“BOSTAN BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ PARKLAR” DİYEN
BİR YAZARIN GEÇ KALMIŞ OLAN NEDAMETİ (2)
30 Nisan 2004
Çin mallarının Türkiye’de oluşturduğu
kirlilik ve Türkiye ekonomisine olan zararları öylesine ciddi boyutlara
ulaştı ki; bir zamanlar Çin ile yapılacak ticaretin Türkiye ekonomisi
açısından hayati önemi(!) olduğunu yazan bazı kalemşorlar bu günlerde yüz
seksen derece bir dönüş yaparak Çin malları istilasından duydukları
rahatsızlıkları ve kaygıları dile getirmeye ve kalemlerini Çin malları
aleyhine oynatmaya başladılar.
İşte bu zat-ı muhteremlerden
biride,1990’lı yıllarda mütedeyyin insanların yayın organı olarak bilinen
bir gazetede yazılar yazan Güntay Şimşek’tir. Türkiye’de Doğu Türkistan ile
ilgili isimler taşıyan parklardan Çinliler adına duyduğu rahatsızlığı dile
getirerek; bir ferasetsizlik sergilemiş ve bir gazeteciye yakışmayacak
tarzda ifadeler kullanarak “Bostan büyüklüğündeki parklara verilen
isimler Türkiye Çin ilişkilerine zarar veriyor… Çini maçini bir
kenara bırakıp ticaret hacmimizi arttırmaya bakalım…” anlamına gelecek
yazılar yazarak Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların Türkiye’den ve Türk
milletinden beklentilerini göz ardı eder bir tavır sergilemiş ve Doğu
Türkistanlıları derinden yaralamıştı…Bu köşe yazarına da fazlaca haksızlık
yapmak istemiyorum. Belki de o günlerde söz konusu gazetenin patronlarının
böyle bir yazı yazmasını istemiş olması ihtimali de var. Çünkü; özellikle
Zaman gazetesinin yayın politikasında öteden beri, insanlarımıza ilginç
gelebilecek seviyelerde Çin’i ve Çinlileri şirin göstermeye çalışma gayreti
vardır…
Aynı Güntay Şimşek bu günlerde; Gazete
patronlarının bir etkisi oldu mu bilemiyorum. Ya da eski tavırlarından
dolayı bir nedamet duyuyor olmalı ki; Türkiye’deki Çin malları tehdidini ve
saltanatını irdelerken neler yazmış; “ Uzun bir süredir Türkiye’deki bir
çok sektörün gündeminde Çin ürünlerinin sebep olduğu sıkıntılar var. Bir
tarafta sıkıntı çekenler olduğu gibi diğer tarafta sıkıntıya sebep olarak
sefa sürenler söz konusu. Türkiye’de ticarete hükmeden resmi makamlarla,
ticari faaliyetlerini sadece kendi menfaatlerini ön planda tutarak götüren
kesimlerin uyumlu çalışmasının neden olduğu büyük problemler söz konusu.
Özellikle Çin’den yapılan ithalatlarda endüstriyel taklitle başkalarının
hakkına tecavüz ve aldatma, düşük maliyet ve düşük iş gücünün paralelinde
ucuz ve kalitesiz ürünlerin istilasıyla ülkede üretim ve tüketim dengelerini
alt-üst olması söz konusu. Hadisenin diğer tarafında ise Çin’den yapılan
ithalatların çeşitli ayrıcalıklarla Türkiye’ye basit yollardan girerek,
vergi kaybına neden olmasıdır.”
Sayın Şimşek’i bu yazısından dolayı
da alkışlıyoruz. Yıllar sonra böyle bir yazı yazmasının sebebi her ne olursa
olsun doğruları savunan ve yazan her kes elbetteki taktir görecektir.Yazarın
bu yazısında kullandığı ifadeler; yalnızca Doğu Türkistan davası adına bir
yarar elde edeceğimiz için değil, Türkiye’nin ekonomi alanında kalitesiz
Çin malları sebebiyle uğramakta olduğu zararları dile getiriyor olmasından
dolayı önem arz etmektedir. Hele, hele daha önceki yıllarda (1999) Çin ile
yapılacak ticaretin millî ve manevi duygulardan çok daha önde olması
gerektiğini ileri süren bir yazar tarafından yazılmış olması daha da
ehemmiyetlidir.
“Her şey kontrolümüz altında”
diyenlerin Türkiye’ye havadan, karadan ve denizden girerek piyasaları
olumsuz etkilemeye devam eden Çin’in kalitesiz mallarını kontrol
edemediklerini yada etmediklerini Türk Milleti iyi bilmektedir…
“BOSTAN BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ PARKLAR”
DİYEN BİR YAZARIN GEÇ KALMIŞ OLAN NEDAMETİ(1)
29 Nisan 2004
“Bin nasihatten bir musibet iyidir”
Atasözü; biz Türkiye’de yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve aziz
Türkiye’mizi vatan bilen insanların, duygularımızı ve düşüncelerimizi en iyi
şekilde ifade edebilmemize bir defa daha vesile oldu.
Yaklaşık elli yıldır Türkiye’mizde Türk
halkını ve hatta bütün dünyayı, kimi stratejistlerin “Sarı Okyanus”
olarak tanımladıkları Çin tehlikesi ve tehdidine karşı uyarmaya devam ettik.
Fakat; her nedense bizlerin çabalarımız gerek hükümet yetkilileri ve gerekse
de bir takım sivil toplum örgütleri tarafından ciddiye ve değerlendirmeye
alınmadı. Bizler Çin tehlikesinden bahsederken; “ Dünyanın en uzak
köşesindeki bir milletten bize ne zarar gelebilir” diye
düşünenler, söz konusu olan milletin ve devletin her hangi bir millet yada
her hangi bir devlet olmayıp, Çin milleti ve Çin devleti olduğunu akıllarına
getirmemişlerdi. Dolayısıyla da aradan geçen elli yılın sonunda, benim;
“Çinin Truva Atları” olarak adlandırdığım son derece kalitesiz Çin
mallarının Türkiye piyasalarını istila etmesinin ardından Çin hakkındaki
olumlu düşünceler yerlerini endişeye ve kaygılara terk etmeye başladı.
Konunun ciddiyeti öyle noktalara kadar geldi ki; TBMM nin gündemine bile
taşındı. Meclis çatısı altında görüşmeye ve tartışmalara dahi açıldı. Fakat;
AKP hükümetinin bakanı sayın Kürşad Tüzmen’ in “Merak etmeyin her şey
kontrol altında” anlamına gelen savunmasıyla CHP milletvekillerinin
Meclis araştırma önergesi teklifi akim kalmış oldu. Oysa ki; Türkiye’ deki
Çin malları istilası ve tehdidi artarak devam ediyor…
1999 yılında Zaman Gazetesinde köşe
yazarlığı yapan Güntay Şimşek Çin ile Türkiye arasındaki ilişkilerin önemini
anlatmaya çalıştığı bir yazısında meseleyi öyle abartmıştı ki; Çin işgali
altındaki Doğu Türkistan ‘da soykırıma uğramakta olan 40 milyondan fazla
Müslüman Doğu Türkistan halkını Çin ile yapılacak üç kuruşluk ticarete feda
etmeye bile hazırdı… Türkiye kamuoyunun da bildiği gibi o günlerde
Türkiye’de Doğu Türkistan konusu gündemdeydi.Çünkü; Doğu Türkistanlıların
Lideri İsa Yusuf Alptekin’in vefatının ardından 4 Şubat 1997 tarihinde
Çinlilerin Doğu Türkistan’da yaptıkları “Gulca Katliamı” Türk ve
dünya medyasında olabildiğince geniş yer almıştı. 23 Aralık 1998 tarihinde
Mesut Yılmaz hükümeti “Doğu Türkistan Çin Toprağıdır” şeklinde ucube
bir başbakanlık genelgesi yayınlamıştı. Dolayısıyla, millî ve manevi
duyguları kuvvetli olan Türk Milleti Doğu Türkistan konusunda oldukça
duyarlı davranıyor ve bazı Belediye Başkanlıkları caddelere, parklara ve
uygun gördükleri yerlere Doğu Türkistan ile ilgili isimler vererek
duyarlılıklarını gösteriyorlardı… Bu duyarlılığı içine sindiremeyen ve
Türkiye’de Çinin sözcülüğüne soyunmuş olanlardan biri olan Güntay Şimşek
şöyle diyordu o günlerdeki Zaman Gazetesinde yer alan yazısında;
“Türkiye’de bostan büyüklüğündeki parklara verilen isimler Türkiye Çin
ticaretini olumsuz yönde etkilemektedir…Biz Çini maçini bırakıp işimize
bakmamız gerekir…”
Aradan geçen yıllar bu vatandaşın
ya aklını başına getirmiş, ya o günlerde sahip olduğunu tahmin ettiğimiz Çin
mahreçli kaynaklar kesildi, ya da en az bir Çinli kadar milliyetçi ve
vatansever olması gerektiğini hatırlamış olmalı ki; bu yakınlarda Sabah
Gazetesinde kaleme aldığı bir yazısında Çin mallarının Türkiye’de meydana
getirdiği olumsuzlukları sıralamış…
KOMÜNİST ÇİN MAO’NUN VASİYETLERİNE
OLAN SADAKATİNİ SÜRDÜRÜYOR
28 Nisan 2004
Çin’in son
yıllarda batıya açılma politikası adı altında yürüttüğü yayılmacılık
stratejisinin temelinde; milyonlarca insanın katledilmesinin mimarı ve
Çin’in eski lideri Mao Ze Dung’un fikirlerinin ve felsefesinin ve
vasiyetlerinin yattığı bazı ülkeler tarafından geç te olsa anlaşılmış
durumda.
Çin Halk Cumhuriyetinin Ankara Büyükelçisi
Song Aiguo’ Milliyet Gazetesinden Derya Sazak ile yaptığı söyleşide şunları
söylemiştir; “Çin’e gelen yabancı sermaye ve ekonomik liberalizm
değerlerimize aykırı değil. Değerlerimizi tamamlıyor. Mao yaşasaydı bu günkü
gelinen noktadan çok memnun olacaktı.” Çin Büyükelçisi dünya genelinde
uygulamakta oldukları stratejilerinden söz ederken özellikle de Türkiye-
Çin ilişkilerine ne kadar önem verdiklerini de şöyle açıklıyor; “ AB
üyesi bir Türkiye bizim için önemli ve yararlı, Türkiye Avrupa ile Asya
arasında bir köprü konumunda olduğu için daha da önemlidir.” Bu
cümlelerden de anlaşıldığına göre; Çinliler Mao döneminden beri Türkiye’nin
dünyadaki konumunun ehemmiyetini kavramışlar ve aradan geçen 54 yıl boyunca
Türkiye üzerindeki hesaplarını ve yine dünyaya yayılma maksatlarında
oynayacağı rolü hiçbir zaman göz ardı etmemişler…
Günümüzde Türkiye’de Çin mallarının sebep
olduğu feryatların da tevekkeli olarak ortaya çıkmış olaylar olmadığı
anlaşılmaktadır. Hep Çin’in yaptığı ithalat dan söz ederken dünyaya ve
özellikle de Türkiye’ye yaptıkları sahte ve kalitesiz mal ihracatından hiç
bahsetmemeye özen gösteren Çin’in Ankara Büyükelçisi, Sazak ile söyleşisini
şöyle sürdürüyor: “Türkiye ile ticarete önem veriyoruz. Geçen yıl 550
milyon dolarlık ithalat yaptık. Geçtiğimiz Ocak ayındaki ithalat artışı
yüzde 101 oldu. Bunlar güzel gelişmeler. Önümüzdeki ay Çin’den bir alım
heyeti daha geliyor. Otomotiv sektöründe Çin’de şu sırada bir kota sistemi
var,bu kotanın beşte birini Türkiye’ye tanıdık. Türkiye ile birbirimizi
tamamlayabiliriz. Türkiye’den hammadde , kimyasal elyaf alıyoruz. İplik
satıyoruz. Daha çok işbirliği yapabiliriz. Türk iş adamları Çin’i keşfedip,
Çin pazarına girsinler.” Çin Büyükelçisi hiç kaygılanmasın. Çünkü; Çin
mallarına teşne durumdaki bazı meraklı iş adamlarımız çoktaaan Çin pazarını
ve Çinin kalitesiz mallarını keşfettiler ve Türkiye’deki yerli üreticilerin
durumunu hiç düşünmeden Türkiye’ye doldurdular bile…
Sazak’ın ; “21’inci yüzyılda ABD’nin
küresel egemenlik maksadına engel olacak tek ülke Çin’ mi olacak”
sorusuna karşılık; “Tek kutuplu bir dünya sağlam olmaz. Bu sebeple çok
taraflı bir yapıya ihtiyaç var.” Diyerek, Dünyada yalnızca ticari bir
amaçla hareket etmeyip, her ne kadar “Yayılmacı değiliz,” “Süper
güç olmak istemiyoruz” deseler de dünyadaki lider ülke olma yarışının
başını çeken ülkelerden biri olduklarını açıkça ifade etmiş olmaktadırlar.
Dünyadaki vahşi kapitalizmin en ateşli
uygulayıcısı olan ABD’nin elindeki silahını da Çinliye özgü özel yöntemlerle
almak istediklerini Büyükelçinin şu sözleri açığa vurmaktadır. “Sosyalist
ve kapitalist ülkelerin barış içinde bir arada yaşamalarını arzuluyoruz.
Farklı sistemler birbirleri ile yarışsınlar ve üstün taraflarını
öğrensinler. Kapitalizm ve sosyalizm medeniyetin birer sonucudur. Her iki
tarafında iyi yanlarından istifade etmeliyiz.Yabancı sermaye Çine teknoloji
de getiriyor.” Amerikanın Sosyalizmden pek istifade edeceğini
sanmıyorum. Fakat; Çinin ABD Kapitalizminden sonuna kadar istifade edeceği
kesin görünüyor. Bekleyip görelim…
DOĞU TÜRKİSTANLILARIN
istiklâl İSTEDİĞİNİ
BÜTÜN DÜNYA BİLMELİDİR
27 Nisan 2004
Komünist Çin işgali altındaki Doğu
Türkistan’ın dünyadaki diğer emperyalistler ve çıkar çevreleri için
ehemmiyeti daha fazla aşikar olmuş olmalı ki; son zamanlarda Doğu Türkistan
üzerinde farklı senaryolar yazılarak ortaya sürülmeye başlanmış görünüyor.
Başta Amerika olmak üzere diğer bazı batılı devletler
Doğu Türkistan konusunda uzun süren sessizliklerini bozarak, Çin ile de
diplomatik ve ekonomik ilişkilerini de sekteye uğratmayacak yöntemlerle
Çin’in elli yıl boyunca bütün zenginlik kaynaklarını sömürdüğü Doğu
Türkistan konusunda bir çıkış yapmak niyetinde görünüyorlar. Bunun içinde
yıllar yılı Doğu Türkistan konusunda uğraş veren sivil toplum örgütlerini ve
kişileri kendilerinin belirledikleri stratejilere doğru yönlendirme
taktiğini uygulamaya koymaya çalışmaktadırlar.
Dünya kamu oyunun da bildiği üzere batılı devletlerin
ve bütün emperyalistlerin bir ortak yanı,”Maşa varken elini yakmamak”
yöntemini uygulamalarıdır. Bu maşanın; Vatanları için her türlü tehlikelere
göğüs germeye hazır olan Doğu Türkistanlılar olmaması gerekir. Doğu
Türkistanlılar dünkü gereksiz ezilmişlik psikolojisinden sıyrılarak, şerefli
Özgürlük mücadelesi yolunda başları dik, davaları uğrunda da; ellerinde
davaya hizmet etmiş ve ediyor olmak gibi bir sermaye ile ve Doğu Türkistan
Özgürlük mücadelesinin birinci derecede sahipleri olduğunu ortaya koyarak
yollarına devam etmelidirler.
“Filanca devletin yardım ve desteği olmadan bizim
başarılı olabilmemiz mümkün değil” şeklinde zaafiyet ve çaresizlik
kokan bir anlayışla ulvi davalara hizmet etmek, edebilmek asla mümkün
değildir. Tarihin hiçbir devrinde, hiçbir milletin bir başka millet için
kendi varlığını ve çıkarlarını tehlikeye atarak bir mücadeleye giriştiği ve
ele geçirdiği toprakları altın tepsi içerisinde başkalarına sunduğu
görülmemiştir…
Doğu Türkistan davasının başarıya ulaştırılması adına
tercih edilen yol eğer ,milletler arası siyasal ve diplomatik alanlardan
istifade ederek yürümekse; ( Tercih edilen yol elbetteki budur.) Komünist
Çin işgal güçlerinin ortaya koyduğu soykırım hareketleri karşısında
iffetlerini, varlıklarını ve dolayısıyla vatanlarını koruyabilmek uğruna
geçmişte işgal güçlerine karşı silaha sarılmak mecburiyetinde kalan ve
hayatlarını kaybederek şehit olanların manevi varlıklarına; bu güne kadar
hiçbir yönlü bir duyarlılık göstermeyen Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin
istekleri doğrultusunda dil uzatarak, “Belki bizlerin şehit dediklerimize
onlar terörist diyorlardır.” Şeklinde, taşeronluk ifade eden ve
kimlik cüzdanlarında yer alan “İslam” kelimesine mugayir cümleler
sarf etmek yerine, milletler arası diplomasi de ve siyasal alanda uzman
kişiler yetiştirme yolunda ciddi gayretler ortaya koymak daha doğru
olacaktır. Bu noktada elbette ki; bazı, milletler arası anlaşmaların
içeriğinde yer alan ve Doğu Türkistan davasının yürütülmesi yolunda önem arz
eden maddelerden azami oranda istifade etmek gerekir. Fakat, bunu yaparken
de bütün inisiyatifi başka ülkelere teslim ederek bir yerlere varılamayacağı
iyi bilinmelidir. Azık çantalarında bağımsızlık yolunda hiçbir şey
bulunmayan milletlerin başka çıkar çevrelerine payanda olmaktan
kurtulamayacakları aşikardır.
Özellikle de Doğu Türkistan davası yürütülürken zaman,
zaman ortaya çıkan; “özerkçiler”, “Doğu Türkistan’daki yaşam
şartları iyileştirilsin yeter” diyenler ve “muhtariyetçiler”
varken BM. den ya da Avrupa Parlamentosunun ilgili birimlerinden açıkça ne
istenildiği ortaya konulmadan, daha açık bir ifade ile “TAM BAĞIMSIZLIK”
istenildiği ifade edilmeden,edilemeden ve gerçek istekler kamufle edilerek
Doğu Türkistan halkının hakiki beklentilerine cevap verilebilmesini
düşünmek,şehitlere saygısızlık ve Doğu Türkistan’daki halkın duygularını
anlayamamak olacaktır…
KKTC’DE
YAPILACAK REFERANDUM
TÜRK MİLLETİ İÇİN” HAYIRLI” OLSUN
24 Nisan 2004
Türk Tarihinin dünya tarihinde yer alış
biçimi diğer milletlerinkinden çok daha farklıdır. Tarihçilerimiz daha iyi
bilirler ki; Türk Milleti defalarca tamamen yok olmanın eşiğinden yeniden
geri dönmeyi başarmış nadir milletlerin başında gelmektedir.
Tarihimizdeki “ Ergenekon Destanı,”
düşmanları tarafından tamamen yok edildiğine inanılan bir milletin, sahip
olduğu özgürlük tutkusu sebebiyle demir dağları eriterek yeniden var oluşa
erdiklerinin destanıdır. İşte bu millet Türk milletidir. Dünyanın en büyük
devletlerinden biri olan Osmanlı devletinin dünyanın en vahşi devletleri ve
orduları tarafından yok edilmesinin meydana getirdiği küllerden, bütün
dünyaya karşı tek başına mücadele ederek yeni bir devlet olan Türkiye
Cumhuriyeti devletini ortaya çıkaran millet yine Türk milletidir.
Dünyada var olabilmenin ve Özgürlüğün
bedelini en ağır bir şekilde ödemiş olan milletlerin başında yine Türk
milleti gelmektedir. Cumhuriyetin ilanından bu yana iktidara gelen siyasi
partilerin her geçen gün biraz daha Türk milletinin temel değerlerini ikinci
plana atan bir gidişat sergilediklerine şahit olmaktayız. Cumhuriyetin ilk
ilan edildiği yıllarda sahip olunan millî heyecanın ve millî şuurun yerini,
Türk milletine ne getirip neler götüreceği açıkça belli olan bir batılılaşma
düşüncesinin almakta olduğu gerçeği, bir çok geçek vatansever ve milliyetçi,
muhafazakar insanı derinden üzmekte ve yaralamaktadır.
Yıllardır Türkiye’yi yönetenlerin zafiyet
leri sonucunda ortaya çıkan ekonomik bağımsızlığımızın yabancıların
dayatmaları ile pejmürde hale getirilmekte olduğu hadisesinde, her
iktidara gelen siyasi parti kendisinden önceki iktidarı sorumlu tutma
kolaycılığına giderek iktidar koltuğunu sağlama alma yoluna gittiler. Bazı
siyasi partilerin bu aymazlıkları her geçen gün Türkiye’nin ve Türk
milletinin millî menfaatlerini koruyup kollamak yerine öncelikle partinin
menfaatlerini koruyup kollama hareketine dönüştü. Bütün bunlara bir de son
yıllarda daha fazla güncel hale gelen AB’ye girebilme rüyaları da eklenince
ekonomik ve siyasi yönden, Türkiye’nin gerçek çıkarlarını istemeyen batı
ülkelerinin dayatmaları sonucu giderek ”millî” lik ten uzaklaşma
sürecine girildi.
AB’ den müzakere tarihi alabilmek uğruna
her yönlü taviz üstüne tavizler verilmeye devam ediliyor. Amerika ve batılı
sözde dostlarımız ise doymak bilmeyen bir iştah ile sonu gelmeyen
isteklerini sıralamaya devam ediyorlar. Türkiye “millî Eğitim”
sistemi ise “ Ben bir dünya vatandaşıyım” şeklinde, Türk
milletinin temel değerleri ile tamamen taban tabana zıt bir görüş ortaya
koyan nesiler yetiştirme yolunda görünüyor.
Asıl gelmek istediğim husus ise; uzun
yıllardan itibaren Türkiye’nin vazgeçilmez bir parçası haline gelen Kıbrıs
meselesidir ve bu mesele artık Kıbrıs halkının inisiyatifinden çıkartılarak
Türkiye’nin birinci derecedeki millî meselesi olarak kabul edilmelidir… KKTC
halkı ucube “Annan” planına evet deme temayülü gösteriyor diyerek
Kıbrıs davasını bir “yük” gibi görmek, Türkiye’yi bu gün idare
edenlerin tarihe düşecekleri en kötü bir kayıtları olacak ve hafızalardan
hiçbir zaman silinmeyecektir.
Bu gün yapılacak referandum’ un sonucunda
“HAYIR” çıkarsa bu sonuç kesinlikle Kıbrıs Türkleri ve Türkiye
Türkleri adına “Hayırlı” bir sonuç olacaktır…
HÜR
DÜNYA BASINI DOĞU TÜRKİSTAN'DAKİ
GERÇEKLERİ HABER YAPMA GİRİŞİMİNDE BULUNMALIDIR
23 Nisan 2004
Elleri Doğu Türkistanlıların kanları ile
boyanmış olan işgalci Kızıl Çin hükümeti, Doğu Türkistan halkı üzerinde
uyguladıkları insanlık dışı zulüm ve baskılarını her geçen farklılaştırarak
devam ettirmektedirler. Yıllardır insanlık adına utanç verici yöntemlerle
dini ve millî varlıklarına kast ettikleri Doğu Türkistanlıları özgür olma
düşüncesinden vazgeçirmeye muvaffak olamayan Çinli müstevliler, 2002
yılının mart ayının 24’ ünde yayınladıkları bir haberde; Doğu Türkistan
genelinde başlattıkları bir tutuklama kampanyası sonucunda yedi büyük olayı
açıklığa kavuşturduklarını ve sonuçlandırdıklarını (Hangi olaylar olduğu ile
ilgili bir netlik yok) beş yüz civarında millî özgürlük yanlısı topluluğu
tespit ederek dağıttıklarını, on’dan fazla yer altı hücre evlerini ve
buralarda bulunan 6000 mermi, 140 adet silah ve çok sayıda basılı ve el
yazması yayınları ele geçirdiklerini, bunlarla ilgili olarak ta 1000 kişiyi
tutuklayıp hapis ve çeşitli cezalara çarptırdıklarını ileri sürdüler…
Bu ve benzeri haberleri sık, sık
yayınlayan Çin makamları nedendir bilinmez yabancı ülke basın mensuplarının
bu bölgede habercilik görevlerini yerine getirmelerinin önüne türlü engeller
çıkartırlar. Bu engellerin başında ilgili bölgenin bulaşıcı hastalık
sebebiyle karantina altında olduğu bahanesini ileri sürmeleridir. Ayrıca
Doğu Türkistan halkını yabancı ülke temsilcilerine karşı kötülemek için
“ O bölgeye giderseniz güvenliğinizden sorumlu değiliz. Çünkü orada
terörist faaliyetler çok fazla” gibi mesnetsiz ve iftira dolu
safsatalar ileri sürerek kendilerinin çirkin ve iğrenç yüzlerini gizlemek
isterler.
Oysa ki; Doğu Türkistan halkı Türk
milletine mensup olması hasebiyle bütün dünya milletlerinin (Çinliler
dışında) itiraf ettikleri gibi son derece misafirperver bir halktır ve
kendileri ile ilgili haber yapmak isteyenlere kapılarını sonuna kadar
açarlar. Çinlilerin saklamaya çalıştıkları şey; Çin yönetiminin Doğu
Türkistan halkını ne kadar büyük bir mahrumiyetin içerisine terk ettikleri
hadisesinin yabancı basın mensuplarınca görüntülenmesi ve buralar hakkında
haberler yapmalarıdır.
Tabir yerindeyse salya- sümük bütün
dünyaya Doğu Türkistanlıların terörist oldukları yönünde şikayetlerde
bulunan Çinliler, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini vahşi doğadaki
leş yiyici sırtlanlar ve çakallar gibi talan ederek kendi ülkelerine
götürdükleri ezeli ve ebedi Türk yurdu olan Doğu Türkistan’ın kendi öz
kaynaklarından istifade etmekten mahrum bırakmakta ve adeta ortaçağ
düzeyinde bir yaşam standardına mahkum etmektedirler.O da yetmemiş gibi
nefes alıp vermelerine dahi tahammül edemeyerek her yönlü sıkboğaz etmeyi
sürdürmekte ve Uygur halkını çeşitli şekillerde soykırıma tabi tutarak
tamamen yok etmenin çarelerini aramaktadırlar…
Kızıl Çin emperyalistleri her fırsatta
kendilerinin 5000 yıllık bir tarihi geçmişe sahip olan çok köklü ve büyük
bir millet olduklarını söyleyip dururlar…O halde;yukarıda bahse konu olan
haberlerinde olduğu gibi, ülkedeki haklı Özgürlük mücadelesini terörizmle
özdeşleştirerek, ele geçirdiklerini ileri sürdükleri silah,cephane ve yer
altı hücre evlerinin varlığı bir gerçekse bu delillerini (!) hür dünya
basınına daha cesur bir şekilde yansıtmak ve doğruluğunu ispat etmek
mecburiyetindedirler. Aksi halde; bu güne kadar ki iftira ve yalanlarının
altından asla kalkamayacak ve bütün dünya eninde sonunda Çin malları
sahtekarlıklarını öğrendiği gibi Çinin çirkef yüzünü daha açık öğrenecektir…
“DOĞU TÜRKİSTAN DAVASI”NIN HÜKÜMETLERDEN
ÖNCE MİLLETE ANLATILMASI DAHA HAYIRLIDIR
22 Nisan 2004
Dünyanın dört bir yanında yaşayan Doğu
Türkistanlıları hayata bağlayan en önemli unsur hiç şüphesiz ki; Dünya
insanlarının bilinçli olanlarının Doğu Türkistan’ın bu gün içinde bulunduğu
durumu ve Uygur halkının beklentilerini az veya çok anlayarak kendi
imkanları çerçevesinde destekliyor olmalarıdır diyebiliriz.
Çünkü; Çinli emperyalistler kendilerine
özgü entrikaları ve milletler arası diplomasinin imkanlarından istifade
ederek bazı devletlerin idarecilerini tatlı sözleri ve yumuşak ipekleri ile
kandırabilmekte iseler de, o ülkelerin halklarını kandıramamaktadırlar.
Mesela; Müslüman Türk halkı ile hiçbir bağı bulunmayan milletlere mensup
halklar, çoğunlukla her hangi bir yabancı ülkede zaman, zaman Doğu
Türkistanlıların, Çin temsilcilik binaları önünde tertip ettikleri İşgalci
Çin hükümetini protesto ettikleri toplantılara öyle zamanlar oluyor ki;
Doğu Türkistanlılardan daha fazla sayıda Doğu Türkistanlı olmayan
halklardan katılım olmaktadır.
Bu da gösteriyor ki; Sağ duyu sahibi ve doğru ile
yanlışın analizini yapabilen insanlar, Doğu Türkistan’ın bir haksız işgale
uğramış olduğunu ve oradaki 40 milyonu aşkın Müslüman Türk halkının insanlık
dışı bir soykırım hareketi ile karşı karşıya bulunduğunun idraki
içerisindedir. Biz Doğu Türkistanlılar için bu durum çok önemlidir. Çünkü;
Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, hükümetlerin Çin ile olan diplomatik
ve ekonomik alanlardaki ilişkileri zaman içerisinde değişebiliyor. Buna
bağlı olarak ta asla göz ardı edilemez bir gerçek olan Doğu Türkistan
hakkındaki düşüncelerde ve politikalarda da farklılaşmalar söz konusu
olabiliyor. Fakat; Bilinçli halk kitlelerinin bu ve benzeri konularda sahip
olduğu fikirlerde kolay, kolay hükümetlerin tutumlarında olduğu gibi
değişiklikler ve dumura uğramalara çok sık rastlanılmamaktadır.
Mesela Türkiye’den misal verecek olursak; 1950’li
yıllardan itibaren Doğu Türkistanlıların bütün çabaları davalarını öncelikle
iktidardakilere ve mecliste grubu bulunan siyasi parti liderlerine anlatmak
olmuştur. Çünkü bu yol elbetteki daha kestirme bir yoldu ve mantıklıydı.
Zira; hükümet yetkililerine Doğu Türkistan davası hakkıyla anlatılabilirse,
önce TBMM meclisinde gündeme gelecek ve ardından da, hükümet desteği ile BM.
parlamentosuna götürülebileceği beklentisi vardı. Ancak; bu konuda
Türkiye’deki Doğu Türkistanlılar açıkça bir sükutu hayale
uğradılar…Türkiye’de iktidara gelenlerin hemen,hemen hepside Doğu
Türkistanlıları avutmaktan ve teselli etmekten öteye geçemediler, geçmediler.
Üstelikte Doğu Türkistanlıları can evinden vuracak ucube yaklaşımlarla
Çinlileri çeşitli şekillerde taltif etme yollarına gittiler. Sonunda “Sel
gider Kum Kalır” sözünde olduğu gibi hükümetlerin biri gitti, diğeri
geldi. Fakat; aziz Türk Milletinin bilinçli ve idealist olanlarının Doğu
Türkistanlılara olan hakiki dostlukları ve Doğu Türkistan davasına olan
olumlu yaklaşımları ve samimi sadakatleri devam etmektedir…
Bu bakımdan; dünyanın neresinde olursa olsun Doğu
Türkistan’ın özgürlük mücadelesini yürütenlerin öncelikle halklara
anlatmaları gerektiği gerçeği ortaya çıkmıştır.
Geniş halk kitlelerine en etkili biçimde ve
anlayacakları tarzda anlatılabilirse, Doğu Türkistan’ın haklı Davasının
uzun vadede mutlaka her milletten geniş çaplı sempatizan kazanacağına ve
başarıya ulaşacağına inancımız tamdır.
MİLLETLERİN BAĞIMSIZLIĞI
BAŞKA DEVLETLERE
İHALE EDİLEREK KAZANILMAZ
21 Nisan 2004
Dünya insanları hemen, hemen her gün iç
içe, karşı karşıya oldukları cinayetleri ve katliamları o kadar kanıksamış
görünüyor ki; adeta barbarlıklar sıradan günlük yaşamın bir parçası haline
dönüşmeye başladı. İnsanlık adına yüz karası olarak nitelendirilmesi gereken
hadiselere karşı dahi insanların bir tepki vermemesi daha da düşündürücüdür.
Meselenin asıl vahim olan tarafı ise,
sözde barış ve insanların özgürlükleri adına yola çıkan bazı dünya
devletlerinin, dünyada işgale uğramış ülkelerin insanlarını gerçek anlamda
özgürlüklerine kavuşturmaya çalışmak yerine, bizzat kendilerinin başka
ülkeleri işgal etmeye kalkışmalarıdır.
Elli yıldır Çin işgali altında bulunan ve
insanlık dışı uygulamalarla yok edilmeye çalışılan Doğu Türkistan halkının
içinde bulunduğu durumu açıkça bilen ve milletler arası teşkilatların üyesi
bulunan ülkeler bu güne kadar ne devlet olarak, ne de BM. Teşkilatının
nizamnamesinde yer alan insan hakları ile ilgili maddeler gereği,
parmaklarını dahi kıpırdatmamaktadırlar.
Dünyada kendilerini dünya barışının tek
sağlayıcıları ve koruyucuları olarak ilan eden devletler kendi şürekası olan
sözde devletlerin devlet eli ile işledikleri cinayetleri meşru gösterme
ahlaksızlığına düşmeleri bazı cani liderleri daha da cesaretlendirmektedir.
Dünyada hep ezilen, işkence gören, dini ve millî varlıklarına kast edilen
milletlerin hemen, hemen hepsinin İslam dinine mensup olan milletler olması,
gidişatın açıkça İslam düşmanlığı görüntüsünü ortaya koymakta olduğunu
söylemek yanlış olmaz.
Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’
da, Keşmir’de Irak’ta zulüm altında olan insanların hepsinin İslam dinine
mensup olmaları, aklı başında olan her insanı elbetteki yukarıda
bahsettiğim düşüncelere sevk edecektir.
Ya da; ilk akla gelen bu düşüncemizin
yanlış olduğunu ispat edebilecek birilerinin bir an önce ortaya çıkıp acilen
tatmin edici bir izahatta bulunması gerekir. Çünkü ilerleyen zamanlarda
dünyanın bir “Dinler Savaşı”na şahitlik etmesi kaçınılmaz
olacaktır.(Gerçi bu günkü İslam dünyası dediğimiz ülkelerin pısırıklığı
böyle devam ederse, “Dinler Savaşı”ndan söz etmek asla mümkün değildir.)
Öyle görünüyor ki; Zaman içerisinde her
Millet kendi ülkesinde kendi başının çaresine bakmak durumunda kalacaktır.
Çünkü; hiçbir dünya devleti İslam ülkeleri de dahil olmak üzere hiçbir
ülkenin kara kaşı ve kara gözü için, ya da sözde hümanizm uğruna kendi
geleceğini karartacak, veya gidişatının önünü tıkayacak karşılıksız
kahramanlıklara kalkışmayacaktır.
Geleceklerini ve kurtuluş ümitlerini başka
dünya devletlerinin insafına terk eden milletler, sonunda bir işgalciden
kurtularak bir başka işgalcinin işgaline uğramayı peşinen kabul etmiş
demektir. Bu çarpık düşünce ister politika, ister strateji olarak
adlandırılsın yanlıştır. “Ümitsizlik Şeytandandır” Hadisine terstir…
Tarihte, Milletlerin bağımsızlıklarının
başka devletlere ihale edilerek ve başka devletler eli ile kazanıldığına
dair bir misal yoktur. Bu gün kendi çıkarları için sözde destek veriyor
görünen devletler, gelecekte gerçekten bağımsızlığın eşiğine gelindiğinin
anlaşılması durumunda zehirli bir engerek yılanı gibi dilini çıkararak, söz
konusu milletin bağımsızlığına göz dikebilir, kast edebilir.
Gerçek anlamda istiklâli arzulayan
milletler kendi özgürlükleri için her türlü bedeli ödemeye hazır
olmalıdırlar.
DOĞU TÜRKİSTAN’DA
BİR KİTABIN NEŞREDİLMESİNDE
KARŞILAŞILAN ZORLUKLAR (2)
20 Nisan 2004
Ünlü Doğu Türkistanlı yazar ve ilim
adamlarının uzun süren araştırmalarla yazarak yayımlanmaya hazır hale
getirdikleri kitapların basılması ve neşredilebilmesi oldukça çetin
engellerden aşarak ve birçok hain ruhlu insan müsveddelerinin ellerinden ve
de suikast girişimlerinden kurtulduktan sonra basılarak kitap tutkunu olan
Uygur halkının ellerine ulaşabilmektedir.
Kitap, beş ayrı inceleme komisyonundan
geçtik ten sonra, hazırlanan Çince raporlarla beraber neşriyat merkezlerinde
sözde uzman olan neşriyat bölümü yetkilileri tarafından tetkikten
geçirilmesinin ardından güçlü siyasi yetkisi bulunan bir komisyona
gönderilir. Burada günlerce uzayacak tartışma ve görüşmelerden sonra
yayımlanabilir olan kitaplar listesine dahil edilirse artık o kitabın önünde
bir mani kalmamıştır. Fakat; “yayımlanması sakıncalılar”
listesine dahil edilirse, kitabın yazılması esnasında yıllar süren
meşakkatli çalışmalar, verilen emekler ve araştırmaların tamamı bir anda yok
sayılmak gibi bir bağnazlık ve emek düşmanlığı ile karşılaşmaktadır.
Bir kitabın yazımının tamamlanmasından,
baskıya girmesi ve neşredilme izninin çıkmasına kadar ki geçirdiği evreleri
(badireleri) toparlayarak maddeler halinde sıralayacak olursak;
1- Mesul muharririn sıkı bir incelemesinden geçmesi
gerekir.
2- İş yeri sorumlusu, yani yayın merkezinin birinci
derecedeki üst düzey sorumlusunun kontrolünden geçer.
3- Komünist partisinin güvendiği ve bölgenin üst
derecedeki yetkililerinden birisi onaylar.
4- Tahrir bölümünün iki ya da daha fazla sayıdaki
başkanları tarafından ayrı, ayrı olarak incelemeden geçirdikten sonra
onaylar.
5- Neşriyat merkezinin mesleki hizmetlerden sorumlu
başkanı tarafından incelenerek onaylanır ve söz konusu kişi kitap hakkında
fikirlerini rapor halinde hazırlayıp üst makamlara sunar. 6- Komünist
partisince güvenilir olarak bakılan bir fen mütehassisi siyasi yönden bir
sakıncası olmadığına dair rapor hazırlar. Çünkü kitap basılıp yayınlandıktan
sonra, kitabın yazarının asli sorumluluğunun dışında, kitapla ilgili ruhsat
formaliteleri ile ilgilenen ve imzası bulunan her kes çıkabilecek en küçük
bir olumsuzluk durumunda kendilerine yöneltilecek sualleri cevaplamaya hazır
olmak mecburiyetindedir.
İşte; Çin işgali altındaki Doğu
Türkistan’da Uygur halkının millî, dini ve kültürel kimliğini muhafaza
edebilmek için vazgeçilmez dayanaklarından biri olan kitap yazma ve
neşretmede karşılaştıkları zorlukların küçük bir bölümü…
Her tarafından delik deşik olmuş, pörsümüş
ve savunulacak hiçbir yanı kalmamış, dünyada komünizmin son kalıntısı olan
Çin yönetiminin; BM’in Fen ve maarif biriminin tüzüğünde yer alan ve “yerli
milletlerin kültürlerini koruyup kollama anlaşmaları”nın altına
attıkları imzaya olan sadakatleri. İşte dünyadaki bazı devletlerin üç beş
akçe maddi çıkar uğruna önünde tazimle eğilmekte bir mahzur görmedikleri
“Büyük ülke…” İşte dünyayı dolaşarak bazı ülkelerin kutsal mekanları
olan meclislerinin kürsülerinde arya söyleyerek kişilik zafiyeti içinde
olanların gönüllerini fethetmeyi başaran sözde insan haklarına saygılı
Çinliler…
Çinli zalimler asla akıllarından
çıkartmamalılar ki;Silah zoru ile Doğu Türkistan’ı işgal etmiş olsalar bile,
her alanda Uygur halkına karşı kesin bir zafer elde edememişlerdir. Kadim
tarihlerden beri Uygur halkını millî ve manevi cihetlerden irşat eden kültür
adamları hep yetişmiştir. Dünya durdukça da yetişmeye ve yazmaya devam
edeceklerdir…
DOĞU TÜRKİSTAN’DA BİR KİTABIN NEŞREDİLMESİNDE
KARŞILAŞILAN ZORLUKLAR (1)
19 Nisan 2004
Her milletin mutlaka kitap tutkunu insanları vardır. Türkiye’de
çok kitap okuyanlara “Kitap Kurdu” denilirken, Doğu Türkistan’da kitap
severlere “Kitap Okuyanlar” anlamına gelen “Kitaphanlar”
tabiri kullanılır.
Uygur halkının kitaplara olan sevgisi hiç mübalağasız
ekmeğe,suya ve havaya duyulan ihtiyaçlar mesabesindedir. Doğu Türkistan’da
asırlardır çok zor yaşam şartları altında dahi kısıtlı oranlarda da olsa,
kitaplar yazılmaya ve neşredilmeye devam edilmiştir. 1949 yılında Doğu
Türkistan’ın işgal edilişinden sonra Mao döneminin en vahşi ve insanlık dışı
uygulamalarından biri 1967 yılında başlattığı ve adına “Kültür İhtilali”
dedikleri “Kültür Katliamı” hareketidir. On yıl süren bu kültür
katliamı döneminde yüzbinlerce tarihi, kültürel ve dini eserler meydanlarda
yakılmıştır. O tarihlerden sonra da Uygur yazarlar ve ediplerin kitap
yazmaları ve neşretmeleri gerek maddi imkansızlıklar ve gerekse de Çin
işgal idaresinin engellemeleri sebebiyle durma noktasına gelmiştir; fakat
Uygur yazarların insanüstü gayretlerle az sayıda da olsa kitaplar
yazdıklarını ve Uygur halkının okuma ve bilinçlenme ihtiyaçlarına cevap
vermeye çalıştıklarını biliyoruz. Okuma yazması olan bütün Uygurlar bir
kişinin elinde önem arz eden bir kitabın mevcudiyetini öğrenirlerse,
“Filancanın elinde filanca kitap varmış” diyerek gizli olarak ta olsa
ne yapıp edip o kitabı emanet de olsa ele geçirip mutlaka okurlar.
Muhterem Doğu Türkistan dostları; dilerseniz Kızıl Çin işgali
altındaki Doğu Türkistan’da bu günkü mevcut sistem içerisinde bir kitabın
hangi aşamalardan geçerek neşredilebildiği hakkında kısaca bir malumat
vermeye çalışayım.
Doğu Türkistan’ın son dönem yazarlarından Alim Abduşekur
Memtimin’in, “Turan Tarihi”, (Kadim Merkezi Asya Tarihi)
“Uygur Makam Hazinesi”, “Uygur Felsefe Tarihinden Umumi Beyan”,
“Farabi ve Onun Felsefe Sistemi”, “Uygur Tababeti ve İbni Sina”
gibi eserleri. Alim Turgun Almas’ın ; “Hunlar’ın Kısa Tarihi”,
“Uygur Klasik Edebiyat Tarihi”, “Uygurlar” gibi kitapları
1980’li ve 1990’lı yıllarda yayınlanan bazı önemli eserlerdendir. Daha
bunlardan başka eserlerde yazılmaktadır, yazılacaktır… Halka mal olmuş olan
yukarıdaki yazarlar ve emsalleri göz önünde tanınmış insanlar olduklarından
kolay kolay Çinlilere yakalarını kaptırmazlar. Ömürleri boyunca Çinli
müstevlilere karşı mücadele etmekten zerre kadar dahi yılmamış olan bu
zatlar, uzun yıllar süren araştırmalarını mutlaka kitap haline getirerek
neşretme mücadelesinin de hep içindedirler.
Uygur
halkının özlemlerini, duygularını ve beklentilerini çok iyi bilen Uygur
alimleri ve yazarları Uygurların okumaktan çok hoşlandıkları kitaplarını
yazarlarken; Rus, Arap, Grek ve Çin gibi geniş kaynaklı milletlerin
arşivlerinde araştırma imkanlarını elde etme mücadelesinin ardından, çok
büyük bir itina ile meydana getirdikleri kitap taslaklarını önce Uygurlardan
oluşan mesul muharrirlerin, iş yeri sorumlularının ve ilgili bölüm
yetkililerinin elemelerinden geçtik ten sonra, (Bu arada bir takım
mankurtlaşmış Uygur dalkavukların, kitabın muhtevası ile ilgili olarak
Çinlilere gammazlıkları söz konusu olmazsa) Üst düzey mahalli Komünist
partisi yetkililerinin oluşturacakları büyük bir toplantı yapılarak burada
yapılacak tartışmalarla neşredilmesine izin verilecek kitaplarla ilgili
hazırlanmış olan sözde uzmanların raporları değerlendirmeye alınır. Buradan
bir suikasta kurban gitmeyen kitap taslakları, bir başka inceleme
komisyonlarına havale edilir. Bu komisyonda inceden inceye tetkikten
geçirilen taslaklar hakkında Çince tafsilatlı raporlar hazırlanarak neşriyat
merkezlerine gönderilir…
ÇİN MALLARI
İSTİLASI İLE İLGİLİ VERİLEN MECLİS
ARAŞTIRMA ÖNERGESİ HÜKÜMET TARAFINDAN
REDDEDİLDİ (2)
16 Nisan 2004
Çin mallarının Türkiye’deki 30 ayrı dalda
üretim sektörünü üretim dışı bırakacak seviyelerdeki hakimiyetine paralel
olarak en az iki milyon insanı işsiz bırakmasını çok ciddiye almayan hükümet
yetkilileri, meclis gündeminde önlerine gelen Çin malları konulu araştırma
önergesi ile ilgili tartışmalar esnasında da Çin malları tehlikesine karşı
olan tepkisizliğini sürdüren bir seyir izledi.
Hükümet adına söz alan Devlet bakanı Sayın
Kürşad TÜZMEN’ in kamu oyunu tatmin etmekten uzak ve Çin mallarının Türkiye
ekonomisi üzerindeki olumsuz etkileri ile ilgili yapılmış olan
araştırmaları ve sonuçlarını çok ciddiye almadığı anlaşılan konuşmasının
ardından, CHP İzmir Milletvekili Sayın Ahmet ERSİN kürsüye gelerek 22
arkadaşı ile hazırlamış oldukları meclis araştırma önergesinin mahiyeti ile
ilgili olarak meclis üyelerini bilgilendirici konuşmaları esnasında oldukça
dikkat çeken açıklamalarda da bulundu.
Çin’in 2003 yılının ilk altı ayında Dünya
Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından hakkında 46 defa damping soruşturması
gerçekleşen bir ülke olduğunu, Dünyadaki ticaret sirkülasyonu alanlarının %
30’unu Çin mallarının işgal ettiğini, birtakım Ali-Cengiz oyunları ile,
dalaverelerle, marka taklitçiliği ile ve sahtecilikleri ile dünya
piyasalarına yayılmayı sürdüren Çin malları ile ilgili olarak ta, Türkiye
yetkililerinin Türk halkını Çin mallarının kalitesizliği konusunda
bilinçlendirme çalışması yapması gerektiğinden bahsetti. Türkiye’de halkın
alım gücünün kısıtlı olması sebebi ile, Çin mallarının kalitesizliğini bir
tarafa bırakarak sözde ucuz olması yüzünden Çin mallarını tercih etmek
durumunda kaldıklarını söyledi.
Hükümetin Türkiye’ye girişine izin verdiği
her türlü malda mutlaka servis garantisini mecburi hale getirmesi
gerektiğini, bu anlamda da hiçbir Çin malının servis ağının bulunmadığını,
dolayısıyla da “Kullan- at” yönteminin Türkiye’de büyük ölçüde paraların
Çin’e gittiğini, Çin mallarının Türkiye’ye serbestçe ve hiçbir düzenli
prosedürle karşılaşmadan girişinin Türk ekonomisine olan zararının 7 milyar
dolara ulaştığını ifade etti.
Dünya nüfusunun neredeyse % 20 sinin
Çin’de yaşadığını, Türkiye’deki üreticilerin Çin’deki üreticilerle rekabet
şansının bulunmadığını, Çünkü; Çin’de çocukların ve mahkumların üretim
alanında iş gücünden yararlanıldığını, üretim maliyetlerinin devlet desteği
ile olabildiğince aşağıda tutulduğunu, enerji ve benzin fiyatlarının çok
aşağıda olduğunu, Türkiye de ise; bunların tam tersine üreticilerin önlerine
bir çok engelin özellikle devlet tarafından bürokratik formaliteler şeklinde
ve maliyet giderlerindeki pahalılık biçiminde konulduğunu, Türkiye’deki
üreticilerin Çin malları karşısındaki mağduriyetlerinin giderilmesinin en
kestirme yolunun her türlü yollarla Türkiye’ye girmeye devam eden Çin
mallarının girişinin mutlaka kontrol altına alınması gerektiğini ifade etti.
Sayın Ahmet ERSİN’ in ardından söz alarak
kürsüye gelen AKP Zonguldak Milletvekili sayın Fazlı ERDOĞAN’ ı dinlemek ise
bana tam bir işkence gibi geldi. Sayın milletvekilinin basma kalıp bir
şekilde sayın TÜZMEN’ in konuşmasını birkaç değişiklik dışında aynen tekrar
etmesi ile zaman öldürmesi bir yana, bir Millet vekilinin bu kadar çok düşük
cümle kullanması ve bozuk Türk’çe konuşması eminim ki; benim gibi bu
görüşmelerden istifade etmeyi uman bir çok insana saç-baş yoldurtmuştur.
Daha sonra kürsüye gelen CHP Bursa
Milletvekili Sayın Mehmet KÜÇÜKAŞIK, Bursa da son altı ayda çoğunluğu
tekstil sektöründe olmak üzere 5403 kişinin işten çıkartıldığını, 2005
yılında Çin tekstil ürünlerine uygulanan kotanın kalkması ile dünyada 30
milyon, Türkiye’de de en az iki milyon kişinin daha işsiz kalacağını
söylemesinin ardından; konu oylamaya sunuldu ve olması beklendiği şekilde
Soru önergesi, AKP hükümetinin çoğunluk oyu ile reddedildi…Bu görüşmelerle
ilgili olarak söylenecek çok şeyler var ama…..
KAZANDIKLARINI ZANNEDEN İŞGALCİLER
SONUNDA KAYBEDECEKLERDİR
14 Nisan 2004
Dünyada ne kadar barıştan, “Dinler
arası diyalog” dan, insan haklarının öneminden, hak ve özgürlüklerin
kutsallığından bahsedilirse edilsin; bu söylemlerin sahiplerinin kimliğine
ve kendi icraatlarındaki samimiyete bakmak gerekiyor. Tarih sayfalarındaki
dünya savaşlarının sebeplerine ve neden meydana geldiğine bakıldığında
görülecektir ki; bütün savaşların müsebbipleri, dillerinden barış ve insan
haklarını düşürmeyenlerdir. 21. Yüzyılın eşiğinde dahi dünyada kendilerini
barış ve özgürlüklerin garantörü gibi gören ülkelerin yöneticileri
tarafından dünya barışı ve milletlerin özgürlükleri çeşitli bahanelerle
açıkça dinamitlenmektedir. Böylece; dünya insanlarının “barış,”
“özgürlük,” ve “insan hakları” gibi deyimleri ağızlarına sakız
yapanlara güvenleri kalmamıştır.
Dünyadaki bütün bağımsız ülkelerin
geçmişlerinde mutlaka nesilden nesile intikal ettirilen destansı
bağımsızlık mücadeleleri vardır. Milletlerin tarihlerindeki millî
mücadeleler, gerek silahlı mücadele şeklinde olsun, gerekse siyasal mücadele
şeklinde olsun hiçbir zaman unutulmaması, unutturulmaması gereken övünç ve
şeref kaynaklarıdır.
Son elli yıldır Özgürlük mücadelesi veren
Milletlerin içinde bulundukları insanlık trajedilerine çare aramak ve bulmak
yerine dünya dengelerini daha da bozan ve karmaşık hale getirenlerin hiçbir
mağdur milletin yarasına merhem olmayacağı, olamayacağı açıkça görülmüştür.
Kızıl Çin işgali altındaki Doğu
Türkistan’da, Rus tahakkümü altındaki Çeçenistan’ da, İsrail işgali
altındaki Filistin’de yıllardır millî direniş hareketleri son derece zor
şartlar altında devam edip gidiyor. Bundan sonrada hiç bitmeyecektir. Çünkü;
bütün hakları ayaklar altında çiğnenen, gasp edilen, iffetine tecavüze
kalkışılan, dini ve millî bütün değerlerine kudurmuşcasına saldırılan
insanların, kurbanlık koyunlar gibi elleri kolları bağlı bir biçimde
oturmaları elbetteki düşünülemez. Bunun aksini düşünenler kesinlikle
ahmaktırlar.
Doğu Türkistan’da meydana gelen “1955
Hoten-Atçüy millî Kurtuluş Hareketi”nin Çinli işgalciler tarafından çok
kanlı bir biçimde bastırılmasının ardından “Doğu Türkistan millî
Özgürlük Hareketleri” sona erdirilebilmiş midir? Hayır! O tarihten
sonraki en büyük Özgürlük hareketlerinden biri olan ve 5 Nisan 1990
tarihinde Kaşgar’ a bağlı Aktuğ nahiyesinin Barın kasabasında meydana gelen
“Doğu Türkistan millî Kurtuluş Hareketi” ni vahşice bastıran Çinli
müstevliler bir başarı elde edebilmişlermidir? Hayır! 4 Şubat 1997
“Gulca millî Kurtuluş Hareketi” nin devamını önleyebilmek için tam
anlamı ile bir katliam gerçekleştiren ve bu millî kurtuluş hareketini bahane
ederek onbinlerce Doğu Türkistan gencini zindanlara atan Komünist Çin
hükümetinin tedirginliği bitmişmidir? Hayır!!
Şu anda dünyada güçlünün yanında olmayı
kazanç zanneden bazı dünya devletleri eninde sonunda, maddi çıkarlar uğruna
payanda oldukları devletlerden esaslı bir darbe mutlaka yiyeceklerdir. Bu,
tarihte bir çok misallerine rastladığımız bir gerçektir.
Özgürlük mücadelesi veren Milletlerin ne
pahasına olursa olsun sürdürmeleri gereken en önemli direniş hareketi;
Mücadele tarihlerindeki önemli kilometre taşları olan “Kurtuluş
Savaşları”nın her birini birer ilham kaynağı olarak ebediyete kadar
kendilerinden sonraki nesillere anlatmalarıdır. Çünkü; bu gün yaşanan KKTC.
nin karşı karşıya bulunduğu meselelerin temelinde;1960’lı yıllardan beri
devam edip gelen savaşların sebeplerinin genç nesillere hakkıyla
anlatılmamış olması yatmaktadır.
Günümüzde, dünyadaki işgalciler
kazandıklarını zannetseler de, uzun vadede kazananlar; “istiklâl Savaşı”nı
yılmaz bir irade ile devam ettiren milletler olacaktır…
ÇİN
MALLARI İSTİLASI İLE İLGİLİ VERİLEN
MECLİS ARAŞTIRMA ÖNERGESİ
HÜKÜMET TARAFINDAN REDDEDİLDİ(1)
15 Nisan 2004
13.04.2004
tarihli makalemde; CHP İzmir milletvekili Ahmet ERSİN ve 22 arkadaşı
tarafından, Türkiye piyasalarını ve dolayısıyla da Türkiye’nin millî
ekonomisini olumsuz yönde etkilemeye devam eden ve Türkiye’ye kontrolsüz bir
şekilde giren Çin malları ile ilgili olarak Meclise Araştırma Önergesi
verdiklerini, Mecliste konu ile ilgili olarak yapılacak tartışmalar sonunda
hayırlı ve olumlu bir karar çıkmasını temenni ettiğimizi ifade etmiştim.
Mecliste 13.04.2004 tarihinde yapılan
“Türkiye ve Çin Malları” konulu görüşmeleri televizyon ekranından pür
dikkat takip etmeye çalıştım. Konu ile ilgili olarak önce söz alan Devlet
bakanı Kürşad TÜZMEN öylesine pembe bir tablo çizdi ki; şaşırmamak mümkün
değildi. Adeta, Amerika’nın polisiye filmlerinin kalıplaşmış cümlesinde
olduğu gibi “Her şey kontrol altında” diyordu. Sayın Bakan’a
göre; şimdiye kadar Türkiye’de Çin malları istilasından bahseden ve bu
konuda bilimsel araştırmalar yaparak kamu oyunun önüne deliller koyan Ankara
Ticaret Odası, (ATO) ve İzmir Ticaret Odası (İTO) ve daha birçok üretici
firma sahibi ve yönetim kurulu üyeleri uydurma doneler ortaya koyarak Çin’e
ve Çin mallarına karşı haksızlık ediyorlardı.
Sayın TÜZMEN, Kendilerinin mevcut
hükümetin bir bakanı olduklarını unutmuş olmalılar ki; ellerine ulaşan
Meclis Araştırma Önergesi teklifinin içerdiği problemlere bir ciddiyet
içinde çare üreteceklerine, Çin mallarının kontrolsüz bir şekilde Türkiye’ye
girişi ile birçok yerli üreticinin ve Türkiye piyasalarının zarar görmekte
olduğunu belgelerle ortaya koyan Türkiye Ticaret Odaları yetkililerine
atfen; “Siz önce kendi üyelerinizin Çin malları kullanmalarına ve
alıp satmalarına mani olun” anlamına gelecek tavsiyelerde bulunuyordu.
Çin’in yıllık büyüme hızının % 8-9 civarında, göz ardı edilmemesi gereken
bir ülke olduğunu, 1980’li yıllarlın başında daha fazla dışa açılmaya
başlayan Türkiye’nin o tarihlerden itibaren Çin ile ticari ilişkisinin devam
ettiğini, Çin’e kota uygulamak yerine Çin pazarına daha fazla girilmesi
gerektiğini ve önümüzdeki 2004 yılında Çin’e olan ihracatımızın arttırılmaya
çalışıldığından ve de bunun yanı sıra yerli üreticilerimizin
mağduriyetlerini asgariye indirmek için maliyet girdilerini azaltacak
çareler üreteceklerini ifade ettiler.Sayın Bakan’ın bu sözlerinden,
Türkiye’ye Çin malları girişinin devam edeceği anlamı çıkıyordu.
Daha sonra söz alan CHP İzmir Milletvekili
sayın Ahmet ERSİN Türkiye piyasalarını işgal eden kalitesiz ve sözde ucuz
Çin mallarının ortaya çıkardığı olumsuzluklardan söz ederken, ister siyasi
popülaritesini arttırmak maksadıyla olsun, isterse önemli bir açığını
yakaladığı hükümeti; kendisi Ana muhalefet Partisinin bir Milletvekili
olması hasebiyle köşeye sıkıştırmak adına olsun, eminim ki; bizler gibi
birçok insanın da duygularına tercüman oldu. Sayın ERSİN; bu gün Çin
mallarına karşı gereken önlemlerin ciddi anlamda alınmaması durumunda 2005
yılında Çin tekstil ürünlerine uygulanan kotanın kalkması durumunda bütün
dünya piyasaları gibi Türkiye’nin de çok ciddi bir biçimde etkileneceğinden
söz etti. Sayın ERSİN’ in en çarpıcı ve gerçeği yansıtan cümlelerinden biri
Çinliler için “Buğday Tarlasına Dadanan Çekirge Sürüleri Gibi”
benzetmesiydi. Çok önemli tespitlerde de bulunan CHP Milletvekilinin;
kendisinden önce konuşan Bakan TÜZMEN’ in, Çin mallarının ortaya koyduğu
tehlikelerden söz edenlerin kendilerinin ve üyelerinin Çin mallarına karşı
olan zaaflardan arınmaları gerektiği şeklindeki göndermelerine cevaben;
“Sayın bakanla siyaseti bırakmacasına iddiaya girerim ki; kendisinin
çantasında yada üzerinde mutlaka bir Çin malı eşya vardır”
diyerek çok iddialı ve cesurca bir çıkış yaptı…
BU GÜN MECLİS GÜNDEMİNDEN ÇİN MALLARININ
TÜRKİYE’ Yİ ESİR ALMAMASI YOLUNDA BİR KARAR
ÇIKMASINI BEKLİYORUZ
13 Nisan 2004
Çin mallarının Türkiye’de yarattığı olumsuzluklar hakkında çok şeyler
yazıldı, söylendi. Sınırsız ve kontrolsüz bir şekilde yapılan Çin malları
ithalatının doğrudan etkilediği kişiler olan ticaret ve üretim sektörü
erbabı insanlar zaman, zaman çekilen sıkıntılarla ilgili olarak feryat
ettiler.
Ankara Ticaret Odası (ATO) başkanı Sayın
Sinan Aygün ve arkadaşları Çin malları ithalatının Türkiye’de oluşturduğu
olumsuzluk ve Türkiye piyasalarındaki memnuniyetsizlikle ilgili olarak
mükemmel araştırmalar yaparak Türkiye kamu oyunu bilgilendirici çalışmalar
yaptılar.
Bütün bu ortaya konulan Çin malları konulu
Türkiye gerçeğinin, Türkiye hükümeti yetkililerinin nazarı dikkatini celp
edip etmeyeceğini kamu oyu merak etmekteydi. Nihayet son olarak alınan
haberlere bakılırsa; Çin mallarının Türkiye üretim sektöründe ve ticaret
alanında meydana getirdiği olumsuzluklar Meclis Genel Kurulunda
tartışılacak. 13 Nisan 2004 Salı günü (Bu gün) Görüşmeye açılacak olan ve
Türkiye açısından büyük önem taşıyan bu görüşmelerin neticesinin Türkiye
ekonomisi adına hayırlar getirmesini bütün kalbimizle temenni ederken, bu
görüşmeler esnasında soru soracakların ve soruları değerlendirerek
cevaplayacak olanların son derece hassas ve gerçek anlamda Türkiye’ nin
menfaatini düşündüklerini ifade edecek şekilde davranmalarını bekliyoruz.
Bu önemli meselenin Meclis gündemine
taşınmış olması çok mühim bir hadisedir. Daha önemlisi; Türkiye’yi adeta bir
örümcek ağı gibi saran kalitesiz Çin Malları sarmalından kurtulmak için
ciddi bir fırsat olan meclis görüşmelerinin faydalı kararlarla
sonuçlanmasıdır.
Bizim endişemiz; Bu güne kadar Devamlı
olarak Çin malları ithal ederek küçük çaplı üreticileri ve ticaret erbabını
kepenk kapatmaya mecbur edenlerin yalnız’ca kendi çıkarlarını düşünerek
Meclis bünyesinden bazı kişileri etki altına alarak Türkiye ekonomisine
büyük darbe vuracak şekilde bir karara varılmasına sebep olma ihtimalidir…
Aslına bakılırsa; Çin mallarının Türkiye
piyasalarında oluşturduğu her yönlü olumsuzluklar hakkında ciddi ve
gerçekçi araştırmalar yapmış, yaptırmış olan Sivil örgüt yetkililerinden
bazılarının da bu görüşmelere davet edilerek son durum hakkında verecekleri
bilgilerden ve belgelerden istifade edilmesi çok iyi olurdu. Konu hakkında
yeterli bilgilere sahip olmayan bazı meclis üyelerinin görüş bildirirlerken,
Yalnızca Çinin nüfusunu ve Çin’e giderek Çin Seddini ziyaret etmeyi hayal
ederek görüş bildirmeleri, görüşülmek üzere Meclis gündemine taşınan
meselenin önemini nötrleştirecek bir konuşma olacaktır. Bu sebeple; Ankara
Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sayın Sinan Aygün gibi, konu hakkında yaptığı
araştırmalarla mütehassıslaşmış şahsiyetlerin görüş bildirmelerini sağlamak
mutlaka yararlı olacaktır.
Şu andan itibaren Türkiye’deki Çin malları
istilasından muzdarip olan bütün Sivil Örgüt yetkililerinin,üyelerinin ve
şahsiyetlerin bugünkü Meclis gündeminde tartışılacak Çin malları konusunda
etkili olmayı bir “millî Görev” olarak düşünüp, Meclis Belge
geçerlerine(Faks) ve telefonlarına mesaj göndermek gibi demokratik bir hakkı
kullanmaları yerinde olacaktır.
Yıllardır bazı basiretsiz idarecilerin
Komünist Çin yetkililerine payanda olmaları yüzünden darbe üstüne darbe
yiyen “Türkiye millî ekonomi” sinin kalitesiz Çin mallarından
kurtuluşu için önemli bir fırsat doğmuştur. Dua edelim ki; Türkiye’nin en
üst karar mekanizmasından İnşallah Türkiye’miz adına hayırlı bir karar
çıkar…
DOĞU
TÜRKİSTAN HALKI KIVRAK ZEKASI
SAYESİNDE millî VE DİNİ VARLIĞINI SÜRDÜRÜYOR
09 Nisan 2004
Son yıllarda Türkiye üzerindeki çeşitli
hesaplarının uygulamalarını sıklaştıran devletler arasında, apayrı bir
politika uygulamaya başlayan Komünist Çin hükümeti, Türkiye’de yaklaşık elli
yılda oluşturulabilen Doğu Türkistan’ ile ilgili olumlu kamu oyunu olumsuz
yönde etkileyebilmek maksadıyla Türkiye’deki elçilikleri ve konsoloslukları
vasıtasıyla Uygur halkının kültürel yaşamı ile ilgili olarak kurgulanmış,
göze hitap eden iletişim araçları( Video kaseti, CD vb.) göndererek Uygur
müziği, folklor’ ü ve Çin Komünist Partisinin nizamnamesindeki maddeleri
öven filmleri ile zihinleri bulandırmaya çalışmak gibi bir Çin stratejisi
izlemektedirler.
Bu görüntüleri izleyenler; “Bu kadar
iyi eğlenilebilen bir ülkede nasıl esaretten bahsedilebilir?”
demeden edememektedirler. Fakat, söz konusu görüntülere gerçek bir dost gözü
ile bakanlar bilirler ki; Uygur halkı yüz yıllar ötesinden beri süregelen
çok eski ve köklü bir kültüre sahiptir. Bu görüntü araçları yurt dışına
gönderilmek üzere Çin hükümeti tarafından her ne kadar özel olarak
hazırlanmışsa da; dikkatli olarak izleyenler Uygur halkının üstün ve kıvrak
zekasının izlerini açıkça görebilirler.
Türkiye’ye gönderilen kaset ve diğer
görüntü araçlarında yer alan gerek müzik-eğlence proğramları olsun, gerek
tiyatro oyunları,gerekse çeşitli konuların işlenmeye çalışıldığı filmlerde
olsun; oyuncular ve sanatçılar icra etmekte oldukları senaryonun bir
yerlerine; akılcı bir göz ve mantıkla seyredenlere hitabeden bir şekilde,
öylesine ince ve etkili mesajlar yerleştiriyorlar ki; bir cümlelerinden, bir
hareketlerinden ve bir mimiklerinden bir çok mesajlar alabilmek mümkündür.
Baskıcı Çin siyasetinin ortaya çıkardığı bir millî refleks olan Uygur
halkının günlük yaşamındaki hareketleri, yeni nesillere bir kitabın, bir
ansiklopedinin veya bir okulun vereceği özel bir eğitimden daha etkili ve
daha öğretici olabilmektedir.
“Biz Uygur Halkı” diye söze
başlayan Doğu Türkistanlı Anne-babanın, bir öğretmenin, bir sanatçının,bir
esnafın söylediği sözler, Uygur çocukları için çok büyük ehemmiyet arz
etmekte ve hayatları boyunca unutmayacakları,unutamayacakları bir tarihi
öğüt olarak zihinlerine kazınmaktadır. Bu sebepledir ki; Çinli işgalciler
Doğu Türkistanlıların dünyada eşine az rastlanır bütün maddi
zenginliklerini gasp ettiler, Akıl almaz işkenceler uyguladılar, Uygur halkı
üzerinde elli yıldır tam manasıyla Çin devlet terörü estirdiler. Her türlü
yollarla şehit ettiler. Fakat; Uygur halkının sahip olduğu en değerli
hazineleri olan millî ve manevi duygularını yok edemediler. Yarım asırdır
dünyanın en vahşi sistemi içerisinde yaşamak zorunda kalan Doğu
Türkistanlılar bu gün dahi ortaya koydukları sanat ve Edebiyattaki
maharetleri ile bir çok özgür olduklarını iddia eden devletlerden daha
ileri bir cesarete sahip olduklarını ispat etmektedirler.
Doğu Türkistan halkı bu güne kadarki
gösterdiği cesaret, metanet, dirayet, liyakat ve kararlılıkla bütün dünya
kamu oyuna fazlasıyla bir şey daha ispat etmektedir; “Özgürlük” ve
“Bağımsızlık” için her an hazır olduğunu…
Uygur halkı, asırlar ötesinden devam edip
gelen millî giyim,millî örf-adet,gelenek ve görenekler dediğimiz kültürel
değerlerine ve dini inancına bu güne kadar gösterdiği bağlılığı devam
ettirdiği sürece, bağımsızlığını hiçbir güç sonsuza kadar elinden
alamayacaktır.
İNSANLIK ALEMİ NE ÇEKTİYSE İNSAN GEÇİNEN
“İNSANCIKLAR” DAN ÇEKMİŞTİR
08 Nisan 2004
İnsanlık alemi ne çekmişse; nerede
durduğu, ne düşündüğü, nasıl bir dünya görüşüne sahip olduğu belli olmayan,
makam-mevki sahibi olabilmek için el etek öpmekten ve birilerinin
ayaklarının altına basamak olmaktan çekinmeyen, her şeyi mubah sayan
insancıkların oluşturduğu kirliliklerden çekmiştir.
Bu insancıklar;sözde hoş görü adına
insanlığın fıtratına tamamen aykırı, insan olmanın erdemlerini dejenere eden
her türlü davranışta rahatlıkla bulunabilirler ve bunu normal bir davranış
sayarlar. Onlara göre hiçbir şeyin sınırı yoktur. Bu sebeple ne yaşadıkları
vatan topraklarının bir sınırının olmasını isterler, ne de insanların
kendilerini “vatanım” dedikleri atalarından intikal ede gelen
topraklara hapsetmelerini…
Söz konusu insancıkların dünyalarında; “Millet”,
“Bayrak” ve “Bağımsızlık” gibi ulvi kavramlara yer yoktur.
“Bütün Dünya İnsanları Kardeştir” sloganını dillerinden düşürmemelerine
rağmen, bir milletin diğer millete neden zulmettiğinin açıklamasını
yapmazlar, yapamazlar…
Adeta çamurdan yapılmış heykelcikler
gibidirler. Hiçbir olay karşısında olumlu yada olumsuz etkilendiklerinin
farkına varılmaz. Sinirleri alınmış et yığını misali kendi çıkarlarını
ilgilendiren konular dışında her şeye kayıtsızdırlar. Bazen bu insancıkların
davranışlar, aynı ülkede ve aynı ortamlarda kendileri ile beraber yaşamak
zorunda kalan insan gibi insanları neredeyse çileden çıkarır. Çok yumuşak
başlı, geçimli, insanlarla iyi geçinme görüntülerinin altında müthiş bir
içten pazarlılık karakteri yatar.
Ayrıca bu tiplerin bir diğer özelliği
vardır ki; menfaatlerine ters düşecek her hangi bir olay ya da gelişme söz
konusu olduğunda birer filozof edası ile davranır ve çıkarlarının üzerinde
adeta çöreklenerek yatmış ve zehirli dilini çıkarıp bekleyen bir engerek
yılanına dönüşürler.
Bilindiği gibi; her milletin, her ülkenin ve
her toplumun kendine özgü, kültürü, tarihi geçmişi, inançları, millî-manevi
değerleri ve vazgeçilmezleri vardır. Elbette ki bunlar “Millet”
olmanın gerekleridir; fakat bahse konu insancıklar, yukarıda az bir kısmını
saydığımız ve insanlığın mutlaka sahip olması gereken bu millî ve manevi
hasletlere başkalarının saygı göstermeleri konusunda bir gereklilik
hissetmezler.
Bütün bu ifadelerimizden hoşgörü karşıtı
olduğumuz anlamı çıkartılmamalıdır. Gerçek manasıyla bir hoşgörüye sahip
olmak insanlarda bir erdemliliktir. İnsanlar kişisel anlamda istedikleri
alanda hoşgörü gösterebilirler. Fakat; Millet, Vatan, Bağımsızlık ve Bayrak
gibi bir milletin müşterek hakları konusunda hoşgörü adına aymazlık
gösteremezler. Hiç kimse “Globalizm” ve “Entegrasyon” denilen
ucube terimlere riayet etmek, edebilmek ve birilerine şirin görünebilmek için
sınır tanımaz lakaytlıklar içine giremezler…
Ne yazık ki; yukarıda sözünü ettiğimiz
insancıklar, millet baskısından çekinmeseler her türlü tavizi aleni olarak
vermekte zerrece beis görmeyenlerdir.
İnsanlık; midelerinden başka şey düşünmeyen,
vurdumduymaz, “ver yiyeyim ört yatayım” anlayışını yaşam
biçimi haline getiren, her türlü kavramın içini boşaltmaya çalışan,sığ
düşünceli, hoşgörü duygusunu yalakalık olarak algılayanlarla mücadele etmeli
ve mutlaka galip gelmelidir…
Aksi taktirde
bütün insanlık söz konusu
insancıklar yüzünden kimliksizleşmeye doğru sürüklenecektir ki; bu da
insanlık adına, özellikle de Müslüman Türk Milleti adına tam bir facia
demektir…
DÜNYADAKİ
İŞGAL GÜÇLERİ HİÇ BİR
ZAMAN HUZURLU OLAMAYACAKLARDIR