takım pespayeler,
Türk milletinin dünyadaki varlığını hazmedemeyen ve
karşılarında hep bir engel ve çelikten bir kalkan
olarak gördükleri TSK’ ya dolaylı yollarla saldırmayı
ve bu yolla ondan intikam alırcasına tavırlar
sergilemeyi adet haline getirmiş bulunuyorlar.
1980 yılı öncesinde Lenin, Stalin ve Mao uşaklığı ve
taşeronluğu yaparak Türkiye’yi karıştırmak
isteyenlerin bu günkü uzantıları, bütün güçlerini
birleştirmiş olarak öyle bir dizi film yapmışlar ve
televizyonda yayınlıyorlar ki, 1980 sonrasında
doğanları bile kendi lehlerine etkileyecek tarzda…
Çükü söz konusu dizide başından sonuna kadar TSK
düşmanlığı sergileniyor. TSK’yı adeta bir düşman
ordusu gibi acımasız, zulmedici ve tıpkı eski
Hitler’in ordusu gibi göstermeye çalışıyorlar.
Geçmişin Lenin, Stalin ve Mao uşaklarını öylesine
kahramanlaştırmışlar ki, Mahkeme salonlarında
kendilerini savunan bu Lenin ve Stalin uşakları sözde
Amerika karşıtlığı yaparlarken adeta birer çakal gibi
gırtlakların yırtarak Türk Devletinin bütün
kurumlarına salya –sümük saldırmaktadırlar…
Öte yandan da Türk Silahlı Kuvvetlerinden darbe üstüne
darbe yiyen terör örgütünün şehirlerdeki bir takım
uzantıları Türklüğe hakaret etmeyi suç sayan 301.
maddeyi adeta delik-deşik eden değişikliklerin kabul
edilmiş olasından aldıkları cesaretle şimdi de TSK İç
Hizmet Kanununun bazı maddelerinde değişiklik
yapılması için kanun teklifi hazırlamış bulunuyorlar.
Yapılmak istenen bu sözde değişikliğe dair bir misal
vermek gerekirse:
İç Hizmet Kanunun 35. Maddesi: “Silahlı Kuvvetlerin
vazifesi: Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş
olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.”
Derken bu maddeyi “Silahlı kuvvetlerin görevi ulusal
sınırları dış tehdit ve tehlikelere karşı korumaktır”
şeklinde değiştirerek yavanlaştırmak ve buna bağlı
olarak ta “Türk” kelimesinin yer aldığı diğer
maddeleri tahrip etmek istemektedirler…
301. madde aymazlığının(ya da kasıtlı hareketinin)
ardından Türklüğe ve Türk milletine ve Türk milletinin
göz bebeği olan TSK’ya yönelik daha birçok
saldırıların yine Meclis içinden gelebileceğine dair
emareler görülmektedir…
Ve yine alıştığımız gibi, muhalefet partileri sadece
seyretmekle yetinmekte ve Türk milletinin
kendilerinden beklediği duyarlı, gerçek ve etkili
tarzda muhalefet etme görevini savsaklamaktadırlar
Doğu
Türkistanlı 600 Kadının Akıbeti Ne oldu?
17.05.2008
Türk milletinin bağımsız olmadan yaşayamayacağını
unutan işgalci Çin, Doğu Türkistanlıların işgale
uğradığı 60 yıl zarfında 500’ü aşkın büyük ve küçük
milli kurtuluş hareketlerini çok kanlı şekillerde
bastırmış ve böylelikle onlara bir türlü toparlanma
fırsatı vermemiştir. Ayrıca yine Çin hükümeti sık, sık
başlattığı “3 türlü güçlere sert darbe vurma hareketi”
adı altında tedhiş süreçleri başlatarak özellikle de
Doğu Türkistan gençlerine yönelik keyfi tutuklamalar
yapmaktadırlar.
Çin hapishanelerinde sorgusuz sualsiz bir şekilde
yıllardır yatan Doğu Türkistanlılar bulunmaktadır.
Bazı zamanlarda da meydanlara zorla topladıkları
halkın gözleri önünde toplu idamlar gerçekleştirmekte
ve böylece halka gözdağı vermek suretiyle sindirmeye
çalışmaktadır.
Bütün bu insanlık dışı uygulamalara rağmen Doğu
Türkistan Türkleri sindirilebilmiş değildir. Bu
yüzdendir ki, Çinli işgalcilerin uykuları kaçmakta
huzursuz olmakta ve hatta açıkça koktuklarını belli
etmektedirler.
“11 Eylül” olayını kendi lehlerine çeviren Çinliler
tarihin hiçbir safhasında ideolojik olarak
anlaşamadığı ve hiçbir zaman da anlaşamayacak olan
ABD’nin sözde “uluslar arası terörle mücadele”
kampanyası başlatmasına destek vererek Doğu
Türkistanlılar üzerinde estirdiği devlet terörüne hız
vermiştir.
Sözde “Terörle mücadele” yi koz olarak kullanmak
suretiyle gerek yurt içinde ve gerekse de yurt dışında
özgürlük mücadelesine katılan, destek veren bütün Doğu
Türkistanlıları, uluslar arası bir takım radikal
İslami örgütlerle ilişkilendirmektedir. Dünya
kamuoyuna Doğu Türkistanlılar konusunda yanlış ve
kedilerinin işlerine gelecek şekilde bilgiler vererek
Doğu Türkistan halkı üzerindeki tedhiş ve terör
estirme faaliyetlerini gücünün yettiğince
arttırmaktadır.
23-
24 Mart 2008 tarihlerinde Doğu Türkistan’ın Hoten
vilayetinde sokağa çıkarak Çin’in Doğu Türkistan
Türklerine yönelik baskı ve şiddet uygulamalarını
protesto eden çoğu kadın 600- 700 civarındaki Doğu
Türkistanlıyı çember içine alarak tutuklamış ve
topluca hapse atmıştır.
Bu güne kadar bu mağdur Doğu Türkistanlı kadınlar
hakkında her hangi bir bilgiye ulaşılamamıştır.
Sorgusuz-sualsiz hapiste tutulan bu kadınların
hayatlarından edişe edilmektedir. İşgalci Çin
yetkilileri Doğu Türkistanlı kadınların bu türlü hak
arayışlarını “Hizbu Tahrir” adlı bir örgütle
ilişkilendirerek ve bu toplu protesto olayını söz
konusu örgütün tertip ettiğini ileri sürerek Doğu
Türkistanlı kadınlar hakkında en ağır cezaları
uygulamak istemektedir.
600 Doğu Türkistanlı kadının sadece demokratik ve
insanca taleplerde bulunmasına bile tahammül edemeyen
ve bu tür olayları doğru ve uluslar arası
sözleşmelerde altına imza attığı maddelerde yer aldığı
şekilde yönetemeyerek en kestirme yolu(!) uygulamak
suretiyle hapis ve idam cezaları uygulayan Çin’e,
Dünya Olimpiyatlarına ev sahipliği yapma hakkının
verilmesi ne derece doğrudur?
Uluslararası Af Örgütü ve birçok insan hakları
örgütlerinin haksız yere tutuklanan 600 Doğu
Türkistanlı kadın ile ilgili girişimlerini ciddiye
almayan Çin kendi bildiği despot ve hukuk dışı
yöntemlerini uygulamak istemekte ısrar etmektedir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde veto hakkı
bulunan 5 daimi üyeden biri olan Çin, her yönü ile
açık bir şekilde Uluslar arası insan hakları
sözleşmesine aykırı davranmakta ısrar ederken, nasıl
bir ayrıcalığı bulunmaktadır ki, gerektiği gibi bir
ikaz, ihtar ve yaptırımda bulunulamıyor?
Yaklaşan Olimpiyatlar öncesinde “Olimpiyatların
güvenliği için” bahanesiyle işgalci Çin devleti
tarafından keyfi olarak tutuklanıp hapse atılan Doğu
Türkistanlıların sayısı şu anda 10 bin kişi civarında
olup, hepsinin de hayatı tehlikededir…
BAŞARISIZLIKLARA YENİ KILIF
16.05.2008
Ülkemizde Türk Silahlı Kuvvetleri hariç diğer alanlarda
devam edip giden kötü gidişat artık tıpkı “Mızrağın
çuvala sığmadığı” gibi gizlenemez hale geldi. Halkın
büyük çoğunluğu mevcut hükümetin altıncı yılının içinde
bulunduğu şu günlerde bütün olumsuzlukları daha iyi ve
belirgin bir şekilde görmeye başladı. Çükü 5 yıldır
partili olma fanatizmi içerisinde birçok olumsuzlukları
görmezlikten gelenler bile kendilerince adeta isyan eder
hale geldiler.
Çünkü artık AKP yakınlık duyanlarının birçokları için de
“deniz bitti kara göründü” mızrağın sivri ucu
kendilerine de batmaya başladı…
Öyle görünüyor ki, AKP hükümeti şimdilerde daha açık bir
şekilde gün yüzüne çıkan başarısızlık ve
beceriksizliklerine kılıf yakıştırma peşinde. Nasıl
başardılar anlamak zor ama AKP’ye oy v ermiş olan bir
kişi ile memleket meseleleri üzerine iki kelam etseniz
ve ülkedeki kötü gidişat hakkında konu açılsa hemen
tepki vererek bütün olumsuzlukların sebebinin AKP
hakkında açılan kapatma davası olduğunu ileri sürüyor…
Adama sormazlar mı, “kapatma davası açılana kadar ülkede
her şey tıkırındamıydı” diye? Ama ona cevap yok. Varsa
yoksa “çok güzel bir gidişat vardı ama kapatma davası
açılınca her şey durma noktasına geldi” sözlerinin
arkasına saklanıyorlar.
Hazine arazilerinin ve Atatürk’ün milli sermaye ile
açtığı
TÜPRAŞ’ ın
“parayı veren düdüğü çalar”
anlayışı ile
satılması, yılda 2.5 milyar dolar kâr eden Türkiye’nin
stratejik açıdan en önemli kuruluşlarından biri olan
Türk Telekom’un 1.31 milyar doları peşin 1 milyar 180
milyon dolarlık 5 taksitle elden çıkartılması ve
bankaların yabancılara satışı kapatma davasının
açılmasından sonramı gerçekleşti?
PKK terör örgütünün hamileri ve uzantılarının vekil
olarak Meclise girmeleri kapatma davasının açılmasından
sonra mı gerçekleşti?
Halâ 5.5 yılda geçekleşen olumsuzlukların tamamını
kapatma davasının açılması ile ilişkilendirme aymazlığı
içindekiler ayaklarındaki pantolonlarını da kaybettikten
sonra bir şeylerin farkına ancak varacaklar ama o zaman
da iş işten çoktan geçmiş olacak. Bu ülkede demokrasi ve
hukukun üstünlüğü kavramları geçerli ise, özellikle de
devletin ve milletin geleceğini bire-bir ilgilendiren
hususlarda yanlışlıklar (Bazen de kasıtlı) yapanların
yanlarına kâr kalacağı düşünülmemelidir.
Dünyanın en köklü devletlerinden biri olan ve en eski
devlet geleneğine sahip olan bu milletin temellerini
sarsacak ve gelecek nesillere özgürlüğü değil, köle
olarak yaşamayı miras bırakacak olanları denetleyecek
bir mekanizmanın olması şarttır. İşte o mekanizma, yani
Anayasa Mahkemesi gördüğü lüzum üzerine tarihi bir
görevi yerine getirmek üzere harekete geçmiştir.
Sonucun ne olacağını ise her kes bekleyip görecektir. Bu
ülkede Hukukun üstünlüğü prensibi Türk milletinin
bütününün ihtiyaç duyduğu bir kavram olup, her bireyin
bu kavramın gereklerine harfiyen uyma ve saygı duyma
mecburiyeti vardır…
Tarih boyunca Türk milletine kast eden o kadar çok
düşman olmasına rağmen binlerce yıldan bu günlere kadar
Türk milleti hep var olmuştur. Bundan sonra da ebediyen
var olacaktır.
Türk milletini bütün kötülüklerden ve saldırılardan
koruyan varlık, insanlığın, kâinatın ve adaletin tek
sahibi olan yüce Allah(c.c) tır. Bu sebeple ileriye
dönük olarak her hangi bir endişe taşımıyoruz. Yeter ki
Türk milleti olup-bitenlere karşı duyarlı, basiretli,
Vatan millet meselelerini adeta birilerine ihale
etmişçesine bir ilgisizlik içinde olmasın…
“Uygar
Batılı” ların
Yerli Taşeronları
15.05.2008
“Batılılar topaklarımıza geldiklerinde onların
ellerinde İncil, yerli halk olarak bizim ellerimizde
ise topraklarımız vardı. Onlar bizlere gözlerimizi
kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi
açtığımızda bizim elimizde İncil, batılıların
ellerinde ise eskiden bizim olan topraklarımız vardı.”
Kenya’nın kurucu başkanının bu ifadeleri gün yüzüne
çıktığından beri bu ibret tablosundan kimler ibret
aldılar bilemiyoruz. Hani derler ya “İbret
alınsaydı tarih hiç tekerrür ederimiydi?” diye…
Bu günün sözde bazı “Uygar Batılılar” ı daha düne
kadar tuvalet adabının ne olduğunu biliyorlar mıydı?
Bilmiyorlardı. Akıl hastalarını “içine şeytan girmiş”
diyerek yakıyorlar mıydı? Yakıyorlardı. Bazı krallar
da tahtını kaybetmemek için eşlerini düşman saflarına
hediye olarak göndermişler miydi? Evet göndermişlerdi.
Uzun yıllar boyunca işgal ettikleri ülkelerin
insanlarının boyunlarına tasma ve zincir geçirmek
suretiyle köle olarak alıp-sattılar mı? Sattılar…
Peki, geçmişleri böylesine çirkefliklerle dolu
olanlardan Türkiye’nin ve Türk milletinin herhangi bir
şekilde ders almaya ihtiyacı var mı? Asla! Bu
günlerde işte bu sözde batılıların aralarına dâhil
olabilmek için Türkiye olarak vermekte olduğumuz
tavizleri düşündükçe adeta gözlerimin önü kararıyor.
Birkaç yıl sonrasını düşünmek bile istemiyorum… Çünkü
bu sözde “Uygar Batılı” ların Türkiye ve Türk milleti
üzerine oynadıkları oyunların ardı arkası kesilmemekte
ve ülkemizdeki batı hayranı bir takım yerli
taşeronlar, Türk milletini kendilerine köle,
topraklarımızı da maazallah kendi toprakları yapmak
isteyenlerin faaliyetlerine açıkça çanak
tutmaktadırlar. Bu aymazlık nereye kadar devam edecek
veya bu aymazlıklara Türk milleti ne zamana kadar daha
izin verecek bilemiyoruz.
Uzun yılardan beri kendilerini medeniyetin dünyadaki
tek mimarı ve müdafii olarak ilan edenler, aslında
insanlığın binlerce ve yüzlerce yılda meydana
getirdiği medeniyetlerin temellerine dinamit koymaya
çalışmaktadırlar.
Türk milleti bütün dünyada dini, dili, kültürel ve
ahlaki değerleri ile vardır. Var olmaya da devam
edecektir. Ama tedrici olarak bu değerlerinden
tavizler vermeye ve kopmaya başladığında ise, Türk
Milletinin tarih boyunca sahip olduğu milli kimliği
ile var olabilmesi, kayıtsız şartsız tam bağımsız bir
devlet olarak yaşayabilmesi asla mümkün değildir.
İşte bu sebeple bütün dünya Türklüğünün gözdesi
durumundaki Türkiye Türklerinin sadece kendileri için
değil, aynı zamanda dünya Türklüğünün de ebediyete
kadar var olabilmesinde büyük rolünün olduğu
unutulmamalıdır.
Türkiye Türklerinin her alandaki hareketlerinin
dünyadaki bütün Türk devletleri ve toplulukları
tarafından dikkatle ve hassasiyetle takip edildiği,
özellikle de Türkiye’nin dış ilişkilerde izlediği
birçok politikalarını da örnek almakta olduğu
unutulmamalıdır… Dolayısıyla günümüzde AB ülkelerinin
ve ABD’nin neredeyse İncil yerine kaim olmak üzere ön
planda tuttukları maddiyatın merkezi IMF’i tıpkı bir
İncil gibi Türkiye’ye sunmaktadırlar… Türkiye bu
günlerde olduğu gibi gözünü kapatarak IMF’ e teslim
olmaya devam edecek olursa maazallah bir zamanlar
Kenya’nın kurucu başkanının söylediği sözleri tekrar
edecek kadar bile mecali kendisinde bulamayacaktır.
Çünkü bu gün ne Türkiye’yi idare etmekte oldukları
iddiasında olanlar, nede kendilerini iktidar namzedi
olarak gören muhalefet partileri Türkiye’nin içinde
bulunduğu vahim durumu ve her geçen gün Türkiye’nin
biraz daha uçurumun kenarına doğru sürüklenmekte
olduğunu görememektedirler…
Bir taftan “Dinler arası diyalogcu” ların Türk
milletini sırtından hançerlemesi, diğer yandan
Türkiye’yi IMF denilen modern tefeciler güruhuna
mahkûm hale getirmeye çalışan AB, ABD ve onların yerli
taşeronlarının kafa kafaya vererek sürdürdükleri
faaliyetleri Türk milletini ciddi, ciddi
kaygılandırmaya başlamış bulunuyor…
Yeni Rusya
Üzerine Bir Mülahaza
13.05.2008
Eski Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Mihail
Gorbaçov’un Glastnost-Perestroika söylem ve icraatlarını
müteakip 1990 yılının başlarından itibaren dağılma
sürecine giren imparatorluk kısa zamanda tamamen yok
olmuşçasına silindi gitti. Bu dağılmanın ardından Batı
Türkistan Türkleri 70 yıl boyunca üzerlerine adeta bir
kâbus gibi çöken eski Sovyet Rusya baskısından
kurtularak bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Bir anda yıllarca sömürdükleri Batı Türkistan
coğrafyasının doğal zenginliklerini kaybeden Ruslar
yoksullaştı, askerlerine verecek parası olmadığı için
maaş yerine lahana dağıttığının fotoğrafları yansıdı
dünyaya… Rusya’daki kocaman marketlerin rafları aç
kalmış farelere mekân oldu. Tek tük bulunabilen gıda
maddelerinin, meyve ve sebze satış yerlerinin önlerinde
birkaç elma ya da sebze alabilmek için (kilo
değil)yüzlerce metrelik kuyruklar oluştu…
Galiba Ruslar 1990 yılından sonraki bir dönem 1940’lı
yılların sefaletini bir defa daha yaşadılar… Ama Rusya
bu kasvetli dönemi Putin’in iktidarı ile kısa zamanda
hızla aşmaya başladı. Putin bir taraftan Rusya’yı içine
düştüğü borç batağından çıkartmak için borç öderken,
diğer yandan da Rus halkının beklentilerine cevap
vererek onların büyük ekseriyetinin gönlüne taht kurmayı
başardı.
Eski Sovyetler Birliğinin dağılmasını fırsat bilen ABD,
bazı Avrupa devletleri ve Çin dünyadaki, özellikle de
Orta Asya bölgesinde varlıklarını hissettirmek ve
Sovyetler Birliğinin bıraktığı boşluğu doldurmak için
bir takım faaliyetlere giriştiler. Fakat onların bu
hevesleri bu gülerde kursaklarında kalmış görünüyor.
Çünkü Putin Rusya’sı Slav milliyetçiliğini ön planda
tutan bir politika ile kısa zamanda dünyada yeniden söz
ettirmeye başladı.
Geçtiğimiz günlerde İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki
galibiyetinin 62. yılını kutlamak için ünlü Kızıl
meydanda bir tören gerçekleştirdi. Bu törenler öncesinde
Pentagon’un “Eski püskü silahlarını sergilesinler
bakalım” diyerek küçümseyici ve birazda derinden gelen
korkusunu yenmek için “karanlıkta ıslak çalan” tavrına
karşılık Rusya Pentagon ve onun gibi düşünlere tam
anlamı ile bir gözdağı verdi.
8000 civarında asker, 30’dan fazla helikopter, en son
teknoloji ile üretilmiş olan çok sayıda silah,
bombardıman uçakları, gelişmiş füze sistemleri vs.
eşliğinde dev bir geçit töreni düzenleyerek dünyaya yeni
bir Rusya mesajı da vermiş oldu.
Bütün dünya biliyor ki, son 10- 15 yıl içerisinde Rusya
toparlandı, yenilendi ve ABD, Çin ve Rusya üçgeninin
bozulmasına izin vermediğini ilan eti. Özellikle de son
yıllarda Putin’in izlediği Milliyetçi politikaları
netice verdi. Rusya ekonomisini Milli temeller üzerine
bina etmeye çalışıyor ve başarı da elde ediyor… Putin’in
bu çizgisini açıkça ortaya koyan son çıkışı ve icraatı
da şu oldu. Görevini halefi olan Medvedev’e devretmeden
birkaç gün önce Rusya’nın en stratejik 42 sektörünün
kapılarını yabancılara kapatan bir yasaya imza attı. Bu
stratejik sektörler arasında haberleşme, bazı önemli
madenler, petrol ve doğalgaz işletmeleri gibi alanlar
yer alıyor.
“11 Eylül”ü bahane ederek ve Sovyetler Birliğinin
dağılmasından doğan boşluktan da istifade ile dünyanın
dört bir yanına el atan ABD ve çok sinsi bir
yayılmacılık politikası güden Çin bundan sonra çok rahat
hareket edemeyecektir…
Bütün bunları Rusya’yı methetmek için yazmadım. İç ve
dış etkilerle bocalama devresi içine giren ve
başkalarına muhtaç ve mahkûm hale gelen devletlerin bu
evreyi ancak ve ancak yine kendi köklerinden alacakları
milli enerji ve inançla aşabileceklerini bu kısacık
Rusya hikâyesi örneği ile izaha çalıştım. Rusya’nın
yaşadığı son dönem, devletlerin ve onu idare edenlerin
kendi milletlerine duyacakları güvenle her türlü
olumsuzlukların içinden sıyrılarak yeniden nasıl güçlü
bir devlet haline gelebileceklerine dair çok basit bir
misaldir.
Doğu
Türkistan’da Öğrenci Olmak Zor
12.05.2008
Ezeli ve ebedi Türk yurdu Doğu Türkistan’ın Çin işgaline
uğramasını müteakip, elleri milyonlarca Müslüman Türk’ün
kanı ile boyanmış olan cellât Mao Ze Dung ve yandaşları
geride kalan Türk çocuklarının da geleceğini karartmak
ve her birini birer mankurt köleler gibi yetiştirmek
için sistematik olarak çaba sarf etmeye başladı.
1950’li yılların ortalarında okula giden Türk
çocuklarına, aynı okula getirip yerleştirdikleri Çinli
öğrencilere “ağabey millet”, “ağabey milletin
çocukları” diye hitap etmeleri gerektiğini ve onlara
(Çinli öğrencilere) son derece saygılı olmak
mecburiyetinde olduklarını dayatmaya başladılar…
Kimisi anne-babasını, kimisi yakın akrabalarından
birilerini, kimileri de arkadaşını veya komşusunu Çin
işgal güçlerine kurban vermiş olan Türk öğrenciler,
kendilerine uygulanan psikolojik baskılara bireysel veya
gruplar halinde karşı çıkmaya başladılar.
Büyüklerimizin bizlere naklettiklerine göre, Türk
öğrenciler bulabildikleri bir kurşun kalemi arkadaşları
ile paylaşırlarken, Çinli öğrencilerde ise o günlerde
çok nadir rastlana bilen ve sahiplenilebilen
dolmakalemler ve okul malzemeleri bulunuyor. Fakat
Çin’den Doğu Türkistan’a hemen her gün yüz binlerce
Çinli getirilmekte olduğundan Çinli askerler ve
öğrenciler arasında yiyecek sıkıntısı baş göstermiştir.
Türk öğrencilerin çantalarına ebeveynleri tarafından
öğlen arasında yemeleri için konulan ekmekleri, okuma ve
öğrenmeye çok önem veren Türk öğrenciler kendileri o gün
aç kalmak pahasına Çinli öğrencilerdeki kurşunkalem,
dolmakalem vs. gibi okul malzemeleri ile değişerek okul
ihtiyaçlarını gidermeye çalışmaktadırlar…
Bu
değişimin ardından Çinli öğrencilerin bazıları yine
Çinliliklerini bir şekilde ispat ederek Türk öğrencileri
hırsızlıkla itham edip şikâyette bulunmak suretiyle Türk
öğrencilerin ceza almalarını ve bazılarının da okuldan
uzaklaştırılmalarına sebep oluyorlar.
Bu
gibi durumlara karşı ise Türk öğrenciler kendi
ararlarında organize olarak mücadele etmekte ve okul
idaresinin politikalarını ve Çinlileri kayıran
tutumlarını protesto etmektedirler.
Böylesi durumlarda mahalli idarecilerin emri ile
polisler öğrencilerin etraflarını kuşatarak toplu
şekilde karakollara götürmekte ve birçok öğrenciyi
“düzene karşı gelmek” suçlaması ile hapse atmakta ve
böylece söz konusu Türk öğrencilerin öğrenim hayatlarını
sona erdirmektedirler.
Tabii olarak bu gidişat Türk öğrencilerin Çinli
öğrencilere karşı öfke ve nefretlerinin artmasına sebep
olmuş ve bu öfke ve nefret zamanla daha da aygınlaşmaya
başlamıştır. Daha sonraları Doğu Türkistanlı öğrenciler
(ilköğretim okullarından Üniversitelere kadar)
sonuçlarına katlanmak pahasına çeşitli semtlerdeki duvar
ve kapılara “Çinliler vatanımızdan çıksın”, “Doğu
Türkistan halkına Özgürlük”, “Okullarımızda Çinli
istemiyoruz” “Doğu Türkistan’a Çinli getirilmeye
son verilsin”, “Zenginlik kaynaklarımızın Çin’e
taşınması durdurulsun” vs. şeklinde sloganlar
yazarak, el ilanları yapıştırarak tepki
gösteriyorlardı... Çin işgal güçleri tarafından el
yazısı mukayeseleri ile tespit edilen öğrenciler ne
yazık ki ya kurşuna diziliyor, ya da ağır hapis cezaları
ile cezalandırılıyorlardı…
Bu
günlere gelindiğinde ise Doğu Türkistan’ın birçok
vilayetlerinde(Kumul, Ürümçi, Gulca ve Hoten gibi
vilayetler) Türk nüfusu azınlığa düşürülmüş, okullarda
ise “Çift dilde eğitim” safsatası ileri sürülerek
Çince tedrisat mecburi hale getirilmiş, bu durum
anaokullarına kadar sirayet ettirilmiştir.
Ana
dili kadar Çince bilmeyen bir Türk öğrencinin ise
üniversiteye gidebilmesinin yolları tamamen kesilmiş
bulunuyor…
Doğu
Türkistan’da dünden bu güne Türk öğrencilerin
önlerindeki engeller daha da fazlalaşmış, okumaya,
öğrenmeye teşne ve en çok ihtiyacı olan bu öğrencilerin
uluslar arası anlaşmalarda kutsal addedilen eğitim ve
öğrenim hakları Çinli işgalcilerce gasp edilmektedir…
“Çin
Kültür Günleri” ve Düşündürdükleri
09.05.2008
1998
yılında Erciyes Üniversitesinin Fen Edebiyat Fakültesi
bünyesinde Çin Dili ve Edebiyatı Bölümü açılması
çalışmalarının başlatıldığı haberini aldığımızda 1965
yılından beri Kayseri’de yerleşik bulunan Doğu
Türkistanlılar olarak çok ciddi bir biçimde tepki
göstermiştik.(O yıllarda ben Dernek Başkanlığı Görevini
yürütüyordum)
Yüzlerce
kişilik bir kalabalıkla rektörlük önüne siyah çelenk
bırakılarak basın açıklaması yapılmış ve günlerce
Kayseri basın ve yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna,
konuya gösterdiğimiz tepkinin nedenleri hakkında
açıklamalarda bulunmuştuk. Kayseri Medyasının o günlerde
biz Doğu Türkistanlıların hassasiyetlerine verdiği önem
ve hislerimize tercüman olmaları takdire şayandı. Aradan
geçen on yılın sonunda Kayseri’deki basın ve yayın
kuruluşlarına bir daha teşekkür etmeyi bir borç bilirim…
Biz
Kayseri’de yaşayan Doğu Türkistanlılar Çin dilinin ya da
her hangi bir dilin öğrenilmesine karşı değildik. Karşı
olduğumuz husus, Çinlilerin Üniversitedeki Çin Dili ve
Edebiyatı bölümünün faaliyetlerini bahane ederek
Kayseri’deki Doğu Türkistanlıları ve Faaliyetlerini
yakın takibe alacak olmalarıydı. Endişelerimizde haklı
olduğumuzu zaman gösterdi. O yıllardan sonra Kayseri’de
yapılacak her türlü faaliyetler önceden haber alınarak
diplomatik seviyedeki tehditlerle engellenebilir hale
geldi…
Tabii bu
konuda Çin tek başına değildi. İstihbarat konusunda bir
takım “baltanın sapları” da Çinliler tarafından
kullanılıyordu.
Bizim
konuya gösterdiğimiz tepkilerin haklılığı Türk halkı
tarafından anlaşılmış ve bu yüzdende bizim haklı
tepkilerimize de destek verirlerken, ne yazık ki,
kendileri sözde Doğu Türkistanlı olan ve İstanbul’dan
gelen bazı kişiler Kayseri’den de yanlarına aldıkları
bazı “Baltanın sapları” ile beraber Üniversite Rektörünü
ziyaret etmişlerdi. Bu güruh “Doğu Türkistanlılar adına”
diyerek özür beyan etmişler ve böylece Çin Dili ve
Edebiyatı heveslisi rektör ve ona payanda olan bazı
hocalarla beraber Ankara’daki Çin büyükelçiliğini
haddinden fazla sevindirmişlerdi… Bunun haberini ciddi
kaynaklardan almıştık.
Aradan
geçen yıllar içerisinde Doğu Türkistan davası adına
yapılan üst üste yanlışlar ve politikasızlığın politika
zannedilerek yanlışlarda ısrar edilmesi Doğu Türkistan
davasına destek veren ve verecek olanların zihinlerinde
ciddi biçimde soru işaretlerinin oluşmasına yol açmaya
başladı. Çinliler Kayseri’de öylesine güçlendiler ki,
Dünya Ticaret Fuarı içerisinde bazı “Baltanın Sapları”
ile ortaklaşarak Sergi ve satış reyonları açar hale
geldiler.
Çünkü Doğu
Türkistan davası “kendi yağı ile kavrulmak” tan ve hatta
bazı durumlarda “veren el” olduğu pozisyonlardan
çıkartılıp devamlı olarak hep isteyen ve sadece “alan
el” olma durumuna getirilmeye başlandı.
Onurlu bir
davanın onurlu ve gerçek müdafilerini üzen bu gidişat
tabii olarak Çin’in lobi faaliyetçilerini ve
Türkiye’deki ataşe, Konsolosluk ve Büyükelçilik
görevlilerini sevindirmeye başladı.
Erciyes
Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Çin Dili ve
Edebiyatı Bölümünde öğrenim gören Türk öğrenciler her
yıl Üniversite bünyesinde “Çin Kültür Günleri” adı ile
programlar tertip ediyorlar. Bu Türk öğrencilerin Çin’in
Doğu Türkistan Türklerine ne kadar büyük ve vahşice
zulümler uygulamakta oldukları ile ilgili bilgilerinin
olduğunu sanmıyorum. Giderek gelenekselleşen bu “Çin
Kültür Günleri” programı çerçevesinde Türk öğrenciler
öğrenebildikleri bir miktar Çince kelime (Çünkü bu
bölümü bitirenler bile meramlarını anlatabilecek kadar
Çince öğrenemezler. Zira 56 azınlık milletin yaşadığı
Çin’de 4000’ den fazla harf bulunmaktadır.)ile Çince
şiir, konuşma, fıkra ve figürlerle izleyicilerden takdir
toplamaya çalışıyorlar… Bu yıl da Erciyes
Üniversitesinde 5. si yapılan bu etkinlikler gösteriyor
ki, Çinliler Türkiye’ye sadece kalitesiz ürünlerini
transfer etmekle kalmayıp kültürlerini de ihraç etmeye
ve Türk gençlerinden “Çin Kültür Elçileri”
yetiştirmeye başladılar. Çinlilerin Türkiye’deki
geleceklerinin oldukça parlak olduğunu söyleyebiliriz…
Mefkûre Yürek ve
İcraat
08.05.2008
Aynı
yüce mefkûreye sahip olan insanların hedefe ulaşma
yolundaki metot konusunda da anlaşabilmeleri, fikir
birliği içinde olabilmeleri ve birbirlerine
kenetlenebilmeleri gerekir. Bu kişiler arasında aykırı
düşünceler ve metot farklılıkları ileri sürülmesi
durumunda ise, ulaşılmak istenen hedefin aynı olmasının
bir anlamı yoktur. Çünkü kalın çizgilerle birbirinden
ayrılan fikirlerin aynı kavşakta birleşmesi ve başarıya
birlikte koşması mümkün değildir.
Ulvi
hedeflere ulaşmanın birinci şartı, dava erleri arasında
samimiyet, sadakat, fedakârlık, birbirlerine güven
konularında her hangi bir tereddüdün bulunmamasıdır. İş
bölümü konusunda da ehliyetlere göre taksimat yapılmalı
ve her kesin üstlendiği vazifeyi bihakkın yerine
getireceğinden emin olunmalıdır.
Öncelikle kusursuz şekilde plan yapmak çok önemlidir.
Planların icrası için de, gerekli olan milli, manevi ve
maddi donanımlarında sağlanması ve ondan sonra kararlı
adımlarla yola çıkılması gerekir.
Mefkûresi ile yüreği arasında irtibat ve amaç farklılığı
olan insanların icraatları da anlamsız sonuçlar ortaya
koyar ki, bu durum ne kişinin düşündüklerinin gerçek
anlamda icrasıdır, nede başkaları üzerinde ciddi bir
tesir oluşturabilir.
Bir
konu hakkında taşıdığı fikirleri ifade ederken bu
fikirlerinin ehemmiyetini yüreğinde hissetmeyen hayata
geçirilmesi noktasında acziyet, atalet, kararsızlık ve
inançsızlık sergileyenlerin sahip olduklarını ileri
sürdükleri fikirlerinin ne olduğunun hiçbir önemi
yoktur. Olamaz da… Çünkü icra edilmesi düşünülmeyen, ya
da hiçbir zaman icra edilemeyecek olan fikirler sadece
bir hayal olmaktan öteye geçemez. Hayal kurmak ise, her
kes için serbesttir. İsteyen istediği hayali kurabilir…
Devletlerin yapmaları ve yerine getirmeleri gereken en
önemli vazifelerden biri, ülke halkını beyhude
uğraşlardan uzak tutmak, fertleri toplumsal yaşama
katkıda bulunmaya doğru yönlendirmek ve hatta buna
mecbur etmektir. Aksi takdirde devlet, yerine getirmesi
gereken en kutsal vazifelerden birini savsaklamış olur
ki, bu gidişat ise uzun vadede devlet eli ile devletin
ve milletin temellerinin dinamitlenmesi anlamına gelir…
İnsanlığın toplu yaşama sürecine girmeye başlamasının
temelinde, insanın insana duyduğu ihtiyaçların çoğalması
ve müşterek yaşamanın artık vazgeçilmez bir mecburiyet
haline gelmiş olması yatar. Fakat bu gerçeği idrakten
yoksun olan bazı kişiler beyhude, asalak, devletin ve
milletin sırtında bir “kambur” gibi yaşama yolunu
seçmişlerse bunun mesuliyeti devlete aittir.
İş
ve aş bulamayan ve önlerine ulaşmayı istediği bir hedef
koyamayan insanların sayısının hızla çoğaldığı bir
ülkede asla kalkınmışlıktan söz edilemez. Gündüz vakti
kahvehanelerin tıklım, tıklım dolu olduğu,
takımlar arası maçların bahane edilerek insanların
kamplara ayrıldıkları, birbirlerini boğazladıkları, her
biri milli servet olan stadyum koltuklarının haince
kırılarak sahalara atıldığı bir ülk |