HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

  

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

NİSAN-2004

 

“BOSTAN BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ PARKLAR” DİYEN

BİR YAZARIN GEÇ KALMIŞ OLAN NEDAMETİ  (2)

30 Nisan 2004

             Çin mallarının Türkiye’de oluşturduğu kirlilik ve Türkiye ekonomisine olan zararları öylesine ciddi boyutlara ulaştı ki; bir zamanlar Çin ile yapılacak ticaretin Türkiye ekonomisi açısından hayati önemi(!) olduğunu yazan bazı kalemşorlar bu günlerde yüz seksen derece bir dönüş yaparak Çin malları istilasından duydukları rahatsızlıkları ve kaygıları dile getirmeye ve kalemlerini Çin malları aleyhine oynatmaya başladılar.

            İşte bu zat-ı muhteremlerden biride,1990’lı yıllarda mütedeyyin insanların yayın organı olarak bilinen bir gazetede yazılar yazan Güntay Şimşek’tir. Türkiye’de Doğu Türkistan ile ilgili isimler taşıyan parklardan Çinliler adına duyduğu rahatsızlığı dile getirerek; bir ferasetsizlik sergilemiş ve bir gazeteciye yakışmayacak tarzda ifadeler kullanarak “Bostan büyüklüğündeki parklara verilen isimler Türkiye Çin ilişkilerine zarar veriyor… Çini maçini bir kenara bırakıp ticaret hacmimizi arttırmaya bakalım…” anlamına gelecek yazılar yazarak Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların Türkiye’den ve Türk milletinden beklentilerini göz ardı eder bir tavır sergilemiş ve Doğu Türkistanlıları derinden yaralamıştı…Bu köşe yazarına da fazlaca haksızlık yapmak istemiyorum. Belki de o günlerde söz konusu gazetenin patronlarının böyle bir yazı yazmasını istemiş olması ihtimali de var. Çünkü; özellikle  Zaman gazetesinin yayın politikasında öteden beri, insanlarımıza ilginç gelebilecek seviyelerde Çin’i ve Çinlileri şirin göstermeye çalışma gayreti vardır…

            Aynı Güntay Şimşek bu günlerde;  Gazete patronlarının bir etkisi oldu mu bilemiyorum. Ya da eski tavırlarından dolayı bir nedamet duyuyor  olmalı ki; Türkiye’deki Çin malları tehdidini ve saltanatını irdelerken neler yazmış; “ Uzun bir süredir Türkiye’deki bir çok sektörün gündeminde Çin ürünlerinin sebep olduğu sıkıntılar var. Bir tarafta sıkıntı çekenler olduğu gibi diğer tarafta sıkıntıya sebep olarak sefa sürenler söz konusu. Türkiye’de ticarete hükmeden resmi makamlarla, ticari faaliyetlerini sadece kendi menfaatlerini ön planda tutarak götüren kesimlerin uyumlu çalışmasının neden olduğu büyük problemler söz konusu. Özellikle Çin’den yapılan ithalatlarda endüstriyel taklitle başkalarının hakkına tecavüz ve aldatma, düşük maliyet ve düşük iş gücünün paralelinde ucuz ve kalitesiz ürünlerin istilasıyla ülkede üretim ve tüketim dengelerini alt-üst olması söz konusu. Hadisenin diğer tarafında ise Çin’den yapılan ithalatların çeşitli ayrıcalıklarla Türkiye’ye basit yollardan girerek, vergi kaybına neden olmasıdır.”

            Sayın Şimşek’i bu yazısından dolayı da alkışlıyoruz. Yıllar sonra böyle bir yazı yazmasının sebebi her ne olursa olsun doğruları savunan ve yazan her kes elbetteki taktir görecektir.Yazarın bu yazısında kullandığı ifadeler; yalnızca Doğu Türkistan davası adına bir yarar elde edeceğimiz için değil, Türkiye’nin ekonomi alanında  kalitesiz Çin malları sebebiyle uğramakta olduğu zararları dile getiriyor olmasından dolayı önem arz etmektedir. Hele, hele daha önceki yıllarda (1999) Çin ile yapılacak ticaretin millî ve manevi duygulardan çok daha önde olması gerektiğini ileri süren bir yazar tarafından yazılmış olması daha da ehemmiyetlidir.

            “Her şey kontrolümüz altında” diyenlerin Türkiye’ye havadan, karadan ve denizden girerek piyasaları olumsuz etkilemeye devam eden Çin’in kalitesiz mallarını kontrol edemediklerini yada etmediklerini Türk Milleti iyi bilmektedir…

 

“BOSTAN BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ PARKLAR”

DİYEN BİR YAZARIN GEÇ KALMIŞ OLAN NEDAMETİ(1)

29 Nisan 2004

             “Bin nasihatten bir musibet iyidir” Atasözü; biz Türkiye’de yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve aziz Türkiye’mizi vatan bilen insanların, duygularımızı ve düşüncelerimizi en iyi şekilde ifade edebilmemize bir defa daha vesile oldu.

            Yaklaşık elli yıldır Türkiye’mizde Türk halkını ve hatta bütün dünyayı, kimi stratejistlerin  “Sarı Okyanus” olarak tanımladıkları Çin tehlikesi ve tehdidine karşı uyarmaya devam ettik. Fakat; her nedense bizlerin çabalarımız gerek hükümet yetkilileri ve gerekse de bir takım sivil toplum örgütleri tarafından ciddiye ve değerlendirmeye alınmadı. Bizler Çin tehlikesinden bahsederken; “ Dünyanın en uzak köşesindeki bir milletten bize ne zarar gelebilir” diye düşünenler, söz konusu olan milletin ve devletin her hangi bir millet yada her hangi bir devlet olmayıp, Çin milleti ve Çin devleti olduğunu akıllarına getirmemişlerdi. Dolayısıyla da aradan geçen elli yılın sonunda,  benim; “Çinin Truva Atları” olarak adlandırdığım son derece kalitesiz Çin mallarının Türkiye piyasalarını istila etmesinin ardından Çin hakkındaki olumlu düşünceler yerlerini endişeye ve kaygılara terk etmeye başladı. Konunun ciddiyeti öyle noktalara kadar geldi ki; TBMM nin gündemine bile taşındı. Meclis çatısı altında görüşmeye ve tartışmalara dahi açıldı. Fakat; AKP hükümetinin bakanı sayın Kürşad Tüzmen’ in “Merak etmeyin her şey kontrol altında” anlamına gelen savunmasıyla CHP milletvekillerinin Meclis araştırma önergesi teklifi akim kalmış oldu. Oysa ki; Türkiye’ deki Çin malları istilası ve tehdidi artarak devam ediyor…

            1999 yılında Zaman Gazetesinde köşe yazarlığı yapan Güntay Şimşek Çin ile Türkiye arasındaki ilişkilerin önemini anlatmaya çalıştığı bir yazısında meseleyi öyle abartmıştı ki; Çin işgali altındaki Doğu Türkistan ‘da soykırıma uğramakta olan 40 milyondan fazla Müslüman Doğu Türkistan halkını Çin ile yapılacak üç kuruşluk ticarete feda etmeye bile hazırdı… Türkiye kamuoyunun da bildiği gibi o günlerde Türkiye’de Doğu Türkistan konusu gündemdeydi.Çünkü; Doğu Türkistanlıların Lideri İsa Yusuf Alptekin’in vefatının ardından 4 Şubat 1997  tarihinde Çinlilerin Doğu Türkistan’da yaptıkları  “Gulca Katliamı” Türk ve dünya medyasında olabildiğince geniş yer almıştı. 23 Aralık 1998 tarihinde Mesut Yılmaz hükümeti “Doğu Türkistan Çin Toprağıdır” şeklinde ucube bir başbakanlık genelgesi yayınlamıştı. Dolayısıyla, millî ve manevi duyguları kuvvetli olan Türk Milleti Doğu Türkistan konusunda oldukça duyarlı davranıyor ve  bazı Belediye Başkanlıkları caddelere, parklara ve uygun gördükleri yerlere Doğu Türkistan ile ilgili isimler vererek duyarlılıklarını gösteriyorlardı… Bu duyarlılığı içine sindiremeyen ve Türkiye’de Çinin sözcülüğüne soyunmuş olanlardan biri olan Güntay Şimşek  şöyle diyordu o günlerdeki Zaman Gazetesinde yer alan yazısında; “Türkiye’de bostan büyüklüğündeki parklara verilen isimler Türkiye Çin ticaretini olumsuz yönde etkilemektedir…Biz Çini maçini bırakıp işimize bakmamız gerekir…”

            Aradan geçen yıllar bu vatandaşın ya aklını başına getirmiş, ya o günlerde sahip olduğunu tahmin ettiğimiz Çin mahreçli kaynaklar kesildi, ya da en az bir Çinli kadar milliyetçi ve vatansever olması gerektiğini hatırlamış olmalı ki; bu yakınlarda Sabah Gazetesinde kaleme aldığı bir yazısında Çin mallarının Türkiye’de meydana getirdiği olumsuzlukları sıralamış…

 

 KOMÜNİST ÇİN MAO’NUN VASİYETLERİNE

OLAN SADAKATİNİ SÜRDÜRÜYOR

28 Nisan 2004

             Çin’in son yıllarda batıya açılma politikası adı altında yürüttüğü yayılmacılık stratejisinin temelinde; milyonlarca insanın katledilmesinin mimarı ve Çin’in eski lideri Mao Ze Dung’un  fikirlerinin ve felsefesinin ve vasiyetlerinin yattığı bazı ülkeler tarafından geç te olsa  anlaşılmış durumda.

            Çin Halk Cumhuriyetinin Ankara Büyükelçisi Song Aiguo’ Milliyet Gazetesinden Derya Sazak ile yaptığı söyleşide şunları söylemiştir; “Çin’e gelen yabancı sermaye ve ekonomik liberalizm değerlerimize aykırı değil. Değerlerimizi tamamlıyor. Mao yaşasaydı bu günkü gelinen noktadan çok memnun olacaktı.” Çin Büyükelçisi  dünya genelinde uygulamakta oldukları stratejilerinden söz ederken  özellikle de Türkiye- Çin ilişkilerine ne kadar önem verdiklerini de şöyle açıklıyor; “ AB üyesi bir Türkiye bizim için önemli ve yararlı, Türkiye Avrupa ile Asya arasında bir köprü konumunda olduğu için daha da önemlidir.” Bu cümlelerden de anlaşıldığına göre; Çinliler Mao döneminden beri Türkiye’nin dünyadaki konumunun ehemmiyetini kavramışlar ve aradan geçen 54 yıl boyunca Türkiye üzerindeki hesaplarını ve yine dünyaya yayılma maksatlarında oynayacağı rolü hiçbir zaman göz ardı etmemişler… 

            Günümüzde Türkiye’de Çin mallarının sebep olduğu feryatların da tevekkeli olarak ortaya çıkmış olaylar olmadığı anlaşılmaktadır. Hep Çin’in yaptığı  ithalat dan söz ederken dünyaya ve özellikle de Türkiye’ye yaptıkları sahte ve kalitesiz mal ihracatından hiç bahsetmemeye özen gösteren Çin’in Ankara Büyükelçisi, Sazak ile söyleşisini şöyle sürdürüyor: “Türkiye ile ticarete önem veriyoruz. Geçen yıl 550 milyon dolarlık ithalat yaptık. Geçtiğimiz Ocak ayındaki ithalat artışı yüzde 101 oldu. Bunlar güzel gelişmeler. Önümüzdeki ay Çin’den bir alım heyeti daha geliyor. Otomotiv sektöründe Çin’de şu sırada bir kota sistemi var,bu kotanın beşte birini Türkiye’ye tanıdık. Türkiye ile birbirimizi tamamlayabiliriz. Türkiye’den hammadde , kimyasal elyaf alıyoruz. İplik satıyoruz. Daha çok işbirliği yapabiliriz. Türk iş adamları Çin’i keşfedip, Çin pazarına girsinler.” Çin Büyükelçisi hiç kaygılanmasın. Çünkü; Çin mallarına teşne durumdaki bazı meraklı iş adamlarımız çoktaaan Çin pazarını ve Çinin kalitesiz mallarını keşfettiler ve Türkiye’deki yerli üreticilerin durumunu hiç düşünmeden Türkiye’ye doldurdular bile…

             Sazak’ın ; “21’inci yüzyılda ABD’nin küresel egemenlik maksadına engel olacak tek ülke Çin’ mi olacak” sorusuna karşılık; “Tek kutuplu bir dünya sağlam olmaz. Bu sebeple çok taraflı bir yapıya ihtiyaç var.” Diyerek, Dünyada yalnızca ticari bir amaçla hareket etmeyip, her ne kadar “Yayılmacı değiliz,”  “Süper güç olmak istemiyoruz” deseler de dünyadaki lider ülke olma yarışının başını çeken ülkelerden biri olduklarını açıkça ifade etmiş olmaktadırlar.

            Dünyadaki vahşi kapitalizmin en ateşli uygulayıcısı olan ABD’nin elindeki silahını da Çinliye özgü özel yöntemlerle almak istediklerini Büyükelçinin şu sözleri açığa vurmaktadır. “Sosyalist ve kapitalist ülkelerin barış içinde bir arada yaşamalarını arzuluyoruz. Farklı sistemler birbirleri ile yarışsınlar ve üstün taraflarını öğrensinler. Kapitalizm ve sosyalizm medeniyetin birer sonucudur. Her iki tarafında iyi yanlarından istifade etmeliyiz.Yabancı sermaye Çine teknoloji de getiriyor.” Amerikanın Sosyalizmden pek istifade edeceğini sanmıyorum. Fakat; Çinin ABD Kapitalizminden sonuna kadar istifade edeceği kesin görünüyor. Bekleyip görelim…

 

            DOĞU TÜRKİSTANLILARIN istiklâl İSTEDİĞİNİ

BÜTÜN DÜNYA BİLMELİDİR

27 Nisan 2004

              Komünist Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın dünyadaki diğer emperyalistler ve çıkar çevreleri için ehemmiyeti daha fazla aşikar olmuş olmalı ki; son zamanlarda Doğu Türkistan üzerinde farklı senaryolar yazılarak ortaya sürülmeye başlanmış görünüyor.

Başta Amerika olmak üzere diğer  bazı batılı devletler Doğu Türkistan konusunda uzun süren sessizliklerini bozarak, Çin ile de diplomatik ve ekonomik ilişkilerini de sekteye uğratmayacak yöntemlerle Çin’in elli yıl boyunca bütün zenginlik kaynaklarını sömürdüğü Doğu Türkistan konusunda bir çıkış yapmak niyetinde görünüyorlar. Bunun içinde yıllar yılı Doğu Türkistan konusunda uğraş veren sivil toplum örgütlerini ve kişileri kendilerinin belirledikleri stratejilere doğru yönlendirme taktiğini uygulamaya koymaya çalışmaktadırlar.

Dünya kamu oyunun da bildiği üzere batılı devletlerin ve bütün emperyalistlerin bir ortak yanı,”Maşa varken elini yakmamak” yöntemini uygulamalarıdır. Bu maşanın; Vatanları için her türlü tehlikelere göğüs germeye hazır olan Doğu Türkistanlılar  olmaması gerekir. Doğu Türkistanlılar dünkü gereksiz ezilmişlik psikolojisinden sıyrılarak, şerefli Özgürlük mücadelesi yolunda başları dik, davaları uğrunda  da; ellerinde davaya hizmet etmiş ve ediyor olmak gibi bir sermaye ile ve Doğu Türkistan Özgürlük mücadelesinin birinci derecede sahipleri olduğunu ortaya koyarak yollarına devam etmelidirler.

“Filanca devletin yardım ve desteği olmadan bizim başarılı olabilmemiz mümkün değil” şeklinde zaafiyet ve çaresizlik  kokan bir anlayışla ulvi davalara hizmet etmek, edebilmek asla mümkün değildir. Tarihin hiçbir devrinde, hiçbir milletin bir başka millet için kendi varlığını ve çıkarlarını tehlikeye atarak bir mücadeleye giriştiği ve ele geçirdiği toprakları altın tepsi içerisinde başkalarına sunduğu görülmemiştir…

Doğu Türkistan davasının başarıya ulaştırılması adına tercih edilen yol eğer ,milletler arası siyasal ve diplomatik alanlardan istifade ederek yürümekse; ( Tercih edilen yol elbetteki budur.) Komünist Çin işgal güçlerinin ortaya koyduğu soykırım hareketleri karşısında iffetlerini, varlıklarını ve dolayısıyla vatanlarını koruyabilmek uğruna geçmişte işgal güçlerine karşı silaha sarılmak mecburiyetinde kalan ve hayatlarını kaybederek şehit olanların manevi varlıklarına; bu güne kadar hiçbir yönlü bir duyarlılık göstermeyen Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin istekleri doğrultusunda dil uzatarak, “Belki bizlerin şehit dediklerimize onlar terörist diyorlardır.” Şeklinde, taşeronluk ifade eden ve kimlik cüzdanlarında yer alan “İslam” kelimesine mugayir cümleler sarf etmek yerine, milletler arası diplomasi de ve siyasal alanda uzman kişiler yetiştirme yolunda ciddi gayretler ortaya koymak daha doğru olacaktır. Bu noktada elbette ki; bazı, milletler arası anlaşmaların içeriğinde yer alan ve Doğu Türkistan davasının yürütülmesi yolunda önem arz eden maddelerden azami oranda istifade etmek gerekir. Fakat, bunu yaparken de bütün inisiyatifi başka ülkelere teslim ederek bir yerlere varılamayacağı iyi bilinmelidir. Azık çantalarında bağımsızlık yolunda hiçbir şey bulunmayan milletlerin başka çıkar çevrelerine payanda olmaktan kurtulamayacakları aşikardır.

Özellikle de Doğu Türkistan davası yürütülürken zaman, zaman ortaya çıkan; “özerkçiler”,  “Doğu Türkistan’daki yaşam şartları iyileştirilsin yeter” diyenler ve “muhtariyetçiler” varken BM. den ya da Avrupa Parlamentosunun ilgili birimlerinden açıkça ne istenildiği ortaya konulmadan, daha açık bir ifade ile “TAM BAĞIMSIZLIK” istenildiği ifade edilmeden,edilemeden ve gerçek istekler kamufle edilerek Doğu Türkistan halkının hakiki beklentilerine cevap verilebilmesini düşünmek,şehitlere saygısızlık ve Doğu Türkistan’daki halkın duygularını anlayamamak olacaktır…

 

KKTC’DE YAPILACAK REFERANDUM

TÜRK MİLLETİ İÇİN” HAYIRLI” OLSUN

24 Nisan 2004 

            Türk Tarihinin dünya tarihinde yer alış biçimi diğer milletlerinkinden çok daha farklıdır. Tarihçilerimiz daha iyi bilirler ki; Türk Milleti defalarca tamamen yok olmanın eşiğinden yeniden geri dönmeyi başarmış nadir milletlerin başında gelmektedir.

            Tarihimizdeki “ Ergenekon Destanı,”  düşmanları tarafından tamamen yok edildiğine  inanılan bir milletin, sahip olduğu özgürlük tutkusu sebebiyle demir dağları eriterek yeniden var oluşa erdiklerinin destanıdır. İşte bu millet Türk milletidir. Dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Osmanlı devletinin dünyanın en vahşi devletleri ve orduları tarafından yok edilmesinin meydana getirdiği küllerden, bütün dünyaya karşı tek başına mücadele ederek yeni bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti devletini ortaya çıkaran millet yine Türk milletidir.

            Dünyada var olabilmenin ve Özgürlüğün bedelini en ağır bir şekilde ödemiş olan milletlerin başında yine Türk milleti gelmektedir. Cumhuriyetin ilanından bu yana iktidara gelen siyasi partilerin her geçen gün biraz daha Türk milletinin temel değerlerini ikinci plana atan bir gidişat sergilediklerine şahit olmaktayız. Cumhuriyetin ilk ilan edildiği yıllarda  sahip olunan millî heyecanın ve millî şuurun yerini, Türk milletine ne getirip neler götüreceği açıkça belli olan bir batılılaşma düşüncesinin almakta olduğu gerçeği, bir çok geçek vatansever ve milliyetçi, muhafazakar insanı derinden üzmekte ve yaralamaktadır.

            Yıllardır Türkiye’yi yönetenlerin zafiyet leri sonucunda ortaya çıkan ekonomik bağımsızlığımızın yabancıların dayatmaları ile pejmürde hale getirilmekte olduğu hadisesinde, her iktidara gelen siyasi parti kendisinden önceki iktidarı sorumlu tutma kolaycılığına giderek iktidar koltuğunu sağlama alma yoluna gittiler. Bazı siyasi partilerin bu aymazlıkları her geçen gün Türkiye’nin ve Türk milletinin millî menfaatlerini koruyup kollamak yerine öncelikle partinin menfaatlerini koruyup kollama hareketine dönüştü. Bütün bunlara bir de son yıllarda daha fazla güncel hale gelen AB’ye girebilme rüyaları da eklenince ekonomik ve siyasi yönden, Türkiye’nin gerçek çıkarlarını istemeyen batı ülkelerinin dayatmaları sonucu giderek ”millî” lik ten uzaklaşma sürecine girildi.

            AB’ den müzakere tarihi alabilmek uğruna her yönlü taviz üstüne tavizler verilmeye devam ediliyor. Amerika ve batılı sözde dostlarımız ise doymak bilmeyen bir iştah ile sonu gelmeyen isteklerini sıralamaya devam ediyorlar. Türkiye “millî Eğitim” sistemi ise “ Ben bir dünya vatandaşıyım”  şeklinde, Türk milletinin temel değerleri ile tamamen taban tabana zıt bir görüş ortaya koyan nesiler yetiştirme yolunda görünüyor.

            Asıl gelmek istediğim husus ise; uzun yıllardan itibaren Türkiye’nin vazgeçilmez bir parçası haline gelen Kıbrıs meselesidir ve bu mesele artık Kıbrıs halkının inisiyatifinden çıkartılarak Türkiye’nin birinci derecedeki millî meselesi olarak kabul edilmelidir… KKTC halkı ucube “Annan” planına  evet deme temayülü gösteriyor diyerek Kıbrıs davasını bir “yük” gibi görmek, Türkiye’yi bu gün idare edenlerin tarihe düşecekleri en kötü bir kayıtları olacak ve hafızalardan hiçbir zaman silinmeyecektir.

            Bu gün yapılacak referandum’ un sonucunda “HAYIR” çıkarsa bu sonuç kesinlikle Kıbrıs Türkleri ve Türkiye Türkleri adına “Hayırlı” bir sonuç olacaktır…

 

HÜR DÜNYA BASINI DOĞU TÜRKİSTAN'DAKİ

GERÇEKLERİ HABER YAPMA GİRİŞİMİNDE BULUNMALIDIR

23 Nisan 2004

             Elleri Doğu Türkistanlıların kanları ile boyanmış olan işgalci Kızıl Çin hükümeti, Doğu Türkistan halkı üzerinde uyguladıkları insanlık dışı zulüm ve baskılarını her geçen farklılaştırarak devam ettirmektedirler. Yıllardır insanlık adına utanç verici yöntemlerle dini ve millî varlıklarına kast ettikleri Doğu Türkistanlıları özgür olma düşüncesinden vazgeçirmeye muvaffak olamayan Çinli müstevliler, 2002  yılının mart ayının 24’ ünde yayınladıkları bir haberde; Doğu Türkistan genelinde başlattıkları bir tutuklama kampanyası sonucunda yedi büyük olayı açıklığa kavuşturduklarını ve sonuçlandırdıklarını (Hangi olaylar olduğu ile ilgili bir netlik yok) beş yüz civarında  millî özgürlük yanlısı topluluğu tespit ederek dağıttıklarını, on’dan fazla yer altı  hücre evlerini  ve buralarda bulunan 6000 mermi, 140 adet silah ve çok sayıda basılı ve el yazması yayınları ele geçirdiklerini,  bunlarla ilgili olarak ta 1000 kişiyi tutuklayıp hapis ve çeşitli cezalara  çarptırdıklarını ileri sürdüler…

            Bu ve benzeri haberleri sık, sık yayınlayan Çin makamları nedendir bilinmez yabancı ülke basın mensuplarının bu bölgede habercilik görevlerini yerine getirmelerinin önüne türlü engeller çıkartırlar. Bu engellerin başında ilgili bölgenin bulaşıcı hastalık sebebiyle karantina altında olduğu bahanesini ileri sürmeleridir. Ayrıca Doğu Türkistan halkını yabancı ülke temsilcilerine karşı kötülemek  için “ O bölgeye giderseniz güvenliğinizden sorumlu değiliz. Çünkü orada terörist faaliyetler çok fazla” gibi mesnetsiz ve iftira dolu  safsatalar ileri sürerek kendilerinin  çirkin ve iğrenç yüzlerini gizlemek isterler.

            Oysa ki; Doğu Türkistan halkı Türk milletine mensup olması hasebiyle bütün dünya milletlerinin (Çinliler dışında) itiraf ettikleri gibi son derece misafirperver bir halktır ve kendileri ile ilgili haber yapmak isteyenlere kapılarını sonuna kadar açarlar. Çinlilerin saklamaya çalıştıkları şey; Çin yönetiminin Doğu Türkistan halkını ne kadar büyük bir mahrumiyetin içerisine terk ettikleri hadisesinin yabancı basın mensuplarınca görüntülenmesi ve buralar hakkında haberler yapmalarıdır.

            Tabir yerindeyse salya- sümük bütün dünyaya Doğu Türkistanlıların terörist oldukları yönünde şikayetlerde bulunan Çinliler, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini vahşi doğadaki leş yiyici sırtlanlar ve çakallar gibi talan ederek kendi ülkelerine götürdükleri ezeli ve ebedi Türk  yurdu olan Doğu Türkistan’ın kendi öz kaynaklarından istifade etmekten mahrum bırakmakta ve adeta ortaçağ düzeyinde bir yaşam standardına mahkum etmektedirler.O da yetmemiş gibi nefes alıp vermelerine dahi tahammül edemeyerek her yönlü sıkboğaz etmeyi sürdürmekte ve Uygur halkını çeşitli şekillerde soykırıma tabi tutarak tamamen yok etmenin çarelerini aramaktadırlar…

            Kızıl Çin emperyalistleri her fırsatta kendilerinin 5000 yıllık bir tarihi geçmişe sahip olan çok köklü ve büyük bir millet olduklarını söyleyip dururlar…O halde;yukarıda bahse konu olan haberlerinde olduğu gibi, ülkedeki haklı Özgürlük mücadelesini terörizmle özdeşleştirerek, ele geçirdiklerini ileri sürdükleri silah,cephane ve yer altı hücre evlerinin varlığı bir gerçekse bu delillerini (!) hür dünya basınına daha cesur bir şekilde yansıtmak ve doğruluğunu ispat etmek mecburiyetindedirler. Aksi halde; bu güne kadar ki iftira ve yalanlarının altından asla kalkamayacak ve bütün dünya eninde sonunda Çin malları sahtekarlıklarını öğrendiği gibi Çinin çirkef yüzünü daha açık öğrenecektir…

 

“DOĞU TÜRKİSTAN DAVASI”NIN HÜKÜMETLERDEN

ÖNCE MİLLETE ANLATILMASI DAHA HAYIRLIDIR

22 Nisan 2004

             Dünyanın dört bir yanında yaşayan Doğu Türkistanlıları hayata bağlayan en önemli unsur hiç şüphesiz ki; Dünya insanlarının bilinçli olanlarının Doğu Türkistan’ın bu gün içinde bulunduğu durumu ve Uygur halkının beklentilerini az veya çok anlayarak  kendi  imkanları çerçevesinde destekliyor olmalarıdır diyebiliriz.

            Çünkü; Çinli emperyalistler kendilerine özgü entrikaları ve milletler arası diplomasinin imkanlarından istifade ederek bazı devletlerin idarecilerini tatlı sözleri ve yumuşak ipekleri ile kandırabilmekte iseler de, o ülkelerin halklarını kandıramamaktadırlar. Mesela; Müslüman Türk halkı ile hiçbir bağı bulunmayan milletlere mensup halklar, çoğunlukla her hangi bir yabancı ülkede zaman, zaman  Doğu Türkistanlıların, Çin temsilcilik binaları önünde tertip ettikleri İşgalci Çin hükümetini  protesto ettikleri toplantılara öyle zamanlar oluyor ki; Doğu Türkistanlılardan daha fazla sayıda  Doğu Türkistanlı olmayan halklardan katılım olmaktadır.

 Bu da gösteriyor ki; Sağ duyu sahibi ve doğru ile yanlışın analizini yapabilen insanlar, Doğu Türkistan’ın bir haksız işgale uğramış olduğunu ve oradaki 40 milyonu aşkın Müslüman Türk halkının insanlık dışı bir soykırım hareketi ile karşı karşıya bulunduğunun idraki içerisindedir. Biz Doğu Türkistanlılar için bu durum çok önemlidir. Çünkü;  Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, hükümetlerin Çin ile olan diplomatik ve ekonomik alanlardaki ilişkileri  zaman içerisinde değişebiliyor. Buna bağlı olarak ta asla göz ardı edilemez bir gerçek olan Doğu Türkistan hakkındaki düşüncelerde ve politikalarda da farklılaşmalar söz konusu olabiliyor. Fakat; Bilinçli halk kitlelerinin bu ve benzeri konularda sahip olduğu fikirlerde kolay, kolay hükümetlerin tutumlarında olduğu gibi değişiklikler ve dumura uğramalara çok sık rastlanılmamaktadır.

 Mesela Türkiye’den misal verecek olursak; 1950’li yıllardan itibaren Doğu Türkistanlıların bütün çabaları davalarını öncelikle iktidardakilere ve mecliste grubu bulunan siyasi parti liderlerine anlatmak olmuştur. Çünkü bu yol elbetteki daha kestirme bir yoldu ve mantıklıydı. Zira; hükümet yetkililerine Doğu Türkistan davası  hakkıyla anlatılabilirse, önce TBMM meclisinde gündeme gelecek ve ardından da, hükümet desteği ile BM. parlamentosuna götürülebileceği beklentisi vardı. Ancak; bu konuda Türkiye’deki Doğu Türkistanlılar açıkça bir sükutu hayale uğradılar…Türkiye’de iktidara gelenlerin hemen,hemen hepside Doğu Türkistanlıları avutmaktan ve teselli etmekten öteye geçemediler, geçmediler. Üstelikte Doğu Türkistanlıları can evinden vuracak ucube yaklaşımlarla Çinlileri çeşitli şekillerde taltif etme yollarına gittiler. Sonunda “Sel gider Kum Kalır” sözünde olduğu gibi hükümetlerin biri gitti, diğeri geldi. Fakat; aziz Türk Milletinin bilinçli ve idealist olanlarının Doğu Türkistanlılara olan hakiki dostlukları ve Doğu Türkistan davasına olan olumlu yaklaşımları ve samimi sadakatleri devam etmektedir…

Bu bakımdan; dünyanın neresinde olursa olsun Doğu Türkistan’ın özgürlük mücadelesini yürütenlerin öncelikle halklara anlatmaları gerektiği gerçeği ortaya çıkmıştır.

Geniş halk kitlelerine en etkili biçimde ve anlayacakları tarzda anlatılabilirse, Doğu Türkistan’ın haklı Davasının  uzun vadede mutlaka her milletten geniş çaplı sempatizan kazanacağına ve başarıya ulaşacağına inancımız tamdır.

 

MİLLETLERİN BAĞIMSIZLIĞI BAŞKA DEVLETLERE

İHALE EDİLEREK KAZANILMAZ

21 Nisan 2004

             Dünya insanları hemen, hemen her gün iç içe, karşı karşıya oldukları cinayetleri ve katliamları o kadar kanıksamış görünüyor ki; adeta barbarlıklar sıradan günlük yaşamın bir parçası haline dönüşmeye başladı. İnsanlık adına yüz karası olarak nitelendirilmesi gereken hadiselere karşı dahi insanların bir tepki vermemesi daha da düşündürücüdür.

            Meselenin asıl vahim olan tarafı ise, sözde barış ve insanların özgürlükleri adına yola çıkan bazı  dünya devletlerinin, dünyada işgale uğramış ülkelerin insanlarını gerçek anlamda özgürlüklerine kavuşturmaya çalışmak yerine, bizzat kendilerinin başka ülkeleri işgal etmeye kalkışmalarıdır.

            Elli yıldır Çin işgali altında  bulunan ve insanlık dışı uygulamalarla yok edilmeye çalışılan Doğu Türkistan halkının içinde bulunduğu durumu açıkça bilen ve milletler arası teşkilatların üyesi bulunan ülkeler bu güne kadar ne devlet olarak, ne de BM. Teşkilatının nizamnamesinde yer alan insan hakları ile ilgili maddeler gereği, parmaklarını dahi kıpırdatmamaktadırlar.

            Dünyada kendilerini dünya barışının tek sağlayıcıları ve koruyucuları olarak ilan eden devletler kendi şürekası olan sözde devletlerin devlet eli ile işledikleri cinayetleri meşru gösterme ahlaksızlığına düşmeleri bazı cani liderleri daha da cesaretlendirmektedir. Dünyada hep ezilen, işkence gören, dini ve millî varlıklarına kast edilen  milletlerin hemen, hemen hepsinin İslam dinine mensup olan milletler olması, gidişatın açıkça İslam düşmanlığı görüntüsünü ortaya koymakta olduğunu söylemek yanlış olmaz.

            Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’ da, Keşmir’de Irak’ta  zulüm altında olan insanların hepsinin İslam dinine mensup olmaları,  aklı başında olan her insanı elbetteki yukarıda bahsettiğim düşüncelere sevk edecektir.

            Ya da; ilk akla gelen bu düşüncemizin yanlış olduğunu ispat edebilecek birilerinin bir an önce ortaya çıkıp acilen tatmin edici bir izahatta bulunması gerekir. Çünkü ilerleyen zamanlarda dünyanın bir “Dinler Savaşı”na  şahitlik etmesi kaçınılmaz olacaktır.(Gerçi bu günkü İslam dünyası dediğimiz ülkelerin pısırıklığı böyle devam ederse, “Dinler Savaşı”ndan söz etmek asla mümkün değildir.)

            Öyle görünüyor ki; Zaman içerisinde her Millet kendi ülkesinde kendi başının çaresine bakmak durumunda kalacaktır. Çünkü; hiçbir dünya devleti İslam ülkeleri de dahil olmak üzere hiçbir ülkenin kara kaşı ve kara gözü için, ya da sözde hümanizm uğruna kendi geleceğini karartacak, veya gidişatının önünü tıkayacak karşılıksız kahramanlıklara kalkışmayacaktır.

            Geleceklerini ve kurtuluş ümitlerini başka dünya devletlerinin insafına terk eden milletler, sonunda bir işgalciden kurtularak bir başka işgalcinin işgaline uğramayı peşinen kabul etmiş demektir. Bu çarpık düşünce ister politika, ister strateji olarak adlandırılsın yanlıştır. “Ümitsizlik Şeytandandır” Hadisine terstir…

            Tarihte, Milletlerin bağımsızlıklarının başka devletlere ihale edilerek ve başka devletler eli ile kazanıldığına dair bir misal yoktur. Bu gün kendi çıkarları için sözde destek veriyor görünen devletler, gelecekte gerçekten  bağımsızlığın eşiğine gelindiğinin anlaşılması durumunda zehirli bir engerek yılanı gibi dilini çıkararak, söz konusu milletin bağımsızlığına göz dikebilir, kast edebilir.

            Gerçek anlamda istiklâli arzulayan milletler kendi özgürlükleri için her türlü bedeli ödemeye hazır olmalıdırlar.

 

DOĞU TÜRKİSTAN’DA BİR KİTABIN NEŞREDİLMESİNDE

KARŞILAŞILAN ZORLUKLAR (2)

                          20 Nisan 2004                     

            Ünlü Doğu Türkistanlı yazar ve ilim adamlarının uzun süren araştırmalarla yazarak yayımlanmaya hazır hale getirdikleri kitapların basılması ve neşredilebilmesi oldukça çetin engellerden aşarak ve birçok hain ruhlu insan müsveddelerinin ellerinden ve de suikast girişimlerinden kurtulduktan sonra basılarak kitap tutkunu olan Uygur halkının ellerine ulaşabilmektedir.

            Kitap, beş ayrı inceleme komisyonundan geçtik ten sonra, hazırlanan Çince raporlarla beraber neşriyat merkezlerinde sözde uzman olan neşriyat bölümü yetkilileri tarafından tetkikten geçirilmesinin ardından güçlü siyasi yetkisi bulunan bir komisyona gönderilir. Burada günlerce uzayacak tartışma ve görüşmelerden sonra yayımlanabilir olan kitaplar listesine dahil edilirse artık o kitabın önünde bir mani kalmamıştır. Fakat; “yayımlanması sakıncalılar” listesine dahil edilirse, kitabın yazılması esnasında yıllar süren meşakkatli çalışmalar, verilen emekler ve araştırmaların tamamı bir anda yok sayılmak gibi bir bağnazlık ve emek düşmanlığı ile karşılaşmaktadır.

            Bir kitabın yazımının tamamlanmasından, baskıya girmesi ve neşredilme  izninin çıkmasına kadar ki geçirdiği evreleri (badireleri) toparlayarak maddeler halinde sıralayacak olursak;

1- Mesul muharririn sıkı bir incelemesinden geçmesi gerekir.

2- İş yeri sorumlusu, yani yayın merkezinin birinci derecedeki üst düzey sorumlusunun kontrolünden geçer.

3- Komünist partisinin güvendiği ve bölgenin üst derecedeki yetkililerinden birisi onaylar.

4- Tahrir bölümünün iki ya da daha fazla sayıdaki başkanları tarafından ayrı, ayrı olarak incelemeden geçirdikten sonra onaylar.

5- Neşriyat merkezinin mesleki hizmetlerden sorumlu başkanı tarafından incelenerek onaylanır ve söz konusu kişi kitap hakkında fikirlerini rapor halinde hazırlayıp üst makamlara sunar. 6- Komünist partisince güvenilir olarak bakılan bir fen mütehassisi siyasi yönden bir sakıncası olmadığına dair rapor hazırlar. Çünkü kitap basılıp yayınlandıktan sonra, kitabın yazarının asli sorumluluğunun dışında, kitapla ilgili  ruhsat formaliteleri ile ilgilenen ve imzası bulunan her kes çıkabilecek en küçük bir olumsuzluk durumunda kendilerine yöneltilecek sualleri cevaplamaya hazır olmak mecburiyetindedir.

            İşte; Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da Uygur halkının millî, dini ve kültürel kimliğini muhafaza edebilmek için vazgeçilmez dayanaklarından biri olan kitap yazma ve neşretmede karşılaştıkları zorlukların küçük bir bölümü…

            Her tarafından delik deşik olmuş, pörsümüş ve savunulacak hiçbir yanı kalmamış, dünyada komünizmin son kalıntısı olan Çin yönetiminin; BM’in Fen ve maarif  biriminin tüzüğünde yer alan ve “yerli milletlerin kültürlerini koruyup kollama anlaşmaları”nın altına attıkları imzaya olan sadakatleri.  İşte dünyadaki bazı devletlerin üç beş akçe maddi çıkar uğruna önünde tazimle eğilmekte bir mahzur görmedikleri “Büyük ülke…” İşte dünyayı dolaşarak  bazı ülkelerin kutsal mekanları olan meclislerinin kürsülerinde arya söyleyerek kişilik zafiyeti içinde olanların gönüllerini fethetmeyi başaran sözde insan haklarına saygılı Çinliler…

            Çinli zalimler asla akıllarından çıkartmamalılar ki;Silah zoru ile Doğu Türkistan’ı işgal etmiş olsalar bile, her alanda Uygur halkına karşı kesin bir zafer elde edememişlerdir. Kadim tarihlerden beri Uygur halkını millî ve manevi cihetlerden irşat eden kültür adamları hep yetişmiştir. Dünya durdukça da yetişmeye ve  yazmaya devam edeceklerdir…

 

DOĞU TÜRKİSTAN’DA BİR KİTABIN NEŞREDİLMESİNDE

KARŞILAŞILAN ZORLUKLAR (1)

19 Nisan 2004

            Her milletin mutlaka kitap tutkunu insanları vardır. Türkiye’de çok kitap okuyanlara “Kitap Kurdu” denilirken,  Doğu Türkistan’da kitap severlere “Kitap Okuyanlar” anlamına gelen “Kitaphanlar” tabiri kullanılır. 

            Uygur halkının kitaplara olan sevgisi hiç mübalağasız ekmeğe,suya ve havaya duyulan ihtiyaçlar mesabesindedir.  Doğu Türkistan’da asırlardır çok zor yaşam şartları altında dahi kısıtlı oranlarda da olsa, kitaplar yazılmaya ve neşredilmeye devam edilmiştir. 1949 yılında Doğu Türkistan’ın işgal edilişinden sonra Mao döneminin en vahşi ve insanlık dışı uygulamalarından biri 1967 yılında başlattığı ve adına “Kültür İhtilali” dedikleri “Kültür Katliamı” hareketidir. On yıl süren bu kültür katliamı döneminde yüzbinlerce tarihi, kültürel ve dini eserler meydanlarda yakılmıştır. O tarihlerden sonra da Uygur yazarlar ve ediplerin   kitap yazmaları ve neşretmeleri  gerek maddi imkansızlıklar ve gerekse de Çin işgal idaresinin engellemeleri sebebiyle  durma noktasına gelmiştir; fakat Uygur yazarların insanüstü gayretlerle az sayıda da olsa kitaplar yazdıklarını ve Uygur halkının okuma ve bilinçlenme ihtiyaçlarına cevap vermeye çalıştıklarını biliyoruz. Okuma yazması olan bütün Uygurlar bir kişinin elinde önem arz eden bir kitabın mevcudiyetini öğrenirlerse, “Filancanın elinde filanca kitap varmış” diyerek gizli olarak ta olsa ne yapıp edip o kitabı emanet de olsa ele geçirip mutlaka okurlar.

            Muhterem Doğu Türkistan dostları; dilerseniz Kızıl Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da bu günkü mevcut sistem içerisinde bir kitabın hangi aşamalardan geçerek neşredilebildiği hakkında kısaca bir malumat vermeye çalışayım.

            Doğu Türkistan’ın son dönem yazarlarından Alim Abduşekur Memtimin’in, “Turan Tarihi”, (Kadim Merkezi Asya Tarihi) “Uygur Makam Hazinesi”, “Uygur Felsefe Tarihinden Umumi Beyan”, “Farabi ve Onun Felsefe Sistemi”, “Uygur Tababeti ve İbni Sina” gibi eserleri. Alim Turgun Almas’ın ; “Hunlar’ın Kısa Tarihi”,  “Uygur Klasik Edebiyat Tarihi”, “Uygurlar” gibi kitapları 1980’li ve 1990’lı yıllarda yayınlanan bazı önemli eserlerdendir. Daha bunlardan başka eserlerde yazılmaktadır, yazılacaktır… Halka mal olmuş olan yukarıdaki yazarlar ve emsalleri göz önünde tanınmış insanlar olduklarından kolay kolay Çinlilere yakalarını kaptırmazlar. Ömürleri boyunca Çinli müstevlilere karşı mücadele etmekten zerre kadar dahi yılmamış olan bu zatlar, uzun yıllar süren araştırmalarını mutlaka kitap haline getirerek neşretme mücadelesinin de hep içindedirler.

 Uygur halkının özlemlerini, duygularını ve beklentilerini çok iyi bilen Uygur alimleri ve yazarları Uygurların okumaktan çok hoşlandıkları kitaplarını yazarlarken; Rus, Arap, Grek ve Çin gibi geniş kaynaklı milletlerin arşivlerinde araştırma imkanlarını elde etme mücadelesinin ardından, çok büyük bir itina ile meydana getirdikleri kitap taslaklarını önce Uygurlardan oluşan mesul muharrirlerin, iş yeri sorumlularının ve ilgili bölüm yetkililerinin elemelerinden geçtik ten sonra, (Bu arada bir takım mankurtlaşmış Uygur dalkavukların, kitabın muhtevası ile ilgili olarak Çinlilere gammazlıkları söz konusu olmazsa) Üst düzey  mahalli Komünist partisi yetkililerinin oluşturacakları büyük bir toplantı yapılarak burada yapılacak tartışmalarla neşredilmesine izin verilecek kitaplarla ilgili hazırlanmış olan  sözde uzmanların raporları değerlendirmeye alınır. Buradan bir suikasta kurban gitmeyen kitap taslakları, bir başka inceleme komisyonlarına havale edilir. Bu komisyonda inceden inceye tetkikten geçirilen taslaklar hakkında Çince tafsilatlı raporlar hazırlanarak neşriyat merkezlerine gönderilir…

ÇİN MALLARI İSTİLASI İLE İLGİLİ VERİLEN MECLİS

ARAŞTIRMA ÖNERGESİ HÜKÜMET TARAFINDAN

REDDEDİLDİ (2)

16 Nisan 2004

            Çin mallarının Türkiye’deki 30 ayrı dalda üretim sektörünü üretim dışı bırakacak seviyelerdeki hakimiyetine paralel olarak en az iki milyon insanı işsiz bırakmasını çok ciddiye almayan hükümet yetkilileri, meclis gündeminde önlerine gelen Çin malları konulu araştırma önergesi ile ilgili tartışmalar esnasında da Çin malları tehlikesine karşı olan tepkisizliğini sürdüren bir seyir izledi.

            Hükümet adına söz alan Devlet bakanı Sayın Kürşad TÜZMEN’ in kamu oyunu tatmin etmekten uzak ve Çin mallarının Türkiye ekonomisi üzerindeki olumsuz etkileri ile ilgili yapılmış olan  araştırmaları ve sonuçlarını çok ciddiye almadığı anlaşılan konuşmasının ardından, CHP İzmir Milletvekili Sayın Ahmet ERSİN kürsüye gelerek 22 arkadaşı ile hazırlamış oldukları meclis araştırma önergesinin mahiyeti ile ilgili olarak meclis üyelerini bilgilendirici konuşmaları esnasında oldukça dikkat çeken açıklamalarda da bulundu.

            Çin’in 2003 yılının ilk altı ayında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından hakkında 46 defa damping soruşturması gerçekleşen bir ülke olduğunu, Dünyadaki ticaret sirkülasyonu alanlarının % 30’unu Çin mallarının işgal ettiğini, birtakım Ali-Cengiz oyunları ile, dalaverelerle, marka taklitçiliği ile ve sahtecilikleri ile dünya piyasalarına yayılmayı sürdüren Çin malları ile ilgili olarak ta, Türkiye yetkililerinin Türk halkını Çin mallarının kalitesizliği konusunda bilinçlendirme çalışması yapması gerektiğinden bahsetti. Türkiye’de halkın alım gücünün kısıtlı olması sebebi ile, Çin mallarının kalitesizliğini bir tarafa bırakarak sözde ucuz olması yüzünden Çin mallarını tercih etmek durumunda kaldıklarını söyledi.

            Hükümetin Türkiye’ye girişine izin verdiği her türlü malda mutlaka servis garantisini mecburi hale getirmesi gerektiğini, bu anlamda da hiçbir Çin malının  servis ağının bulunmadığını, dolayısıyla da “Kullan- at” yönteminin Türkiye’de büyük ölçüde paraların Çin’e gittiğini, Çin mallarının Türkiye’ye serbestçe ve hiçbir düzenli prosedürle karşılaşmadan girişinin Türk ekonomisine olan zararının 7 milyar dolara ulaştığını ifade etti.

            Dünya nüfusunun neredeyse % 20 sinin Çin’de yaşadığını, Türkiye’deki üreticilerin Çin’deki üreticilerle rekabet şansının bulunmadığını, Çünkü; Çin’de çocukların ve mahkumların üretim alanında iş gücünden yararlanıldığını, üretim maliyetlerinin devlet desteği ile olabildiğince aşağıda tutulduğunu, enerji ve benzin fiyatlarının çok aşağıda olduğunu, Türkiye de ise; bunların tam tersine üreticilerin önlerine bir çok engelin özellikle devlet tarafından bürokratik formaliteler şeklinde ve maliyet giderlerindeki pahalılık biçiminde konulduğunu, Türkiye’deki üreticilerin Çin malları karşısındaki mağduriyetlerinin giderilmesinin en kestirme yolunun her türlü yollarla Türkiye’ye girmeye devam eden Çin mallarının girişinin mutlaka kontrol altına alınması gerektiğini ifade etti.

            Sayın Ahmet ERSİN’ in ardından söz alarak kürsüye gelen AKP Zonguldak Milletvekili sayın Fazlı ERDOĞAN’ ı dinlemek ise bana tam bir işkence gibi geldi. Sayın milletvekilinin basma kalıp bir şekilde sayın TÜZMEN’ in konuşmasını birkaç değişiklik dışında aynen tekrar etmesi ile zaman öldürmesi bir yana, bir Millet vekilinin bu kadar çok düşük cümle kullanması  ve bozuk Türk’çe konuşması eminim ki; benim gibi bu görüşmelerden istifade etmeyi uman bir çok insana saç-baş yoldurtmuştur.

            Daha sonra kürsüye gelen CHP Bursa Milletvekili Sayın Mehmet KÜÇÜKAŞIK, Bursa da son altı ayda  çoğunluğu tekstil sektöründe olmak üzere 5403 kişinin işten çıkartıldığını, 2005 yılında Çin tekstil ürünlerine uygulanan kotanın kalkması ile dünyada 30 milyon, Türkiye’de de en az iki milyon kişinin daha işsiz kalacağını söylemesinin ardından; konu oylamaya sunuldu ve olması beklendiği şekilde Soru önergesi, AKP hükümetinin çoğunluk oyu ile reddedildi…Bu görüşmelerle ilgili olarak söylenecek çok şeyler var ama…..

 

KAZANDIKLARINI ZANNEDEN İŞGALCİLER

SONUNDA KAYBEDECEKLERDİR

14 Nisan 2004 

            Dünyada ne kadar barıştan, “Dinler arası diyalog” dan, insan haklarının öneminden, hak ve özgürlüklerin kutsallığından bahsedilirse edilsin; bu söylemlerin sahiplerinin kimliğine ve kendi icraatlarındaki samimiyete bakmak gerekiyor. Tarih sayfalarındaki dünya savaşlarının sebeplerine ve neden meydana geldiğine bakıldığında görülecektir ki; bütün savaşların müsebbipleri, dillerinden barış ve insan haklarını düşürmeyenlerdir. 21. Yüzyılın eşiğinde dahi dünyada kendilerini barış ve özgürlüklerin garantörü gibi gören ülkelerin yöneticileri tarafından dünya barışı ve milletlerin özgürlükleri çeşitli bahanelerle açıkça dinamitlenmektedir. Böylece; dünya insanlarının “barış,” “özgürlük,” ve “insan hakları” gibi deyimleri ağızlarına sakız yapanlara güvenleri kalmamıştır.

            Dünyadaki bütün bağımsız ülkelerin geçmişlerinde mutlaka nesilden nesile intikal ettirilen  destansı bağımsızlık mücadeleleri vardır. Milletlerin  tarihlerindeki millî mücadeleler, gerek silahlı mücadele şeklinde olsun, gerekse siyasal mücadele şeklinde olsun hiçbir zaman unutulmaması, unutturulmaması gereken övünç ve şeref kaynaklarıdır.

            Son elli yıldır Özgürlük mücadelesi veren Milletlerin içinde bulundukları insanlık trajedilerine çare aramak ve bulmak yerine dünya dengelerini daha da bozan ve karmaşık hale getirenlerin hiçbir mağdur milletin yarasına merhem olmayacağı, olamayacağı açıkça görülmüştür.

            Kızıl Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da, Rus tahakkümü altındaki Çeçenistan’ da, İsrail işgali altındaki Filistin’de yıllardır millî direniş hareketleri  son derece zor şartlar altında devam edip gidiyor. Bundan sonrada hiç bitmeyecektir. Çünkü; bütün hakları ayaklar altında çiğnenen, gasp edilen, iffetine tecavüze kalkışılan, dini ve millî bütün değerlerine kudurmuşcasına saldırılan insanların, kurbanlık koyunlar gibi elleri kolları bağlı bir biçimde oturmaları elbetteki düşünülemez. Bunun aksini düşünenler kesinlikle ahmaktırlar.

            Doğu Türkistan’da  meydana gelen “1955 Hoten-Atçüy millî Kurtuluş Hareketi”nin Çinli işgalciler tarafından çok kanlı bir biçimde bastırılmasının ardından “Doğu Türkistan millî Özgürlük Hareketleri” sona erdirilebilmiş midir?  Hayır! O tarihten sonraki en büyük Özgürlük hareketlerinden biri olan ve 5 Nisan 1990 tarihinde Kaşgar’ a bağlı Aktuğ nahiyesinin Barın kasabasında meydana gelen “Doğu Türkistan millî Kurtuluş Hareketi” ni vahşice bastıran Çinli müstevliler bir başarı elde edebilmişlermidir? Hayır!  4 Şubat 1997 “Gulca millî Kurtuluş Hareketi” nin devamını önleyebilmek için tam anlamı ile bir katliam gerçekleştiren ve bu millî kurtuluş hareketini bahane ederek onbinlerce Doğu Türkistan gencini zindanlara atan Komünist Çin hükümetinin tedirginliği bitmişmidir? Hayır!!

            Şu anda dünyada güçlünün yanında olmayı kazanç zanneden bazı dünya devletleri eninde sonunda, maddi çıkarlar uğruna payanda oldukları devletlerden esaslı bir darbe mutlaka yiyeceklerdir. Bu, tarihte bir çok misallerine rastladığımız bir gerçektir.

            Özgürlük mücadelesi veren Milletlerin ne pahasına olursa olsun sürdürmeleri gereken en önemli direniş hareketi; Mücadele tarihlerindeki önemli kilometre taşları olan “Kurtuluş Savaşları”nın her birini birer ilham kaynağı olarak ebediyete kadar kendilerinden sonraki nesillere anlatmalarıdır. Çünkü; bu gün yaşanan KKTC. nin  karşı karşıya bulunduğu meselelerin temelinde;1960’lı yıllardan beri devam edip gelen savaşların sebeplerinin genç nesillere hakkıyla anlatılmamış olması yatmaktadır.

            Günümüzde, dünyadaki işgalciler kazandıklarını zannetseler de, uzun vadede kazananlar; “istiklâl Savaşı”nı yılmaz bir irade ile devam ettiren milletler olacaktır…

 ÇİN MALLARI İSTİLASI İLE İLGİLİ  VERİLEN

MECLİS ARAŞTIRMA ÖNERGESİ

HÜKÜMET TARAFINDAN REDDEDİLDİ(1)

15 Nisan 2004

             13.04.2004 tarihli makalemde; CHP İzmir milletvekili Ahmet ERSİN  ve 22 arkadaşı tarafından, Türkiye piyasalarını ve  dolayısıyla da Türkiye’nin millî ekonomisini olumsuz yönde etkilemeye devam eden ve Türkiye’ye kontrolsüz bir şekilde giren Çin malları ile ilgili olarak Meclise Araştırma Önergesi verdiklerini, Mecliste konu ile ilgili olarak yapılacak tartışmalar sonunda hayırlı ve olumlu bir karar çıkmasını temenni ettiğimizi ifade etmiştim.

            Mecliste 13.04.2004 tarihinde yapılan “Türkiye ve Çin Malları” konulu görüşmeleri  televizyon ekranından pür dikkat takip etmeye çalıştım. Konu ile ilgili olarak önce söz alan Devlet bakanı Kürşad TÜZMEN  öylesine pembe bir tablo çizdi ki; şaşırmamak mümkün değildi. Adeta, Amerika’nın polisiye filmlerinin kalıplaşmış cümlesinde olduğu gibi “Her şey kontrol altında” diyordu. Sayın Bakan’a göre; şimdiye kadar Türkiye’de Çin malları istilasından bahseden ve bu konuda bilimsel araştırmalar yaparak kamu oyunun önüne deliller koyan Ankara Ticaret Odası, (ATO) ve İzmir Ticaret Odası (İTO) ve daha birçok üretici firma sahibi ve yönetim kurulu üyeleri uydurma doneler ortaya koyarak Çin’e ve Çin mallarına  karşı haksızlık ediyorlardı.

            Sayın TÜZMEN, Kendilerinin mevcut hükümetin bir bakanı olduklarını unutmuş olmalılar ki; ellerine ulaşan Meclis Araştırma Önergesi teklifinin içerdiği  problemlere bir ciddiyet içinde çare üreteceklerine, Çin mallarının kontrolsüz bir şekilde Türkiye’ye girişi ile birçok yerli üreticinin ve  Türkiye piyasalarının zarar görmekte olduğunu belgelerle ortaya koyan Türkiye Ticaret Odaları yetkililerine atfen; “Siz önce kendi üyelerinizin Çin malları kullanmalarına ve alıp satmalarına mani olun” anlamına gelecek tavsiyelerde bulunuyordu. Çin’in yıllık büyüme hızının % 8-9 civarında, göz ardı edilmemesi gereken bir ülke olduğunu, 1980’li yıllarlın başında daha fazla dışa açılmaya başlayan Türkiye’nin o tarihlerden itibaren Çin ile ticari ilişkisinin devam ettiğini, Çin’e kota uygulamak yerine Çin pazarına daha fazla girilmesi gerektiğini ve önümüzdeki 2004 yılında Çin’e olan ihracatımızın arttırılmaya çalışıldığından ve de bunun  yanı sıra yerli üreticilerimizin mağduriyetlerini asgariye indirmek için maliyet girdilerini azaltacak çareler üreteceklerini ifade ettiler.Sayın Bakan’ın bu sözlerinden, Türkiye’ye Çin malları girişinin devam edeceği anlamı çıkıyordu.

            Daha sonra söz alan CHP İzmir Milletvekili sayın Ahmet ERSİN Türkiye piyasalarını işgal eden kalitesiz ve sözde ucuz Çin mallarının ortaya çıkardığı olumsuzluklardan söz ederken, ister siyasi popülaritesini arttırmak maksadıyla olsun, isterse önemli bir açığını yakaladığı hükümeti; kendisi Ana muhalefet Partisinin bir Milletvekili olması hasebiyle köşeye sıkıştırmak adına olsun, eminim ki; bizler gibi birçok insanın da duygularına tercüman oldu. Sayın ERSİN; bu gün Çin mallarına karşı gereken önlemlerin ciddi anlamda alınmaması durumunda 2005 yılında Çin tekstil ürünlerine uygulanan kotanın kalkması durumunda  bütün dünya piyasaları gibi Türkiye’nin de çok ciddi bir biçimde etkileneceğinden söz etti. Sayın ERSİN’ in en çarpıcı ve gerçeği yansıtan cümlelerinden biri Çinliler için “Buğday Tarlasına Dadanan Çekirge Sürüleri Gibi” benzetmesiydi. Çok önemli tespitlerde de bulunan CHP Milletvekilinin; kendisinden önce konuşan Bakan TÜZMEN’ in, Çin mallarının ortaya koyduğu tehlikelerden söz edenlerin kendilerinin ve üyelerinin Çin mallarına karşı olan zaaflardan arınmaları gerektiği şeklindeki göndermelerine cevaben; “Sayın bakanla siyaseti bırakmacasına iddiaya girerim ki; kendisinin çantasında yada üzerinde mutlaka bir Çin malı eşya vardır” diyerek çok iddialı ve cesurca bir çıkış yaptı…               

BU GÜN MECLİS GÜNDEMİNDEN ÇİN MALLARININ

TÜRKİYE’ Yİ ESİR ALMAMASI YOLUNDA BİR KARAR

ÇIKMASINI BEKLİYORUZ

13 Nisan 2004

             Çin mallarının Türkiye’de yarattığı olumsuzluklar hakkında çok şeyler yazıldı, söylendi. Sınırsız ve kontrolsüz bir şekilde yapılan Çin malları ithalatının doğrudan etkilediği kişiler olan ticaret ve üretim sektörü erbabı insanlar zaman, zaman çekilen sıkıntılarla ilgili olarak feryat ettiler.

            Ankara Ticaret Odası (ATO) başkanı Sayın Sinan Aygün ve arkadaşları Çin malları ithalatının Türkiye’de oluşturduğu olumsuzluk ve Türkiye piyasalarındaki memnuniyetsizlikle ilgili olarak mükemmel araştırmalar yaparak Türkiye kamu oyunu bilgilendirici çalışmalar yaptılar.

            Bütün bu ortaya konulan Çin malları konulu Türkiye gerçeğinin, Türkiye hükümeti yetkililerinin nazarı dikkatini celp edip etmeyeceğini kamu oyu merak etmekteydi. Nihayet son olarak alınan haberlere bakılırsa; Çin mallarının Türkiye üretim sektöründe ve ticaret alanında meydana getirdiği olumsuzluklar Meclis Genel Kurulunda tartışılacak. 13 Nisan 2004 Salı günü (Bu gün) Görüşmeye açılacak olan ve Türkiye açısından büyük önem taşıyan bu görüşmelerin neticesinin Türkiye ekonomisi adına hayırlar getirmesini bütün kalbimizle temenni ederken, bu görüşmeler esnasında soru soracakların ve soruları değerlendirerek cevaplayacak olanların son derece hassas ve gerçek anlamda Türkiye’ nin menfaatini düşündüklerini ifade edecek şekilde davranmalarını bekliyoruz.

            Bu önemli meselenin Meclis gündemine taşınmış olması çok mühim bir hadisedir. Daha önemlisi; Türkiye’yi adeta bir örümcek ağı gibi saran kalitesiz Çin Malları sarmalından kurtulmak için ciddi bir fırsat olan meclis görüşmelerinin faydalı kararlarla sonuçlanmasıdır.

            Bizim endişemiz; Bu güne kadar Devamlı olarak Çin malları ithal ederek küçük çaplı üreticileri ve ticaret erbabını kepenk kapatmaya mecbur edenlerin yalnız’ca kendi çıkarlarını düşünerek  Meclis bünyesinden bazı kişileri etki altına alarak Türkiye ekonomisine büyük darbe vuracak şekilde bir karara varılmasına sebep olma ihtimalidir…

            Aslına bakılırsa; Çin mallarının Türkiye piyasalarında oluşturduğu her yönlü olumsuzluklar hakkında  ciddi ve gerçekçi araştırmalar yapmış, yaptırmış olan Sivil örgüt yetkililerinden bazılarının da bu görüşmelere davet edilerek son durum hakkında verecekleri bilgilerden ve belgelerden istifade edilmesi çok iyi olurdu. Konu hakkında  yeterli bilgilere sahip olmayan bazı meclis üyelerinin görüş bildirirlerken, Yalnızca Çinin nüfusunu ve Çin’e giderek Çin Seddini ziyaret etmeyi hayal ederek görüş bildirmeleri, görüşülmek üzere Meclis gündemine taşınan meselenin önemini nötrleştirecek bir konuşma olacaktır. Bu sebeple; Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sayın Sinan Aygün gibi, konu hakkında yaptığı araştırmalarla mütehassıslaşmış şahsiyetlerin görüş bildirmelerini sağlamak mutlaka yararlı olacaktır.

            Şu andan itibaren Türkiye’deki Çin malları istilasından muzdarip olan bütün Sivil Örgüt yetkililerinin,üyelerinin ve şahsiyetlerin bugünkü Meclis gündeminde tartışılacak Çin malları konusunda etkili olmayı bir “millî Görev” olarak  düşünüp, Meclis Belge geçerlerine(Faks) ve telefonlarına mesaj göndermek gibi demokratik bir hakkı kullanmaları yerinde olacaktır.

             Yıllardır bazı basiretsiz idarecilerin Komünist Çin yetkililerine payanda olmaları  yüzünden darbe üstüne darbe yiyen “Türkiye millî ekonomi” sinin kalitesiz Çin mallarından kurtuluşu için önemli bir fırsat doğmuştur. Dua edelim ki; Türkiye’nin en üst karar mekanizmasından İnşallah Türkiye’miz adına hayırlı bir karar çıkar…

 

DOĞU TÜRKİSTAN HALKI KIVRAK ZEKASI

SAYESİNDE millî VE DİNİ VARLIĞINI SÜRDÜRÜYOR

09 Nisan 2004

              Son yıllarda Türkiye üzerindeki çeşitli hesaplarının uygulamalarını sıklaştıran devletler arasında, apayrı bir politika uygulamaya başlayan Komünist Çin hükümeti, Türkiye’de yaklaşık elli yılda oluşturulabilen Doğu Türkistan’ ile ilgili olumlu kamu oyunu olumsuz yönde etkileyebilmek maksadıyla Türkiye’deki elçilikleri ve konsoloslukları vasıtasıyla Uygur halkının kültürel yaşamı ile ilgili olarak kurgulanmış, göze hitap eden iletişim araçları( Video kaseti, CD vb.) göndererek Uygur müziği, folklor’ ü ve Çin Komünist Partisinin nizamnamesindeki maddeleri öven filmleri ile zihinleri bulandırmaya çalışmak gibi bir Çin stratejisi izlemektedirler.

            Bu görüntüleri izleyenler; “Bu kadar iyi eğlenilebilen bir ülkede nasıl esaretten bahsedilebilir?” demeden edememektedirler. Fakat, söz konusu görüntülere gerçek bir dost gözü ile bakanlar bilirler ki; Uygur halkı yüz yıllar ötesinden beri süregelen çok eski ve köklü bir kültüre sahiptir. Bu görüntü araçları yurt dışına gönderilmek üzere Çin hükümeti tarafından  her ne kadar özel olarak hazırlanmışsa da; dikkatli  olarak izleyenler Uygur halkının üstün ve kıvrak zekasının izlerini açıkça görebilirler.

            Türkiye’ye gönderilen kaset ve diğer görüntü araçlarında yer alan gerek müzik-eğlence proğramları olsun, gerek tiyatro oyunları,gerekse çeşitli konuların işlenmeye çalışıldığı filmlerde olsun; oyuncular ve sanatçılar icra etmekte oldukları senaryonun bir yerlerine; akılcı bir göz ve mantıkla seyredenlere hitabeden bir şekilde, öylesine ince ve etkili mesajlar yerleştiriyorlar ki; bir cümlelerinden, bir hareketlerinden ve bir mimiklerinden bir çok mesajlar alabilmek mümkündür. Baskıcı Çin siyasetinin ortaya çıkardığı bir millî refleks olan Uygur halkının günlük yaşamındaki hareketleri, yeni nesillere bir kitabın, bir ansiklopedinin veya bir okulun vereceği özel bir eğitimden daha etkili ve daha öğretici olabilmektedir.

            “Biz Uygur Halkı” diye söze başlayan Doğu Türkistanlı Anne-babanın, bir öğretmenin, bir sanatçının,bir esnafın söylediği sözler, Uygur çocukları için çok büyük ehemmiyet arz etmekte ve hayatları boyunca unutmayacakları,unutamayacakları bir tarihi öğüt olarak zihinlerine kazınmaktadır. Bu sebepledir ki; Çinli işgalciler Doğu Türkistanlıların dünyada eşine az rastlanır  bütün maddi zenginliklerini gasp ettiler, Akıl almaz işkenceler uyguladılar, Uygur halkı üzerinde elli yıldır tam manasıyla Çin devlet terörü estirdiler. Her türlü yollarla şehit ettiler. Fakat; Uygur halkının sahip olduğu en değerli hazineleri olan millî ve manevi duygularını yok edemediler. Yarım asırdır dünyanın en vahşi sistemi içerisinde yaşamak zorunda kalan Doğu Türkistanlılar bu gün dahi ortaya koydukları sanat ve  Edebiyattaki maharetleri ile  bir çok özgür olduklarını iddia eden devletlerden daha ileri bir cesarete sahip olduklarını ispat etmektedirler.

            Doğu Türkistan halkı bu güne kadarki gösterdiği cesaret, metanet, dirayet, liyakat ve kararlılıkla bütün dünya kamu oyuna fazlasıyla  bir şey daha ispat etmektedir; “Özgürlük” ve “Bağımsızlık” için her an hazır olduğunu…

            Uygur halkı, asırlar ötesinden devam edip gelen millî giyim,millî örf-adet,gelenek ve görenekler dediğimiz kültürel değerlerine ve dini inancına bu güne kadar gösterdiği bağlılığı devam ettirdiği sürece, bağımsızlığını hiçbir güç sonsuza kadar elinden alamayacaktır.   

 

İNSANLIK ALEMİ NE ÇEKTİYSE İNSAN GEÇİNEN

“İNSANCIKLAR” DAN ÇEKMİŞTİR

08 Nisan 2004

            İnsanlık alemi ne çekmişse; nerede durduğu, ne düşündüğü, nasıl bir dünya görüşüne sahip olduğu belli olmayan, makam-mevki sahibi olabilmek için el etek öpmekten ve birilerinin ayaklarının altına basamak olmaktan çekinmeyen, her şeyi mubah sayan insancıkların oluşturduğu kirliliklerden çekmiştir.

           Bu insancıklar;sözde hoş görü adına insanlığın fıtratına tamamen aykırı, insan olmanın erdemlerini dejenere eden her türlü davranışta rahatlıkla bulunabilirler ve bunu normal bir davranış sayarlar. Onlara göre hiçbir şeyin sınırı yoktur. Bu sebeple ne yaşadıkları vatan topraklarının bir sınırının olmasını isterler, ne de insanların kendilerini “vatanım” dedikleri  atalarından intikal ede gelen topraklara hapsetmelerini…

           Söz konusu insancıkların dünyalarında; “Millet”, “Bayrak” ve “Bağımsızlık” gibi ulvi kavramlara yer yoktur. “Bütün Dünya İnsanları Kardeştir” sloganını dillerinden düşürmemelerine rağmen, bir milletin diğer millete neden zulmettiğinin  açıklamasını yapmazlar, yapamazlar…

          Adeta çamurdan yapılmış heykelcikler gibidirler. Hiçbir olay karşısında olumlu yada olumsuz etkilendiklerinin farkına varılmaz. Sinirleri alınmış et yığını misali kendi çıkarlarını ilgilendiren konular dışında her şeye kayıtsızdırlar. Bazen bu insancıkların davranışlar, aynı ülkede ve aynı ortamlarda kendileri ile beraber yaşamak zorunda kalan insan gibi insanları  neredeyse çileden çıkarır. Çok yumuşak başlı, geçimli, insanlarla iyi geçinme görüntülerinin altında müthiş bir içten pazarlılık karakteri yatar.

           Ayrıca bu tiplerin bir diğer özelliği vardır ki; menfaatlerine  ters düşecek her hangi bir olay ya da  gelişme söz konusu olduğunda birer filozof edası ile davranır ve çıkarlarının üzerinde adeta çöreklenerek yatmış ve zehirli dilini çıkarıp bekleyen bir engerek yılanına dönüşürler.

          Bilindiği gibi; her milletin, her ülkenin ve her toplumun kendine özgü, kültürü, tarihi geçmişi, inançları, millî-manevi değerleri ve vazgeçilmezleri vardır. Elbette ki bunlar “Millet” olmanın gerekleridir; fakat bahse konu insancıklar, yukarıda az bir kısmını saydığımız ve insanlığın  mutlaka sahip olması gereken bu millî ve manevi hasletlere başkalarının saygı göstermeleri konusunda bir gereklilik hissetmezler.

         Bütün bu ifadelerimizden hoşgörü karşıtı olduğumuz anlamı çıkartılmamalıdır. Gerçek manasıyla bir hoşgörüye sahip olmak insanlarda bir erdemliliktir. İnsanlar kişisel anlamda istedikleri alanda hoşgörü gösterebilirler. Fakat; Millet, Vatan, Bağımsızlık ve Bayrak gibi bir milletin müşterek hakları konusunda hoşgörü adına aymazlık gösteremezler. Hiç kimse “Globalizm” ve “Entegrasyon” denilen ucube terimlere riayet etmek, edebilmek ve birilerine şirin görünebilmek için sınır tanımaz lakaytlıklar içine giremezler…

       Ne yazık ki; yukarıda sözünü ettiğimiz insancıklar, millet baskısından çekinmeseler her türlü tavizi aleni olarak vermekte zerrece beis görmeyenlerdir.

          İnsanlık; midelerinden başka şey düşünmeyen, vurdumduymaz, “ver yiyeyim ört yatayım” anlayışını yaşam biçimi haline getiren, her türlü kavramın içini boşaltmaya çalışan,sığ düşünceli, hoşgörü duygusunu yalakalık olarak algılayanlarla mücadele etmeli ve mutlaka galip gelmelidir…

        Aksi taktirde bütün insanlık söz konusu insancıklar yüzünden kimliksizleşmeye doğru sürüklenecektir ki; bu da insanlık adına, özellikle de Müslüman Türk Milleti adına tam bir facia demektir… 

 

DÜNYADAKİ İŞGAL GÜÇLERİ HİÇ BİR

ZAMAN HUZURLU OLAMAYACAKLARDIR

07 Nisan 2004

            Dünya dengelerinin (dengesizliğinin demek daha doğru olur) bu günkü geldiği noktada değerlendirilmesi  doğru ve sağlıklı bir değerlendirme olmaz. Çünkü;  İkinci dünya savaşı öncesi ve ikinci dünya savaşı sonrası olarak ele almak, taşların daha doğru ve yerli yerine oturtulması demek olacaktır. Sebebine gelince; ikinci dünya savaşı öncesinde milyonlarca insanı katletmek pahasına bazı ülkeleri işgal edenler ( Ruslar, Almanlar ve Çinliler gibi) belirli bir süre (yaklaşık elli yıl) yaptıkları işgalin tadını çıkartmaya çalışmışlarsa da, ikinci dünya savaşı sırasında çok büyük acılar yaşayan ve savaş sonrasında kaybedecek bir şeyleri kalmayan insanlar artık  işgalleri sineye çekme acziyetinden vazgeçerek  kurtuluş için mücadele etme yolunu seçmişlerdir.

            Elbette ki; işgalci devletler artık eski işgal yöntemleri yerine işgal hadisesine milletler arası meşruiyet kılıfı geçirerek işgal etmek gibi bir yenilik getirmişlerdir. (!)  Ne yazık ki; Mağdur ve mazlum milletlerin haklarını güvence altına almak için tesis edilen BM. Örgütü  dahi bu haksız işgaller karşısında sessiz kalmayı tercih etmektedir. Gerçeği söylemek gerekirse; BM. Örgütü de dünyadaki küresel güçlerin güdümüne girmiş ve onların yörüngesinde hareket etmektedir.

            Bu durum karşısında savunma mekanizmaları giderek güçlenen ve dirençleri artan mazlum milletler  kurban edilme sırasını beklemek yerine, ellerindeki imkanlarla var olma mücadelelerini sürdürüyorlar.

             Doğu Türkistan, Çeçenistan ve Filistin’den sonra Afganistan  ve Irak’ın da işgal edilmiş olması ilk bakışta teknolojide ve zenginlikte zirveye ulaşmış olan emperyalistlerin zaferiymiş gibi görünse de  bu devletler için aynı zamanda da çöküşün de başlangıcı olmuştur.

             Çünkü; her çıkışın bir de inişi vardır. İcra ettikleri işgallerle kendilerini dev aynasında görenler bu günlerde  tabir yerindeyse kan kusup kızılcık şerbeti içtiklerini ifade etmeye çalışmaktadırlar.

              İşgal altındaki bölgelerde her ne kadar her yönlü olarak hakimiyeti ellerinde bulundurdukları izlenimini vermeye çalışsalar da, hiç de rahat olmadıkları ve tam anlamı ile bir kabus yaşamakta oldukları gayet açıktır. Bu sebeple de başta Doğu Türkistan’ı işgali altında tutan Komünist Çin olmak üzere Çeçenistan’da katliamlar yapmayı sürdüren Rusya, Filistin halkı üzerinde açıkça bir devlet terörü estiren İsrail, Afganistan’a ve Irak’a demokrasi ve özgürlük götüreceği iddiası ile askeri harekat düzenleyen ve sonunu getiremeyerek  çuvallayan Amerika; bütün dünya kamuoyundan sözde terörle mücadele konusunda yardım ve destek talep ederek feryat etmektedirler. İşgal ettikleri başka ülke topraklarındaki milletlerin özgürlük mücadelelerinin adını terörizmle özdeşleştirmek pişkinliği ancak işgal güçlerine yakışır bir tavırdır.

              Dünyadaki bütün işgalci devletlerin sonlarının hüsranla noktalanacağı gayet açıktır. Çünkü; Ülkeleri işgal altında ve her türlü hakları gasp edilen insanların yaşamlarının yegane amacı ve ulaşmak istedikleri tek hedefleri bağımsızlık olduğu sürece; başka ülkelerin topraklarında gözleri olan aç gözlü emperyalistlerin hiçbir zaman rahat yüzü göremeyeceklerinin misalleri  açık bir şekilde görülmektedir.

 

 ÇİN YAYILMACILIĞI UZAY’A DA SIÇRAMAK ÜZERE

06 Nisan 2004

             Çinli yetkililerin itiraf ettikleri gibi; “Dünya biz Çinlilere kurşun atsa, bunun karşılığında bizler de insan atsak yine biz galip geliriz. Çünkü bizim en önemli silahlarımızdan biri nüfusumuzdur.” Sözü; dünya barışı, dünya dengeleri ve insanlık adına önemli bir tehdit unsuru olması gerekir.

          Bir milyar üç yüz elli milyon (1.350.000.000) olduğu açıklanan Çin nüfusunun bu rakamlarında çok üzerinde olduğundan hiçbir şüphemiz yok. Çünkü; yecüc-mecüc misali bütün dünyada sayıları giderek artmaya başlayan Çinliler, gelecek yıllarda bazı dünya ülkelerinde nüfus yoğunluğunun da  Çinlilerden yana fazlalaşması yolunda ciddi manada bir nüfus politikası izlemektedirler. Bu konuda oldukça sinsice bir yol izleyen Çin hükümeti her türlü yollarla, başta çok stratejik buldukları ülkeler olmak üzere (Türkiye gibi) dünya ülkelerine nüfus ihraç etmektedirler.

               Çeşitli vesilelerle anlatmaya çalıştığımız gibi; Çinliler dünyada tarihlerine, gelenek ve göreneklerine ve hatta efsanelerinde yer alan olayların anlatmak istediği temalara dahi sıkı sıkıya bağlı, bu efsanelerdeki hayali olayların yanlış yada doğru olmasına dahi bakmaksızın  gerçek hayatta gerçekleştirmeyi düşünecek kadar atalarının vasiyetlerine sadık bir millet daha yoktur.

          Çin hükümet yetkililerinin yalan, düzmece, iftira ve düzenbazlıklarla dolu olan tarihlerinden söz ederlerken “Beş bin yıllık tarihimizde” diyerek başladıkları konuşmalarını duydukça; bütün dünyaya insanlık dersi veren, uyguladığı adalet sistemi ile her dinden ve milliyetten  insanların gönüllerini fetheden şanlı Türk tarihini ve o kadar güzel anekdotlarla dolu gerçek öykülerin yer aldığı geçmişimize neden yeteri kadar ve layık olduğu şekilde sahip çıkamıyoruz diye düşünmüşümdür.

               Komünist Çin’in Milletler arası radyo’sunun haberlerine bakılırsa; Şimdilerde Çinliler; efsanelerinde yer alan bir hadiseyi gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu efsanede; Çangı adındaki eski imparatoriçelerden biri yer yüzünde yalnızlıktan sıkılarak yanına bir tavşan ve hizmetkarı olan Vu-Gan’ı alarak Ay’a çıktığı ve yaşamını orada sürdürmeye karar verdiği anlatılmaktadır.

              Uzun vadede dünyayı istila etme  planlarının dışında, son zamanlarda uzaya da el atan ve bu alanda özel bir çalışma içine giren Çinliler, Ayda hayat olup olmadığı hususunda teknik araştırmalar yapmaya başlamış görünüyorlar.

              Üzerinde çalıştıkları aygıtların arasında daha önce “Kutsal Gemi” anlamına gelen “Şincou 4” adlı uzay aracında kullanılan Ay’ın üç boyutlu fotoğrafını çekebilecek bir özel fotoğraf makinesi sistemi,mikrodalga tespit cihazı gibi uzaycılık alanında ilk defa kullanılacak teknik aletlerden söz edilmektedir. Ay’da su bulunduğunun anlaşılması halinde eski Çin imparatoriçesi Çang efsanesinin gerçekleştirilmiş olacağını iddia eden Çinliler; 2007 yılında  gerçekleştirmeye çalıştıkları “Ay’ın Keşfi” projesi  doğrultusunda hummalı bir faaliyet içindeler. “Çangı-1” adı verilen ve Ay’a çıkan imparatoriçenin ismini verdikleri proje ile ilgili olarak, Çin uydusuna monte etmeyi  planladıkları donanım aygıtların yapımını sürdürdüklerini ifade eden Çinli yetkililer, Ay’ın kutup bölgelerinde buzul yada su bulunup bulunmadığının araştırmaları üzerinde çalışmakta olduklarını ifade ettiklerine göre; Görünen o ki; Ay’a da Çinli nüfus ihraç etmeyi düşünmektedirler.

 

KERİMOV’UN ABD HAYRANLIĞI VE ÖZBEKİSTAN’DAKİ.

KARGAŞALIKLARIN SEBEBİ  (2)

 05 Mart 2004

           Özbekistan parlamentosu üyelerinin neredeyse yarıya yakınının  eski Sovyetler Birliği sisteminde yetişenler olduğu düşünüldüğünde ve Slav kökenlilerinde bu mecliste görev yapmakta olduklarına bakılırsa  Özbekistan’ın bağımsızlığına kavuşmasının ardından, yine eski Politbüro artığı İslâm Kerimov’un göreve getirilmiş olmasına şaşırmamak gerekir.

            Özbekistan halkının ekseriyetinin özgür inisiyatifini kullanamadığı şartlar altında iş başına gelen Kerimov yönetimi, muhalif olan insanların seslerini, oluşturdukları eski KGB teşkilatı benzeri bir sistem içerisinde kıstılar. Halk üzerinde gizli bir tahakküm oluşturarak Özbek halkını sindirme yoluna giden Kerimov ve hempaları günün birinde sert bir kayaya toslayabileceklerini akıllarına hiç getiriyorlar mıydı bilmiyoruz.

             Sonunda 16 şubat 1999 tarihinde Taşkent’te vuku bulan olaylarla beraber İslâm Kerimov rejimine karşı Özbekistan’da ciddi anlamda bir halk muhalefetinin varlığı ortaya çıkmış oldu. Bu olayların ardından Kerimov binlerce insanı tutuklayarak hapishanelere doldurdu. ABD, İsrail ve müttefiklerine; “ Sizin için tehdit olan her şey bizim için de tehdittir. Dolayısıyla sizin savaşınız bizim de savaşımızdır” diyerek sadakat bildiren İslâm Kerimov Yönetimi 2002 yılında Amerika ile Stratejik Ortaklık Anlaşması da imzalamış olduğundan,ABD’nin himayesini ve böylece de kendi iktidarını garantiliyordu.

              Özbekistan’da yaşanan son olayların mahiyeti ise esrarını korumaya devam ediyor. Amerikan başkanının Dünya kamuoyuna yönelik olarak; “ Ya Amerika’nın yanındasınız ya da karşımızdasınız” anlamına gelen tehditkar sözlerinin ardından  bilindiği gibi dünyanın bir çok ülkesi ABD’ ve müttefiklerinin Müslüman ülkelere karşı başlattığı savaşta ABD kanadında yer aldı. Özbekistan’daki bir nevi dikta rejiminin mimarı olan Kerimov ülkesinde kendisine karşı muhalif olan herkesi potansiyel birer terörist olarak değerlendirerek, ABD ve İsrail’in desteğini arkasına alabilmek için de “İslâmî terör” terimini kullanmaya başladı.

           Ülkede Son zamanlarda  meydana gelen kargaşalıklar, İslâm Kerimov’ un Özbekistan’daki muhalefeti tasfiye etmek için çeşitli provokasyonlardan medet ummakta olduğunu gösteriyor.

            Taşkent’te birden bire meydana gelen patlamalar, bunu takip eden çatışmalar ve intihar eylemleri ile ilgili olarak uzun süre Özbekistan hükümetince kamu oyuna her hangi bir bilgi verilmemesi, televizyon yayınlarının durdurulması Özbekistan’ın nasıl bir rejimle idare edilmekte olduğunun açık bir delilidir.Geçici bir süre için bile olsa kamu oyunun haber alma özgürlüğünün önüne yasaklar getirilmesi, “Dünyaya özgürlük getireceğiz” diyerek katliamlar yapanların uydularının da ne kadar özgürlükçü olduklarını ortaya koymaktadır.

   &nbs