HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

  

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

MART-2004

ÇİNLİLERİN TÜRK İŞ ADAMLARINA YÖNELİK

DÜZENBAZLIKLARI (1)

31 Mart 2004

          Çin kurnazlığı, sinsiliği  ve  düzenbazlığının bir defa daha galip gelmek üzere olduğuna şahit olmaktayız.

4 Ağustos 1971 tarihine kadar Tayvan hükümeti (Milliyetçi Çin) ile diplomatik ilişkiler içinde olan Türkiye, ABD’nin Komünist Çin ile diplomatik ilişkilere başlamasına paralel olarak 4 Ağustos 1971 tarihinden sonra Tayvan ile ilişkilerini keserek Komünist Çin ile diplomatik ilişkilere başladıysa da ticari münasebetler bağlamında çok aktif bir görüntü sergilemiyordu. 1982 yılında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatı ile Kenan Evren’in Çin’e bir ziyaret gerçekleştirmesinden sonraki tarihlerde Türkiye ile Komünist Çin arasındaki ticari münasebetler hız kazandı. 1994 yılı dışında bu güne kadar devamlı olarak Çin’in lehine gelişen bir ticari ilişki devam etti. Türkiye’deki ticari çevreler sürekli Çin’in nüfus potansiyelini baz alarak hareket ettiklerinden her zaman hüsrana uğradılar.

Çünkü; Komünist Çin’de yaşayan halkın Komünist Parti yetkilileri dışındakileri tam anlamı ile sefalet içinde yaşamakta olup, kalitesiz Çin mallarından başka mal satın alabilecek bir maddi imkana sahip değillerdi.

Türk üretici ve ihracatçıları Çin’e mal ihraç etmek şöyle dursun, Aralıksız olarak Türkiye’ye girmeye devam eden kalitesiz ve ucuz maliyetli Çin malları ile rekabet edememe yüzünden iş yerlerinin kapılarına kilit vurmak zorunda kaldılar. Bu durum karşısında Türkiye hükümet yetkilileri de maalesef bir çözüm ve çare üretmek yerine, Çinlilerin Çin’e davet ederek misafir etmelerine aldanarak Çin’e karşı hareketsiz ve suskun kalma yolunu tercih ettiler. Böylece aradan yıllar geçti ve Türkiye piyasalarının neredeyse tamamını taklit, kalitesiz, ucuz maliyetli ve “Truva Atı”na benzettiğim Çin malları istila eti. Buna ilaveten de Türkiye’deki işsizler ordusunu daha da sıkıntıya sokacak şekilde, bir takım gözlerini hırs bürümüş patronlar tarafından Çin’den getirilen Çinli işçiler Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde çoğalmaya başladılar.

Nihayet Ankara Ticaret Odasının (ATO) Çin mallarının Türkiye’de meydana getirdiği olumsuzlukları gündeme getirmesi ile Türkiye piyasalarında ABD’ de olduğu gibi Çin mallarına karşı bir uyanış ve hemen,hemen her Ticari örgütten de Çin malları istilasına karşı tepkiler gündemde yer almaya başladı. Elbetteki bu durum, “Türk millî Ekonomisi” açısından önemli bir gelişmeydi.

Tam da, “Türk millî Ekonomisi ve Türkiye piyasaları Çin malları istilasından kurtularak kendi millî çıkarlarına yöneliyor” derken; “Çin’in ticari performansından hiç kimse rahatsız olmamalıdır.” Diyen Çinli yetkililer nasıl bir taktik uyguladılarsa ve hangi entrikaları çevirdilerse Türkiye’deki  İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri, (İTKİB) Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) gibi bazı Ticaret Örgütlerinin yöneticileri  “ Çin’ ile ortak hareket etmeliyiz,” Çin pazarına marka olarak girmeliyiz” gibi hamasi demeçler vermeye başladılar. “Hamasi” diyorum Çünkü  Türk İş adamlarımız Çin entrikaları ile rekabet edebilecek durumda değiller. İş çevrelerinin yukarıda bahsettiğim türden söylem değişikliklerinin nereden kaynaklandığını düşünüyordum ki; TGSD yöneticileri de dahil olmak üzere 21 kişilik bir Türk kafilesinin Çin’e davet edildiklerinin haberini aldım…

 

      “TERÖR” MEŞRU DEVLETLERCE HİMAYE EDİLİRSE

TERÖRİZMLE MÜCADELEDE BAŞARI BEKLENMEMELİDİR

 

30 Mart 2004

             Milletler arası arenada varlıklarını kabul ettiremeyen veya  bazı işgalci ve emperyalist devletlerce kasıtlı olarak yok sayılmak istenen toplumlar, meşruiyet kazanabilmek ve kendi varlıklarını hissettirebilmek adına şiddete başvurmaktadırlar. Bu elbetteki tasvip edilen bir yol ve davranış biçimi değildir. Bir de bu topluluklar işgal altındaki ülkeleri dışında yaşayan  masum insanlara yönelik şiddet eylemlerinde de bulunurlarsa bu açıkça terör olarak adlandırılır. Terörizm ise, beşeriyetin en büyük düşmanıdır.

             “Devlet”lerin bağımsız milletler tarafından oluşturulan bir nizam olduğunu içlerine sindiremeyen bazı bağnaz,bencil ve emperyalist küresel güçler 21. yüzyıla adım atıldığı şu günlerde dahi başka ülkeleri işgal ederek o ülkelerin insanlarına yönelik insanlık suçları işlemeye devam etmektedirler. Dünyada suların durulmamasının birinci sebebi işte budur.

             Söz konusu işgalci devletlere karşı ülkelerini korumak ve bağımsızlıklarını kaybetmemek için mücadele veren milletlerin millî mücadelesi terörizmle özdeşleştirilerek bazı dünya devletleri tarafından önemli bir adaletsizliğe sebep olunmaktadır.

              Milletler arası terörizmle mücadeleden söz  edilirken, dünya genelinde meşruiyetlerini ilan etmiş ve dünyaca da kabul edilmiş olan devletler; adına terör denilebilecek şekilde şiddet uygulama yoluna giderlerse bunun adına da “Devlet Terörü” denilir.

              Devletler ve toplumlar aciz,güçsüz ve çaresiz duruma düştükleri zaman şiddete başvururlar. Bu durum gösteriyor ki;Günümüzde Dünya kamu oyunca meşru sayılmayacak bir şekilde suikast yöntemleri ile terörle mücadele yoluna giden  ve şiddet uygulayan devletler adı açıkça belli olmayan bir güç, irade ve hakimiyet kaybının içindedirler demektir.

              Terör bütün insanlığın müşterek bir düşmanı olduğuna göre, terörden muzdarip olan bütün dünya devletleri sözde değil, gerçek anlamda bir mutabakatla yaygın bir biçimde terörle mücadeleye başlamalıdırlar. Aksi taktirde, devletler arasındaki koordinasyon bozukluğundan ve kopukluğundan istifade edecek olan terörist örgütler daha büyük bir cesaretle kanlı eylemlerine hız verebilirler.

               Terör ve tedhiş nerede ve kim tarafından başlanırsa başlansın dünyadaki milletler arası örgütlerde yandaş ve destekçi bulamaması gerekir.Fakat ne yazık ki; İsrail’in son melanetini( Şeyh Ahmet Yasin’i suikast ile katletmesi hadisesi) kınama kararı alan BM Teşkilatının kararı, ABD tarafından veto edilerek milletler arası müşterek mücadeleye gölge düşürmüştür. Yarın bir başka BM üyesi devletin benzer bir davranış sergilemesi demek, BM. Örgütünün işlevini tamamen kaybettiği ve artık sureta bir teşkilat durumuna düşmüş yada düşürülmüş olması anlamına gelir ki; burum dünya istikrarı ve barışı açısından son derece tehlikeli bir ahvaldir. Terörizmle mücadelenin, dünyanın süper güçlerinin istediği tarzda ve onların çıkarlarına endeksli olarak sürdürülmesi mümkün değildir.

                Dünya genelinde oluşturulacak bir terörle mücadele mutabakatında, kimler ve hangi örgütlerin terörist olduğu, hangi devletlerin terörün kaynağı ve destekçisi oldukları hususlarının açıkça ilan edilmesi ve tabir yerindeyse kurunun yanında yaşında yanmaması sağlanmalıdır.

                 Şu anda görüldüğü kadarı ile, milletler arası terörizmle mücadele konusundaki belirsizlik ve her ülkenin teröristinin ayrıcalıklarının olması gerçek mana da bir milletler arası terörizmle mücadeleyi baltalayan bir durumdur. Bu mantıkla terörizmle mücadelede başarı elde edilebilmesi mümkün’ müdür?

 

FİLİSTİN BAĞIMSIZ OLMADIKÇA ORTADOĞU’DA

BARIŞIN SAĞLANMASI HAYALDİR

29 Mart 2004

         Devamlı olarak ABD ve yandaşı olan ülkelerin sözcüleri tarafından   dile getirilen “Orta Doğu Barışı” bu günkü şartlar devam ettiği sürece nasıl sağlansın? Okyanus ötesinden sözde barış,demokrasi ve özgürlük getirmek adına askeri çıkartma yapan ve Irak’ı yerle bir eden ABD. yetkilileri, Irak’ta tam anlamı ile bir kaos ortamının oluşmasına sebep oldular.

          İstikrar adına istikrarsızlık, özgürlük adına esaret, adalet adına adaletsizliğin getirildiği Irak’ta hemen hemen her gün patlayan bombalar, ölen insanlar, soygun,gasp ve talan günlük yaşamın sıradan hadiselerinden biri olarak devam ediyor. Irak’ta meydana getirilen dehşetengiz ortam sürerken “Ortadoğu Barışı”ndan söz etmek mümkün müdür?

          Irak’ı işgal eden ABD ve müttefikleri  Irak’ta hakimiyet sağlayamadı ve bundan sonrada sağlayabilecek bir görüntü de sergilemiyor. Daha Irakta sular durulmadan Suriye’ de ani olarak meydana gelen Kürt- Arap kargaşalığı, Ortadoğu da, dünyanın küresel terörist devletleri tarafından yeni bir cephe açıldığı izlenimi veriyor.

          Hemen ardından, Hamas’ın kurucusu ve ruhani lideri Şeyh Ahmet Yasin’in insan kasabı Şaron tarafından bakanlar kulu kararı sonucu katledilmesiyle, Ortadoğu bölgesinde daha uzun yıllar suların durulmasını istemeyen güçlerin cirit atmaya devam edeceği gerçeği ortaya çıkıyor.

           Bu güçler bu bölgede olduğu sürece de, bütün Arap yarımadasını ve gelecekte de Balkanlara ve İran üzerinden de daha yukarı bölgelere kadar sıçrayabilecek olan bir yangının dünya istikrarına büyük bir darbe indirmesi ihtimali kuvvetlidir.

            Şeyh Ahmet Yasin’in tekerlekli sandalyesinde füze saldırısı ile katledilmesi aslına bakılırsa bütün İslam dünyası için önemli bir mesajdır. “Bizi ilgilendirmez” mantığı ile meseleye ciddi ve etkili bir tepki göstermeyen devletler bilmelidirler ki; Siyonizm’in işgalci  ayak sesleri füze,bomba ve uçak sesleri ile giderek kendilerine doğru yaklaşmaktadır.

            BM. Güvenlik Konseyi bu önemli hadiseye hiçbir tepki göstermezken, ABD’ yetkilileri her iki tarafa da sükunet ve itidal tavsiye ederek meseleye sağduyulu yaklaşılması gerektiği mesajını vermiştir. İsrail devletinin işlediği vahşice cinayetini kınamak ve tepki göstermek yerine, mağdur durumdaki Filistin halkına da sakin olma çağrısı yapması anlaşılır ve kabul edilebilir bir davranış değildir.ABD ve hempalarının Ortadoğu’ya getirdikleri “Adalet” ve “Barış” bu olsa gerek!

             AB’ üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanları Brüksel’de bir toplantı gerçekleştirdiler. Bu toplantının ana gündem maddesi terörizmle mücadeleydi. İkinci dünya savaşından bu yana insanlığın ve özgürlüklerin en büyük düşmanı olduğunu ileri sürdükleri terör ve terörist kapsamı içerisine ne yazık ki; asıl büyük ve tehlikeli terör olan “Devlet terörü” dahil değildi. AB’üyesi devletler yaptıkları sözde terörle mücadele ve koordinasyon toplantısında yine

Hedef saptırmışlar ve hayali teröristlerle mücadeleden bahsederken, asıl terörün kaynağı ve kaşıyıcısı olan devletlerin çarpık zihniyetli yöneticileri ile  mücadeleyi ve onlara karşı yaptırım uygulama stratejisini gündemlerine ve müzakerelerine dahil etmemişlerdir.

             BM. Örgütü İsrail’in kınanması yönünde karar almışsa da İsrail devletinin en büyük destekçisi ve hamisi olan ABD kararı veto ederek bir defa daha gerçek yüzünü göstermiştir. Hür dünya ülkesi dediğimiz ABD yandaşı ülkeler, ABD’nin dünyaya barış ve özgürlük getireceğine, BM Teşkilatının da yaptırımı olan, barış ve özgürlüklerin teminatı Milletler arası bir Birlik olduğuna inanmaya devam ediyorlarsa yanılıyorlar demektir.

 

“ŞECAAT” TÜRK MİLLETİNİN EN DEĞERLİ HAZİNESİDİR

26 Mart 2004

     Kendilerini  alternatifsiz  görenlere karşı alternatif üretemeyen toplumlar, giderek despot yöneticilerin  ve rejimin bireyleri haline gelme yolundadırlar demektir.

Beşeri hayatın hangi alanında ve safhasında olursa olsun; düşünce,vicdan ve inanç hürriyetinin olmadığı yaşam ortamı, insanca yaşamanın geçerli olduğu bir rejim olamaz. Bu sebepledir ki; İnsanoğlunun fıtratında var olan özgür olma duygusu tarihin her safhasında kendini göstermiş, insan haklarının çiğnendiği ve ihlal edildiği her rejime karşı çıkılmıştır. İnsanlar, hangi millete ve topluma mensup olurlarsa olsunlar düşüncelerine,inançlarına ve vicdanlarına kilit vuran totaliter rejimlere uzun süre tahammül edemezler.Bu anlayış ve fıtrat, yalnızca adları “Sosyalizm” ve “Komünizm” olan rejimlerde yaşamak zorunda olan insanlar için geçerli olmayıp, adı her ne olursa olsun eşrefi mahlukat olan insanı baskı altında tutmak isteyen bütün yönetim biçimlerinde mutlaka günün birinde ortaya çıkar.

İyi başkan,iyi başbakan,iyi patron olmanın belli bir süreci ve süresi olmalıdır. Uzun yıllar boyunca kendilerine sağlanan menfaatler hatırına dalkavukluk yapanlar sayesinde hayatlarını idame ettiren ve gittikçe tek adam olma mecrasına doğru yol alan kişilere bir yerlerde birileri mutlaka dur demelidir. Aksi taktirde o şahıslar ve hempaları mevcut yönetim şeklini, totaliter bir rejim olarak adlandırmasalar da, despot bir yönetim biçimine dönüştürebilirler. Bu durum,

tamamen o şahısların ve yandaşlarının oluşturdukları bir kasvet ve kabus tüneli olmayıp; söz konusu şahıslara ve yoldaşlarına zemin hazırlayan suskun, hareketsiz, “adam sendeci”, “padişahım çok yaşa” cı,bütün olup bitenlere yukarıdan aşağı kafa sallayan, yalaka haline dönüşmüş insanların sebep oldukları adı konmamış bir diktatör rejimidir.

Bahse konu, başkan başbakan veya patronlar kendi etraflarında oluşturdukları fedailer  ve dalkavuklar çemberi içerisinde masal ülkesindeki gibi bir saltanat kurarak, tabir yerindeyse “Köpeksiz köyde çomaksız dolaşma”ya başlarlar… Ne zamana kadar? Taa ki; kor yürekli,kursağında haram lokma olmayan, almaktan vermeyi üstün bilen, kendi uçkuru ile boğulmayan, tamahkarlığı zül sayan, gözü pek, dağarcığı insanlık için yararlı bilgilerle dolu, entrika nedir bilmeyen, şecaat sahibi birilerinin ortaya çıktığı günlere kadar… Doğu Türkistan’da, Çeçenistan’ da, Filistin’de ve daha dünyanın bir çok bölgelerinde savaşların durmamasının tek sebebi; bu diyarlarda mevcut yönetim şeklinin insanların fikir,vicdan ve inanç hürriyetlerine pranga vurulması, insanca bir yaşama izin verilmemesi ve insan haysiyetine aykırı dayatmalar sonucunda yukarıda sözünü ettiğimiz şecaat sahibi insanların hayatları pahasına ortaya çıkarak haksızlıklara ve zulme karşı baş kaldırmalarıdır. Müslüman Türk Milletinin fıtratında var olan fakat, son yıllarda hükümetler tarafından AB’ye girebilme rüyaları uğruna tedrici olarak yok edilmeye çalışılan hakiki Vatanseverlik ve Milliyetçilik duyguları Türkiye’de yeniden ihya edilmelidir. Dünyadaki

Türk ve Türkiye düşmanlarının maksatları doğrultusunda, Türkiye yetkililerinin, kendi millî kimliğini maddi çıkarlar ve iktidar koltuğunu sağlama alma uğruna inkar etme anlamına gelecek şekilde ağızları dolu dolu “Türk Milleti” demek yerine, hangi milletten olduğu belli

olmayacak şekilde “Milletimiz” demelerinin Türkiye’ye ve Türk Milletine hiçbir yararı yoktur. “Türk” olduklarını haykırmaktan çekinenler dini inançlarını da gizlemeye çalışacaklardır.Bu da Aziz Türk Milletinin maazallah bir karanlık uçuruma doğru sürükleniyor olması demektir. Hal böyle olunca da; Kor yürekli, şecaat sahibi alternatiflerin ortaya çıkması kaçınılmazdır, yakındır.

 

“ALKIŞÇI”DEVLETLER VE LİDERLER

TERÖRÜN BESLENDİĞİ KAYNAKLARDIR

25.03.2004

             İnsanlık alemi dalkavuklara pirim vermeye devam ettiği sürece de zarar görmek kaçınılmaz olacaktır. Dalkavuklara kimler pirim verirler diye sorulacak olursa; Dalkavuklara ihtiyaç duyanlar daima; karanlık işler çevirenler, gayri meşru kazanç peşinde olanlar,hep önde olmak isteyenler, haklarına razı olmayanlar, insan haklarına zerrece saygısı olmayanlar, gıdaları insan kanı olanlardır.

           Emperyalist düşünceye sahip, madde uğruna insanlığın sahip olduğu en kıymetli hazine olan maneviyatı yok etmeye çalışan, sözde insan haklarını bayrak yaparak insan haklarını çiğneyen, adalet adına adaletsizliklere zemin hazırlayan, katliam ve soykırımlar yapan ve devlet terörünü meşrulaştırmaya çalışanlara tepkili olanlar mutlaka haklıdırlar. Fakat; asıl tepki gösterilmesi gerekenler, yalakalıkları ile ün yapmaya çalışan bazı dünya devletlerinin yöneticileri olmalıdır. Çünkü; dünya düzenini alt üst edenleri cesaretlendiren ve onlara her yaptıklarının meşru olduğu hissini verenler, küresel güçlerin artıklarına talip olan alkışçılardır. Bu alkışçılar olduğu ve sayıları her gün arttığı sürece dünyada kalıcı bir barıştan, huzurdan ve asayişten söz etmek mümkün değildir.

            Cihangirlik peşinde olan ve bu amaç uğruna gerekirse bütün dünyayı yangın yerine çevirmekten çekinmeyenlerin barıştan,insan haklarından ve uluslar arası hukuktan söz etmeye ne kadar haklarının olduğunu düşünmek dahi abesle iştigaldir.

             Sözde uluslar arası terörle mücadele adına yola çıkan bazı küresel güçler, aslında terörden beslenen ve dünyada terörün gerçekte bitmesini istemeyenlerdir. 21. yüzyılın teknolojiye doymuş mafya imajı sergileyen devletlerinden bir “Aferin” alabilmek ya da dünya Yahudi lobilerinin “Cesaret Ödülü”ne kavuşabilmek için temsil ettikleri milletin duygu,görüş ve düşüncelerine rağmen perde arkası anlaşmalara imza atanlar, ilelebet hesabını asla veremeyecekleri sorumlulukların altına da imza atmış olmaktadırlar. Dünyada bu türden devletler ve bu devletlerin bu zihniyette yöneticileri oldukça, ne terörizmin sonu gelecektir. Nede, “Terörist devletler” terör estirmekten vazgeçeceklerdir.

              Hangi dinden,hangi milletten olursa olsun “Alkışçı liderler ve devletler” in; Rus’ların suikastine kurban giden Çeçen Komutan Cevher Dudayev’ in, şehit edilmesinde, Türkiye’mizin güneydoğusunda Batılı dostlarımızın(!) PKK.’lı teröristlerin ellerine verdikleri  suikast silahlarından çıkan kurşunlarla şehit edilen Türk subay ve erlerinin kaybedilmesinde, Kızıl Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da Çinlilerin yaptıkları yer altı ve yer üstü nükleer denemeler sonucunda 250 bin masum insanın öldürülmesinde ve halen devam eden  soykırım uygulamalarında, “Büyük Ortadoğu Projesi” uygulayıcılarının müşterek kararı sonucu İsrail hava saldırısı ile  tekerlekli sandalyesinde şehit edilen Şeyh Ahmet Yasin’in ölümünde mutlaka payları vardır.

             “İslami Terör” safsatası ile yola çıkarak dünyayı kendi menfaatleri için adeta bir ateş topuna çevirmekten çekinmeyen devletler; Kızıl Çin Devlet terörü,Rus Devlet Terörü ve İsrail Devlet terörüne nasıl bir ad koymayı düşünmektedirler?

               Ülkeleri işgal altındaki milletlerin bağımsızlık mücadelelerinin adı terör oluyor da, Devletler terör estirdiği ve katliamlar  yaptığı zaman yaptıkları terör olmuyor…

                Bu durumda, dünyadaki devlet terörü ile ve de terörist devletlerin dalkavukları olan menfaat avcısı  lider ve devletlerle kimler nasıl mücadele edecekler?     

        

“NEVRUZ BAYRAMI” GELENEĞİ GELECEĞİMİZİN TEMİNATLARINA MUTLAKA ÖĞRETİLMELİDİR

 22 Mart 2004

          Milletleri millet olarak ayakta tutan en önemli unsurlardan biri, tarihi geçmişlerinin altın sayfalarını oluşturan iftihar kaynaklarıdır. Bu iftihar kaynaklarını reddeden ve kendi geçmişlerini inkar eden milletlerin akıbetleri, dünyada soyları tükenen Aztekler ve Mayalar gibi olmaktır.

Son yıllarda geçmişlerini inkar etmeyi ve millî kimliklerini reddetmeyi marifet sayan bazı devşirme entelektüeller ve politikacılar Türk Milletinin hamaset duygusunu yok etme görevini üstlenmişler gibi, Türk Milletlinin ezeli ve ebedi düşmanlarının taşeronluğunu yapmaktadırlar. Bu davranışlarının sebebi sorulduğunda ise, bütün dünya insanlarının kardeşliğinden söz ederler. Oysaki; Türk milletinin ezeli ve ebedi düşmanlarının kendilerini hiçbir zaman kardeş olarak kabul etmediklerini ve etmeyeceklerini bilmezler.

“Nevruz Bayramı” Türk Milletinin yüzyıllar ötesinden devam edip gelen geleneksel bayramlarından biridir. Uzun yıllar boyunca bu bayram, millî zafiyet içinde olanlar  tarafından reddedildi… 21 Mart, “Nevruz Bayramı” olarak kutlanmayabilir.Fakat; Nevruz bir millî birlik  ve beraberlik vesilesidir. Türk Milletinin bir ortak değeridir. Bunu böyle kabul etmeyenler varsınlar sözde dünya insanlığının kardeşliğinden dem vurarak kimliksizler uçurumunda kaybolsunlar. Bu tamamen kendilerinin tercihidir…

Nevruz Bayramı, Türk millî Kültüründe Baharın müjdecisi, gece ile gündüzün eşit olduğu ve tabiatın en adaletli günü  olarak kabul edilir. Türk’lerin yaşadığı, dünyanın en uzak bölgelerinde dahi 21 Mart, Nevruz Bayramı olarak çeşitli yöresel etkinliklerle kutlanır. Nevruz gününün bütün Türk dünyasında bayram olarak kutlanması gerektiği hususu, hiçbir ülkenin özel ulakları vasıtasıyla Türk topluluklarına iletilmemiş, bu konuda bir ferman da yayınlanmamıştır. O halde; aynı tarihte Dünyanın her tarafında 21 Martın bayram olarak kutlanması nasıl mümkün olmaktadır? Elbetteki; Nevruz Bayramı, Tarihin derinliklerinden gelen millî müştereklerin varlığının ve bu müştereklere bitmeyen bir heyecanla sahip çıkmanın anlamlı bir ifadesidir.

21. Yüzyılın madde düşkünü mandacılarının sahip olamadıkları millî hazineler işte bu Nevruz Bayramı ve benzeri millî ve manevi değerlerdir. Kırmızı görmüş boğalar misali sağa sola saldıran ve bütün mevcudiyetlerini maddi temeller üzerine oturtan ve bu yüzden gelecek nesillerini kaybederek  Müslüman Türk Milletini de dejenere etmek isteyen materyalistlerin psikolojik hezeyanlar içerisinde kıvranarak yaşamalarının yegane sebebi, ruh alemlerinin teşne olduğu etkinliklerden yoksun olmalarıdır.

Bir sürçü lisan yüzünden ekran karartma cezası veren kurumların, bu gün gırla giden şirazeden çıkmış sözde Star olma yarışmaları düzenleyenler hakkında ne düşündüklerini doğrusu merak ediyorum. Kendi  gençliği ile bu kadar alay edilmesine ve küçük düşürücülüğe, dünyanın hiçbir düzeninde Türkiye’deki kadar izin veren bir hükümet daha yoktur. Bize göre sanat; mektebinden eğitim alınarak öğrenilir… İlgili kurumlar bu konuya biraz daha millî duyarlılıkla yaklaşmalı ve Gençliğin sahip olduğu engin enerjiyi millî ve manevi yönlere kanalize ederek Türk millî Kültürüne gerçek anlamda hizmet vermelidirler.

Bu sebeple; “21 Mart Nevruz Bayramı” Genç nesillerimize mutlaka öğretilmeli ve dünya durdukça Türk Milletinin geleneksel bayramı olarak yaşatılmalıdır.

               Nice Nevruz Bayramlarında buluşmak dileği ile…

 

 ÇİN İLE PEMBE RÜYALAR GÖRENLER

KABUSLA UYANIRLAR

20 Mart 2004

           Çin ve Çinliye olan hayranlıkların giderek arttığı bir ülke belki de dünyada yalnızca Türkiye’dir. Hükümet yetkililerinin, bazı iş adamları ve bürokratlarında teşviki ile her geçen gün Çine gidenlerin ve gitmek isteyenlerin sayısı artmaktadır. Bunun birinci sebebi bütün dünyanın iştahını kabartan Çinin kalabalık nüfusudur.(1.350.000.000) Zannediliyor ki; Çin ile yakın temasta olunursa bu kalabalık nüfustan tam anlamı ile istifade edilecek…

         Oysa Çinlilerle yakın ilişki içine giren nice Türk kavimleri Çin potasında eriyip yok olmuşlardır. Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk bundan 1250 yıl önce Çinlilere karşı “Çinlilerin Altınına,gümüşüne, ipeğine, tatlı sözüne ve değerli hediyelerine kapılmadım. Bunlara kapılan ne kadar Türk’ün öldüğünü, Çin boyunduruğuna düştüğünü unutmadım. Tanrı yardım etti Türk Hakanı oldum.” diyerek Türk milletini uyarmamış mıydı?

         Türkiye’de Çinli sempatizanlarının artmasına karşın, son zamanlarda Türkiye’ye sınırsız bir biçimde ithal edilen Çin mallarının yarattığı tehdit ve tehlike sonucunda Çin tehlikesine karşı ortaya çıkan tepki ve uyanış ta sevindiricidir.

          Mart ayının başlarında, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu(TİSK) Türkiye’de anlamsız bir şekilde başlayan Çin furyasına “Dur” demek adına “Dünya Ekonomisinin Yeni Sorunu Çin Tehdit’i” adı altında bir rapor yayınladılar. Bu girişimlerinden dolayı Türkiye ve Türk milleti adına olumlu katkı sağlayan bütün kurum görevlerini kutluyoruz. Söz konusu raporda Türkiye ile Çin arasında devamlı olarak Türkiye aleyhine büyüyen ticaret açığının bir an önce kapatılabilmesi için acilen önlem alınması hususuna dikkat çekerken, Türkiye’deki üreticilerin Çin malları ile olan rekabet gücünün arttırılması istenmiştir.

           Raporda yer alan önemli hususlardan biride, Çine giden Türk iş adamlarının Çin’de ihracat pazarı ve imkanları aramak yerine  ucuz tekstil ürünleri aramalarının sakıncalarından bahsedilerek Çinlilerin durumdan istifade ile Türkiye’ye ucuz mal ihraç etmelerinin sakıncalarından söz edilmektedir. Elbetteki Çinlilerin en büyük ve belirgin karakteristik özelliklerinden biri de fırsatçılıklarıdır. Tabir yerindeyse sineğin kanadından yağ çıkartırlar.

            Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun Hükümet yetkililerinin ve Türk iş adamlarının dikkatini çekmeye çalıştıkları bu önemli rapor Türkiye’deki bütün ilgililerce dikkatle ele alınmalı ve gereği mutlaka yapılmalıdır.

              Çin pazarı ile ilgili olarak kimi parlak fikirli(!) iş adamları şöyle diyor; “ Çin’de 250 milyon insan iyi giyiniyor,iyi yiyor-içiyor, iyi yaşıyor ve kalite ve marka tutkunu. Çin ile ticarette  bu iki yüz elli milyon insan hedef alınmalı ve onlara yönelik kaliteli ürünlerle Çin pazarına girilmelidir.” Muhterem iş adamı ve bu fikri Türk kamuoyuna aksettirmeyi marifet sayan asabi ve hizipçi köşe yazarı!!! Çin ile Türkiye’nin ilişkileri 4 Ağustos 1971 tarihine dayanıyor. Aradan geçen 33 yılda Çin pazarına girmeyi başaramamışsınız veya Çinliler sizi Çin pazarına sokmamış, tam tersine Türkiye’ye sahte ve kalitesiz mallarını istedikleri ölçülerde bolca göndererek Türkiye piyasalarının kanını emmişlerdir.

              Kaldı ki; bir doktor maaşının 20 dolar olduğu Çin’de “iyi yaşayan insanlar” dan söz etmek “dereyi görmeden paçaları sıvamak” tır.

              İyi ki varsınız Ankara Ticaret Odası(ATO) Başkanı Sayın Sinan AYGÜN ve arkadaşları. İyi ki varsınız Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) yetkilileri. Eğer sizlerinde uyarılarınız olmasa bu milletin haklarını Kızıl Çine karşı kim koruyacaktı…

 

ÇİN'DEN İŞÇİ GETİRENLER TÜRKİYE DEKİ

İŞSİZLERİ DÜŞÜNMEZLER Mİ?

19 Mart 2004 

         Geçenlerde Televizyon ekranlarından yansıyan görüntüler kimilerine  ilginç bir belgesel gibi görünse de Çin karakterini çok iyi bilen Doğu Türkistanlılar açısından ise, oldukça çarpıcı bir anlam ifade etmekteydi.

          Türkiye’mizin güzide illerinden olan Zonguldak herkesin bildiği gibi kömür madenleri ile ünlüdür. Bu madenlerde çalışan insanlar bildiğimiz kadarı ile neredeyse babadan oğul’a intikal eden bir gelenekle bu madenlerden nafakalarını temin ederler. Yıllar yılı bin bir türlü acılarla ve sıkıntılarla karşılaşsalar da yiğit maden işçilerinin yegane geçim kaynakları bu kömür madenleridir.

           Yerin yüzlerce metre altındaki karanlık dehlizlerde  alınlarından akan her damla terin simsiyah kömür isi ile yoğrularak ekmeğe dönüştüğü bu maden ocaklarının çalışanları bilirler ki; bu madenler kendileri için bir nimettir. Gelinlik çağına gelen kızlarının çeyizleri bu maden ocaklarından çıkan kara elmaslar sayesinde meydana gelir. Evlenecek delikanlıların düğün masrafları bu ocaklardan çıkar. Kundaktaki bebeklerin rızkı bu madenlerin cömert göğsünden önce kömür sonrada ak süt olarak akar…

            Bütün bunlar tamam da; çok uzun yıllardan beri belli bir düzen içinde dönmeye devam eden bu çarkın dişlileri arasına son zamanlarda uzak doğudan gelen Kızıl Çin takozlarının sıkışmakta olduğu ile ilgili haberler almaktayız.

             Yukarıda sözünü ettiğim, televizyon programlarına konu olan husus, Zonguldak ta çöreklenen Çinlilerle ilgiliydi. Çinliler hakkında  belgesel hazırlayan televizyoncular belki sıradan bir “Yaşamın İçinden” anlamına gelebilecek bir program sunmuşlardı. Farkında olmadan ise, Türk milletine ve Türkiye’ye sinsice yaklaşmakta olan bir tehdit ve tehlikeyi de gözler önüne sermişlerdi.

              Bilindiği gibi Türkiye’de çığ gibi büyüyen bir işsizlik problemi vardır. Bu probleme hiçbir hükümet çözüm üretemedi. Bugünkü iktidar ilk defa enflasyonu yendiklerini ifade eden rakamlar açıklamaya muvaffak oldu. Fakat; İşsizliğin Türkiye’nin en büyük meselesi olduğunu ve bu kördüğümü çözmek için daha uzun yıllarla ihtiyaç duyulacağı itirafında da bulundular.İşsizliğe çare bulunamayan bir ülkede enflasyonun düşük gösterilmesinin hiçbir ehemmiyeti yoktur. Çünkü; halkın alım gücünün olmadığı bir ortamda enflasyon rakamlarının düşük çıkması normaldir.

              Türkiye’de yeterli istihdam alanları açılamazken, Çin’den işçi getirilerek çalıştırılmasının hiçbir mantığı olamaz. Sebebine gelince; buradaki Çinlilerin yaşamlarına bakıldığı zaman bir göz odada 15-20 kişi kalmakta ve buharda pişirdikler “cinğmoma” adını verdikleri ekmekten başka bir şey yemeyerek Çin hükümetinin kendilerine ön şart olarak koştukları “Türkiye’de bir kuruş dahi bırakmama” telkinine ciddiyetle uymaktadırlar. Uydu antenleri aracılığı ile yalnızca Çin televizyonunu toplu olarak seyretmekte, odanın her tarafını orak-çekiç amblemli kızıl bayrakları ve mao’nun resimleri ile donatmışlardır. Daha açık bir ifade ile, günlük yaşamlarını Çin Komünist Partisinin direktifleri doğrultusunda tanzim etmektedirler. Çin’de ücretsiz çalıştırılan Çinli işçilere Türkiye’de 300 dolar ile 500 dolar arasında maaş ödendiği düşünülürse, her hangi bir işi Çinlilerden çok daha iyi yapabilecek kapasitedeki kendi işsizlerimize haksızlık yapmış olmaz mıyız?

               Üstelikte; Çinlilerin Türkiye’miz ve Türk’ler hakkında iyi düşüncelere sahip olmadıklarını da tarih kayıtlarından biliyoruz.

 

KIZIL ÇİN DAYATMALARINI “ÖZGÜR DÜNYA”.

NEDEN KABULLENİYOR (2)

17 Mart 2004

             İnsan Hakları Beyannamesinin en önemli maddelerinden biride, İnsanların haber alma hakkının kutsallığıdır. Bu hakkı çiğneyen ve hiçe sayan dünyadaki tek devlet, Birleşmiş Milletlerde veto hakkı bulunan ve bu uluslar arası teşkilatın 5 daimi üyesinden biri olan Komünist Çin’dir.

             Çin, her konuda  kendine özgü aldatmacılık ve sinsilik siyaseti ile yayılmacılığını sürdürürken, bu aldatmacılığının bir parçası olan yalan haber yayma taktiğini de çok ustaca kullanmaktadır.

              Komünist Çin bilindiği gibi dünyada nüfus artış oranı en yüksek olan bir ülkedir ve nüfus artışına devlet desteği vardır. Bakmayın sözde nüfus planlaması adı altında doğum kontrolü uyguluyoruz dediklerine.Çinlilerin nüfus artışı için teşvik verirken asıl nüfus katliamını işgali altındaki Doğu Türkistan’da sürdürmektedirler.Gerçekte ise, Çin hükümeti Çin nüfusunu ellerindeki en büyük silahlardan biri olarak görmektedirler.

             Kızıl Çin Hükümeti Halkının yıllık gelirinin 200 dolar civarında olduğuna ve yarım milyardan daha fazla insanın açlık sınırının altında sefalet içinde hayatta kalma mücadelesi vermekte olduğuna bakmaksızın, dünya ile entegrasyondan söz edebilmektedir. Dünya piyasalarını sahte ve kalitesiz malları ile kuşatma altına alırken, insanlık dışı baskılar altında ve evrensel insan hakları kurallarını yok sayarak, açlık ve sefalete mahkum ederek ücretsiz çalıştırdıkları insanlardan hiç söz etmemektedirler.

               Şunu dünya kamuoyu çok iyi bilmelidir ki; Çinlilerin kalitesiz mallarını sınırsız  ve kontrolsüz olarak ülkelerine girişine izin veren devletlerin hükümet yetkilileri Komünist Çin hükümetinin işlemekte olduğu insanlık suçlarına ve uyguladıkları insan hakları ihlallerine de ortak olmaktadırlar. Alın terinin kutsallığına inanan hür dünya devletleri bu konudaki hassasiyetlerini mutlaka  göstermelidirler.

               Çeşitli suçlar isnat edilerek yılda ortalama 10.000 kişinin idam edildiği Komünist Çin’de(Siyasi düşünce suçlularına dahi adi suçlu muamelesi yapılarak idam edilmektedir.)illegal yollarla geçimini temin etmeye yönelen insanların oranı da bir hayli fazladır. Mevcut sistem zaten, her dünyaya gelen insanın birer potansiyel suçlu olarak yetişmesine adeta zemin hazırlamaktadır. Ülkede uyuşturucu ticareti,fuhuş, gasp ve hırsızlık olayları neredeyse bir sektör haline gelmiştir. Rüşvet ve iltimas ise günlük yaşamın bir parçası durumundadır.

                Bunlara ilaveten, Komünist Çin’in temellerini sarsan çok önemli siyasi gelişmelerin başında Çin’de demokrasi isteyen Çinlilerin sayısının her geçen gün artmakta oluşu gelmektedir. 1989 yılındaki Tiananmen katliamında yakınlarını kaybeden Çinlilerin mevcut rejime karşı kin ve nefreti giderek büyümektedir. Dış ülkelerde her yıl Tinanmen katliamını kınayan demokrasi yanlısı Çinlilerin de sayısı bir hayli fazladır.

                 Ayrıca; Kızıl Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da kanları pahasına “Bağımsızlık Savaşı”nı sürdüren  Uygur halkının mücadelesi de Kızıl Çin hükümetinin önemli baş ağrılarından biridir.

                 Bu kadar ciddi problemlerin var olduğu Çin’den Türkiye’ye devamlı olarak adeta güllük gülistanlıkmış havası uyandıran haberlerin geliyor olması, Kızıl Çin Hükümetinin  özgür haberciliği engelleyerek açıkça bir dayatma içinde olduğu ve Türkiye habercilik camiasının da bu dayatma haberleri kabul ettikleri şeklinde bir sonucu ortaya koymaktadır.

                 Koca Çin’de hiç mi olumsuz bir olay meydana gelmiyor?Doğrusu merak ediyorum.

 

KIZIL ÇİN DAYATMALARINI  “ÖZGÜR DÜNYA”

NEDEN KABULLENİYOR (1) 

16 Mart 2004         

             Komünist Çin; Çin’deki iç savaştan galip çıkarak iktidara geldiği 1949 yılından Komünist iktidarın mimarı olan Mao Ze Dung’un ölümüne kadar (1976) Çin’e sınırı bulunan dünya ülkelerine dahi hiçbir şekilde haber sızdırmayan bir devlet olma özelliğini devam ettirdi. Bu dışa kapalılık Mao’dan sonra Çin’in yönetimini eline alan Deng Şiao Ping ile bir süre daha devam ettiyse de, Çinin açgözlülüğünün ve dünyada hakimiyet sağlama düşüncesi planının bir parçası olan “Batıya Açılma” (Yeni yerler İşgal etme planı) proğramının neticesi olarak, yıllardır devam eden dışarıya haber sızdırmama bağnazlığı Çinin elinde olmayan bir biçimde kısmen delinmeye başlandı. Bu noktada Komünist Çin’in iki tercih yolu vardı. Birincisi ; İktidarı ele geçirdikleri yıllardan itibaren sürdürdükleri dışa kapalı olma siyasetini sürdürerek amiyane tabirle  kendi yağı ile kavrulmak ve sahip oldukları ile yetinmek. Bu yolu tercih etmeleri durumunda Çin’in dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olması sebebiyle ileriki tarihlerde Çin halkının açlıkla karşı karşıya kalma ihtimali kuvvetliydi. İkinci yol ise; “Batıya açılma” sahtekarlığı adı altında uzun vadede yeni topraklar işgal etmek ve özgür dünyanın şartlarından asalakça istifade ederek çekirge sürüsü gibi çoğalan Çinlilerin karnını doyurabilmek.

              Çinli yöneticiler kendi karakterlerine uygun olarak ikinci yolu seçtiler. Bu tercihlerinin uygulama kapısı olarak ta, Rus işgali altındaki (1990 yılından önceki yıllarda) Batı Türkistan topraklarını kullandılar. Fakat; bu Türk topraklarında Rus hakimiyeti bulunduğundan Rusların Çinlilerle olan siyasi didişmeleri ve çıkar çatışmaları sebebiyle Komünist Çin yönetimi yeteri kadar rahat hareket edememekteydi. 1990 yılından sonraki yıllarda Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarını müteakip Kızıl Çin hükümeti rahat bir nefes aldı. Çünkü; bazı Türk Cumhuriyetleri liderlerinin bağımsız olma ayrıcalığını içlerine sindirmeyen ferasetsiz davranışları, Çinlileri cesaretlendirdi ve şu anda Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’a sınırı bulunan Kazakistan ve Kırgızistan’ı büyük ölçüde siyasi ve ekonomik olarak etkileri altına alan Çin hükümeti, hakimiyet  alanını daha da genişletme gayretlerini sürdürüyor.

              Kanaatimize göre; Türk Cumhuriyetleri üzerinde kendilerince yeterli ölçüde hakimiyet sağladıktan sonra başka ülkeleri karanlık hedefleri arasına dahil edeceklerdir. Şunu bütün dünya  kamuoyu biliyor ki; Çinlilerin rüyalarında günün birinde, dünyada özellikle bir tek bağımsız Türk devleti kalmayıncaya kadar atalarının vasiyetini yerine getirme fikrinden bir an olsun vazgeçmeyeceklerdir.

              Komünist Çin günümüzde her geçen gün dünyayı biraz daha ekonomik abluka altına almaktadır. Türkiye’de bu ülkelerin başında yer alıyor. Fakat Türkiye yetkililerinin Milletimizin bütün üretici katmanlarından gelen tepkilere rağmen Çin tehlikesi konusunda oldukça  duyarsız davrandıklarını görüyoruz.

               Komünist Çin bütün dünyada Çinlilere özgü dayatmaları ile yer edinmeyi başarıyor. Bunun açık misallerinden biride Haber konusundadır.Mesela son zamanlarda Türkiye’ye ulaşan Anadolu Ajansı haberlerine bakıldığında Çin’den gelen hiçbir haberde bir olumsuzluk görülmemektedir.

 

      DÜNYAYI SARAN ZEHİRLİ SARMAŞIK KOMÜNİST ÇİN

 15 Mart 2004

              Türkiye uzun yıllar enflasyonla mücadelede başarısızlıklara sahne oldu. Ekonominin önündeki engelleri kaldırmak adına tamamen deneme-yanılma yöntemleri uygulanmış olduğundan  ekonomi düzlüğe çıkmak yerine giderek kötüleşti ve ülke ekonomisi krizlerden bir türlü yakasını kurtaramadı.

Üstüne üstlük, dünyanın gırtlağına adeta bir zehirli sarmaşık gibi sarılmaya devam ederek dünya ekonomisinin rahat nefes almasını güçleştiren Kızıl Çin yayılmacılığı, Türkiye ekonomisini de baltalamaya başladı. Bu olumsuz gidişatın önüne geçmesi gereke hükümet yetkilileri de Çin entrikalarına aldanarak Türkiye aleyhine ticaret dengesinin bozulmasını önleyemediler. Bu yüzden Türkiye 10 yıllık bir süre içerisinde Çin ile ticaret açığını 8 milyar dolar gibi bir rakama ulaştırdı.

Bu açığın da, bu günkü hükümetin dış ticaret politikası ile kapatılabilmesi mümkün görünmüyor. İhracatta her hangi bir önemli açılım sağlayamayan,üretim sektörlerini adeta felç edercesine haksız vergilerle bunaltan, yalnızca  ülke içindeki halkın birikimlerine göz dikerek,  vergi mükelleflerini kazanmadıkları paranın vergilerini ödemeye mahkum etme adaletsizliğini sürdüren hazırcı ve kolaycı mantıkla Türkiye’nin enflasyonu gerçek anlamda yenmesi asla mümkün olmayıp, yalnızca kalemle kağıt arasında kalan sanal rakamlarla enflasyon düşük gösterilerek mumun yatsıya kadar yanması sağlanabilir.

Son yıllarda Türk ekonomisine en ağır darbeleri indirmeyi sürdüren sınırsız Çin malları ithalatına dur denilmediği sürece, ülke içinde üretim sektöründe canlılık sağlamak ve dolayısıyla da ihracatı artırmaktan söz edilemez.

Türkiye’de Çin mallarının yarattığı haksız rekabeti ve gittikçe ülkemizi sarmaya devam eden “Sarı Tehlike”yi görerek Milletimizi ve yetkilileri uyarmaya çalışanları yürekten tebrik ediyoruz. Çin mallarına karşı tepki koyan millî hisleri kuvvetli halkımızı da ellerimiz acıyıncaya kadar alkışlıyor, bu hassas konuda duyarsız davrananları da kınıyoruz.

Bu arada  Kızıl Çin hükümeti destekli Çinli misyonerlerin Türkiye’deki faaliyetlerini de göz ardı etmemek gerekir. Tespitlerimize göre; Türkiye’de özel olarak görevlendirilmiş olan bazı Çinli gruplar, ülkemizde doğudan batıya,kuzeyden güneye vilayetlerimizde ve kendileri açısından stratejik buldukları bölgelerde kendi mallarını tanıtma bahanesiyle sinsice inceleme ve tespit faaliyetlerini sürdürüyorlar.

2004 Mart ayının başlarında Gaziantep İlinde tekstil makinelerini tanıtma adı altında bir takım ziyaretler ve toplantılar yapan 6 kişilik Çin heyetinin başkanı Wu Xiurong  Gaziantepli sanayicilerle bir toplantı yapacağını ve Çin’de ürettikleri tekstil makinelerini tanıtacaklarını söylerken, bunun yanı sıra, asıl görevlerinden olan ve Türkiye’de  giderek tepki toplamaya başlayan Çin malları meselesi hakkında da mesaj vermeyi ihmal etmeyerek;“Çinin  gelişen ekonomik performansından kimsenin rahatsızlık duymaması gerekir. Bizi örnek alan ülkeler ekonomide büyük başarılar elde edebilirler” demiştir.       

Siz hangi başarıdan söz ediyorsunuz? Sahte mallarınız ve yalanlarınızla dünya genelinde çıktığınız yolun şu anda sonuna gelmiş bulunuyorsunuz. Bütün dünyada tepkiler çığ gibi büyüyor.Türkiye açısından da;yeter ki Türkiye’deki  siyasi irade, halkın ve ülkemizin hassasiyetlerinden olan Çin malları ithalatı ve Kızıl Çin misyonerliği konusunda aziz Türk Milletinin duygularına tercüman olsun.

 

ÇİN'İN YALAN HABERLERİ VE

“ÖZEL MÜLKİYET HAKKI” TANINMASININ

ALTINDA YATAN GERÇEK

12 Mart 004

             Komünist Çin Hükümeti, hiçbir zaman fiiliyata geçirilmeyecek olan yalan haberler yayarak nevi şahsına münhasır sahtekarlıkları ile dünya kamu oyunu yanıltmaya ve rezil uygulamalarını hızlandırmaya devam ediyor.

            Geride bıraktığımız “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” Münasebetiyle Çin hükümeti dünya haber ajanslarına uçurduğu bir balon haberle kimliğini bir defa daha ortaya koydu.                  1995 yılında Pekinde yapılan BM. Kadın Konferansına katılan ve mağdur durumdaki Uygur kadınlarına yardım eden Rabiye Kadir ismindeki iş kadınını uydurma suçlarla tutuklayıp 8 yıl süre ile hapis cezasına mahkum etmişti. Beş yıldır hapiste bulunan Rabiye Kadir’in serbest bırakılması için ABD yönetimi,Amerikan Kongresi Üyeleri ve ABD’nin Çin’deki Büyük elçisi Clark Rendt  uğraş vermekteydiler. Çin Haber ajansının haberine göre Rabiye Kadir’in cezasından bir yıl indirim yaptıkları ilan edilerek “Dünya Kadınlar Günü”nde bir defa daha dünyanın dikkatini çekmeyi başardılar. Elbetteki bu habere inanan inandı, inanmayan ülkelerde, Bu haberi Çinin iki yüzlü politikalarının bir tezahürü olarak değerlendirdiler.

            Gelelim Çin’in ikinci büyük sahtekarlık kokan ve işgal etmiş oldukları Doğu Türkistan topraklarını Çin mülkiyeti  haline getirmeye yönelik haberine:

             8 Mart 2004 tarihli Çin Haber Ajanslarının dünyaya yaydıkları  habere göre; Çin Ulusal Halk Meclisi yıllık toplantısında Çin Anayasasına özel mülkiyetin korunması ile ilgili bir madde eklenmesinin görüşülmekte olduğu şeklinde bir haber yer almaktadır. Çin Meclisi daimi komitesi başkan yardımcısı Wang Zhaoguo’nun yaptığı açıklamada söz konusu maddenin değiştirilmesinden sonra hükümetin, kişilerin topraklarına müdahale etmeyeceği ve mağdur duruma düşenlere de tazminat ödenmesinin gerekeceği bildirilmektedir. Şu anda mevcut duruma göre Çin hükümeti ülkenin neresinde olursa olsun halkın arazilerine istediği zaman hiçbir bedel ödemeksizin el koyabilmektedir.

              Bu haberin içeriğine ilk bakışta komünist sistemle idare edilen ülkeler için yadırganacak ve halkın lehine olan  bir gelişmeymiş gibi görünmektedir. Oysaki asıl maksat tamamen farklıdır.

               1949 yılında iktidarı ele geçiren Mao yönetimi 1953 yılında yaklaşık üç yıl süren ve adına “Yer Islahatı” (Toprak Reformu) dedikleri bir ucube uygulama başlattılar.Bu uygulama daha ziyade Doğu Türkistan üzerinde yoğunlaştırıldı ve halkın ecdat yadigarı olan topraklarına Kızıl Çin hükümeti tarafından el konuldu. O dönemlerde bu uygulamaya karşı çıkan halk ile Çin yönetimi arasında savaş denilebilecek çetin mücadeleler yaşandı. Türk Çiftçilerin ayaklanmalarını bastırmak için  Çin hükümeti toplu katliamlar yaptı.Büyük arazi sahiplerini “Toprak ağası” diye adlandırıp kendi arazisi üzerinde kurşuna dizdiler. Türklerin arazilerini gasp ederek Çin’den getirdikleri Çinli göçmenlere verdiler…

              Yukarıda sözü edilen “Özel mülkiyet Hakkı” uygulamasının altında yatan asıl gerçek; Şimdiye kadar Uygur halkından gasp edilerek Çinli göçmenlere verilen toprakların Çinlilerin toprağı olarak ilan edilmesini dünya kamuoyuna da tescil ettirmeye yöneliktir. Doğu Türkistan halkının kendilerine ait arazisi zaten kalmamıştı.

 

 İŞGALCİ KIZIL ÇİN DOĞU TÜRKİSTANDA

YENİ MELANETLER PEŞİNDE

12 Mart 2004

            Doğu Türkistan’da yıllar yılıdır devam eden göstermelik birtakım bürokrat toplantıları, Pekin hükümetinin direktifleri doğrultusunda bu gün de sürdürülüyor.

            Bu türden toplantıların her zaman isimleri başka, mahiyetleri ve maksatları ise tamamen başka olmuştur.Her zaman; yapılan bu ucube toplantıların hemen ardından Doğu Türkistan’da yeni kasırgalar estirilerek Uygur halkının boynundaki esaret halkası biraz daha daraltılmıştır. Bir bakıma bu tür sıkıntıların arttırılması Doğu Türkistan halkının millî hislerinin canlı kalmasında büyük rol oynamaktadır. Çünkü; zulüm arttıkça tepkilerde artmakta ve zaman, zaman da ülke genelinde “millî Kurtuluş Hareketleri”nin meydana gelmesi kaçınılmaz olmaktadır.

           Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi muhabirlerinin verdikleri yeni bir bilgiye göre;   28.02.2004 tarihinde yine bu bahse konu  toplantılardan birisi icra edilmiştir. Ürümçi’ deki Kuenlun Otelinin İslam sarayı bölümünde “Bölge Ekonomistleri Hizmet Toplantısı” adı altında yapılan toplantıya başta; Şuar Birinci Sekreteri Wang Le Kuen, Doğu Türkistan’ın kukla üst düzey bürokratlarından İsmail Tilivaldi, Esker Kerimbay, Abdurrahim Hamit,Hu Ja Yan,Nur Bekri, Wang Jing Siang, Zhang Şiu Ming olmak üzere bölgede görevli  çok sayıda üst düzey kukla hükümet memurları katılmışlardır.

            Söz konusu toplantıda konuşan Wang Le Kuan ; İleriyi düşünerek bu günkü şartların doğru değerlendirilmesi gerektiğini söylemiş, bölgede iyi yetişmiş ticaret erbabı ve büyük atılımlar yapacak ekonomistlerin yokluğundan ve eksikliğinden söz ediliyorsa  burada iyi ekonomistlerin mutlaka yetiştirilmesinden ve bölge iş adamlarının durumlarının iyileştirilmesi gerektiğinden dem vurmuştur. Bu konuşmasının altındaki esas maksadını ise, şu şekilde açıklamıştır; “Bu günkü dünya teknolojisi ve inanılmaz bir hızla değişen, yayılan haberleşme ve koordinasyon sistemi içerisinde azınlık milletlerin eğitim dillerinden olan Uygur yazısı ve dili ile söz konusu teknolojik gelişmelerin arkasından yetişmek mümkün değil, bütün hızlı gelişmeleri ve yenilikleri de Uygur diline ve yazısına çevirmek te imkansız olduğuna göre; İlk öğretim okullarının birinci sınıflarından itibaren Çin dili ve yazısı ile eğitim ve öğretime geçilmesi gerekmektedir. Hatta bu sistemin yerleştirilmesi için gerekiyorsa 10 yıl,20 yıl, 30 yıl uğraş verilmeli ve mutlaka Çince eğitim sistemine geçilmelidir. ”

            Doğu Türkistan ı  işgal ettikleri ilk yıllardan beri sistemli olarak bir asimilasyon politikası yürüten Kızıl Çin hükümeti, bir milleti ayakta tutan en önemli unsurlardan biri olan dil ve yazı sahasındaki yıkımı konusunda son darbeyi indirme hazırlığında görünüyor. Bilindiği gibi daha önceleri bütün dünyaya kendilerinin eşitlikler ülkesi oldukları yalanını yayıyor ve coğrafi sınırları içerisindeki bütün azınlık milletlerin eğitim ve öğretim haklarını kullanmada serbest oldukları iddiasında bulunuyorlardı. Daha sonra İlk öğretim okullarının 3. sınıflarından itibaren Çince eğitimi mecburi hale getirdiler. Şimdilerde ise tam anlamı ile Çinlilere özgü bir sinsilikle Uygurca eğitim ve öğretimi tamamen ortadan kaldırarak Çince eğitime geçmenin temellerini atmaktadırlar. Böylesine insanlık dışı baskı ve asimilasyonlarını sürdüren Çinli emperyalistlere  dünyanın hiçbir ülkesi en ufak bir tepki göstermemektedir.Tam tersine maddi menfaat beklentisi içinde resmen dalkavukluk sergileyen ülkelere bile rastlanırken, kendi başlarının çaresine bakmak adına “Özgürlük Mücadelesi” veren Doğu Türkistan halkını Çinlilerin deyimi ile “terörist” olmakla suçlamak insafsızlığın ta kendisidir.

 

KIZIL ÇİN DEN BİR TURİST HİKAYESİ DAHA

11 Mart 2004

               İlk olarak  4 Ağustos 1971 tarihinde başlayan Türkiye-Komünist Çin ilişkilerinin aktif bir hal alması 1982 yılında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in Çini ziyareti ile hız kazanmıştır. Türkiye kapılarını aralama fırsatını yakalamış olan Çin daha sonraki yıllarda  devamlı olarak Türkiye aleyhine gelişen bir ticari politika takip etti.

             2004 yılı itibarıyla Türkiye-Çin ticari ilişkilerine bir daha bakıldığında giderek Türkiye aleyhine büyüyen bir ticari dengesizlik göze çarpmaktadır. Bunun en önemli sebebi Türkiye hükümetlerinin Çin'e karşı doğru ve gerçek manada Türkiye’nin menfaatlerini koruyup kollayan bir politika izleyememiş olmasıdır. Her ne hikmetse bütün hükümetlerin kabine üyeleri tepeden tırnağa birer Çin hayranı kesilmekten kendilerini bir türlü alamadılar. Bunun sonucu olarak ta, Çinliler her iktidara gelen hükümet erkanından bir grubu Çine götürüp Çin Seddini gezdirmeyi ve Pekin ördeği yedirmeyi gelenek haline getirince, ticari ilişkilerde Türkiye’nin çıkarlarının korunup kollanması unutulur oldu.

             Şimdilerde, Türkiye’de başlayan kalitesiz ve sözde ucuz Çin mallarına karşı haklı tepkiler hemen,hemen her sektörden insanların infiali ile genişleyip gidiyor. Türkiye’nin üretim sektörünü son derece olumsuz etkileyen ve bir çok fabrikaların kapanmasına yol açan sınırsız Çin malları ithalatının frenlenmesi konusunda da ne yazık ki; daha önceki hükümetlerin veya bu günkü hükümetin ciddi anlamda bir tedbir alma yoluna gittiğine dair bir emareye de rastlanılmamaktadır.

              Tam tersine, Çinlilerin endişelerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlar sergilemeye devam eden hükümet yetkilileri Türk halkının Çin malları konusundaki sıkıntı ve tedirginliğini katmerleştirmektedir.

              Kamuoyu tarafından daha yeni yeni öğrenilmeye başlanan  Türkiye-Çin ilişkilerinin boyutları akıllara, “Çin devleti Türkiye üzerinden bu kadar çok çıkar sağlamaya paralel olarak Türkiye ekonomisini baltalamaya devam ederken, Türkiye hükümet yetkilileri neden bu kadar Çinlilere sempatik görünme çabası içine giriyor?” sorusunu getiriyor.

              “Türkiye-Çin Dostluk Grubu” Başkanı olan Sayın Salih KAPUSUZ  başta olmak üzere Türkiye hükümet yetkilileri Türk kamuoyuna,  Çin ile yapmakta oldukları sözde ticaretten ne elde etmekte oldukları, veya daha açık bir ifade ile bir ticari dengesizliğin olup olmadığı konusunda inandırıcı bir açıklama yapmak mecburiyetindedirler.

               07.03.2004 Pazar akşamı, “Çin Uluslararası İlişkiler Bakanı” Wang Jiarui Başbakan R.Tayip Erdoğan’la görüştü. 2001 yılında Çin’in Varyag adlı ucube gemisinin İstanbul boğazını tehlikeye sokarak geçmesi veya geçmemesi esnasındaki pazarlıklar sırasında kimi aklı evvellerin, Türkiye’nin geminin geçişine izin vermediği şeklinde bir peşin hükümlülük ve ferasetsizlikle “Türkiye’den Doğru Karar” manşetleri atmalarına rağmen Türkiye’ye iki milyon Çinli turist sözü verilmesi karşılığında hayalet Çin gemisi İstanbul boğazından geçti. Başbakanımızın iki milyon turist hikayesini hatırlatması üzerine Çinli yetkili; kamuoyuna göre alaylı,Türk yetkililere göre esprili olarak kahkahalarla “Size 67 milyon Çinli turist getirme sözü veriyorum. Komünist Partinin 67 milyon üyesi var sadece onlar gelse yeter” demiştir. Komünist Çinin 3. sınıf bir bürokratı Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı ile bu kadar laubali bir biçimde konuşma cesaretini nerden ve kimden alıyor? Doğrusu merak ediyorum.

 

ÇİN DEKİ MECBURİ KÜRTAJ VE KISIRLAŞTIRMA MERKEZİNE ZORLA GÖTÜRÜLEN BİR ANNENİN YÜREĞİNDEN GELEN SÖZLER

10 Mart 2004

Aşağıda okuyacağınız duygu yüklü makale;

         "Doğu Türkistan’da Komünist Çin hükümetinin Müslüman Türk kadınlarına uyguladıkları mecburi doğum kontrolü vahşetinin kadınlar üzerinde bıraktığı derin ve onulmaz yarayı anlatmaktadır. Söz konusu vahşeti bire bir yaşamış olan bir  Annenin  ifadelerini Uygur’ca dan çevrilmiş olarak sizlere sunuyorum."

         Rukiye Hacim   

       2004 yılı şubat ayının sonlarında Amerikan hükümetinin yayınladığı 2003 insan hakları raporunu öğrenince hatıralarım gözümün önüne geldi. Uzak yurdumdaki mecburi kürtaj ve kısırlaştırma merkezlerinde inlemekte olan genç annelerin acıklı sesleri kulağımın dibinde yankılanır gibi oldu. Şimdi Almanya’da yaşamaktayım. Karnımdaki can ciğerim yavrumu alarak kaçıp buraya gelmemin üzerinden birkaç yıl geçti. İşte; Çin de “Plan Dışındaki Çocuk” denilerek karnımda iken yok edilme girdabına kadar gelmiş olan can ciğerim yanı başımda mışıl, mışıl uyumakta. Şimdi sinir sistemimde düzene girmekte olup,hayata dolup taşan bir inançla bakma yolunda gidiyorum. Önce geceleri uyuyamazdım.gözümü yumduğum an Çin’de bahse konu zorunlu kürtaj merkezindeki soğuk yüzlü doktorlar, kürtaj aletleri arasından aletler seçilirken çıkan metal aletlerin sesleri,makas sesleri,rahim içine yerleştirilmeye hazırlanan ilkel  aletler ve duvar dolusu asılı duran takdirnameler. Bu takdirnamelerin üzerinde şunlar yazıyor: “Yıllık kürtaj yapma vazifesini fazlasıyla ifa eden eli çabuk savaşçıya vilayetimiz çapında yürütülen kısırlaştırma yarışmasında birincilik kazandığınız için…” Uzayıp giden kuyruklardaki kadınlar…

Ellerine giydikleri uzun lastik eldivenleri ile cehalet devrindeki cellatları hatırlatan doktorlar, solmuş çehreler, şöhret kovalamacısının kurbanı olan analar…Hepsi bir arada adeta bir korku ve dehşet filmi gibi karşımda duruyordu. Allah’a binlerce şükür oğlumla ikimiz kaçıp kurtulduk fakat…..

Yüksek binanın üst katında yer alan evimin bu modernleşmiş Almanya devletinin gece manzarasına bir göz attığımda,lirik nağmelerle iç içe kenetlenmiş kadınlar ve çocuklara olan sosuz sevgi ve muhabbet görüntüsü bir taraftan hayata olan güvenimi arttırırken, diğer taraftan da vatanımın kadınlarının ahvali yüreğimi dağlamaktadır… İşte bakın bütün şehir kadınların hizmetine amade gibi.Bütün sevgi sanki kadınlar için var. İşte genç anne arabasını sürüp geldi. Onu bekleyen kocası ile çocuğu onu kucak dolusu güllerle karşıladı.Ulaşım, yeme,içme gerekli olan her şey sanki yalnızca  kadınların istifadesi için…..Ah Uygur kadınları! sizler ne zaman hür dünyanın dertsiz,endişesiz analarının sahip olduğu haklara kavuşacaksınız?

Bu gün komşularım oldukça huzursuz göründüler, telaş içindeydiler.Sebebini araştırıp öğrendim ki;bir köpek bahçede yaralanmış,bir anda bir çok insan toplandı. Polisler ve Hayvanları Koruma Cemiyeti görevlileri köpeği derhal tedavi ettirmek için götürdüler.Sonradan öğrendim ki köpek ölmüş.Halk köpeğin ölümünden, olay yerine geç gelen polisleri ve ilgili kişileri sorumlu tutmuştu.Onlar televizyon aracılığı ile halktan özür dilediler…

Gerçi ben bir tek anne olarak yürek parem yavrumu alıp hür dünyaya kaçıp geldiysem de,vatanımdaki milyonlarca anne normal haklarını dahi kullanamadan cellat doktorların kurbanı olmaktalar.”

 

DÜNYA KADINLAR GÜNÜNDE DOĞU TÜRKİSTAN DAKİ

 KADINLARIN DURUMU

08 Mart 2004

          “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” nün; dünyadaki hangi kadınlar için, veya hangi ülkenin kadınları için ilan edilmiş olduğunu gerçekten merak edenlerdenim.

        Bu gün dünyanın bazı bölgelerinde ezilen, horlanan, insan yerine konulmayan, her türlü hakları açıkça gasp edilen, İlahi takdirle kendilerine bahşedilen kadın olma hakları dahi zorla ellerinden alınan, en kutsal hakları olan anne olma duygusu dahi kendilerine çok görülen kadınların haklarının korunması, ya da savunulması için ilan edilmediği gayet açıktır.

         Çünkü; günümüz dünyasında beşeriyetin hakimiyet savaşları sonucu oluşan adaletsizliklerin, haksızlıkların, eşitsizliklerin girdabına kapılan milletlerin tarifi imkansız acılar ve çileler çekmekte olduğunu bütün insanlık bilmektedir.Biliyor bilmesine de, hiçbir dünya devleti de, insanlık aleyhine gelişen ve giderek bir habis ur gibi yayılmaya devam eden bu bulaşıcı hastalığın önünü almak, çaresini bulmak adına hiçbir çaba da göstermiyor.

             İnsan; yaradılış gereği kadında olsa, erkekte olsa nihayetinde insandır. O halde, kendilerini dünyanın tepe noktasında zanneden bir takım ülkelerin ve uluslar arası örgütlerin her fırsatta hayali günler ve haftalar ilan ederek sahte ve yaldızlı balonlar uçurmaları nedendir? neye yarar? Hangi derde çare, hangi yaraya merhemdir bilen varsa beri gelsin.

             Dünyanın bir yarısında; çatlayana kadar, tıksırıncaya kadar yiyen ve içen, bir giydiğini bir daha giymeyen, özel olarak yaptırdıkları saray yavrusu evlerde, sabahlara kadar devam eden konken partilerinde viski yudumlayarak sabahlayan, aile bireylerinin yüzlerini günlerce görmeye bile vakit bulamadan eğlenceden eğlenceye koşan, bulundukları sözde aristokrat çevrenin eseri olan modaya uymak adına,kocasını bile değiştirmeyi normal sayan ve daha saymakla bitmeyecek kadar çok şirazeden çıkmışlıklarla hayat sürdüklerini sanan fakat; iyilik,güzellik, yardımseverlik ve gerçekten kadın olma adına hiçbir iz taşımayan sözde kadınlar… Diğer yarısında ise; dünyaya geldiğinden itibaren yoksulluğun,açlığın,bin bir türlü hastalıkların, zulmün,eziyetin ve ezilmişliğin her türlüsü ile her an karşı karşıya bulunan, Annelik hakkı dünyanın en vahşi hayvanlarında dahi görülmedik bir vahşilikle engellenen, kadın olmalarına bakılmaksızın en ağır işlerde çalıştırılan, karnındaki bebekleri 7-8 aylık olmasına bakılmaksızın ilkel ameliyat yöntemleri ile alınarak çöplüklere atılan  ve bütün bunlara rağmen pes etmeden mücadele etme şerefine nail olan elleri öpülesi,saygı duyulası, ve Hadis mealinde Cennetin ayaklarının altında olduğuna işaret edilen gerçek kadınlar…

             İşte; bu ikinci sıralamadaki kadınlar bu gün Kızıl Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’daki Müslüman Türk kadınlarıdır.

             “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” münasebetiyle Türkiye’de ve dünyanın diğer yerlerinde süslü salonlarda “günün anlamına binaen(!)” yapılacak olan  ve yeni takılarla giysilerin yarıştırılacağı beklide onlarca toplantı yapılacak.  Bu toplantıların acaba kaç tanesinde Doğu Türkistan’daki kadınların vahim durumundan bahsedilecek doğrusu merak ediyorum.

              Dileriz ki; Yapılacak toplantılar gerçekten anlamına uygun olur ve amacına hizmet eder. Aksi taktirde, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” daha uzun yıllar Kapitalist sistemlerin kadınlarının erkeklerine karşı üstünlük sağlama savaşlarının bir aracı olmaya devam edecektir.

     8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜNDE DOĞU TÜRKİSTAN DA KIZIL ÇİN TEHDİDİ VE TEHLİKESİ ALTIDAKİ MÜSLÜMAN TÜRK KADINLARI UNUTULMASIN

 

 RİCA VE MİNNETLE BİR ÜLKENİN BAĞIMSIZLIK

MESELESİNE ÇÖZÜM GETİRİLEMEZ

06 Mart 2004

            Elli yıldır Çin hükümetinin Doğu Türkistan halkına yönelik olarak güttüğü ırki aşağılama siyasetine, Çinli yöneticilerin Müslüman Türk halkına olan kin,nefret ve düşmanlıklarına, daha açık bir ifade ile de  gizli ve aleni olarak sürdürülen soykırım hareketlerine  ve Doğu Türkistan’daki bütün İnsanlık dışı uygulamalarına dünya kamu oyunun dikkatlerini celp etmek adına demokratik eylemler yapanların, yazanların, konuşanların ve yayıncılık yapanların hemen, hemen büyük ekseriyetini yine yalnızca Doğu Türkistan asıllı olanların teşkil ediyor olması akıllara  şu soruyu getirebilir; “Acaba dünyada var olduğu bilinen insan hakları ile ilgili sivil ve uluslar arası örgütlerin görevleri nedir, niçin kurulmuşlardır,?”Bu uluslar arası örgütler her zaman mağduriyete uğrayan toplulukların ve milletlerin ortalara dökülerek feryat etmelerinden sonramı bir kıpırdanma gösterirler?

            Gerçi bu kıpırdanmaların da bu güne kadar her hangi bir olumlu netice verdiği de görülmemiştir ya, o da ayrı bir meseledir.

            Bu güne kadar  insan hakları ile ilgili hiçbir uluslar arası teşkilatın, kendiliklerinden bir teşebbüste bulunarak mağdur ve mazlum milletlerin haklarını savunmak için ortaya çıktıklarını hatırlamıyoruz. Zaman,zaman bu uluslar arası teşkilatlar kendi aralarında yaptıkları rutin toplantıları esnasında o günlerde en çok gündeme gelen bir ülkenin ve milletin insan hakları konusunu ele alarak bir takım kararlar almaktadırlar.( Mesela Komünist Çin’in İnsan hakları ihlalleri konusunda sabıkalı ilan edilmesi, Avrupa Parlamentosunun, 13 Nisan 1997 tarihinde Çinin Doğu Türkistan Türklerine yönelik uyguladığı baskıyı kınayan raporlar hazırlamış olması, yada Uygulamakta oldukları baskılara son verilmesi çağrısında bulunmuş olması gibi) Bu kararların Kızıl Çin hükümeti nezdinde hiçbir yaptırımının olmadığı gayet açık olarak görülmektedir.

             Müteaddit defalar Birleşmiş Milletler Meclisinde gündeme gelme şansını yakalamış olan ve Doğu Türkistan ile aynı akıbete uğrayan Tibet’in Bağımsızlık meselesi dahi başta Hindistan olmak üzere dünyadaki bütün Budist milletlerden ve de Avrupa’nın bir çok ülkesinden destek bulmasına rağmen, bu gün dahi Çin işgali altında olmaktan kurtulamamıştır. Sonunda Tibet’in Ruhani Lideri Dalay Lama Çin idaresini kabul etmeye hazır olmak gibi bir düşünceyi ifade etme noktasına kadar gelmiş bulunmaktadır.

           Ülkelerin Bağımsızlık mücadelelerinde, demokratik ve siyasal yollarla  çözüm aranması tavsiyelerinde bulunanların, mevcut problemleri çözmek adına hiç te inandırıcı olmayan tutum ve davranışları, dünyadaki bağımsızlık yanlısı insanların haklı tepkilerini çekmeye devam etmektedir. Bu konuda bir misal vermek gerekirse; bir ormanda oldukça vahşi ve aç bir hayvanla karşı karşıya kalan bir insanın, bu vahşi hayvana karşı güzel sözler söyleyerek kendisini yememesini istemesine benzetilebilir.

           Bu sebeple; Bağımsızlık mücadelesi vermekte olan milletlerin takip etmelerinin doğru olacağı iki önemli husus vardır. 

Birincisi; Dünyanın önemli platformlarında ülkeleri ve işgalciler adına alınan bazı uluslar arası kararların sıkı sıkıya takipçisi olarak netice alınması yolunda ısrarlarını sürdürmek.

İkincisi; Ülkelerindeki millî,dini ve Kültürel varlıklarını bütün güçleri ile koruyup kollayarak, dışarıdan gelecek siyasal çözüm önerilerinin görüşüleceği günlere kadar her yönlü olarak ayakta kalmayı başarabilmek.   

 

ABD VE KIZIL ÇİN ARASINDA İNSAN HAKLARI

İHLALLERİ TARTIŞMASI

04 Mart 2004

               ABD’ Dış işleri bakanlığı tarafından yayınlanan 2003 yılı Uluslar arası insan hakları raporu, bu defa Kızıl Çin’in gerçek yüzünün bir ölçüde ortaya çıkmasına yol açmış görünüyor.                 

ABD’nin 25.02.2004 tarihinde yayınlanan İnsan hakları raporunda, geçmiş yıllarda olduğu gibi yine  dünya kamu oyunun tepkilerini görmezlikten gelerek insan haklarını ihlal etmeye devam eden Kızıl Çin hükümeti hakkında eleştiriler yer almaktaydı. Söz konusu raporun yayınlanmasının ardından Çin Dış işleri bakanlığının ilgili birimlerince apar-topar bir basın toplantısı düzenlenerek ABD’ yi adeta topa tutmuş ve sert biçimde eleştirmişti.

              Bu basın toplantısının ana unsurunu ise, ABD’ nin Çinin iç işlerine karışmış olması teşkil etmekteydi.

              Bununla da yetinmeyen  Kızıl Çin yetkilileri ABD’nin insan hakları raporunun ardından Çin Devlet Konseyi aracılığı ile “ABD’nin insan hakları tutanağı” adı altında bir rapor yayınlayarak asıl insan hakları ihlallerinin ABD’ de yaşanmakta olduğu iddiasını ortaya atarak iki ülke arasındaki insan hakları ihlalleri tartışmasını  alevlendirdi.

              Daha bir süre öncesine kadar ABD’nin uluslar arası terörle mücadele proğramına tam destek verdiğini belirten Çinli yetkililer, fırsattan istifade ile kendi işgalleri altındaki Doğu Türkistanlılar üzerinde devlet terörü estirerek baskılarını arttırmıştı.

              Elbette ki; ABD’, dünya kamu oyuna karşı sergilediği ışıltılı vitrinlerindeki hak,hukuk, adalet ve insan hakları kavramlarını icra etme bahanesiyle Amerikanın çıkarları doğrultusunda ve uzun vadeli stratejik planlarını yoluna koymak adına işgalci bir yol izlemektedir. İşgal ettiği topraklarda istikrar adına hiçbir şey bırakmadığı açıkça ortadadır.

               Kendileri cam fanus içinde oturanların başkalarına taş atmaması gerektiğini unutan ABD, Çin ile son zamanlardaki iyileşme sürecine giriyor görüntüsü veren gidişattan cesaret almış olmalı ki; Yayınlamış olduğu “Uluslar arası İnsan Hakları Raporu”nda Çin’deki insan hakları ihlallerinden bahsederek kendisini bir Çin-ABD tartışmasının ortasında buldu.

                Fakat şurası bir gerçek ki; İnsan hakları ihlalleri konusunda Kızıl Çin Hükümeti ile dünyanın en ilkel ve en vahşi kabileleri dahi asla boy ölçüşemez. Bu ifademiz bir tahmin yada itham asla değildir. Çünkü; elli yıldır Çin işgali altında yaşayan Doğu Türkistan halkı zulmün,işkencenin,horlanmanın, haksızlık ve adaletsizliklere uğramanın,soykırıma tabi tutulmanın ne demek olduğunu birebir yaşamış bir halktır.

                 Çinin yayınlamış olduğu “ABD’nin İnsan Hakları Tutanağı” nda  Amerikalı yöneticilerin kendilerini “Dünyanın insan hakları Polisi” gibi görerek Ülkelerin iç işlerine müdahale etme cüretini gösterdiğinden bahisle ABD’ hapishanelerindeki sayıları 2.1 milyona ulaşan tutukluların yaşam şartlarının normal standartların çok altında olduğunu,  ABD’li yetkililerin öncelikle kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiği anlamına gelen ifade