|
TÜRKİYE
YETKİLİLERİ ÇİN’E SÖZ VERMEYE DEVAM EDİYOR
30 Aralık 2005
1980’li yılların başlarında başlayan Çin-Türkiye diplomatik
ilişkilerinin bu güne kadar devamlı surette tek taraflı olarak Türkiye’nin
özel çabaları ve fedakârlıkları sayesinde sürdürülmekte olduğunu söylersek
mübalağa yapmış olmayız.
Çünkü, 1980’li yılların başlarından itibaren yanılmıyorsam ilk
olarak devrin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in Çin ziyareti ile başlayan
ilişkiler bu güne kadar Türkiye ekonomisi ve ticarî ilişkileri açısından “Satmadan
Almak” alışkanlığı ve fedakârlığı üzerine devam etmiştir. Sözde “Batıya
Açılmak” ve yine sözde “Serbest Piyasa”
ekonomisine geçiş söylemlerinde bulunan Komünist Çin’e tutum ve davranışları
ile ilk önce olumlu cevaplar veren ve Çin ile iyi ilişkiler tesis etmek
isteyen ülke Türkiye oldu. Bir ölçüde haklıydı zira, Çin kalabalık nüfusu
(1.350 milyon) göz önüne alındığında oldukça büyük bir pazardı. Hatta bir
dönem hükümetin başında bulunanlar “Her Çinliye birer adet satarsak”
hesabı bile yaptılar.
Türkiye
ekonomistleri adeta “Mal Bulmuş Mağribi” misali Çin
mallarına saldırdı ve bu gün Türkiye taklit, sahte ve kalitesiz Çin
mallarının en iyi pazarı haline dönüştü. Ayrıca Çin’den gelebilecek turist
sayısı da apayrı bir turizm potansiyeli idi. Bu konuda da Çinli yetkililer
tarih boyunca hiçbir zaman sözlerinde durmadıkları ve durmayacakları gibi,
Türkiye’ye turist gönderme sözünde de durmadılar ve Türkiye de beklenti
içine girenler sukûtu hayale uğradı. Gün geldi devran döndü, Türkiye Çin
mallarını ithal etmeye devam etti fakat kendisi ne yaptıysa bir türlü Çin’e
umduğu ölçüde bir ihracat gerçekleştiremedi.
Çin ise,Türkiye’den mal almak yerine Türkiye’de yıllardan beri üretim
yapmakta olan üretici firmaların mallarının taklitlerini son derece
kalitesiz ham maddeler kullanarak ve cezaevindeki, çalışma kamplarındaki,
okullardaki öğrencileri ücretsiz çalıştırmak suretiyle Çin’de imal ederek
Türkiye’ye havadan, karadan ve denizden gönderdi. Türkiye piyasalarında
sözde ucuz olarak görülen bu sahte Çin malları yüzünden sayısız fabrikalar
ve atölyeler kapandı.
Komünist Çin ise siyasî görüşünden ve temel
Çin politikalarından zerre kadar taviz vermeksizin ulaşmak istediği
hedeflere doğru dev adımlarla yürümeye devam etti. Hükümet yetkilileri ise
yerli üreticinin içler acısı halini görmelerine rağmen her hangi bir ciddi
önlem alma, yada yerli üreticilerin üretim maliyetlerini düşürme konusunda
bir çalışma yapma yoluna gitmedi. Dünyada bilinen bir uluslar arası ticaret
sistematiği vardır ve ülkeler için ihracat ile ithalatın dengeli götürülmesi
esastır. Türkiye her nedense bu temel esasları da göz ardı ederek Çin’den
ithalata devam etti ve üstüne üstlük nasıl bir beklenti içinde yaptığı hâlâ
anlaşılamayan bir biçimde Çin devlet başkanına devlet liyakat madalyası
verildi….
Komünist Çin ile diplomatik ve siyasî
ilişkiler bağlamında düşünüldüğünde de, Çin’in yumuşak karnı ve çok önem
verdikleri bir husus olan işgal altındaki Doğu Türkistan konusunda ne için
yapıldığı anlaşılmaz bir biçimde Türkiye yetkilileri tarafından sözler
verilmeye devam ediliyor.
26.12.2005 tarihinde Çin ulusal radyosunun Pekin’den verdiği
haberde sözde bölücülük faaliyetlerini yasaklayan Türkiye’ye övgüler
yağdırdılar. Çin devlet bakanlarından Zhou Yongkang Doğu Türkistan’ın (Çinli
Bakan “Sinkiang” diyerek tanımlıyor) ezelden beri Çin’in bölünmez bir
parçası olduğunu ileri sürerek, Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların sözde
bölücü faaliyetlerini engelleyen Türkiye yetkililerine methiyeler yağdırdığı
öğrenildi. Bu konuda yine, Türkiye İç işleri Bakanı'nın 26
Aralık'ta Çin yetkililerine “önlem alma” sözünü tekrar etmiş
olduğu da beyan edilmiştir.
TÜRKİYE İÇİN
BATININ ALTERNATİFİ BATI TÜRKİSTAN'DIR
28.12.2005
Türkiye Türkleri Türk dünyası konusunda ne
kadar bilgi sahibidir? Türk tarihi ve Türk boyları konusunda neler
bilmektedir? Türkiye Türkleri ile diğer Türk toplulukları arasındaki
ilişkiler hangi düzeydedir? İçinde bulunduğumuz dönemde, onlarca yıldır “Dış
Türkler” olarak adlandırılan diğer Türk toplulukları ile ilişkiler nasıl
olmalıdır? Gibi sayısız suallere cevap aramanın zamanımıdır bilemiyoruz.
Fakat şurası bir gerçek ki; Türkiye Türklerinden yüksek öğrenim görenlerin
dışındakilerin, (Bu sınıfa dahil olanların da bir çoklarının Türk dünyası
konusunda pek bir bilgilerinin olmadığını zaman, zaman müşahede etmekteyiz)
hele, hele de özel bir ilgisi yok ise Lise mezunu olanların dahi Türk
dünyası ve tarihimiz konusunda bilgisinin olmadığını söyleyebiliriz.
Bunlardan niçin bahsediyorum? Çünkü; yıllar
yılı Türkiye Türkleri “Dış Türkler” için bir ümit kaynağı, bir kurtuluş
reçetesi ve kurtuluşa gidecek yolun tılsımlı bir anahtarı olarak
görülmüştür. Dış Türklerin sahip oldukları bu düşünceler ve beklentiler ne
yazık ki; 1990’lı yılların başlarından itibaren yerini tam bir hayal
kırıklığına bırakmaya başladı. Devasa Sovyetler Birliği kendiliğinden
dağılma sürecine girmiş, Sovyetler Birliğinin esareti altındaki Türk boyları
da birer, birer bağımsız birer devlet olarak dünya sahnesindeki yerini
alıyordu. İşte bu son derece önemli ve hassas bir geçiş döneminde Türkiye’
den beklenen ve umulan girişimlere maalesef erişilememiş ve yalnızlığa
bırakılmışlık Batı Türkistan Türklerini tutunacak başka bir dal arayışına
sevk etmiştir. Tam bu esnada adeta aç kurt gibi fırsat kollayan bazı batılı
devletler, İran, Çin ve Putin Rusya’sı harekete geçerek Batı TürBu durumun
Türkiye’deki müsebbipleri kimlerdir sorusunu sormaya gerek yok. Çünkü
Türkiye’ de o günden bu güne görev başında olan hükümetlerin hemen hepsi
sorumludur.
Kimileri Azerbaycan’ı kast ederek mezhep
yönü ile değerlendirme gafletine düştü. Kimileri de at gözlüğü ile yalnızca
Avrupa ve Amerika’ya yüzünü dönerek bir şartlanmışlık içinde bakir bir bölge
ve potansiyel olan Batı Türkistan’ı tamamı ile göz ardı etti… Bu yanlış
politikalar (Politikasızlıklar) günümüzde de aynen devam ettirilmektedir.
Dolayısıyla da Türkiye Türklerinin, Batı Türkistan ve Türk dünyasının
tamamına bakış açısı da giderek zayıflamaktadır. Türk Milletinin büyük bir
kesimi de, Çin esareti altındaki Doğu Türkistan’ın, Musul-Kerkük Türklerinin
ve Kıbrıs Türklerinin durumlarını yakından takip etmenin ve gelecekte
nelerin olabileceği ile ilgili fikir jimnastiği yapmanın da boşa zaman
kaybetme anlamına geleceğine inanmaya başlamış bulunuyor.
Bu durum hükümetlerin tamamen AB’ye endeksli
yürüttükleri politikalarının bir eseridir. Türkiye yetkililerinin şunun çok
iyi bilincinde olmaları gerekir ki; Gelecek yıllarda Türkiye, AB ve ABD’den
umduğunu bulamadığında ve sukutu hayale uğradığında Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetlerinin kapılarını bir kardeş kapısı olarak rahatlıkla çalabilir…
Unutulmamalıdır ki; Yüzünü tamamen batıya dönen ve kabul olmayacak bir
duaya “amin” diyen Türkiye kendi istikbalinin önüne engeller üretmekle
meşguldür.
Mevcut hükümetin, geçmişteki hükümetlerin
düştükleri hataya düşmemek ve yine “Hazırlıksız yakalandık” dememek için bir
an evvel Türkiye Türklerinin Türk dünyası konusunda bilinçlenmesini sağlamak
milli bir görevidir. Bunun yolu da, AB müzakereleri uğruna kendi
tarihini inkar etmemekten ve bütün engellemelere rağmen Türk dünyası ile her
alanda ciddi bir şekilde bütünleşmeye çalışmaktan geçer…
İNSAN HAKLARI
SAVUNUCULARI DA EN AZ HAYVAN HAKLARI
SAVUNUCULARI KADAR CESUR OLMALIDIRLAR
27.12.2005
“Yaratılanı severim yaratandan ötürü.” Yunus
Emre’nin bu anlamlı sözü gereği yaratılmış olan mahlûkların her türlüsüne
bir canlı gözü ile bakılır ve elbetteki onlara da eziyet edenler kınanır,
kınanmalıdır.
Fakat, hayvanların uğradığı eziyetler
karşısında vaveyla koparanların, kendilerini yerden yere atanların, hayvan
leşlerinin başında feryadı figan ederek göz yaşı dökenlerin insanların
uğradığı haksızlıklar karşısında sergiledikleri biganelikler insan olan
insanı şaşırtacak türden bir davranış değil midir? Türkiye’den başlayarak
dünyanın hemen her tarafında zaman, zaman aynı görüntülerle karşılaşmak
mümkündür. Kimi dünya ülkelerinde karaya vuran balinaların tekrar açık
denizlere dönebilmesi için çok büyük çabalar sarf ediliyor, kimi ülkelerde
bazı hayvan türlerinin yok olmaması için çok astronomik maddi kaynaklar
ayrılıyor ve özel ekipler oluşturularak çalışmalar yapılıyor. Vs., vs.,
vs…Bu konu ile ilgili misaller daha da çoğaltılabilir.
Türkiye’de her nedense ekonomik yönden doyuma
ulaşmış, yapacak başka bir şeyleri kalmamış ve kişisel egolarını tatmin için
arayış içinde olan bazı bayanlarında hayvanları koruma derneklerinin
yapılanmasında yer aldıkları bilinmektedir. Söz konusu bayanlar insan
merkezli kurulan sivil örgütlerin çalışanlarından daha fazla ön planda olup,
hayvanların haklarını, sözde insan haklarını savunmak için kurulmuş olan
sivil örgütlerdeki görevlilerden daha fazla bir heyecanla
savunmaktadırlar(!)
Çünkü, zaman zaman televizyon ekranlarına
yansıyan hayvan hakları savunucularının görüntüleri bazı belediye
başkanlarını ve ülke yöneticilerini de sıkıntıya sokabilecek derecede etkili
olabilmektedir. Fakat, ülkemizde faaliyet gösteren insan hakları ile ilgili
sivil örgütler ise, faaliyetlerini mağdur ve mazlum insanların haklarını
savunmaya tahsis etmek yerine başka fraksiyonların faaliyetlerine katkı
yapma vazifesi üstlenmiş durumdadırlar. Bu sözde İnsan Hakları Örgütleri ile
hayvan haklarının ateşli savunucuları(!), dünyanın dört bir yanında devam
etmekte olan insan hakları ihlallerine ne zaman vakit ayıracaklar doğrusu
merak konusudur.
Doğu Türkistan’da daha anne karnındayken
yaşamlarına müdahale edilerek iğne ile öldürülen bebeklerin hakları yok
mudur? Sadece insanca bir yaşam istedikleri için bin bir türlü dünyaca ünlü
Çin işkencelerine tabi tutulan ve en kutsal hakları olan yaşama hakları
ellerinden alınan insanların hakları yok mudur? Her hangi bir hastalıktan
dolayı hastanelere tedavi için giden ve taburcu olduklarında dünyanın en
korkunç hastalığı olan AIDS bulaşmış (Bulaştırılmış) olarak toplum içine
salıverilen insanların hakları yok mudur? Yazmış olduğu “Yabani Güvercin”
adlı bir Güvercin hikâyesi yüzünden Çin devletinin utanmaz ve arlanmazca bir
davranışla 10 yıl hapse attığı Genç yazar Nurmuhammet Yasin’in adilce
yargılanmaya ve avukat tutabilmeye hakkı yok mudur? Fakat ne yazı ki; şu
anda yok işte…!
Dünyadaki hak ihlallerine karşı son derece
duyarsız ve taraflı bir davranış içinde olan sözde insan hakları derneği
mensupları ile ülkemiz hayvan severlerini(!) hiç olmazsa içinde bulunduğumuz
şu şiddetli soğukların hüküm sürdüğü günlerde evsiz barksız sokaklarda
kalan, izbe köşelerde çaresizlik içinde kıvranan insanların durumlarına da
insanca bir yaklaşım göstermelerini bekliyoruz.
Ülkemizdeki ve dünyadaki bütün insan hakları
derneklerini ve hayvan hakları için adeta kendilerini paralayan hayvan
hakları savunucularını, her türlü hile ve desise ile dünyaya “Sahte ve
kalitesiz Çin malı” ihraç eden Çin devletinin Doğu Türkistan halkına karşı
yürütmekte olduğu ve iğrenç seviyelere ulaşan insan hakları ihlallerine
karşı tepki koymaya davet ediyoruz…
NE MUTLU İLMİNİN ZEKATINI
VERENLERE
26.12.200
Şu dünyada ilmini ve bilgisini insanlardan
esirgeyenlerin en kötü cimriler sınıfına dahil olduklarını söylersek her
halde bir yanlışa düşmüş olmayız. Çünkü; İlim insanlığın yararı için, huzuru
için, sağlık ve selameti için vardır. Yüce yaratıcı kâinatı halk ederken var
olan her şeyleri eşref-i mahlûkat ( yaratılanların en şereflisi) olan
insanoğlunun yararlanması için yaratmıştır. Kimi insanları da bu ilahi lütuf
olan ilmi alma ve insanlığın yararı için kullanma ile görevlendirmiştir.
Fakat, ne yazık ki; kimi insanlar kendi
kabiliyetleri ölçüsünde elde ettikleri ilimlerini çoğu zaman insanlığın
yararı için kullanmazlar ve emri hak vaki olduğunda da beyinlerindeki
şifresini dahi kaybettikleri çelik kasalarda sakladıkları, gizledikleri ve
insanlardan esirgedikleri ilimleri ile bu fani dünyadan göçüp giderler… Bu
ne kadar kötü bir sondur. bu ne kadar büyük bir hak ihlalidir ve bu ne kadar
büyük bir insanlık suçudur… Bunları ifade ederken tahsil ettikleri
ilimlerinden insanları istifade ettirmek için hayatları boyunca çırpınan,
uğraşan, didinen fakat imkân ve ortam bulamadıkları için de verebildikleri
ile dünyasını değiştiren mümtaz insan örneklerini tenzih ettiğimi de ifade
etmeliyim.
Çeşitli konularda ehliyet ve kabiliyete sahip
olan ve her nedense izbe ve karanlık köşelere çekilerek ne kendisine, ne
insanlara, ne de dünyaya bir yararı dokunmayanların ilahi huzura
vardıklarında hesap vereceklerini de bilmeleri gerekir. Çünkü insanın
insanda hakkı vardır ve bu hakkı bir şekilde sahibine teslim etmesi gerekir.
Hele, hele de dağarcığında insanlara vermekle mükellef olduğu bilgiler
olanların bu vazifesini mutlaka yerine getirmeleri gerekir… Kimileri de
vardı ki; konuştukları zaman deyim yerindeyse mangalda kül bırakmazlar,
sahip oldukları bilgilerle övünürler. Kasılmalarından ve kibirli
davranışlarından dolayı da yanlarına bile varılmaz. Fakat bu bilgilerini
neden insanlarla paylaşmadıkları ve insanların istifadesine sunmadıkları
sorulduğunda ise tek geçerli sebepleri genellikle maddi engellerdir.
Kimselerin kendisindeki ilmi insanlara verebilmesi için umduğu maddi sunumu
yapmadıklarını, bu yüzden de küserek bilgisini kendi beyninde hapsettiğini
açıkça söylemekten de çekinmezler.
Şu söz ne kadar yerinde söylenmiş bir sözdür;
“İlim ilmi bilmektir, İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice
okumaktır.” Gerçekten’de bir insan ne kadar ilim sahibi olursa olsun kendini
bilmez ise, ilim sahibi olmasının da hiçbir kıymeti olmamaktadır…
Bütün
bunlara ilaveten bir de sahip oldukları nadide yazılı eserleri
kitaplıklarına hapseden cimriler vardır. Oysa ki; bu tip insanların
kendileri de bilirler ki; insanların yararı için yazılmış olan bu eserler
kendilerinden sonra çar-çur olup gidecek ve insanlar bu eserlerden asla
istifade edemeyeceklerdir. O halde, adeta bir hazine gibi gizledikleri ve
sakladıkları bu eserleri gün yüzüne çıkarmaksızın saklayıp, sonunda kıymet
bilmeyen varisler tarafından heder olup gitmesine neden ve nasıl razı
olurlar bilinmez.
Tarih boyunca insanlığın yararlanması için
yazıldığı ve var olduğu bilinen fakat, bir türlü gün yüzüne çıkmayan,
çıkartılmayan nice değerli eserler kim bilir kimlerin küflü mahzenlerinde
yok olmaya terk edilmiş durumdadırlar.
Bir tarafta ne yazık ki; sahip oldukları ilmin
zekâtını vermeden kendilerini hapsettikleri sadist bir âlemin girdabında yok
olmaya hazırlananlar, diğer bir tarafta da ellerinde bulundurdukları ve
belki de insanlığın ilerleyişinin önüne ışık tutabilecek nice yazılı
eserleri bencilce ihtiraslarının kurbanı etmeye çalışanlar…
Allah, (c.c) dünyadaki ilim ve ilmi eser
sahiplerini, sahip oldukları ilmin ve ilmi eserlerin kıymetini bilen ve bu
insanlığın en kıymetli hazinelerini insanlarla paylaşan gönül zengini cömert
insanlardan eylesin…
NE MUTLU DOĞUŞTAN ASKER
OLANLARA
24.12.2005
Asker olmanın Türk Milleti’nin bünyesindeki
yeri çok ayrıdır. Çok eski tarihi dönemlerden beri Türk orduları içerisinde
asker olmak şandır, şereftir ve Türk toplumu içerisinde yüksek bir mertebeye
sahip olmaktır. Türk milleti, sahip olduğu genel karakteri itibarıyla zaten
doğuştan itibaren asker sayılır.
Asırlar öncesinden beri gerek dost, gerek
düşman olsun fark etmez dünya milletleri nezdinde de Türk askerleri
yiğitliği, mertliği, adilliği, merhametli ve cevval olmasıyla tanınır.
Bu sebepledir ki; askerliğini yapmış
olmasıyla rüştünü ispat etmiş olacağı kanaatiyle bazı Anadolu köylerinde
Askerliğini yapmayana kız bile verilmezmiş. Her bir Türk genci baba
ocağından belki de ilk defa ayrılarak cennet vatanımızın bir bölgesinde
vatani görevini ifa ederken yaşamın ne demek olduğunu, aile ve akrabanın,
eşinin ve dostunun kıymetini daha iyi anlar. Çünkü Asker ocağında,
sivildeyken düşünmeye ve yorum yapmaya bulamadığı fırsatı bulur. Eğer
Askerlik görevini selametle bitirerek memleketine dönebilirse asıl yaşam bu
genç için ondan sonra başlamaktadır.
Çağrı pusulasının kendisine ulaşmasından sonra
başlayan askerlik sürecinde asker adayı gencin evinde heyecanla hüzün’ün
karıştığı bir hava yaşanır. Baba asker babası, Anne de asker annesi olmanın
gururunu yaşar. Evdeki küçük kardeş ise ağabeysinin askere hazırlık
döneminde olup bitenlerin pek farkında değildir. Beklenen o gün gelip asker
adayının arkadaşları davulcu ve zurnacı eşliğinde kapıya dayanınca her şey
artık daha bir netleşmiş ve asker adayı genç o dakikalardan sonra Türk
ordusunun şerefli bir üyesi sınıfına dâhil olmuştur artık… Bu genç halaylar
ve davul zurna eşliğinde sevenleri tarafından mutluluk, hüzün ve
gözyaşlarının birbirine karıştığı bir ortamda görev emrinin geldiği memleket
köşesine doğru uğurlanır.
Zaman geçtikçe gencin yüreğindeki memleket
hasreti çığ gibi büyümeye başlar. Memleketinde bıraktığı Annesini, babasını,
ağlarken bıraktığı küçük kardeşini ve varsa sözlüsünü, nişanlısını gözünün
önüne getirir. Kendince bir köşede hasret türküleri söyler, cebindeki
defteri çıkartarak şiirler yazar. Askerliğini bitirip memleketine dönünce
neler yapacağını, babasına nasıl yardım edeceğini, eskiden yerine getirmeyi
hep ihmal ettiği görevlerini noksansız olarak yerine getireceği günlerin
hayalini kurar…
…Ve tezkeresine günler kala bir gece yarısı
görev yaptığı birliğe yönelik aniden gelen kalleşçe bir terörist baskını ile
o güne kadar kurduğu hayallerin hepsini rafa kaldırarak bir silahlı
müsademeye girişir. O an göz gözü görmemekte, mermilerin vızıltısı ve havan
sesleri arasında bir sigara içimi zaman içerisinde kahpe saldırı geri
püskürtülmüş ve ortalığı derin bir sessizlik kaplamıştır…
Bu eşsiz toprakları dün ecdatlarımız kanları
ile sulayarak vatan yapmış ve bizlere miras bırakmışlardı... Bu günde
bizler, gerektiğinde her türlü hayallerimizden vazgeçerek ve bütün gücümüzle
fedakârlıklarda bulunarak gelecek nesillere bırakmamız gereken bir kutsal
hazinedir bu vatan… Bu topraklar zevk, sefa ve kişisel egoların tatmini ile
vakit geçirmeye endeksli bir yaşam tarzı ile korunamaz. Her kesimden her
insanımızın düşünmesiyle, kaygılanmasıyla, üretmesiyle ve elinden gelen her
türlü teşebbüslerde bulunmasıyla ancak kem gözlerden ve kötü niyetlilerden
koruyabiliriz bu vatanı…
Hemen her gün Al bayraklara sarılı olarak
gelen şehit cenazeleri ile bu vatan için Çanakkale de, Dumlupınar’da ve
yurdun her karış toprağında geçmişte aziz canlarını feda eden şehitlerimizin
naaşları aynıdır. Onun içindir ki; asker olmak ve gerektiğinde de şehit
olmak Türk Milleti için bir gurur ve şeref kaynağıdır. Öteki gerçek âlemde
de Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizle komşu olmak ve geride kalan
yakınlarına şefaatçi olabilmektir. Ne mutlu doğuştan asker olan Türk
Milletine.
Bu vatan ve bu millet uğruna şehit olabilmek
için daha milyonlarca doğuştan asker olan Türk milleti sırasının gelmesini
sabırsızlıkla beklemektedir.
Vatan hainliği yolunu seçenler ve onlara arka
çıkanlar boş yere hiç ümitlenmesinler…
TERÖR ÖRGÜTÜNÜ KİMLER
CESARETLENDİRİYOR
23.12.2003
Canım ülkem Türkiye’de, asırlar boyunca şer
odaklarının telaffuz etmeye bile cesaret edemedikleri birçok söylemler
günümüzde günlük yaşamın içinde hemen her yerde duyduğumuz ve okuduğumuz
söylemler haline geldi. Bu noktaya nasıl gelindiği konusuna gelince; yıllar
yılıdır art niyetli oldukları açıkça belli olanlara karşı hükümetlerin sırf
oy hesabıyla esnek davranmalarının sebep olduğunu söylemek yanış olmaz.
Bu durum öylesine ilerledi ki; dün ulusal bir
gazetede kerliferli ve dolar bazında astronomik rakamlarla maaş aldığını
bildiğimiz bir sözde yazar, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile vatanı bölmek
için eline silah alarak dağa çıkmış olan eşkıyaya aynı çağrılarda
bulunuyordu. Ülkede demokratikleşmenin hız kazanması ve genişlemesine bağlı
olarak siyaset arenasında meselelere “karşılıklı olarak silahsız çözümler”
aranmasından, barış yoluyla bölgesel iyileştirmelere ve haklara
ulaşılabileceği anlamında cümleler sarf ediyordu.
Ecdatlarını bu vatan için şehit vermiş olan
Türk milletinin canını acıtacak bu söylemleri hangi cesaretle ve kimlerden
güç alarak köşesinde kusabiliyordu? Bölücü örgütün şehirlerdeki temsilcileri
ve sözcüleri zaten her kesin de bildiği gibi Türk Askerini Kıbrıs’ta,
Türkiye’nin doğu ve güney doğusunda işgalcilikle aleni olarak suçlayabilir
duruma geldi. Fakat, bana göre asıl gayesini ve kimliğini gizleyen bu sözde
gazeteci ve yazarın niçin böylesine bölücü örgüt üyelerine ve
sempatizanlarına şirin görünmek ve dalkavukluk yapmak ihtiyacı duyduğunu
anlamak mümkün değildir.
Bana öyle geliyor ki; bu ve benzeri sözde
kalem erbapları Türkiye’de gerek terör örgütüne gizli yardakçılık yapmak
uğruna, gerekse de şerefli Türk ordusuna duydukları antipati sebebiyle ve
gerekse de AB ve Amerika’nın yerli sözcüleri ve gözcüleri olarak epey bir
süredir daha açık bir şekilde kinlerini kusmaya başladılar.
Toplum olarak da bu ve benzeri
söylemlere çok tepkili olduğumuz söylenemez. Çünkü hükümetlerin bu
konulardaki pasif tutumları ve gevşeklikleri millî ve manevî konularda
yıllar yılı hassas davranan Türk milletine de yansımış olmalı ki; gerekli
tepkileri demokratik hak ve özgürlükler çerçevesinde ifade etmekte de ağır
davranışlar içindeyiz. Hükümetlerin oy hesabıyla suskunluk gösterdikleri
konularda Türk milleti olarak daha duyarlı olmak mecburiyetindeyiz. Zira
hükümetlerin yıllardır sürüp giden AB’ye endeksli politikaları milletimizi
ve güzel ülkemizi geri dönüşü mümkün olmayan bir mecraya doğru
sürüklemektedir. Ülke yöneticilerimizin durup dururken ortaya attıkları bir
takım söylemler, bölücü zihniyetli kesimlerin belki onlarca yıldır
devletimizin yetkililerine söyletemedikleri söylemler olarak tarihe
geçerken, bu söylemler aynı zamanda bölücü örgütünde ekmeğine açıkça yağ
sürmüş ve o tarihten beri iğrenç girişimlerine daha bir hız vermişlerdir.
Ayrıca, zaten fırsat kollayan bir takım sözde yazarçizerlerde ülkemizin
başbakanından aldıkları ilham ve cesaretle daha farklı çıkışlar ve ifadeler
kullanır oldular.
Fakat, hangi hükümet olursa olsun, hangi sözde
yazar ve çizer olursa olsun Türk Milletinin aleyhine gelişecek girişimlerden
ve azami derecede kaçınmaları gerekir. Eli kanlı terör örgütü ile, binlerce
şehitler vermek pahasına ülke bütünlüğü için gecesini gündüzüne katarak
mücadele eden kahraman Türk ordusunu aynı kefeye koymaya çalışmak ne büyük
bir gaf ve talihsizliktir. Bu davranış, “Eceline susamış k….cami duvarına
i….” Sözünü akıllara getiriyor. Bu millet eninde sonunda her şeyin
üstesinden gelebilecek bir güce, tecrübeye ve birikime sahiptir.
Kendilerini bu gün dev aynasında görenler
canlarının istedikleri ifadeleri kullanarak Türk milletinin duygularını ve
hassasiyetlerini rencide edebilirler. Ama unutmasınlar ki; Bu kutsal
toprakların asıl sahipleri olan Aziz Türk Milleti neye ne zaman “dur”
diyeceğini çok iyi bilmektedir…
TÜRK MİLLETİNİN KÖTÜLÜĞÜNE ÇALIŞANLAR
ARTIK BİLİNMELİDİR
22.12.2005
“Özgürlük”, “Demokrasi”,
“Düşünce ve Fikir Hürriyeti”, “İfade Özgürlüğü”, “Eşitlik” vs., vs., vs…
Böylece uzayıp giden talepler… Bu talepler genellikle kimlerin talepleri?
Bunların hemen hepsi her zaman sol düşünceye sahip olanların talepleri
olarak ortaya çıkmaktadır. Peki, tamamen insani olan bu talepleri neden sağ
görüşe sahip fraksiyon hiç dile getirmez? Bunların yukarıda saydığımız
haklara hiç ihtiyaçları yok mu dur?? İnsan olan insanın bu haklara
ihtiyacının olmaması mümkün müdür? Fakat onların suskun kalmalarının asıl
sebebi, kavram kargaşalarından medet ummamalarındandır. Çünkü onlar devleti
kutsal saydıkları için devletin yasalarına muhalif bir görüntü vermek
istemezler. Çünkü onlar kendilerine yasaların tanıdığı haklarla yetinirler.
Çünkü onlar her zaman sükûnetten, asayişten ve insanlara güven telkin
etmekten yanadırlar. Çünkü, inançları gereği kanaat sahibidirler.
Mütedeyyindirler.
Son elli yılımıza bir göz attığımızda
ülkemizde bazı dönemlerde meydana gelen huzursuzlukların, kargaşaların ve
gidişatımızın kesintilere maruz kalmasının müsebbipleri, kim nasıl
değerlendirirse değerlendirsin sözde “eşitlik” ve “kardeşlik” adına
söylemlerle insanlar arasına nifak sokanlardır. Bunların kim ve hangi kesim
olduğunu ise bilmeyen yoktur.
Gerçi bu günlerde, bu sözü ettiğimiz
kesimlerin yıllarca taşeronluklarını yaptıkları ve uğruna ülkemizde yıllarca
süren kardeş kavgalarına sebep oldukları eski Sovyetler Birliğinin
kendiliğinden yıkılarak tarihe karışmasından sonra pek sesleri çıkmıyor.
Çıkması da mümkün değil. Çünkü, savundukları sistem insanlığın fıtratına
aykırı, ve de Türkiye’de sözde elde etmek uğruna dillerinden düşürmedikleri
“Özgürlük”, “Demokrasi”, “Düşünce ve Fikir Hürriyeti”, “İfade Özgürlüğü” ve
“Eşitlik” kavramlarının hiç olmadığı bir sistem olup zaten eninde sonunda
iflas etmek mecburiyetindeydi…
İnsan haklarının temel öğeleri olan yukarıdaki
insani değerlerin, sergiledikleri tavırlarla insanlar arasında psikolojik
travmalara sebep olanlar tarafından istismar edilmesi ve bu konuda vaveyla
kopartılması karşısında hemen kolları sıvayarak yasalar çıkartmaya
kalkanlara, “acil kriz masaları” kurarak yeni düzenlemeler yapma sıtmasına
yakalananlara buradan birkaç sözümüz olacaktır; Muhterem ağalar, beyler!
Devletimizin mevcut yasalarını yok sayarak ve tehditkâr söylemler ileri
sürerek ülkemizin bölünmesine çanak tutanların gönüllerine cila çekmek,
onların nabzına ve bitmez tükenmez aykırı isteklerine yalnızca sözde AB’
üyeliği uğruna taviz üstüne taviz vereceğinize, birazda devletine ve
yasalarına saygısı sebebiyle mensubu bulunduğu Türk- İslam ahlak ve
faziletleri öyle emrettiği için sükûnetini bozmamaya gayret eden, ama birçok
hakları göz göre, göre ihlal edilmekte olan, milliyetçi-mukaddesatçı ve
gerçek vatansever insanların duygularına da tercüman olunuz. İçinde
bulundukları şartlar her ne olursa olsun asla ihaneti düşünmeyen ve
gerektiğinde bütün varlıkları ile bu aziz vatanın bütünlüğü ve selameti için
fedakârlıklarda bulunmaya hazır olan insanların ihtiyaçlarına göre de
düzenlemeler yapmayı aklınızdan çıkartmayınız.
Gerçek hak ve özgürlüklerin her türlüsüne
layık olan vatan evlatları ile, dış odakların baskı ve dayatmalarının yerli
taşeronları olanlar arasındaki büyük farkı artık görmelisiniz. Unutmayınız
ki; beyni ve benliği cennet vatanımızın ve aziz Türk milletinin akamete
uğratılmasına programlanmış olanların devletimizden istekleri hiçbir zaman
bitip tükenmeyen isteklerdir…
TRAJİKOMİK BİR ERDAL İNÖNÜ VE İSA YUSUF ALPTEKİN
GÖRÜŞMESİ
21.12.2005
İçinde bulunduğumuz Aralık ayı Doğu
Türkistan’ın çilekeş lideri İsa Yusuf ALPTEKİN’ i kaybettiğimiz (17 Aralık
1995) bir ay olması hasebiyle, 1950’li yılların başlarından itibaren
karşılaştığı bütün duyarsızlıklara ve ilgisizliklere rağmen bıkmadan,
usanmadan Doğu Türkistan davasını Türkiye’de her kademeden insanlara anlatan
İsa Yusuf ALPTEKİN’ in zaman, zaman Devlet adamı ve siyasetçilerle
görüşmeleri esnasında karşılaştığı trajikomik hadiselerden birini siz
değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
01.12.1991 Türkiye Gazetesi: “İsa Yusuf
ALPTEKİN’ i tanımayanınız yoktur.Geçen hafta da belirttiğimiz gibi, Türkiye
dışındaki son din kardeşlerimiz ile Anayurdumuzun gür sesi olarak; 42 yıldan
beri, gönüllü sürgünde bulunduğu Türkiye’mizde, Doğu Türkistan Türklüğü’nün
uğradığı işgal ve zulmü haykırır durur…
Çiçeği burnunda Başbakan Yardımcımız ve
Dışişleri Bakan Vekilimiz Erdal İnönü’yü tanırsınız… Türkiye Cumhuriyetinin
2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün oğlu, Fizik Profesörü, sabık rektör ve SHP
Genel Başkanı Erdal İnönü’yü…
Kardeş Azerbaycan Cumhuriyeti’ni
tanımamız münasebetiyle, Bakü Milletvekili İtibar Mehmedoğlu’nun, Ankara
Altınel Oteli’nde verdiği şükran kokteylindeyiz…91 yaşındaki “Devlet Adamı”
İsa Yusuf Alptekin, üzerinde Doğu Türkistan’ın milli kıyafeti çapan ve
başında dopbası ile, salona girenlerin dikkatini ilk çeken kişi… Nitekim o
anki “Devlet Adamı Adayı” Erdal İnönü, salona girer girmez, İsa Yusuf Bey’e
yöneliyor… İsa Yusuf Bey’in gözleri zayıf… Hemen karşısındakini takdim
ediyorum. Ayaküstü sohbetimiz şöyle sürüp gidiyor:
“ -Sayın Genel Başkan, İsa Yusuf Alptekin
Bey, Esir Doğu Türkistan Hükümeti’nin Genel Sekreteri, yani Başbakanı’dırlar.”
“-Oooo öylemi?.. Çok memnun oldum… Hoş
geldiniz. Ne zaman geldiniz, oradaki dostlarımız nasıllar?...”
“-Kendileri 42 yıldan beri Türkiye’de
bulunuyorlar efendim.”
“- Ya öylemi!.. Nasılsınız bakalım?”
“-Teşekkür ederim. Ben, rahmetli babanızla da
tanışırdım. 1939’da Çankaya Köşkü’nde, 1952’de de CHP Genel Merkezi’nde,
muhterem babanız tarafından 2 defa kabul edildim. Kendilerine Doğu
Türkistan’ın çilesini anlattım. Çok zeki bir insandı rahmetli babanız…”
“-Yaa öylemi!... Çok sevindim… Döndüğünüzde
dostlara selam söyleyin…”
Ve Erdal Bey, o sırada yanlarına gelip, 30
yıllık dostu İsa Yusuf Bey’le kucaklaşan DYP Lideri Süleyman Demirel’le
birlikte, İsa Yusuf Bey’in yanında foto muhabirlerine poz verdikten sonra,
salonun başka bir köşesine doğru uzaklaşıveriyor…
İsa Yusuf Bey’in yüzünde buruk bir
tebessüm oturuyor o anda… Neden sonra mırıldanıyor:
“- Bu Erdal Bey’in babası İsmet paşa
hakikaten çok zeki ve akıllı adamdı. İşitme özürlü olduğu halde, sadece
işine gelmeyeni duymaz ve anlamazdı. Herhalde bu Erdal Bey, duyduklarını hiç
anlamıyor…”
İsa Yusuf ALPTEKİN Bey ise her şeye rağmen
Türkiye için: “ Bütün Türk dünyasının medarı iftiharı, esir ve mazlum
milletlerin hamisi, Orta Doğunun denge unsuru eziz (Aziz) Türkiye’miz”
şeklinde sitayişlerde bulunuyordu… Türkiye’deki bazı siyasetçi ve devlet
adamlarımızın Doğu Türkistan’ın haklı davasına yaklaşımları ise, yıllar
yılıdır Erdal’ beyin yaklaşımından daha farklı olmamıştır…
“ŞANGHAY
İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ” ABD VE BATI TÜRKİSTAN
20.12.2005
Küresel güçlerin dünya
coğrafyasını paylaşım kavgaları her alanda devam edip gidiyor. ABD’nin,
kendi kalıplarına uygun bir dünya düzeni oluşturma yolunda bir milat olarak
kabul etmiş olduğu “11 Eylül” dönemecinden sonra ABD’nin önce
Afganistan, ardından Irak ve yine müdahale için üzerine kırmızı işaret
koyduğu Suriye ve İran gibi ülkelerin gelecekteki durumları göz önüne
alındığında her ne kadar tek kutuplu bir dünya düzenine doğru gidilmekte
olduğu izlenimi uyansa da, Orta Asya bölgesinde başını Çin ve Rusya’nın
çekmekte olduğu sessiz sedasız bir yeni blok, ABD ve AB’ ülkelerinin
karşısına “Şanghay İşbirliği Örgütü” şemsiyesi altında çıkıyor. Bu
örgüt gelecek yıllarda ABD’nin dünyada tesis ettiğini zannettiği saltanatına
son verecek bir örgüt olma yolundadır.
Söz konusu Birliğin 1996 yılında
ilk kurulduğu günlerde içerisinde Rusya, Çin Kazakistan, Kırgızistan ve
Tacikistan olmak üzere 5 devlet yer alıyordu. Daha sonra bu birliğin
içerisine Özbekistan’da dâhil oldu “Şanghay İşbirliği Örgütü” olarak
kurulan bu oluşumun adına önceleri “Şanghay 5’lisi”, daha sonra da
“Şanghay 6’lısı” denilmeğe başlandı.
Giderek genişleyen ve daha fazla dünya
devletini kendi bünyelerine dâhil etmeye çalışan bu birlik kendince izlediği
istikrarlı politikası sebebiyle bazı dünya devletlerinin sempati ile baktığı
bir oluşum haline geliyor. Hatta Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanını da cezp
etmiş olmalı ki; Rusya ziyareti esnasında Şanghay İşbirliği Örgütü ile
çalışmak istediğini de beyan ederek Putin’i de sevindirmiştir. Son
zamanlarda Hindistan ve Pakistan’ın da bu birliğe dâhil olmak istediği veya
Şanghay İşbirliği örgütünün bu ülkeleri kendi bünyesine davet ettiği ile
ilgili haberlerde alınmaktadır. Eğer bu da gerçekleşecek olursa ABD ve AB
ülkelerinin dünya konjonktürü içerisindeki karizmalarına bir çizik atılmış
olunacaktır.
Zaten Hindistan ve Pakistan’ın söz konusu bu
örgüte girişi ile ilgili haberler dahi Afganistan’a çok stratejik planlarla
müdahale eden Amerika’yı rahatsız etmeye yetti. Bundan sonra öyle görünüyor
ki; Çin’in başını çektiği ve Rusya’nın da büyük çaplı desteği ile yoluna
devam eden bu yeni “blok” ile Amerika her alanda epeyce cebelleşmek
zorunda kalacak.
ABD yönetimi, sözde barış ve demokrasi adına
izlediği işgal ve savaş yanlısı politikası sebebiyle şu anda Amerikan
halkından da büyük çaplı tepki görmektedir. Her gün Irak’tan gelen ABD
askerlerinin tabutları ve uğranılmakta olan maddi zararlar, üstüne üstlük
bazı ABD yetkililerinin “Irakta umulduğu kadar petrol yokmuş”
şeklindeki itirafları ABD halkının Bush yönetimine karşı daha fazla öfke
duymasına sebep olmaktadır. ABD kamuoyunun bu savaş karşıtı tepkilerini
yakından takip eden ve kendileri lehine iyi değerlendiren “Şanghay
İşbirliği Örgütü”, ABD ve AB’ ye karşı daha etkili bir strateji ile
hareket etme yolundadır.
Bu örgüt 2005 yılının Temmuz ayında ABD’nin
Irak ve Afganistan’dan çekilme takvimini belirleyip bir an evvel dünya
kamuoyuna açıklamasını da istemiştir. Ayrıca Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetlerinin bazı ülkelerindeki ABD Askeri üslerinin de kapatılmasını
isteyen bu örgüt bu isteğinde başarılı olmuş ve Şanghay İşbirliği Örgütü
bünyesinde yer alan Özbekistan ve Kırgızistan’daki Amerikan üslerini ülkeden
çıkartmaya muvaffak olmuşlardır. Bu Türk Cumhuriyetlerinin bazılarında
yaşanan iktidar devirme eylemleri konusunda her ne kadar dünya kamuoyu bu
güne kadarki sicili ile değerlendirerek ABD yi suçlasa da, Orta Asya
bölgesinde ABD varlığı Rusya ve Çin’e rağmen o kadarda etkili değildir.
Dolayısıyla Kırgızistan’daki gibi ve onu takip edecek Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetlerindeki hükümet değiştirmeler Rusya ve Çin ‘in belirleyecekleri
tarzda gelişmek durumundadır. Çünkü 1990’ların başında Türkiye’nin
doldurması gereken boşluğu Rusya ve Çin doldurmuştur. Bu sebeple, o bölgede
ABD ve Türkiye yok gibidir…
VEFATININ 10. YILINDA İSA
YUSUF ALPTEKİN
19.12.2005
17 Aralık 1995 tarihi Çin işgali
altındaki Doğu Türkistan’ın çilekeş lideri İsa Yusuf ALPTEKİN’i
kaybettiğimiz tarih olup, 2005 yılı Aralık ayının 17’si Doğu Türkistan
camiasının acı kaybının 10. yıl dönümüdür.
Milletleri millet yapan, geçmişte
o milletin ulvi değerlerine sahip çıkan, mücadele eden ve bu yolda
hayatlarını kaybetmiş olan cevval ve yiğit evlatlarının oluşturdukları
mücadele tarihi ve onların bıraktıkları hatıralarıdır. İsa Yusuf APTEKİN,
Doğu Türkistanlıların dünya durdukça gurur duyacakları bir lider ve Doğu
Türkistan mücahididir. Milli liderler içinde bulundukları dönemin şartları
içerisinde değerlendirilmelidirler. Dünyada hiçbir lider yoktur ki; halkının
bir bölümü tarafından zaman içerisinde eleştirilmesin. Bu durum, insanlar
arasındaki fikir ve düşünce farklılıklarının vazgeçilmez bir olgu olduğunun
işaretidir.
İsa Yusuf ALPTEKİN’ de gün olmuş birileri
tarafından eleştirilmiştir. Fakat bu eleştirileriler enine boyuna
incelendiğinde görülecektir ki, ALPTEKİN’ bey 1949 yılında ülkesinin
Komünist Çin işgaline uğramasının ardından ülkesinden ayrılmak
mecburiyetinde kalışını takip eden yıllardan itibaren vefatına kadar
geçirdiği dönem içerisinde pek fazla eleştiriye maruz kalmamıştır. Zaman,
zaman ortaya çıkan eleştiriler ise, İsa Yusuf ALPTEKİN’ i yıpratabilecek ya
da gidişatının önüne engel olabilecek türden olmayıp, bazı kesimlerin
kıskançlık duygularının, Tayvan ve komünist Çin devleti mahreçli karalama
kampanyalarının bir tezahürüydü.
ALPTEKİN Bey, ülkesi dışında geçirdiği yaşamı
boyunca Doğu Türkistan’ın özgürlük ve bağımsızlığı uğrunda son derece kıt
imkanlar içerisinde ve birinci derecede güvendiği kişiler tarafından da
yalnız bırakılmasına aldırmaksızın doğru bildiği Doğu Türkistan’ın
bağımsızlığı yolunda insan üstü bir gayretle çalışmalarını sürdürmüştür…
Kimi zaman Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Başbakanı, bakanı ve
Milletvekilleri ile görüşerek milletinin dertlerini dile getirmiş.Kimi zaman
bir Üniversite Kampus’ ü içerisinde vefakar ve kadirşinas öğretim üyesi
dostlarının oluşturdukları ortamlarda Üniversite gençliğine Doğu Türkistan
ve Türk dünyası konusunda bilgiler vererek ikaz ve uyarılarda bulunmuş, kimi
zaman da bir lokal, sinema ve konferans salonundan Türk milletine
hitabetmiş, Kimi zamanlarda da yurt dışında onlarca ülkeyi dolaşarak o ülke
yetkililerine de Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu vahim durumu
anlatmıştır…
Günümüzde Çin işgali altında bağımsızlık
mücadelesi veren bir Doğu Türkistan’ı tanıyanlar, 1950’li yılların başından
itibaren İsa Yusuf ALPTEKİN’ ve birkaç mücadele arkadaşını tanıma fırsatını
yakalayanlar ve onların yetiştirdikleri insanlardır. Türkiye kamuoyu ancak
1950’lerin başından itibaren İsa Yusuf ALPTEKİN ve merhum Mehmet Emin BUĞRA’
beylerin anlatımları ve mücadeleleri sayesinde Doğu Türkistan’ı
tanımışlardır. Bundan başka kendi kişisel ilgi alanları içerisinde Türk
dünyası ile ilgilenenlerin dışında bir başka Doğu Türkistanlı Doğu Türkistan
davasını Türkiye’de anlatmamıştır.
O halde Doğu Türkistan’ın geçmiş yakın tarihi
içerisinde kendilerince yorumlar yaparak İsa Yusuf ALPTEKİN’ i eleştirenler,
Doğu Türkistan’dan ayrılmak istemeyip, yeni nesil gençlere komünist Çin
rejimi altında da olsa milli ve manevi telkinler vererek yazı, şiir, kitap
ve yaşayış biçimleriyle yönlendirmelerde bulunarak hayatlarını noktalayan, “Uygurlar” kitabının yazarı Turgun ALMAS’ı, “İz” şiiri
ve kitabının yazarı Abdurrahim ÖTKÜR gibi daha nice vatan evlatlarını
da “Çin işgal rejimi altında şöyle veya böyle davrandı” diyerek
eleştirmeleri gerekir ki; bu çok büyük bir haksızlık olur…
Tekrar etmek gerekirse, Bütün dava adamları
içinde bulundukları dönemin şartları içerisinde değerlendirilmelidirler…
Sen rahat ve müsterih uyu büyük dava adamı
İsa Yusuf ALPTEKİN!
DOĞU TÜRKİSTAN
TEŞKİLATLARINI KİMLER FELÇ EDİYOR
17.12.2005
Büyük dava adamı, İslâm âlimi, tarihçi, şair ve mücahit merhum Mehmet Emin
Buğra beyin kendisinin de içinde bulunduğu muhaceretteki Doğu Türkistanlılar
için söylediği bir söz vardı. “Vatan için vatan’dan ayrıldık.” Mehmet
Emin Buğra Bey, İsa Yusuf Alptekin ve bir elin parmaklarını geçmeyen
sayıdaki yakın arkadaşları bu sözün gerçek anlamda bilincinde olarak
gereğini yerine getirmek uğruna bütün ömürlerini Doğu Türkistan’ın özgürlük
mücadelesi yolunda harcadılar ve bu fani dünyadan ayrılıp gittiler…
Batı Türkistan Türk Cumhuriyetinde yerleşik olan Doğu Türkistanlıları da
hesap ettiğimizde yaklaşık olarak dış ülkelerde yaşayan Doğu
Türkistanlıların sayısının 2 milyon civarında olduğunu tahmin ediyoruz. Doğu
Türkistanlıların büyük bir bölümünün hayatlarını idame ettirebilme uğruna
milli mücadele saflarının dışında kaldıklarını varsaydığımızda diğerleri
nerelerdeler? Neden sesleri çıkmıyor, neden vatan için vatandan ayrılmış
olduklarının bilincinde değiller? Eğer bilincindeyseler bugünkü üzerlerine
ölü toprağı saçılmışlık neyin nesidir? Bulundukları dünya ülkelerinde başka
milletler gibi çokta dağınık bir biçimde yaşamıyorlar ve ellerine geçen
yasal fırsatları çok yerinde ve zamanında değerlendirerek sivil
örgütlenmeler altında bir araya gelebiliyorlar.
Teşkilatçılık zaten Türk milletinin karakterinde var olan bir haslet
olduğundan Doğu Türkistan halkında da bu teşkilatçılık ve koordineli yaşama
prensibi fazlasıyla vardır.Elde edilen bilgilere göre dünyanın dört bir
yanında kurulan Doğu Türkistan teşkilatlarının sayısı 50’nin üzerindedir.
Bu teşkilatların bazıları kendi imkanları ölçüsünde faaliyet içindeler ise
de, söz konusu sivil örgütler bünyesindeki Doğu Türkistanlıların samimi
gayretlerinin Doğu Türkistan gibi bir ülkenin istiklal mücadelesi yolunda
biraz cılız kaldığını söylemek gerekir.
Çünkü; Doğu
Türkistan dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip, en gaddar, en şoven ve en
asimilasyoncu bir milleti olan Çinlilerin işgali altındadır ve bu yüzden çok
daha fazla çalışmak, gayret etmek gerektiği inancındayım. İçinde
bulunduğumuz dönemde mevcut Doğu Türkistan teşkilatlarının hemen, hemen
tamamına yakını neredeyse pasifize olmuş durumdadır. Kendi bünyelerinde
yaptıkları bir iki içe dönük toplantıların ve zaman, zaman çeşitli ülkelerde
yapılan protesto eylemlerinin de oldukça lokal kaldığı görülmektedir.
Çeşitli dünya ülkelerinde kurulmasına izin verilen Doğu Türkistan
teşkilatlarına, sanki o ülkelerde yaşayan Doğu Türkistanlıları belirli
merkezlerden kontrol altında tutmak maksadıyla izin verildiği izlenimi de
ortaya çıkmaktadır. Bu konu da yanılıyor da olabilirim. Fakat mevcut
gidişatın başka türlü izahı da mümkün görünmüyor. Ama durum her ne olursa
olsun Doğu Türkistan hala işgal altındadır ve bu suskunluk ve pasifliğin
sebepleri mutlaka sorgulanmalıdır. Eğer bu teşkilatlara istenmeyen ve
bilinmeyen bir takım müdahaleler söz konusu ise, Doğu Türkistan
teşkilatlarının işgalci Çin yöneticilerine karşı olan mücadelelerine daha
şimdiden 5-0 yenik başladıklarını kabul etmeleri gerekir. Eğer böyle bir
durum söz konusu değil ise, o zaman da dünyadaki Doğu Türkistan ile ilgili
teşkilatların yöneticilerinin kendi yapısal durumlarını bir daha ve
ciddiyetle gözden geçirmeleri ertelenemez bir zaruret haline gelmiş
demektir.
Yaşam
kavgası içerisinde kaybolmaya ve Doğu Türkistan davasını ertelemeye ve
bugünkü suskunluğu korumaya kalkanların Vatan için vatandan ayrılmış
olduklarına inanmak mümkün değildir. Onların bulundukları teşkilatlar felç
etmeye hakları yoktur…
BİR ÖĞRETMEN DOĞU
TÜRKİSTAN VE MİLLİ EĞİTİMİMİZ
16.12.2005
Dün bir öğretmenle sohbetimiz esnasında Türk dünyasından söz açıldı ve bu
öğretmen arkadaş sözünün bir yerinde, “Yıllarca esir Türkler davasına
hizmet ettik, onların Türkiye’deki sesleri olduk, çok şükür mücadelemiz boşa
gitmedi ve bu gün çok şükür ki dünyada esaret altında bir Türk ülkesi de
kalmadı bundan dolayı çok sevinçliyim” demesin mi? Başımdan aşağı adeta
kaynar sular döküldü. Bunu söyleyen her hangi bir insan olsa fazla
üzülmeyeceğim. Fakat, bu insan bir öğretmendi…!
Kendisine kaç yıllık öğretmen olduğunu sordum, 13 yıldır öğretmenlik
yaptığını söyledi. Bu güne kadar Doğu Türkistan ile ilgili her hangi bir
sohbette bulunup bulunmadığı, her hangi bir kaynak okuyup okumadığını
sordum. Birkaç konferans ve seminerde bulunduğunu söyledi. Buna rağmen her
nasılsa Doğu Türkistan’ın da artık bağımsız olduğunu söylemesi kafamı iyice
karıştırdı. Üstelikte Türk dünyası meseleleri ile gençlik yıllarından beri
ilgilenen birisi olması daha da düşündürücüydü. Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetleri ile ilgili bazı sorular sordum bu Türk devletlerinin yalnızca
isimlerinin ötesinde bir bilgiye de sahip olmadığını gördüm…
Türk
dünyasının medarı iftiharı, mazlum milletlerin istinatgâhı ve umut kaynağı
olan Türkiye’mizde bu gün dahi Doğu Türkistan’ı bilmeyen, tanımayan ve Batı
Türkistan’ın (Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan,
Azerbaycan) 1990’ların başında eski Sovyetler Birliğinin Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ilk defa Rusya’da Glastnost ve Perestroika söylemlerini
dile getirmesinin ardından bağımsız birer Türk devleti olarak dünya
konjonktürü içerisindeki yerini almasının ardından Çin işgali altındaki Doğu
Türkistan’ın da bağımsız olduğu kanaatine varan aydınların (!) olması
oldukça kaygı vericiydi.
Normal yaşamını sürdüren vatandaşlarımıza bir diyeceğimiz olamaz. Çünkü
onların insanları ilmi sahada eğitme gibi bir sorumlulukları yoktur. Fakat
Türkiye’de öğrenci yetiştirmekle görevli bir öğretmenin Türk dünyasının Ata
yurdu olan Doğu Türkistan’ın bu günkü durumu hakkında bilgisinin olmamasına
oldukça üzüldüm ve Türkiye’deki yeni nesillerin eğitim ve öğretimi adına
kaygılandım.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Öğretmenler yeni nesiller sizin eseriniz
olacaktır” sözünü bizim bazı öğretmenlerimizin neden doğru
algılayamadıklarını, kendilerine aileleri tarafından şekil verilmeye hazır
bir hamur gibi teslim edilen öğrencilerine neleri öğretmeleri gerektiği
konusunda bir hedef belirlemediklerini anlamak mümkün değil. Aslında
yukarıda sözünü ettiğim bu öğretmen arkadaşın da fazlaca bir kusurunun
olmadığı kanaatindeyim. Asıl yapılması gereken böyle öğretmenleri yetiştiren
eğitim ve öğretim sisteminin sorgulanmasıdır.
Bu
durum aynı zamanda Türkiye’de eğitim ve öğretimin giderek milli olmaktan
uzaklaşmakta olduğunun açık bir göstergesidir. Günümüz milli eğitim
müfredatında genellikle Türk milletinin geçmiş tarihini, “AB ne der”
kaygısı taşımaksızın doğru-dürüst ve hakkıyla öğretmek yerine, varsa yoksa
neredeyse güzel Türkçemizin yerine ikame etmeye çalışılan yabancı dil
ağırlıklı bir eğitim, Yunan mitolojisinin Anatomisi vs. gibi Atatürk’ün
“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendisinde
kuvvet bulacaktır.” sözünün tersine Türk çocuklarına ecdadını tedrici
olarak unutturacak bir eğitim ve öğretim yolu takip edilmektedir.
Fakat, her şeye rağmen bu ülkede idealist ve geçmiş tarihi ile gurur duyan,
okuyan, araştıran, öğrenen ve ecdadımızı çocuklarımıza öğreten, Türkiye,
Doğu Türkistan ve bütün Türk dünyası hakkında bilgi sahibi olan nice
öğretmenlerimizin de olduğunu biliyor, onların varlığı ile umutlanıyor ve
gururlanıyoruz.
DEVLET YÖNETİMİNDE
MİLLETİN DENETİMİNE İHTİYAÇ
VARDIR
15.12.2005
Bir ülkenin kalkınmasında, istikrarının devam
etmesinde, halkının güven ve barış içinde yaşamasında ve en önemlisi
bağımsızlığının korunmasında o ülkede yaşayan halkın devleti idare eden
zevata her yönden samimiyetle destek vermesi ve devlet ricaline güvenmesi
şarttır.
Devleti ve halkı idare etme görevini
üstlenenlerin de, halkın her türlü duygu ve düşüncelerine tercüman olması,
beklentilerine ve ihtiyaçlarına mümkün olan en üst seviyede acilen cevap
vermesi savsaklanamaz bir mecburiyettir. Mütekabiliyet esasına göre bir
gidişat sergilenmesi durumunda ise, o ülkede her hangi bir meselenin
çıkması, aşılamaz engellerle karşılaşılması mümkün değildir.
Bunlar, dünyanın bütün ülkeleri ve halkları
için geçerli vazgeçilmezlerdir. Bizim asıl üzerinde duracağımız ülke ise
elbetteki Türkiye olacaktır. Onlarca yıldır demokratikleşme yolunda bitmez
tükenmez ilaveler yapmaya devam edilen bir ülke olmamız sebebiyle her alanda
çözülmeyi bekleyen problemler bulunmaktadır. Adını vermekle
bitiremeyeceğimiz bu problemlerin tamamının çözümünün tek kaynağı ise,
hükümetlerin milletle tam anlamı ile bütünleşmesi, dayanışması ve karşılıklı
güvenin tesis edilmesidir. Yıllar yılı işte bu unsurlar istenilen seviyede
tesis edilemediği içindir ki; birçok konularda keşmekeşlik devam edip
gidiyor.
Adeta bir siyasî partiler cenneti olan
Türkiye’de yağmur sonrası çıkan mantarlar misali sık, sık yeni siyasî
partiler kurulmakta ve böylece insanlar arasında da fikir ayrılıkları başını
alıp gitmektedir. Aslına bakılırsa buna fikir ayrılığı demek pek doğru
olmaz. Zira birbirleri ile çok yakın düşünce benzerlikleri bulunan siyasî
parti mensupları yalnızca parti amblemlerinin ayrı olması sebebiyle bir
birleriyle zıtlaşmaktadırlar. Zaten Türkiye’de partili olmak biraz
abartılmış durumdadır. Oysaki siyasî partiler aynı ülke için var olduklarına
göre elbetteki demokrasi ile idare edilen ülkelerde bir zenginliktir. Fakat,
futbol fanatikleri gibi partili olmak ülkemize faydadan çok zarar
vermektedir. Bu sebeple siyasî parti kurucularına düşen ise, üye yapacakları
insanları üye yaptıktan sonra partinin siyasî görüşleri doğrultusunda bir
eğitimden geçirmeleridir.
Bilinçsiz kalabalıklar arasında zaman
içerisinde adeta bir kör dövüşü başını alıp gitmekte, bundan hem partiler,
hem partililer ve hem de ülke zarar görmektedir.
Hükümetlerin başta gelen vazifelerinden
bazıları da, milletin millî dinamizminin canlı kalmasına çalışmak,
katılımcılığa teşvik etmek ve millete aksiyon kazandırmaktır. Bunları
sağlayabilmek için de öncelikle milletin ekonomik seviyesinin yükseltilmesi
gerekir. Ekonomik yönden kendine yeter durumda olmayan, işsizlik girdabında
kıvranan bir insandan elbette ki; katılımcılık beklemek akıl dışıdır. Ülke
yönetiminde halkın oto kontrol sistemini saf dışı bırakmak ancak totaliter
rejimlerde rastlanacak bir durumdur. Milletin denetiminin olmaması durumunda
hükümetler her yaptıklarının doğru olduğu zannına kapılırlar. Ülkede
demokrasiden söz edilecekse, halkı bir şekilde susmaya zorlamaktan, düşünce
özgürlüğünün önüne engeller ve yasaklar koymaktan söz edilemez. Bilim,
teknoloji ve iktisadi alanda okuyan, çalışan, üreten, ülkedeki yanlış ve
doğrulara karşı duyarlı olan bir halkın hem kendisine, hem de devletine ve
milletine yararlı olacağından hiç şüphe yoktur. O halde hükümete düşen, AB
dayatmalarına kapılarak yok yerden “sorun” üretmek ve yangına benzinle
müdahalede bulunmak yerine Türk milletinin temel değerlerine ve
hissiyatlarına uygun bir rotada ilerleyişini sürdürmektir.
PÖRSÜMÜŞLÜĞÜN ADI HOŞGÖRÜ
OLMAMALIDIR (2)
14.12.2005
Müslüman Türk milletinin fıtratında hoşgörü,
oldukça geniş yer tutan bir kavramdır. Atalarımız tarih boyunca sahip
oldukları engin hoşgörü anlayışları ile fethettikleri topraklardaki
insanların gönüllerini de fethetmişlerdir. Bu sebepledir ki; günümüzde
Osmanlı devletinin adalet ve hoşgörüsünün özlemini duyan devletler vardır.
Fakat, günümüz politikacılarının ve devlet
yetkililerinin bir kısmı Türk milletinde var olan hoşgörü geleneğini ve
anlayışını öylesine abartmışlar ve saptırmışlardır ki; Türkiye Cumhuriyeti
devletinin bütünlüğüne ve güvenliğine zarar verebilecek tavırlar
sergileyenlere bile sözde hoşgörü adına lakayt bir tutum
sergileyebilmektedirler. Suçları bağımsız Türk mahkemeleri tarafından sabit
görülerek ceza alan nice suçlular siyasî şov uğruna serbest bırakılarak
cemiyet içerisine salıverildiler. Cinayet, gasp, tecavüz, hırsızlık, kapkaç
ve hatta bir takım bölücü faaliyetten hüküm giyenler bile salıverildiler…
Bunun adı hoşgörü değildir. Bu davranışın adı olsa, olsa dolaylı olarak
cinayete ve suç işlenmesine çanak tutmaktır. Çünkü, işlenen suç ve
cinayetlerin bir çoğunu yine cezaevlerinden salıverilen eski hükümlüler
işlemektedir.
Hiçbir rehabilitasyon uygulamasından
geçirilmeden, ıslah ve eğitim çalışması yapılmadan toplum içerisine
bırakılan on binlerce suç işlemeye eğimli kişiler toplum psikolojisini de
bozabilmektedir. Bu salıverilen suç makineleri arasından tekrar suç
işleyenler tarafından mağduriyete uğratılan insanların haklarını hangi
siyasetçi koruyabilecektir?
Ülkemiz içerisinde sözde “hoşgörü iklimi”nden
söz edenler milletimize hoşgörüyü de yanlış empoze etmektedirler. Gerçek
hoşgörü İslâm’daki hoşgörüdür ve bu hoşgörü Türk milletinde fazlasıyla
vardır. Onun dışında bir hoşgörü türüne(!) davet edenler dış güçlerin yerli
taşeronları olup Türk milletinin millî dinamizmini ve millî şuurunu
körleştirmek, pörsütmek isteyenlerdir.
Türk dış politikasında da dünyada en fazla
hoşgörüye(!) sahip bir politika izleyen devletin yine Türkiye olduğu açıkça
görülmektedir.
2000’li yılların başında Türkiye’ye yılda bir
milyon turist gönderecekleri şeklinde yalan vaade bulunarak Varyag (şu anda
bu gemi Çinlilerce Uçak gemisi yapılmaktadır.) adlı hayalet gemiyi
boğazlarımızı tehlikeye atmak pahasına geçirmeyi başaran Çinliler o günden
bu güne Türkiye’ye yoksulluktan adeta nefesleri kokmuş binlerce Çinli
yerleşimciden başka bir şey göndermediler.
8-15 Kasım 2005 tarihlerinde Çin’e Çin Kültür
Bakanı Sun Jiazheng’in davetlisi olarak bir ziyaret gerçekleştiren Türkiye
Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Attila Koç, Çin Uluslararası Radyosuna
verdiği demeçte kendisine Çin’in Türkiye’ye göndermeyi taahhüt ettiği bir
milyon turist konusu ile ilgili bir soruya şöyle demektedir; “Tabii biz
turizmi sadece bize gelen değil, bizim gönderdiğimiz turistler açısından da
dikkate aldığımızda, biz Çin’i Türkiye’ye gelen Çinlilerden daha fazla
ziyaret ediyoruz. Nüfus farkını da dikkate aldığımız zaman aradaki farkın
yüksekliğini görebiliriz…” Bakanın bu ifadeleri üzerine muhterem bakanımıza
sormak gerekir, 2002 yılında Çin in vermiş olduğu turist gönderme sözlerini
sizde mi Demirel’in bir siyasî varisi gibi “dün dündür, bu gün bu gündür”
sözleri ile karşılıyorsunuz? Bu kadar hoşgörüye (!) de pes doğrusu…
1983’lerde bölücü örgütün eylemleri
başladığında “Üç beş Çapulcu” ciddiyetsizliği, lakaytlığı ve pörsümüşlüğü
Türkiye’yi bölme senaryosu denemelerinin yapıldığı bir ülke haline
getirmiştir.
Unutulmamalıdır ki; Türk Milleri
Pörsümüşlüklerden, taviz karlıklardan ve bunların adına da “hoşgörü”
denilmesinden bıkmış usanmıştır…
PÖRSÜMÜŞLÜĞÜN ADI
HOŞGÖRÜ OLMAMALIDIR (1)
13.12.2005
İnsan hayatında şahsiyetli olmanın ehemmiyeti
çok büyüktür. Bu ifadeyi devlet hayatına da teşmil etmek mümkündür. İyi
şahsiyet sahibi bir insan fazla bir çaba sarf etmeden de normal günlük
yaşamı içerisindeki prensipleri ile de toplum içerisinde saygın bir yere
sahip olabilir. Yapmacık tavırlarla iyi ve şahsiyetli görünmeye çalışanların
da foyası çok kısa zamanda ortaya çıkar.
Devleti idare edenler de insanlar olduğuna
göre, yöneticilerin genel karakterlerinin de devletin işleyiş tarzına
yansıması kaçınılmazdır. Bunun birçok misallerini geçirdiğimiz yıllarda
yaşadığımız hükümetler döneminde görmüşüzdür.
Her ne kadar bir tekrar sayılsa da Türkiye’de
yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti devleti vatandaşı olan Doğu Türkistan
kökenliler olarak geçmiş hükümetler döneminde birçok hükümet yetkililerinden
bir takım taleplerimiz oldu. Bu taleplerin başında Çin işgali altında
bulunan Doğu Türkistan’ın haklı mücadelesine destek vermelerini ve en
azından teşekkül ettirilecek sivil örgütlenmeler konusunda ve bu örgütlerin
yaşatılmasında yardımcı olmaları istenmiştir. Fakat ne yazık ki; seçim
sonrası iktidara geldiklerinde ya da iktidar ortağı olduklarında verdikleri
sözleri hiç hatırlamadıklarına şahit olduk.
Gün geldi devran döndü Doğu Türkistan davasına
samimiyetle gönül verenlerin destek ve himayelerinde mevcut yasalar
çerçevesinde kendi mecrasında yürütülmeye çalışılır oldu. Fakat her nasılsa
1998 yılında Mesut Yılmaz hükümeti döneminde Başbakanlık tarafından
yayınlanan bir gizli genelge ile Doğu Türkistan davası çok ağır bir darbe
yedi…
Türk Milletinin Ata yurdu olan Doğu
Türkistan’ın konu edildiği toplantılara hiçbir hükümet üyesi kişinin
katılmaması ve mesaj dahi göndermemesi gibi bir dayatma ortaya konuldu.
Bu kararı kimileri çok ciddiye almasa da, kimi
kişilik zafiyeti içindeki insanların Doğu Türkistan davasına soğuk bakmasına
yol açabildi… Bizleri en çok müteessir eden husus ise, Türkiye
hükümetlerinin, atalarımızın bizleri dikkatli olmamız konusunda defalarca
uyardıkları Çinlilere karşı gösterdikleri müsamahayı bizlere göstermeyerek
yasalar çerçevesinde faaliyet gösteren sivil örgütlerimizin faaliyet
alanlarının daraltılmasına yönelik kararlar almalarıydı.
Elbetteki bu durum biz Doğu Türkistanlılar
için dünyanın ve davanın sonu değildi. Olamazdı da… Çünkü Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasında Doğu Türkistan’ın adının anılmasına yönelik bir
yasak yoktu. Demokratik haklarını kullanan Doğu Türkistanlılar yasal sivil
örgütlenmelerle seslerini duyurmaya, Doğu Türkistan’daki Çin mezalimini
Türkiye ve dünya kamuoyuna anlatmaya devam edeceklerdi.
Türkiye ve Türk düşmanlarının Türkiye’de
dallanıp budaklanmasına, dolaylı yollarla sınırsız ve haksız istekler elde
etmeye çalışmalarına sözde hoş görü adına pörsümüşlük sergileyen bazı
bürokrat ve siyasilerin Doğu Türkistan’ın haklı mücadelesine neden hoşgörü
gösteremediklerini anlamak oldukça zor…
ÇİN İLE MÜNASEBET KURULURKEN
UNUTULMAMASI GEREKENLER
09.12.2005
Türkiye-Çin arasındaki ikili münasebetlerin
başlangıcı 1980 yılının başlarına dayanıyor. Türkiye, 1970’li yıllarda
geçirdiği olumsuz dönemleri hesaba katmaz isek Cumhuriyetin ilanından
itibaren gerek siyasi, gerek, ekonomik ve gerekse de insan hakları
bağlamında bölgesindeki birçok ülkelere örnek olabilecek ve birçok
devletlerinde bazen kıskandığı, bazen de gıpta ettiği ülkelerden biridir.
Çin ise, 1949 yılından Mao’nun ölümüne kadar
geçen süre içerisinde birçok araştırmacının mutabık kaldığı şekilde
milyonlarca insanı, dünya kamuoyunun tepki gösterebileceğini bile hiçe
sayarak ölüme gönderen komünist bir devlettir. Bu gün bile işgali altında
bulunan Tibet, İç Moğolistan ve Doğu Türkistan’da gizli ve aleni soykırımlar
yapan, kültürel ve dini alanda şiddetli baskılar uygulayan, iktisadi yönden
ise, devleti zenginleştirme adı altında Çin Komünist Partisinin önde
gelenlerini zengin eden fakat halkı fakirlik ve yoksulluğa mahkûm eden, bunu
da kendi Çin halkı da dâhil olmak üzere bir yaşam standardı olarak halka
dayatan ve kabule mecbur bırakan bir sisteme sahiptir.
Komünist Çin, yıllık % 7-8 büyüme hızını,
yalnızca 70 milyon Çin Komünist Partisi üyesinin iktisadi yükselişini baz
alarak dünya kamu oyuna pompalamaktadır. Bir doktor maaşının 20 ABD doları
olduğu, bir işçinin günde 16 saat çalışmasına karşılık aylık 10 dolara zor
ulaştığı bir ülkede kalkınmışlıktan ve sosyal adaletten söz edebilen varsa
beri gelsin…
Üstelik Çin’de işçilerin Türkiye’deki gibi
toplu eylemler yapabilmesi de mümkün değildir. Demokrasi talebi ile gösteri
yapan Üniversite öğrencilerinin 1989 da Tiananmen meydanında tank paletleri
altında nasıl vahşice ezildikleri hala hafızalardan silinmedi. Türkiye’den
Çin’i ziyarete giden bakanlarımızın, milletvekillerimizin ve artık Çin’de
çürük ve sözde ucuz mal üreterek Türkiye ve dünya piyasalarına sürmeyi
düşünen kalburüstü(!) iş adamlarımızın Çinli mihmandarları tarafından
gezdirildikleri, yedirilip içirildikleri beş yıldızlı otellerin,
misafirhanelerin ve büyük Pekin caddelerinin arka sokaklarında istisnasız
her türlü canlıyı ve hatta bazen de kaçırdıkları çocukları dahi yiterek
sürdürülen yaşamları görebilmeleri mümkün değil.
Bir yıllık istatistik yapıldığında dünyada en
çok idam uygulayan (yılda 0rtalama 1000 kişi) devletin Çin olduğunu ise
bizim siyasetçilerimizin bilmemesi mümkün değil. Canlı yayında enselerine
kurşun sıkılarak idam edilen mahkûmların cesetleri henüz soğumadan orada
hazır bekletilen görevlilerce alınarak çeşitli dünya ülkelerine
pazarlanmakta olduğunu kaç kişi biliyor?
Devletler insana hizmet ve insanlığın huzur ve
refahını merkez kabul eden bir anlayışla idare edilmiyor ise, böyle bir
devlete devlet denilebilir mi? Çağ dışı komünist sistemle idare edilen ve
insan haklarını alabildiğine ihlal eden Çin ile hangi alanda olursa olsun
münasebet kurulurken dikkatli, hak ve özgürlükleri temel alan bir prensiple
hareket edilmelidir.
Sergi, kokteyl ve Spor karşılaşmalarında boy
gösterenlerin Çin’i biz Doğu Türkistanlıların tanıdığı şekilde tanımaları
elbette mümkün değil. Dünya insan hakları örgütlerince defalarca sabıkalı
ilan edilen Çin ile kurulacak münasebetlerde doğu Türkistan, Tibet, İç
Moğolistan ve Çinli demokrasi yanlıları ile birebir görüşmeler yapmadan
Komünist Çin hakkında yorum yaparak ahkâm kesmek insan haklarına saygılı
olmakla ve hakkaniyetle asla bağdaşmaz.
ÇİN’İN ENTRİKACILIK
FAALİYETLERİ HIZ KAZANDI (1)
06.12.2005
İşgalci Çin devleti 1980’li yılların başından
itibaren sözde “Serbest piyasa ekonomisi sistemine geçme” ve “Batıya
açılma” sloganları altında öncelikle işgali altında bulunan ve batıya açılma
yolu üzerinde bulunan Doğu Türkistan’ı pürüzsüz olarak kendi bünyesine katma
faaliyetlerine hız verdi. Mao’nun ölümüne kadar ki geçen süreyi dışa kapalı
olma yüzünden kayıp yıllar olarak değerlendiren Deng Şiao Ping ve hempaları
son derece acımasız ve insanlık dışı uygulamalarla Doğu Türkistan toprakları
üzerine yüklendiler.
O dönemde Çin’den bir milyonu aşkın Çinli
asker getirilerek Doğu Türkistan’ın en hassas bölgelerine yerleştirildi.
1990 yılının başlarından itibaren bağımsızlıklarını kazanan ve Doğu
Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan ile sözde sınır
güvenliği anlaşmaları başta olmak üzere çeşitli anlaşmalar yaparak Batı
Türkistan taraflarından Doğu Türkistan’a sızması ihtimali olan bağımsızlık
rüzgârının önünü kesmek için panik içinde çok büyük bir çaba harcadılar.
Ayrıca, 1995 yılının Mart aylarında komünist
Çin devleti yetkililerince, dış ülkelerde faaliyet yürütmekte olan Doğu
Türkistan Bağımsızlık yanlılarının faaliyetlerini durdurmak ve onlara engel
olmak için 450 milyon dolarlık bir meblağın ayrılmış olduğu ve bu hususta
gerekirse sınırsız harcama yapılması gerektiğinin deklare edildiği haberleri
alınmıştı.
Çin devletinin dış ülkelerdeki sadık köleleri
olan bir takım mankurtlar hemen kolları sıvadılar ve efendilerine hizmet
etmede birbirleri ile yarış içinde işe giriştiler. Söz konusu melanetlerine
Kazakistan ve Kırgızistan ile başladılar. Bu bölgelerde yaptıkları birkaç
parça yatırım ile çiçeği burnunda liderleri kafakola almayı başardılar.
Çünkü oralarda o günlerde mevcut otorite boşluğu içerisinde para için her
şeyi yapabilecek mizaçta çokça insan müsveddesi bulabilmek mümkündü. Bu
yüzden bu Türk bölgelerinde çok uzun zamandan beri yerleşik bulunan onlarca
kahraman Doğu Türkistan evlatları faili meçhul cinayetlere kurban gittiler.
Kazakistan ve Kırgızistan’a Çin zulmü yüzünden sığınan bazı gençler de Kazak
ve Kırgız hükümetlerince Çin cellâtlarına teslim edildiler, ya da çok ağır
hapis cezalarına çarptırıldılar. Çin ajanları ellerini kollarını sallaya,
sallaya o bölgelerde cirit attılar. 2005 yılına gelindiğinde ise, Çinli’ler
kazandıkları zaferin(!) tadını ne yazık ki; Batı Türkistan Türk
Cumhuriyetlerinin liderleri ile “Şanghay İşbirliği Örgütü” levhasının
altında kadeh tokuşturarak kutlamaya başladılar. Bu günlerde alınan
haberlere bakıldığında ise Kazakistan ve Kırgızistan’da yerleşik Doğu
Türkistan kökenliler son derece zor günler yaşamaktadırlar. Çünkü Batı
Türkistan Türk Cumhuriyetlerinde siyasî ve ekonomik yönden her geçen gün güç
kazanmakta olan Çinli’ler buralarda kendileri için tehlikeli gördükleri Doğu
Türkistanlıları türlü yollarla bertaraf edebilmektedirler.
Ne kadar esef verici bir gerçektir ki; Çin
ajanlarının kuvvetli bir kolu da yılların tecrübelisi ve bütün dünyaya
kendisini ispat etmiş olan Türkiye’mizde faaliyet içindedirler. Bu hususta
Türkiye’de faili meçhul bir cinayet sonucu hayatını kaybeden değerli bir
araştırmacı ve bilim adamı olan rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun Çin’in
Türkiye’deki faaliyet alanları üzerine kaleme almış olduğu araştırma
yazıları dikkatle tekrar, tekrar incelenmelidir. Son zamanlarda Çin’in
Türkiye’de daha profesyonel bir şekilde icraatlar yapmakta olduğu ve “Maşa
varken elini yakma” anlayışı ile kişilik zafiyeti bulunan bir takım
insancıkları kullanarak Doğu Türkistanlılar arasında fitne-fesat ve
bölücülük faaliyetler yürütmektedirler.
Anlaşılan o ki; Çin’in Türkiye’ye yönelik
faaliyetleri için ayırdığı meblağ, diğer ülkelerdeki faaliyetler için
ayırdığından çok daha fazla…
ÇİN’İN ENTRİKACILIK
FAALİYETLERİ HIZ KAZANDI (2)
07.12.2005
Dünyada bağımsızlık mücadelesi veren her
millet gibi Doğu Türkistanlıların da Bağımsız Doğu Türkistan için vermekte
olduğu mücadeleleri bastırmak için işgalci Çin devletinin dış ülkelerdeki
taşeronları hiçbir fırsatı kaçırmaksızın faaliyetlerini sürdürüyorlar. Bu
cümleden olarak özellikle Türkiye’deki Doğu Türkistanlıları yakın markaja
alan Çin, oldukça sinsi ve Çinli’ye özgü yöntemlerle Pekin’deki
patronlarının hazırlayıp ellerine tutuşturdukları parçalama ve engelleme
planlarını icra etmektedirler.
İlk iş olarak Türkiye’nin birçok
vilayetlerinde Çin lokantaları açma girişimlerine hız verdiler. Bu sözde Çin
lokantaları Çinlilerin ve Çin hayranı taşeronların buluşma yerleri oldu.
Buralarda aldıkları kararlar gereğince Doğu Türkistanlıların toplu
yaşadıkları yerlere çeşitli şekillerde sızmayı da başardılar. Bu sızmalara
çanak tutan en büyük etken ise yine Çinlilerin sinsice ve büyük bir
ustalıkla ortaya attıkları ve müsamahakârlıkla başlattıkları karşılıklı
küçük çaplı sözde ticaretler oldu.
1980’li yılların başlarından itibaren Çin ile
Türkiye arasında, gözlerini kestirme yollardan zengin olma hırsı bürümüş
olan bazı Doğu Türkistanlıların Türkiye’de esen “Döviz gelsin de nereden
gelirse gelsin” şeklindeki rüzgârı arkalarına alarak hareket etmeleri çok
daha tehlikeli ve önü alınamaz bir sürecin başlangıcı oldu.
Çin ile Türkiye arasında başlayan ticarî
alandaki münasebetler biraz abartılınca “Bavul ticareti” denilen melanet
trafiği ortaya çıktı. Bazı Doğu Türkistanlılar tarafından da rağbet gören bu
melanet trafiğinin boyutları kısa zamanda Doğu Türkistanlıların bünyesini
adeta bir kanser gibi sarmaya başladı. Bu gidişatın devamında ise, her geçen
gün yayılmakta olan sözde “Bavul ticareti” Çin ajanlarının işlerini daha da
kolaylaştırdı. Yine Çin uşağı taşeronların provokasyonları sonucunda en
azından bu sözde “Bavul ticareti” ile uğraşan Doğu Türkistanlılar arasında
temeli çıkar çatışmasına dayalı olarak sürdürülen yaftalama faaliyetleri
ortaya çıkmaya başladı. Önü alınamaz bir şekilde ve insafsızca sürdürülen
karşılıklı suçlamalar sonucunda da her geçen gün Türkiye’deki bir avuç Doğu
Türkistanlı arasında tesanüt zayıflamaya ve çıkar odaklı karşılıklı
cepheleşmeler baş göstermeye başladı.
Artık, Doğu Türkistanlıları “bölücü” ve
“terörist” olmakla suçlayan Komünist Çin devletinin kendisinin bölücülüğü
tescillenirken, diğer taraftan da kendileri büyük ölçüde menfur emellerine
ulaşmış oluyorlardı.
Bütün bunlar Doğu Türkistanlılarca da az çok
bilinmesine rağmen her nedense bu güne kadar bir türlü gerekli dersler
çıkartılamadı. İçinde bulunduğumuz dönem de ise, geçmişte Çin ile yapılan
“Bavul Ticareti” yerini İstanbul’un çeşitli semtlerinde Çin-Doğu
Türkistanlı(!) ortaklığı ile sürdürülen yerleşik ticarete (!) bıraktı. Her
geçen gün bu girift gidişat hız kazanarak devam ediyor. Türkiye’de Çinli
sayısı arttıkça da Doğu Türkistanlılar arasındaki birliktelikler zayıflamaya
ve Bağımsız Doğu Türkistan hareketi kan kaybetmeye başladı. Bu gidişatın
sorumluları ise sureti haktan görünerek Çin mallarını diledikleri şekilde
pazarlamaya ve keselerini kirli paralarla doldurmaya devam ediyorlar…
Benim bunları dile getirmemdeki asıl maksadım
yalnızca Doğu Türkistan’ın haklı mücadelesinin sinsice akamete uğratılmakta
olduğunun dışında Türkiye’de Çinlilerin ve Çin uşaklarının statü dışı
faaliyetler içinde olmalarına karşı devletimizin ilgili birimlerinin
dikkatini çekmektir.
ULUBATLI
HASAN’IN ELİNDEKİ BAYRAĞIN HİLALİ
NEREYE GİTTİ?
05.12.2005
Doğu Türkistanlı bestekâr,
halk ozanı, sanatçı ve dava adamı Köreş Kösen’in şu sözleri oldukça büyük ve
derin bir mana içeriyor olması bakımından, hem vatanları esaret altındaki
Doğu Türkistanlılar için, hem de bütün Türk dünyası ve insanlık için çok
büyük önem arz etmektedir: “ ‘Yaptım’ doğru, ‘Yapacağım’ yalan” aslında bu
söz yeni söylenmiş ve duyulmuş bir söz değildir. Fakat yeri ve zamanı
geldikçe bu ve benzeri söylemlerin açılımını yapmak elzem hale geliyor.
İnsan ömrünün büyük bir
bölümü hep bir şeyleri ertelemekle geçer. Oysaki her şey vaktinde ve
zamanının geldiği anlaşıldığında ilahî bir engel söz konusu olmadığı
müddetçe mutlaka yapılmalı, yerine getirilmelidir. Kimileri ne kadar daha
yaşayacağını bilmemesine rağmen üzerine Allah’ın farz kıldığı ibadetlerini
sebepsiz yere erteler durur. Kimileri kötü arkadaş ve çevre sebebiyle
edindiği kötü alışkanlıklarından kurtulmayı zamana bırakır. Kimileri de aile
efradına, vatanına ve milletine karşı duyarlı ve sorumlu olmayı, onlara
hizmet etmeyi erteler… Bu konuda verilebilecek sayısız misaller vardır.
Fakat, en kötü ve düşündürücü olanı, insanoğlunun karşılaştığı ve içinde
yaşadığı hadiselerden ders çıkartmayı da ertelemesidir.
Hasta olmadan, sağlığın, emri
hak vaki olmadan yaşamanın, fakirlik ve yoksulluk gelmeden sahip olunan
nimetlerin kıymetini bilmenin gerekliliği her kes tarafından bilinen bir
gerçek olmasına rağmen, her nedense hiç kimseler bunu göz önünde
bulundurmaz ve idrakine varmaz.
İnsanlar arasında hoş
karşılanmayan ve insanın itibar ve güven kaybetmesine sebep olan
davranışların başında söz verip sözünde durmamak ve her fırsatta yalan
söylemek gelir. O halde insanın kendi kendine söz vermesi ve verdiği sözü
yerine getirmemesine ne demeli? İnsanın kendi şahsiyetine ve karakterine
karşı sorumlulukları yok mudur? Elbette vardır. İnsan kendi oto kontrol
sistemini faal tutmadığı sürece birçok olumsuzluklarla karşılaşmayı da göze
almalıdır.
Gücümüzün ve aklımızın
yettiği, yapılması ve yerine getirilmesi zaruret haline gelen hususlarda
imkânlar, şartlar ve zaman müsait ise, insanoğlunda var olan ve bir açık
bulduğunda da bütün bünyeyi zehirli bir engerek gibi sarmaya çalışan
tembellik illetinin kişiliğimizde ve ruh âlemimizde yeşermesine izin
vermeden yapmamız gerekenleri yapmamız gerekir. Özellikle de Müslüman Türk
milleti söz konusu olan tembellik hastalığının bünyesini sarmasına asla izin
vermemelidir.
Çünkü; Dünya tarihinde
asırlarca insanlar arasında ırk, din, dil ve kültür ayırımı yapmaksızın
gittikleri yerlere huzur ve barış götüren bir ecdadın torunlarının tabir
yerindeyse kafasını kuma gömerek, dünyaya at gözlüğü ile bakarak,
nemelazımcı bir tavır içinde yaşamak gibi bir lüksü yoktur. Tam tersine
dünya istikrarının sağlanması, insanlığın barış içinde yaşaması, insan temel
hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınması gibi konularda sorumluluk
üstlenmek gibi bir mecburiyeti vardır. Verdiği sözü ve üstlendiği vazifeyi
canı pahasına yerine getiren, yerine getiremeyeceği sözü asla vermeyen bir
nesil yetiştirmeye çalışmak hükümetlerin en başta gelen vazifelerinden
olmalıdır
Acilen yapılması gereken,
ailedeki eğitim döneminde başlayıp millî eğitim müfredatında devam edecek
olan eğitim ve öğretim sürecinde körpe dimağlara batılıların bile takdir
ettiği ecdatlarımızın onurlu yaşamı öğretilmelidir. Okul kitaplarında yer
alan Ulubatlı Hasan’ın elindeki bayrağın hilalini gizleyerek şerefli ve
şuurlu bir nesil yetiştirmek mümkün değildir.
ÇİLEKEŞ KIRIM TÜRKLERİ
UNUTULMAMALIDIR
02.12.2005
Hiç mübalağasız şunu açıkça
söyleyebiliriz ki; dünyada en çok varlığına kast edilen Millet Türk milleti
olmuştur. Bu cümleden olarak tarihteki zulüm, soykırım ve sürgünlerden
bahsedilecekse tıpkı Çin işgal ve esareti altında bulunan Doğu Türkistan
gibi öncelikle Kırım Türklerinden de söz edilmelidir. Kırım Türklerinin
karşılaştıkları insanlık dışı muameleler tarih sayfalarında insanlığın yüz
karası kara bir yaprak olarak durdukça, ne insanlık alemi ne de bu gün kuzu
postuna bürünmüş olan Putin Rusya’sı geçmişte üstlendiği vebalden asla
kurtulamayacaktır.
10. yüzyılın başlarından
itibaren Kıpçak, Tatar ve Rusların kayıtlarında da Kumanlar olarak bilinen
Kırım Türkleri bir dönem Altınordu devleti bünyesinde varlıklarını
sürdürdüler. Altınordu devletinin halkının ekseriyeti Kıpçaklardan
oluşuyordu. Savaşçı ve yiğit bir halk olan Kıpçaklar sürekli olarak
karşılaştıkları saldırılar sebebiyle devlet olabilme imkânını
yakalayamamışsa da, Hacı Giray Han önderliğinde 1441 yılında Kırım Hanlığını
kurabilmişlerdir. Mengli Girayhan döneminde Osmanlı devleti ile yakınlaşan
Kırım hanlığı daha sonraki yıllarda yaklaşık 300 yıl devam edecek olan
Osmanlı himayesine girdi.
Osmanlı devletinin
zayıflamaya başladığı 17.yüzyılın ortalarında himayesiz kalan Kırım, iktidar
mücadelelerine sahne oldu. Osmanlı-Rus savaşlarının sonunda yapılan Küçük
kaynarca anlaşması ile Osmanlı devletinden tamamen kopartılan Kırım’ın
kaderi ondan sonraki yılarda her geçen gün daha da kararmaya başladı.
1783 yılında Ruslar
tarafından işgal edilen Kırım Rusya’nın bir vilayeti haline getirildi.1783
yılında Rus işgali sebebiyle 500 bin civarında Kırımlı ata topraklarından
ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Bu sayı daha sonraki yıllarda 1.5 milyona
kadar ulaştı. Alman- Rus savaşı sırasında Kırım Türklerinin Almanlara yardım
ettikleri bahanesiyle 18 Mayıs 1944 gecesi Rus’lar tarafından dünya
tarihinde eşine az rastlanır bir vahşet tablosu sergilenerek Kırım
Türklerinden 450.000 insan hayvan vagonları ile balık istifi gibi vagonlara
doldurulup Kabartay, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a
sürgüne gönderildi. Sürgüne gönderilenlerin büyük çoğunluğu çocuklardan ve
yaşlılardan oluşmaktaydı. Bu esna da Arabat bölgesinde bir miktar Kırımlının
daha bulunduğu haberi üzerine Stalin kasabının emriyle 150 Kırımlı bir
tekneye doldurulduktan sonra “Tekne alabora oldu” yalanı ile Karadenizin
derin sularına gömülmek suretiyle katledildiler. Stalin’in Ölüm trenindeki
sürgün yolcularından ise, yaklaşık 200.000 kişi hastalık, açlık ve soğuktan
öldüler. Ölenler Trenden adeta birer çuval gibi dışarı atıldılar.
Sürgün bölgelerinde bütün
insani hakları kısıtlanan Kırım Türkleri tam manasıyla bir esaret hayatı
yaşadılar. Bir çokları yolculuk sırasında yakalandıkları sıtma, verem ve
diğer hastalık türleri sebebiyle hayatlarını kaybettiler…
Sovyetler Birliğinin
dağılması sonucunda 1990 yılı ortalarında vatanlarına dönme şansını
yakalayan Kırım Türklerinin bir bölümü meşakkatli bir yolculuktan sonra
Kırım topraklarına ulaştılar. Naylondan çadırlar, ve yerin altına kazdıkları
çukurlarda yaşamak zorunda kalmalarına aldanmaksızın ecdat yadigarı olan
topraklarına yüzlerini sürerek adeta secde ettiler… Toprağın ne anlama
geldiğini, sürgünde yaşamanın ne demek olduğunu vatansızlığın acısını,vatan
toprağının kutsiyetini, Yunan’a, Rus’a, Ermerniye vs. toprak satmayı normal
sayanlar bilemezler. Toprağın ve vatanın kıymetini Doğu Türkistanlıya,
Kırımlıya sormak gerekir.
Son yıllarda “3 Mayıs
Türkçülük Bayramı”nı “Globalleşme” adına rafa kaldıranların ve bu davranışa
çanak tutanların 18 Mayıs 1944 ‘ tarihindeki Kırım Türklerinin sürgün
edilişini ve bu gün Putin Rusya’sının kendisinin bir vilayeti haline
getirmeye çalıştığı Kırım’ı hatırlaması asla mümkün görünmüyor.
Fakat, Kırım Türkleri Türk
toplulukları içerisinde tam bağımsızlığı hak edenlerin başında gelmektedir.
Biz Doğu Türkistanlıların kalpleri her zaman Kırımlı kardeşlerimizle
beraberdir…
TÜRK DÜNYASININ MİLLİ
HEDEFLERİNİN
OLMASI BİR MECBURİYETTİR
03.12.2005
Gelecek için önlerine
bir hedef koymayan insanların, toplumların, milletlerin ve devletlerin zaman
içerisinde kendi kendilerini pasifize ederek yok olmanın eşiğine
getirecekleri ve hatta kendi sonlarını hazırlayacakları göz ardı edilemez
bir hakikattir.
Bu gün dünyada son hızla
devam edip giden teknolojik yarış, devletlerarasındaki gizli ve aleni
rekabet devletin devlet, milletin de millet olarak kalabilme imkânını
zayıflatmaktadır. Bu sebeple özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda
devletlerin idaresinde laçkalığa, lakaytlığa, vurdumduymazlığa, tembelliğe
ve milletin asırlardır sahiplene geldiği milli ve dini hasletlerinden,
yalnızca maddi çıkarlar uğruna dayatmacı devletlere taviz üstüne taviz
vermeye hiç kimselerin asla ve asla hakkı yoktur, olmamalıdır…
Bu ifadelerim özellikle de
dünyada çok az dostu, fakat düşmanı ise çok olan Türk dünyası için
geçerlidir.
Yetmiş yıl boyunca Rus
esareti altında inanılmaz derecede zulüm, işkence, asimilasyon ve dini
baskılar altında yaşayan, Türklüklerini muhafaza edebilmek uğruna zaman,
zaman yüz binlerce şehitler vere |