YABANÎ GÜVERCİN
YAWA KEPTER
WİLD PİGEON
aralık- 2007
Kayserİ – tÜrkİye
HÜRGÖKBAYRAK ARAŞTIRMA YAYINLARI N0: 5
İSTEME ADRESİ
Hoca Ahmet Yesevi Mahallesi Türkistan
Evleri 20.Cadde No : 19/ A
Kocasinan - KAYSERİ /
TÜRKİYE
TEL
0532 255 99 30 – 0 555 443 20 29
BELGE GEÇER
0352 338 58 97
WEB
http://www.hurgokbayrak.com
http://www.istiklalgazetesi.com.tr
http://www.mehmeteminbugra.biz
ELEKTRONİK POSTA
hurgokbayrak@kaynet.net
istiklal@istiklalgazetesi.com.tr
Eser
Sahibi:
Nurmuhammet Yasin Örkişi
Uygur
Türkçesinden Türkiye Türkçesine Uyarlayan
Mehmet
Emin BATUR
Kaynak
Derginin Adı ve Basıldığı Yer:
Kaşgar
Edebiyatı Dergisi
Doğu
Türkistan-Kaşgar-Maralbaşı
Derginin Genel YayınYönetmeni
Köresh
Hüseyin
Kapak Tasarımı ve Dizgi:
Celalettin BATUR
Yayınlandığı Tarih
24 Mart
2004
İÇİNDEKİLER
*Giriş
*Nurmuhammet
Yasin Örkişi Kimdir?
*Doğu
Türkistan’ın Tanımı
*Doğu
Türkistan Haritası
*YABANÎ GÜVERCİN (Türkiye Türkçesi)
*YAWA
KEPTER (Uygur Türkçesi)
*WİLD
PİGEON (İngilizce)
G İ R
İ Ş
Milletlerin hayatında özgürlük ve bağımsızlık kavramları asla
vazgeçilemez önemli unsurlardandır. Bu kavramların özellikle de Müslüman Türk
milletinin yaşamında çok daha büyük bir ehemmiyeti vardır. Çünkü Türk tarihine
bir göz atıldığında görülecektir ki; Türk milleti özgürlük ve bağımsızlık
kelimelerinin içini hakkıyla dolduran, bu ulvi değerlerin korunması, muhafaza
edilmesi ve bazı dönemlerde de yeniden elde edilmesi için sayısız şehitler
vermekte asla tereddüde düşmeyen bir millettir.
Göktürk Prensi Kürşad ve 39 arkadaşı bir dönem Çinlilere esir
düşmelerine rağmen özgür olma fikrini bir an olsun akıllarından çıkartmadıkları
için Çin esaretine karşı bir ihtilal ( Kürşad İhtilali) gerçekleştirerek (630)
özgürlük uğruna hayatlarını kaybetmişlerdir. Fakat onların Çin askerleriyle
yaptıkları efsanevi bir savaş sonrasında, kıyısında uçmağa vardıkları Vey
ırmağının bulunduğu topraklarda özgürlük tutkunu Kürşad ve 39 arkadaşının manevi
yol göstericilikleri ve onların yaydıkları ilham ışığının aydınlığında Göktürk
devleti yeniden kurulmuştur.
Bir
millet için Özgürlüğünü kaybetmek elbetteki çok elem verici bir durumdur. Fakat
özgür olma arzusu ve fikrinin yüreklerdeki ve düşünce alanındaki yerinin
kaybolması ise, çok daha büyük bir faciadır… İşte bu faciaya duçar olmamak için
Türk milleti içindeki şartlar her ne olursa olsun hiçbir zaman özgür yaşama
tutkusunun kaybolmasına izin vermemiştir, dünya durdukça da vermeyecektir.
Doğu
Türkistan halkı yarım asrı geçkin bir süredir Çinli istilacıların uyguladıkları
şiddetli baskı, zulüm, işkence, asimilasyon ve soykırım mezalimine karşı
insanüstü bir kararlılıkla direniş göstermektedirler.
Bu şanlı
direniş, “Taşı delen damlalar değil, damlaların devamlılığıdır” diyenlerin
sözlerini doğrularcasına çeşitli şekillerde, her türlü şart ve zeminde ve ele
geçirilen her fırsatta devam ettirilmektedir, sonsuza kadar nesilden nesile
devam ettirilecektir. Taa ki; Çin işgali sona erdirilip, kayıtsız şartsız tam
bağımsız Doğu Türkistan devleti yeniden kurulana kadar…
Mahalli
karakolların bilgisi dışında bir birleri ile hasbihal etmek isteyen insanlar
“Yasa dışı öregütlenme teşebbüsünde bulundular” denilerek
cazalandırlmaktadır. İnsanlar, yurt dışından gelen bir telefona cevap vermeleri,
bir vilayetten bir diğerine izinsiz seyahat etmeleri, yurt dışından gelen bir
yabancıya adres tarif etmeleri gibi durumlarda dahi gözaltına alınarak günlerce
sorguya çekilmektedirler.
Doğu
Türkistan halkı böylesine insanlık dışı bir rejim altında olmalarına rağmen,
engin milli ve dini inançları sayesinde, metanet, sabır ve kıvrak zekâlarıyla
özlemlerini, hasretlerini, milli ve manevi her türlü duygu ve düşüncelerini
çeşitli yollarla üstü kapalı bir biçimde ifade etmektedirler.
Bazen
bir kardelen çiçeği için yazdıkları şiirin mısralarında, bazen terennüm
ettikleri eski bir şarkının sözlerinde, bazen bir kelebeğin renkli kanatlarının
tasvirinde, bazen sahneledikleri bir tiyatro oyununun dekorunda, giyim-
kuşamlarında kullandıkları motiflerin ayrıntılarında, bazen de vefat eden anne
ve babasının ardından dile getirdiği ağıtlarda duygularını ve düşüncelerini
iafade ederler.
Bazen de
hissiyatlarını, acılarını, kederlerini ve hasretlerini, bir gül bahçesinde
gözyaşları yanaklarından aşağı süzülürken bülbül seslerinin eşlik ettiği
şarkıların sözlerinde ifade ederler. Bazen de kafes içinde bir günlük
yiyeceğini garantilemek uğruna esir yaşamaya razı olmak yerine gökyüzünün
maviliklerinde yarı tok ama özgür yaşamayı tercih eden ve hatta gerekirse bu
uğurda seve seve ölmeye bile razı olan bir yabani Güvercin’in hikâyesinde dile
getirmeye çalışırlar…
İşte,
okuyacağınız elinizdeki bu kısa hikâye, Doğu Türkistanlı genç bir yazar ve şair
olan Nurmuhammet Yasin Örkişi’ nin 2004 yılında kaleme aldığı “Yabani Güvercin”(Yawa
Kepter) isimli eseridir. Bu eser, “Kaşgar Edebiyatı” dergisinin 2004 yılındaki
5. sayısında yayınlandıktan sonra Doğu Türkistan halkı tarafından büyük bir ilgi
ile okunmaya başladığından dolayı, söz konusu dergi Çinli yetkililerce
toplattırılmış olup, eserin sahibi Nurmuhammet Yasin Örkişi 10 yıl süreyle hapse
mahkûm edilmiştir.
Ayrıca
Çin Devleti, Doğu Türkistan’daki acımasız ve katı Çin rejiminin bir hikâye
üslubu içerisinde anlatıldığı “Yabani Güvercin” adlı hikâyeye, Kaşgar
Edebiyatı dergisinde yer verdiği gerekçesi ile de, derginin yayın yönetmeni olan
Köreş Hüseyin’e 3 yıl hapis cezası vermiştir...
İşgalci
Çin devletinin Doğu Türkistanlı yazar, şair ve usta edebiyatçı Nurmuhammet
Yasin’e ve Kaşgar Edebiyatı Dergisinin genel yayın yönetmeni olan Köreş
Hüseyin’e yönelik olarak uyguladığı bu müstekreh eylem, Çin devletinin ifade
özgürlüğüne ve insanların temel hak ve hürriyetlerine ne derecede düşman
olduğunun açık bir ifadesidir.
Mehmet
Emin BATUR
Nurmuhammed Yasin Örkişi Kimdir?
Nurmuhammet Yasin 1974 yılının 11. ayında Kaşgar vilayetinin Maralbaşı
nahiyesinde bir Çiftçi ailesinde dünyaya geldi Nurmuhammet Yasin 12 yaşından
itibaren “Örkeş” mahlas ismi ile Edebiyat sahasına adım attı. O, “Tarim
Goncaları”, “Kaşgar Edebiyatı”, “Yarkent Gazetesi”, “Tarim”, “Tanrıdağı
Dergisi”, “Kumul Edebiyatı”, “Yeni Kaş Taşı”, “Kaşgar Gazetesi”, “Bulak Dergisi”
“İşçiler Vakit Gazetesi”, “İli Deryası” dergisi, “Aksu Edebiyatı”, “Turpan
Edebiyatı”, “İşçiler Hareketi Gazetesi”, “Ürümçi Akşam Gazetesi” olmak üzere
gazete ve dergilerde “Oynayacak çocuk var mı?”, “Sırlı Perde”, “Yüreğim Ağlar”
gibi Şiir, Hikaye, Nesir’ler yayınlayıp Doğu Türkistanlılarca tanınan
vatanperver, adaletperver bir yazar ve şairdir..
Dünyadaki
en büyük terörist güruh olan saldırgan komünist Çin, genç Uygur yazar ve Şair
Nurmuhammet Yasin’i “Kaşgar Edebiyatı” Dergisinin 2004 yılında yayınlanan 5.
sayısına “Gök Güvercin” adında özgürlük ve hürriyeti yansıtan hikâyeyi yazması
sebebiyle gizlice tutukladı. Saldırgan Çin hükümetinin Nurmuhammet’e “Bölücülük
ve bağımsızlığı ifade ediyor” suçlaması isnat ettiği ifade edildi.
“Kaşgar Edebiyatı” Dergisinin 2004 yılı 5. sayısının 2 bin adet basılmış olduğu,
terörist Çin hükümetinin dağıtımı yapılmış olan dergiyi toplattırmak için özel
“Silahlı Toplama Timi” tahsis ettiği öğrenildi. Çin Hükümeti, Kaşgar vilayeti
Toplum Güvenliği dairelerindeki görevlileri harekete geçirmenin dışında Kültür
Dairesindeki memurları da mecburi olarak seferber etti.
2004
yılının Kasım ayı ortalarında Çin gizli polislerinin, Nurmuhammet’i
tutukladıktan sonra ailesi ve dostları ile dahi görüştürmediği, hapishanede
vahşice usullerle işkenceler yapmakta oldukları öğrenildi.
DOĞU TÜRKİSTAN’IN TANIMI
ADI:
Doğu Türkistan
BAYRAĞI:
1933 Yılında ilan edilen Doğu Türkistan İslâm
Cumhuriyeti ve
1944 yılında kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyetince kabul edilen mavi zemin
üzerine beyaz ay-yıldızlı Gökbayrak tır.
DİNİ:
İslâm
DİLİ:
Türkçe’nin Çağatay
Lehçesi
BAŞKENTİ:
Ürümçi
MİLLİ MARŞI:
Kurtuluş Marşı(Sayfa- 12)
NÜFUSU:
Türk Dünyasındaki normal nüfus artışları baz alınarak 2001 yılında yaptığımız
istatistik çalışmalarına göre 43.210.802 olduğu tespit edilmiştir. (Kaynak:
Hurgokbayrak)
Tarihte DoğuTürkistan’da Kurulan Türk Devletleri:
Hun Devleti ( M.Ö
220-M.S 216)
Göktürk Devleti
(552- 745)
Uygur Devleti
(740- 860)
Karahanlı Devleti
(840- 1212)
Doğu Türkistan (Yakuphan,
Kaşgarya)
Devleti (1863-
1877),
Doğu Türkistan
İslâm Cumhuriyeti
(12 Kasım 1933)
Doğu Türkistan
Cumhuriyeti
(12 Kasım 1944)
Başlıca Şehirleri
Ürümçi(Başkent)Kaşgar, Hoten, Yarkent, Turfan, Kumul, Gulca(İli), Kuçar, Aksu,
Karaşehir, Karabalgasun, Karahoca, Barköl, Tarbagatay, Altay...
Coğrafi Konumu
Asya Kıtasının Tam
Ortasındadır. Baş meridyene yaklaşık 73 - 96 derece doğu boylamları ile
ekvatora göre de 35 -49 derece kuzey enlemleri arasında yer alır.
YABANİ GÜVERCİN
(Türkiye Türkçesi)
Yine o
masmavi gökyüzünde uçmaktayım. Rüyada mıyım, uyanık mıyım ya da her ikisi de mi
değil anlayamadım. Kanatlarımın altından gürül-gürül rüzgârlar geçiyor. Ben şu
anda oldukça yüksek bir ruh haletine erişiyordum. Vücudumdaki güç-kuvvet
artmaktaydı. Rengârenk gökyüzü, parlak güneş ışığına bürünmüş kasavetsiz bir
dünya. Bu ne kadar güzel bir manzara? Ben daha da moral bularak oldukça
yükseklere doğru çıktım. Gözümün önündeki görünüm giderek kayboldu. Artık bana
dünya daha da genişleyip gözümün önünde yemyeşil bir sofraya dönüştü. Bu daha
önce benim hiç görmediğim manzaralar ve benim görmediğim yerlerdi.
Fakat buralara kendi mekânımmış gibi davrandım. Her yer aynı şekilde
güzel görünüyordu. Aniden önümde mahalleler, evler göründü. Aşağıda bazı küçük
şeyler kıpırdayıp duruyordu. Ben onların annemin anlattığı insanlar olduğunu
tahmin ettim. Fakat onlar bana o kadar da tehlikeli görünmediler. Annem
yaşlanmış olsa gerek diye düşündüm. Yeryüzünde biçareler gibi emekleyerek
dolaşan o canlıların gökyüzünde uçmakta olan bizlerden daha kudretli olduklarına
kesinlikle inanmak istemedim. Belki benim onları anlamaya havsalam kâfi gelmemiş
olabilir. Her halükarda ben insanların o kadar da tehlikeli olabileceklerine
ihtimal vermedim. Annem: “ İnsanların içinde marifetleri çok, eğer dikkatli
olmazsan onlar seni bir anda mahpus hale getirir.” Demişti. Birden bire onların
içlerindeki marifetlerini görmek istedim. Neden onların marifetlerini içlerine
sakladıklarına aklım ermedi. Yavaş, yavaş alçalarak mahallelerin etrafında
dönmeye başladım. Artık bana her şey daha açık seçik görünmeye başladı. Burada
insanlardan başka koyun, inek, tavuk ve daha benim hiç görmediğim birçok şeyler
vardı. Bir grup güvercin havada uçuyorlardı. Az bir kısmı ise güvercinlerin
konması için yapılmış olan tünek denilen şeylere tünemiş oturuyorlardı. Ben
onlarla sohbet etmek için yanlarına gelerek kondum. Sohbet etmek için mi kondum,
ya da dinlenmek için mi kondum tam olarak hatırlamıyordum. O anki duygularım
belirsizdi. Her nasılsa ben onların durumlarına imrenmiştim.
—Nereden
geldin? Dedi onların arasındaki yaşça biraz büyük olanı. Ben onun bu grup
içerisindekilerin başı olmadığını tahmin edemedim. Onun kim olduğu benim için
önemli değildi. Çünkü ben bu grubun üyesi olmadığım için onun bana göre her
hangi bir ehemmiyete haiz tarafının olduğunu keşfetmek mümkün değildi.
—Böğürtlen ovasından. Dedim ben.
—Dedem
anlatmıştı. Bizim ecdatlarımız da oradanmış. Ben oranın aylarca uzakta olduğunu
duymuştum. Normalde biz ulaşılması günlerce süren yerlere uçarak gidemeyiz.
Belki sende gideceğin hedefi şaşırarak gruptan ayrı düşmüş ve buralara gelmiş
olmalısın. Ben onun birkaç günlük mesafeye uçamayacağını duyduğumda şaşırdım.
Belki de yaşlandı diye düşündüm. Onun söylediği böğürtlen ovası benim geldiğim
böğürtlen ovası mı değil mi tam olarak karar veremedim. Eğer onun dedesi benim
geldiğim ovadan gelmiş olsa biz aynı cemaatten birbirimizle akraba olmalıydık.
—Ben
buraya yolumu şaşırarak değil, uçuş talimleri yaparken gelmiş bulundum. Birkaç
güne kadar hiçbir şey yemeden uçabilirim. Dedim cevaben. O bana hayretle baktı.
—Her
halde sen yabani Güvercinsin. Onların hepsi öyle diyorlar. Fakat bizde öyle
cengâverlik yok. Sadece tünek ve kafesten başka şey düşünmeyiz. Bende şu
mahalleden uzağa hiç geçmedim. Geçsen ne olacak. Konayım dersem tüneğim, yatayım
dersem kafesim hazır duruyor. Eziyet çekmek te iş mi? Üstüne üstlük burada çoluk
çocuk sahibi oldum. Bundan sonra uçarak nereye gidebilirim. Sahibimiz de iyi
bakıyor. Yaşlı güvercin gagası ile teleklerini tırmaladı.
—Duydum
ki; insanlar çok korkunçmuş. Onlar bizi yakalarlarsa ruhumuzu köle yaparlarmış,
bu doğrumu?
—Ruh?-
yanımdaki küçük bir güvercin hayret etti.
—Dede ruh
dediğin nedir? Bu defa Onun Ruhun ne olduğunu bilmemesine ben hayret ettim. Bu
güvercinler yavrularını nasıl eğitiyorlar? Ruhsuz bir yaşamın ne gereği var,
ruhsuzluk onları ne hale düşürmüş yahu? Onlar niçin bunu düşünmüyorlar?
Gerçi
ruhi özgürlüğü hediye etmek, isteyince de elde etmek mümkün olmasa da bu zavallı
güvercinlere ruhi özgürlüğe sahip bir mekânın ne kadar zaruri olduğunu derinden
hissettim. Onlar ruh denilen sözü asla duymamış gibi davranıyorlardı. Yaşlı
güvercin deminki sual soran güvercinin başını okşarken konuşmaya başladı.
—Ruhun ne
olduğunu bende bilmiyorum. Onu bende dedemden duymuştum. Şimdi ikinci defa
duyuyorum. Dedeme de dedesi anlatmış. Belki dedesine de dedesi anlatmış olsa
gerek. Dedem her zaman “bizde ruh yok olalı çok uzun zaman olmuş” derdi. Belki
bu güvercinin söylediği yok olalı çok uzun zaman olan o ruh olsa gerek. Bizde
şimdi ruh denilen şeyin gölgesi bile kalmadı.
Yaşça
büyük olan güvercin bana döndü.
—Söylesene oğlum, sen onun nasıl bir şey olduğunu biliyor musun? Ben afalladım.
“Ya kendim söylediğim söze kendim cevap veremezsem” diye endişeye kapıldım.
—Hayır,
şimdiye kadar bilmiyorum. Fakat annem sende babanın kahramanlık ruhu var, o her
geçen gün pekişip olgunlaşıyor. Demişti. O yetişip olgunlaştığında kesinlikle
öğrenirim.
—Demek
sende babanın ruhu olgunlaşıyor. Fakat babaların değil, bütün güvercinler
topluluğunun da ruhu çoktan yok oldu.
Annemiz
bize ezelden beri ruh konusunda bir şey anlatmadı. Babalarımızdan da bu konuda
her hangi bir şey duymadık. Şimdiki devirde ise ben bu sözü çocuklara anlatmayı
bile unutmuşum. Bu yüzden biz ruhsuzluk devrine çoktan adım atmışız. Yahu, şu
kaybolan ruhumuzun nasıl bir şey olduğunu bir öğrensek çok iyi olurdu.
Yaşlı
güvercin derin bir iç çekti…
—Sizler
bu ruhsuzluğunuz yüzünden torununuzdan torununuza insanlara köle olarak bu
dünyadan göçersiniz. Onların istedikleri zaman yiyebilecekleri yemeğe
dönüşürsünüz. Onlar sizi kölelikte öyle bir dereceye düşürmüşler ki; serbest
bıraksalar bile hiçbir yere gidemeden onların sınırları içinde uçuyorsunuz.
Azıcık yemden ayrı kalmayı göze alamadan torunlarınızı da köleliğe teslim
etmişsiniz. Sizlere bizlerin güvercin topluluğumuzdaki gibi bir önder gerekiyor.
Fakat bu tavrınızla sizlerden öyle büyük bir beklenti içine girmek yanlış
olacak. Sizler öncelikle ruhlarınızdaki kölelik duygusundan kurtulmanız gerek.
En mühimi de sizler ruhun ne olduğunu öğrenmelisiniz. Siz neden benimle gelerek
annemden sorup öğrenmiyorsunuz? Dedim. Ben yaşı büyük olan güvercinin
duygularına ortak olarak yaşlı güvercinin öğrenmesini mi istedim, yoksa kendim
mi öğrenmeyi istedim bu tam net değildi. Belki de her iki tür hissiyat vücudumda
eşit olarak depreşiyordu.
—Bir
ayağım mezara sarktı böylesine tehlikesiz bir kafesim ola ola ruh arayarak
nereye gideyim. Ve de ben ruhun ne demek olduğunu bilmeden onu bulsam da ne
faydası olacak. Hem bak ruh olmasa ne olmuş. Yine şu kafesim tehlikesiz yaşamaya
müsait bir yer. Birde hiçbir işe yaramayan ruh denilen o şeyi taşımak ne büyük
bir hamallık.
Yaşı
büyük olan güvercinin sözlerini düşünmeye başladım. Onun söylediği bir bakıma
doğru, bir bakıma da hatalı gibiydi. Fakat hiçbir yaşama inancı ve ruhu olmayan
bir güvercin ile ruh konusunda konuşmak bana hicap duyulacak bir iş yapıyormuşum
hissi verdi. Gidip bu işi annemden bir sorayım diye düşündüm.
Bir grup güvercin yanımıza gelip kondu. Daha sonra kendi aralarında
mırıldandılar. Onların bazı sözlerini hiç anlamadım. Belki kendi dillerinde
konuşmuş olsalar gerek. Normalde bizim taraflara da böyle başka diyarlardan
gelenler olabiliyordu. Onlar kimler? Genci büyük güvercinin dostumu yoksa
topluluktan mı bilemedim. Benimle konuşmak mı istiyor yoksa kendi aralarında
sohbet mi ediyorlar hiç anlayamadım.
—İyimi
sin kuzum? Yaşça büyük olan güvercin yanındaki küçük bir güvercinin teleklerini
gagalayıp sevdi.
—İyi
değilim karnım çok acıktı. Niçin annem artık yem vermiyor? O, yem yada darı der
gibi bir isimden bahsetti. Belki çedene ya da kendir demiş olabilir. Her neyse
benim bilmediğim değişik bir isimdi. Yahu, insanların idare ettiği bu
güvercinler de bir tuhafmış. Yiyecek şeyler için de “ her türlü isimler
veriyorlar” diye hayret ettim.
—Annen
artık yeni kardeşlerinin dünyaya gelişi için güç toplamazsa olmaz. İnsanlar
gelip yem verene kadar bekle olur mu?
—Hayır
bekleyemem. Yemliğe gidip kendim yem bulup yiyip geleceğim.
—Sevgili
kuzum sözümü dinle. Oraya gitmen çok tehlikeli olur. Seni kötü adamlar yakalayıp
yerler. Gitme olur mu?!
Küçük
güvercin somurtarak sessizleşti.
Bakılırsa
bu gruptaki güvercinler bu yaşlıca güvercinin sözünü daha çok dinliyorlar gibi.
Ben
onların kendisini yakalayıp yiyecek olan o insanlarla birlikte yaşadıklarına bir
türlü anlam veremedim. Belki de ben “yeme” sözünü yanlış anlamış olabilirim.
Belki bu sözün “iyi bak” der gibi bir söz olması ihtimali de var. Ya da bu
yabancı dillerden gelmiş bir söz ise ben bu sözü yanlış yorumlamış olabilirim.
Fakat her ne olursa olsun benim düşünceme göre bütün güvercinlerin bilmesi
gereken mühim bir söz idi. Annem de bana her zaman insanların yakalayıp,
yemesinden korunmak gerektiğini tembihlerdi. Fakat bu sözün anlamı şu anda
başkaca bir anlam ifade ediyor gibiydi. Çünkü onlar insanların kendilerini
yakalayıp yiyeceğinden tedirgin olsalar, şu anda insanlarla bir arada
durmazlardı. Kanatlarının gücü ile istedikleri yere uçup gitseler olurdu.
Herhalde bunlar kanatlarının varlığını bile unutmuş olsalar gerek. Belki
yaşamaya alıştıkları kafeslerinden ayrılmayı itemiyor oluşları mümkündür.
—Öyle ise
bizim sahibimiz iyimi?
Küçük
güvercin yaşlı güvercine soru sormaya başladı.
—Elbette
iyi.
—Her
halükarda o da bizi başka insanlar gibi yakalayıp yiyebilir.
—Bu ise
onlara benzemez. O bizi kafesin içinde beslediğine göre yakalayıp yese hakkı
var. Buna hiçbirimiz karşı çıkamayız.
Ben
sonunda “yeme” sözünün geçerli anlamı ile söylendiğini. Bu söz hakkında deminden
beri boş yere şüphe yürüttüğümü düşündüm.
—Fakat
sahibimizin verdiği yemleri büyükler yiyor ve bize artmıyor, ben ne yapacağım?
Çaresiz ben günden güne zayıf düşerek yaşamak durumunda kalıyorum.
—Sen de
yavaş, yavaş öyle, öyle büyürsün. Büyüklerden nasıl yemen gerektiğini
öğrenirsin. Yemen gereken şeyleri kesinlikle başkalarına vermezsin. Bizim
yaşadığımız muhit böyle oğlum.
—Fakat
dede…
—Tamam,
kuzum çok konuştun. Güvercin dediğin kanaatkâr olması gerekir. Fazla tamahkâr
olmamak lazım anladın mı?
—Onun
özgürlüğünü çok kısıtlıyorsun. Dedim ben. Ona daha geniş imkânlar verin. O,
kendi özgürlüğü gereğince yaşasın.
Ben yaşlı
güvercinin sözlerinin arasına laf sokuşturmak istemesem de, suskunluğumu daha
fazla sürdürmek istemedim.
Böyle
dengesiz bir muhit bence güvercinlerin bir birlerine olan sevecenliklerini yok
etmelerine doğru sürüklerdi.
—Hey! Sen
bizim vaziyetimizi anlamıyorsun. Sahibimizi öfkelendirmememiz gerekiyor. Eğer
bir kaçımız onun belirlediği sınırlardan çıkarak kaybolursak o hepimizi kafese
kilitler. Aylarca da dışarı çıkamayız. O zaman şimdiki şu küçücük tüneklerden de
mahrum kalmamız söz konusu.
Kafesin
nasıl bir şey olduğuna bir türlü aklım ermedi. Güvercinler hem ona hapsolmaktan,
hem de ondan ayrı düşmekten çok korkuyorlar. Güvercinlerin en düşüncesizlerinin
insanların arasındaki güvercinler olduğu kanaatine vardım. Bu düşüncemi dedeme
anlatmak istedim. Fakat, söyledim mi- söylemedim mi hatırımda kalmadı. Belki de
bir kelime bile olumlu ya da olumsuz fikir beyan etmedi.
—Siz
büyükler zayıfların rızkını yiyorsunuz. Üstelik te onların karşı çıkışlarını da
yasaklıyorsunuz. Onlara yaptığınızın doğru bir şey olduğunu da anlatmaya
çalışıyorsunuz. Böyle bir muhit güvercin yavrularının büyümesine nasıl müsait
olsun? Sizler kendinizin nasıl bir halde yaşamakta olduklarınızı anlamayacak
derecede kendinizi kaybetmişsiniz. Rezillikte insanlara ulaşmaya az kalmışsınız.
Dedim.
—İnsanlara dil uzatılmaz. Onlar olmasa bizim bu günümüz de olmaz. Menfi
propagandalarını başka yerde yap. Dedi. Dede sinirlenerek. Ben dedenin iyi
niyetli olmama rağmen bu kadar sinirlenmesini anlayamadım.
Belki o
maksadımı anlamamış olabilir. Her halde tekrar anlatmak gerekiyor.
—Sizlerde
mesuliyet duygusu diye bir şey yokmuş. Öz evlatlarınızı göz göre göre ateşe
atıyorsunuz. Sözlerimin devamını daha etkili anlatırım diye düşündüm. Fakat o
arada “trak” diye bir sesle ayağım şiddetle ağrıdı. Uçmak için kanat çırptıysam
da, kanadım boşlukta asılı kaldı. Güvercinler pırrrr diye uçtular ve daha sonra
etrafımda dönerek uçmaya başladılar.
—Ha,-ha,-ha özgür yaşamak isteyen, sonunda sende kafese girecek oldun. Seni yine
büyük konuştuğunu görelim.
Kendimin
kapana kısıldığımı hissettim. Ben birden bire yaşlı güvercinin beni sabahtan
beri lafa tutarak sahibinin yakalaması için aldattığını anladım.
Kalbim
sınırsız bir acı ile doldu. Bana gelen bu tehlike insanlardan değil. Belki
küçücük bir menfaate aldanan öz kardeşlerimden gelmişti. Onların insanlarla
anlaşarak beni teslim etmeleri hiç aklımdan geçmedi. Hem de bu durum beni çok
üzdü. Hayalimden kesinlikle insanların ellerine düşmemek gerekiyor şeklindeki
düşünce yıldırım hızıyla geçti. İki ayağımı bir kopartabilsem ben yine
özgürlüğüme kavuşabilirdim. Onun için var gücümle iki tarafa çırpınmaya
başladım.
—Yavrum,
ayağa kalk, ne oldu sana? Gözümü açtım ki annem başucumda duruyor. Allaha şükür
sağmışım diye düşündüm. İki ayağımı sıvazladım ki hiçbir şey olmamış.
—Sen
kabus görmüşsün dedi annem.
Çok
korkunç bir rüya gördüm. Dedim annemi kucaklamış halde ve rüyamda gördüklerimi
anneme anlattım.
-Sen
bundan sonraki soyunun kaderini görmüşsün oğlum. İnsanlar her geçen gün bizim
yaşadığımız muhite yaklaşıyorlar. Onların bizim ezelden beri yaşaya geldiğimiz
topraklardan bizi kovup çıkartmak, yerlerimizi elimizden almak, gelecekteki
nesillerimizi dumura uğratıp işte öyle kendi neslini tanımayan Mankurt lara
dönüştürmek istemektedirler. Belki de çok fazla uzağa kalmadan buralara yüksek
binalar ve fabrikalar yapılması ihtimali var. O zaman gereksiz sanat eserleri,
sis ve dumanlar arasında bizim bu güzel muhitimiz mahvolur.
Şehirlerarasında kalan ırmaklarımızda şimdiki gibi şerbet misali sular değil,
Beki pis sular akacak. İnsanların saldırganlıkları çok korkunçtur oğlum. Sen
bunun farkında olamazsın. Senden sonraki nesillerin senin yaşadığın bu güzel ve
temiz muhiti göremeyecekler. Doğduklarında dünya galiba böyleymiş diyecekler.
Çaresiz onların işkencesi altına düşecekler. Onlar bizleri her geçen gün
sıkıştırmaktadırlar. Hatta oldukça yaklaştılar. Biz artık başka bir çıkış yolu
bulmamız gerekiyor. Kendi kendimizi kurtarmazsak bizi kimseler kurtarmaz. Yürü
dışarı çıkalım. Sana artık babanın kaderini anlatma zamanı geldi galiba.
Annem
beni peşine takarak dışarı çıkarttı. Etraf tümden yabani ot-çöplerle dolmuş,
hiçbir yol izine rastlanmayan genişçe bir ova idi. Burası ırmak kıyısında
yükselen sarp kayalıklardı. Burada binlerce güvercinler yuva yaparak yavrular
bırakıyordu. Hemen altımızda berrak bir şekilde akıp giden ırmak suyu bizlere
adeta huzur veren bir ninni söylüyordu.
Benim
nazarımda burası dünyadaki en güzel, en güvenli bir mekân idi. Eğer insanlar
olmasaydı biz sonsuza kadar bu bereketli topraklarda yaşıyor olurduk. Hey
insanlar siz var ya kesinlikle…
-İşte bu
senin mekanın. İşte buralar senin atalarının yaşadığı yerler. Senin deden, baban
bu mekânı mamur hale getirip, bu güvercinler topluluğuna liderlik yaparak
yaşamışlardır. Bu sebeple bizim onların nezdinde ki itibarımız oldukça
yüksektir. Böyle olunca da topraklarımızdaki yükümüz de ağır. Ben seni baban
gibi kahraman ve cevval olsun diye her gün şafak vakti uyandırarak
kilometrelerce uzaklara götürerek uçuş eğitimi yaptırıyorum. Kanatlarını
kuvvetlendiriyorum. Problemlerini hallediyorum.
Akıl ve
zihnini keskinleştiriyorum. Her zaman uyanık durmanı öğütlüyorum. Sen şu anda
bedensel olarak epey sağlamlaştın. Bundan sonra akıl cihetinden olgunlaşarak
yetişmen gerek. İnsanlara karşı her zaman uyanık ol. Onlar yerde yürüdükleri
sürece bizlere sataşamazlar diye düşünme. Tüfek denilen aletleri vasıtasıyla
onlar seni binlerce metre yükseklikten vurabilirler. Babanın nasıl öldüğünü
biliyor musun?
—Hayır,
sen bana daha zamanı değil diyerek anlatmamıştın.
—Artık
zamanı geldi. Ben günler önce buralarda birkaç insanın dolaştıklarını gördüm.
Demek oluyor ki; onlar bizleri gözlerine kestirdiler. Bu yüzden onlar gelmeden
önce kendimize daha güvenli yerler bulmalıyız. Baban da işte o insanların
elleriyle canından oldu.
—Anne
söyler misin, babam nasıl oldu da onların ellerine düştü? Annem bir an
suskunlaştı. Belki morali bozuldu diye düşündüm.
—O gün
baban bir grup güvercini peşine takıp bize yiyecek bulmak için çıkmıştı.
Normalde güvercinler her zaman kendimize tehlikenin ulaşmayacağı, yiyecekleri
bol ve güvenli yerleri seçeriz. Baban güvercinlerin lideri olduğu için bu ağır
vazife tabii olarak onun omuzlarındaydı. Baban gidiş o gidiş birkaç gün boyunca
gelmedi. Ben onun için oldukça endişelendim. Normalde biz yarım günden daha
fazla sürecek yollar söz konusu olduğunda yuvalarımızı taşırdık. Babanın o kadar
uzağa yem aramak için gitmesi mümkün değil. Yüreğim onun bir tehlikeye
uğradığını seziyordu. O zamanlar sen ve kardeşlerin henüz yumurtadan
çıkmıştınız. Bu sebeple sizleri bırakarak babanızı aramaya gidemedim. Aradan
birkaç ay geçtikten sonra babanla yem aramaya giden güvercinlerden biri geri
döndü. Hemen o anda tahminimin doğru çıktığını, babanın insanların kurduğu
tuzağa düştüğünü anladım. Sonra onun sağ kalan dostları birer, birer dönüp
geldiler. Fakat baban bir daha geri dönmedi.
Ben
annemi kendisini tutamayıp, ağlar mı acaba diye düşündüm. Ama onun gözlerinde
bir tür cesaret k ışığı parlayıp duruyordu.
—Babam
neden geri dönüp gelememiş? Ben hışımla sordum.
—Baban
ki; Güvercinlerin padişahı. Onda ona göre bir ruh olması gerekiyordu. Eğer o
kendini koruyamıyorsa bu güvercinler topluluğunu nasıl koruyacak? Bir padişah
başkalarının köleliği altında yaşadıktan sonra dönüp gelerek nasıl olurda bu
topluluğa liderlik yapabilir? Onun için tek yol kesinlikle başkalarının
köleliğine boyun eğmemek.
—Baban
insanlar tarafından yakalanarak kafese hapsolunduktan sonra, biz yabani
güvercinleri şahlar cemaatinin adetleri gereğince kendi dilini ısırarak
kopartmış. O bir dakika dahi kafeste yaşamayı kendisine reva görmemiş. Kafes
onun kızıl kanı ile boyanmış. Baban insanların verdiği yemi yemeyip, suyu da
içmeyerek tamı-tamına bir hafta yaşayıp sonunda onların ellerinde kahramanca
kurban olmuş. İşte bu bizdeki hakiki özgürlük ruhu oğlum. Sende baban gibi
sonsuza kadar özgürlüğün koruyucusu ol.
—Anne,
babam için başka güvercinler fırsatını bularak kaçıp gelmiyorlar?
—Baban
çocuklarının köle olarak kalmasını istemez.
Onlar
babanı yakalayıp onu başka güvercinle eşleştirerek yavru elde etmek istemişler.
Fakat baban kesinlikle gelecekteki soyu için böyle utanç verici bir yaşama
muhiti bırakmaya vicdanı el vermemiştir. Senin rüyanda gördüğün güvercinler de
çocuklarını köleliğe terk ederek yaşamlarını devam ettiren güvercinlerin
soyundan yavrum. Onlar şimdiye kadar insanların ellerinde ruhen kölelikte
yaşamaktadırlar. Böyle yaşamaktansa ölmek bin defa iyidir. Sende işte öyle
kahraman bir güvercinin yavrususun. Sen ebediyyen bu ruhu sakın unutma!
Annemin
sözleri uzun süre ruhumda zelzele meydana getirdi. Kendim öylesine bir kahraman
babanın yavrusu olduğumdan sınırsız bahtiyarlık duydum. Payıma düşen son derece
iftihar duyacağım şanslı bir ruhun vücudumda birden bire baş kaldırdığını
hissettim. Bütün kalbim, vücudum güç ve iftiharla doldu. Kalbimdeki bütün
sevgimle annemi sıkıca kucakladım.
—Git
oğlum seni yurda ve güvercinler topluluğuna adadım. Onlar başsız kalmasın. Yakın
zamandan beri bizleri insanlar her türlü yollarla yakalıyorlar. Bu yüzden sen
bizim için daha güvenli yerler bul. Güle, güle oğlum.
Kanatlarım annemin gözyaşları ile ıslandı. Gördüğüm rüyalarımın böyle bir
seferin işareti olduğunu anladım. Kesinlikle insanların tuzağına düşmeyeceğim
diye düşündüm.
Oldukça
uzun müddet uçtum. İlk önce suyun akış yönüne doğru uçtum. Daha sonra bir
mahalleye giriverdim. Bu benim rüyamda gördüğüm o mahalle değildi. Hem o mahalle
gibi korkunç ta görünmüyordu. Fakat ben, öyle bile olsa ondan çekinerek oldukça
yüksekten uçtum, kanadımda yeterli gücüm vardı. Kulağımda artık insanların
uğultusu değil, belki rüzgârların gürül, gürül esen sesleri duyulmaya başlandı.
Ben bu uçuşumla kendi hedefimden fazla uzaklaşmamam gerekiyordu. Eğer çok
uzaklaşacak olsam bizim göç etmemize etki edecekti. Gerçeği söylemek gerekirse
ben annemin göç etme fikrine pek o kadar da taraftar değildim. Bizim mekânımız
oldukça yüksek ve dimdik uçurumların üstündeydi. Oraya değil insanlar, uçan
kuşlar bile zorlukla konabilirlerdi. Biz sülaleden sülaleye oralarda mekân
tutarak güven içinde yaşaya gelmiş olup, şimdilerde göçmeye hazırlanıyorduk.
İnsanların o kadar da güçlü oldukları belli değil. İşte ben şimdi insanların
üzerlerinde uçmaktayım. Hiçbir tehlikesini sezinlemedim. Belki annem fazlaca
hassaslaşmış olsa gerek.
Gece
olup, etraf zifiri karanlığa gömüldü. Bir gün uçmamla yorgunluk gelmişti. Gerçi
insanların olduğu bu yerlere konma fikrim olmasa da, karanlıkta hedeften
kopmamak için dinlenmem gerekiyordu. Güney, kuzey ve batı taraflardaki
gözlemlerimi tamamladım. Buralarda bizim yaşayacağımız kadar iyi bir yerler rast
gelmedi.
Belki de
çok yüksekten uçmuş olsam gerek. Yarın doğu tarafları dolaşıp dolaşıp alçaktan
uçmaya karar verdim. Gece yıldızları üzerimde parlıyorlardı. Ben böylesine
güzelliklerle dolu bir dünyada o kadar korku içinde yaşamanın çokça ahmaklık
olduğunu hissettim. Yavaş, yavaş alçalarak bir ağacın tepesine kondum. Yarın
nasıl bir manzara içinde olacağım belli değildi.
Ben
haddinden fazla bir ihtiyatla yüksekten uçtuğum için gönlüme göre bir mekâna
henüz rastlamamıştım. Bu yüzden yarın yöntemimi değiştirip, daha aşağılardan
uçmayı düşündüm… Cezp edici bir ses tatlı uykumdan uyandırdı. Yorgun olduğum
için öylesine tatlı bir uykuya dalmışım. Bir grup güvercin etrafımda uçup
duruyordu. Onların kanatlarından çok hoş sesler geliyordu. Ben hayretler içinde
kaldım. Onlar tıpkı bana benzeyen güvercinlerdi. Bir bakıma onlar benim rüyamda
gördüğüm güvercinlere de benziyorlardı, bir bakıma da benzemiyor lardı. Dün, bir
gün boyunca hiçbir şey yemeden uçtuğum için şimdi karnım çok acıkmıştı. Ben
onlardan buralarda güven içinde yayılabileceğimiz bir yerin olup olmadığını
sormaya karar verdim. Onlar birden bire yönlerini değiştirip mahalle dışına
doğru uçmaya başladılar. Ben de onların peşine takıldım.
—Nereye
gidiyorsunuz? Biraz geride kalan birine sordum.
—Harmana.
—Orada ne
yapacaksınız?
—Yem
arayacağız.
—Yem
dediğiniz sizin yiyeceğiniz şeyler mi? O bana sanki yabancı bir mahlûka bakar
gibi garip bir şekilde adeta gözleri yuvalarından dışarı fırlayacakmış gibi bir
bakış fırlattı.
—Sen
yabani güvercinsin değil mi?
—Öyle,
ben böğürtlen ovasından geldim. Ben güvercinleri takip ederek harman yerine
indim. Burada gerçekten toprağa gömülü kalmış olan buğdaylar vardı. Tadı o kadar
da güzeldi. “Bura uygunmuş” diye baktım. Burada insanlara ait bir izde
görünmüyordu. Diğer güvercinlerin tasasız duruşlarına bakarak ben de rahatça
karnımı doyurmaya koyuldum. Dış dünya kesinlikle öyle annemin anlattığı gibi
tehlikelerle dolu değildi. Tasasız bir şekilde önümdeki kocaman bir buğday
tanesine başımı uzattım, şiddetli bir şekilde patlayıp gelen bir tür güç
boğazımı sıktı. Çok hızlı bir şekilde yükselip kendimi kenara atmak istedim.
Fakat gizli bir güç beni aynı hızla yere çekip indirdi. Kendimi yerden yere
vurmaya başladım. Güvercinler gürrrr diye havalanıp uçup gittiler. Sonunda
halsiz düşerek yatıp kaldım. Bu benim rüyamda gördüğüm o manzaraya çok
benziyordu. İnsanların ellerine mi düştüm ne diye düşündüm. Fakat şimdi yakın
çevrede hiç kimseler görünmüyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum bir ara
aniden yanı başımda iki insan belirdi. Ah, insanların ellerine düşmüşüm dedim.
Fakat onlar benim boynumu sıkıp duran oldukça fazla orandaki gücü gevşetti.
—Yabani
Güvercinmiş… Dedi onların içinden biraz genç olanı.
—Sıkı tut
kaçmasın. Kanatlarını bağlayalım. Onlar birlikte kanatlarımı bağlayıp daha sonra
boynumdan tutarak gözlerime bakmaya başladı.
—Vay be
çok iyiymiş. Şansımız açıldı. Büyük olanı beni eline alıp uzun uzun baktı.
—Bunun
bize zerrece faydası yok. Bırakalım gitsin. O çoktan dilini ısırıp kopartmış.
Böyle güvercinlere rastlanıldığında bırakmaktan başka çare yok.
—Normalde
güvercinlerin liderleri böyle olur.
—Hiç
olmazsa onu biraz çoğaltalım.
—O artık
yem yemez, su içmez taa ölene kadar seninle inatlaşır.
—Göz
göre, göre bırakacak mıyım? Dedi genç olan insan.
—Sen
bilirsin. Çok geçmeden sözlerimin doğru olduğunu göreceksin. Ben de daha önce
böyle bir güvercin yakalamıştım. Bırakmaya kıyamadım bir hafta içinde öldü
gitti.
—Bunu ben
kesin alıştıracağım, dedi o.
Hiçbir
zaman senin ellerine alışmayacağım. Bir çaresini bulup kesin kaçacağım diye
düşündüm. İçimden, annemin sözünü aklımda tutmayıp bu günlere kaldığım için
büyük bir utanç duydum. Bütün gücümle çırpınarak onun elinden kurtulup uçtumsa
da fazla uzağa gidemeden yere adeta bir kerpiç parçası gibi pat diye düştüm.
—Baş
belası, iyi ki de kanatlarını bağlamışım, yoksa kim bilir nerelere uçacaktın. O
beni torba gibi bir şeyin içine koyarak bilmediğim bir yerlere götürdü. Daha
sonra kanatlarımı iyice sıkarak, tel örgünün içine kapattı. Bu tel kafesin
içindeki birkaç güvercin gür diye bir köşeye sıkıştılar.
—Bakılırsa aç kalmış olmalısın, öyle olmasaydı bir tek darı tanesi için benim
tuzağımda çırpınıp yatmazdın… O, kafese bir avuç yem attıktan sonra su da
bıraktı. Güvercinler gürrr diye toplanıp yem yemeye başladılar. Fakat benim
nefretim öyle bir dereceye ulaştı ki, mümkün olsa o anda kendimi kafese çarpıp
intihar etmek istedim. Fakat kanadım çok sıkı bağlanmış olduğundan hiç
kıpırdayamadım. Başımı güçlükle kaldırarak henüz yükselmiş olan güneş ışığına
baktım. Ah… Evden ayrıldıktan sonra daha bir gün geçmeden insanların eline
düştüm. Annem şu halimi görse kim bilir ne derdi? Mecalsiz bir şekilde kursağımı
yere koyup yattım.
Rüyamda
annemi gördüm. O masmavi gökyüzünden beni yanına çağırıyormuş. Birden yanında
babamda peyda oldu. Onun o heybetli duruşu beni oldukça imrendirdi. Onlar beni
yanlarına çağırıyor gibi yaptılar. Belki de benim kulağıma öyle geldi. Ben
onlara doğru uçtum. Ben uçtukça onlar benden uzaklaştılar. Ben durunca onlarda
duruyorlardı. Uçmaktan ağzım kurudu. Anne, su… Diyerek uyandım. Başucumda
deminki adam konuşuyordu.
—Bu çok
inatçı bir güvercinmiş. Beş gündür hiçbir şey yemedi.
—Ona
bakmanın hiçbir faydası yo demedim mi?
Bu o
günkü yaşça büyük olan kişiydi.
—Bundan
sonra böyle durmaya devam ederse ölür. Hiç olmazsa çocuklarıma haşlama yapayım.
—Ondan ne
kadar haşlama çıkar ki, Belki bundan sonra yersen de senin sağlığını bozma
ihtimali var. İyisi mi salıver. Böyle iyi cins, asil bir güvercinin göz göre,
göre ölümüne sebep olmak olmaz.
—Fakat
onu salıversek te bize hiçbir faydası olmaz.
—Şimdide
faydası yok.
—Taa
baştan haşlamasını yapacakmışız.
O sarkık
vaziyette duran kanadımı birazcık düzelttikten sonra beni yere bıraktı…
Gökyüzünde güneş güçlü bir ışık saçıyordu. Ben bütün vücudumdaki gücümü topladım
ve gökyüzüne doğru uçacak oldum. Fakat tel kafes yine yolumu kesiyordu. Ben kaç
günden beri ona kendimi vurarak onu parçalayıp geçemeyeceğimi anlamıştım. Fakat
vücudumda biraz güç toplanıp kendime geldiğim an bir girişimde bulunacaktım.
Benim parçalayarak geçmeyi düşündüğüm bu tel kafes çok sağlam yapılmıştı. Onda
insanların yüksek akıl ve feraseti toplanmış olup, onun dışındaki bütün
özgürlüğü görmek mümkündü. Fakat, ona kesinlikle erişmek mümkün değildi. Kafes
içindeki hava ile dışarıdaki hava aynı. Fakat yaşayış şekli benzemiyordu. Bu tel
kafesi ören insanların niyetleri öylesine kara, bağrı öylesine katı idi. Kendi
özgürlüğü için soluk almadan mücadele etmekte olan bu küçücük canın cesareti
onları zerre kadar etkilemiyordu. Artık onlara hiçbir faydam dokunmayacağını
bilmelerine rağmen beni ruhi köleliğe almak istiyorlardı. Candan başka hiçbir
şey kalmayan bu küçücük vücuduma işkence yapmak suretiyle kendi maksadına
erişmek istiyordu. En kötüsü de onlar beni ölmek istesem bile ölemeyecek hale
getirmişlerdi. İçimden şöyle geçiriyordum. Ey özgürlüğün katili olan acımasız
insan, ya ölmeme izin ver, ya da özgürlüğümü geri ver!
Aniden
burnuma tanıdık bir koku geldi. Vücudumda birdenbire bir güç toplandı. “Anne”…
Ben heyecan içinde başımı kaldırdım. Annemin gözleri bir tür ciddiyetle
parlıyordu. O, benim yolunmuş, buruşmuş ve adeta eski bir keçeye dönmüş
kanatlarıma, sarkık vaziyetteki gagama bir tür acıma hissi ile baktı.
Anne
affet… Bana olan güvenini yere düşürdüm. Ben kesinlikle senin evladın olmaya
layık değilmişim. Ben bir suçlu gibi başımı eğdim. Bütün vücudumu bir utanç
sardı. Neden annem gelene kadar intihar etmediğime hayıflandım.
—Hayır,
sen yapabileceğin her şeyi yaptın. Şimdi artık onu sonuçlandır.
—Fakat
anne, ben artık bir mahpusa dönüştüm. Acizlikte öyle bir dereceye geldim ki,
intihar etmek istesem bile edemeyecek hale düştüm.
—Bu
kendini gösteriyor. Ben seni özgürlüğe eriştirmek için geldim.
—Fakat
artık ben özgür olmak istemiyorum. Ben artık bu halimle kesinlikle senin evladın
olmaya layık değilim.
—Ben sana
özgürlük alıp geleceğim yavrum. Sen yine benim kahraman oğlum olacaksın. Sen
kesinlikle köleler gibi değil, kahramanlar gibi ölmen gerek. Annem öyle diyerek
ağzındaki yemleri çıkardı. Bu zehirli böğürtlen, sen bunu yer yemez onların
köleliğinden kurtulacaksın. Böylece toplumumuzun şerefini de korumuş olacaksın.
Aklından çıkartma ki, özgürlüğü ebediyyen duygusallıkla elde etmek mümkün
değildir. Onun için kan dökmek gerekir. Hadi gaganı yaklaştır. Ben annemin
kararlı bir şekilde parlayan gözlerine son defa baktım.
O, o
kadar sakin ve o kadar da cesurdu… Ben örselenmiş ve sarkık vaziyetteki gagamı
ona uzattım. Bu, özgürlük için kurulmuş olan engellerin kurbanı olan en kuvvetli
silahım idi. Fakat, o acımasız engelleri gagalamaktan sonunda kırılıp bu hale
gelmişti. Zehirli böğürtlen vücudumda özgürlüğün bir sesi olarak yerleşti.
Sonunda özgür olarak ölme fırsatına sahip oldum. Diyerek mutlu oldum. Ruhum bir
tür özgürlük içinde kasılmaya başladı. Gökyüzü öylesine berrak, etraf öylesine
sessiz, dünya yinede güzeldi. Köşedeki bir grup güvercin bana hayretle bakıp
duruyorlardı.
24 Mart
2004 –Maralbaşı
Özgür
Asya Radyosu-2005
.
YAWA
KEPTER
(Uygur
Türkçesi)
Yene ashu
köpkük asmanda uchup yürgüdekmen. Ongummu- Chüshümmu yaki her ikkilisi emesmu
bilmidim. Qanitim astida ghur-Ghur shamal uchup ötmekte. Men hazir nahayiti
rohlinip kétiwatattim. Wujudumda küch-Quwwet urghup turatti. Zenggerreng asman,
parlaq qoyash nurigha chömülgen bipayan dunya. Bu neqeder güzel menzire-He? men
téximu rohlinip yenimu égiz örlidim. Köz aldimdiki böljürgenzar ghayib boldi.
Emdi manga dunya téximu kengri yéyilip köz aldimda bir yéshil dastixandek ochuq
namayen boldi. Bu ilgiri men körüp baqmighan menzire, men körüp baqmighan jaylar
idi. Lékin, men u yerge öz makanimdek muamile qildim. Hemme yer oxshashla güzel
körünetti.
Tuyuqsiz
aldimda mehelliler, öyler köründi. Peste ushshaq nersiler qimirlap yüretti. Men
uning anam sözlep biridighan âdemler ikenlikini hés qildim. Lékin, ular manga
anche xeterlik emestek köründi. Anamgha qériliq yetken bolsa kérek, dep oylidim.
Yerde bicharilerche ömilep yürgen ashu janliqning kökte uchup yürgen bizdin
qudretlik ikenlikige zadila ishengüm kelmidi. Belkim méning ularni chüshinishke
kallam yetmigen bolushi mumkin. Ishqilip men ademlerni unche xeterlik hés
qilmidim. Anam:«ademlerning qorsiqida hüniri jiq, pexes bolmisang ular séni
birdemdila mehbusqa aylandurup qoyidu.» Dégenidi. Birdinla méning ularning
qorsiqidiki hünirini bir körüp baqqum keldi. Némishqa ularning hünirini
qorsiqigha soliwalidighanliqigha eqlim yetmidi. Asta- Asta peslep mehelle
etrapini aylinishqa bashlidim. Manga emdi hemme nerse éniq köründi. Bu yerde
ademlerdin bashqa qoy- Kala, tuxu, ishqilip men körüp baqmighan nurghun nersiler
bar idi. Bir top kepterler asmanda uchup yüretti. Az bir qismi bolsa, kepterler
qonush üchün yasalghan peghez dégen nersige qonup olturatti. Men ular bilen
paranglishish üchün yénigha kélip qondum. Paranglishish üchün qondummu yaki aram
élish üchün qondummu bu éniq ésimde yoq idi. Shu chaghdiki tuyghum bek xire idi.
Ishqilip men ularning turmushigha qiziqip qalghan idim.
-
Qeyerdin kelding? - Dédi ularning ichidiki yéshi chongraq birsi. Men uning mushu
topning ichidiki bashliqi emeslikini jezm qilalmidim. Uning néme bolushi men
üchün beribir idi. Chünki men bu topning ezasi bolmighachqa uning manga nisbeten
héchqandaq ehmiyetke ige teripini bayqighili bolmaytti.
-
Böljürgen saydin,- Dédim men.
-
Bowamdin anglighan. Bizning ejdadimiz ashu yerlik iken, biraq men u yerning
bizdin nechche ayliq yiraqliqini anglighan, adette biz nechche künlük yolgha
uchup baralmaymiz. Belkim senmu nishandin adiship qaldingghu deymen.
Men uning
nechche künlük ariliqqimu uchalmaydighanliqini anglap heyran qaldim. Belkim
qériliq yetkendu, dep oylidim. U dégen böljürgen say men kelgen böljürgen say
shumu- Emesmu éniq höküm qilalmidim. Eger uning bowisi men kelgen saydin kelgen
bolsa démek biz bir jemet tuqqan bolup qalattuq.
- Men bu
yerge ézip qélip emes belki, uchushni meshiq qiliwétip kélip qaldim. Bir nechche
küngiche bir nerse yimeymu uchalaymen,- Dédim jawaben. U manga heyranliq bilen
qarap qoydi.
- Belkim
sen yawa kepter oxshaysen. Ularning hemmisi shundaq déyishidu. Biraq bizde undaq
jenggiwarliq yoq. Peqet qondaq we qepezdin bashqini oylimaymiz. Menmu mushu
mehellidin nérigha ötüp baqmidim. Ötüp néme keptu. Qonay déseng peghizing, yatay
déseng qepizing teyyar tursa japa tartipmu ishmu? uning üstige bala – chaqiliq
bolup qaldim? emdi uchup nege bararmen. Igimizmu yaxshi qarawatidu.- Yéshi chong
kepter tumshuqi bilen peylirini tatilap qoydi.
-
Anglisam ademler bek qorqunchluqken. Ular bizni tutuwalsa rohimizni qul
qilarmish deydu, bu rastmu?
- Roh? -
Yénimdiki bir kichik kepter heyran qaldi, - Bowa, roh dégen néme?
Uning
rohning némilikini bilmiginidin men téximu heyran qaldim. Bu kepterler ballirini
qandaq terbiyleydighandu? rohi bolmighan hayatliqning néme kériki, rohsizliq
ularni qandaq haletke chüshürüp qoyghan- He? ular néme üchün buni
chüshenmeydighandu. Gerche rohni, erkinlikni sowgha qilghili, tilep érishkili
bolmisimu, biraq bu bichare kepterlerge rohiy erkinlikke ige bir makanning
neqeder zörürliki chongqur hés qildim. Ular roh dégen sözni esla anglap
baqmighandek qilatti. Yéshi chong kepter héliqi sual sorighan kepterning béshini
siylap turup sözleshke bashlidi.
- Rohning
némilikini menmu bilmeymen. Uni menmu bowamdin anglighan. Hazir ikkinchi qétim
anglishim. Bowamghimu bowisi dep bériptiken. Belkim bowisighimu bowisi dep
bergen bolsa kérek. Bowam hemishe «bizde roh yoqalghili bek uzun zamanlar
boptiken» deytti. Belkim bu kepterning dewatqini yoqalghili bek uzun bolghan
ashu roh bolsa kérek. Bizde hazir roh deydighan nersining sayisimu qalmidi.
Yéshi
chong kepter manga yüzlendi.
- Dep
baqe oghlum, sen uning qandaq nersilikini bilemsen?
Men
ganggirap qaldim. Özüm dégen sözge özüm jawab bérelmey qalarmenmikin dep endishe
qildim.
ـ Yaq
hazirche bilmeymen, biraq anam sende dadangning baturluq rohi bar, u künséri
piship yétiliwatidu, ـ dégen. U piship yétilse chuqum biliwalimen.
ـ He,
démek sende atangning rohi yétiliwétiptu. Emma atilar emes bir pütün kepterler
jemetiningmu rohi alliburun yoqalghan. Animiz bizge ezeldin roh toghriliq sözlep
bermigen. Atilirimizdinmu héchqanda birer bisharet ishtimiduq. Hazirqi dewrge
kelgende men bu sözni balilargha sözlep bérishinimu untup qaptimen. Shunga biz
rohsizliq dewrige alliqachan qedem qoyuptimiz. Hey, ashu yoqalghan rohimizning
zadi qandaqliqini tépiwalghan bolsaq bek yaxshi bolatti. Boway éghir xursindi.
ـ Siler
mushu rohsizliqinglar tüpeyli ewladtin ـ ewladqa ademlerge qul bolup ötisler.
Ularning xalighan chaghda yeydighan taamigha aylinisiler. Ular silerni qulluqta
shu derijige chüshürüptuki qoyup bersimu héchyerge baralmay ularning
tewelikidila uchidikensiler. Kichikkine dandin ayrilip qélishni xalimay
ewladliringlarnimu özüklardek qulluqqa tutup béripsiler. Silerge bizlerning
kepterler topidikidek bir bashchi kérekken. Biraq, bu eptinglarda silerdin undaq
büyük ümid kütkili bolmighudek. Siler aldi bilen rohinglardiki ashu qulluqni
yoqitishinglar kérek. Eng muhimi siler rohning némilikini biliwélinglar. Siz
némishqa men bilen bérip anamdin sorap körmeysiz? ـ dédim men yéshi chong
kepterge hésdashliq qilip, men bowayning biliwélishini izdidimmu yaki özüm
béliwélishni oylidimmu taza éniq emes idi. Belkim her ikki xil héssiyat
wujudumda teng qutrawatqandu.
ـ Bir
putum görge sanggilidi. Shundaq bixeter qepizim turup, roh izdep nege barimen.
Yene kélip men rohning némilikini bilmisem, uni tapsammu néme paydisi, qara, roh
bolmisa néme boptu, yenila mushu qepizim bixeter yashighili bolidikenghu. Yene
kélip héchnémige es qatmaydighan roh dégen u nersini kötürüp yürüsh neqeder
jachaliq.
Yéshi
chong kepterning sözlirini oylap kettim. Uning dégini bir turup toghridek, bir
turup xatadekmu qilatti. Emma héchqandaq yashash étiqadi we rohi bolmighan bir
kepter bilen roh toghriliq sözlishish manga nomusluq ishtek tuyulup ketti. Bérip
bu mesilini anamdin sorap baqay, dep oylidim.
Bir top
kepterler yénimizgha kélip qondi. Andin öz ara gugulashti. Ularning bezi
sözlirini peqet uqmudum. Belkim öz tilda sözleshse kérek. Adette biz
tereplergimu bezide mushundaq yaqa yurtluqlar kélip qalatti. Ular kimler? yéshi
chong kepterning dostimu yaki jemetimu bilmidim. Men bilen sözleshmekchimu yaki
öz ara paranglishiwatamdu peqetla uqmudum.
ـ
Yaxshimu sen qozam, ـ yéshi chong kepter yénidiki kichik bir kepterning
peylirini choqulap erkilitip qoydi.
ـ Yaxshi
emes, qorsiqim échip ketti. Némishqa anam emdi dan bermeydu? u dan yaki qonaq
dégendek bir isimni éytti. Belkim tériq yaki kendir dégendu. Ish qilip men
bilmeydighan yatla isim idi. Hey, ademler bashqurghan kepterler qiziqken.
Yeydighan nersilergmiu « her xil isim qoyup yüriydiken, dep heyran qaldim.
ـ Anang
emdi yéngi ukiliringning dunyagha kélishi üchün quwwet toplimisa bolmaydu. Adem
kélip dan sélip bergüche saqla, bolamdu?
ـ Yaq,
saqliyalmaymen. Daligha bérip özüm dan tépip yep kélimen.
ـ Obdan
qozam, gépimni angla. U yerge barsang bek xeterlik. Séni eski ademler tutup yep
kétidu. Barma bolamdu?!
Kichik
kepter domsiyip jim bolup qaldi. Qarighanda bu toptikiler mushu qéri kepterning
gépini bekrek anglaydighandek qilatti. Men ularning özini tutup yep kétidighan
ashu ademler bilen yene birge yashishini peqetla kallamgha sighduralmidim.
Belkim men yéyish dégen sözni xata chüshinip qalghandimen. Belkim bu yaxshi qara
dégen sözdek bir söz bolushimu éhtimal. Yaki bu chet tildin kirgen söz bolsa men
menisini xata istémal qiliwalghan bolushum mumkin. Biraq bu méning oyumche hemme
kepter bilishke tégishilik muhim söz idi. Anammu hemishe manga ademlerning
totuwélishidin, yep kétishidin hezer eyleshni jékileytti. Biraq, hazir bu
sözning menisi bu yerde bashqichige özgirip qalghandek qilatti. Chünki, ular
ademlerning yéyishidin hezer eylise hergiz yene ademler bilen birge turmaytti.
Qanitigha tayinip xalighan yerge uchup ketse boluwéretti. Biraq ular qanitining
barliqinimu untup qalghan bolsa kérek. Belkim yashap könüp qalghan qepezdin
ayrilishini xalimasliqimu mumkin.
ـ Undaqta
bizning igimiz yaxshimu?
Kichik
kepter qéri kepterdin soal sorashqa bashlidi.
ـ Elwette
yaxshi.
ـ Biraq,
umu bizni bashqa ademlerdek xalisa tutup yeydighu?
ـ Bu
dégen oxshimaydu. U bizni qepez ichide baqqandikin tutup yése heqliq. Buninggha
héchqaysimiz qarshiliq qilsaq bolmaydu.
Men axiri
yéyish dégen sözning istémal menisining oxshashliqini. Bayatin artuqche guman
qilip yürginimni chüshendim.
ـ Biraq
igimiz bergen danlarni chonglar yewélip manga ashmisa. Men qandaq qilimen? men
künséri oruqlap, yashashqa amalsiz qéliwatimen.
ـ Senmu
asta ـ asta shundaq chong bolisen. Chonglardin qandaq yéyish kéreklikini
öginisen. Yéyishke tégishlik nersini hergiz bashqilargha bermeydighaan bolisen.
Biz yashighan muhit mushundaq oghlum.
ـ Biraq,
bowa.
ـ Boldi
qozam, jiq sözlep ketting kepter dégen qanaetchan bolushi kérek, artuqche
nersilerni talashmasliq lazim. Bildingmu?
ـ Uning
erkinlikini bek boghuwapsiz, ـ dédim men, ـ uninggha téximu kengreng imkaniyet
béring. U öz erki boyiche yashisun.
Men qéri
kepterning sözige söz qisturushni xalimisammu biraq süküt qilip turiwergüm
kelmidi. Bundaq tengisiz muhit méningche kepterlerning bir ـ birige bolghan
méhribanliqini yoqilish xewipige bashlap baratti.
ـ Hey,
siz bizning weziyitimizni chüshenmeysiz. Igimizning achchiqini keltürüp qoysaq
bolmaydu. Eger birersimiz uning belgiligen dairisidin halqip yoqap ketsek u
hemmimizni qepez ichige soliwétidu. Nechche ayghiche sirtqa chiqalmaydighan gep.
U chaghda hazirqi mushu kichikkine qondaqtinmu ayrilip qalidighan ish chiqidu.
Qepezning
zadi qandaq nersilikige peqet eqlim yetmidi. Kepterler uninggha solinip
qélishtin hem uningdin ayrilip qélishtin bek qorqidiken. Kepterlerning eng
chüshiniksizi ademler arisidiki kepterlerken dep oylidim. Bu oyumni bowamgha
bildürgüm keldi. Biraq dédimmu ـ démidimmu hazir ésimdin kötürlüp kétiptu.
Belkim bir éghizmu reddiye yaki maqulluq sözi bildürmidi.
ـ Siler
chonglar ajizlarning risqini yewalidikensiler, yene kélip ularning qarshiliqini
chekleydikensiler, uni toghra ishtek chüshendürüshke tirishidikensiler, bundaq
muhit qandaqmu kepter balilirining ösüshige, yashishigha mas kelsun? siler
özenglarning qandaq halette yashawtqanliqinglarni bilmigüdek derijide
bixutliship kétipsiler, rezillikte ademlerge yétishiwalghili turupsiler, ـ dédim
men.
ـ
Ademlerge til tegküzüshke bolmaydu. Ular bolmisa bizning bügünimizmu bolmaydu.
Tetür teshwiqliringizni bashqa yerge bérip qiling, ـ dédi boway zerde bilen. Men
bowayning yaxshi könglüm üchün bunche zerde qilghinini chüshenmidim. Belkim u
meqsitimni chüshenmey qalghan bolsa yene chüshendürüp qoyush kérektu.
ـ Silerde
mesuliyet dégen nerse yoqken. Öz ewladliringlarni qarap turup otqa
ittiridikensiler, ـ sözümning dawamini téxi tesirlik chüshürimen dep
oylighanidim. Biraq, shu arida taraq qilghan awaz bilen teng putum qattiq aghrip
ketti. Üchüsh üchün qanat qaqqan bolsammu, qanitim boshluqta ésilip qaldi.
Kepterler purride uchup ketti. Andin etrapimda aylinip uchushqa bashlidi.
ـ Ha, ـ
ha, ـ ha, erkin yashighuchi, axiri qepezge chüshidighan boldung. Séning yene
chong sözligenlikingni bir körey.
Özümning
qisturmighan chüshüp qalghinimni hés qildim. Men birdinla bowayning méni
etigendin béri gepke tutup, igisining tutuwélishi üchün aldap turghinini
chüshendim. Qelbim cheksiz azabqa toldi. Manga kelgen bu xeter ademlerdin emes,
belki kichikkine menpeetke aldanghan öz qérindashlirimidin kelgenidi. Ularning
ademlerge masliship méni tutup bérishi peqet kallamdin ötmidi hem méni bek
échindürdi. Xiyalimda hergizmu ademlerning qoligha chüshüp qalmasliq kérek,
dégen idiye chaqmaq tézlikide chaqnap ötti. Ikki putumni uziwitelisemla men yene
erkinlikke érisheleyttim. Shunga bar küchüm bilen ikki terepke palaqishishqa
bashlidim.
ـ Balam,
orningdin tur, néme boldi sanga? ـ közümni achsam anam béshimda qarap turuptu.
Xudagha shükri saqkenmen dep oylidim. Ikki putum siylap baqsam héchnéme bolmaptu.
ـ Séni
qara bésip qaptu, ـ dédi anam.
Bek
qorqunchluq chüsh körüptimen, ـ dédim anamni quchaqlap turup we chüshümde
körgenlirimni sözlep berdim.
ـ Sen
buningdin kéyinki ewladliringning qismetlirini körüpsen oghlum. Ademler künséri
bizning yashash muhitimizgha qistap kirmekte. Ularning bizning ezeldin yashap
kelgen zéminimizdin bizni qoghlap chiqarmaqchi. Yerlirimizni tartiwalmaqchi.
Ewladlirimizning neslini özgertip ashundaq öz neslini tonumaydighan qilip
shalghut sortlargha aylandurmaqchi. Belkim uzaqqa qalmay bu yerlerge égiz
binalar, zawutlar sélinishi mumkin. U chaghda kéreksiz sanaet mehsulatliri. Is ـ
tütekler arisida bizning bu güzel muhitimiz bulghinidu. Sheher arisida
qipqalghan deryalirimizda hazirqidek sherbet sular emes. Belki yunda aqidighan
bolidu. Ademlerning tajawuzchiliqi bek qorqunchluq oghlum. Sen buni sezmeyla
qalisen. Ewladliring sen yashighan pakiz muhitni körelmeydu. Tughulupla jahan
mushundaq oxshaydu, deydu. Amalisz ularning iskenjisige chüshüp qalidu. Ular
bizni künséri qistap kelmekte. Hetta nahayiti yéqinlap qaldi. Biz emdi bashqa
bir chiqish yoli tapmisaq bolmaydu. Özimizni özimiz qutquzmisaq bizni héchkim
qutquzalmaydu. Yür sirtqa chiqayli, sanga emdi dadangning qismitini sözlep
béridighan waqit kep qalghan oxshaydu.
Anam méni
özige egeshtürüp sirtqa élip chiqti. Etrap pütünley yawa ot ـ chöpler bilen
tolghan, héchqandaq yol yaki iz chüshmigen kengri dala idi. Bu derya yoyidiki
égiz yardangliqta idi. Bu yerde nechche minglighan kepterler uwa sélip ejdad
qalduratti, astimizdila éqip ötidighan süpsüzük derya süyi bizge yéqimliq elley
naxshisi oqup béretti. Nezirimde bu yer jahandiki eng güzem, eng bixeter makan
idi. Eger ademler bolmighan bolsa, biz menggü mushu bextlik zéminda yashighan
bolattuq, hey ademler siler zadi...
ـ Mana bu
séning makaning. Mana bu ejdadliring yashighan zémin. Séning bowang, dadang,
mushu makanni güllendürüp, mushu kepterler topigha bashchiliq qilip ötken.
Shunga, bizning ularning arsidiki inawitimiz yuqiri. Shundaqla zimmimizdiki
yükimizmu éghir. Men séni dadangdek batur ezimet bolsun dep, her küni tang
seherdila oyghitip, nechche yüz chaqirim yerge apirip, uchushni meshiq
qildurimen. Qanatliriningning küchini ashurimen. Muskulliringni chingitimen.
Eqil ـ zéhningni urghitimen. Her waqit segek turushni ögitimen. Sen hazir
jismaniy jehette xéli piship yétildik. Emdi eqliy jehette piship yétilishing
kérek. Ademlerdin her waqit segek bol. Ular yerde yürsila bizge chéqilalmaydu
dep oylima. Miltiq dégen nersisi arqiliqla ular séni nechche ming métir
égizliktin sollaq atquziwiteleydu. Dadangning qandaq ölgenlikini bilemsen?
ـ Yaq,
siz manga téxi waqti emes dep, éytip bermigen.
ـ Emdi
waqti keldi. Men nechche kün ilgirila bu yerde bir qanche ademning timisqlap
yürgenlikini kördüm. Démek ularning bizge közi chüshti dégen gep. Shunga ular
yétip kélishtin burun biz téximu bixeter makan tapmisaq bolmaydu, dadangmu del
ashu ademlerning qolida jénidin ayrilghan.
ـ Ana dep
béringe, dadam néme bolup ularning qoligha chüshüp qalghan?
Anam bir
pes jimip qaldi. Belkim köngli buzuluwatqandu, dep oylidim.
ـ Shu
küni dadang bir top kepterlerni bashlap biz üchün ozuqluq izdep chiqip ketken.
Adette kepterler hemishe özimizge xeter yetmeydighan ozuq ـ tülük mol jaylarni
tallaymiz. Dadang kepterlerning bashchisi bolghachqa bu éghir wezipe tebiiy
halda uning zimmisige chüshken. Dadang shu chiqip ketkenche bir qanche küngiche
kelmidi. Men uningdin bekla ensirep qaldim. Adette biz yérim künlüktin ushuq yol
bolsa uwilirimizni yötkeytuq. Dadangning unche uzungha ozuq izdep kétishi mumkin
emes. Yürikim uning bir xewpke uchrighinini sézip turdi. U chaghda sen we
ukiliring emdila tuxumdin chiqqanidinglar. Shunga silerni tashlap dadanglarni
izdep baralmidim. Aridin bir qanche ay ötüp, dadang bilen birge ketken bir
kepter qaytip keldi. Shu chaghdila qiyasimning toghriliqini, dadangning
ademlerning qurghan qiltiqigha chüshüp qalghinini bildim. Kéyin uning aman
qalghan dostiliri bir ـ birlep qaytip keldi. Biraq, dadang shu ketkenche kelmidi.
Men
anamni yighlap salamdikin dep oylidim. Biraq, uning közide bir xil qeyserlik
nuri chaqnap turatti.
ـ Dadam
némishqa qaytip kélelmeptu? ـ men teqezzaliq bilen soridim.
ـ Dadang
dégen kepterlerning padishahi. Uningda shuninggha chushluq roh bolushi kérek.
Eger u özini qoghdiyalmisa bu kepterler topini qandaq qoghdaydu? bir padishah
bashqilarning qulliqi astida yashap qandaqmu yene qaytip kélip, bu topqa
bashchiliq qilalaydu. Uning birdinbir yoli hergizmu bashqilarning qulluqigha
boysunmasliq. Dadang ademler teripidin tutulup qepeske solap qoyulghandin kéyin,
biz yawa kepter shahlar jemetining aditi boyiche tilini chishlep üzüwaptu. U bir
deqiqe bolsimu, qepeste yashashni özige rawa körmeptu. Qepes uning qizil qéni
bilen yoyuluptu. Dadang ademler sélip bergen dan ـ suni ichmey ـ yémey toptughra
bir hepte yashap, axiri ularning qolida baturluq bilen qurban boptu. Mana bu
bizdiki heqiqiy erkinlik rohi oghlum. Senmu dadanggha oxshash menggü
erkinlikning qoghdighuchisi bol.
ـ Ana,
dadam üchün bashqa kepterlerde purset tépip qéchip kelmeydu?
ـ Dadang
balilirining qul bolup qélishini xalimaydu. Ular dadangni tutuwélip uni bashqa
kepter bilen juplep ewlad qaldurmaqchi bolghan. Biraq dadang hergizmu kéyinki
ewladliri üchün bundaq nomusluq yashash muhitini qaldurushqa wijdani yol
qoymighan. Sen chüshüngde körgen kepterler del balilirini qulluqqa tashlap
hayatini saqlap qalghan kepterlerning ewladi balam. Ular hazirgha qeder
ademlerning qolida rohi qulluqta yashawatidu. Bundaq yashighandin ölüm ming
ewzel. Sen del ashundaq batur kepterning perzenti. Sen menggü mushu rohni untup
qalma!
Anamning
sözliri rohimda uzaqqiche zil ـ zile peyda qildi. Özümning shundaq bir batur
dadining perzenti ikenlikimdin cheksiz shadlandim. Manga tégishlik bolghan
intayin iptixarliq, bextlik bir rohning ténimde birdinla bash kötürgenlikini hés
qildim. Pütün qelbim, wujudum küch we iptixargha toldi. Qelbimdiki barliq
muhebbet bilen anamni mehkem quchaqlidim.
ـ Barghin
balam, séni elge, kepterler topigha béghishlidim. Ular bashsiz qalmisun.
Yéqindin béri ademler bizni her xil yolla bilen tutup kétiwatidu. Shunga sen biz
üchün téximu bixeterrek makan tap. Xosh balam.
Qanitim
anamning köz yashliri bilen höllendi. Körgen chüshliriming mushundaq bir
seperning bishariti ikenlikini chüshendim. Hergiz ademlerning qiltiqigha chüshüp
qalmaymen dep oylidim.
Nahayiti
uzaq uchtum. Bashta éqin boylap uchtum. Kéyin bir mehellige kirip qaldim. Bu men
chüshümde körgen héliqi mehelle emes idi. Hem uningdek qorqunchluqmu körünmeytti.
Biraq, men shundaq bolsimu uningdin hezer eylep nahayiti égiz uchtum. Qanitimda
yéterlik küch bar idi. Quliqimda emdi ademlerning shawquni emes belki
shamallaning ghur ـ ghur soqqan awazi anglinishqa bashlidi, men bu uchushumda öz
nishanimdin bek yiraqlap ketsem bolmaytti. Eger bek uzap kétidighan bolsam
bizning köchishimizge tesir yétetti. Rastini éytqanda men anamning köchüsh
toghriliq pikirige anche qoshulmayttim. Bizning makanimiz nahayiti égiz yan
baghir ـ tik qiyaning üstide idi. U yerge ademler tügül uchar qushlarmu teste
qonalaytti. Biz ewladtin ـ ewladqa ashu jayda makan tututp, bixeter yashap
kelgen turup, emdilikte köchmekchi boluwatattuq. Ademlerning unchiwala qudretlik
bolushi natayin. Mana men hazir ademlerning üstide uchup kétiwatimen. Héchqandaq
xeterni sezmidim. Belkim anam ziyade sezgürliship ketken bolsa kérek.
Kech
kirip etrap gugum qarngghuluqi ichige gherq boldi. Bir kün uchup harghinliq
yetkenidi. Gerche âdemler bar bu yerge qonush oyum bolmisimu, biraq qarangghuda
nishandin adiship qalmasiliq üchün aram almisam bolmaytti. Jenub, shimal, gherb
tereplerni közitip boldum. Bu yerlerde biz yashighudek birer yaxshi makan
uchrimidi. Belkim, bek égiz uchuwetken bolsam kérek. Ete sherq terepni aylinip
pes uchushni könglümge püktüm. Kéche yultuzliri üstümde chaqnap turatti. Men
mushundaq güzellikke tolghan bir dunyada undaq qorqunch ichide yashashning
tolimu exmeqliq ikenlikini hés qildim. Asta ـ asta peslep bir derex üstige
qondum. Ete qandaq menzire ichide turidighanliqim namelum idi. Men heddidin
ziyade éhtiyatchanliq qilip, égiz uchiwetkechke köngüldikidek bir makan téxi
uchratmighanidim. Shunga ete usulumni özgertip pesirek uchushni oylidim.
Mungluq
bir awaz shérin uyqumni buzuwetti. Harghinliq ichide shunche shérin uxlap
kétiptimen. Bir top kepter etrapimda uchup yüretti. Ularning qanitidin mungluq
awaz kéletti. Men heyran qaldim. Ular beeyni manga opoxshash kepterler idi.
Turup ular men chüshümde körgen kepterlergimu oxshap qalatti. Turup oxshimaytti.
Tünügün bir kün héchnéme yémey uchqachqa hazir qorsiqim échip ketkenidi. Mem
ulardin bu yerde bixeterrek bir otlaydighan yerning bar ـ yoqluqini sorimaqchi
boldum. Ular yönilishni özgertip, birdinla mehelle sirtigha qarap uchushqa
bashlidi. Menmu ularning keynidin egeshtim.
ـ Nege
barisiler? ـ arqidiraq qalghan birsidin soridim.
ـ
Xamangha.
ـ U yerde
néme qilisiler?
ـ Dan
izdeymiz.
ـ Dan
dégen siler yeydighan nersimu?ـ u manga xuddi yat bir mexluqqa qarighandek
ghelite chekchiyip qarap qoydi:
ـ Sen
yawa kepterkensende?
ـ Shundaq
men böljürgen saydin keldim, ـ men kepterlerge egiship xamangha chüshtüm. Bu
yerde heqiqeten kömülüp qalghan boghdaylar bariken, temi shundaq tatliq idi. Bu
yer bolidiken, dep oylidim. Bu jayda ademlerning qarisimu körünmeytti. Bashqa
kepterlerning xatirjem turqigha qarap menmu xatirjem halda qorsaq toqlashqa
bashlidim. Sirtqi dunya hergizmu anam éytqandek undaq xeter bilen tolghan emes
idi. Xatirjem halda aldimdiki yoghan bir tal dangha boyun uzattim, shiddet bilen
étilip kelgen bir xil küch kaniyimni kélip boghdi. Nahayiti tézlikte kötürülüp,
özümni chetke almaqchi boldum. Biraq, namelum bir küch méni yene shunche téz
yerge tartip chüshti. Özemni her terepke urushqa bashlidim. Kepterler gurride
kötürülüp uchup kétishti. Axiri haliszlinip yétip qaldim. Bu men chüshümde
körgen héliqi menzirige bek oxshaytti. Ademlerning qoligha chüshüp qaldimmu ـ
néme, dep oylidim. Biraq, hazir yéqin etrapta héchkim körünmeyti. Qanchilik
waqit öttikin bir chaghda ikki adem tuyuqsiz yénimda peyda bolup qaldi. Ah,
ademlerning qoligha chüshüptimen, dédim men. Biraq, ular méni boynumni siqip
turghan ghayet zor küchni boshatti.
ـ Yawa
kepterken... Dédi ularning ichidiki yashiraq birsi.
ـ Mehkem
tut, qéchip ketmisun, qanitini boghup qoyayli, ـ ular birlikte qanitini
boghushlap andin boynumdin tutup közlirimge qarashqa bashlidi.
ـ Way,
bek ésilken, taza amet keldi, ـ chongraqi méni qoligha élip qarap ketti.
ـ Buning
bizge qilche paydisi yoq, qoyiwéteyli, qara, u alliburun tilini chishlep
üzüwaptu. Bundaq kepterge uchrap qalghanda qoyuwetmey amal yoq. Adette
kepterlerning bashchiliri shundaq bolidu.
ـ Héch
bolmisa uni bir owa köpeytiwalayli.
ـ U emdi
dan yémeydu, su ichmeydu, taki ölüp ketküche sen bilen qarshilishidu.
ـ Qarap
turup qoyiwitemdim? ـ dédi yashiraq adem.
ـ
Ixtiyaring, biraq, hayal ötmey sözümning rastliqini bilip qalisen, menmu
mushundaq bir kepterni tutuwalghan deslepte qoyup bérishke közüm qiymidi. Bir
heptidin kéyin ölüp ketti.
ـ Men
buni chuqum köndürimen, ـ dédi u.
Hergiz
qolunggha könmeymen. Bir amalni qilip choqum qéchip kétimen, dep oylidim ichimde,
anamning sözini ésimde tutmay, bu künge qalghinimdin tolimu nomus hés qildim.
Küch bilen yulqunup uning qolidin boshap uchup chiqtim, biraq anche uzun
barmayla yerge goya bir parche chalmidek pokkide chüshtüm.
ـ Kasapet,
hélimu yaxshi qanitingni boghup qoyuptimen. Bolmisa qeyerlerge kétip qalar
bolghiyting? u méni xaltidek birnersige solap negidur élip bardi. Andin
qanitimni mehkem qamallap, simdin toqulghan bir torning ichige soliwetti. Tor
ichidiki bir qanche kepter gürride bir bulunggha qistaldi.
ـ
Qarighanda ach qalghan oxshaysen, bolmisa bir tal danni dep méning qisimiqimda
palaqlap yatmasting... U qepezke bir siqim danni chéchip su qoydi. Kepterler
gürride yighilip danni yéyishke bashlidi. Biraq, méning öchmenlikim shu derijige
yetken idiki, mumkin bolsa hazirila qepezge üsüp ölüwalghum kéletti. Biraq,
qanitim bek ching téngiwétilgen bolghachqa peqetla midirliyalmidim. Béshimni
aran kötürüp, emdila tikleshken quyash nurigha qaridim. Ah öydin ayrilip bir kün
bolmay turupla ademlerning qoligha chüshüp qaldim ـ he, anam bu halimni körse
néme dep oylap qalar? halsiz halda pokinimni yerge qoyup yattim.
Chüshümde
anamni körüptimen. U köpkük hawa boshluqida turup méni yénigha chaghirghudek.
Turupla yénida dadammu peyda bolup qaptu. Uning qamiti shundaq körkem bolup
tolimu hewisim keldi. Ular méni chaqirighandek qildi. Belkim quliqmgha shundaq
anglanghandu. Men ulargha qarap uchtum. Uchqanséri ular mendin yiraqlishatti.
Uchushtin toxtisam ularmu yiraqlashtin toxtaytti. Uchuwérip aghzim qurup ketti.
Ana, su, dep oyghinip kettim, béshimda héliqi âdem sözlewatatti.
ـ Bu bek
jahil kepterken, besh kün boldi héchnéme yémidi.
ـ Uni
baqqanning paydisi yoq démidimmu?
Bu héliqi
kündiki yashta chongraq kishi idi.
ـ Emdi
bundaq turuwerse ölüp qalidu. Uningdin köre balilirimgha shorpa qilip bérey.
ـ
Uningdin qanchilik shorpa chiqmaqchidi, belkim, emdi yéseng sanga ziyan qilip
qélishimu mumkin. Yaxishisi qoyuwet. Bundaq ésil sortluq kepterni qarap turup
öltürüp qoysaq bolmaydu.
ـ Biraq
uni qoyuwetsekmu bizge héchqandaq paydisi bolmaydu ـ de.
ـ Hazirmu
beribir paydisi yoq.
ـ
Bashtila shorpa qiliwitidighan gepkenduq.
U
sanggilap turghan qanitini bir pes tüzeshtürüp andin méni qoyup qoydi.
Kökte
quyash küchlük nur chéchip turatti. Men pütün wujudumdiki küch ـ qüwwitimni
yighdim. Kökke qarap uchmaqchi boldum. Biraq, qepez, sim tor yenila yolumni
tosup turatti. Men nechche kündin béri uninggha özümni urup uni bösüp
ötelmeydighanliqimgha közüm yetkenidi. Lékin, wujudumda azraq küch yighilip,
eslige kelgen haman uninggha tashlinip baqattim. Men bösüp ötmekchi bolghan bu
sim tur shundaq qudertlik yasalghanidi. Uninggha ademlerning yüksek eqil ـ
parasitini jemlengen bolup, uningdin sirttiki barliq erkinlikni körüp turghili
bolatti.
Biraq,
uninggha hergiz érishkili bolmaytti.
Qepez,
ichidiki hawa bilen sirttiki hawa oxshash. Biraq yashash shekli oxshimaytti. Bu
torni toqighan ademlerning niyiti shundaq qara hem baghri shunchilik qattiq idi.
Öz erkiniliki üchün tinimisz küresh qiliwatqan bu kichikine janning jasariti
ularni qilche tesirlendürelmeytti. Emdi ulargha qilche paydam tegmeydighanliqini
bilip turupmu méni rohiy qulluqqa almaqchi bolatti. Jandin bashqa héchnéme
qalmighan bu kichikkine jismimni qiynash arqiliq öz meqsidige yetmekchi bolatti.
Eng qebiﮫ yéri ular méni öley depmu ölelmeydighan haletke keltürüp qoyghanidi.
Ichimde shundaq nida qilattim. Ey, erkinlikning qatili bolghan rehimisz adem, ya
méni ölgili qoy, ya bolmisa erkinlikimni ber!
Tuyuqisz
totush bir hid burnumgha uruldi. Wujudumgha birdinla küch yighildi, «ana» ...
Men hayajan ichide béshimni kötürdüm. Anamning közliri bir xil jiddiyilik bilen
chaqnap turatti. U méning yulunghan qanitim, sanggilap qalghan tumshuqum,
purliship, eski kigizdek bolup ketken qanatlirimgha bir xil échinish ichide
qaridi.
ـ Ana,
kechürüng. Ishenchingizni yerde qoydum. Men hergizmu sizning perzentingiz
bolushqa layiq emeskenmen, ـ men gunahkarlarche béshimni egdim. Wujudum nomus
küchidin örtinip ketti. Némishqimu anam kelgüche öliwalmighanliqimgha échindim.
ـ Yaq,
sen özüng qilalaydighan ishning hemmisini qildik. Emdi uni axirigha chiqar.
ـ Biraq
ana, men bir mehbusqa aylinip qaldim. Ajizliqta shu derijige yettimki ölüwalay
depmu ölüwalalmighudek halgha chüshüp qaldim.
ـ Bu mana
men dep bilinip turuptu, men séni erkinlikke érshtürüsh üchün keldim.
ـ Biraq,
méning emdi erkinlikke chiqqum yoq. Men emdi bu eptim bilen hergizmu sizning
balingiz bolushqa layiq emes.
ـ Men
sanga erkinlik élip kélimen balam. Sen yenila méning batur balam bolisen. Sen
hergizmu qullarche emes, baturlarche ölüshung kérek, ـ anam shundaq depla
boghuzidiki danlarni yandurdi,ـ bu zeherlik böljürgen, sen buni yésengla
ularning qulluqidin azad bolisen. Shundaqla jemetimizning abruyinimu saqlap
qalisen. Ésingde bolsun erkinlikni menggü hésdashliq arqiliq qolgha keltürgili
bolmaydu. Uning üchün qan aqquzush kérek. Qéni, tumshuqungni yéqin ekel.
Men
anamning qetiylik chaqnap turghan közlirige axirqi qétim tikildim. U shunchilik
xatirjem, shunchilik qeyser idi. Men puchulup, sanggilap qalghan tumshuqumni
uninggha tenglidim. Bu erkinlik üchün qurulghan tosaqlarning qurbanigha aylinip
ketken eng qudertlik qoralmim idi. Biraq, u rehimisiz tosaqni choqulawérip axiri
sunup, mushundaq haletke kélip qalghanidi. Zeherlik böljürgen wujudumda bir
erkinlikning jarchisi bolup orunlashti. Ang, axiri erkin ölüsh pürstige ige
boldum. Dep shadlandim. Rohim bir xil azadilik ichide yélinjashqa bashlidi.
Asman shunchilik süzük, etrap shunchilik timtas, dunya yenila güzel idi.
Bulungdiki bir top kepterler manga heyranliq bilen qarap turatti.
2004- Yil
24- Mart, maralbéshi
WİLD
PİGEON
(English)
Wild
Pigeon—by Nurmuhemmet Yasin. Part 1.
2005.06.27
Translator's note: This story was first published
in issue No. 5 of the 2004 Kashgar Literature Magazine by a young freelance
writer, Nurmuhemmet Yasin, to widespread acclaim among the Uyghur people. The
author has since been detained by the Chinese authorities because of its strong
portrayal of a people deeply unhappy with life under Beijing's rule. RFA
broadcast a dramatized version of the story in Uyghur earlier this year.
Dream
or reality?
Here I am,
seemingly in flight in the deep blue sky. I cannot tell if I am dreaming or
awake. A bracing wind cuts into my wing—my spirit is soaring and my body is
powerful and strong. The glow of morning seems endless, and sun streams brightly,
beautifully on the world. Such beautiful landscapes! I climb ever higher as my
spirits soar.
The
strawberry fields disappear from view, and the world is suddenly broader, like a
deep blue carpet spread out beneath me. This is a wonderland I have never seen
before. I love this place as I love my hometown—with all my heart—all of it so
beautiful beneath my wings.
Now
houses and neighborhoods appear below, along with living, moving creatures—they
must be the humans whom my mother warned me to avoid. Maybe my mother has grown
old. They don’t look dangerous to me—how could such creatures, who crawl so
slowly on the Earth, be more powerful than birds who soar through the skies?
"Mankind's
tricks are legion; their schemes are hidden in their bellies; be sure that you
do not make carelessness your jailer."
The
pigeon-mother's warning
Perhaps I
am wrong, but they don’t look so terrible. My mother has always told me they are
treacherous, scheming creatures who would as soon trap and cage us as they would
look at us. How can that be? Perhaps I am not bright enough to understand this.
Suddenly I am overcome with the desire to see and know these humans, and I fly
lower, hovering above them and seeing everything more clearly. And always my
mother says to me: "Mankind's tricks are legion; their schemes are hidden in
their bellies; be sure that you do not make carelessness your jailer."
Suddenly
I know that I want to see these schemes of mankind. Why would they hide them in
their bellies? This is impossible for me to understand.
The
descent
I descend
gradually, hovering in the air above the dwelling-places. The things below are
now very clear to me. I can see people, their cows, their sheep and chickens,
and many other things I’ve never seen before. A group of pigeons is flying
around, with some of them perched on a branch.
I drop
down to join in their conversation—or is to have a rest? I can’t remember
clearly now. My feelings at the time were quite confused. But I want very much
to know more about their lives.
"Where
are you from?" one pigeon asks me. He is older than the rest, but I cannot tell
for sure if he is the leader of this group. Anyway, I am not one of them, so his
position is not that important to me. And so I answer simply: "I am from the
strawberry shoal."
I drop
down to join in their conversation—or is to have a rest? I can’t remember
clearly now. My feelings at the time were quite confused. But I want very much
to know more about their lives.
The
pigeon's tale begins
"I heard
about that place from my grandpa—our ancestors also come from there," he replies.
"But I thought it was quite far away—and that it would take months to fly here
from there. We cannot fly so far. Perhaps you are lost?"
Was he so
old he couldn’t fly that small distance in a few days, as I had done? Perhaps he
was far older even than he looked—or perhaps he was thinking of a different,
more distant strawberry shoal. If his grandfather came from the same strawberry
shoal, we might even be relatives, I think. But to the old pigeon I reply: "I am
not lost—I was practicing flying and came here intentionally. I’ve been flying
for just a few days, but I haven’t eaten anything since I left home."
What
is a soul?
The old
pigeon looks surprised. "You must be a wild pigeon," he says. "Everyone says we
are not as brave as you, that we think no further than the branches on which we
rest and the cages in which we sleep. I have always lived here and have ventured
no farther out—and why should I? Here I have a branch for resting and a cage for
living, and everything is ready-made for me. Why would we leave here—to suffer?
Besides, I am married. I have a family. Where would I go? My hosts treat me well,"
he concludes, pecking a bit at his own feathers.
"I have
heard some say that mankind is terrible," I reply. "They say that if humans
catch us, they will enslave our souls. Is this true?"
"Soul?
What’s a soul, grandfather?" a young pigeon sitting beside me asks. I am stunned
that he doesn’t know this word, doesn’t know what a soul is. What are these
pigeons teaching their children? To live without a soul, without understanding
what a soul is, is pointless. Do they not see this? To have a soul, to have
freedom—these things cannot be bought or given as gifts; they are not to be had
just through praying, either.
"Soul?
What’s a soul, grandfather?" a young pigeon sitting beside me asks. I am stunned
that he doesn’t know this word.
Nurmehemmet Yasin
Freedom
of the soul, I feel, was crucial for these pitiful pigeons. Without it, life is
meaningless, and yet they seem never even to have heard of the word.
The old
pigeon touches the head of his grandchild, saying: "I don’t know either what a
soul is. I once heard the word from my own grandfather, who heard the world from
his great-grandfather. And he perhaps heard of it from his great-great-grandfather.
My own grandfather sometimes said: 'We pigeons lost our souls a long time ago,'
and perhaps this is the soul that this wild pigeon mentions now—and today we
possess not even a shadow of such a thing."
The old
pigeon turns to face me and asks, "Tell me, child, do you know what a soul is?"
The
pigeons' debate
I freeze,
realizing that I cannot begin to answer the very question my words have prompted.
Finally I reply, "I cannot. But my mother tells me I possess my father’s daring
and adventurous spirit…Once it matures, I will certainly know and understand
what a soul is."
The old
pigeon replies, "That must be your father’s spirit in you now. It’s not only our
fathers’ generations we have lost, but the soul of the entire pigeon community
has already disappeared. My mother and her family never mentioned the soul to
us, either, nor have I used the word with my own children. So perhaps we have
already entered an era without souls. How lovely it would be, to return to that
earlier time." The old pigeon smiles, and falls into a pleasant reverie.
"Without
your souls," I tell him, "generations of pigeons will be enslaved by human
beings—who can make a meal of you at any time. Even if they set you free, you
will not leave your family and your rations of food behind. You do not want to
throw away your resting place, and a small amount of pigeon food. Yet you let
your descendants became the slaves of mankind. You will need a leader, but first
you must free your soul—and understand what a soul is. Why don’t you come with
me and we can try to ask my mother?"
"I
already have one foot in the grave," he tells me, "and my pigeon cage is safe.
From "Wild
Pigeon"
I cannot
tell now whether it’s the old pigeon or myself I want to educate about the soul.
Perhaps it is both.
"I
already have one foot in the grave," he tells me, "and my pigeon cage is safe.
Where shall I look to understand the soul? I wouldn’t recognize a soul if I saw
one, and I wouldn’t know where to look for it. And how will it help me if I find
mine? Here our lives are peaceful. Nothing happens, and our lives are tranquil.
How can I ask others to give up such a life to find something whose value we
cannot see?"
I
contemplate the old pigeon’s words—which sound wise at first but, on reflection,
are entirely wrong. Suddenly I feel ashamed, embarrassed, to find myself holding
such a philosophical discussion with these pigeons, these soulless birds. I
decide to go and find my mother.
Strange words replace mother's milk
At this
point, a group of pigeons descends to the branch beside us. I hear them speaking
among themselves, but I cannot understand their words. Perhaps they are using
their own mother tongue. We also have some such foreigners occasionally flying
to our place. Are they foreign vistors? Friends or relatives of the old pigeon?
I cannot tell. Nor can I tell whether they wish to include me in their
discussion.
"How are
you, my child," the old pigeon asks, pecking at the feathers of a smaller pigeon.
"Not good.
I'm hungry," the smaller pigeon replies. "Why doesn’t my mother feed me any more?"
The small pigeon talks on about pigeon food—I think I hear the word corn or
millet, or hemp. They use many different names for pigeon food that I don’t know.
These tamed pigeons are very strange—so many of their words I don’t recognize.
These
tamed pigeons are very strange—so many of their words I don’t recognize.
"Your
mother is trying to save all the nourishment for the siblings you will have soon,"
the old pigeon replies. "You have to wait for the humans to come and feed us."
"I cannot
wait—I should fly out to the desert and look for myself," the young bird replies.
"Please
listen to me, my good little boy. It is too dangerous—if you go there, someone
will catch you and eat you. Please don’t go." The small pigeon tries to calm its
expression. These pigeons all seem to listen to this elder of the group.
Acceptance of a caged life
These
pigeons are living among humans who would catch them and eat them, but how they
can do this I don’t understand. Have I misunderstood the word "eat"? Maybe it
means the same thing as "care for" in their dialect. If this is a borrowed word,
maybe I misinterpreted it. And yet this is an important word—every pigeon must
know it. My mother tells me to be careful—"don’t let the humans catch you and
eat you." If these pigeons fear being caught and eaten, how can they possibly
have lived among humans? Perhaps they have even forgotten that they have wings,
and perhaps they wouldn’t want to leave the pigeon cage to which they have grown
so accustomed.
"So, how
is our host?" the small pigeon begins to ask the old pigeon.
"Very
well," his elder replies.
"But
perhaps our host is like other humans, and would catch and eat us if given the
chance."
"That is
different," the elder replied. "The humans keep us in the pigeon cage to feed
us, and it is right that they would eat us if necessary; it is a necessity for
mankind to be able to catch us and eat us. That is the way it should be. No
pigeon among us is permitted to object to this arrangement."
Who is
the enemy?
Now I
understand that "eat" has the same meaning here as it does at home. A moment ago
I was trying to guess what exactly they mean when they say the word "eat." Now I
don't have to guess any more.
"But our
host has spilled all of our food—and the largest pigeon has eaten it all. I
cannot begin to fight for the food I need. What can I do? I grow weaker and
thinner by the day. I cannot survive this way for long."
"You too
will grow up slowly, and you too will learn how to snatch a little food from
around the big pigeon there. But you must on no account give away anything
edible to others. That is how to survive here."
Pigeons
should learn to be satisfied with what they have. Don’t try to argue for what is
surplus to requirements.
The
pigeons debate the soul
"But,
grandpa—" the young pigeon starts.
"That's
enough, my child. Don’t say any more. Pigeons should learn to be satisfied with
what they have. Don’t try to argue for what is surplus to requirements."
A
larger space
At this
stage I feel compelled to speak, and I interrupt. "You have cut away at his
freedom," I say. "You should give him a larger space. You should let him live at
according to his own free will." I simply cannot remain silent. To live as the
old pigeon suggests would destroy all fellowship among our species.
"Ah, you
do not understand our situation," the older pigeon dismisses me. "To anger our
host is impossible. If anyone disobeys his rules and ventures out from his
territory, all of us will land inside a cage—staring out from behind bars for
months. We would lose the very branch on which we are sitting."
What
exactly is this thing, a pigeon cage? I have no hint, no clue. These pigeons say
they are so terrified of landing in the cage, but at the same time they are
afraid of losing it. Most perplexing of all is how any of these pigeons could
bear to live among men. Have I discussed this with my own grandfather? I don’t
believe he ever gave me a clear answer.
What
exactly is this thing, a pigeon cage? I have no hint, no clue. These pigeons say
they are so terrified of landing in the cage, but at the same time they are
afraid of losing it.
Nurmehemmet Yasin
Instead I
tell the older pigeon, "You sound exactly like one them—one of the men. Taking
food from weaker and smaller pigeons and forbidding them to resist. Then you try
very hard to cover your bad behavior. How can this environment provide for the
growth and health of future generations? You are depraved—ignorant and stupid."
"Don’t
insult the humans," he replies indignantly. "Without them, we wouldn’t be here
today. Take your anti-human propaganda somewhere else."
How could
he fail to see that I meant no harm—that I intended only to help? Perhaps I
should explain further.
A
dream of destiny
"You have
no sense of responsibility—you are condemning others to this existence; you are
pushing your legacy to the edge of the bonfire," I continue. I want to go on, to
press the same message even more vividly. But suddenly I hear a piercing sound
and feel a vicious pain in my legs. I try to fly, but my wings hang empty at my
sides. All the other pigeons fly up and hover above me.
"Look at
you, stirring up trouble—now you will taste life inside a pigeon cage," one of
them shouts. "Then let’s see if you carry on this way again!"
Suddenly
I understand. The old pigeon drew me in toward him to set me up so his host
could catch me. Pain fills my heart. The humans weren’t any danger to me—it was
my own kind who betrayed me in hope of their own gain. I cannot understand it,
and I am grieved. Suddenly I am seized with the idea that I cannot give in—as
long as I can still break off my legs, I can free myself. Using all of my
strength, I fly one way and another in turn.
Pain
fills my heart. The humans weren’t any danger to me—it was my own kind who
betrayed me in hope of their own gain.
"Don't be
silly, child, stand up! What is the matter with you?" The voice is my mother’s.
She stares at me and I realize that I am unhurt.
My mother
says:" "You had a nightmare." "I had a very terrible dream." I embrace my mother
closely, and tell her everything in my dream.
"Child,
in your dream you saw our destiny," she replies. "Mankind is pressing in on us,
little by little, taking up what once was entirely our space. They want to chase
us from the land we have occupied for thousands of years and to steal our land
from us. They want to change the character of our heritage—to rob us of our
intelligence and our kinship with one another. Strip us of our memory and
identity. Perhaps in the near future, they will build factories and high-rises
here, and the smoke that comes from making products we don’t need will seep into
the environment and poison our land and our water. Any rivers that remain won’t
flow pure and sweet as they do now but will run black with filth from the
factories."
Setting out from the strawberry shoal
"This
invasion by mankind is terrible," she says. "Future generations will never see
pure water and clean air—and they will think that this is as it has always been.
They will fall into mankind’s trap. These humans are coming closer and closer to
us now, and soon it will be too late to turn back. No one else can save us from
this fate—we must save ourselves. Let’s go outside. It’s time for me to tell you
about your father."
She leads
me outside. Around us the land is covered in wildflowers and a carpet of green—no
roads, no footprints, just an endless vast steppe. Our land sits on a cliff that
overhangs a riverbank, with thousands of pigeon nests nearby. A pristine river
flows beneath, sending a sort of lullaby us to where we stand. To me, this is
the most beautiful and safest place on Earth. Without humans encroaching upon
us, we might live in this paradise forever.
"This is
your land," my mother says. "This is the land of your ancestors. Your father and
grandfather, both leaders of all the pigeons in the territory, each helped to
make it even more beautiful. Their work, their legacy, only raised us up even
higher among the pigeons. The weight on your shoulders is heavy, and I hope only
that you can follow in your father’s brave footsteps. Every morning I have
trained you, teaching you to fly hundreds of miles in a day. Your muscles are
hard and strong and your wisdom is already great."
"This is
your land," my mother says. "This is the land of your ancestors. Your father and
grandfather, both leaders of all the pigeons in the territory, each helped to
make it even more beautiful.
"Your
body is mature, and now your mind, your intelligence, must catch up. Always,
always be cautious with humans. Don’t think that because they walk on the ground
beneath us that you are safe. They have guns. They can shoot you down from
thousands of meters away. Do you know how your father died?"
"No," I
tell her. "You started to tell me once but then stopped, saying it wasn’t yet
time."
"Well,
now the time has come," she says. "A few days ago, I saw several humans
exploring around here. They followed us carefully with their eyes. We must find
a safe place before they come here. It was at their hands that your father died."
A
proud heritage
"Please
tell me, Mother. How did he fall into their hands?" My mother contemplates—her
face is sad.
"One day,
your father led a group of pigeons looking for food for us. Usually, they chose
safe areas with plenty of food. Your father always led these missions—he was a
strong and responsible leader. So this time he led the others out, but after
several days he hadn’t returned. I was terribly worried. Usually, if he found a
place with a great deal of food more than a half-day’s flight from here, we
would move our nest. He would never go so far or stay so long away from home."
"In my
heart I was certain he had had an accident. At that time, you and your younger
brothers and sisters had only recently hatched, so I couldn’t leave you to go
and look for him. Eventually, after several months, one of the pigeons who flew
out with your father returned. This only made me more certain that that your
father had fallen into some kind of trap. Then all the rest of them returned
safely—one after another. All except your father."
All the
while I expect my mother to wail or lament, but here a brave glint comes into
her eye.
"Your
father was a pigeon king with a regal spirit. How could he protect the others if
he could not protect himself? How could a pigeon who was trapped by humans come
back and fulfill his role as pigeon king? The humans trapped him, kept him, and
in keeping with the traditions of the royal household, he bit off his tongue. He
couldn’t bear one more second locked in that pigeon cage. The pigeon cage was
dyed red with his blood. He refused their food and drink, and he lived exactly
one week. He sacrificed himself. His spirit was truly free. I hope only that you
will grow up to be like your father, a protector of freedom forever."
"Mammy,
why couldn’t my father find the opportunity to escape like other pigeons?"
Freedom or death
"The
humans hoped your father would pair with another pigeon, a tamed pigeon, and
produce mixed offspring with her. But he could never have children who were kept
as slaves—it would be too shameful for him. Those pigeons in your dream were the
descendants of those who accepted slavery and begged for their own lives. Child,
their souls are kept prisoner. A thousand deaths would be preferable to a life
like that. You are the son of this brave pigeon. Keep his spirit alive in you,"
she says.
My
mother's words shock my soul for a long time. I am infinitely delighted at being
a son of such a brave pigeon, but I feel a surge of pride and happiness. My
heart feels strong and proud. With all the love in my heart, I embrace my mother.
"Now you
must go," she tells me. "I give you up for the sake of our motherland and all
the pigeons. Don’t leave these pigeons without a leader. The humans are more and
more aggressive, using all manner of tactics to trap us. Go now and find a safe
place for us, my child."
My wings
are wet with my mother's tears. Now the meaning of my dream is clear: that I
must go forth on an expedition. But by no means, I think, will I fall into a
trap set by humans.
I fly
farther and farther away, first along the river and then into the area where the
humans make their homes. It is nothing like the dwelling place in my dream, but
I am careful—flying higher and higher. My wings have enough power. I hear not
human debate, but the music of the wind in my ears.
In
search of a new home
These
humans are not so strong and frightening, I think. If I fly too high, I fear I
will miss my target. If I fly too far, it will affect our migration plan. To
tell the truth, I disagree with my mother’s migration plan. Our land is on a
very high precipice—how can humans climb here when it is even difficult for
pigeons? We were here, one after another, generation after generation, living a
happy life. Why should we leave now, to run from humans who are weaker than we
imagine? Now I am flying over the human settlements. I feel no danger. Perhaps
my mother worries too much.
Now the
sky is black. Everything around me is going dark, and now the world disappears
in utter darkness. Everything disappears into the night, and I realize that I
have been flying for an entire day, and I am exhausted. I must rest. I have
already explored to the West, North, and South, and still I have found nowhere
we can live. I haven’t yet find a good place to which we can migrate.
Perhaps I
have flown too high. Perhaps tomorrow I can fly East, at a lower altitude. The
stars flicker in the sky. How can anyone who lives in such a world of beauty be
afraid? Slowly I descend, falling into a tree. Tomorrow I will awaken, but I
don’t know where. Then I will start again, flying lower in the sky. Perhaps then
I will be able to find us a new home.
Wild Pigeon—by Nurmuhemmet Yasin. Part 2.
2005.06.27
A lyrical
voice awakens me, dredges me up from the deep, sweet sleep that belongs only to
the very young and to those exhausted beyond measure. A group of pigeons flocks
toward me—I hear their voices alongside their beating wings, and I am shocked to
see that they look exactly like me. At first they resemble the pigeons in my
dream, but when I look closely I can see that they are different.
First,
though, I must find out where I can fill my empty stomach. I ask these pigeons
where there is a safe place one can find food. They change the direction
suddenly, flying away from the dwelling-places. I follow them.
An empty
belly
"Where
are you going?" I ask a pigeon at the back of the group.
"To the
mill house."
"What
will you do there?"
"Look for
pigeon food"
"Are you
looking for something to eat?"
His eyes
are icy as he asks me, "So you are a wild pigeon?"
"Originally
are you a wild pigeon?"
"Yes, I
am from the strawberry shoal."
The
pigeon-catchers
I follow
them to the mill house where I see large store of wheat covered with straw. The
flavor is really sweet, and I think this storehouse looks good—without any trace
of humans. The other pigeons look peaceful and contented. I also start to trust
this peaceful environment, take courage, and fill my belly.
This is
nothing like what my mother described of the outside world. I reach out
trustingly for the wheat in front of me. Suddenly, a fierce power is choking my
neck. I try to move away, as fast as an arrow shot from a bow, but find I am
choking, and an unknown power is pulling me back, just as fast. I try to hide
but I cannot—I am pulled down, flying, circling, without direction.
All the
other pigeons scatter upward, and I fear I may crash to the ground as in my
dream. I fear I am falling into human hands, but no humans are near. Time passes,
but I have no idea how many hours elapse. Suddenly, two humans appear, and I
think I have been caught—then the chokehold on my neck relaxes.
Suddenly,
a fierce power is choking my neck. I try to move away, as fast as an arrow shot
from a bow, but find I am choking, and an unknown power is pulling me back, just
as fast. I try to hide but I cannot—I am pulled down, flying, circling, without
direction.
"This is
a wild pigeon," a younger-looking human says.
"Hold him
firmly—tie up his wings so he won’t fly away," says the other. Together they
bind my wings, grasp my neck, and stare into my eyes.
"Hey,
this is a great species—it’s really good luck," the elder human says, turning me
over and over in his hands for a closer look.
'Set him
free'
"This
wild pigeon is already useless—set him free," says the elder. "Set him free. He
has already bitten off his tongue. When you catch this kind of pigeon, you have
no choice but to set him free. Usually it’s only the leader of the flock who
will do this."
"At least
let us keep him for eggs," the younger human protests.
"This
kind of pigeon—he won’t eat or drink if we keep him. He will resist and refuse
until death."
"This
kind of pigeon—he won’t eat or drink if we keep him. He will resist and refuse
until death."
The
younger human is adamant. "We can’t just let him go!"
"All
right then, it’s your choice. You’ll see that I am telling the truth. I once
caught such a pigeon and insisted on keeping it—but he lived only a week," says
the elder.
The
ordeal of the cage
"I will
certainly tame it," the younger human replies confidently."
You will
never tame me, I think. I will find a way home. I am ashamed of myself for
failing to take my mother’s words to heart and then falling into a trap laid by
humans. I draw all of my remaining strength and feel for a moment that I might
fly free. Instead, I crash to the ground.
"Dirty
bastard!" the younger human cries. "At least I bound up one wing—I suppose that
kept him from flying free."
He packs
me into a bag, apparently planning to take me with him somewhere. Perhaps he
aims to bind both wings and put me in a cage. I see several pigeons behind iron
bars, all gathered at one corner.
I see
several pigeons behind iron bars, all gathered at one corner.
"You must
have been very hungry indeed, or you wouldn’t have fallen into my trap," says
the younger human, as he places food and water in one corner of the iron cage.
The instant he sets the food down, pigeons flock at the corner of cage,
frantically rushing toward it. At this moment, anger burns through me and I
wonder if crashing into the bars would deliver a fatal blow to my head and end
this horror.
But my
wing remains bound—and I am immobilized. I raise my head slightly toward the
sun, thinking that in less than a day I have fallen into a trap set by humans.
If my mother could see me now, what would she think? I lower myself to the floor.
Neither
eating, nor being eaten
In my
dream, I see my mother against a deep blue sky, calling to me. My father appears,
tall and stately, and I feel proud of him. They call out to me again and I fly
toward them—but they retreat. Again I fly toward my parents and again they
retreat. I stop flying, and they stop as well. I am thirsty and call out, "Mother,
water!"
A human
voice shakes me back to consciousness. ""This pigeon is truly stubborn," the
voice says. "He has been here five days and eaten nothing." It is the younger of
the two humans who first caught me.
"Didn’t I
tell you that feeding him would be useless?" his elder replies crossly.
Just let
him go. To watch a pigeon such as this die slowly is too pitiful.
"But if
he continues to fast, he will die. Wouldn’t it be better if I just cooked him
now for broth for my child?"
The elder
is derisive. "You’d get nothing much from him now and you’d probably fall ill.
Just let him go. To watch a pigeon such as this die slowly is too pitiful"
"Setting
him free does us no good," the younger man replies.
'Nothing
good will come of this'
"Nothing
good will come of this in any event."
"We
should have made a soup of him immediately," the younger man says. As he tries
to unbind my wings and place me on the cage floor, I summon all the strength I
have left, thinking I might fly up to the sky. But the wire is too strong, and I
cannot.
I want to
hurtle toward the cage door and escape, but I cannot. This cage is supremely
clever in its cruelty, I think, in allowing anyone caught inside ample view of
the freedoms denied to him—with no hope of regaining them.
This cage
is supremely clever in its cruelty, I think, in allowing anyone caught inside
ample view of the freedoms denied to him—with no hope of regaining them.
The air
inside and outside this cage are identical, I think, but the life possible on my
side of these iron bars might just as well belong to a different universe.
Whoever designed such a device was truly an iron fist with the blackest of
hearts—determined to immobilize small creatures such as me even though I can
bring them no conceivable benefit. By caging my body, they hope to enslave my
soul, I think. I want to end my life but I cannot, and this is worst of all. "Heartless
humans who killed my freedom," I want to cry out, "either set me free or let me
die!"
A
familiar smell comes to me, and then I see my mother—her eyes gleaming, anxious,
noting in turn my loosened feathers, my broken mouth, my pathetic, twisted wings.
The
soul's release
"Forgive
me, mother," I start to say. "I wasn’t equal to the trust you placed in me. I am
not fit to be your son." I lower my head, like a condemned criminal in the dock.
Why couldn’t I have died before she arrived here?
"You did
everything in your power," she replies. "Now you must end this."
"But
mama, I cannot," I tell her. "I am a prisoner—without energy, without strength.
Much as I would like to die, I cannot."
"That is
clear," she tells me. "And so I have come to bring you freedom."
"I no
longer deserve freedom," I say. "I am no longer worthy of being your child."
"Then I
shall tell you again—I have brought you freedom. You are still my brave child—you
must not be forced to live like a slave but must be allowed to die bravely, with
dignity," she says, pushing a bit of food toward me.
A high
price for freedom
"This
strawberry is the poisonous variety—eat it, and it will set you free. Restore
the honor of our flock. And remember always that true freedom comes only at a
high price. Here, move your mouth closer to me."
I gaze at
my mother for the last time. She seems peaceful, and brave. I stretch my damaged
mouth out toward her. My beak, my only remaining weapon—an enemy to the humans,
it protected and fed me, and then led me into the humans’ trap. It is broken now,
shattered by my failed collision with the iron bars.
Finally,
I can die freely. I feel as if my soul is on fire—soaring and free.
The
poisons from the
strawberry flow through me like the sound of freedom
itself, along with gratitude that now, now, finally, I can die freely. I feel as
if my soul is on fire—soaring and free.
I see
everything clearly now—the sky is still such a deep blue and the world remains
so beautiful, and everything is so quiet and still. A group of pigeons gathers
at the edge of cage around me, watching me, puzzled and surprised.
Maralbeshi-County
March 24, 2004
Translated by Dr. Dolkun Kamberi, RFA Uyghur service director. Edited by Sarah
Jackson-Han. Produced for the Web in English by Luisetta Mudie.
KAYNAK
Özgür Asya Radyosu(RFA):
Nurmuhemmet Yasin’in “yawa kepter”
(Yabani
Güvercin)adlı eseri-14.11.2005
İSTEME ADRESİ
Hoca Ahmet Yesevi
Mahallesi Türkistan Evleri
20.Cadde No : 19/ A
Kocasinan - KAYSERİ / TÜRKİYE
0090 352 338 58 97
Faks
0090 352 338 58 97
SON |