HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

 

      

    Anasayfa

 

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

 

 

GÜNLÜK GAZETE

Mehmet Emin Batur'un Günlük Makaleleri

MAYIS-2008

 

Siyaset Atalet İçinde Olmayı Asla Kabul Etmez

30.05.2008

Bir mani çıkmaz ise, en geç 2009 yılının Mart ayında ülke genelinde yerel seçimler yapılacak. Bu demektir ki, yerel seçimlere 9 ay kadar bir zaman kalmış. Türkiye’nin 5 yıllık dönemini doğrudan etkileyecek olan bir seçim için 9- 10 ay ya da biraz daha fazla süreler aslında çok kısa bir zaman dilimidir.

Asıl değinmek istediğim ise, yerel seçimlere bu kadar kısa bir zaman kalmış olmasına rağmen Türkiye’de sayıları 50’nin üzerinde olan ve her biri de iktidar olmak için siyaset yaptıkları iddiasında olan siyasi partilerde seçim hazırlıkları ve seçimlere motive olmak adına her hangi bir kıpırdanmanın olmamasının oldukça dikkat çekici olmasıdır.              

Meclis içinde ya da meclis dışında olmak üzere hükümetin icraatlarını beğenmeyen onlarca parti var. Bunlar gerek kendilerinin grup toplantılarına ve gerekse de basın yayın araçları aracılığı ile sadece eleştiriden öteye geçmeyen ve alternatif proje ortaya koymayan, koyamayan tavırlar sergilerler. Yarın seçim olsa tek başlarına iktidar olacaklarmış gibi iddialarda bulunurlar, demeçler veririler, nutuklar atarlar. Ama önlerinde çok ciddi bir seçim süreci olmasına rağmen yerel seçimlerde galip gelmek adına hiçbir hareketlilik sergilemezler.

Halkın son yıllarda siyasete olan soğukluğu ise ayrı bir muammadır. Aslında muamma da sayılmaz. Bu durum, ikinci dönemdir tek başına iktidar olan siyasi partinin halka yönelik olarak uygulamayı sürdürdüğü sistematik bir politikanın sonucudur.

Halkın bir kesimi, her seçim döneminde kendiliğinden kapısına yıkılacak olan kömür, bir miktar iaşe ve ellerine tutuşturulan ve tutuşturulacak olan yeşil kartı garantilemiş olmayı zaferin kendisi olarak telakki etme saflığı içindedir. Bu durum ise, iktidar partisinin ulaşmak istediği hedeftir.

Halkın diğer bir kesimi ise mensubu olduğu ya da sempati duyduğu siyasi partilerin içerisindeki koltuk kavgaları, liderlik sultasının ortaya çıkardığı pısırıklık ve kısır çekişmelerden arta kalan zamanlarda yapılan etkisiz muhalefetlerden bıkmış ve fikirlerini özgürce ifade edebilecek ortam bulamadığı için de katılımcılıktan, aktif siyasetten uzak durmayı yeğlemektedir.

Ülke idare etmeye aday olan siyasi partiler, tek başlarına iktidar olabilmenin yolunun yerel seçimlerde çok ciddi bir varlık gösterebilmekten geçtiğini neden idrak edememiş bir boş vermişlik, gevşeklik ve atalet sergilemektedirler? Doğrusu anlayabilmek mümkün değil.

Siyasetçi kimliği ile meydanlara inen ve siyaset yapmanın sonucunun ise, seçim kazanmak, ülke idaresinde söz sahibi olmak olduğunun bilicine varabilen siyasetçiler için gün bu gün saat bu saattir. Yerel seçimlere fazla bir zaman kalmadı. 2009 yerel seçimlerinde başarı elde edemeyen siyasi partilerin uzun bir zaman daha iktidardan söz etmeye haklarının ve mecallerinin kalmayacağını iyi bilmeleri gerekir.

Zaman “ipe un serme” zamanı değil. Ülke çok kritik bir süreçten geçiyor. Halkın yakınmaları ayyuka çıktı. Siyasetçilerin ellerinde çok önemli kozlar var. Önümüzdeki süre özellikle de iktidara namzet partiler tarafından doğu değerlendirilemez ise, bu siyasi partilerin Türk milleti nezdinde “Tek başlarına iktidar olma ve ülke idare etme yeterliliğine ve gücüne sahip olmadığı” imajı oluşacaktır…

Mademki, mevcut hükümet Türkiye’yi doğru idare edemiyor, ülkeyi ve Türk milletini AB’ye, ABD’ye bağımlılığa mahkûm ve köle yapma politikaları güdüyor(ki aynen öyle). Bu yanlışlıkları gören görebilen, kalp gözü açık olan her Türk insanı ülke meselelerine karşı hassas ve duyarlı olmak zorundadır.

2009 yerel seçimlerine şimdiden ciddi hazırlıklar yapmaya başlamayan ve bu başlangıcı seçmenlere hissettiremeyen muhalefet partilerinin ülke genel seçimlerinde varlık gösterebileceklerine seçmenler çok zor inanacaktır…

 

“Kurtarılmış Mahalleler” den “Kurtarılmış Kurumlar”

29.05.2008

1980 ihtilaline yakın zamanlarda, yerleşim birimlerindeki insanların siyasi düşüncelerinin hâkimiyet durumuna göre “kurtarılmış bölgeler”, “kurtarılmış mahalleler” vs.ler oluşmuştu… Tabii olarak bu durum sağduyu sahibi insanları rencide ediyor, onları ciddi, ciddi kaygılandırıyordu. Bayrağı, Anayasası, Ordusu, Meclisi ve her türlü donanımı bulunan bağımsız bir devlette sadece bireylerin siyasi görüşleri sebebiyle halk arasında kutuplaşmalar ve kamplaşalar meydana geliyor, hatta bu gidişatın sonu insanların birbirlerinin en kutsal hakları olan yaşama haklarına bile müdahale etmeye kadar ulaşmış bulunuyordu.

Halk arasında partizanlığın bu kadar zirveye ulaşmasının ve çığırından çıkartılmasının müsebbipleri elbette ki siyasi partilerin ve idarecilerinin parti çıkarlarını ülke çıkarlarının önüne geçirme çabalarıydı.

Tepede neler oluyor ve hangi siyasi çatışmalar meydana geliyorsa tabanda da aynı çatışma ve çekişmelerin daha fazlası yaşanıyordu…

Aradan geçen çeyrek asırlık bir zaman sonrasında şimdilerde aynı partizanlık çok farklı biçimde tezahür ediyor. Çünkü iki dönem üst üste tek başına iktidar olmanın baş döndürücü sarhoşluğuna kapılan ve adeta ayakları yerden kesilen siyasi iktidarın gidişatı ve uygulamaları, Türkiye’de bir dönem halkın üzerinde ancak Demirperde ülkelerinde yaşanabilecek baskıların uygulandığı “Millî şef” dönemlerini hatırlatmaktadır. “Ben yaptım oldu” bağnazlığı, despotluğu ve umursamazlığı ile halk sistematik bir biçimde baskı altına alınmış ve susturulmuş bulunuluyor.

Temcit pilavı misali her nebze ısıtıp, ısıtıp milletin önüne çıkartılan % 47’lik oydan söz edenler geride kalan % 53’lük (ayrı siyasi partiler olması hiç önemli değil) oy oranını görmezlikten gelmektedirler. Mevcut iktidara oy verenlerde de (Şimdilerde pişman olanlar hariç) aynı tahakküm sağlama tavırlarını açıkça görebilmek mümkün hale gelmiştir. Türkiye tıpkı tek partili bir dönemi yaşıyor görüntüsü vermektedir. Çünkü adı “muhalefet” olan diğer partilerin muhalefet etme adına adeta esamileri bile okunmadığı için bir tarafta devlet geleneğine adeta meydan okuyan türden kabadayılıkların hüküm sürdüğü iktidar partisinin hissedilir derecedeki gövde gösterileri, diğer tarafta ise hakkıyla muhalefet edemeyen ve kısır döngü girdabına düşmüş onlarca parti…

Lider sultasının ayyuka çıkığı bir partinin iktidarında da zaten başka bir gidişat ve başka bir ortam beklenemezdi. İşin bir diğer ilginç yanı ise, tıpkı 1980 öncesinde bazı partilerin “kurtarılmış mahalleler” ve “kurtarılmış bölgeler” oluşturdukları gibi, bu günkü hükümetin de sistematik bir biçimde “kurtarılmış kurumlar” meydana getirmeye doğru yol almakta olmasıdır.

Partizanlığı, adam kayırmacılığı ve devletin kurumlarında kadrolaşmayı son çeyrek asırda Türkiye bu kadar mütemayiz biçimde yaşamamıştı. Eski Adalet bakanı Moğoltay döneminde hâkim ve savcı alımlarında sadece kendi partililerinin tercih edilmesini eleştirenlere Moğoltay’ın, “Ne yani MHP’lileri mi işe alsaydım” dediğinde gösterilen tepkileri gösterecek mecale sahip bir muhalefet bile yok. Batılı sözde dost ülkelerin ve sözde “stratejik müttefikimiz” ABD’nin Türkiye’de sahnelemek istedikleri menfur senaryolarını sahnelemek için bu günkü hükümetten daha uyumlu bir hükümet bulamayacakları kesin. Çünkü yakın tarihimizde en küçük bir iç meselenin zuhur etmesi durumunda hemen soluğu AB’nin eşiğinde alan ve onlara kendi sistemini şikâyet eden böyle bir hükümete daha rastlanılmamıştır. Daha onlar (AB, ABD ve diğer yabancı devletler) talip bile olmadan Türkiye ekonomisinin en stratejik kurumlarını ve çok önemli kıyı şeritlerindeki arazileri satışa çıkartan böyle bir hükümeti AB ve ABD nereden bulsun?

Bütün bunları gören ve araştıranların “devlet ele geçiriliyor” demelerine hükümetin veya savunucularının kızmaya hakları yok. Zira devlet sadece siyasi iktidarın partizan zihniyeti tarafından değilse de, bunların eli ile Türkiye üzerinde uzun vadeli hesaplar yapan yabancılar tarafından ele geçirilmeye çalışılıyor.

 

 

Çin’deki Deprem Sonuçlarının

Doğu Türkistanlılara Yansıması

26.05.2008

Merkezi, Çin’in Schuan eyaletine bağlı Wenchuan vilayeti olan ve 7. 9 şiddetinde meydana gelen deprem yüz binlerce insanın ölümüne ve milyonlarca insanın da evsiz kalmasına yol açtı. Halen göçük altında artık hayatlarından ümit kesilen belki de binlerce insan daha bulunuyor…

Bu ağır sonuçlar 7. 9 şiddetinde ve buna yakın ölçülerdeki büyük sayılabilecek depremlerde ortaya çıkan, çıkabilen sonuçlardır. Fakat işin bir diğer dramatik yönü, bu deprem sonrasında işgalci Çin devletinin hegemonyası altında bulunan Doğu Türkistan’a çok ağır bedeller ödettirilmekte olmasıdır.  Bilindiği üzere zaten Doğu Türkistan’ın bütün yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynakları işgale uğradığı 1949 yılından beri ararlıksız olarak Çin’e taşınıyor, Zenginlikleri taşıdıkları tren vagonları le de sürekli şekilde Çin’den Çinli göçmen getirerek Doğu Türkistan’a yerleştiriyorlardı.

Doğu Türkistan Türkleri ise kendi yurtlarında evsiz, kendi yurtlarında işsiz ve kendi yurtlarında aşsız ve ekmeksiz bırakılıyor, her geçen gün biraz daha sefaletin kucağına doğru sürükleniyorlardı.

Doğu Türkistan’dan son alınan haberlere göre, “Çin’deki afet bölgelerine yardım” kampanyası adı altında, her çalışan Doğu Türkistanlının en az iki maaşını Çin’deki deprem bölgesine “bağış” yapması mecburiyet haline getirilmiş bulunuyor.

 Doğu Türkistan’ın gerek taşra bölgelerinde, gerekse de şehirlerde yaşamakta olan insanlarından, köy muhtarlarının ve şehirlerdeki mahalle ve bölge mesullerinin belirledikleri miktarlarda maddi yardım toplanıyor. Elde edilen bilgilere göre, İlköğretim okullarında okuyan veya anaokullarına giden çocukların da her birinin ayrı, ayrı olarak “iane” vermesi gerekiyormuş. Hal böyle olunca da bu demektir ki, her bir ailede aile reislerinin iki maaşlarının gasp edilerek Çin’e götürülmesinin dışında her bir aile bireyi de ayrıca “bağış” adı altındaki salmaları ödemek zorunda…

“Maaş” dediysek de, insanların bir aylık maaşı o ailenin geçimini sağlamaya kesinlikle kâfi gelecek bir miktar değil tabii… 20- 50 dolar civarında değişiyor. O miktardaki maaşlara da iki ay üst üste el konulunca o insanlar ne yiyip ne içecekler?

Doğu Türkistan Türkleri kendi ararlarında “Çin’de afet meydana geldi olanlar yine Doğ Türkistanlılara oldu”, “Biz Doğu Türkistan’a akın, akın getirilmekte olan ve getirilen Çinlilerimi doyuracağız, yoksa Çin’de afete uğrayan Çinlilerimi bakacağız” demektedirler.

Doğu Türkistan topraklarının bundan sonra daha fazla Çinli akınına uğrayacağına iç şüphe yok. Çünkü “Evleri yıkılan Çinliler” dedikleri Çinlilerin ekseriyeti de derme-çatma evlerde ve kendi imkânları ile yaptıkları kulübelerde yaşayan Çinlilerdir. Şimdi bunların hepsi “kör öldü badem gözlü oldu” sözünde olduğu gibi, “evlerini kaybedenler” adı altında “fırsat bu fırsat” denilerek işgalci Çin devleti tarafından sokaklarda ve köprü altlarında yatıp kalkan sefil Çinlilerle beraber Doğu Türkistan’a götürülerek yerleştirilecekler ve orada Doğu Türkistan halkının sırtındaki “kambur”u fazlalaştıracaklardır.

İşgalci Çin’in hiçbir yatırım yapmadığı, bütün zenginliklerini gasp etmeye devam ettiği ve adeta bugün ortaçağ dönemini andıran yaşam şartlarını reva gördüğü Doğu Türkistanlıların cebindeki son parasını, kümesteki birkaç tavuğunu ve sütünden yararlanarak hayatta kaldığı bir keçisini bile “Çin’deki depremzedelere yardım” adı altında gasp etmektedir.

Oysaki onlarca yıldır Doğu Türkistanlılar birçok önemli deprem felaketleri yaşadılar, on binlerce insanını kaybettiler, evsiz ve aşsız kaldılar ama Çin tarafından Doğu Türkistan Türkleri için bu denli büyük yardım kampanyaları başlatmadılar. Hatta hiç ilgilenmediler bile… Hâlbuki bu gün Çin’deki depremzedelere yardım için Doğu Türkistan’daki her bir bireyin ayrı ayı yardım yapması mecburiyeti getirildi. Doğu Türkistanlı siyasi gözlemciler bu hususta şöyle demektedirler: “Eğer dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Çin’de de Doğu Türkistan’da meydana gelen depremler sırasında her bir Çinlinin mecburi olarak Doğu Türkistan’a yardım yapma mecburiyeti getirilseydi bu gün Doğu Türkistan Türkleri yaşamakta oldukları sefaleti yaşamıyor olacaklardı.”

              

AB Türkiye’yi Taklit Mal Üreten Ülkeler

Arasına Dâhil Etti

23.05.2008

Özellikle de bu günkü iktidarın “40 yıllık rüya” olarak değerlendirdiği ve bu “rüya”yı ancak kendilerinin gerçekleştirmek üzere oldukları iddiası ile AB adı verilen Hıristiyan kulübünün bütün dayatmalarını sırasıyla kabul etmeye devam etmekte olduğu kamuoyunun malumudur.

Bu dayatmaların neler olduğu konusu ise,  6. yılını doldurmakta olan AKP iktidarı döneminde en belirgin biçimde görülmeye ve hissedilmeye başlanıldı. Çünkü bu iktidar söz konusu icraatlarını öylesine açık ve aleni olarak pervasızlıkla sürdürüyor ki görmemek veya hissetmemek mümkün değil.

Tabiî ki bu icraatlar, sadece ülke topraklarının hararetli bir şekilde “iş bilir tüccarlar” tarafından yabancılara satılmaya başlanmasından ve bu satışın Türkiye’nin can damarı olan stratejik kurumlarının ve bankalarının satışıyla devam ettirilmekte olunmasından ibaret değil.

Bunların dışında öylesine can acıtıcı, yürek ve vicdan sızlatıcı(Tabii ki, bu ifadem yürek ve vicdan sahibi olanlar için geçerlidir.)  icraatlar da var ki, o da Türk milletinin binlerce yıldan beri süregelen milli ve manevi değerlerinin, gelenek ve göreneklerinin delik deşik edilerek yok edilmekte olmasıdır.

AB’ ye tam üye olmayı bir yana bırakın. Daha AB yolunda “akıntıya karşı kürek çekilirken”  bile bu Hıristiyan kulübünün Türkiye’ye yönelik dayatmalarının hükümet tarafından kayıtsız, şartsız ve yorumsuz olarak kabul edilmeye devam edilmesi bile Türkiye’ye ve Türk milletine büyük zararlar vermektedir.

            Bilindiği gibi son yıllarda dünyanın hemen, hemen bütün ülkelerine resmi ya da gayri resmi olarak ihracat yapmakta olan Çin’in ihraç mallarının neredeyse yüzde yüzü kalitesiz ve çeşitli ülkelerin markalarının taklit edildiği emtialardır.

Bu durum Dünya Ticaret örgütü ve daha birçok uluslar arası sivil teşekküller tarafından da tespit ve ispat edilmiş olmasına rağmen dünyadaki taklit ve kalitesiz Çin ürünleri işgali hızla devam ediyor.

Buna rağmen Çin’e sesini çıkartamayan, bu gidişata dur demek adına hiçbir çıkış yapmayan veya Çin’in dünya ticaretinde haksız rekabete yol açan tutumuna her hangi bir yaptırım uygulamayı aklından bile geçirmeyen AB adlı Hıristiyan kulübü, Türkiye ihracatını baltalamaya yönelik menfur propagandalar yapmaya başlamış bulunuyor...

Avrupa Birliği Komisyonu, Birliğin ekonomik faaliyetleri açısından çok önemli buldukları taklit ürünler konusunda rapor hazırlarken Türkiye’yi de taklitçi ülkeler arasına dâhil etti.

Konu ile ilgili olarak 2007 yılında AB komisyonu tarafından yayımlanan taklit mallar listesinde Türkiye’nin de ismi geçiyor. Bu listeye göre Türkiye taklit mallar konusuna birçok ülkeyi geride bırakıyor. Özellikle de gıda maddesi, içecek, kozmetik ve kişisel bakım ürünleri ve tekstil alanlarında Türkiye’nin birinci sırada yer aldığı belirtilmektedir.

Hani AB Türkiye’ye ve Türkiye’nin AB üyeliği yolundaki gayretlerine sıcak bakıyordu? Ne oldu da Türkiye’nin zaten çok yıllar öncesinde Çin’e kaptırmış olduğu üretim dallarında olmayan sahte ürünleri ile ön plana çıkartılıyor. Türkiye söz konusu listede adı geçen hangi malları ihraç edebiliyor da ismi taklitçi ülkeler arasında geçiriliyor?

Türkiye olarak zaten kendisinin de çok rahat üretilebileceği malları üretmekten vazgeçip dışarıdan ithal etmeye başlayalı epey zaman oldu. AKP hükümeti, yıllardır Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlığın ne olduğu konusundaki tariflerini ve veciz sözlerini rafa kaldırıp, onun yerine Türkiye ve Türk düşmanlarının kendilerine dayattıkları köleleştirme sloganlarını ithal ve terennüm etmeye başlayalı ne yazık ki, Türk milletinin büyük bir bölümü de mankurtlaşmaya ve robotlaşmaya başladı.

İşte Türkiye’nin önüne uzatılan “AB Havucu” ve işte bu “havuç”un peşinden koşan Türkiye’nin bu günkü hali! Zaten olmayan birkaç kuruşluk ihraç mallarını da şaibe altına sokan AB ülkeleri ise Türkiye yetkilileri tarafından baş tacı edilmeye devam ediliyor…

 

Gerçek İlim Adamlığı Ukalâlığı Reddeder

22.05.2008  

Kendilerini dev aynasında gören ama aslında, cüce ruhlu, cüce fikirli olan, sözde akademisyen, sözde bilim adamı böbürlenmesi ve kasıntısı içinde ahkâm kesen tiplerden hiçbir zaman hazzetmemişimdir. İlim sahipleri ancak ve ancak aynı zamanda tevazu sahibi de olduklarında insanlar tarafından saygı görürler ve gerçek ilim adamlığı payesine erişirler. Çünkü saygı, zorla alınamayan ama ancak hak edene layık olduğu üzere takdim edilen çok kıymetli bir hediyedir.

Bazı sözde ilim adamları, beşeri münasebetlerin bir gereği olarak bir kısım insanların kendilerine saygı göstermelerini istismar ederek, kendilerinin o saygıyı gerçekten hak ettikleri ve bu yüzden de herkesin kendilerine saygı gösterme mecburiyetleri bulunduğu şeklinde bir ahmaklığa da kapılırlar.

Tarihimiz boyunca, birçok kayda değer olaylar, yukarıda tanımlamaya çalıştığım türden bilgiçlik budalası avanakların bencillik ve tutkuları sebebiyle kayıt altına alınamamış, unutulup gitmiştir. Çünkü hemen herkes, cemiyet içerisinde kasılarak dolaşan ama “hiçbir çamda çentiği bulunmayan” söz konusu tiplere güvenme yanılgısına düşmüşler ve “Nasıl olsa onlar kayıt altına alarak tarihe not düşüyorlardır” diye düşünerek birçok mühim meselenin gelecek nesillere aktarılması vazifesini savsaklamışlardır…

Yapılması elzem olduğu halde yerinde ve zamanında yapılmayan bir işin ne tarih sayfalarında, ne de milletler nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu kavramın bile farkında olamayan sözde bilgiçler, sahiplerinin kendilerine sağladığı imkânlar içerisinde kaygısızca sefa sürerlerken vatanlarına ve milletlerine hizmet etmek akıllarının ucundan bile geçmez.

Bu tipler bazen Okyanus ötesi ülkelerde bazen, Türkiye’de ya da nemalanacakları başka bir ülke keşfettiklerinde de oralarda günlerini gün ederler… Ne zaman ki vazifeşinas, vatanını ve milletini karşılıksız bir sevda ile seven, mütevazı yaşamlarının tamamını milli ve manevi değerleri uğruna vakfetmiş, acilen yerine getirilmesi gerektiğine inandıkları bir vazife söz konusu olduğunda o vazifeyi vakit geçirmeden ifa eden birileri ortaya çıktığında ise, söz konusu bilgiç(!) nanemollalar yaygara koparırlar. Ama geçmiş ola…

Çünkü bu tip nanemollalar, kendi tekellerinde olduğunu zannettikleri sahalara birilerinin indiğini görmeye hiç tahammül edemezler. Bu lâpacılar şahsi egolarını tatmin etmekten, keselerini doldurmaya çalışmaktan bir türlü başlarını kaldıramazlar. Aslında bu adabımuaşeret yoksunu, saygı ve ilim fukaralarının başka ülkelere taşeronluk yapmaktan gayri icraatları yoktur. Oysaki onların günün birinde maddi olarak en kazançlı şekilde değerlendirilmek üzere devamlı surette erteledikleri milli, manevi ve insani vazifeler, davasına yürekten inanmış olan vatan ve millet sevdalıları tarafından hiçbir karşılık beklenilmeden çoktan yerine getirilmiş, vatanın, milletin, inanlığın hizmetine ölmez bir eser olarak sunulmuştur bile… İşte o anda geç kalmış olduklarının ve maddi olarak kayba uğradıklarının farkına varan bu maddi menfaat düşkünleri, “Bu işi ehil insanlar yapmalıdır”, “Ben aslında o işi daha önce bilmem ne transkripsiyonlu olarak hazırlamıştım ama…”, “amatör kişilerce yapıldı” gibi hasetlik kokan zırvalamalar ileri sürerler… Fakat “Güvercin” çoktan hedefine ulaşmıştır bile…

İcraat insanlarının kelime cambazlıkları ile geçirecekleri zamanları yoktur. İcraat insanlarının bir takım mahfillere yaranabilmek için ona buna dalkavukluk yapma alışkanlıkları yoktur. İcraat insanlarının terminolojilerinde haset, böbürlenme, hakir görme, mazlumun değil zalimin yanında yer alma ve “güç bende!” diyenlere payandalık yoktur…

Türkçedeki karşılığı gayet açık ve net olarak belli olan bir cümleyi eğip-bükerek insanlara farklı göstermeye çalışma ukalalığının ve aymazlığının adı “bilimsel davranmak” değil, olsa olsa şaklabanlıktır.

Türk Milletinin Uygur boyunun lehçesini Uygur Türkleri, Kazak lehçesini Kazak Türkleri, Özbek lehçesini de Özbek Türkleri daha iyi bilebilirler… Kendi boyuna ait olmayan bir lehçe hakkında( yeterli uzmanlığı bulunmamasına rağmen sözde uzman olduğunu ileri sürerek) bilgiçlik taslamak ve ukalalık etmek kimsenin haddi değildir. Çünkü dil ve lehçe konusu, her milletin ve her Türk boyunun kendine özgü içtimai, kültürel ve folklorik yaşam biçimi ve düşünce tarzı ile doğrudan ilgilidir…

 

Türk Silahlı Kuvvetlerini Dillerine Dolayanlar

Ateşle oynamaktadırlar 

19.05.2008

Türk Milleti, bütün dünyada asker millet olması ve dünyanın sayılı ordularından birine sahip olması ile tanınır. Türk Silahlı Kuvvetlerini ihdas eden Türk büyükleri Türkiye’nin yer aldığı coğrafyanın dünya için ne kadar büyük bir ehemmiyete sahip olduğunun ve bu yüzden Türk devletinin ve Türk milletinin her an her türlü tehlikelerle karşı karşıya kalması için birçok sebeplerin bulunduğunun da bilinci içinde ihdas etmişlerdir.

Bu sebeple Türk Silahlı Kuvvetlerinin temellerini öylesine sağlam atmışlardır ki, TSK bütün birimleri ve teknolojik donanımları ile her geçen gün hızla yükselen bir grafik sergilemektedir.

Genel Kurmay Başkanlığı Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak ta Milattan önce 209 yılında Hun İmparatoru Mete Han tarafından temelleri atılan ordunun kuruluş tarihin başlangıç kabul etmiştir.

2007 yılında Kara Kuvvetlerinin kuruluşunun 2216. yılı münasebetiyle hazırlanan ve Genel Kurmay Başkanlığını internet sitelerinde yayınlanan afişlerin içeriği oldukça gurur vericidir. Afişte Kara kuvvetlerine bağlı askerlerin görüntüleri ile beraber, Kara kuvvetlerinin teknolojik donanımlarını gözler önüne seren teçhizatların yanı sıra şu ifadeler yer almaktadır: “Gücünü yüce Türk milletinden, ışığını Atatürk’ten alan Türk Kara Kuvvetleri 2216 yaşında”, “Daima Hazırız”, “Türk milletinin güven kaynağı”

Kendisini Türk olarak kabul eden, Türklüğü ile gurur duyan her bir Türk’ün yüreği TSK’ da atmaktadır. Çünkü Türk silahlı Kuvvetleri Hava, Kara ve Deniz kuvvetleri ile Türk milletinin sinesinden çıkan bir oluşumdur. Bu oluşum uzun yıllardır düşmana korku, dostlarına güven ve gurur vermiştir. Ebediyete kadar da vermeye devam edecektir…

Bu yüzdendir ki, son yıllarda bir takım pespayeler, Türk milletinin dünyadaki varlığını hazmedemeyen ve karşılarında hep bir engel ve çelikten bir kalkan olarak gördükleri TSK’ ya dolaylı yollarla saldırmayı ve bu yolla ondan intikam alırcasına tavırlar sergilemeyi adet haline getirmiş bulunuyorlar.

1980 yılı öncesinde Lenin, Stalin ve Mao uşaklığı ve taşeronluğu yaparak Türkiye’yi karıştırmak isteyenlerin bu günkü uzantıları, bütün güçlerini birleştirmiş olarak öyle bir dizi film yapmışlar ve televizyonda yayınlıyorlar ki, 1980 sonrasında doğanları bile kendi lehlerine etkileyecek tarzda… Çükü söz konusu dizide başından sonuna kadar TSK düşmanlığı sergileniyor. TSK’yı adeta bir düşman ordusu gibi acımasız, zulmedici ve tıpkı eski Hitler’in ordusu gibi göstermeye çalışıyorlar. Geçmişin Lenin, Stalin ve Mao uşaklarını öylesine kahramanlaştırmışlar ki, Mahkeme salonlarında kendilerini savunan bu Lenin ve Stalin uşakları sözde Amerika karşıtlığı yaparlarken adeta birer çakal gibi gırtlakların yırtarak Türk Devletinin bütün kurumlarına salya –sümük saldırmaktadırlar…

Öte yandan da Türk Silahlı Kuvvetlerinden darbe üstüne darbe yiyen terör örgütünün şehirlerdeki bir takım uzantıları Türklüğe hakaret etmeyi suç sayan 301. maddeyi adeta delik-deşik eden değişikliklerin kabul edilmiş olasından aldıkları cesaretle şimdi de TSK İç Hizmet Kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılması için kanun teklifi hazırlamış bulunuyorlar. Yapılmak istenen bu sözde değişikliğe dair bir misal vermek gerekirse:

İç Hizmet Kanunun 35. Maddesi: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi: Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.” Derken bu maddeyi “Silahlı kuvvetlerin görevi ulusal sınırları dış tehdit ve tehlikelere karşı korumaktır” şeklinde değiştirerek yavanlaştırmak ve buna bağlı olarak ta “Türk” kelimesinin yer aldığı diğer maddeleri tahrip etmek istemektedirler…

301. madde aymazlığının(ya da kasıtlı hareketinin) ardından Türklüğe ve Türk milletine ve Türk milletinin göz bebeği olan TSK’ya yönelik daha birçok saldırıların yine Meclis içinden gelebileceğine dair emareler görülmektedir…

Ve yine alıştığımız gibi, muhalefet partileri sadece seyretmekle yetinmekte ve Türk milletinin kendilerinden beklediği duyarlı, gerçek ve etkili tarzda muhalefet etme görevini savsaklamaktadırlar

 

Doğu Türkistanlı 600 Kadının Akıbeti Ne oldu?

17.05.2008

Türk milletinin bağımsız olmadan yaşayamayacağını unutan işgalci Çin, Doğu Türkistanlıların işgale uğradığı 60 yıl zarfında 500’ü aşkın büyük ve küçük milli kurtuluş hareketlerini çok kanlı şekillerde bastırmış ve böylelikle onlara bir türlü toparlanma fırsatı vermemiştir. Ayrıca yine Çin hükümeti sık, sık başlattığı “3 türlü güçlere sert darbe vurma hareketi” adı altında tedhiş süreçleri başlatarak özellikle de Doğu Türkistan gençlerine yönelik keyfi tutuklamalar yapmaktadırlar.

Çin hapishanelerinde sorgusuz sualsiz bir şekilde yıllardır yatan Doğu Türkistanlılar bulunmaktadır. Bazı zamanlarda da meydanlara zorla topladıkları halkın gözleri önünde toplu idamlar gerçekleştirmekte ve böylece halka gözdağı vermek suretiyle sindirmeye çalışmaktadır.

Bütün bu insanlık dışı uygulamalara rağmen Doğu Türkistan Türkleri sindirilebilmiş değildir. Bu yüzdendir ki, Çinli işgalcilerin uykuları kaçmakta huzursuz olmakta ve hatta açıkça koktuklarını belli etmektedirler.

“11 Eylül” olayını kendi lehlerine çeviren Çinliler tarihin hiçbir safhasında ideolojik olarak anlaşamadığı ve hiçbir zaman da anlaşamayacak olan ABD’nin sözde “uluslar arası terörle mücadele” kampanyası başlatmasına destek vererek Doğu Türkistanlılar üzerinde estirdiği devlet terörüne hız vermiştir.

Sözde “Terörle mücadele” yi koz olarak kullanmak suretiyle gerek yurt içinde ve gerekse de yurt dışında özgürlük mücadelesine katılan, destek veren bütün Doğu Türkistanlıları, uluslar arası bir takım radikal İslami örgütlerle ilişkilendirmektedir. Dünya kamuoyuna Doğu Türkistanlılar konusunda yanlış ve kedilerinin işlerine gelecek şekilde bilgiler vererek Doğu Türkistan halkı üzerindeki tedhiş ve terör estirme faaliyetlerini gücünün yettiğince arttırmaktadır.

 23- 24 Mart 2008 tarihlerinde Doğu Türkistan’ın Hoten vilayetinde sokağa çıkarak Çin’in Doğu Türkistan Türklerine yönelik baskı ve şiddet uygulamalarını protesto eden çoğu kadın 600- 700 civarındaki Doğu Türkistanlıyı çember içine alarak tutuklamış ve topluca hapse atmıştır.

Bu güne kadar bu mağdur Doğu Türkistanlı kadınlar hakkında her hangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Sorgusuz-sualsiz hapiste tutulan bu kadınların hayatlarından edişe edilmektedir. İşgalci Çin yetkilileri Doğu Türkistanlı kadınların bu türlü hak arayışlarını “Hizbu Tahrir” adlı bir örgütle ilişkilendirerek ve bu toplu protesto olayını söz konusu örgütün tertip ettiğini ileri sürerek Doğu Türkistanlı kadınlar hakkında en ağır cezaları uygulamak istemektedir.

600 Doğu Türkistanlı kadının sadece demokratik ve insanca taleplerde bulunmasına bile tahammül edemeyen ve bu tür olayları doğru ve uluslar arası sözleşmelerde altına imza attığı maddelerde yer aldığı şekilde yönetemeyerek en kestirme yolu(!) uygulamak suretiyle hapis ve idam cezaları uygulayan Çin’e, Dünya Olimpiyatlarına ev sahipliği yapma hakkının verilmesi ne derece doğrudur?

Uluslararası Af Örgütü ve birçok insan hakları örgütlerinin haksız yere tutuklanan 600 Doğu Türkistanlı kadın ile ilgili girişimlerini ciddiye almayan Çin kendi bildiği despot ve hukuk dışı yöntemlerini uygulamak istemekte ısrar etmektedir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde veto hakkı bulunan 5 daimi üyeden biri olan Çin, her yönü ile açık bir şekilde Uluslar arası insan hakları sözleşmesine aykırı davranmakta ısrar ederken, nasıl bir ayrıcalığı bulunmaktadır ki, gerektiği gibi bir ikaz, ihtar ve yaptırımda bulunulamıyor?

Yaklaşan Olimpiyatlar öncesinde “Olimpiyatların güvenliği için” bahanesiyle işgalci Çin devleti tarafından keyfi olarak tutuklanıp hapse atılan Doğu Türkistanlıların sayısı şu anda 10 bin kişi civarında olup, hepsinin de hayatı tehlikededir… 

 

BAŞARISIZLIKLARA YENİ KILIF

16.05.2008            

Ülkemizde Türk Silahlı Kuvvetleri hariç diğer alanlarda devam edip giden kötü gidişat artık tıpkı “Mızrağın çuvala sığmadığı” gibi gizlenemez hale geldi. Halkın büyük çoğunluğu mevcut hükümetin altıncı yılının içinde bulunduğu şu günlerde bütün olumsuzlukları daha iyi ve belirgin bir şekilde görmeye başladı. Çükü 5 yıldır partili olma fanatizmi içerisinde birçok olumsuzlukları görmezlikten gelenler bile kendilerince adeta isyan eder hale geldiler.

Çünkü artık AKP yakınlık duyanlarının birçokları için de “deniz bitti kara göründü” mızrağın sivri ucu kendilerine de batmaya başladı…

Öyle görünüyor ki, AKP hükümeti şimdilerde daha açık bir şekilde gün yüzüne çıkan başarısızlık ve beceriksizliklerine kılıf yakıştırma peşinde. Nasıl başardılar anlamak zor ama AKP’ye oy v ermiş olan bir kişi ile memleket meseleleri üzerine iki kelam etseniz ve ülkedeki kötü gidişat hakkında konu açılsa hemen tepki vererek bütün olumsuzlukların sebebinin AKP hakkında açılan kapatma davası olduğunu ileri sürüyor…

Adama sormazlar mı, “kapatma davası açılana kadar ülkede her şey tıkırındamıydı” diye? Ama ona cevap yok. Varsa yoksa “çok güzel bir gidişat vardı ama kapatma davası açılınca her şey durma noktasına geldi” sözlerinin arkasına saklanıyorlar.

Hazine arazilerinin ve Atatürk’ün milli sermaye ile açtığı TÜPRAŞ’ ın “parayı veren düdüğü çalar” anlayışı ile satılması, yılda 2.5 milyar dolar kâr eden Türkiye’nin stratejik açıdan en önemli kuruluşlarından biri olan Türk Telekom’un 1.31 milyar doları peşin 1 milyar 180 milyon dolarlık 5 taksitle elden çıkartılması ve bankaların yabancılara satışı kapatma davasının açılmasından sonramı gerçekleşti?

 PKK terör örgütünün hamileri ve uzantılarının vekil olarak Meclise girmeleri kapatma davasının açılmasından sonra mı gerçekleşti?

Halâ 5.5 yılda geçekleşen olumsuzlukların tamamını kapatma davasının açılması ile ilişkilendirme aymazlığı içindekiler ayaklarındaki pantolonlarını da kaybettikten sonra bir şeylerin farkına ancak varacaklar ama o zaman da iş işten çoktan geçmiş olacak. Bu ülkede demokrasi ve hukukun üstünlüğü kavramları geçerli ise, özellikle de devletin ve milletin geleceğini bire-bir ilgilendiren hususlarda yanlışlıklar (Bazen de kasıtlı) yapanların yanlarına kâr kalacağı düşünülmemelidir.

Dünyanın en köklü devletlerinden biri olan ve en eski devlet geleneğine sahip olan bu milletin temellerini sarsacak ve gelecek nesillere özgürlüğü değil, köle olarak yaşamayı miras bırakacak olanları denetleyecek bir mekanizmanın olması şarttır. İşte o mekanizma, yani Anayasa Mahkemesi gördüğü lüzum üzerine tarihi bir görevi yerine getirmek üzere harekete geçmiştir.

Sonucun ne olacağını ise her kes bekleyip görecektir. Bu ülkede Hukukun üstünlüğü prensibi Türk milletinin bütününün ihtiyaç duyduğu bir kavram olup, her bireyin bu kavramın gereklerine harfiyen uyma ve saygı duyma mecburiyeti vardır…

Tarih boyunca Türk milletine kast eden o kadar çok düşman olmasına rağmen binlerce yıldan bu günlere kadar Türk milleti hep var olmuştur. Bundan sonra da ebediyen var olacaktır.

Türk milletini bütün kötülüklerden ve saldırılardan koruyan varlık, insanlığın, kâinatın ve adaletin tek sahibi olan yüce Allah(c.c) tır. Bu sebeple ileriye dönük olarak her hangi bir endişe taşımıyoruz. Yeter ki Türk milleti olup-bitenlere karşı duyarlı, basiretli, Vatan millet meselelerini adeta birilerine ihale etmişçesine bir ilgisizlik içinde olmasın…

 

 

“Uygar Batılı” ların Yerli Taşeronları           

15.05.2008       

“Batılılar topaklarımıza geldiklerinde onların ellerinde İncil, yerli halk olarak bizim ellerimizde ise topraklarımız vardı. Onlar bizlere gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil, batılıların ellerinde ise eskiden bizim olan topraklarımız vardı.”

Kenya’nın kurucu başkanının bu ifadeleri gün yüzüne çıktığından beri bu ibret tablosundan kimler ibret aldılar bilemiyoruz. Hani derler ya “İbret alınsaydı tarih hiç tekerrür ederimiydi?” diye…

Bu günün sözde bazı “Uygar Batılılar” ı daha düne kadar tuvalet adabının ne olduğunu biliyorlar mıydı? Bilmiyorlardı. Akıl hastalarını “içine şeytan girmiş” diyerek yakıyorlar mıydı? Yakıyorlardı.  Bazı krallar da tahtını kaybetmemek için eşlerini düşman saflarına hediye olarak göndermişler miydi? Evet göndermişlerdi. Uzun yıllar boyunca işgal ettikleri ülkelerin insanlarının boyunlarına tasma ve zincir geçirmek suretiyle köle olarak alıp-sattılar mı? Sattılar… Peki, geçmişleri böylesine çirkefliklerle dolu olanlardan Türkiye’nin ve Türk milletinin herhangi bir şekilde ders almaya ihtiyacı var mı?  Asla! Bu günlerde işte bu sözde batılıların aralarına dâhil olabilmek için Türkiye olarak vermekte olduğumuz tavizleri düşündükçe adeta gözlerimin önü kararıyor. Birkaç yıl sonrasını düşünmek bile istemiyorum… Çünkü bu sözde “Uygar Batılı” ların Türkiye ve Türk milleti üzerine oynadıkları oyunların ardı arkası kesilmemekte ve ülkemizdeki batı hayranı bir takım yerli taşeronlar, Türk milletini kendilerine köle, topraklarımızı da maazallah kendi toprakları yapmak isteyenlerin faaliyetlerine açıkça çanak tutmaktadırlar. Bu aymazlık nereye kadar devam edecek veya bu aymazlıklara Türk milleti ne zamana kadar daha izin verecek bilemiyoruz.

Uzun yılardan beri kendilerini medeniyetin dünyadaki tek mimarı ve müdafii olarak ilan edenler, aslında insanlığın binlerce ve yüzlerce yılda meydana getirdiği medeniyetlerin temellerine dinamit koymaya çalışmaktadırlar.

Türk milleti bütün dünyada dini, dili, kültürel ve ahlaki değerleri ile vardır. Var olmaya da devam edecektir. Ama tedrici olarak bu değerlerinden tavizler vermeye ve kopmaya başladığında ise, Türk Milletinin tarih boyunca sahip olduğu milli kimliği ile var olabilmesi, kayıtsız şartsız tam bağımsız bir devlet olarak yaşayabilmesi asla mümkün değildir.

 İşte bu sebeple bütün dünya Türklüğünün gözdesi durumundaki Türkiye Türklerinin sadece kendileri için değil, aynı zamanda dünya Türklüğünün de ebediyete kadar var olabilmesinde büyük rolünün olduğu unutulmamalıdır.

Türkiye Türklerinin her alandaki hareketlerinin dünyadaki bütün Türk devletleri ve toplulukları tarafından dikkatle ve hassasiyetle takip edildiği, özellikle de Türkiye’nin dış ilişkilerde izlediği birçok politikalarını da örnek almakta olduğu unutulmamalıdır… Dolayısıyla günümüzde AB ülkelerinin ve ABD’nin neredeyse İncil yerine kaim olmak üzere ön planda tuttukları maddiyatın merkezi IMF’i tıpkı bir İncil gibi Türkiye’ye sunmaktadırlar… Türkiye bu günlerde olduğu gibi gözünü kapatarak IMF’ e teslim olmaya devam edecek olursa maazallah bir zamanlar Kenya’nın kurucu başkanının söylediği sözleri tekrar edecek kadar bile mecali kendisinde bulamayacaktır.

Çünkü bu gün ne Türkiye’yi idare etmekte oldukları iddiasında olanlar, nede kendilerini iktidar namzedi olarak gören muhalefet partileri Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim durumu ve her geçen gün Türkiye’nin biraz daha uçurumun kenarına doğru sürüklenmekte olduğunu görememektedirler…

Bir taftan “Dinler arası diyalogcu” ların Türk milletini sırtından hançerlemesi, diğer yandan Türkiye’yi IMF denilen modern tefeciler güruhuna mahkûm hale getirmeye çalışan AB, ABD ve onların yerli taşeronlarının kafa kafaya vererek sürdürdükleri faaliyetleri Türk milletini ciddi, ciddi kaygılandırmaya başlamış bulunuyor…


 

 

Yeni Rusya Üzerine Bir Mülahaza

13.05.2008

Eski Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un Glastnost-Perestroika söylem ve icraatlarını müteakip 1990 yılının başlarından itibaren dağılma sürecine giren imparatorluk kısa zamanda tamamen yok olmuşçasına silindi gitti. Bu dağılmanın ardından Batı Türkistan Türkleri 70 yıl boyunca üzerlerine adeta bir kâbus gibi çöken eski Sovyet Rusya baskısından kurtularak bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Bir anda yıllarca sömürdükleri Batı Türkistan coğrafyasının doğal zenginliklerini kaybeden Ruslar yoksullaştı, askerlerine verecek parası olmadığı için maaş yerine lahana dağıttığının fotoğrafları yansıdı dünyaya… Rusya’daki kocaman marketlerin rafları aç kalmış farelere mekân oldu. Tek tük bulunabilen gıda maddelerinin, meyve ve sebze satış yerlerinin önlerinde birkaç elma ya da sebze alabilmek için (kilo değil)yüzlerce metrelik kuyruklar oluştu…

Galiba Ruslar 1990 yılından sonraki bir dönem 1940’lı yılların sefaletini bir defa daha yaşadılar… Ama Rusya bu kasvetli dönemi Putin’in iktidarı ile kısa zamanda hızla aşmaya başladı. Putin bir taraftan Rusya’yı içine düştüğü borç batağından çıkartmak için borç öderken, diğer yandan da Rus halkının beklentilerine cevap vererek onların büyük ekseriyetinin gönlüne taht kurmayı başardı.

Eski Sovyetler Birliğinin dağılmasını fırsat bilen ABD, bazı Avrupa devletleri ve Çin dünyadaki, özellikle de Orta Asya bölgesinde varlıklarını hissettirmek ve Sovyetler Birliğinin bıraktığı boşluğu doldurmak için bir takım faaliyetlere giriştiler. Fakat onların bu hevesleri bu gülerde kursaklarında kalmış görünüyor. Çünkü Putin Rusya’sı Slav milliyetçiliğini ön planda tutan bir politika ile kısa zamanda dünyada yeniden söz ettirmeye başladı.

Geçtiğimiz günlerde İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki galibiyetinin 62. yılını kutlamak için ünlü Kızıl meydanda bir tören gerçekleştirdi. Bu törenler öncesinde Pentagon’un “Eski püskü silahlarını sergilesinler bakalım” diyerek küçümseyici ve birazda derinden gelen korkusunu yenmek için “karanlıkta ıslak çalan” tavrına karşılık Rusya Pentagon ve onun gibi düşünlere tam anlamı ile bir gözdağı verdi.

 8000 civarında asker, 30’dan fazla helikopter, en son teknoloji ile üretilmiş olan çok sayıda silah, bombardıman uçakları, gelişmiş füze sistemleri vs. eşliğinde dev bir geçit töreni düzenleyerek dünyaya yeni bir Rusya mesajı da vermiş oldu.

Bütün dünya biliyor ki, son 10- 15 yıl içerisinde Rusya toparlandı, yenilendi ve ABD, Çin ve Rusya üçgeninin bozulmasına izin vermediğini ilan eti. Özellikle de son yıllarda Putin’in izlediği Milliyetçi politikaları netice verdi. Rusya ekonomisini Milli temeller üzerine bina etmeye çalışıyor ve başarı da elde ediyor… Putin’in bu çizgisini açıkça ortaya koyan son çıkışı ve icraatı da şu oldu. Görevini halefi olan Medvedev’e devretmeden birkaç gün önce Rusya’nın en stratejik 42 sektörünün kapılarını yabancılara kapatan bir yasaya imza attı. Bu stratejik sektörler arasında haberleşme, bazı önemli madenler, petrol ve doğalgaz işletmeleri gibi alanlar yer alıyor.

“11 Eylül”ü bahane ederek ve Sovyetler Birliğinin dağılmasından doğan boşluktan da istifade ile dünyanın dört bir yanına el atan ABD ve çok sinsi bir yayılmacılık politikası güden Çin bundan sonra çok rahat hareket edemeyecektir…

Bütün bunları Rusya’yı methetmek için yazmadım. İç ve dış etkilerle bocalama devresi içine giren ve başkalarına muhtaç ve mahkûm hale gelen devletlerin bu evreyi ancak ve ancak yine kendi köklerinden alacakları milli enerji ve inançla aşabileceklerini bu kısacık Rusya hikâyesi örneği ile izaha çalıştım. Rusya’nın yaşadığı son dönem, devletlerin ve onu idare edenlerin kendi milletlerine duyacakları güvenle her türlü olumsuzlukların içinden sıyrılarak yeniden nasıl güçlü bir devlet haline gelebileceklerine dair çok basit bir misaldir.

 

Doğu Türkistan’da Öğrenci Olmak Zor

12.05.2008

Ezeli ve ebedi Türk yurdu Doğu Türkistan’ın Çin işgaline uğramasını müteakip, elleri milyonlarca Müslüman Türk’ün kanı ile boyanmış olan cellât Mao Ze Dung ve yandaşları geride kalan Türk çocuklarının da geleceğini karartmak ve her birini birer mankurt köleler gibi yetiştirmek için sistematik olarak çaba sarf etmeye başladı.

1950’li yılların ortalarında okula giden Türk çocuklarına, aynı okula getirip yerleştirdikleri Çinli öğrencilere “ağabey millet”, “ağabey milletin çocukları” diye hitap etmeleri gerektiğini ve onlara (Çinli öğrencilere) son derece saygılı olmak mecburiyetinde olduklarını dayatmaya başladılar…

Kimisi anne-babasını, kimisi yakın akrabalarından birilerini, kimileri de arkadaşını veya komşusunu Çin işgal güçlerine kurban vermiş olan Türk öğrenciler, kendilerine uygulanan psikolojik baskılara bireysel veya gruplar halinde karşı çıkmaya başladılar.

Büyüklerimizin bizlere naklettiklerine göre, Türk öğrenciler bulabildikleri bir kurşun kalemi arkadaşları ile paylaşırlarken, Çinli öğrencilerde ise o günlerde çok nadir rastlana bilen ve sahiplenilebilen dolmakalemler ve okul malzemeleri bulunuyor. Fakat Çin’den Doğu Türkistan’a hemen her gün yüz binlerce Çinli getirilmekte olduğundan Çinli askerler ve öğrenciler arasında yiyecek sıkıntısı baş göstermiştir. Türk öğrencilerin çantalarına ebeveynleri tarafından öğlen arasında yemeleri için konulan ekmekleri, okuma ve öğrenmeye çok önem veren Türk öğrenciler kendileri o gün aç kalmak pahasına Çinli öğrencilerdeki kurşunkalem, dolmakalem vs. gibi okul malzemeleri ile değişerek okul ihtiyaçlarını gidermeye çalışmaktadırlar…

Bu değişimin ardından Çinli öğrencilerin bazıları yine Çinliliklerini bir şekilde ispat ederek Türk öğrencileri hırsızlıkla itham edip şikâyette bulunmak suretiyle Türk öğrencilerin ceza almalarını ve bazılarının da okuldan uzaklaştırılmalarına sebep oluyorlar.

Bu gibi durumlara karşı ise Türk öğrenciler kendi ararlarında organize olarak mücadele etmekte ve okul idaresinin politikalarını ve Çinlileri kayıran tutumlarını protesto etmektedirler.

Böylesi durumlarda mahalli idarecilerin emri ile polisler öğrencilerin etraflarını kuşatarak toplu şekilde karakollara götürmekte ve birçok öğrenciyi “düzene karşı gelmek” suçlaması ile hapse atmakta ve böylece söz konusu Türk öğrencilerin öğrenim hayatlarını sona erdirmektedirler.

Tabii olarak bu gidişat Türk öğrencilerin Çinli öğrencilere karşı öfke ve nefretlerinin artmasına sebep olmuş ve bu öfke ve nefret zamanla daha da aygınlaşmaya başlamıştır. Daha sonraları Doğu Türkistanlı öğrenciler (ilköğretim okullarından Üniversitelere kadar) sonuçlarına katlanmak pahasına çeşitli semtlerdeki duvar ve kapılara “Çinliler vatanımızdan çıksın”, “Doğu Türkistan halkına Özgürlük”, “Okullarımızda Çinli istemiyoruz” “Doğu Türkistan’a Çinli getirilmeye son verilsin”, “Zenginlik kaynaklarımızın Çin’e taşınması durdurulsun” vs. şeklinde sloganlar yazarak, el ilanları yapıştırarak tepki gösteriyorlardı... Çin işgal güçleri tarafından el yazısı mukayeseleri ile tespit edilen öğrenciler ne yazık ki ya kurşuna diziliyor, ya da ağır hapis cezaları ile cezalandırılıyorlardı…

Bu günlere gelindiğinde ise Doğu Türkistan’ın birçok vilayetlerinde(Kumul, Ürümçi, Gulca ve Hoten gibi vilayetler) Türk nüfusu azınlığa düşürülmüş, okullarda ise “Çift dilde eğitim” safsatası ileri sürülerek Çince tedrisat mecburi hale getirilmiş, bu durum anaokullarına kadar sirayet ettirilmiştir.

Ana dili kadar Çince bilmeyen bir Türk öğrencinin ise üniversiteye gidebilmesinin yolları tamamen kesilmiş bulunuyor…

Doğu Türkistan’da dünden bu güne Türk öğrencilerin önlerindeki engeller daha da fazlalaşmış, okumaya, öğrenmeye teşne ve en çok ihtiyacı olan bu öğrencilerin uluslar arası anlaşmalarda kutsal addedilen eğitim ve öğrenim hakları Çinli işgalcilerce gasp edilmektedir…

 

“Çin Kültür Günleri” ve Düşündürdükleri

09.05.2008

1998 yılında Erciyes Üniversitesinin Fen Edebiyat Fakültesi bünyesinde Çin Dili ve Edebiyatı Bölümü açılması çalışmalarının başlatıldığı haberini aldığımızda 1965 yılından beri Kayseri’de yerleşik bulunan Doğu Türkistanlılar olarak çok ciddi bir biçimde tepki göstermiştik.(O yıllarda ben Dernek Başkanlığı Görevini yürütüyordum)

Yüzlerce kişilik bir kalabalıkla rektörlük önüne siyah çelenk bırakılarak basın açıklaması yapılmış ve günlerce Kayseri basın ve yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna, konuya gösterdiğimiz tepkinin nedenleri hakkında açıklamalarda bulunmuştuk. Kayseri Medyasının o günlerde biz Doğu Türkistanlıların hassasiyetlerine verdiği önem ve hislerimize tercüman olmaları takdire şayandı. Aradan geçen on yılın sonunda Kayseri’deki basın ve yayın kuruluşlarına bir daha teşekkür etmeyi bir borç bilirim…

Biz Kayseri’de yaşayan Doğu Türkistanlılar Çin dilinin ya da her hangi bir dilin öğrenilmesine karşı değildik. Karşı olduğumuz husus, Çinlilerin Üniversitedeki Çin Dili ve Edebiyatı bölümünün faaliyetlerini bahane ederek Kayseri’deki Doğu Türkistanlıları ve Faaliyetlerini yakın takibe alacak olmalarıydı. Endişelerimizde haklı olduğumuzu zaman gösterdi. O yıllardan sonra Kayseri’de yapılacak her türlü faaliyetler önceden haber alınarak diplomatik seviyedeki tehditlerle engellenebilir hale geldi…

Tabii bu konuda Çin tek başına değildi. İstihbarat konusunda bir takım “baltanın sapları” da Çinliler tarafından kullanılıyordu.

 Bizim konuya gösterdiğimiz tepkilerin haklılığı Türk halkı tarafından anlaşılmış ve bu yüzdende bizim haklı tepkilerimize de destek verirlerken, ne yazık ki, kendileri sözde Doğu Türkistanlı olan ve İstanbul’dan gelen bazı kişiler Kayseri’den de yanlarına aldıkları bazı “Baltanın sapları” ile beraber Üniversite Rektörünü ziyaret etmişlerdi. Bu güruh “Doğu Türkistanlılar adına” diyerek özür beyan etmişler ve böylece Çin Dili ve Edebiyatı heveslisi rektör ve ona payanda olan bazı hocalarla beraber Ankara’daki Çin büyükelçiliğini haddinden fazla sevindirmişlerdi… Bunun haberini ciddi kaynaklardan almıştık.

Aradan geçen yıllar içerisinde Doğu Türkistan davası adına yapılan üst üste yanlışlar ve politikasızlığın politika zannedilerek yanlışlarda ısrar edilmesi Doğu Türkistan davasına destek veren ve verecek olanların zihinlerinde ciddi biçimde soru işaretlerinin oluşmasına yol açmaya başladı. Çinliler Kayseri’de öylesine güçlendiler ki, Dünya Ticaret Fuarı içerisinde bazı “Baltanın Sapları” ile ortaklaşarak Sergi ve satış reyonları açar hale geldiler.

Çünkü Doğu Türkistan davası “kendi yağı ile kavrulmak” tan ve hatta bazı durumlarda “veren el” olduğu pozisyonlardan çıkartılıp devamlı olarak hep isteyen ve sadece “alan el” olma durumuna getirilmeye başlandı.

Onurlu bir davanın onurlu ve gerçek müdafilerini üzen bu gidişat tabii olarak Çin’in lobi faaliyetçilerini ve Türkiye’deki ataşe, Konsolosluk ve Büyükelçilik görevlilerini sevindirmeye başladı.

 Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Çin Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğrenim gören Türk öğrenciler her yıl Üniversite bünyesinde “Çin Kültür Günleri” adı ile programlar tertip ediyorlar. Bu Türk öğrencilerin Çin’in Doğu Türkistan Türklerine ne kadar büyük ve vahşice zulümler uygulamakta oldukları ile ilgili bilgilerinin olduğunu sanmıyorum. Giderek gelenekselleşen bu “Çin Kültür Günleri” programı çerçevesinde Türk öğrenciler öğrenebildikleri bir miktar Çince kelime (Çünkü bu bölümü bitirenler bile meramlarını anlatabilecek kadar Çince öğrenemezler. Zira 56 azınlık milletin yaşadığı Çin’de 4000’ den fazla harf bulunmaktadır.)ile Çince şiir, konuşma, fıkra ve figürlerle izleyicilerden takdir toplamaya çalışıyorlar… Bu yıl da Erciyes Üniversitesinde 5. si yapılan bu etkinlikler gösteriyor ki, Çinliler Türkiye’ye sadece kalitesiz ürünlerini transfer etmekle kalmayıp kültürlerini de ihraç etmeye ve Türk gençlerinden “Çin Kültür Elçileri” yetiştirmeye başladılar. Çinlilerin Türkiye’deki geleceklerinin oldukça parlak olduğunu söyleyebiliriz…

 

Mefkûre Yürek ve İcraat

 08.05.2008

Aynı yüce mefkûreye sahip olan insanların hedefe ulaşma yolundaki metot konusunda da anlaşabilmeleri, fikir birliği içinde olabilmeleri ve birbirlerine kenetlenebilmeleri gerekir. Bu kişiler arasında aykırı düşünceler ve metot farklılıkları ileri sürülmesi durumunda ise, ulaşılmak istenen hedefin aynı olmasının bir anlamı yoktur. Çünkü kalın çizgilerle birbirinden ayrılan fikirlerin aynı kavşakta birleşmesi ve başarıya birlikte koşması mümkün değildir.

Ulvi hedeflere ulaşmanın birinci şartı, dava erleri arasında samimiyet, sadakat, fedakârlık, birbirlerine güven konularında her hangi bir tereddüdün bulunmamasıdır. İş bölümü konusunda da ehliyetlere göre taksimat yapılmalı ve her kesin üstlendiği vazifeyi bihakkın yerine getireceğinden emin olunmalıdır.

Öncelikle kusursuz şekilde plan yapmak çok önemlidir. Planların icrası için de, gerekli olan milli, manevi ve maddi donanımlarında sağlanması ve ondan sonra kararlı adımlarla yola çıkılması gerekir.

            Mefkûresi ile yüreği arasında irtibat ve amaç farklılığı olan insanların icraatları da anlamsız sonuçlar ortaya koyar ki, bu durum ne kişinin düşündüklerinin gerçek anlamda icrasıdır, nede başkaları üzerinde ciddi bir tesir oluşturabilir.

 Bir konu hakkında taşıdığı fikirleri ifade ederken bu fikirlerinin ehemmiyetini yüreğinde hissetmeyen hayata geçirilmesi noktasında acziyet, atalet, kararsızlık ve inançsızlık sergileyenlerin sahip olduklarını ileri sürdükleri fikirlerinin ne olduğunun hiçbir önemi yoktur. Olamaz da… Çünkü icra edilmesi düşünülmeyen, ya da hiçbir zaman icra edilemeyecek olan fikirler sadece bir hayal olmaktan öteye geçemez. Hayal kurmak ise, her kes için serbesttir. İsteyen istediği hayali kurabilir…

Devletlerin yapmaları ve yerine getirmeleri gereken en önemli vazifelerden biri, ülke halkını beyhude uğraşlardan uzak tutmak, fertleri toplumsal yaşama katkıda bulunmaya doğru yönlendirmek ve hatta buna mecbur etmektir. Aksi takdirde devlet, yerine getirmesi gereken en kutsal vazifelerden birini savsaklamış olur ki, bu gidişat ise uzun vadede devlet eli ile devletin ve milletin temellerinin dinamitlenmesi anlamına gelir…

İnsanlığın toplu yaşama sürecine girmeye başlamasının temelinde, insanın insana duyduğu ihtiyaçların çoğalması ve müşterek yaşamanın artık vazgeçilmez bir mecburiyet haline gelmiş olması yatar. Fakat bu gerçeği idrakten yoksun olan bazı kişiler beyhude, asalak, devletin ve milletin sırtında bir “kambur” gibi yaşama yolunu seçmişlerse bunun mesuliyeti devlete aittir.

İş ve aş bulamayan ve önlerine ulaşmayı istediği bir hedef koyamayan insanların sayısının hızla çoğaldığı bir ülkede asla kalkınmışlıktan söz edilemez. Gündüz vakti kahvehanelerin tıklım, tıklım dolu olduğu,  takımlar arası maçların bahane edilerek insanların kamplara ayrıldıkları, birbirlerini boğazladıkları, her biri milli servet olan stadyum koltuklarının haince kırılarak sahalara atıldığı bir ülk