|
TREN VAGONLARINDAKİ AZERİLER
KURTARILMAYI
BEKLİYOR
25.11.2005
Milletler için devlet kurmak,
bağımsız ve özgür yaşamak, oldukça önemlidir. İnsan oğlu özgür değilse
hayatın ve yaşamanın da bir ehemmiyeti yoktur. Fakat dünya milletleri
arasında Türk milletinin bu konudaki hassasiyeti ve özellikle bağımsızlığa
verdiği önem çok fazladır.
Dünyada bir çok milletler ya
işgaller sebebiyle, veya zoraki göçler sebebiyle başka milletlerin arasına
karışarak tamamen asimile olmuş ve millet olarak kalma imkan ve ihtimalini
yitirmişlerdir. Fakat, Türk milleti hiçbir şart ve zeminde esareti asla
kabul etmeyen bir millet olma özelliği ile tanınır.
Tarihte bununla ilgili bir
çok misaller vardır. Türklerin milli varlıklarını ve bağımsızlıklarını
yüzyıllar sonra bile çetin mücadeleler sonunda muhakkak elde ettikleri bir
gerçektir. Bu konu bazen de çeşitli mitolojik destanlarla da desteklenmiş ve
anlatılmıştır.
Onlarca yıl eski Sovyetler
Birliğinin esareti altında kalmış olan Batı Türkistan’daki Türk halkları
1990’ yılının başlarından itibaren dünya devletleri arasında bağımsız birer
Türk devleti olarak yerlerini aldılar.
Bu Türk Cumhuriyetlerindeki
insanlar yıllar boyunca milli benliklerini ve bağımsız olma ruhunu
kaybetmedikleri için Sovyetler Birliğinin dağılması sonucunda önlerine
çıkan bağımsızlık fırsatını iyi değerlendirebildiler.
Her zaman yeri geldikçe
çeşitli vesilelerle ifade etmişimdir. Bağımsızlığı kazanmak değil, onu
hakkıyla koruyup kollamak, kıymetini bilmek, ona layık olmak ve en önemlisi
de, devam ettirebilmek mühimdir… Bazı zamanlarda bu kardeş Türk
Cumhuriyetlerinin bir takım tutum ve davranışları ister istemez insanı
endişeye sev ediyor. Kırgızistan ve Kazakistan hükümetleri yetkililerinin
kendilerine sınırı bulunması sebebiyle Çin zulmünden kaçarak sığınma
talebinde bulunan Doğu Türkistanlılara çok sert ve acımasızca davranmaları
ve onları öldürüleceklerini ve çok ağır cezalara çarptırılacaklarını
bilmelerine rağmen Çin’in isteği üzerine Çinlilere teslim etmeleri kabul
edilebilir bir durum olmamakla beraber uluslar arası teamüllere de aykırı
bir davranıştır.
“Can Azerbaycan” olarak
bildiğimiz ve esaretin, mahrumiyetin, mağduriyetin, ne demek olduğunu çok
iyi bilen Azerbaycanlıların kendi halkından olan ve kendi devlet
başkanlarının dahi “Gaçkınlar” olarak adlandırdığı Azeri mültecileri neden
kötü kaderleri ile baş başa bıraktıklarını anlamak mümkün değildir.
1992 yılındaki Karabağ
savaşında Ermeni mezaliminden kaçan Azerilerin durumları içler acısı.
Türkiye’den Kanal-7 muhabirinin girdiği Azerilere ait mülteci kampı tam bir
insanlık dramını gözler önüne seriyor. Yaklaşık 600 ailenin barındığı yıkık
–dökük Tren Vagonlarında insanı insanlığından utandıracak bir yaşam
mücadelesinin kucağındaki Azeriler yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla çocuğuyla
Azerbaycan devletinden ve Türk dünyasında yardım beklemektedirler. Kendisine
mikrofon uzatılan ve ağlamaktan neredeyse göz pınarları kurumuş Azeri
anaları tek istekleri ekip biçebilecekleri avuç içi kadar bile olsa
toprak…80 küsur yaşındaki bir Azeri dedenin isteği de aynı… Göz yaşlarını
tutamazken hıçkırıklar içerisinde “Kendimiz için bir şey istemiyoruz, şu
çocukların geleceklerinin kurtulmasını istiyoruz” diyorlar… Ev olarak
kullandıkları tren vagonlarının her birinde apayrı bir aile dramı…Yokluk,
mahrumiyet, sefalet ve en acısı da vatan hasreti.
Haydi Bağımsız Azerbaycan
Devleti yetkilileri! Haydi Türk dünyası!, Haydi insanlık!
Tren vagonlarını kendilerine
mekan yapmak zorunda kalan Azeri kardeşlerimizin durumuna bir çözüm
üretiniz!!!
ÇANAKKALE ZAFERİ, ÇİZGİ FİLM
VE BİR SÖZDE
SUNUCUNUN
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
23.11.2005
İnsanlık tarihi kadar eski
bir gerçek olan savaşlar insan olduklarını hatırlayabilenler için mecbur
kalmadıkça asla tasvip edilmeyen ve istenmeyen bir olgudur. Savaşların
insanlığa hiçbir zaman müspet bir getirisinin olmayacağı bilinen bir
sonuçtur. Fakat, insanlar için savaşların kaçınılmaz ve hatta elzem hale
geldiği dönemlerin de olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Savaşlar ne zaman kaçınılmaz
hale gelir diye sorulacak olursa, insanlara doğuştan itibaren yüce
yaratıcının bahşettiği özgür ve insanca yaşama haklarına yine insanlar
tarafından engel konulmaya çalışılması, her türlü insani haklarının cebren
gasp edilmesi, ırz, namus, şeref, haysiyet ve dini inançların yine insanlar
tarafından ayaklar altına alınmak istenmesi gibi durumlarla karşı karşıya
kalınması durumunda, daha açık bir ifade ile insanların vatan bildikleri
toprakların başkaları tarafından işgal edilmek istenmesi ya da fiilen işgal
edilmesi halinde savaş denilen nefsi-müdafaa olayı vuku bulmak durumundadır.
Savaşları, haksız işgal ve
istila amaçlı çıkartanlara karşı durmak ise yine bir insanlık görevidir.
Bütün bunlar göz önüne alındığında yukarıda saydığımız insani haklara en
fazla değer veren milletin Türk milleti olduğu da bir gerçektir. Çünkü,
Karahanlılar devleti döneminde hiçbir tazyik yada dayatma olmadan kendi
rızası ile İslâmiyeti kabul eden Türk milletinin en kutsal bildiği değerler,
sahip olduğu İslam inancı ve vatan sevgisidir. Eğer bu değerlerine el ve dil
uzatan olursa Türk milletinin, tarihte sayısız misalleri bulunan savunma
içgüdüsünü yer yüzünde engelleyecek hiçbir güç olamaz…
Türk milleti dünyada en
sabırlı bir millettir. Fakat onun sabrını sınamaya ve zorlamaya kalkmak ise
gerek içten ve gerekse dıştan olsun en büyük bir ahmaklıktır.
Birkaç gün önce bir sözde TV
kanalında tesadüfen izlediğim yine sözde bir haber-yorum Müslüman Türk
milletinin canını acıtacak türden idi… Kimlerin yaptırdığı konusu hakkında
pek bilgim yok.. Ancak kim yaptırdıysa millet olarak ellerine sağlık
diyebileceğimiz bir çizgi film yaptırılmış. Filmin konusu Çanakkale savaşını
anlatıyor. Filmden bazı görüntülerinde yer aldığı sözde haberin sözde
sunucusunu , Filmde yer verilen ve Çanakkale savaşlarının kazanılmasında
Türk askerlerinin en büyük dayanaklarından birinin dini inançları olduğu
konusu oldukça rahatsız etmiş olmalı ki; haberi verirken sanki bir İngiliz,
bir Yunan veya Çanakkale savaşlarında çok yakın bir akrabası Türk
askerlerince boğazın sularına gömülmüş biri gibi davranıyordu.
Çanakkale zaferinin Türk
askerlerinin “Allah, Allah” nidaları ile kazanıldığının bu TV kanalının
sözde sunucusunu bu kadar rahatsız etmiş olmasına bir anlam veremedim. Yoksa
at sahibine göre mi kişniyordu, Patronları öylemi istemişti, onu da
bilemem…Tarih boyunca Türk milletinin kazandığı zaferlerin hangisinde İslam
inancının izleri yok? Bu rahatsızlık neden? Bu sözde sunucunun ifadelerine
bakılırsa, yaptırılan bu çizgi film ile adeta Cumhuriyet elden gidiyor(!) O
sözde haberi istemeyerek te olsa izlerken; “Şu anda o aziz şehitlerimiz
hayatta olsalar şu sözde sunucunun yüzüne tükürmez miydi” diye düşündüm.
Seyit Onbaşının tek başına “Ya Allah” diyerek kaldırıp namluya sürerek
savaşın seyrini değiştirdiği 276 kiloluk top mermisini, o sözde sunucu veya
onun patronları gibilerden 10 tanesi bir araya gelse yerinden oynatabilir
miydi acaba… Kendi ellerinden demokrasi havariliği yapmaktan başka bir şey
gelmeyen ve fakat aslında demokrasinin “D” sinden bile haberdar olmayan bu
zavallıların korosuna bazı CHP’lilerinde katılmış olması oldukça
düşündürücü…
Türk milletinin dini ve milli
duygularını hiç kimselerin küçümsemeye ve rencide etmeye hakkı yoktur.
Olmamalıdır…
KAZAKİSTAN’DAKİ DOĞU
TÜRKİSTANLILAR ÇİN
ABLUKASINDA
22.11.2005
İşgali altındaki Doğu
Türkistan’da ve dünyanın diğer ülkelerinde bağımsızlık mücadelesini değişik
kulvarlar da devam ettirmekten vazgeçmeyen Doğu Türkistanlıların, her türlü
faaliyetlerini ve hareketlerini kontrol altında tutmak isteyen komünist Çin
devleti tarihteki entrikacılıklarını kullanarak etkili olmaya çalışıyor.
Son yıllarda uluslar arası
ticari alanda yıldızlarının parlamasını fırsat bilen ve bu gücü sinsice
kullanan Çinliler bilhassa Doğu Türkistan asıllıların daha fazla yaşadıkları
Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerine yönelik olarak daha fazla baskı
uygulama yoluna gitmektedir.
Kazakistan’daki “Asya Press”
Ajansının görevlisi ve yazarı N.Ozerov, Kasım ayında “Çin baskısı
Kazakistan’daki Uygurlar etrafında yoğunlaşıyor” başlıklı bir makale yazdı.
Söz konusu makalede, Çin’in Kazakistan hükümeti ile giderek daha fazla
yakınlaşmakta olduğunu ve Kazakistan ile işbirliğini arttırmak suretiyle de
Kazakistan’daki Uygurları yakın markaja aldığı konusuna yer verdi. Bu durum
zaten yıllardan beri bilinen bir gerçekti. Fakat, makalede yer alan
hususlar, Çin’in muhaceretteki Uygurlara yönelik olarak ne derecede sinsi
bir politika yürütmekte olduğunu açıkça ortaya koyması bakımından oldukça
önemlidir.
Kazak hükümetinin Çin ile
olan yakın münasebetlerini fırsat bilen bazı kişiler de, kendilerini
Kazakistan’da yaşamakta olan Uygurların temsilcileri olduklarını ileri
sürerek Çin devlet yetkilileri ile münasebetlerini(!) sıklaştırmışlardır.
Çin hükümeti yetkilileri her ne kadar uluslar arası kamu oyunda bütün
ülkelerle iyi münasebetler kurma görüntüsü vermeye çalışsa da, Asıl
maksatlarının dış ülkelerde siyasi faaliyetler sürdürmekte olan Doğu
Türkistan teşkilatlarının çalışmalarını felç etmeyi ve satın aldıkları bir
takım kişiler aracılığı ile de Çin sempatizanı Uygurların sayısını
arttırarak Doğu Türkistan teşkilatlarını yalnız bırakmayı ve bu
teşkilatların söylemlerine inanılmamsı gerektiği yolunda faaliyetler icra
etmekte oldukları dikkatlerden kaçmamaktadır.
Ekim ayı içerisinde
Kazakistan’ı ziyaret eden Doğu Türkistan’daki kukla hükümetin bölge başkan
yardımcısı Cabbar Habibullah önderliğindeki bir grubun Kazakistan’da
Uygurların yaşadıkları bölgelerdeki temasları ve orada bıraktığı izler
gözlemlendiğinde N. Ozerov’un makalesinde yer alan ayrıntılara hak vermemek
mümkün değil. Zira, bu ziyaretçi grup tarafından işgalci Çin hükümeti lehine
öylesine akıl almaz ve gerçek dışı propagandalar yapılmış ki;
Kazakistan’daki Uygurlardan etki altında kalanlar bile olmuş…
Kazakistan’daki Uygurları
ziyaret için oluşturulan grubun içinde Çin hükümetinin ikinci sınıf kukla
memurlarından olan Cabbar Habibullah, Çin hükümeti dış işleri Bakanlığının
Doğu Türkistan’daki temsilci yardımcısı, Muzepper Mijit, Turfan vilayetinin
kukla valisi Abdulla Kasım, Gulca -Kazak bölgesi başkan yardımcısı Şardbek
Nurlan, Kaşgar vilayeti kukla vali yardımcısı Perhat Halik, Dış ülkelerdeki
muhacir işlerinden sorumlu kukla başkanı Erkin Ahmet, Doğu Türkistan
Televizyon istasyonunun muhabiri Enver Rozi ve Çin dış işleri bakanlığı
temsilcisi Lang Huangdin yer almıştır.
Doğu Türkistanlıların
sayısının çok olduğu ülkelerde her türlü hile ve desise ile kendilerine
yakın buldukları bazı kişileri kullanarak, Doğu Türkistan teşkilatlarının ve
Doğu Türkistanlıların aralarına fitne sokarak, fesat odakları oluşturarak,
dünyada yürütülen Doğu Türkistan Bağımsızlık hareketini zaafa uğratmaya
çalışmaktadırlar.
SİYASETİN OKULU OLAMAZ MI?
19.11.2005
Türkiye'de en kolay konulardan biri halkın
siyasetçileri eleştirmesi olsa gerek. Çünkü; siyasetçilerin milletin vekili
olması
sebebiyle halk kendinde bu cesareti bulabiliyor.
Fakat siyasetçilerden kaç tanesi kendisinin
halkın vekili ve temsilcisi olduğunu hatırlıyor veya bunun bilincinde olarak
hareket ediyor? Hepimize malum olduğu üzere, politikaya soyunan insanlardan
bazıları bir yerlere gelebilmek için halka karşı yadırganacak davranışlar
içine girebiliyorlar. Siyasetçi adaylarının bu davranışları ta tabii olarak
halkta çok büyük antipati uyandırabiliyor.
Siyasetçi olmanın yolu elbette ki halkla iyi
ilişkiler tesis etmekten geçer. Ama bu ilişkiler tesis edilirken çok
abartılı çıkışlar yapmaktan, yerine getirilmeyecek sözler vermekten ve kendi
siyasal güçlerini neredeyse masal kahramanlarının tılsımlı güçleri gibi
göstermekten azami derecede kaçınılmalıdırlar.
Bir yabancı düşünürün söylediği şu söz oldukça
anlamlıdır;
"Güven tıpkı bir karacaya benzer insan onu bir kez ürküttü mü onu bir
daha bulmak için çok uzun zaman gerek" Türkiye'de aşılması gereken en
önemli handikaplardan biri halkın siyasetçiye olan güvensizlik ve
itimatsızlığının giderilmesidir. Çünkü; bazı kalıntıları halen var ise de,
eskinin "Dinimden vazgeçerim partimden vazgeçmem" anlayışı artık tarihe
karışmak üzeredir. Seçmen artık her geçen gün daha bilinçli hale geliyor,
her önüne çıkan siyasetçiye hemen aldanmak yerine daha temkinli ve ihtiyatlı
yaklaşıyor. Bunun ötesinde artık çoğunlukla tüzüğünün içeriğini hiç
okumadığı ve yalnızca sloganlarını duyup amblemini gördüğü partilere oy
vermek yerine ülkeye ve halka gerçekten yararlı olabileceğine inandığı
kişilere göre oy kullanmaktadırlar. Bunu her ne kadar halkın tamamına teşmil
etmek mümkün değil ise de durum budur.
Peki her aklına düşenin ve etrafındaki kendi
aşiret ve
cemaatine güvenerek ve onların pohpohlamasıyla siyasete atılarak sonunda
hüsrana uğrayan ve uğratanların önü nasıl kesilecek? Daha temkinli, samimi,
sözünde duran, yerine getiremeyeceği sözleri asla vermeyen, halkla
ilişkilerini içinde bulunduğu siyasi partinin mantığına göre değil, insani
açıdan ele alan kişilerin siyasetin içine girebilmesi nasıl sağlanacak?
Zaman, zaman ülkemizde bazı siyasi partiler
kendi milletvekilleri için yaz kampları şeklinde sözde eğitim seminerleri
ile destekledikleri kurslar açsalar da, bunun pek önemli, faydalı ve etkili
olmadığı açıkça ortada.
Fakat, şu olabilir; "Ben siyasetçi olmaya
karar verdim"
diyenlerin süresi yine TBMM'de oluşturulacak komisyonlarca belirlenecek
(bana göre en az 6 aylık bir süre olmalı) bir süre kesinlikle ve kesinlikle
savsaklamadan devam edilecek bir eğitim okulu açılmalı ve burada her yönlü
bir eğitimden geçtikten sonra ve siyaset okulunu bitirme sertifikasını hak
ederek aldıktan sonra "Ben siyasete atılıyorum" diyebilmelidir. Aksi
taktirde hayatı boyunca siyaset sahnesinde bir tek çentiği dahi bulunmayan
ve tabir yerindeyse tepeden inme kişilerin siyasete
atılmasıyla ülke meselelerinin çözülebilmesi ve halkın duygularına tercüman
olunabilmesi asla mümkün değildir. Hal böyle olunca da, yetkili yetkisiz,
bilinçli bilinçsiz her kesimden insanın siyasetçileri insafsızca
eleştirmeleri devam edecek, giderek bu durumu içine sindiren bazı
milletvekillerimizde,halktan kendilerinin hangi özelliklerine ve
kabiliyetlerine göre oy vermiş olduklarını göz ardı ederek o partiden bu
partiye dolaşmaya ve şahsi çıkarları hangi siyasi partide olursa orada
olmaya devam edeceklerdir.
TÜRK
MİLLETİNİN MİLLİ HASSASİYETLERİ
TÖRPÜLENMEMELİDİR
18.11.2005
Bir ülkenin karşılaşabileceği her türlü
problemler her zaman olabilir. Hatta buna düşman devletler tarafından işgal
edilmiş olmakta dahildir. Fakat, önemli olan o ülke halkının milli
heyecanını, milli birliğini ve tarihin derinliklerinden süre gelen ortak
değerlerine olan saygısını ve sevgisini kaybetmemiş olmasıdır.
Kimi insanlar ülke problemlerin çözümü için
yalnızca hükümetlerden medet umarlar. Hükümetlerin elinde var olduğu
sanılan bir sihirli değnek ile bir dokunuşta her türlü meseleyi
halledecekleri gibi bir boş hayale kapılırlar. Bu tür tutum ve davranışlar
tamamen yanlış bir duruş olup, düşüncesizlik, vurdumduymazlık,
nemelazımcılık, kolaycılık, hazırcılık ve atalet ifade eden ve “Bana
dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının açık bir tezahürüdür. Bu
söylemimiz kesinlikle Totaliter sistemlerle idare edilen ülke halkları için
geçerli değildir. Zira bu tür çağ dışı ve insanlık onurunu, insan haklarını
hiçe sayan sistemlerde halkın ülke idaresinde katılımcılık şansı yoktur.
Demokratik sistemlerde esas olanın, halkın
kendi kendini yönetmesi, yani ülkeyi halkın kendilerini temsil etme yetkisi
verdikleri vekiller vasıtasıyla idare etmesi olduğuna göre, gerektiğinde
halkın vekillerini uyarabilme şansı ve hakkı her zaman vardır. Daha açık bir
ifade ile demokrasi insanlar için bir nimettir ve bu nimetin kıymeti çok iyi
bilinmelidir. Bu sebeple de iktidarların ellerindeki iktidar avantajını
kullanarak halkın milli hassasiyetlerini, dinamizmini ve duyarlılığını
törpülemekten azami derecede kaçınmaları gerekir. Zaman içerisinde bir takım
dayatmalarla Milli heyecan ve hassasiyetleri yok edilmiş bir halkın ise,
millet olma ve devlet kurma, devletini ayakta tutma şansı kalmaz.
Milli varlığına içerden ve dışardan yöneltilen
tehditlere duyarsızlık gösteren ve yalnızca geçim kaygısına endeksli bir
hayat tarzı (!) nı benimseyen insanların gelecekte en kutsal hakkı olan
yaşama hakkı, ar, namus, şeref ve haysiyetleri de tehlikede demektir… O
halde Türk milletinin benliğinde var olan vatan, millet, bayrak sevgisini ve
dini inançlarını yine kendi ellerimizle dumura uğratmak isteyen Türkiye ve
Türk düşmanlarının dayatmalarına neden harfiyen uymak ihtiyacı duyuluyor.
Ülkemizde AB’ ye üyelik sıtmasına yakalananlar kabul olmayacak duaya amin
diyerek yüz yıllardır bizi biz yapan değerleri sözde “globalleşme” ve
“entegrasyon” söylemlerine kurban ediyorlar….
En tehlikeli olan da, ecdatlarımızın kanları-
canları pahasına koruyarak bizlere emanet ettiği güzel vatanımızın yine
büyük hayranlık(!) duyduğumuz AB üyesi ve daha başka dış güçler tarafından
parçalanmak istenmesi karşısında “Avrupa ne der” saçmalığı ile kendi el ve
ayaklarımızı adeta kurbanlık koyunlar gibi yine kendi ellerimizle bağlamaya
çalışmamızdır… Bilhassa son günlerde doğudaki bazı illerimizde bir takım
sözde anne ve babaların utanmaz ve arlanmazca bir tutumla, daha 9-10
yaşındaki çocukları güvenlik güçlerine taş atmak için, lastik yakarak “PKK
Kontrol” pankartları ile sokaklara salıvermeleri çok daha tahrik edici bir
hadisedir. Fakat Türk milleti bu tür tahrik ve provokasyonlara gelmeyecek
kadar tecrübeli ve itidal sahibidir. Eğer öyle olmasaydı durum daha farklı
bir mecraya tırmanabilirdi…
İşte bu hassas geçiş dönemi içerisinde hükümet
yetkililerine düşen, Türk milletinin sabrını kontrol altında tutmak adına
halka itidal çağırısı yapmanın yanında asla tavizkâr bir tutum içinde
olmaması ve olayın elebaşlarını tespit ederek yakalayıp adalet önünde hesap
vermesini sağlamasıdır.
Fakat, ne olursa olsun sivil iktidarın Türk
milletinin milli hassasiyetlerini törpüleyecek laçkalaştıracak sistematik
dayatmalardan kaçınması şarttır.
“SİHİRLİ EL” VE SİYASİ
İKTİDARLARIN ZAFİYETİ
16.11.2005
Kimi siyasetçilerin “Yarım asırlık rüya”
diyerek adlandırdıkları Türkiye’nin AB’ye giriş için verdiği mücadele
süreci, dibi bucağı belli olmayan daha nice on yılları geride bırakmaya
devam edecek gibi görünüyor.
Türkiye hükümetleri geride bıraktığımız yıllar
içerisinde Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği “Türkiye’yi muasır
medeniyetler seviyesine ulaştırmak” sözünü keşke yalnızca AB’ye üye
olabilmek olarak algılamak yerine Türk Milletinin gerçekten layık olduğu ve
hak ettiği gelişmişlik seviyesini yakalamasını hedef alarak çalışmalar
yapmış olsaydı diyorum. Çünkü; bu aziz millet tarih boyunca geçirdiği
inanılmaz derecedeki zor ve meşakkatli yıllar sebebiyle yaşamın en iyisine,
en müreffehine ve daha açık bir ifade ile en insanca bir yaşama layıktır.
Üstelik bu eşsiz topraklar dünyanın verimli ve stratejik öneme sahip sayılı
topraklarından biridir. O halde, yapılması gereken elde mevcut olan un,yağ
ve şekerden en kaliteli helvayı üretmek değil midir?
Onlarca yıldır Türkiye’yi en iyi şekilde idare
etmek iddiası ile göreve gelen hükümetler muhalefet tarafından sürekli
olarak “Muktedir” olamamakla suçlamışlarsa da, kendileri iş başına
geldiklerinde aynı akıbete uğramaktan kurtulamadılar. Ya “Enkaz devraldık”
kolaycılığının arkasına saklanıldı, ya da yapmayı arzuladıkları değişimleri
yapmaya iktidardaki ömürleri kifayet etmedi.
Anayasada gerekli düzenleme ve değişiklikleri
yapabilme gücüne sahip olarak iktidara gelenler de, her ne hikmet ise, bir
“sihirli el” tarafından önlerine engel konulduğunu ileri sürerek Türk
milletinin kendilerini gerekli yetkilerle donatarak iktidara taşıdığını ve
vekil tayin ettiklerini unutup lagarlıklarını devam ettirdiler.
Koalisyon hükümetlerinin bahaneleri hazır;
“Tek başımıza iktidarda değiliz ki”… Peki milletimizin önünde yıllar yılı
birikerek devasa bir kartopu haline gelen problemleri nasıl bir iktidar
halledecek?? Sözü edilen “sihirli el” devleti devlet yapan milletin önüne
nasıl geçebilir?Devlet eğer milletinin hassasiyetleri ve menfaatleri için
mevcut değil ise nasıl devlet olunabilir? bu sık, sık sözü edilen “sihirli
el” içeride mi? sınırlarımızın dışında mı? bunun açıklamasını görev
başındaki hükümetlerin yapması gerekmiyor mu? Eğer bunun açıklaması
yapılamıyor ise, o vakit iddia edilen bir “sihirli el” in gerçekte var
olmadığı ve bu iddianın yalnızca siyasi iktidarların zafiyetinden ortaya
çıkan bir hayal ürünü olduğu anlaşılacaktır.
İşte bu noktanın açıklığa kavuşması sonrasında
yıllar yılı milletimizin çok büyük çaplı bir hak kaybına uğratılmakta olduğu
gerçeği ortaya çıkmış olacaktır…Ayrıca; şeffaflık sloganları altında
milletin bilmesi gerekenleri milletten gizleyerek yola devam etmek karanlığa
açık bir şekilde davetiye çıkartmak değil midir? Milletin izni ve yetkisi
alınmadan Türkiye’nin hassas bölgelerinde fevri açıklamalar yaparak
bölücüleri cesaretlendirmek ve elini güçlendirmek nasıl bir şeffaflıktır.
Her iktidara gelen siyasiler için AB yolunun hep Türkiye’nin doğusundan
geçeceği imasında bulunmaları sınırlarımız dışından gelen dayatmalar değilse
nedir? Neden AB’nin yolu Edirne’den, İstanbul’dan ve İzmir’den geçmez de hep
Diyarbakır’dan, yada bir başka doğu ve güney-doğu illerimizden geçer??
Türkiye’nin batısındaki bazı illerimizde de halen su,yol, elektrik ve ulaşım
imkanlarından mahrum insanların olduğu neden gündeme getirilmez?
Türkiye’deki hükümetler başı dışarıda kuyruğu
içeride olan sözde “sihirli el”in dayatmalarından kurtulmadıkça milletimizin
önünde yığılan problemleri çözme ve refah seviyemizin milli birlik ve
beraberlik ruhu içinde yükseltilmesi noktasında samimiyetini ortaya
koyamayacaktır.
Türkiye’deki 70 milyon insanın bütün gündemini
haftalardır Türkiye’nin doğusunun işgal etmiş olması oldukça düşündürücü bir
hadise değil midir??
YABAN GÜVERCİNİ
15.11.2005
İnsanoğlu; iyiye, güzele, refaha, huzura,
barış içinde olmaya ve en mühimi de özgür yaşamaya layık bir fıtratla
eşref-i mahlukat olarak yaratılmıştır.
Fakat ne yazık ki; insanoğlunda sonradan
oluşan hazmedemezlik, çekememezlik, haset, kanaatsizlik, doyumsuzluk,
bencillik ve bünyesini adeta bir zehirli sarmaşık gibi saran kanaatsizlik
sebebiyle kendisinden başkalarına adeta hayat hakkı tanımama noktasına kadar
gelebilmektedir. İşte bu saydığımız hastalıkların hiçbirine Türk ve İslam
dünyasında pek fazla rastlanılmaz. Çünkü; inandığı İslam inancının
müeyyideleri bütün bu ruhi arazların bünyeye girmesine engeldir. Türk- İslam
medeniyeti ve terbiyesi içinde yoğrulmuş olan insanların arasından zaman,
zaman bu hastalıklara duçar olmuş insanlara rastlansa da bu durum bireysel
bazda kalmaktadır ve bu kişileri Müslüman Türk milleti kendi toplumsal
bünyesi içerisinde eriterek terbiye eder…
Şanlı tarihimize baktığımızda ecdatlarımızın
yaptığı fütuhatlar tamamen insanlara daha müreffeh bir dünya sunma
merkezlidir. Bu güne kadar dört kıtada atlarının nal izlerine rastlanan
atalarımızdan şikayetçi olan her hangi bir dünya milletine rastlanmaz.
Çünkü; emperyalizm denilen hastalık atalarımızın devlet düzeninde yer
almamaktadır. Zira yüz yıllarca yönetimleri altında tuttukları ülkelerin
insanları bu gün kendi ana dilleri ile konuşmaktadırlar ki, bu bizim ne
derecede hoşgörülü ve insan haklarına saygılı bir millet olduğumuzun en
önemli göstergesidir.
Günümüzde bir başka milleti esaretleri altında
tutan milletlerin hemen, hemen tamamı gayri Müslim emperyalist milletlerdir.
Müslüman Türk milletinin ise büyük bir bölümü on yıllarca Rus ve Çin
esaretinde kalmışlar fakat, Eski Sovyetler Birliğinin 1990 yılı başlarında
dağılma sürecine girmesiyle Batı Türkistanlılar bağımsız birer devlet olarak
dünya konjonktürü içerisindeki yerlerini almışlardır.
Fakat Çin işgali altındaki Doğu Türkistan ise,
56 yıldır Komünist Çin devletinin zalim pençeleri altında var olma
mücadelesi vermektedir. Türk ve İslam dünyası için tam bir yüz karası olan
bu hadiseye karşı ise insanlık sessiz, insanlık acımasız, insanlık duyarsız…
Bir millet için esaret altında olmaktan daha
kötü bir durum elbette yoktur. Fakat, bence daha da kötüsü ise esareti
kabul etmesi, kanıksaması ve içine sindirmiş olmasıdır ki; çok şükür Doğu
Türkistan halkı dünyanın en acımasız, en gaddar, ve en büyük insan hakları
ihlalcisi olan Çin işgal idaresine asla tam bir teslimiyet göstermemiş,
boyun eğmemiş, Çin’in asimilasyon hareketlerine bütün benlikleri ile karşı
çıkarak tam 56 yılı geride bırakmışlardır.
Zaten Türk milletinin karakteristik özelliği
de tarihin hiçbir safhasında esareti kabul eden ve içine sindiren bir örnek
vermemiştir. Bu konu ile ilgili olarak Doğu Türkistanlı Nurmuhammet Yasin
Örkeş adlı bir yazar “Yava Kepter” (Yaban Güvercini) adlı bir hikaye yazmış
ve bu hikaye Doğu Türkistan halkı tarafından çok fazla bir ilgi ile okunduğu
için Çin hükümeti tarafından ülke içinde yayınına ve okunmasına yasak
getirilerek yazarı da 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu hikayenin
içeriğinde ise, özgürlüğe olan özlem ve tutku bir yaban Güvercini ile
yavrusu arasında geçen duygusal iletişimi ve sonunda, özgür olabilme şansı
kalmayan yavrusunun hayatına kendi gagasıyla son vermek zorunda kalması
şeklinde oldukça dramatik ve acıklı bir şekilde ustaca anlatılmış…
Bu hikayede; Türk Milletindeki “Ya İstiklal
Ya Ölüm” anlayışının açık bir tezahürü anlatılmış…
DÜNYA GÜNDEMİNDEKİ DOĞU
TÜRKİSTAN VE TÜRKİYE
14.11.2005
Amerika, İngiltere, Almanya, Rusya ve
Japonya’nın bilhassa son on yıl içerisinde özel bir ilgi göstermeye
başladığı Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’a diğer dünya ülkelerinin de
ilgisi giderek artıyor.
Fakat, Amerika ile Çin arasındaki ideolojik
ayrılıklara dayalı zıddiyet ise ikinci dünya savaşı sonrasında daha da
belirgin hale geldi ve 1950’li, 1960’lı yıllarda doruğa ulaştı. Şimdilerde
bu iki devlet arasındaki ters düşüş yalnızca kapitalizm ve Komünizm
arasındaki çatışma olarak kalmanın dışında bir dünya liderliği savaşına
dönüşmüştür. Bu siyasi, ekonomik ve askeri alanlara yapılan yatırım yarışı
şeklinde devam eden açık-gizli savaş, gelecek on yıllarda bir sıcak
çatışmaya dönüşür mü bilinmez. Fakat bilinen bir gerçek var o da, Amerikanın
Çinin yumuşak karnı durumundaki Doğu Türkistan merkezli insan hakları
ihlalleri ve Çinin işlemekte olduğu insanlık suçları konusunu elden
bırakmadan dünya kamu oyuna Çinin ört-bas etmeye çalıştığı yönlerini ifşa
etmeye devam edeceğidir. Hiç şüphe yok ki; Amerika gibi istediği bir ülkeye
eylem gönderebilen, hükümetleri türlü entrikalarla devirip, yerine
kendisine yakın olanların kuracağı hükümetleri iktidara getirebilen, eğer
türlü entrikalarla ve çıkarttığı iç kargaşalıklarla başarı elde edemediği
zaman da direkt olarak askeri harekatlarla “ Demokrasi götürme” bahanesiyle
o ülkeyi işgal edebilen bir devlet Komünist Çin için büyük bir tehdit ve
tehlike olmaya devam edecektir.
Eski Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra
Amerika’nın karşısındaki tek rakip devletin Çin olduğu gözlerden kaçmayan
bir gerçektir. Öyle görünüyor ki, Mao dönemi Çinin içe kapalı politikalarını
Deng Şiao Ping in de ölümünden sonra hızlı bir şekilde terk etmeye başlayan
Çin özellikle 1980’li yıllardan itibaren “Batıya açılma Politikası”nı
yürürlüğe koyarak dünya piyasalarına ürettiği sahte, kalitesiz mallarını
ihraç etmeye başladı. Çalışanların emeğini, “Emeğin hakkı”, “işçi hakları”
“Eşitlik” gibi uydurma ve yalan sloganlar gölgesinde sömürerek ticarette dış
dünyaya hızla açılmaya başladı. Çinin dünya piyasalarını sahte ve taklit
malları ile istila etmeye başlaması elbette ki; dünyada kendisini tek güç
olarak ilan etme yolundaki ABD’yi oldukça rahatsız etti.
Bu sebeple dir ki; ABD ile Çin arasındaki
sınır tanımaz rekabet adeta bir savaşa dönüşmüş bulunmaktadır. Bu iki
rakibin karşısında bir üçüncü devlet görünmüyor. Fakat Rusya geride
bıraktığı “Prestroika” ve “Glastnost” un yaralarını sessiz ve derinden
sararak uluslar arası kamu oyunun göremediği dev adımlarla ilerleyip dünya
konjönktöründeki yerini almaya çalışıyor. Önümüzdeki yıllarda Putin
liderliğindeki Rusya, Çin ve ABD’yi geride bırakabilecek bir güce
ulaşabilir. Dolayısıyla 1940’lı yıllarda Rusya’yı (Eski Sovyetler Birliği)
Çin ile savaşın eşiğine getiren Doğu Türkistan bu gün de Rus liderlerin
önemli ilgi alanlarından biridir. Dünyanın en ileri teknoloji üreten lider
ülkelerinden bir olan Japonya’nın ise Doğu Türkistan’a olan yakın ilgisi
yarım asırdır hiç azalmadı. Çin’in zaman, zaman çeşitli bahanelerle
Japonya’yı karşısına alma görüntüsü vermesi tevekkeli değildir. Çin’in bu
davranışının asıl sebeplerinden birincisi Japonya’nın Doğu Türkistan
konusuna özel ilgi göstermesi, Doğu Türkistan’daki Tarihi envanterleri bir
şekilde gün yüzüne çıkartmaya çalışması, dış ülkelerdeki Bağımsız Doğu
Türkistan yanlılarına destek veriyor olmasıdır. Diğer bir sebep ise, Japonya
hükümetinin illegal yollarla Japonya’ ya yerleşmeye ve çöreklenmeye kalkan
kaçak Çinlilere hiçbir şekilde müsamaha göstermemiş olmasıdır.
İngiltere ve Almanya ise, dünyadaki Doğu
Türkistan merkezli esen rüzgarın gerisinde kalmak istememekte ve gelecek
yıllarda Orta Asya’nın kalbi olan Bağımsız Doğu Türkistan’a fazla uzak ve
yabancı kalmamak düşüncesi ölçüsünde bir tutum sergilemektedir.
AB’ye üyelik rüyaları içerisindeki Türkiye’nin
ise şimdilik gündeminde “Çin işgali altındaki Doğu Türkistan” diye bir ülke
yok….
72 YIL ÖNCE DOĞU
TÜRKİSTAN’DA
BİR DEVLET KURULDU
12.11.2005
Dünya tarihi içerisinde Türk tarihinin, Türk
tarihi içerisinde de Doğu Türkistan Tarihinin çok büyük bir öneminin ve
yerinin olduğu, sahipleri tarafından gözlerine at gözlüğü, boyunlarına da
tasma takılmamış gerçek dünya tarihçileri tarafından açıkça dile
getirilmiştir.
Doğu Türkistanlı büyük tarihçi merhum Mehmet
Emin Buğra’nın eserlerinden olan Şarki Türkistan Tarihi (Doğu Türkistan
Tarihi) adlı eserde Asur, Hindistan ve Yunan rivayet ve kaynakları ile de
M.Ö. 12. yüzyıllara kadar uzandığı ortaya konulan Türk tarihinin büyük bir
bölümünün geçtiği bölgeler hiç şüphe yok ki; Orta Asya bölgesidir. Bu
bölgede cereyan eden tarihi olayların da asıl merkezini bu gün komünist Çin
işgali altında bulunan Doğu Türkistan toprakları teşkil etmektedir. Çünkü
burada sırasıyla; Hun, Göktürk, Uygur ve Karahanlılar devleti gibi tarihte
silinmez izler bırakan büyük Türk devletleri kurulmuştur. Bunlardan başka
yine Uygur Çağatay devleti, Uygur Seidiye hanlığı, Ba-Devlet Yakuphan yada
diğer adıyla Kaşgarya devleti (1863-1877), Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti
(12 Kasım 1933), Doğu Türkistan Cumhuriyeti (1944) ve 1947 yılında ilan
edilen mahalli Doğu Türkistan hükümeti gibi devlet ve hükümetler de
kurulmuştur.
Bizim bu gün üzerinde kısaca duracağımız konu
bundan 72 yıl önce 12 Kasım 1933’te kurulmuş olan Doğu Türkistan İslam
Cumhuriyeti’dir.
İşgalci Çin devletinin dünya kamu oyunu
yanıltarak “Bu topraklar ezelden beri Çin toprağıdır” dediği ve yine
kendisinin çelişkiye düşerek bu topraklara Çin’ce de “ilhak edilmiş toprak”
anlamına gelen “Sinkiang” adını verdiği Doğu Türkistan toprakları tarihin
hiçbir döneminde işgal altında kaldığı yıllar dışında uzun süreli olarak Çin
toprağı olmamıştır. Çünkü; yukarıda kısaca adlarından bahsettiğim
devletlerin tamamı birer Türk Devletidir.
Tarihte Türk milletinin esareti kabul ettiğine
ve ebediyen zulme boyun eğerek yaşadığına dair hiçbir kayıt yoktur. Tam
aksine en zor ve çaresiz gibi görünen dönemlerde dahi ölümü kendileri için
Allah’ın bir mükafatı olarak algılayıp “Ya İstiklâl Ya Ölüm” nidalarıyla
Şahadet şerbetini içmek için adeta birbirleri ile yarışmışlar ve gerçekten
de ya özgür olmuşlar ya da şehitlik mertebesine ermişlerdir.
1931 yılının Nisan ayı başlarında işgalci
Çinlilere karşı Doğu Türkistan’ın en doğu vilayeti olan Kumul\' (Bu
vilayetin Çin ile sınırı bulunmaktadır) da başlatılan milli kurtuluş
hareketi kısa zamanda bütün Doğu Türkistan vilayetlerine de yayılmış ve
nihayet, Doğu Türkistan'ın şanlı mücadelesinin kahraman ve yılmaz liderleri
12 Kasım 1933 günü Kaşgar'da bir araya gelmişler ve aynı gün ‘Doğu Türkistan
İslâm Cumhuriyeti’nin kurulmuş olduğunu bütün dünyaya ilan etmişlerdir.
Doğu Türkistan Milli Marşı eşliğinde
Ay-yıldızlı Gökbayrak göndere çekilerek Dünyada Türkiye Cumhuriyeti
Devletinden sonra ikinci bir Türk devleti “Doğu Türkistan İslâm
Cumhuriyeti” adı ile Tarihin altın sayfaları arasındaki yerini almıştır.
Bu devletin kuruluşu ilk olarak bir telgrafla Türkiye Cumhuriyeti Devletine
“Gök bayraktan Albayrağa selam” denilerek müjdelenmişse de, ne yazık ki Doğu
Türkistan İslam Cumhuriyeti hükümetinin kabine üyeleri Türkiye’den, “Çin ve
Rusya gibi iki büyük devletle komşu olanların her şeyden önce onlarla iyi
geçinmeleri gerekir” cevabını alarak sukutu hayale uğramışlardır.
Oysaki bu devlet kendisinin milli parasını
basmış, uluslar arası seyahatlerde kullanılan pasaportu da bulunan ve
bağımsız bir devlet olmanın gerektirdiği bütün şartlara haiz bir devletti.
O tarihlerde Türkiye’den sonra dünyanın en
stratejik bir bölgesinde ikinci bir bağımsız Türk devletinin kurulmuş
olmasından rahatsızlık duyan Rusya, Çin ve İngiltere gibi devletler kafa
kafaya vererek çevirdikleri entrikalarla bu devletinde yıkılışını
hazırlamışlardır.
ŞEHİTLERİMİZİN RUHLARINI
İNCİTMEYELİM
24.11.2005
Türk milletinin en büyük mutluluk ve kıvanç
kaynağı Cenabı hak tarafından Türk ve Müslüman olarak yaratılmış olmasıdır.
Bundan rahatsızlık duyan ve bu durumu kabul etmek istemeyen var ise, onlar
da zaten aslını inkar ediyor demektir ki; bizden değildirler. Zira bir insan
kendisini ne olarak ve hangi milletten olarak hissediyor ve söylüyorsa o
millettendir. Zorla “sen şu millettensin” denilemez, olmaya da zorlanamaz.
Yıllar yılı adeta aç kalmış yaratıklar misali
topraklarımıza saldıran, bölüp parçalamak ve midelerine indirmek için
saldıran ve rahmetli Mehmet Akif Ersoy’un “Kimi yamyam, kimi Hindu, kimi
bilmem ne bela” diyerek tarif ettiği Türk ve Türkiye düşmanlarına karşı
milletçe verilmiş olan asil ve kahramanca savaşlar sonunda, bu gün üzerinde
yaşadığımız topraklar vatan olarak elimizde kalabilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti uzun yıllar yer
yüzündeki yegane bağımsız Türk devleti olarak hayatiyetini devam ettirdi.
Daha sonra 1990’yılının başlarından itibaren de eski Sovyetler Birliğinin
dağılışı ile yeni Türk Cumhuriyetleri (kimilerinin telaffuz ettiği gibi
“Türki” değil) bağımsız birer Türk devleti olarak ortaya çıktılar…
Türkiye Cumhuriyeti devleti, uzun yıllar işgal
altında kalmış olan Türk ülkelerinin ve daha birçok mazlum ve mağdur
milletlerin umut kaynağı olmuştur… Fakat ne yazık ki, son yıllarda İstiklâl
Marşı şairimizin tarifini yapmış olduğu yamyamlar kendilerini yeni dünyanın
kurtarıcıları ilan ederek farklı ve sinsi bir yöntemle ve hatta Türkiye’deki
bazı dönem hükümetlerinin de tasvibini almak suretiyle ülkemize farklı
yöntemlerle saldırmaktadırlar. Yalnızca saldırmakla da kalmayıp,
milletimizin kanını zehirlemektedirler.
Şairin, “Sen şehit oğlusun, yazıktır incitme
atanı” mısrasını, “artık miadını doldurdu” der gibi atalarımızın ruhlarını
incitmeye devam ediyoruz. Nasıl mı? Yabancılara toprak satışını serbest hale
getiren yasaların çıkartılması ile başlanan toprak sevgimiz(!) AB’ dayatması
olan kültürsüzleştirme ve yozlaştırma furyası ile dolu dizgin devam edip
gidiyor. Siyasetle hiçbir ilişkisi bulunmayan, fakat aktüaliteyi yavan da
olsa takip etmeye çalışan normal bir vatandaşa sorulduğu zaman ülkemizi
bekleyen tehlikeleri birer birer saymaya başlıyor ve siz de hayretler içinde
kalıyorsunuz. Çünkü, daha dün ben böyle bir durumla karşılaştım.
Karşılaştığım bu durum karşısında hayretimi gizleyemedim doğrusu. Fakat
“Türk milletinin bu duyarlılığı olduğu sürece de endişeye mahal yok” diye
geçirdim içimden. Aslına bakılırsa benim bu yazıyı kaleme almama sebep olan
da geçirdiğim bu faydalı sohbetti.
Fakat her vatansever Türk insanını
kaygılanmaya sevk eden olaylarda yok değil. Mesela bilhassa son zamanlarda
“yamyam”ların kuklası olan bölücü örgüt PKK'nın provokasyonları sonucu
giderek tırmanan sokak hareketleri… Bu hareketlerin başı dışarıda olan
Türkiye düşmanlarının Türk vatanında iç savaş çıkartma denemeleri değilse
nedir???
İnsanlar arasında ırk ayrımı yapmak elbette
yanlış ve tasvip edilmeyen bir davranıştır. Fakat bu günkü gidişat ve
ülkenin idaresinde söz sahibi olan bazı siyasilerin tutum ve davranışları ve
bölücü örgüt menşeli taleplere üst üste verilmekte olan tavizler, yedi
ceddini bu toprakların vatan olabilmesi için şehit veren Türk milleti
mensuplarında kendilerini neredeyse Türkiye’de ikinci sınıf vatandaş gibi
görmelerine yol açacak çağrışımlar yaptırmaktadır.
Her halde ülkeyi idare edenler şunun çok iyi
idrakinde olmalılar; Bu aziz Türk milleti Türkiye’yi kendilerine vatan
yaparken hiç kimsenin toprağını işgal etmedi… Tarih boyunca Türkiye’den
başka vatanı olmayanların Türkiye’den toprak talebinde bulunmaları durumunda
ise, taviz üstüne taviz vermek yerine hadlerini uygun bir biçimde bildirmek
devlet idare etmenin ve aziz Türk milletinin hükümetlerin üzerlerine
yüklediği bir sorumluluktur…
|