|
TÜRKMENLER ABD BESLEMESİ PEŞMERGELERİN
İNİSİYATİFİNE TERK EDİLEMEZ
Şubat 2005 İstiklâl Gazetesi
ABD
işgalinin ardından Irak’ta ilk sözde seçimler yapıldı. Bilindiği gibi ABD’
yetkilileri Irak’a askeri harekat düzenlerken Irak’a özgürlük ve demokrasi
götüreceklerini iddia ediyorlardı.Fakat bu güne kadar görüldüğü üzere Irak
adeta bir cehenneme dönüştü. Irak halkının özgürleşmesi hikayeleri şöyle
dursun bütün hakları gasp edilmiş durumdadır.
Ayrıca Iraktaki bu günkü belirsizlik ortamı ve otorite boşluğu da birçok ard
niyetli zümrelerin sivrilmesine ve çeşitli şekillerde ayrı baş çekmelerine
sebep oldu. Bunların arasında en karlı çıkan ve giderek güçlenen taraf hiç
mübalağasız ABD’nin açık destek verdiği ve giderek palazlandırdığı Kürtler
oldu diyebiliriz.
Kimi entelektüeller ve stratejistler arasında ABD Iraktan çekilir mi,
çekilmez mi tartışmaları yapıladursun ABD’nin henüz Iraktan çekilmesi mümkün
görünmüyor. Çünkü bu gün neredeyse Irak’ın tamamında da söz sahibi olmak ve
Irak’ın idaresini de ele geçirmek isteyen Kürtler ABD’nin şimdilik Irak’tan
ayrılması taraftarı değiller.
Türkiye hükümetlerinin yıllardır süren ilgisizlikleri sebebiyle de ne yazık
ki; Türkmen kardeşlerimizin akıbetleri de pek parlak görünmüyor. Irak’ta
alelacele alınan seçim kararı sonucunda yapılan sözde seçimler tamamen
sağlıksız ve güven vermeyen bir ortamda geçti. Bu sözde seçimlerden de en
zararlı çıkanlar maalesef Irak Türkmenleri olmuştur. Seçim sonrası ortaya
çıkan tablo “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” şeklinde kendilerinin de
inanmadıkları palavralar atanların bütün yalanlarını ortaya çıkartacak
şekilde açık bir parçalanmanın emarelerini ortaya koymuştur.
Üstelik te yapılan sözde seçimler sonrasında Irak’ta ve özellikle de Türkmen
toprağı olan Musul ve Kerkük’te sular asla durulmayacaktır. Kim hangi
savlarda bulunursa bulunsun Irak’ta taşlar yerinden oynamıştır. Türkiye
yetkilileri “Irak’ın toprak bütünlüğü korunacaktır” demeyi bırakıp
Türkiye’yi çok daha yakından ve ciddi bir biçimde ilgilendiren ve
ilgilendirmesi gereken Kuzey Irak ve Türkmenler meselesi üzerinde kafa
yormalı oradaki Türkmenlerin mağdur edilmemesi yönünde ciddi girişimlerde
bulunmalıdır. Zira, bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kendilerine
verdiği yeşil pasaportlarla seyahat edebilen ve Saddam rejimine karşı
Türkiye tarafından korunan baldırı çıplak Peşmerge başları, tarihi ve
kültürel yönden tamamen Türkmen toprağı olan Musul ve Kerkük’ü açıkça Kürt
toprağı olarak ilan etmenin yanı sıra, “Türkiye bizim işimize karışmasın.
Yoksa biz Diyarbakır’ı isteriz.”, “Bağımsız Kürt devleti zamanı geldiğinde
gerçekliğe kavuşacak” vs. gibilerinden Türkiye’ye dil uzatır hale
gelmişlerdir.
Türkiye bunu yapar mı bilemiyoruz ama, kapımızın önünde havlama cesareti
gösteren ABD zağarlarına gereken ders en uygun biçimde ve vakit geçirilmeden
Türkiye Cumhuriyeti Devletine yaraşır bir şekilde mutlaka vermelidir. Bu
bölgede kendilerini dev aynasında görmeye başlayan çapulculara
anlamayacakları tarzda diplomatik cümleler sarf ederek vakit öldürmek
gelecekte hem Türkmenleri hem de Türkiye’yi ciddi şekilde sıkıntıya
sokabilecek bir sürecin yolunu açabilir. Bildiğimiz bir gerçek daha var ki;
Türkmenler, Türkmen bölgesine seçim öncesinde ABD güdümündeki Barzani ve
Talabani tarafından 175 bin ( gerçek rakamlar ise bu rakamların çok daha
üzerindedir)Kürt’ün göç ettirilmesi sonucunda Kürt potası içerisinde
eritilmek istenmektedir. Bu bölgeye yapılan Kürt nüfusu transferi konusunda
Sayın Dış İşleri Bakanımız Abdullah Gül kendisinden beklenmeyen tarzda
ilginç bir açıklama yaparak, Saddam zamanında bölgeden sürülen Kürtlerin
şimdi kendi bölgelerine geri dönmesi kadar normal bir şey olamaz anlamında
bir beyanda bulunmuştur. Bu ifade bize göre Musul ve Kerkük’ün tarihî ve
kültürel açılardan bir Kürt toprağı olduğu safsatasını ileri süren Kürt
Peşmergelerin hezeyanlarını destekleyici ve onları cesaretlendirici bir
anlam içermektedir.
Aynı
zamanda Türkiye yetkilileri tarafından bölgedeki üç milyonu aşkın Türkmen
kardeşimizin ve Musul-Kerkük’ün gözden çıkartılmış olduğunun da göstergesi
olarak yorumlanabilir. Gözden çıkartılmasa bile Türkiye için son derece
stratejik ehemmiyete sahip bu bölgede Pentagon tarafından en modern
silahlarla silahlandırılmış bulunan 100 bin civarında Peşmerge ordusuna
karşı Türkiye’nin savaş açma gibi bir düşünce taşıdığını da zannetmiyorum.
Üstelikte ABD ye rağmen…
ABD’nin samimiyetsizliklerine karşı Rusya Federasyonu ve Çin’e daha fazla
yaklaşma eğilimindeki ve İran’a karşı daha ılımlı bir politika izleme
temayülünde olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Kuzey Irak, Musul- Kerkük,
Türkmenler ve Kıbrıs konularında Türk Milletinin “Türkiyeliyim” diyenlerin
değil) Milli hissiyatına tercüman olacak bir dış politika izlemesi zamanı
artık gelmiş ve geçmektedir.
TÜRKİYE TÜRKMEN
KARDEŞLERİMİZİN
MAĞDURİYETLERİNE GÖZ
YUMMAMALIDIR
29.01.2005
Her türlü
muvaffakiyeti maddi mamurlaşma olarak değerlendiren hükümetlerin Türk
dünyasının göz bebeği ve bütün küresel güçlerinde ilgi odağı durumundaki
Türkiye’ye ve Türk halkına yıllardır neler kaybettirdiğini saymaya ne
ifadeler yeterli olur, ne de kâğıt ve kalem yeter. Fakat bu acı gerçekleri
görmek istemeyenler günün birinde maazallah kötü bir duruma düşebilirler ama
o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.
Yıllar yılı ülke
ekonomisini düze çıkartmaktan başka bir düşüncesi ve çabası olmayan, fakat
hiç te akılcı ve bilimsel bir politika izlemedikleri için başarılı olamayan
bazı idareciler ve batı hayranları takındıkları tavır ve vurdumduymaz
tutumları ile adeta bu cennet vatanın altını oymaya ve oyanlara fırsatlar
yaratmaya devam ederek Türk Milletine yapabilecekleri en büyük kötülükleri
yaptılar. Bu affedilmez hataları yüzlerine vurulduğunda ise pişkin, pişkin
seçmenin kendilerine tek başına bir görev tevdi etmediğini, koalisyonlarla
istenilen seviyelerde bir başarı elde etmenin de mümkün olmadığını ifade
etme kolaycılığına kaçtılar.
Gün
geldi devran döndü ve Türk halkı bu günkü hükümete tek başına iktidar olma
şansını verdi. Aradan geçen süre içerisinde halkın beklentilerine ne kadar
cevap verdiği ve hangi değişiklikleri yaptıkları elbette tartışır. Görünürde
Türkiye’miz ve Türk Milleti maddi ve manevi açılardan neler kazanmış
görünüyor, ya da neler kaybetti bunlarda enine boyuna tartışılması gereken
konular.
Fakat
eski hükümetlerin ve şimdiki hükümetin Milli konularda içine düştükleri en
büyük yanlışların başında Türkiye’nin ve Türk Milletinin milli ve manevi
konulardaki hassasiyetlerine ve beklentilerine cevap vermekten uzak ir
politika (Politikasızlık) içinde olmalarıdır. Türkiye hükümetlerinin en
büyük yanlışlarının başında Mustafa Kemal Atatürk’ün Batı Türkistan
Türk’lerini kast ederek Türkiye’nin hazırlıklı olması gerektiğini ve onların
bize değil bizim onlara yaklaşmamız gerektiğini ifade eden sözleri
bulunmasına rağmen yıllarca; “Sovyetler Birliği Güçlü ve büyük bir
devlettir. Onunla olan ilişkilerimizi zedeleyecek davranışlardan kaçınmamız
gerekir” mealinde bir ürkeklik ve nemelazımcılık içerisinde yüzümüzü tamamen batıya ve Amerika’ya dönmek gibi büyük bir
hatanın içine düşüldü. Batı Türkistan Türklerine açıkça şaşı bakıldı. 1990
yılı başlarından itibaren Batı Türkistan Türkleri bağımsızlıklarını ilan
ettiler ve biz yine “Hazırlıksız yakalandık” demek suretiyle
bu hayati öneme haiz meselede yine çuvalladığımızı dünya âleme gösterdik.
Düşmanlarımız sevindiler, dostlarımız ise üzüldüler. Bu yanlış davranışın
sonuçlarını hemen her gün görüyor olmamıza rağmen bir türlü geçmiş hataları
telafi etme adına bir adım atılmadı. Ve sonunda Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetlerinde Türkiye’den başka birçok ülke maddi ve manevi yönden
gerekli yatırımlarını yaptılar. Bundan sonra Türkiye adına Batı Türkistan’da
bazı şeylerin değişebilmesi veya değiştirilebilmesi için bir hayli zamana
ihtiyaç olacaktır.
Ayni
tarihi ihmalleri, bu gün sahip olduğu petrol rezervleri sebebiyle bütün
dünyanın ve özellikle de Amerikanın dikkatini celp eden, bu yüzden de elini
bir türlü üzerinden çekmediği Kuzey Irak ve Musul- Kerkük konusunda
yaşamaktayız. Musul ve Kerkük çoktan elden çıkmak (Stratejik müttefikimiz(!)
olan ABD tarafından çıkartılmak) üzere olduğu halde Hükümet yetkililerimiz “Kuzey Irak’taki gelişmeleri kaygı ile izliyoruz” demekle
yetinmektedirler.
Temennimiz o ki;
Kuzey Irak seçimleri orada var olma mücadelesi vermekte olan üç milyonu
aşkın Türkmen kardeşimizin acı sonlarının başlangıcı olmaz. Dileriz Türkiye
yetkilileri de üzerine tarihin ve milli misyonerlerinin yüklediği
sorumlulukların bilincinde bir tutum sergileyerek Türkmen kardeşlerimizin
haklarını milletler arası arenada hakkıyla savunur…
DOĞU
TÜRKİSTAN’DA HER BİN ÇOCUKTAN YÜZ TANESİ
SEKİZİNCİ YAŞINA
ERİŞEMEDEN ÖLÜYOR
28.01.2005
Bazı ülkeleri uzun
süreler işgalleri altında tutan İngiltere, Fransa ve hatta eski Sovyetler
Birliği gibi emperyalist devletlerin bile, Doğu Türkistan’ı işgal eden
Çinlilerin Doğu Türkistan’a ve Doğu Türkistan halkına verdiği zarar kadar
zarar vermediklerini söylemek yanlış olmaz. Çünkü aç kalmış çekirge
sürüleri gibi akın ederek Doğu Türkistan’ı istila eden Çinliler 1949
yılından beri Doğu Türkistan’ın verimli topraklarını ve yeraltı madenlerini
insafsızca sömürmeye devam ediyorlar. Ülkenin nesi var nesi yok son
damlasına kadar sömürerek Çine taşımakta ve sürekli olarak ta Çin’den Çinli
göçmen getirerek Doğu Türkistan’ın mümbit topraklarına yerleştirerek Doğu
Türkistan’ın yerli ahalisini evsizliğe, yurtsuzluğa ve fakrı zarurete duçar
etmektedirler.
Bunlardan başka Doğu
Türkistanlıların dini, milli ve kültürel kimliklerini yok etmek için de, Çin
devlet politikası haline getirdikleri sistematik yöntemlerle bütün dünyanın
gözleri önünde vahşice bir tarzda insan hakları ihlalleri uygulamaktadırlar.
Kısa aralıklarla önce kiril harfleri, ardından Arap harfleri sonra yine
kiril harfleri vs. derken nesiller arasındaki yazı yolu ile kurulacak
irtibatı baltalamaya yönelik girişimlerde bulundular şimdilerde ise tam
olarak öğrenilebilmesi için bir insan ömrünün kâfi gelmeyeceği Çin
harflerini dayatmaktadırlar. Bunun yanı sıra Doğu Türkistanlı çocuklara Çin
dili ile eğitim ve öğretim müfredatını mecburi hale getirmişlerdir.
Karşılıklı evlenmelere pirim ve mükâfat vererek Müslüman Türk halkının
milli, dini ve kültürel kimliğini dejenerasyona uğratma girişimleri ise Doğu
Türkistan halkı için ayrı bir felaket girdabıdır.
Çin Hükümeti Türk
halkı arasında karşılıklı güven ve dayanışma duygusunu ortadan kaldırmak ve
birbirine düşman hale getirmek için ilkokula giden çocukları ailelerinden
haberler getirmemeleri durumunda sınıfta bırakacakları tehdidi ile aile
içinde güvensizlikleri körükleyici yollara başvurdular. Dost akraba ve komşu
ziyaretlerinde dahi konuşulanların ve kalınacak sürelerin mahalli Çin
karakollarına bildirilmesi mecburiyeti getirdiler. Çin’den getirdikleri
sabıkalı Çinlileri Doğu Türkistan’a yerleştirerek Türk gençleri arasında
ahlak bozucu ve Türk aile yapısını baltalayıcı hareketleri serbest
bıraktılar. Uyuşturucu, içki, kumar ve fuhuş olaylarının çoğalması için
zemin hazırlandı.
Çin hükümetinin Doğu
Türkistan’ın Lop-Nor bölgesinde 1964 yılından beri yapmakta oldukları yer
altı ve yer üstü nükleer denemeler sonucunda Doğu Türkistan topraklarındaki
ekolojik sistem olumsuz yönde büyük değişikliklere uğradı. Zirai bitkilerin
görünümleri ve kaliteleri büyük ölçüde bozuldu. İnsanlar üzerindeki tahribat
ise saymakla bitmeyecek kadar çok. Doğu Türkistan halkı arasında sebebi
bilinmeyen hastalıklarda büyük ölçüde artışlar oldu.
Doğu Türkistan’da
Çin hükümeti sağlık Genel müdürlüğü adındaki bir kuruluşun yaptığı
istatistiklere göre, Doğu Türkistan’daki her bin çocuktan 31’inde verem,
28’inde kanser, 23’ünde sarılık ve 27’sinde diğer hastalıklara
rastlanılmıştır. 0-7 yaş arasındaki çocuklar arasından da her 1000
kişiden kuzey bölgelerde % 33’ü Güney vilayetlerde ise % 67 ve Doğu
Türkistan genelinde de 1000 çocuktan ortalama 101 çocuk 8. yaşına ulaşamadan
hayatını kaybetmektedir. Bu rakamlar Çin hükümetinin yalnızca sağlık
alanında Müslüman Türk çocukları üzerinde nasıl bir sistematik soykırım
uygulamakta olduğunun küçük bir göstergesidir.
Görüldüğü üzere
dünyaya sözde barış çubukları uzatan ve büyüdüğünü ileri sürdükleri sahte
ekonomileri ile dünyanın gözünü boyayan yeri geldiğinde de terörle
mücadeleden bahseden Çin hükümeti asıl terörün ve insan hakları ihlallerinin
kaynağı oldukları gerçeğini dünyanın gözünden saklamaktadır…
DOĞU TÜRKİSTAN’DAKİ
PATLAMANIN
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
26.01.2005
İşgalci Çin Hükümeti
geçirdiğimiz Kurban Bayramının birinci gününde işgali altında tuttuğu Doğu
Türkistan’da yine bilinen Çin devlet terörünün kanlı eylemlerinden birini
daha gerçekleştirdi. Bu eylem sonunda 50’den fazla Doğu Türkistanlı hayatını
kaybetti.
Dünyanın
dört bir tarafında yaşayan İslâm inancına sahip insanlar bir Kurban
Bayramını daha içinde bulundukları imkânlar çerçevesinde değerlendirerek
huşu içinde idrak etmenin planlarını yaptıkları sırada, kan içici Çinli
cellâtlar ise, “Müslümanlardan kaç kişiyi hangi yollarla
katletsek” diye planlar yapmaktaydılar. Dünkü köşe yazımda
okuyucularımdan bayramın rehavetine kapılarak bütün insani hakları Çinliler
tarafından açıkça gasp edilmekte olan ve en kutsal hakları olan yaşama
hakları dahi ellerinden alınmakta olan Doğu Türkistanlıları unutmamaları
gerektiğinden bahsetmiştim. O yazımı okuyanlar arasında bazılarının
akıllarına belki “Şu mutlu Bayram günlerinde daha iyi şeyler duymak isterdik” diyenler olmuştur. Fakat korkulan oldu ve her bayramda, her
kutsal gece ve günlerde olduğu gibi Doğu Türkistan’da yine işgalci Çinliler
tarafından Müslüman Türk kanı akıtıldı.
Dünya
kamuoyunun da bildiği gibi Çinli müstemlekeciler hep Müslüman Türklerin
kutsal bildikleri özel günlerde çok ağır tahriklerde bulunarak bu
tahriklerin sonucunda da büyük çaplı katliamlar yapmaktaydılar. Dünyevi zevk
ve sefalar içerisinde Körleşmiş Hafızalarımızı bir yoklayacak olursak 5
Nisan 1990 tarihindeki kimyasal gaz kullanılarak binlerce Doğu
Türkistanlının şehit edildiği ve 9 köyün tamamen yok edildiği “Barın
Olayları”nın başlangıcı da, Ramazan ayında bir camiyi onarmaya çalışan
Doğu Türkistanlıların üzerine Çinli polisler tarafından ateş açılması ve
onlarca insanı katletmeleri ile başlamıştı.
4 Şubat 1997
tarihinde de Doğu Türkistan’ın Gulca vilayetinde kadir gecesinde bir evde
kuran okumakta olan kadınların Çinli polislerce evden zorla alınıp polis
merkezine götürülmesi ve daha sonra bunların akıbetlerini öğrenmek üzere
karakol önüne gelen insanların önüne iki kadının cesetlerini atmaları
sonucunda patlak veren olaylar aylarca sürmüş ve kısa zamanda Doğu
Türkistan’ın hemen her vilayetine sirayet ederek bir kurtuluş savaşına
dönüşen “Gulca Olayları” da Çinlilerin ağır tahrikleri sonunda
başlamış ve sayısız şehitler verilmesi ve onbinlerce Doğu Türkistanlının
tutuklanarak zindanlara atılmasına sebep olmuştu.
Bu tür den ağır
tahrikler sonucunda meydana gelen katliamlara verilebilecek misaller oldukça
fazladır. Kurban bayramının birinci gününde Merkezi Almanya’da bulunan
“Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi” tarafından bize ulaşan bir
habere göre, Ürümçi’ deki Rabiye Kadir Alış veriş Merkezi önünde meydana
gelen bir patlamada en az elli Doğu Türkistanlının hayatını kaybettiği ve
birçok insanın da yaralandığı, yaralıların ve ölenlerin sayısını kamuoyuna
az göstermek için Çin hükümeti yetkililerinin yaralıları birçok hastanelere
dağıttıkları da bildirilmektedir.
Çinlilerin bu haberi
çarpıtarak dünya haber ajanslarına “Doğalgaz Patlaması (!)” olarak
vermesi ise bilinen Çin hilekârlığının açık bir göstergesidir. 50 Doğu
Türkistanlının bir anda hayatını kaybettiği ve bu ölenler arasında
Çinlilerden kimsenin bulunmadığı bu olay nasıl bir “Doğalgaz Patlaması”dır?
Bu olsa olsa Doğu
Türkistanlıların tepki göstermelerinin istendiği ve elde edilecek fırsattan
istifade ile de dünyaya “Doğu Türkistan terör Güçlerinin(!)şiddet
eylemleri sonunda şu kadar insan öldü” açıklamalarının bir
alt yapısı idi. Şükür ki; Doğu Türkistanlılar bu provokasyona gelmediler ve
eminim gelmeyecekler. Fakat hiçbir zamanda Çin hükümeti tarafından
katledilen kardeşlerini de unutmayacaklardır.
BİR KURBAN BAYRAMINI
DAHA İDRAK ETTİK AMA…
25.01.2005
Cenab-ı Hak hayatta olan Müslümanlara bir Kurban Bayramını daha görmek,
yaşamak mutluluğunu nasip etti. Hali vakti yerinde olanlar büyük bir
heyecanla Kutsal topraklara gittiler ve huşu içerisinde Hac farizasını
yerine getirdiler. Allah (c.c.) cümlesinin ibadetlerini kabul eder inşallah.
Fakat dünyanın
değişik bölgelerinde de öyle Müslümanlar var ki; onların özgürce ibadet
edebilmeleri şöyle dursun ne yazık ki yaşamalarına dahi izin
verilmemektedir. Onlar için şu anda kendi vatanları dahi birer cehenneme
dönüşmüştür. Her an ölümle urun buruna yaşayan bu insanlar bir taraftan
ülkelerinin işgal altında olmasının azabını çekerlerken diğer yandan da
hiçbir insani haklarını kullanamamak gibi bir insanlık dışı baskı zulüm,
Irki aşağılanma katliam ve asimilasyonlardan gelecek nesillerini muhafaza
edebilmenin mücadelesini vermektedirler. Bu cehennem azabının çekildiği
ülkeler hep İslâm dinine mensup insanların yaşadığı ülkeler olmakta ve
dünyanın hiç bir devletini de bu durum hiçbir şekilde alakadar
etmemektedir.
Bir noktada İslâm
düşmanlarının yürüttükleri bu zulümleri onların zaten asli vazifeleri olarak
görsek te; İslâmiyeti hakkıyla yaşamaya azami özeni gösteren Müslümanları
tenzih ederek söylüyorum, ne yazık ki Müslüman geçinen ülkelerin insanları
da son derece duygusuz ve hissiz bir biçimde günlük yaşamlarını sürdürmenin
çabası içinde ömür tüketmektedirler.
Büyük bir heyecan
içinde bayram sabahları özgürce camilere koşanlar, vakit namazlarını rahatça
ifa edenler, zekat vazifelerini birkaç ilenciye verdikleri sadakalarla
yerine getirdiklerini zannedenler, “Bu bayram hangi tarzda giyinsem”
diyerek ifratın ve müsrifliğin peşinde koşanlar, Kurban bayramında en semiz
kurbanlığı kesme yarışı içinde olanlar!!! Acaba bir gün veya bir bayram
öncesinde; yurtları esaret altında her türlü insani hakları İslâm düşmanları
tarafından gasp edilmekte olan, Cami önlerinde cehennem zebanisi gibi
dikilen Çinli polisler tarafından camiye alınmayan, Kuran okudukları yada
Kuran öğrettikleri için evlerinden dipçik darbeleri ile dışarı çıkartılarak
sokak ortasında kurşuna dizilen, Cami içlerinde yerleştirilen kameralarla
kimlikleri tespit edilerek fişlenen ve bu yüzden hiçbir yerde iş bulamayan,
ırzlarına ve namuslarına her an saldırılan, açlık ve sefalet dayatıldığı
için kötü yollara düşme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Müslüman Türk
gençlerini, Çinli organ mafyaları tarafından kendi yurtlarından Çine
kaçırılarak organları yurt dışındaki simsarlara pazarlanan körpecik Uygur
çocuklarını ve daha kendi yurtlarında her türlü insani haklardan mahrum,
açlık ve sefalete mahkum bir biçimde hayatta kalma mücadelesi vermekte olan
insanları bir nebze olsun akıllarına getiriyorlar mı?? Eğer bu zulüm
altındaki Müslümanların durumlarını zerre kadar hatırlarına
getirmiyorlarsa yaptıkları ibadetlerin indi ilahide kabul göreceğini nasıl
düşünebilirler? “Gemisini kurtaran kaptan” misali böylesine duygusuz
bir tavır karşısında “İslâm kardeşliği” sözünün geçerliliği nedir??
Yapmayın, etmeyin
değerli Müslümanlar! Bu günkü bu duyarsızlığınızın ve “Adam
sendeciliğin” hesabını mahşer günü asla veremezsiniz. İslâm dinine
mensup olmanın gerekliliği ve mecburiyetleri yalnızca gününü gün etmek
değildir…
İstiklalleri ve
inandıkları din olan yüce İslâm dinini muhafaza edebilmek uğruna gözlerini
kırpmadan fedayı can etmekte olan gencecik din kardeşlerimizi aklınızdan bir
an olsun çıkartmayınız…
Unutulmamalıdır ki;
Doğu Türkistan’da Çeçenistan’da ve Filistin’de bağımsızlık savaşı verenler
bütün İslâm dünyasının yüzünü ağartmaktadır. Onlar bütün İslâm âleminin
gurur kaynağıdırlar…
DOĞU TÜRKİSTAN’DA
ÇİN’İN İSLÂM
DÜŞMANLIĞI DEVAM
EDİYOR
12.01.2005
Komünist Çin
dünyadaki İslâm düşmanlarının en azılısıdır. Dolayısıyla Doğu Türkistan’ı
işgal eder etmez (1949) ilk işleri Karahanlılar Sultanı Sultan Abdulkerim
Sultan Satuk Buğra Han döneminden beri İslâmiyet ile iç içe yaşaya gelen
Doğu Türkistan halkının dini inancını yok etmeye çalışmışlardır. Hiç
mübalağasız şunu söyleyebiliriz ki; dünyanın hiçbir bölgesinde Doğu
Türkistan’da yaşanan dini baskının daha fazlası yaşanmamaktadır.
1949'da Mao'nun Çin
Halk Cumhuriyeti’ni kurması ile birlikte, öncelikli hedef her türlü İslâmi
unsur oldu. Camilerin, mescitlerin, medreselerin ve dini eğitim veren
kurumların kapatılması ile başlayan din düşmanlığı ve açık bırakılan
ibadethanelere Mao'nun resimlerinin zorla astırılması Müslümanların bu resme
saygı göstermeye zorlanmaları ile iyice doruğa tırmandı. Bu dönemde 29 bin
cami kapatıldı. İlk aşamada ise özellikle din adamlarının, mesnetsiz
iddialara ve düzmece suçlamalara dayanılarak gözaltına alınmaları oldu.
Bu kişilerin bir
kısmı hemen idam edilirken, 54 binden fazla din adamı da bir ömür boyunca
son derece ağır koşullarda Çin toplama kamplarında zorunlu işçi olarak
çalıştırıldı. Din adamlarına fiziksel işkencelerin yanı sıra manevi
işkenceler de yapılarak, Örneğin din adamları meydanlara toplandı, Mao'nun
sözde "ilah" olduğunu kabul ettiklerini ikrara zorlandılar. Halktan
ölülerini yakmaları gibi İslâm anlayışının dışında uygulamalar yapmaları
istendi. Kapatılan camiler ise askeri kışla, depo veya sinema, tiyatro gibi
eğlence yerleri olarak kullanıldı. Cuma ve teravih namazları da dâhil olmak
üzere her türlü toplu ibadet yasaklandı.
Bütün
bunlar Kızıl Çin' hükümetinin Doğu Türkistan'daki İslâmî varlıktan büyük
endişe duyduğunu ortaya koymaktadır. İslâm dinine ve Müslümanlara yönelik
saldırıların kökeni çok daha eski tarihlere dayansa da, Mao rejiminin Doğu
Türkistan’a hâkim hale getirilmeye çalışılması ile söz konusu İslâm
düşmanlığı sistematik bir devlet politikasının en bariz göstergesi olarak
kendini gösterdi.
Bütün bunlardan
başka camilerin onarım ve bakımı için kullanılacak bağışlara ve imamların
her türlü maddi varlıkları gasp edildi. Kuran öğrenmek ve öğretmek
tamamen yasaklandı. Dini eserler evlerden toplandı,
toplattırıldı, evlerindeki kitapları teslim etmeyenler Çin komünist
partisinin emrine karşı gelmek suçlamasıyla ağır şekillerde cezalandırıldı.
Toplanan kitaplar ve sayısız el yazması eserler yakıldı.
Bütün bunlar Doğu
Türkistan’ın işgalini takip eden ilk yıllarda baskıcı Çin rejiminin
uyguladığı melanetler…
Doğu Türkistan’da
durum bu günde daha farklı değildir. 18 yaşından küçüklere dini eğitim gerek
evde gerekse okulda kanunen yasak olup, bu gençlerin camilere namaz kılmak
için girmelerine de izin verilmemektedir. Açık kalan camilerde özel görevli
ajanlar kameralarla namaz kılanların görüntülerini alarak ilgili Çin
makamlarına teslim etmektedirler. İslâm ülkelerinin baskısı neticesinde bazı
dini okullar açılmışsa da buralarda İslâmiyet ten çok Marksizm, Leninizm ve
Maocu fikirler okutulmaktadır.
Dünyada kendilerinin
“İslâm Ülkesi” olduklarını iddia eden devletler ve oluşturdukları örgütler
Doğu Türkistan’daki bu insanlık dışı dini baskılar ve zulümler karşısında
nerededirler. Gayrimüslimler İslâm ülkelerinde bin bir türlü entrikalarla
misyonerlik faaliyetleri sürdürürlerken Müslüman devletler İslâm üzerindeki
bu baskıları azaltmak (kaldırtabilmelerini zaten bekleyemiyoruz.)adına neden
harekete geçmezler?
Müslüman olmanın
yegâne göstergesi “ Ben Müslüman’ım” demek midir?
DÜNYA DENGELERİ HER AN
DEĞİŞEBİLİR VE
DEĞİŞMELİDİR (2)
17.01.2005
M.Gorbaçov Tarihe; hantallaşan, lagarlaşan, siyasi, ekonomik ve askeri
cihetten de aktivitesini tamamen yitirmiş görüntüsü veren eski Sovyetler
Birliği fosilinin kabuk değiştirerek gençleşmesine zemin hazırlayan bir
lider olarak geçti. Bu konuda bir sergüzeştini anlatan eski TOBB Başkanı ve
bu günkü Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun şöyle demektedir: “1989
yılıydı Turgut Özal ile Moskova’ya gitmiştik. Kremlin Sarayında Başbakan
birinci yardımcısı ile görüşüyorduk. Bizlere dedi ki; Biz artık
liberalleşmeye çalışıyoruz… Eski komünistleri de Türkiye’ye yolluyoruz” söz
konusu toplantı sırasında kahkahalarla gülüşmüştük” Demek oluyor ki; taa
o zamanlardan itibaren Rus halkı liberalleşme sinyallerini açıkça veriyordu.
Nitekim Gorbaçov, Sovyetler Birliğinin dağılmasının akabinde yaptığı bir
Türkiye ziyareti esnasında Türkiye’deki eski Sovyetler Birliğinin hayranı
olan bazı kesimlerce çürük yumurta yağmuruna tutulmuş, Sovyetlerin
dağılmasının müsebbibi olarak ta sorumlu ilan edilerek protesto edilmişti.
Fikir babalarının ve ilham kaynaklarının dağılmasına tahammül edemeyen aynı
zihniyet tabir yerindeyse bu günde kuyruğu dik tutmaya çalışmaktadır.
Anlaşıldığı üzere
eski Sovyetler Birliğinden eser kalmadı ve bu gün Rusya federasyonu dünya
gündeminde yer edinmek adına yeni Lideri Putin'le oldukça gayretkeş bir
tutum içerisindedir. Fakat şurası asla unutulmamalıdır ki; Ruslar
sırtlarındaki bir takım eski tüfek kamburlardan arındıktan sonra ataları
olan Deli Pedro’nun sıcak denizlere inme idealinden ve vasiyetinden bir an
bile ayrılmış değillerdir. Ve Putin kabinesi daha gerçekçi bir politika
izleyerek söz konusu vasiyeti yerine getirme gayretinde. Putin şunu Çok iyi
biliyor ki; dünyadan kopuk, küresel diye tabir edilen ilişkilerden uzakta ve
kabuğuna çekilmiş bir Rusya Federasyonunun Deli Pedro’nun vasiyetini yerine
getirebilmesi mümkün değil…
Bu güne kadar ki
politikaları ile Rusya Federasyonu kendi açısından doğru yoldadır ve tek
kutuplu dünya düzeni oluşturma peşinde olan küresel güçlerin oyunlarına ve
izledikleri politikalara rağmen dünya kutuplarından bir olma kararlılığında
olduğunu kanıtlamaktadır. Elbette ki yıllar yılı yüzünü yalnızca batıya
dönmüş olan Türkiye kuzeydeki güçlü komşusu Rusya ile iyi ilişkiler içinde
olmak mecburiyetindedir. Çünkü batılı sözde dostları ve stratejik müttefiki
(!) ABD’ tarafından sürekli olarak oyalanılan Türkiye bu gün yakaladığı
rüzgârı arkasına alarak, dünyaya daha geniş bir perspektiften ve filanca
devletlere şartlanmışlık çerçevesinden sıyrılmış olarak bakmalıdır.
Türkiye, herhangi
bir devletin sürekli olmayan dostluğu uğruna bir başka devletle arasını
açmamalıdır. Çünkü bugün ülke çıkarları için iyi gibi görünen ilişkiler her
an en küçük bir ters rüzgârla bozulabilir. Yapılması gereken kendi
inisiyatifini yalnızca kendisinin kullanması ve asla hangi şart altıda
olursa olsun tahakküm altında hareket etmemesi ve karar almamasıdır. Bu
çerçevede; dünya dengelerinin yeniden oluşturulmasında Türkiye’nin yapması
gereken en önemli atılımlardan biri yıllarca ihmal ettiği ve şaşı baktığı
Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ile iyi ilişkiler başlatmak adına samimi,
gerçekçi ve kalıcı adımlar atmaya başlamasıdır. Din, dil ve soy birliği
bulunan bu Cumhuriyetlerle ilgilenmemekle bütün batılıları ve ABD’lileri
şaşırttığımız artık yeter. Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri şu anda bütün
dünya devletlerinin her yönlü ilgi odağı durumundadır. Bu Cumhuriyetlerle
ilk ve kolay münasebet bağlayabilecek olan ve bağlaması gereken ülke
öncelikle Türkiye olmalı diye düşünmekteyiz.
Şunu kesin ve altını
çizerek söyleyebiliriz ki; hiç mübalağasız Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetleri ile gerçek anlamda siyasi, ekonomik ve kültürel açılardan
kalıcı münasebetler kurabilen devletler dünya dengelerini kendi lehine
değiştirebilir. Bu ülkenin de Türkiye olmasını temenni etmek; din,dil, soy,
tarih ve kültürel birlikteliklerimiz olması hasebiyle en tabii hakkımız
olmalıdır…
DÜNYA DENGELERİ HER
AN DEĞİŞEBİLİR VE
DEĞİŞMELİDİR
(1)
14.01.2005
Dünya devletleri arasındaki ikili ve bazen de yeni deyimle küresel ilişkiler
hiçbir dönemde devamlılığını uzun süre korumuş değildir. Doğudan batıya,
kuzeyden güneye kadar uzanan büyüklü küçüklü devlet ve devletçiklerin her
zaman bir birlerine ihtiyaçları olmuştur. Zaten devletlerarası ilişkiler
karşılıklı çıkarlar çerçevesinde sürdürülebilmektedir.
Birbirlerinin
vazgeçilmez müttefikleri olarak görülen nice devletler bir anda kendi
çıkarları için birbirlerinin gırtlaklarına sarılabilmekte ve yıllarca düşman
ilan ettikleri devletlerle ilişkilerini düzenli hale getirebilmektedirler.
Tabii bu düzenli(!) ilişki birinin menfaatine ters bir durumun ortaya
çıkmasına kadar devam edebilmektedir.
Uzun
yıllar boyunca neredeyse kanlı bıçaklı haldeki ABD ve Komünist Çin terörle
mücadeleyi bahane ederek aynı platformda birleşiverdiler ve Çin işgali
altında bağımsızlık mücadelesini sürdüren Doğu Türkistan mücahitlerini
“terörist” olmakla suçlayabildiler. Çünkü dünya genelinde başlatmayı
düşündüğü istila hareketlerinin önünü açmak ve bir Çin engeli ile
karşılaşmamak için Çin ile ilişkilerini iyileştirme rolü oynadı. Rusya ile
Çin 1960’lı ve 1970 li yıllarda Batı Türkistan ve Doğu Türkistan kaynaklı
strateji savaşlarını 1990’ların başında Sovyetler Birliğinin dağılmasına
kadar sürdürdü ve bu gün dünyada ilişkileri çok iyi durumda olan dünyadaki
sayılı devletlerden oluverdiler.
Bunu yapmaktaki
amaçları ise gayet açık olarak tek kutuplu bir dünya oluşturma çabası
içindeki ABD’ye karşı güç birliği yapmaktı. Bunu perçinlemek adına da Batı
Türkistan Türk Cumhuriyetlerini de içine alan ve başını Çin ve Rusya’nın
çektiği “Şanghay Beşlisi” (Daha sonra Özbekistan’ın da dâhil olması
ile Şanghay 6’lısı oldu) Bu Şanghay İşbirliği Örgütüne üye ülkelerin
sayısının her an artabilme ihtimali de vardır.
Ortadoğu bölgesinde
ABD ve yandaşları tarafından oluşturulan kaos ortamı bir çok dünya ülkesinin
kendi gidişatlarını ve stratejilerini yeniden gözden geçirmelerine de bir
fırsat oluşturdu diyebiliriz. Çünkü Bu ülkelerin başında, Türkiye’nin yıllar
yılı dost ve müttefik olarak bildiği ABD’nin Türkiye’ için son derece hassas
bir bölge olan Kuzey Irak konusunda açıkça dirsek göstermesi ve Türkiye’nin
başının belası bölücü terör örgütünü cesaretlendirici tavırlar içinde olması
Türkiye’yi yeni alternatif stratejiler geliştirme arayışının eşiğine
getirdi.
Elbette ki;
Türkiye’yi bu noktaya getiren tek sebep ABD’nin güvenilmez tutumu olmayıp
yıllar yılı Türkiye’yi peşinden koşturan ve bu günde genel tutumunda bir
değişiklik görülmeyen AB ülkelerinin samimiyetten tamamen uzak tutum ve
davranışları olmuştur.
Bu aşamada Türkiye
Cumhuriyetinin 59. hükümeti yetkilileri Rusya Devlet Başkanı Putin’in
Türkiye ziyaretinin hemen akabinde tarihte pek emsali görülmedik bir
kalabalıkla (Yaklaşık 1000 kişi) Çok geç kalınmış bir Rusya ziyaretini
gerçekleştiriyor. Türkiye Hükümeti yetkililerinin bu ziyareti, ABD’nin ya da
AB’nin nasıl yorumlayacağını çok fazla önemsemediği anlaşılıyor. Keşke bu
ziyaret çok daha önceleri Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini de içine alan
bir şekilde önemsenerek yapılmış olunsa idi…
Türkiye’ ile direkt
sınırı bulunmasa da en önemli kuzey komşusu olan Rusya’ya gerçekleştirilen
bu son ziyaret, AB üyesi devletler ve ABD’ için kim ne derse desin çok önem
arz eden bir ziyarettir. Bu ziyaret ile ilgili yankılar önümüzdeki günlerde
önemli dünya gündemleri arasında yer almaya epey bir sür devam edecektir.
ÇİN TEKSTİLCİLERİ
TÜRKİYE’YE NEDEN KIZDILAR?
08.01.2005
Bu yıl Çin tekstil malları üzerideki kotanın kalkıyor olması bütün dünya
ülkelerini ve özellikle de Çin malları konusunda büyük sıkıntı yaşayan ABD
başta olmak üzere Türkiye Tekstil üreticilerini de ciddi bir biçimde
düşündürmeye başladı.
Çin mallarının her
türünün Türkiye’ye sınırsız ve kontrolsüz bir biçimde (Hükümet
yetkililerinin yapmakta olduklarını söyledikleri kontroller kesinlikle
yeterli seviyede değil) girmekte olduğu ve bu Çin malları girişinin
oluşturduğu tehdit ve tehlikeler konusunda oldukça duyarlı davranan
Türkiye’deki üreticiler kendilerine Türkiye hükümetlerinin gerekli desteği
vermemelerine aldırış etmeden yâda Çin malları hakkında gerekli yasal
düzenlemelerin yapılmasını daha fazla beklemeden kendilerinin
geliştirecekleri yenilik ve pazarlama stratejileri ile mücadele etmeye karar
vermiş görünmektedirler.
Türkiye’deki tekstil
üreticileri, Çinin hemen, hemen bütün dünyayı adeta istila etmekte olan ucuz
ve kalitesiz Çin malları ile mücadelede kararlı olduklarını açıkladılar.
Maser
Holding Yönetim Kurulu Başkan vekili ve Giyim Sanayicileri Derneği Yönetim
Kurulu üyesi Ahmet Sert yaptığı bir açıklamada Çin mallarına karşı yeni
tasarım ve kalitenin arttırılması yolu ile mücadele edeceklerini, bu konuda
da iyimser düşüncelerle yola çıkılmasının şart olduğunu, Ucuz işçilik, ucuz
enerji ve devletin en üst seviyede desteklediği Çin malları ile mücadele
edilebilmesi için tedbiri elden bırakmamanın fakat kesinlikle yersiz korku
ve endişelere kapılmadan mücadele edilmesi gerektiğini, aksi takdirde Çin
malları yüzünden uğranılacak zararın çok fazla olabileceğini de belirmiştir.
Ayrıca Çin mallarına
karşı birçok avantajlarımızın olduğunu bunların başında dünyadaki moda
kavramını en iyi takip ediyor olmamızın geldiğini ve özelliklede Türk
tekstil sektörünün belirli bir kalite standardını yakalamış olduğunun ve
ihracattaki teslimat konusunda da çok iyi noktalarda bulunduğumuzun da
altını çizmiştir.
Başta Türk
tekstilcileri olmak üzere Türkiye’deki üretim sektörünün ve hatta
tüketicilerin tamamının dikkatine sunulacak şu ifadeler, kendisini,
gösterdiği bu duyarlılık ve cesaretten dolayı kutladığımız Sert’in en önemli
cümleleridir: “…Çin ise tamamen kopyacı. Ne verirseniz onu yapıyor.
Tekstil ve konfeksiyonda piyasaya çıkardıkları yeni ürünleri hiç yok.
Türkiye ise kumaştan mağazaya kadar olan ürünlerinde her sezon kendisini
yeniliyor. Kumaşta bile Çinin düşünmediği ve kullanmadığı yeniliklere
gidiyor…”
Şunu asla unutmamak
gerekir ki; Türkiye hükümetlerinin yıllarca Çine karşı gösterdiği
iyimserlik ve hoşgörüye karşılık Çin hükümeti nankör bir tavır
sergilemektedir. Türkiye’nin Çin tekstil ürünlerine karşı bazı tedbirler
uygulamasına çok kızan Çin hükümeti Çin Tekstil ihracatçı ve ithalatçılar
Birliği vasıtasıyla 28 Aralık 2004 tarihinde bir açıklama yaptırtarak
Türkiye’nin Çin menşeli tekstil ürünlerine sınırlama koymasından duydukları
şiddetli rahatsızlığı dile getirmişlerdir. Yapılan Açıklamaya göre; “Türkiye
hükümetinin ikili ticari ilişkiler, tekstil ile konfeksiyon ticaretinin uzun
vadeli göz önünde bulundurarak Çin menşeli tekstil ürünlerine koyduğu
engelleri kaldırmalıdır” diyerek adeta tehditkar bir ifade kullanmışlardır.
Türkiye Dış Ticaret
Müsteşarlığı, 23 Aralık 2004 günü Çin menşeli 42 çeşit tekstil ürününe
sınırlama getirmek yönünde bir karar almıştı. Çin tarafı alınan bu karar
üzerine; Bu kararın ticaret korumacılığının aşırı bir yansıması olduğu gibi
serbest ticaret ilkesini de zedeleyen bir tutum olduğunu ve bu kararı esefle
karşıladıklarını ifade etmişlerdir.
Türkiye yetkilileri
ilk defa kendi imalat ve ihracatçılarını bir nebze olsun korumak için zülfü
yare dokundu galiba…
ÇİN HÜKÜMETİ YAYINLADIĞI “BEYAZ KİTAP”LA
KARA EYLEMLER YAPMA
HAZIRLIĞINDA
07 OCAK 2005
“Çin
Devlet Konseyi Basın Ofisi”
2002 yılında Doğu Türkistan’ın Bağımsızlığı yolunda mücadele eden Doğu
Türkistanlıları hedef gösteren “Doğu Türkistan Terör Güçleri
Suçlarının Sorumluluğundan Kaçamazlar” adlı bir karalama yumağı kitapçık
yayınlamış ve bu kitapçığı Türkiye başta olmak üzere ulaşabildikleri her
yerde gizli ve sinsice el altından dağıtmışlardı. Bende bu karalamalar
yumağı elime ulaşır ulaşmaz aynı yıl “Çin Devlet Konseyi Basın
Ofisinin İftiralarına Reddiye” isimli bir kitapçıkla cevap vermiştim.
Aynı
“Ofis” in 2004 yılı Aralık ayının 27’sinde yine “2004 Yılı Çinin
Milli Savunması” Başlıklı ve “Beyaz Kitap” adını verdikleri bir
kitap yayınladıklarını öğreniyoruz. Söz konusu kitabın içeriğinde Çinin
Savunma stratejisinin yanı sıra Çin Savunma ve Ordu inşası alanlarında
kaydettiği gelişmeler geniş çaplı bir biçimde anlatılmış bulunmaktadır.
Çinlilerin bu “Beyaz Kitabı”nda Çinin gelişebilmesinin barışçı
milletler arası bir konjonktüre ihtiyacının olduğu ve Tayvan’ın
Bağımsızlığını isteyen güçlerin Çini bölmeye yönelik hareketlerini önlemenin
Çin Ordu güçlerinin ve Çin halkının kutsal bir görevi olduğu ve ne pahasına
olursa olsun Tayvan’ın Bağımsızlığı yanlısı teşebbüslerin ve komplolarının
engelleneceği de vurgulanmaktadır.
Elbette ki bu
hazırlanan kitapta yer alan hususlar Tayvan ile sınırlı değil. Çin makamları
her ne kadar Tayvan’ın bağımsızlığını isteyenlerin dışındaki bölücülerin
konu edilmediğini söyleseler de Doğu Türkistan ve Tibet özgürlükçülerinin de
bastırılması ve yok edilmesi için askeri güç kullanmak dâhil her türlü
yollarla mücadele edileceği de açıkça ima edilmektedir.
Zaten
Çin hükümeti yıllardır işgali altıdaki Doğu Türkistan’da sürdürdüğü sözde
“Asayişi sağlama” ve “Bölücülere sert darbe vurma hareketi” vs.
gibi adlar altında sudan bahanelerle bile Çin askeri güçlerini harekete
geçirerek büyük çaplı katliamlar yapmaktaydı. Çin bilindiği gibi son
yıllarda halkın tamamen fakirleşmesi ve Politbüro üyelerinin zenginleşmesi
şeklinde sözde büyüyen ekonomisiyle ve görünürdeki nüfus potansiyeli ile son
yıllarda Avrupa ülkelerinin liderlerinin ilgi odağı haline gelmeye başladı.
Batılıların ve diğer yabancı ülke yetkililerini ziyaretlerini kendi
lehlerine çevirmek ve çok insancıl (!) oldukları intibaını vermek için ise,
belirli bölgelerde misafir ettikleri yabancıları etki altına almaya
çalışmaktadırlar.
Bu bağlamda Çini en
son ziyaret eden Almanya Başbakanının Pekin ziyareti sonrasında Çin’e,
terör konusunda Çin ile işbirliğini arttırmak adına inceleme ve gözlem
heyeti göndermesiyle, bu güne kadar insan hakları ihlalleri konusunda
hiçbir çekincesi olmayan Çin yetkilileri sürdürdükleri soykırım ve insanlık
dışı uygulamalara resmi ve yumuşak bir görünüm kazandırmak için sözde
kitapçıklar ve yasalar yayınlayarak aldatıcı ve yanıltıcı yöntemler
sergilemektedirler.
Oysaki Çin hükümeti
insanların en temel hakları olan yaşama haklarını dahi sıradan suçlar isnat
ederek gasp etmekte ve meydanlarda halkın gözleri önünde enselerine kurşun
sıkmak veya zehirli iğne yapmak suretiyle yaşamlarına son vermektedirler.
Çin hükümeti dünya
devletleri nezdinde sahip olduğu olumlu imajın tam tersine oldukça sıkıntılı
günler geçirmektedir. Bir tarafta Tayvan’ın bağımsızlı ilan etme durumu,
diğer yanda işgalleri altındaki Tibet ve Doğu Türkistan halkının özgürlük
mücadelesi, Çin’deki demokrasi yanlılarının ülke içinde ve ülke dışındaki
ciddi uğraşları…
Görünen o ki; Çin
Komünist Partisi Merkez komitesinin yeni kabul ettiği karara göre sözde
“Bölücülükle mücadele” adı altında aslında muhtevası kapkara olan sözde
bir “Beyaz Kitap” yayınlayarak bu kitapta Tayvan’a karşı
zorbalık başta olmak üzere Doğu Türkistan halkına karşı yeni bir kıyım
hareketi başlatmak üzeredir. Çin hükümeti her ne kadar adını açıkça koymasa
da, Çin Ordu güçlerini de kullanarak sayıları azımsanmayacak seviyedeki
Çinli rejim aleyhtarlarını, Hong-Kong’daki rejim karşıtlarını da içine alan
bir büyük ve yeni bir bastırma kampanyası için düğmeye basmaktadır…
RUSYA VE ÇİN’İN
ORTAK ASKERİ
TATBİKAT KARARI VE
ABD
05.01.2005
Eski Sovyetler
Birliğinin yıkılmasının ardından Ortaya çıkan Bağımsız batı Türkistan Türk
Cumhuriyetleri ABD, Çin ve Rusya federasyonu arasında yeni bir ilgi odağı
haline geldi. 1990’ların başından itibaren Sovyetler Birliği tehlikesinin
ortadan kalktığını düşünen ABD yıllarca hazırlıklarını sürdürdüğü Batı
Türkistan’a her yönlü sirayet etme girişimlerini hızlandırdı. Bu konuda da
büyük başarı elde ederek Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri topraklarında
çok büyük yatırımlar yapmayı başardı.
Çin ise, bilindiği
gibi işgali altında tuttuğu Doğu Türkistan’dan sonra Batı Türkistan yönüne
doğru genişlemeyi düşünen muhteris bir devlet olup bu yönlü çabalarından çok
büyük başarılar elde ettiler. Çünkü şu anda Doğu Türkistan’a sınırı bulunan
Kazakistan ve Kırgızistan üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik yönden büyük
çaplı etki sağlamış durumdadır. Rusya ise elinden kaçırdığı batı Türkistan
topraklarında halen etkisini sürdüren ve bir gün mutlaka yeniden Batı
Türkistan Türk Cumhuriyetlerini ele geçirme niyeti içinde çalışmalarını
gizli ve aleni olarak sürdüren bir devlettir.
Amerika Birleşik
Devletleri ekonomik ve teknolojik yönden kendisini doyuma ulaşmış gördükten
sonra yeni coğrafyalarda etki alanları ve hâkimiyetler oluşturma
faaliyetlerine girişti. Bu hareket için de “11 Eylül” de düğmeye
basmış oldu. Önce Afganistan ve ardından da Ortadoğu bölgesinde Askeri
harekâtlar düzenlemeye başladı. Sayısız insanların ölümüne sebep olan ABD, “Afganistan’a ve Irak’a barış ve demokrasi götürüyoruz” “Bizi Irak halkı
çiçeklerle karşılayacak” sözlerinin inandırıcılığını kaybettiğini bile
görmezlikten gelerek işgal, katliam ve soykırımlarına devam ediyor. ABD’nin
bu kadar serbest hareket edebilmesinin sebebi elbette ki; dünyanın hiçbir
ülkesinden gerekli ve yeterli tepkiyi görmemiş olmasıdır.
ABD mevcut dünya
konjonktüründen de cesaret alarak daha fazla kan dökme ve yeni yerler işgal
etme girişimlerini sürdürüyor. ABD her ne kadar kendisini bundan sonra
oluşturmayı düşündüğü tek kutuplu bir dünyanın mimarı olarak görmeyi düşünse
de Çin ve Rusya’nın buna izin vermeyeceği ortadadır. Çünkü Emperyalist
devletlerin mantığına göre tek başına birilerinin bir bölgede hükümranlık
sürmesine izin vermek yoktur. Ya o bölgede kargaşa yaratarak istikrarsızlığa
yol açacak ve oluşan belirsizlik ortamından kendilerine çıkar sağlayacaklar,
ya da bizzat bir müdahale ile kendileri için stratejik ehemmiyete sahip
olduğuna inandıkları bölgeleri işgal ederler.
Rusya ve Çin giderek
ABD’nin Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinde etkinlik sağlamaya başlamasını
kendileri açısından tehlikeli buldukları için, yıllarca birbirleri ile yine
Batı Türkistan ve Doğu Türkistan sebepli tartışma ve sürtüşmeleri şimdilik
rafa kaldırarak kendilerinin ezeli ortak düşmanları durumundaki ABD’ye karşı
tavır alma yolundalar.
Buna bağlı olarak
Rusya ve Çin ordusu 2005 yılında bazı ortak askeri tatbikatlar yapma kararı
almışlardır. Çinin Savunma Bakanı Saw Guangchüen ile Rusya Savunma Bakanı
Iwanof 13 Aralık günü birlikte bir basın toplantısı düzenleyerek her iki
tarafı da mutabakatı ile gelecek yılın (2005)en müsait bir zamanında Çin’de
müşterek bir Askeri tatbikat yapmayı kararlaştırdıklarını açıkladılar. 12
Aralı 2004 günü Pekin’e gelen Iwanof Çin devlet başkanı Hu Jintao ile bir
görüşme yaptıktan sonra Çin Savunma Bakanı Saw Guangchüen’le birlikte iki
ülke arasındaki Askeri dayanışmayı güçlendirmek ve sözde teröre karşı
işbirliğini arttırma ve sert darbe vurma konularında görüşmeler
yapmışlardır.
Ayrıca Iwanof’un
bildirdiğine göre Rusya Genel Kurmay Başkanı Yuri Baruyewski’nin Çin Savunma
bakanının davetini kabul ettiği ve 2005 yılında Çine bir ziyaret
gerçekleştireceği de öğrenilmiştir.
Anlaşılan o ki;
Rusya ve Çin ABD’nin önünü tıkayan büyük bir engel olma yolunda
mutabakatlarını perçinleyecek dev adımlar atmaktadırlar.
ÇİN HÜKÜMETİ DÜNYA
GENELİNDE
SİNDİRME
FAALİYETLERİNE DEVAM EDİYOR
04 OCAK 2005
Bazı dünya
devletleri dünyanın birçok ülkesinde ve Doğu Türkistan’da 55 yıldır
sürdürülen Doğu Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesini çok ciddiye almamakla
beraber Çin ile husumetli hale gelmemek için de Çine yakın durma yarışına
girdiler. Böyle davranan devletlerin kendi açılarından iki türlü
haklılıkları vardır.
Birincisi; Doğu
Türkistan’ın Çin tarafından 1949 yılında işgal edilmiş, 1.828.418 kilometre
kare büyüklüğünde topraklara ve bu topraklarda Suudi Arabistan’daki petrol
rezervlerine eş değerde petrol yataklarına ve daha sayılamayacak kadar çok
yeraltı ve yer üstü zenginliklere sahip büyük bir ülke olduğunu ve bu
topraklarda esaret altında yok edilme tehlikesi altında yaşayan 40 milyon
Müslüman Türk halkının bulunduğunu (Batılı devletlerin Doğu Türkistan’a olan
ilgisizliklerinin sebebi Doğu Türkistan halkının Türk milletine ve İslâm
inancına mensup olmaları olabilir mi?) bilmemeleri. Ne yazık ki; bunu
bilmeyen insanlar her kesimden olmak üzere Türkiye’de de çok sayıda var.
İkincisi; Dünyanın
bir çok ülkesinin yine Çinin giderek büyüyen ekonomisi ve dünya ticaretinde
etkin bir alana sahip olmakta oluşu sebebiyle ve de Çinin sahip olduğu nüfus
potansiyelinin kendileri için turizm ve ticaret açısından çok önemli
olduğunu göz önüne alarak, hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları Doğu
Türkistan için Çin ile arayı açmamayı akılcı(!) buldukları içindir…
Doğu Türkistan’da
işgalci Çin hükümeti tarafından Doğu Türkistan halkına karşı uygulanmakta
olan soykırım, asimilasyon ve ekonomik sömürünün yanı sıra akla gelebilecek
her türlü insan hakları ihlalleri de dünya devletlerinin doğrunun ve
haklının yanında olmasına kâfi gelmedi…
Çin hükümeti ise;
Dünya devletlerinin Doğu Türkistan hakkında takındıkları tavrın tam tersine
dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde yaşayan Doğu Türkistanlıları da
etkisiz hale getirmek için ellerinden gelen bütün çabaları Çin devleti
destekli olarak icra etmekten geri durmamaktadırlar.
Dünyada
Doğu Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesini akamete uğratmak için dış
ülkelerdeki resmi ya da gayri resmi taşeronlarına sınırsız para harcama
yetkisi de veren Çin hükümetinin faaliyetleri bütün hızı ile devam ediyor.
Mesela
geçen yıl (2004) Kurban bayramında Çinin İstanbul Başkonsolosluğundan
yetkililer kendi geleneklerinde kesinlikle bulunmamasına rağmen çok sayıda
Doğu Türkistanlıların yaşadığı Zeytinburnu semtinde birçok Doğu
Türkistanlının evlerine bayramlaşma ziyareti için gitmiş, bazı çocuklara ve
bazı Doğu Türkistanlılara da para v ermiş, kimilerine de Çine yerleşmek
istemeleri durumunda ev, arsa ve 50 bin dolar para verecekleri vaadinde de
bulunmuştur.
Aldığımız yeni bir
habere göre; 30 Aralık 2004 günü Çin’inin İstanbul konsolosluğu Çinin Boğaz
içindeki konsolosluk binasında bir yılbaşı balosu düzenlemiş ve bu baloya
İstanbul’dan da doğu Türkistanlılardan 12 kişinin katıldığı öğrenilmiştir.
Elimize geçen haberlere göre elimizde bu Doğu Türkistanlılardan bazılarının
isimleri de var fakat şimdilik tam kesinlik kazanmayan bu isimleri vermeyi
uygun bulmuyoruz. Ama ilerleyen zamanlarda bu isimlerin söz konusu melanet
yuvasına katıldıkları kesinleşirse Doğu Türkistan camiası içinde her kesin
bu kişileri bilmesi için mutlaka açıklayacağız…
Demek ki; defalarca
yazdığım makalelerde bahsini ettiğim baltanın sapları baltanın ormanı
kesmesinde büyük rol oynamaya devam etmektedir.
ÇİN YAYILMACILIĞI
ORTADOĞU VE ABD- İSRAİL
GERGİNLİĞİ
03 OCAK 2005
Kızıl Çin dünyadaki
emperyalist devletler içerisinde en entrikacı, en sinsi planları uygulayan
ve uyguladığı bu sinsi planlarından da kesin sonuç alabilenidir. Tarihte
Çinlilerin soğukkanlılığını, sırnaşıklığını ve arsızca yaklaşımlarını
ciddiye almayan bir çok milletler inkıraza uğramışlardır.
Tarihteki Çin yayılmacılığı ve sinsiliği bu günümüzde de artarak devam
ediyorken, ne yazık ki birçok devletler giderek kendilerine doğru
yaklaşmakta olan Çin tehdit ve tehlikesinden bihaber gününü gün etmeyi
sürdürüyorlar. Bu devletlerin başında 70 yıl boyunca eski Sovyet Rus işgali
altında kaldıktan sonra 1990’lı yılların başlarından itibaren
bağımsızlıklarını kazanan Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri gelmektedir.
Rusya’nın kendi derdine düşmesinden istifade eden ve daima fırsat kollayan
Çinliler sözde “Batıya Açılma Programları” nı hızla yürürlüğe
koymuş ve Batı Türkistan Cumhuriyetlerine yönelik olarak hazırladıkları
melanet dolu planlarını icra etmeye başlamışlardır.
Bu coğrafya da
özellikle de Kazakistan ve Kırgızistan çok büyük bir ölçüde Çin tesiri
altına girmiş bulunmaktadır. Ticari ablukayı bir yana bırakın siyasi yönden
de etkili olmakta ve Kazakistan ve Kırgızistan’ın iç işleri sayılabilecek
konularda bile adeta tehdit mesabesinde dayatmalar yaparak istediklerini de
elde edebilmektedirler. Bu Türk Cumhuriyetleri yeteri kadar dikkat
etmedikleri takdirde geçmişte içine düştükleri Rus esaretinde 70 yıl boyunca
çekmek zorunda kaldıkları cehennem azabını bu defa da Çin mezalimi olarak
yaşamak durumunda kalabilirler.
Çin yayılma
politikasını yalnızca Asya kıtasında değil Türkiye üzerinden Orta doğuya
kadar da sirayet ettirmektedir. Ortadoğu da cereyan etmekte olan işgal ve
kanlı savaş hadiseleri konusunda görünürde son derece ilgisizmiş gibi bir
tavır sergileyen Çin, ABD’nin bölgede bir hâkimiyet kurmasına köklü çözümler
üretmek peşindedir. Bilindiği gibi ABD ile Çin arasında ezeli bir rekabet
bulunmaktadır. Zaman, zaman ABD- Çin arasındaki ilişkilerde her iki ülkenin
çıkarları gereği bir yumuşama eğilimi gözlense de bu hiçbir zaman kalıcı
olmamakta, yeniden söz düelloları ve gerginlikler yaşanmaktadır.
Orta
doğudan son alınan haberlere bakıldığında İsrail ile ABD arasında Çin
mahreçli bir gerginlik yaşanmaktadır. Çin nasıl yapmışsa yapmış ABD’nin
Ortadoğu’daki terörist çocuğu İsrail’den silah satın almayı başarmış ve bunu
haber alan ABD makamları ise İsrail hükümetine ateş püskürmektedir.
İsrail’in, aralarında pilotsuz saldırı uçaklarının da bulunduğu bir dizi
silahları ABD’ye ayrıntılı bir bilgi vermeksizin satmış olması ABD Savunma
Bakan Yardımcısı Douglas Feith’in Amos Yaron’un istifa etmesini istemesine
sebep olmuştur.
ABD
hükümeti, İsrail’in Çin’e sattığı pilotsuz saldırı uçaklarını Çin’in
kendilerine karşı kullanabileceğinden endişe ettiklerini de ortaya
koymuşlardır. Geçmişte söz konusu saldırı uçaklarının tasarımı ve
geliştirilmesi kararının da Pentagon ile İsrail Savunma Bakanlığı
yetkilileri arasında çeşitli tartışma ve krizlere yol açtığının da konu
edildiği bildirilmektedir. ABD ile İsrail arasında bu gerginlik yaşanırken
Çin Başbakan yardımcısı Tang Jiakxuan’ın resmi bir ziyaret için İsrail’de
bulunuyor olması da oldukça ilginç bir rastlantıdır.
Öğrenildiğine göre
Çin Başbakan Yardımcısı Ramallah bölgesini de gezmiş ve bu bölgede gözle
görülür olumlu değişiklikler olduğunu gördüğünü dile getirmiştir. İşgalci
Çinliler işgalci İsrail’in nabzına göre şerbet vermek suretiyle ABD’ ile
arasını açmayı ve böylece ABD’nin bölgede bir nevi kan kaybetmesini
sağlamaya çalışırken diğer yandan da ABD’nin sürekli olarak sürtüşme içinde
olduğu İran ile ilişkilerini her yönlü olarak iyi bir seviyede tutmaya özen
göstermektedir. Bu demektir ki; Çin sinsiliği ve entrikacılığı Amerikanın
dünya hâkimiyetini engellemeye çalışırken diğer taraftan da Çin
yayılmacılığını Ortadoğu’ya kadar taşımış bulunmaktadır…
“GLOBALİZM” “DÜNYA
VATANDAŞLIĞI”
VE BİRİLERİNİN “NOEL
BABASI”
01.01.2005
Türk
Milleti asırlardır milli, dini ve kültürel değerlerini ayakta tutma ve
yaşatma savaşı vererek bağımsızlığını sürdürebilmiştir. Bu varlık sebebi
olan değerlerinden uzaklaştığı, yada Türk milletinin içerisinden çıkan ve
sureti haktan görünerek sinsi faaliyetlerini sürdüren Truva atlarının
tedrici akıl çelme ve beyin yıkama taktiklerine maruz kalmaya başladığından
beri de müthiş bir dejenerasyon girdabına düşerek kimliksiz, kişiliksiz
hangi millete mensup olduğu belli olmayan ve adına “dünya vatandaşı”
denilmeye başlanan ucube bir topluluk olma tehlikesinin yol ayrımına doğru
sürüklenmektedir.
Yıllar
yılı milletimizin bazı menfaatperestlerin ve fırsat düşkünlerinin “dış
mihraklar” aldatmacasının perdeleme oyunları ile oyalanıldığı biliniyor.
Elbette ki dışarıdaki düşman güçlerin Milletimizin arasına nifak sokma ve
bölüp parçalama girişimleri hep vardır ve olmaya da devam edecektir. Türk
milletine düşen ise, bütün suçu “dış mihraklar” ın üzerine atmak
kolaycılığına kaçmak yerine öncelikle kendi içinde yuvalanan çıyanları
bulup ortaya çıkartmak ve ifşa ve bertaraf etmektir.
Milletimizin arasındaki Truva atları yabancı kökenli olabilecekleri gibi
yerli menşeli de olabilmektedir. Yabancı kökenli olanları tespit etmek o
kadar zor değildir. Fakat yerli taşeronları bulmakta oldukça zorlanılabilir
ama mutlaka bulunmalıdır. Bu taşeronların kimileri Türk tarihini çarpıtma
görevini üstlenmişlerdir. Eğitim yuvalarımızın bünyesinde çöreklenen bazı
zehirli engerekler Türk milletinin gelecek nesillerini kimliklerinden ve
tarihlerinden utanır hale getirme ve kendi ecdatlarına küfrettirme
görevlerini geniş zamana yayarak körpe dimağları zehirlemeyi sürdürürler.
Kendi tarihlerini inkar eden ve Yunan tarihinin, Rus tarihinin, Çin
tarihinin ve daha bilmem hangi milletin tarihinin kölesi olan bu yaratıklar
her zaman zehirlerini akıtmak için fırsat kollarlar. Bugün Avrupa
ülkelerinde ve ABD parlamentosunda sözde ermeni soykırımı iddialarının
taraftar bulmasının ve bu konunun temcit pilavı misali ısıtılıp, ısıtılıp
ortaya getirilmesinin mümessilleri de bu çirkefliklerinin cesaretini bizim
içimizdeki tarih “Tarih Çarpıtıcıları”ndan almaktadırlar.
“Globalizm” ve “Dünya Vatandaşlığı” uğruna kendilerinin milli
kimliklerini inkar eden bazı kimliksizler de Türk milletinin binlerce yıllık
örfünü, adetini, gelenek ve göreneklerini dejenere etme, yozlaştırma ve
mümkünse tamamen ortadan kaldırma görevini üstlenmişlerdir. Bu görevlerini
(!) yürütürlerken de, öncelikle Müslüman Türk ailesinin yıkıma uğratılmasını
ve kutsal sayılan evlilik müessesesinin yok edilmesini ele almışlardır. Gemi
azıya alan bu yaratıklar ne yazık ki son yıllarda evliliği bir angarya
olarak görmekte ve Türk toplumu arasında, adına “beraber yaşama”
dedikleri evlilik dışı yaşamı yaygınlaştırmaya çalışmaktadırlar. Oysaki
kendilerinin hayranı oldukları batılılar bile kendi toplumlarını içine
düştükleri “beraber yaşama” lağımından kurtarmaya ve giderek yaşlanan
nüfuslarını gençleştirmeye, “büyük aile tipi” kavramını yerleştirmeye
çalışmaktalar. Zaten Türk örf ve adetlerinin temelini de aile hiyerarşisi
oluşturduğundan Türkiye ve Türk düşmanlarının ve onların yerli
taşeronlarının birinci hedefi de Türk aile yapısı olmaktadır.
Türk
milletini yıkıma uğratma görevini üstlenen yerli satılmışların bir kısmı da
Türk milletinin % 99’unun inancı olan İslâm dinini baltalama ve İslâm
geleneğini dejenere etme görevini üstlenmişlerdir. Bu kanadın başında da
sözde “Dinler arası diyalog” teranesiyle yola çıkanlar gelmektedir.
Son yıllarda en çok saldırıya uğrayan değerlerimizin başında da yüce dinimiz
İslâmiyet gelmektedir. Kimilerine göre İslâm’a saldırmanın adı “Çağdaş” olmak anlamına gelmeye başladı.
Kimi
felsefe pazarlamacıları da, bütün bu menfi faaliyetlere katkı sağlamak için
körpecik Müslüman Türk Çocuklarını her yılbaşında sözde hediye torbasına
koyarak Hıristiyan âlemine transfer etme görevini üstlenen “NOEL BABA”sını
Türk halkına sevimli göstermeye çalışarak Müslüman mahallesinde salyangoz
satmaktadır… Dikkat! Müslüman Türk milleti Dikkat!!
|