|
YOLLAR YÜRÜMEKLE
AĞIZLAR KONUŞMAKLA
AŞINIR MI?
28 ŞUBAT2005
“Yollar yürümekle aşınmaz”
demekle meğer Süleyman Demirel ne kadar isabetli bir söz söylemiş… Türkiye’
de yaklaşık kırk yıldır devam eden bu anlayış bu gün de aynen devam
etmektedir. Demirel’i bu sözünden dolayı eleştirerek iktidara gelen bütün
hükümetler tarafından da gerçeklerden kaçmanın, pervasızlığın ve pişkinliğin
bir ifadesi olarak sadakatle devam ettirilmekte olduğuna ve hatta buna
birde, “Ağzı olan konuşuyor” deyiminin de eklenerek sürdürüldüğüne şahit
olmaktayız.
Eğer, sözünde durmak, sözünün
eri olmak, sadakat, liyakat, erdemlilik, cevvallik, dürüstlük, vatan ve
bayrak sevdalısı olmak gibi insanı insan yapan, milletleri gerçek bir millet
olarak yücelten ulvi değerleri farz-ı muhal rafa kaldıracak olursak;
gerçekten de yolların yürümekle, ağızların da konuşmakla aşınmadığını açıkça
görebiliriz.
Geriye dönüp geçmiş yılları
şöyle bir gözümüzün önünde canlandırmaya çalıştığımızda, tabir yerindeyse
iktidara gelirken mangalda kül bırakmamacasına naralar atan, sözler veren ve
iktidara geldiklerinin hemen ertesi gününden itibaren “Devlet çarkı böyle
işliyor”, “sistem izin vermiyor ne yapalım” kolaycılığının ve acziyetinin
arkasına saklanan hükümetlerden nicelerinin gelip geçtiklerini görürüz.
Siyasi iktidarların yanlış icraatlarını tel’in etmek için sokaklarda
yürüyüşler yapan kalabalık halk kitlelerinin bu yürüyüşler ve attıkları
sloganlarla hiçbir yanlışı düzeltemediklerine, demokratik hak arayışlarında
muvaffakiyet elde edemediklerine de defalarca şahit olmuşuzdur.
Oysaki demokrasi ile idare
edilen ve gerçek demokrasinin kök saldığı ülkelerde iktidarlar kayıtsız
şartsız halkın tepkilerini ciddiye almak ve kendilerini uyaran halkın
toplumsal demokratik eylemlerine olumlu yönde tepki vermek durumundadırlar.
Fakat demokratikleşme süreci içerisinde gibi görünen Türkiye’de ise durum
tamamen farklıdır. Demokrasiyi her kes kendi bildiği şekilde yorumladığı
için gerçek demokrasiye geçiş süreci sürekli olarak uzamaktadır.
1980 öncesindeki kaos
ortamında hemen her gün yapılan yürüyüşler, mitingler ve toplantılar mevcut
puslu havayı olumlu yönde etkilemek şöyle dursun daha da karmaşık hale
getirmekteydi. 12 Eylül Askeri darbesinin ardından siyasi hayatın
başlamasını müteakip bir süre ürkeklik psikolojisi içinde olan Türk halkı
ilk önemli mitingleri ve yürüyüşleri Azerbaycan’ın özgürleşmesi sürecinde
hemen, hemen yurdun her vilayetinde olmak üzere heyecanla ve bir milli
duyarlılık adına gerçekleştirdiler. Tabii ki bu miting ve yürüyüşler Türk
hükümetini yönlendirmek adına ve dünya kamuoyuna bir mesaj vermek amacıyla
yapılmıştı.
Daha sonraki yıllarda
yüzbinlerce insanın katılımı ile yapılan demokratik eylemlerin tamamı bölücü
başını himaye eden devletlere hükümetin siyasi baskı uygulaması içindi. Bu
önemli konuda hükümetlerin Türk milletinin hislerine tercüman olduğunu
söyleyebilmek mümkün değildir. Baş örtüsü mağdurlarının yıllara yayılan
demokratik ve insani hak arayışları da ne yazık ki; akim kalmış, en
milliyetçisinden, en muhafazakarına kadar olan bütün iktidarlar inancı
gereği başını örten insanları daha da mağdur etmişlerdir. Daha sonra yaşanan
ekonomik krizler yine insanları sokaklara dökmüş, hemen her gün yüzbinlerce
insanın yaptıkları protesto eylemleri de göz ardı edilmiştir.
Bütün hükümetlerin siyasi
rant kaybına uğrama endişesi ile devamlı olarak haleflerine miras
bıraktıkları baş örüsü problemi giderek büyümüş olup, bu günde aynı problem
siyasi iktidar tarafından “Toplumsal Mutabakatla halledilecek” denilerek bir
başka bahara tehir edilmek istenmektedir.
Bu günkü iktidarın da,
Türkiye’de milletin demokratik hak arayışına kulak tıkayan birçok
hükümetlerin hiçbir zaman iflah olmadıklarını düşünerek milletin acilen
çözüm beklediği meselelere karşı daha duyarlı olması ve çözüm bulması,
kendilerini önceki iktidarlardan ayıran çok önemli bir özellik olacaktır.
DOĞU TÜRKİSTAN HALKI BAĞIMSIZ OLMAYA HER AN
HAZIR DURUMDADIR
23.02.2005
1990’lı yıların başlarından itibaren Kızıl Çin hükümetinin
Türkiye’deki konsoloslukları ve Büyükelçiliği Türkiye’ye illegal yollarla
kaçak videokasetleri ve CD’ler sokmaktadır. Bu kaset ve CD’lerin içeriğini
ise İstanbul’un Tahtakale semtindeki seyyarlardan sormak gerekir…
Bizim için bu konunun asıl
önemli olan tarafı ise, Çin Büyükelçiliğinin ve konsolosluklarının kendi
taşeronları ve gizli kuryeleri vasıtasıyla el altından dağıtımını
yaptırdıkları siyasi propaganda amacı taşıyan kaset ve CD’lerdir.
İlgilenenler bilirler ki işgalleri altında tuttukları ezeli ve ebedi
Müslüman Türk yurdu olan Doğu Türkistan üzerinde yarım asırdır tam anlamı
ile bir asimilasyon politikasını devam ettirmektedirler. Defalarca
Uluslararası Af Örgütleri tarafından insan hakları ihlallerinde dünyada
birinci durumda olmaları sebebiyle sabıkalı ilan edilmelerine rağmen, Çin
üzerinde dünyadaki hiçbir devlet ya da Milletler arası Teşkilatların bir
siyasi yaptırımı söz konusu olamadığından Çin hükümeti Doğu Türkistan halkı
üzerinde sınır tanımaz bir biçimdeki asimilasyon, gizli ve aleni
soykırım(Jenosit), Irki aşağılama ve sömürü faaliyetlerini aralıksız
sürdürmektedir.
Doğu Türkistan’daki bu
insanlık dışı uygulamalara dikkat çekmek isteyen ve Çin despotluğunu, Orhun
kitabelerinde ifadesini bulan Çin sinsiliğini ve Türk Milletine olan ezeli
düşmanlığını, Çin’in sözde dostluğuna asla güvenilmemesi gerektiğini Türk ve
dünya kamuoyuna anlatmaya çalışan Doğu Türkistanlıların direncini kırmak ve
Doğu Türkistan üzerindeki Çin baskısını yalanlamak için Türkiye’ye bir takım
CD’ler getirip dağıtarak akıllarda soru işareti oluşturmaya
çalışmaktadırlar.
Bu CD’lerin bazıları
genellikle Doğu Türkistan Folkloru, müziği ve komedi programları ile ilgili
olmaktadır. Söz konusu bu CD’leri seyredenler Doğu Türkistan’da; anlatıldığı
gibi bir milli, dini, sosyal ve siyasal bir baskının olmadığı kanaatine
varacaklardır. Çinlilerin bu CD’leri özellikle Türkiye’ye getirtip
seyrettirmelerinin altında yatan maksatta zaten budur. Çünkü biliyorlar ki;
Doğu Türkistanlıların hislerine tercüman olacak olanlar yine Türk milletidir
ve dolayısıyla Türkiye’de yaşayan insanların zihinlerini bulandırmak
gerekir…
İşte bu amaçla Türkiye’ye getirilen CD’lerin içerisindeki bir
tiyatro eserinde, bir dramda, bir şarkı klibinde ve bir belgeselde dikkatli
gözlere ve kulaklara hitabeden çok önemli mesajlar yalnızca Türk milletine
özgü bir zekâ ve hassasiyetle yerleştirilmektedir.
Bu CD’lere doğru ve gerekli
analizleri yaparak bakabilenler için Çinlilerin hesap edemedikleri bir
önemli mesaj vardır ki bunu çok iyi anlamak gerekir. O da, Doğu
Türkistanlıların bağımsız ve özgür bir millet olarak yaşamak için gerekli
olan her türlü vasıflara sahip oldukları gerçeğidir. Doğu Türkistan’dan son
yıllarda gelenlerin anlattıklarına bakılırsa Çinlilerin çok ta zeki insanlar
olmadıkları ve kafalarının yalnızca entrika ve hilekârlık konusunda
işlediği, Doğu Türkistan aydınlarının da bu durumu en iyi bir biçimde
değerlendirdikleriydi. Gerçekten’de Çin gibi bir emperyalistin esareti
altında olmalarına rağmen Doğu Türkistanlılar bu güne kadar Milli, dini ve
kültürel varlıklarını ayakta tutacak nüans’ları en usta bir biçimde sanat,
edebiyat ve diğer kültürel alanlara yansıtarak milli şuur ve bilinçlerini
ayakta tutmayı başarmaktadırlar.
Despot Çin hükümetinin el
altından Türkiye’ye gizlice getirtip dağıttığı CD’lerin ortaya koyduğu
gerçeklerden biri anlayabilenler için Doğu Türkistan halkının her an Milli
bağımsızlığa hazır bir Millet olduğu gerçeğini de gözler önüne sermektedir.
“METAL FIRTINASI” ADLI KİTAP ABD TARAFINDAN
YAZDIRILMIŞ OLABİLİR
22.02.2005
Ortadoğu bölgesine çöreklenen
ABD’nin bu bölge de Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde başlattığı
yangın giderek yayılmaya devam ediyor.
Suriye ve İran’a yönelik
savurduğu tehditler bölge ülkelerinin hemen hepsinde ciddi bir biçimde
huzursuzluğa yol açmış bulunmaktadır. Fakat buna rağmen ABD tehdidi
altındaki bölge devletlerinin de asgari müştereklerde bir koordinasyonla da
olsa bu huzursuzluğu bertaraf edecek bir formül arayışında olmadıkları
gözlenmektedir. ABD’nin yalnızca Irak’ı işgal etmekle yetinmeyeceği açıkça
ortada olup, dolaylı yollarla da Türkiye’ye de tabir yerineyse aba altından
sopa göstermektedir.
Bunun en açık
göstergelerinden biri Kuzey Irak’ta kendi güdümünde bir Kürt devletinin
kurulması için aleni olarak her yönlü desteği sağlaması iken, diğer bir
önemli göstergesi ise, bu günlerde Türkiye’de yayınlandığı ilk günlerden
itibaren büyük tartışmalara sebep olan ve giderek gerçek bir fırtına gibi
esmeye başlayan “Metal Fırtınası” kitabıdır.
Bu
kitabı okuyanlar kitabın konusunu sıradan bir bilim-kurgu roman olarak
algılasalar da, bu kitap kesinlikle Türkiye yetkililerinin ciddiye almaları
gereken bir kitaptır. Bu türden senaryolar dünyanın her yerinde kitap ve
sinema filmi olarak insanlara gösterilirken buyurun bende bir iddiada
bulunayım bakalım aklınıza yatar mı? Bende bu “Metal Fırtınası” kitabını
okuyanlardan biri olarak diyorum ki; Bu kitap ABD tarafından yazdırılmış bir
kitaptır. Dikkat edilirse kitabın yazarlarından biri de Kıbrıs Amerikan
Üniversitesinden mezundur. ABD Türkiye’ye bu kitap yolu ile açık bir tehdit
göndermiş bulunmaktadır.
Bilindiği gibi amiyane
tabirle hır çıkartmak isteyen insanlar öncelikle karşısındakini en üst
seviyede tahrik ederler ve ardından asıl maksadına yönelik faaliyetleri icra
etmeye başlarlar. Zaten öz konusu bu kitap ortaya çıktığından beri Türkiye
kamuoyunda geniş tartışmalar yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Buna
paralel olarak ta Türk halkının büyük bir bölümünde de ABD’ye karşı bir anti
pati de oluşmaya başladı. Bu anti patinin sonucu olarak eğer hükümete de bir
taban baskısı söz konusu olursa ABD-Türkiye arasında bir kriz Ortadoğu
bölgesinde farklı bir atmosferin oluşmasına da sebebiyet verebilir.
Türk halkının ABD ye karşı
tepkilerinin artmakta olduğunun farkına varmış olmalılar ki; Başbakan
Erdoğan ile dış işleri bakanı Gül ellerine geçen her fırsatta ABD ile
Türkiye arasındaki dostluğun çok uzun yıllar öncesine dayandığını ve ABD’nin
Türkiye’nin “Stratejik “ müttefiki olduğunu vurgulamak ihtiyacı
duymaktadırlar. Bu durum ise ABD yi pek de tatmin etmeyecektir. Çünkü ABD
Türkiye’nin ABD çizgisinden sapma göstermesi durumunda Türkiye’ye yönelik
olarak 2007 den itibaren hangi türlü planlar uygulamayı düşündüğünü “Metal
Fırtına” kitabı ile ilan etmiş bulunmaktadır.
Türkiye yetkililerinin,
Sanatçı Erol Evgin’in bir şarkısında olduğu gibi Karanlık bir yolda giderken
korkuyu yenmek ister gibi ABD ile dost olduklarını tekrar, tekrar
mırıldanmayı bırakıp daha köklü ve gerçekçi tedbirler almaları
gerekmektedir.
Şunun
altını çizerek söylüyorum ki; ne zaman olur bilinmez ama günün birinde
Türkiye ABD’ye karşı daha sert bir tutum sergilemek zorunda mutlaka
kalacaktır. Zira ABD’nin özellikle yazdırmış olduğunu düşündüğüm “Metal
Fırtınası” adlı kitap Türkiye için açık bir tehdittir…
TÜRKİYE KENDİ MİSYONUNUN FARKINDA OLMALIDIR
18.02.2005
Dünyada siyasetin
Türkiye’deki kadar ayağa düşürüldüğü ve bu yüzden de halkın siyasetçilere
olan itimadının sarsıldığı bir ülke daha yoktur dersek kesinlikle mübalağa
etmiş olmayız. Türkiye yıllardır bin bir türlü dış merkezli entrikalarla
mücadele etmek zorunda bırakılan bir ülkedir. Siyaset yapmanın da belirli
ahlak kurallarının olduğunu unutan bazı siyasetçilerin içlerindeki kine
dönüşmüş hırsları sebebiyle dış mihrakların taşeronu durumuna düşmeleri,
ülkemiz insanını bir dönem adeta bir birine düşman hale getirmiş, binlerce
vatan evladı doğru bildiği değerler uğruna hayatlarını kaybetmişlerdir.
Türkiye’ye dost görünen fakat
Türkiye’nin aleyhine her türlü dalavereleri çeviren devletlerin adeta arka
arkaya dizilmiş domino taşları gibi sıraladıkları melanetlerinin
içeriklerinin ne olduğu bu günlerde daha açık bir şekilde ortaya çıkmaya
başlamış görünüyor.
1980 öncesinde körüklenen siyasi görüş ayrılıkları görünümlü
kavgaların 1980 ihtilali ile sona ermesinden sonra özenle besleyip teçhizatlandırarak Türkiye’nin üzerine gönderdikleri PKK terör örgütü ile
Türkiye’ye maddi ve manevi açılardan çok büyük kayıplar verdirdiler. Türkiye
tam da söz konusu terör örgütünü çökertecekken, bu defa da ABD ve yandaşları
Irak’a saldırdılar ve bütün Ortadoğu bir felaketin içine sürüklenmiş oldu.
Türkiye hükümeti yetkilileri her ne kadar Irak-ABD savaşından işbirlikleri
(!) sayesinde yara almadıklarını ve zarar görmediklerini söyleseler de
Türkiye her yönden zararlar görmüştür ve görmeye de devam etmektedir.
1- Bir kere şu gerçeği
kamuoyundan saklamaya çalışmanın hiçbir yararı yoktur. Çünkü manzara
ortadadır ve Musul- Kerkük Türkmenleri Kürt Peşmergelerin inisiyatifine terk
edilmişlerdir.
2-Türkiye’nin sözde stratejik
müttefiki olan ABD’nin marifeti ile Türkiye’nin güney sınırlarını ciddi bir
şekilde tehdit eden bir Kürt devletinin temelleri atılmıştır.
3- ABD, Türkiye’nin kendi
güvenliği açısından yapabileceği ihtimali bulunan bir Kuzey Irak harekâtını
engellemek ve hatta karşı koymak adına Kuzey Irak’ta askeri yığınak yaparak
Türkiye’ye karşı kesinlikle iyi niyet beslemediğini ortaya koymuştur.
4- Açgözlü bir emperyalist
olan ABD İran’ı ve Suriye’yi de tehdit etmekle Türkiye’nin bulunduğu bölgede
müthiş bir tedirginlik ortamı oluşturmuştur.
5- Türkiye AB’ denilen
Hıristiyan Kulübüne üye olabilmek için kendi Milli ve manevi değerlerinden
tavizler vermeye devam ettikçe daha fazlası istenmekte ve bu günlerde de din
eğitimini ortadan kaldırmanın yanı sıra Türk Milletinin nüfus
cüzdanlarındaki “İslâm” ibaresinin de kaldırılmasını istemektedirler.
Batılı sözde dostlarına kendi
milli ve manevi değerlerini korumak adına dahi bir türlü “Hayır” demeyi
başaramayan bir Türkiye kendisinin yardım ve desteğine kesin ihtiyaç duyan
Doğu Türkistan, Çeçenistan, Kuzey Irak’taki Türkmen kardeşlerimiz, Afgan
halkı ve daha başka mazlum milletlerin özgürlük davalarına nasıl destek
verebilecektir diye ciddi, ciddi düşünmeye başladık.
Türkiye yetkilileri unutmamalılar ki; sorumluluklarının sınırları yalnızca
Türkiye’nin misakı milli sınırlarını korumaktan ibaret olmayıp, bütün
mazlum milletlerin de umut ve ilham kaynağıdır.
KUZEY
IRAK’IN GÜVENLİĞİNİN
TÜRKİYE’NİN
GÜVENLİĞİNE ETKİSİ
16 ŞUBAT
2005
Mazlum milletlerin yerleri
gökleri inleten çığlıklarına kulak tıkayan devletler eninde sonunda aynı
çığlıkları kendilerinin de atmak durumunda kalacakları gerçeğini bir türlü
idrak edememektedirler. Dünya devletleri arasında hemen hemen hiçbir ülke
yoktur ki; çeşitli badireler atlatmamış olsun.
Bir ülkenin başka devletler
tarafından işgal edilmesi ve halkının da asla hak etmediği zulüm, soykırım
ve asimilasyonlara tabi tutulması karşısında duyarsız, kör ve sağır bir
duruş sergileyen komşu devletler mutlaka günün birinde aynı yangını n kendi
ülkelerine de sıçradığını ve yanıp kavrulduklarını iliklerine kadar
hissederler. Bu türden gelişmelerle ilgili olarak tarihte yaşanan birçok
misaller vardır.
Dünyanın en hararetli ve en
problemli bölgelerinin başında Ortadoğu bölgesi gelmektedir. Bu bölgedeki
yangının söndürülememesinin ve giderek yayılmasının birinci sebebi, geçmişte
Filistin topraklarının İsrail tarafından işgal edilmesi esnasında Arap
dünyasının “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” pozisyonunda kalmayı tercih
etmeleriydi. Bu gün ise, dün Filistin’i saran yangın Arap ülkelerinin hemen
tamamını sarmış durumdadır. Kendisini Amerikanın koruması altında zanneden
Suudi Arabistan yetkilileri de fazla rehavete düşmemeliler. Çünkü
kendilerine de, bölgeye çöreklenen kurdun “suyumu bulandırdın” demesine çok
az bir zaman kalmıştır.
Daha açık ve gerçekçi bir
ifade ile Türkiye dâhil Ortadoğu’da hiçbir ülke güvende değildir. Zehirli
sarmaşık gibi Ortadoğu’yu sarmalı altına almaya devam eden ABD için artık
durmak asla söz konusu değildir. Adeta yıkılmış barajın suları misali
yayılmacılığının önündeki bütün ülkeleri istila etme mantığı ile hareket
eden ABD’nin söz konusu bölgede hiçbir devlet ile gerçek anlamda bir dostluk
tesis etmemiştir etmeyecektir. Emperyalistlerin Tamamen maddeci ve
materyalist mantığı budur.
Bu sebeplerle Türkiye
yetkililerinin; Irak’ın işgali esnasında zuhur eden “Tezkere krizi”
esnasında ABD yetkililerinin Türkiye’ye karşı IMF ‘ye Türkiye’nin aleyhinde
tesir edebilecekleri yolunda aba altından sopa göstermiş olduklarını hiçbir
zaman akıllarından çıkartmamaları gerekir.
Hükümet yetkililerimiz şu anda Irak’ta sanki çok adil ve
sağlıklı bir seçim yaşanmış intibaına asla kapılmamalıdır. Çünkü sözde
seçimin sonuçları tamamı ile Türkmenlerin ve gelecek için de Türkiye’nin
aleyhine sonuçlanmıştır. “Irak’ın toprak bütünlüğü” geçirilen sözde
seçimlerden sonra ortaya çıkan tablo ile açıkça tehlikeye girmiştir.
Türkiye’nin güney sınırlarında, kendisinin Ortadoğu’nun bundan sonraki
sürecinde söz sahibi olacaklarını iddia eden ve ABD’nin kapıkulu olan peşmergelerden kurulu bir ateş topu oluşmuştur. Gelecek yıllarda bu ateş
topun un bizim sınırlarımıza yuvarlanmaması için Türkiye bundan sonraki
süreçte çok daha dikkatli ve tedbirli davranmak mecburiyetindedir. Irak’ın
tamamının toprak bütünlüğü Türkiye için elbette önemlidir. Fakat daha
önemlisi ise, Türkiye’nin güney sınırlarının hemen ötesinde Türkiye’nin
güvenliğini açık ve net olarak tehdit eden bir oluşumun meydana gelmiş
olmasıdır.
Türkiye yetkilileri tamamıyla
iç meselelere kilitlenerek özellikle Kuzey Irak’ta meydana gelen gelişmelere
kayıtsız davranmamalıdır. ABD’nin Türkiye’den satın aldığı kalemlerinin
ikide birde “Türkiye geçmişte Tezkereyi reddetmekle Irak ve Kuzey Irak
konusunda söz sahibi olma hakkını kaybetmiştir.” Demelerini suratlarına
çarpacak bir yol izlemeli ve ne pahasına olursa olsun Ankara’nın güvenliğini
sağlayacak yolun Kuzey Irak’ın güvenliğinden geçtiğini hiçbir zaman
unutmamalıdır…
SARIMSAK YAĞININ KOKUSU VE
ÇİN’DEN GELEN CD’LERİN
SIRRI
14 ŞUBAT 2005
10.02.2005 günü öğleden sonra Türkiye’deki televizyonların
hemen hemen tamamının hep bir ağızdan vermeye başladıkları ve geç saatlere
doğru yerini “korkulan olmadı” cümlesine bıraktığı haberlere farklı
bir pencereden bakıldığında gelecekte olması muhtemel bir tedhiş ve sabotaj
hareketinin (ki; zaten bütün dünya nerede ne zaman kimler tarafından nasıl
bir terör hareketine maruz kalacakları konusunda tedirgindir)sonuçlarının
neler olabileceğini de açıkça ortaya koyacaktır.
Haber kaynaklarının
“Esenboğa’da Sarin Paniği”, “Biyolojik Alarm” vs. şeklinde verdikleri
haberlerin ilk bakışta insana dehşet veren ve halk arasında panik
yaratabilecek haberler olduğu ortadadır. Haberin aslı ise; Esenboğa
havaalanı’nın kargo bölümüne Çin’den gönderildiği anlaşılan bir paketten
sızan ve yüksek derecede zehir ihtiva eden, havada süratle buharlaşan, temas
etmesi halinde vücudun merkezi sinir sistemini felç eden Sarin Gazına
benzeyen bir maddenin yaydığı keskin kokudan zehirlenen 39 kişinin acil
olarak hastanelere kaldırılmış olduğu, olaydan sonra Sivil savunma
ekiplerinin de havaalanında çalışmalar başlattığı bildirildi.
Ayrıca SSK Dışkapı Hastanesinin acil servisinde gazdan
etkilenerek gelen hastalara ilk müdahaleyi yapan doktorlar ve hemşireler
olayın bir kimyasal saldırı olabileceği varsayımı ile karantina altına
alınmışlardır. Hava alanında da hızla gerekli önleler alınmış, Kargo bölümü
ile burada çalışan personel de karantina altına alınmıştır. Henüz birinci
paketin şaşkınlığı geçmeden şüpheli ikinci bir paket ortaya çıktı. Bu
paketin Katar’dan gönderildiği ve içinde Sarımsak yağı bulunduğu belirlendi.
Söz konusu paketler incelenmek üzere Hıfsızsıhha Başkanlığına gönderildi
Çin Büyükelçiliğine
gönderilen birinci pakette CD’lerin bulunduğu anlaşıldı. Basına yansıdığı
kadarı ile Katar’dan gönderilen sarımsak yağı paketinden ortaya çıkan
sızıntının Çin’den gelen pakete bulaştığı ve yaydığı kokunun da “Kimyasal
saldırı” paniğine yol açtığı anlaşılmıştır. Bu olayın hemen akabinde yaşanan
telaş ve hadisenin ciddiye alınmış olması oldukça yerinde bir davranış
olmuştur. İlgilileri tebrik etmek gerekir.
Adeta bir tatbikat boyutunda
yaşanan bu hadisenin bana göre iki önemli yararı olmuştur; Birincisi;
gerçekten meydana gelebilecek bir kimyasal sabotaj esnasında, ilgililerin ne
kadarlık bir sürede hangi ölçülerde etkili önlemler alabilecekleri ve olaya
müdahalede bulunabilecekleri ölçülmüş oldu.
İkincisi ise; Çin
Büyükelçiliğine gelen CD’lerin içeriklerinin ne ile ilgili olduğu hususunu
ortaya çıkartmak için Türk Hükümeti yetkililerinin bir fırsat elde etmiş
olduklarıdır…
Bilindiği üzere Türkiye’de,
1950’li yıllardan beri Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın
üzerindeki Çin mezalimini anlatan ve bu gün Türkiye’deki sayıları yaklaşık
25000 civarında olan Doğu Türkistanlılar yaşıyor. Doğu Türkistanlıların bu
güne kadarki anlatımlarını yalanlamak için Çin Büyükelçiliği ve
Konsoloslukları zaman zaman “Özel” CD’ler hazırlayarak Türkiye’ye
getirtmekte ve el altından dağıtmaktadırlar. Bu CD’lerin içeriğine
bakıldığında ise, Doğu Türkistan’da hiçbir şekilde bir Çin zulmünün
olmadığı, Doğu Türkistan halkının refah ve mutluluk içinde yaşadıkları
anlatılmaktadır. Bunun dışında da ayrıca Özgürlük yanlısı Doğu
Türkistanlıları kendi yurtlarında terörist olarak lanse eden düzmece CD’ler
ve Çin Devlet Konseyi Basın Ofisi tarafından Doğu Türkistanlılar aleyhinde
yazdırılarak dağıtılan kitaplar bulunmaktadır..
Sahi Çin’den gönderilen söz
konusu CD’ler ne ile ilgili olabilir? Bir Büyükelçilik CD’ ticareti ile
uğraşmayacak olduktan sonra söz konusu CD’lerin Çin Konsolosluğuna
gönderilmiş olmasının ya da, Konsolosluğun bu CD’leri hangi amaçla
getirttikleri konusunun hiç önemi yok mudur?
“ÜÇ BEŞ ÇAPULCU” NUN
TÜRKİYE’YE NELER
KAYBETTİRDİKLERİ
UNUTULMAMALIDIR
10 ŞUBAT 2005
Devlet adamı olmanın
vecibelerinden ve hususiyetlerinden bihaber birçok kişilerin sahip oldukları
maddi güç ve siyasi dayanaklarının sürüklemesi ile milletin sözde vekilleri
olarak meclise girdiklerini ve yükümlendikleri vazifenin ulviyetini idrak
edemediklerini görüyor, şahit oluyoruz.
Bu zatı muhteremler
bulundukları mevkilerin sarhoşluğu içerisinde nerede nasıl davranmaları
gerektiğini bir türlü öğrenemediler. Ülkenin kaderini ilgilendiren
hususlarda doğru, ani ve zamanında kararlar vermek yerine laf olsun torba
dolsun kabilinden siyasi söylemlerle popülerliklerini muhafaza etmeyi
yeğlerler. Oysaki ülke adına izlenen yanlış politikalar ve yapılan
yanlışlıklar gelecek nesillerin bile istikballerini karartacak sonuçlara
götürür. Bu söz konusu efendilerin ise risk almak gibi bir meziyetleri
yoktur.
Son yıllarda ülke sınırlarını
tanımamanın ve “dünya vatandaşıyım” safsatasının atalarımıza ve gelecek
nesillerimize bir ihanet mesabesinde olduğunu anlamayanların sayısında
artışlar olduğunu görüyoruz.
Bunu söylediğimiz zaman bazı
entelektüellerin ve de ülke yönetimine soyunanların “Canım merak etmeyin
Türkiye büyük bir ülkedir ve devletimiz Güçlüdür”, “ Bu tür küçük şeylerden
korkmamak lazım”, vs. gibi tedbirsizlik ve umursamazlık kokan söylemlerde
bulunmaktadırlar.
Tarihimizde, atlatabilmek için milletçe çok büyük bedeller ödediğimiz
hadiselerin çoğu, bu adamsendeci vatandaşların “Küçük şeyler” diyerek
umursamadıkları felaket öncüsü mesajlardan doğmuştur. Şu anda Türkiye’nin
güneyinde kendilerini Irak’ın devlet başkanlığına aday gösterecek kadar
ileri giden ve “Türkiye bizim işimize karışmasın. Yoksa biz de Diyarbakır’ı
isteriz”, “Bağımsız Kürt devleti zamanı geldiğinde gerçekliğe kavuşacak”,
“Kerkük bir Kürt kentidir” şeklinde saçmalamalarda bulunanları engin bir
hoşgörü ile karşılamaya ve “Türkiye söz düellosuna girecek ülke değil”
demekle geçiştirmeye çalışıyoruz. “Kuzey Irakta Kürt devleti kurulamaz”
diyenler bu gün de aynı sözlerinin arkasında mı bilemiyorum. Çünkü adım adım
güneyimizde bir Kürt devletinin kurulmakta olduğunu açıkça görmekteyiz. İşte
bu sebeplerledir ki; devletin sınır güvenliğini ilgilendiren konularda
kararlı olmak ve zamanında gerekenleri yapmak şarttır.
Konu ile ilgili yakın
tarihimizden bir misal;
Atatürk’ün Cumhurbaşkanı
olduğu yıllardır. Faşist Mussoloni, Antalya’ya göz diker. İtalya’nın Ankara
Büyükelçisi bu talebi iletmek üzere Köşk’e çıkar. Atatürk, büyükelçiyi
karşısına alır. Önce dinler. Sonra “biraz bekleyin” der. Yan odaya gider.
Gardırobu açar. Mareşal Üniformalarını, Askeri üniformasını, botları giyer.
Büyükelçinin karşısına çıkar. “Evet” der. “Nerde kalmıştık!” Büyükelçi dona
kalır. Olay İtalya’ya aktarılır. Mussoloni bir daha Antalya’yı ağzına almaz.
Günümüzde bu olaydan
çıkartılacak birçok dersler vardır. Türk Milleti yalnızca bu günkü
vurdumduymazlığı sergileyenlerden ibaret değildir. Buna bütün kalbimizle
inanıyoruz. O halde, bugün Musul ve Kerkük’teki varlıkları Kuzey Iraktaki
çapulcu Peşmerge'ler tarafından tamamen yok sayılmak istenen Türkmen
kardeşlerimizin haklarının korunması konusunda pısırık ve mıymıntılara
değil, cevval, kadirşinas, işbilir Türk devlet adamlarına acilen ihtiyaç
vardır.
1980’li yılların başında “üç beş çapulcu” denilerek ciddiye
alınmayan eşkıyaların bu güne kadar Türkiye’ye ve Türk Milletine neler
kaybettirdikleri ortadadır…
DIŞ İŞLERİ
BAKANIMIZIN ÇİN ZİYARETİ ÜZERİNE
DÜŞÜNCELER (3)
07 ŞUBAT 2005
Türkiye Dışişleri Bakanı ve
Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül 2 Şubat 2005 tarihinde başlattığı Çin
ziyaretine tarihteki Türk savaşçılarının akınlarından korunmak amacıyla sırf
insan gücü kullanılarak Çinliler tarafından inşa edilen Çin Seddini gezmekle
devam ediyor. Fakat daha önceki Türkiye yetkililerinin ziyaret programlarına
dahil ettikleri için bazı sıkıntılar yaşadıkları Doğu Türkistan’ı Sayın Gül
programına dahil etmediği için şimdilik her hangi bir olumsuzlukla
karşılaşmadığı anlaşılıyor. Eminiz ki; Dış işleri bakanımızın bu
davranışından Çinli yetkililer de oldukça memnundurlar. Nasıl memnun
olmasınlar ki? Doğu Türkistan konusu, Çinlilerin hiçbir devlet yetkilisi
tarafından asla gündeme getirilmesini istemedikleri yumuşak karınlarıdır.
Dış İşleri Bakanımızın Çin’e
Sebebi ziyareti ise, ABD’ye siyasi mesaj verme boyutu dışında Türkiye Çin
arasındaki ticaret potansiyelini arttırmak ve son yıllarda yaşanılan bazı
olumsuzlukları izale etmek amacı taşıyor. Bu ziyareti yalnızca ticari açıdan
değerlendirmek yanlış ve eksiktir. Çünkü: Abdullah Gül 6 yıl aradan sonra
Çin’i bir Türkiye Dışişleri Bakanı sıfatı ile ziyaret eden ilk Bakandır.
Dahası, Çin işgali altında bulunan ve bu gün Çinlilerin kendi coğrafi
sınırları içerisinde gösterdikleri, üzerinde 40 milyon Müslüman Türk’ün
yaşadığı Doğu Türkistan’ı programına almadan Çini ziyaret eden bir bakandır.
Bu yüzden Çinliler Doğu Türkistanlılara karşı “ Sizin çok güvendiğiniz
Türkiye’nin Dış İşleri Bakanı Uygur bölgesinden (Doğu Türkistan) tek
kelime bile bahsetmedi. Sizde sesinizi kesin aksi taktirde bundan sonra çok
ağır biçimlerde cezalandırılacaksınız” demek suretiyle Doğu
Türkistan halkı üzerindeki Çin devlet terörünün dozunu arttıracaktır.
Nitekim Türkiye’nin 57.
Hükümeti tarafından Çin devlet başkanına gereksiz yere devlet üstün hizmet
madalyası verilmesinin ardından Çin hükümeti kendilerine verilen bu
madalyadan aldıkları cesaretle Doğu Türkistan Türkleri üzerindeki baskı,
şiddet, tutuklama ve Asimilasyon faaliyetlerine hız vermişler ve aylarca
bilboardlara astıkları afişler ve kapı altlarından attıkları kızıl
bildirilerle Doğu Türkistanlıları sindirmeye çalışmışlardı. Sayın Dış İşleri
Bakanımız Abdullah Gül’ün Çin’e giderken elinde en büyük kozlarından birisi
olan Doğu Türkistan’ı gezi programı içine dahil etmemiş olması Çinliler ve
biz Doğu Türkistanlılar açısından çok önemlidir.
Çinliler açısından önemli ve
sevinilmeye değer olan tarafı; yıllarca çilekeş Türk Milliyetçilerinin
dillerinden düşürmedikleri, gönüllerinde bir sevda olarak itina ile
sakladıkları ve mutlaka bir gün ulaşılması gereken bir Kızıl Elma
olarak gördükleri Türk dünyasının kalbi durumundaki bir ülke olan Doğu
Türkistan’dan artık Türkiye Cumhuriyetinin Hükümet yetkilileri
tarafından tek kelime bile söz edilmiyor oluşuydu… Çinlilere göre Doğu
Türkistan artık Türkiye tarafından unutulmuş ve gözden çıkartılmış bir konu
idi…
Doğu Türkistanlılar açısından
önemli ve üzücü olan taraf ise; Yılda yaklaşık 4 milyar dolar civarında Çin
malı ithal eden (Bunun kayıt dışı fazlası da var) fakat Çine 400 milyon
dolarlık bile mal satamayan Türkiye yetkililerinin, Çinlilerin söyledikleri “Türkiye’ye 2 milyon Çinli Turist göndereceğiz” yalanı ile
avunarak vakit geçirmeleri ve “Çinli dostlarımızı rencide etmeyelim”
anlayışı ile Doğu Türkistanlıları kolayca rencide etmeyi göze
alabilmeleriydi…
Bu defaki ziyaret de, daha
önceki yıllarda Türkiye yetkililerinin yaptıkları ziyaretler sırasında
olduğu gibi, Çinli işgalcilere karşı verdikleri istiklal mücadelesi
sırasında aziz canlarını feda eden milyonlarca şehidimizin ruhlarını
incitmiş, ebediyen kutsal özgürlük savaşını devam ettirmeye kararlı olan ve
Türkiye’den manevi destek bekleyen Doğu Türkistanlılara da bir defa daha
yalnız olduklarını hatırlatmıştır…
GULCA KATLİAMI HİÇ
BİR
ZAMAN
UNUTULMAYACAKTIR
05 Şubat 2005
Çin işgali altındaki Doğu
Türkistan’da 1997 yılı Şubat ayının 5. günü tarihte eşi ve benzerine nadir
rastlanan türden ve ancak Çinliler tarafından yapılabilecek katliamlardan
biri yaşandı. Doğu Türkistan’ın Gulca vilayetinde Kadir Gecesi’ni ihya etmek
için Doğu Türkistanlı kadınların bir araya geldiği bir eve baskın düzenleyen
Çin polisleri o evdeki kadınları sebepsiz yere topluca polis merkezine
götürdüler. Bu olayın ardından söz konusu kadınların serbest bırakılması
için polis merkezi önüne giden insanların ayaklarının dibine, iki Doğu
Türkistanlı kadının cesedinin atılması üzerine patlak veren toplu halk
hareketi sırasında, silahsız insanların üzerine Çin polislerinin yaylım
ateşi aşması ile onlarca insan şehit olmuştur.
Çin güçleri tarafından resmen
tahrik edilmiş olunan Doğu Türkistanlıların tepkisi gitgide büyümüş ve kısa
zamanda Doğu Türkistan’ın 80 ayrı bölgesinde Çinli işgalcilere karşı bir
özgürlük savaşı başlatılmıştır.
Bu durumdan giderek kaygı ve
korkuya kapılan işgalci Çin hükûmeti Çin’den Doğu Türkistan’a takviye askerî
güçler getirmek zorunda kalmışlardır. Çinliler, Doğu Türkistan halkına karşı
tank ve benzeri ağır silahlarda kullanmışlardır. Çinli cellâtlar tarafından
katledilen insanlar arasında çocuklar, yaşlılar, kadınlar büyük
çoğunluktaydılar. Yüzlerce, hatta yabancı basına göre binlerce Doğu
Türkistanlı hunharca şehit edilmiş evler, yerleşim bölgeleri tanklarla
yıkılmış yerle bir edilmiştir. Doğu Türkistanlılar için artık silahsız
olmanın hiçbir ehemmiyeti yoktu.
Ellerine geçirebildikleri
ilkel silahlarla ve Çin güçlerinden elde ettikleri silahlarla haftalarca
çatışmalar devam etmiştir. Bu çatışmalar o günlerde, Türkiye ve dünya
basınında geniş bir şekilde ye almasına rağmen, dünya kamuoyu tarafından
işgalci Çin hükûmetine resmî yollarla bir tepki, bir kınama söz konusu
olmamıştır. Elbette ki; Bağımsızlığa teşne durumdaki Doğu Türkistan halkı
sözde hür olduklarını zanneden dünya devletleri tarafından yalnız
bırakılsalar bile kalplerindeki özgür olma duygusunu asla köreltmeyecekti.
Kendi kaderi ile baş başa bırakılan Doğu Türkistan halkı millî mücadelesini
yok denecek imkânlarla günümüze kadar sürdüre gelmektedir. Sürdürmeye de
devam edecektir. Bir milletin bağımsızlığının yalnızca başka devletlerin
yardımlarına muhtaç olarak ayakta durmayacağı da bilinen bir gerçektir.
Bunun bilincinde olan kahraman Doğu Türkistan halkı sayısız şehitler vermek
pahasına yarım asırdır millî mücadelesini dünyanın en fazla nüfusuna sahip
ve en vahşi ordularını besleyen ve dünyada silah yatırımı en fazla olan Çin
gibi bir emperyalist devlete karşı devam ettirmektedir. Bir gün mutlaka
bağımsız olacaklarına olan inançlarını kalplerinden bir gün olsun
çıkartmayan Doğu Türkistanlıların sahip olduğu dinî, millî, kültürel ve ırkî
yönden mukavemet göstermesi Çin hükûmetini her geçen gün daha fazla tedirgin
etmekte ve bu sebeple de ellerine geçirdikleri her fırsatta yüzlerce,
binlerce Müslüman Türk’ü çeşitli bahanelerle katletmektedirler.
Doğu Türkistan halkı ile
hiçbir bağı bulunmayan devletler den ve milletlerden herhangi bir
beklentimiz yoktur. Fakat rahmetli İsa Yusuf ALPTEKİN Beyin ifadesi ile
“kan, can, dil ve din birliği” bulunan Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin
Dış İşleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Abdullah Gül şu anda Çin’de
bulunuyor. Gönül isterdi ki; programında küçük bir değişiklik yaparak Doğu
Türkistan’ı da ziyaret etsin ve sayısız dindaşının ve ırkdaşının kan içici
Çinliler tarafından katledişinin 8. yılında çok anlamlı bir ziyaret
gerçekleştirerek Doğu Türkistan halkının gönül yaralarına bir nebze merhem
olsun…
DIŞ
İŞLERİ BAKANIMIZIN ÇİN ZİYARETİ
ÜZERİNE DÜŞÜNCELER (2)
04 ŞUBAT 2005
Başbakan yardımcısı ve Dış
İşleri Bakanı Sayın Abdullah Gül’ün Türkiye’yi çok yakından alakadar ediyor
olması gereken Kuzey Irak, Musul, Kerkük ve bölgede yaşayan 3 milyonu aşkın
Türkmen kardeşlerimizin problemlerine (Aynı zamanda Türkiye’nin de önemli
problemlerindendir) sırtını dönerek sanki çok acil olarak yapılması gereken
bir ziyaretmiş gibi apar-topar Çin’e ziyarete gitmiş olması kafalarda
çeşitli soru işaretlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Oysaki; Irak’ta
yapılan sözde seçimlere paralel olarak Kuzey Irak’ta meydana gelecek her
türlü gelişme şu anda gelinen nokta itibarı ile Türkiye için çok büyük önem
arz etmektedir. Nitekim Sayın Gül’ün kendisi bile Çin’e doğru yola çıkarken
Hava alanında Çin’e yapacağı ziyaretin mahiyeti ile ilgili değil, Irak’ta
yapılmakta olan seçimlerin kısa değerlendirmesini yapmıştır. Demek oluyor
ki; Çin’e yapacağı sıradan ziyaret esnasında dahi kendisinin düşünce
yoğunluğunu da Türkiye’nin güneyindeki hadiseler ve bu hadiselerin Türkiye
açısından ne kadar önemli olduğu gibi konular teşkil etmektedir. Hükümet
yetkililerimizin bir-iki cılız çıkışı ile hallolması ihtimali bulunmayan
meseleler bir süre daha kendi haline bırakıldığında ileride çok büyük bir
problemler yumağı olarak Türkiye’nin karşısına çıkacaktır.
Hal böyle iken Dış İşleri
Bakanımızın çok acele tarafından Pekin’i ziyaret etmesinin altında hangi
hayati(!) sebepler bulunmaktadır? Doğrusu merak konusudur. Diyelim ki bu
ziyaret daha önceden planlanan bir ziyaretti ve bu tarihlere denk geldiği
için ajandadaki plan dâhilinde bu görevin yerine getirilmesi gerekiyor.
Fakat Çin’e yapılacak bu ziyaret Irak-Türkiye ve orta doğu bağlamında
meselelere bir çözüm üretilmesi adına bir yarar sağlamıyorsa şimdilik daha
sonraki bir tarihe ertelenemez miydi? Alınan bilgilere göre Kıbrıs konusunda
Çin’in desteği de istenecekmiş. Geçmiş yıllarda Çin yetkililerinin Güney
Kıbrıs’ı ziyaret ettikleri ve KKTC’nin değil, Güney Kıbrıs’ın yanında
olduklarını açıkça belli eden gelişmeler yaşandığını biliyoruz.
Bu güne kadar ABD’nin sözde
dostluğu uğruna verilen tavizler bu gün ABD’ yi Türkiye’yi kale almaz bir
noktaya getirmiştir. Türkiye’nin Çin’e ne pahasına olursa olsun diyerek bu
kadar zoraki bir biçimde yaklaşmaya çalışması Çin- Türkiye ilişkilerini de
ABD- Türkiye ilişkileri noktasına getirebilir. Bu sebeple dememiz o ki;
Devletlerarası ilişkilerde ifrata kaçacak derecelerde tavizkar
davranışlardan kaçınılmalıdır.
Biz Doğu Türkistanlılar olarak Sayın Gülün Çin ziyareti
esnasında Çinli yetkililerle yalnızca “Hızlı Tren” ihalelerini ve
Çin’in tekstil ürünleri ihracatındaki problemlerinin halledilmesi konularını
değil, Çin işgali altında yaşayan ve Çinliler tarafından Irki aşağılama,
soykırım, asimilasyon gibi insanlık dışı uygulamalara maruz bırakılmakta
olan 40 milyon dindaş ve soydaşlarının da durumu ile ilgilenmesini ve Çinli
yetkililere bazı hatırlatmalarda bulunmasını arzu etmekteyiz.
Gerçi bu güne kadar Çine
giden Türkiye yetkililerinden hiçbir tanesi yüreklerimize su serpecek bir
açıklama ya da davranışta bulunmamış, tam tersine Çinli işgalcileri daha da
cesaretlendirecek tavizler vermeyi adeta bir gelenek haline getirmişlerdir
ama yine de biz milli, dini ve insani görevimiz icabı soğuk tandırdan sıcak
ekmek istemeye devam ediyoruz.
Sayın Dış İşleri Bakanımız
unutmamalıdır ki; Her şeyden önce kendisi bir Kayseri Milletvekilidir ve
Kayseri’de 1965 yılından beri Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu vahim
durumu Türkiye ve dünya kamuoyuna anlatabilmekten başka bir gayeleri
bulunmayan yüz haneyi aşkın Doğu Türkistanlı yaşamaktadır. Bu güne kadar
Çin’i ziyaret eden siyasilerin tam tersine zat-ı alilerinden Doğu
Türkistan adına olumlu bir adım, teselli edici bir davranış ve dünya insan
hakları ekseninde etkili bir çıkış yapmasını bekliyoruz…
“IRAK’IN
TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ” MESELESİ
VE KAYBEDİLMEK ÜZERE OLAN
TÜRKMENLER
01 ŞUBAT 2005
ABD işgalinin
ardından Irak’ta ilk seçimler yapılıyor. Bilindiği gibi ABD’ yetkilileri
Irak’a askeri harekât düzenlerken Irak’a özgürlük ve demokrasi
götüreceklerini iddia ediyorlardı. Fakat bu güne kadar görüldüğü üzere Irak
adeta bir cehenneme dönüştü. Irak halkının özgürleşmesi hikâyeleri şöyle
dursun bütün hakları gasp edilmiş durumdadır. Ayrıca Iraktaki bu günkü
belirsizlik ortamı ve otorite boşluğu da birçok ard niyetli zümrelerin
sivrilmesine ve çeşitli şekillerde ayrı baş çekmelerine sebep oldu. Bunların
arasında en karlı çıkan ve giderek güçlenen taraf hiç mübalağasız ABD’nin
açık destek verdiği ve giderek palazlandırdığı Kürtler oldu diyebiliriz.
Kimi
entelektüeller ve stratejistler arasında ABD Iraktan çekilir mi, çekilmez mi
tartışmaları yapıladursun ABD’nin henüz Iraktan çekilmesi mümkün görünmüyor.
Çünkü bu gün neredeyse Irak’ın tamamında da söz sahibi olması ve Irak’ın
idaresini de ele geçirme ihtimali bulunan Kürtler ABD’nin şimdilik Irak’tan
ayrılması taraftarı değiller. Türkiye hükümetlerinin yıllardır süren
ilgisizlikleri sebebiyle de ne yazık ki; Türkmen kardeşlerimizin akıbetleri
de pek parlak görünmüyor. Irak’ta alelacele alınan ve tamamen sağlıksız ve
güven vermeyen seçimlerden de en zararlı çıkanlar maalesef Irak Türkmenleri
olmaktadır. Seçim sonrası ortaya çıkacak tablo “Irak’ın toprak
bütünlüğünden yanayız” şeklinde kendilerinin de inanmadıkları palavralar
atanların bütün yalanlarını ortaya çıkartacak şekilde açık bir parçalanmanın
emarelerini ortaya koyacaktır.
Üstelik te
seçimlerin sonucunda kimler iktidar olursa olsun Irak’ta ve özellikle de
Türkmen toprağı olan Musul ve Kerkük’te sular asla durulmayacaktır. Kim
hangi savlarda bulunursa bulunsun Irak’ta taşlar yerinden oynamıştır.
Türkiye yetkilileri “Irak’ın toprak bütünlüğü korunacaktır” demeyi
bırakıp Türkiye’yi çok daha yakından ve ciddi bir biçimde ilgilendiren ve
ilgilendirmesi gereken Kuzey Irak ve Türkmenler meselesi üzerinde kafa
yormalı oradaki Türkmenlerin mağdur edilmemesi yönünde ciddi girişimlerde
bulunmalıdır. Bunu ABD’ye rağmen yapabilir mi bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz
bir gerçek var ki; Türkmenler, Türkmen bölgesine seçim öncesinde ABD
güdümündeki Barzani ve Talabani tarafından 175 bin ( gerçek rakamlar ise bu
rakamların çok daha üzerindedir.)Kürt’ün göç ettirilmesi sonucunda Kürt
potası içerisinde eritilmek istenmektedir.
Bu bölgeye yapılan Kürt
nüfusu transferi konusunda Sayın Dış İşleri Bakanımız Abdullah Gül
kendisinden beklenmeyen tarzda ilginç bir açıklama yaparak, Saddam zamanında
bölgeden sürülen Kürtlerin şimdi kendi bölgelerine geri dönmesi kadar normal
bir şey olamaz anlamında bir beyanda bulunmuştur. Bu ifade bize göre Musul
ve Kerkük’ün tarihi ve kültürel açılardan bir Kürt toprağı olduğu
safsatasını ileri süren Kürt Peşmergelerin hezeyanlarını destekleyici bir
anlam içermektedir. Bu ifadeler aynı zamanda Türkiye yetkililerinin
bölgedeki üç milyonu aşkın Türkmen kardeşimizin ve Musul- Kerkük’ün gözden
çıkartılmış olduğunun da göstergesi olabilir. Gözden çıkartılmasa bile
Türkiye için son derece stratejik ehemmiyete sahip bu bölgede Pentagon
tarafından en modern silahlarla silahlandırılmış bulunan 100 bin civarında
Peşmerge ordusuna karşı Türkiye’nin savaş açma gibi bir düşünce taşıdığını
da zannetmiyorum. Üstelikte ABD ye rağmen…
ABD’nin samimiyetsizliklerine
karşı Rusya Federasyonu ve Çin’e (Dış işleri bakanı Abdullah Gül bu günlerde
Çine gidiyor) daha fazla yaklaşma eğilimindeki ve İran’a karşı daha ılımlı
bir politika izleme temayülünde olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Kuzey
Irak, Musul-Kerkük, Türkmenler ve Kıbrıs konularında Türk Milletinin (“Türkiyeliyim” diyenlerin değil) Milli hissiyatına tercüman olacak bir
dış politika izlemesi zamanı artık gelmiş ve geçmektedir.
ÇİN HÜKÜMETİ
DOĞU TÜRKİSTAN TARİHİNİ
ÇARPITMA
KARARI ALDI
09 MART
2005
1 Şubat
2005 günü Çin hükümeti kapsamlı bir toplantı gerçekleştirerek işgali altında
tuttuğu Doğu Türkistan’ın tarihini kendilerince çarpıtarak yeniden yazdırma
kararı aldı.
“Sinkiang’ın Genel Tarihini yeniden yazma heyeti toplantısı” adını
verdikleri bir toplantı tertip eden işgalci Çin hükümeti yetkilileri bu güne
kadar dünya tarihçilerinin Doğu Türkistan topraklarının ezelden beri Türk
toprağı olduğu gerçeğini çarpıtarak kendilerinin satın aldıkları Mankurt
kafalı sözde tarihçilerine yeniden ve emperyalist Çin karakterine uygun
gelecek bir tarzda düzmece bir tarih yazdırmayı amaçlamış bulunmaktadırlar.
Söz
konusu toplantının açılışını yapan Wang Leguen şöyle saçmaladı; “Sinkiang
tarihi, çok uluslu devletimizin tarihinin çok önemli bir ayrıntısını
oluşturuyorsa da, şimdiye kadar ortaya konulan tarihi bilgiler ilmi
dayanaklardan yoksundu. Bu durum Sinkiang’ın hızlı gelişmekte olduğu gerçeği
ile örtüşmüyordu. Bu sebeple tarihi gerçekleri temel alarak ilmi
araştırmalar ışığında Sinkiang’ın gerçek tarihine şerh koymamız
gerekmektedir.”
Türk
tarihinin temelini teşkil eden Doğu Türkistan tarihini çarpıtmak adına işgal
altındaki Doğu Türkistan’dan sorumlu diktatör Wang Leguen hezeyanlarını
sürdürerek; “Sinkiang tarihi meselesi oldukça ciddi bir konu olup, aynı
zamanda sınırlarımız içindeki ve dışındaki bölücülerin ellerindeki en önemli
malzemelerden biridir. Bu bölücü güçler Sinkiang’ın tarihini çarpıtmak
suretiyle Sinkiang’ı büyük anayurttan ayırarak ele geçirmek istemektedirler.
Bu yüzden ben Sinkiang’ın ezelden beri Çin’in ayrılmaz bir parçası olduğunu
tarihi delillerle ortaya koymak istiyorum….” vs., vs., diyerek açıkça bu
güne kadarki tarihi gerçekleri dumura uğratmakta kararlı olduğunu ortaya
koymuştur.
Oysaki;
Doğu Türkistan; Orta Asya bölgesinde kurulan en eski Türk devletlerine
merkezlik etmiş, eşsiz yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynaklarına sahip,
dört mevsimin tam olarak hüküm sürdüğü tabiat harikası ve 1.828.418 km kare
yüz ölçümü olan ezeli ve ebedi bir Türk toprağıdır. Bu toprak parçası
üzerinde sırasıyla; Asıl gücünü Yüce Allah’tan ve Türk Milletine mensup
olmaktan alan Doğu Türkistanlılar; bu günkü Doğu Türkistan’ın temelini
oluşturan Hun ve Göktürk Devletlerinden sonra Büyük Uygur Orhun Devleti
(M.745–840),
Kansu
(Doğu) Uygur Devleti (M.846-M. 1226)
İdikut
Uygur Devleti ( M.845- M. 1368)
Uygur
Karahanlılar Devleti ( M. 848- M.1212)
Uygur
Çağatay Devleti (M.1227-M. 1506)
Uygur
Seidiye Hanlığı(M. 1506- M. 1682)
Uygur
Yedi Şehir Hanlığı ya da Ba-Devlet Yakuphan Kaşgarya Devleti veya diğer
adıyla Doğu Türkistan Cumhuriyeti (M.1863- M. 1877)
İli Uygur
Sultanlığı (M.1869- M.1880)
Doğu
Türkistan İslam Cumhuriyeti (1933)
Doğu
Türkistan Cumhuriyeti (1944)
Doğu
Türkistan Bölge Hükûmeti (1947) gibi devlet ve Hükûmetler kurmuşlar fakat ne
yazık ki; Rus ve Çin gibi iki büyük emperyalist devletin arasında uzun
süreli ve kalıcı bir devlet olma imkânına erişememişlerdir.
Zaten,
güneşi balçıkla sıvamaya kalkışmak gibi akıl ve mantık dışı eylemler
emperyalist Çin’e özgü bir davranıştır.
|