DOĞU
TÜRKİSTAN’DA SON DURUM İLE
İLGİLİ GÖRGÜ ŞAHİDİNDEN DİNLEDİKLERİM
29.07.2004
Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’dan
yaklaşık bir yıl kadar önce ayrılmış ve Batı Türkistan üzerinden
Türkiye’ye geçiş yapmış olan bir Uygur genci ile bulduğum kısa süreli
sohbet esnasında, Doğu Türkistan’daki son durum hakkında sorduğum sorulara
verdiği cevaplar aşağı yukarı bu güne kadar edindiğimiz bilgilerle
çelişmiyordu. Diğer yönden; geride bırakmak mecburiyetinde olduğu birinci
derecedeki akrabaları gözünün önüne gelmiş olmalı ki; elinde olmayan bir
tedirginlik yaşıyor gibiydi… Bugüne kadar Doğu Türkistan’la ilgili
yazılanlar ve anlatılanlardan yeterince haberi olmamış olmalı ki; heyecan
içinde benden, özellikle bu konu ile ilgili bir defa daha yazmamı
istiyordu. Ben de bu idealist delikanlının arzusunu yerine getirmek adına;
nasıl olsa Doğu Türkistan diasporasının öncelikli vazifesi “Anlatmak”
olduğuna göre, kendisinden dinlediğim ve bizlerin de bildiğimiz hususları
bir defa daha okuyucularımızla paylaşmaya karar verdim…
Hür dünya görmezlikten, duymazlıktan gelse de Doğu
Türkistan Türk-İslam dünyasının ayrılmaz bir parçası ve kanayan bir
yarasıdır. İşgalci Çin hükümeti elinden gelen bütün imkanları kullanarak
Doğu Türkistan gerçeğini dünyanın gözünden saklamaya çalışmakta ve bir Çin
Atasözünde denildiği gibi “ Uzaktaki düşmanı oyala, yakındaki düşmanı
ez” politikası gereğince dünya kamu oyunu oyalarken, sistematik olarak
ta, Doğu Türkistanlıları tarih sahnesinden tamamen silmek için türlü
yollara baş vurmaktadırlar.
Sudan bahanelerle tutuklanarak zindanlara atılan 80
bin doğu Türkistanlının akibetinden hiçbir haber alınamamaktadır.
Karşılıklı evlenmelere maddi destek vererek ve Çin’den devamlı olarak
Çinli göçmen getirip Doğu Türkistan’ın en verimli bölgelerine
yerleştirerek asimilasyonu hızlandırma faaliyeti sürdürülmektedir. Mecburi
doğum kontrolleri adı altında Müslüman Türk kadınlarının kota dışı hamile
oldukları tespit edilmesi durumunda bebeğin kaç aylık olmasına
bakılmaksızın zorla ameliyat ederek bebeği iğne ile öldürüp çöplüklere
atmakta, anneyi de hiçbir sağlık uygulaması yapılmadan evine göndermekte
ve genellikle de bu anneler hayatlarını kaybetmektedirler.
Genç anne adaylarını da gizli yöntemlerle
kısırlaştırmakta ve ömür boyu anne olma hakları ellerinden alınmaktadır.
Dini tedrisat tamamen yasaklanmış bulunmakta ve gizli olarak dinini
öğrenmek ve de öğretmek isteyenler “Yasa dışı faaliyette
bulunmak” suçlamasıyla ağır biçimde cezalandırılmaktadırlar. Camilere
18 yaşın altındakilerin girmelerine polis nezaretinde izin
verilmemektedir. Bir mahalle insanının diğer bir mahalle camisine girişini
de yasaklamışlardır. Doğu Türkistanlıların çocuklarını eğitim ve
öğretimden yoksun bırakmak için Çin dili ile eğitim dayatılmakta, buna
razı olmayanlar ise, eğitim hizmetlerinden yararlanamamaktadırlar. Dünyada
nadir rastlanacak seviyelerdeki yer altı ve yer üstü zenginlikler doğrudan
Çine taşınmakta ve bu doğal zenginliklerden Doğu Türkistanlılar istifade
edemeyerek adeta Orta Çağ yaşam şartlarında bir hayata mahkum
edilmektedir.
1964 yılından itibaren Doğu Türkistan’ın Lop-Nor
bölgesinde yaptıkları yer altı ve yer üstü Atom denemeleri sonucunda
ekolojik denge bozulmuş, meyvelerin sebzelerin ve insanların normal olması
gereken fiziki görünümleri bile farklılaşmaya başlamıştır.Yeni doğan
bebeklerde sakat doğma oranları yükselmiş, insanlarda sebebi bilinmeyen
kanserojen hastalıklar ortaya çıkmaya başlamıştır…
Fakat; bu Uygur delikanlısından duyduğum en güzel
cümle; Çinlilerin insanlık dışı bütün bu uygulamalarına ve insan hakları
ihlallerine rağmen Doğu Türkistan halkının Milli ve dini kimliklerinden
kesinlikle taviz vermedikleri ve gerektiğinde bu ulvi değerleri ayakta
tutmak uğruna hayatlarını bile ortaya koyduklarıydı.
ÇİN’DE ALIN TERİNİN
KARŞILIĞI ÖDENMEDEN
ÇALIŞTIRILAN İNSANLARIN MAĞDUR EDİLMESİNE
ORTAK OLUNMAMALIDIR
27.07.2004
Dünyanın her hangi bir ülkesinde ekonomik bir sarsıntı söz
konusu olursa, hiç mübalağasız kalitesiz ve taklit Çin mallarının etkisi
düşünülebilir. Çünkü; Çin hükümeti; hapishanelerdeki mahkumları ölesiye
çalıştırarak ve çok düşük kaliteli hammaddeler kullanarak neredeyse sıfır
maliyetle ürettiği sahte ve kalitesiz mallarını, adeta anız yangınından
kaçan çekirge sürüleri gibi dünyanın dört bir yanına dağılan Çinlilerin
valizleri vasıtasıyla ve kandırabildikleri ülkelere de, gümrük
kapılarından ve limanlardan Tırlar ve konteynırlarla mal sevkıyatı yaparak
ülkeleri adeta Çin malları boyunduruğuna almaktadırlar.
Çin mallarının sıkıntı yaratmadığı bir dünya ülkesinden
bahsetmek neredeyse mümkün değil gibidir. Akla gelebilecek bütün
sektörlerde mutlaka sahte Çin mallarının etkilediği bir olumsuzluk
mevcuttur.Kalitesiz Çin mallarının hışmına uğrayan insanlarda Artık öyle
bir haleti ruhiye söz konusudur ki; satın alınan her hangi bir eşyanın
üretildiği ülke ismine “Çin malı olabilir” endişesi ve
tedirginliği ile bakmadan edememektedirler.
Bu konu da Çin artık kamu oyu nezdinde sabıkalı bir ülke
konumuna gelmiştir. En son misallerden birini; dünya ajanslarına yansıyan
korsan CD üretimi hakkında vermek mümkündür.
Geçen yıl 1 milyardan fazla korsan CD nin dünya genelinde
piyasaya sürüldüğü ile ilgili haberde Milletlerarası Fonografik Sanayi
Federasyonu (IFPI) bir açıklama yaparak; Korsan CD olayının artık dünyada
adeta bir endüstriyel boyuta ulaştığını vurgulamıştır. Son bir yıl
zarfında korsan CD üretiminin ve satışının yüzde 4 oranında arttığı
belirtilerek, özel fabrikalarda ve üretim merkezlerinde geçen yıl 600
milyon korsan CD'nin kopyalandığı ileri sürüldü.
IFPI Başkanı Jay Berman bir basın toplantısı düzenleyerek
1999 yılından itibaren dünya genelinde korsan CD satışının önemli
derecede arttığını vurgulayarak 2003 yılında her 3 CD den birinin, 1999
yılında ise her 5 CD den birinin korsan olduğunu belirtmiştir.
Korsan CD üretilen ülkelerin başında Çin, Brezilya ve Meksika
ve Paraguay, Pakistan, Rusya İspanya, Tayvan, Tayland ve Ukrayna’nın
geldiğini söylerken; Çin’de yapılan ve satılan CD lerin yüzde 90’ının
korsan olduğunu açıklayan IFPI’nın başkanı Jay Berman ve dünyanın önde
gelen plak şirketlerinden EMI’ın patronu Alain Levy tek başlarına korsan
üretimle baş etmelerinin mümkün olmadığını, bütün dünyadaki ilgili ve
yetkililerin bu konuya duyarlı ve destek olmaları gerektiğini
söylemişlerdir.
İstanbul’un Tahtakale pazarında neredeyse orijinal CD bulmanın
imkansız hale geldiğini düşünürsek; Türkiye genelinde de korsan CD den
geçilemez bir durum söz konusudur. Tahtakale de ki yabancı film CD'lerinin
büyük ekseriyetini Çin menşeli korsan CD'ler oluşturmaktadır. Yalnızca CD
konusunda mı? Tabii ki değil. Elektronik eşya ve donanımlarından, çocuk
oyuncaklarına, ayakkabıdan konfeksiyona, Su tesisat malzemelerinden mutfak
eşyalarına kadar her türlü alet- edevat ve eşyanın sahtesi, kalitesizi ve
kopyası; “Made ın Chına” damgasının arsızlığı ile, Çin’de ücretsiz
ve alın terinin karşılığı verilmeden ölesiye çalıştırılan milyonlarca
insanın gasp edilmiş haklarının göstergesi olarak, bilerek ya da
bilmeyerek mutfaklarımıza ve hatta yatak odalarımıza kadar girmiş
bulunmaktadır. İstemeyerek te olsa insan haklarının ihlaline ortak
olmamak için Çin malı almamaya ve kullanmamaya özen gösterilmelidir…
ÇİN
HÜKÜMETİNİN TÜRKİYE DE YATIRIM YAPMA HAZIRLIĞI VE
YERLİ ÜRETİCİLERİ BEKLEYEN TEHLİKE
26 TEMMUZ 2004
Dünyayı abluka altına alan ve bütün
dünya ülkelerinin ekonomisini olumsuz yönde etkileyen kalitesiz Çin
malları ihracatından Çin hükümeti memnun olmamış olmalı ki; daha fazla Çin
malı ihraç edilmesi gerektiğini tespit ettikleri ülkelerin yeniden
listesini hazırlayarak söz konusu ülkelerde aynı malların doğrudan
üretiminin yapılması kararına varmışlardır. Bu çalışmanın adına da,
“Yurt Dışında Yatırım Yapma Rehberi” demektedirler.
Çin’deki ihracat ve üretim yapan yada
dış ülkelerde yatırım yapma çabası içindeki firmalar üzerinde Çin
hükümetince baskı kurularak özellikle hükümetin stratejik bulduğu
ülkelerde yatırım yapma ve bu yolla Çin mallarını daha da yaygınlaştırma
mecburiyetini ileri sürdükleri anlaşılmaktadır. Bu firmalara da bir
kılavuz hazırlanarak; yatırım fonu, döviz, gümrük ve vergi konularındaki
mekanizmanın kolay çalışması ,hafifletilmesi ve de dış ülkelerde yatırım
yapmak isteyen firmaların önlerindeki şimdiye kadar var olan bir takım
bürokratik engellerin kaldırıldığı yönünde bilgiler aktarılmaktadır.
Çin Ticaret ve Dış işleri Bakanlığı
tarafından birlikte hazırlanan programın münderecatında Türkiye’nin de
için de bulunduğu 67 ülke yer almaktadır. Bu ülkelerin 23’ü Asya
bölgesinden, 15’i Avrupa’dan, 13’ü Afrika’dan, 11’i Amerika Birleşik
Devletlerinden, 5’i Pasifik bölgesinden seçilmiştir. Bu ülkelerin tespit
edilmesinde sözde geleneksel dostluk ilişkileri, Ekonomide tamamlayıcılık
(Ne demekse) ve müttefiklik yada müttefik olabilme ihtimalinin kuvvetli
olması gibi donelerin baz alınmış olduğu iddia edilmektedir.
Türkiye ile Çin arasında hangi
geleneksel dostluktan bahsettiklerini anlamak ta mümkün değil.Türkiye’de
yatırım yapılacak alanların özellikle seçilmiş olması dikkat çekicidir. Bu
güne kadar zaten kontrolsüz bir biçimde Çin’den Türkiye’ye giriş yapan ve
yalnızca ithal etmekle bile büyük sıkıntılara yol açan mal kalemlerinin
üretimine yönelik olarak yatırım yapılmasının teşvik edilmesi daha da
düşündürücüdür. Bu sektörler, Plastik sanayisi, deri işleme ve üretim
sanayisi, inşaat sektörü, konfeksiyon, Televizyon, elektronik eşya
donanımları üretimi gibi sektörlerdir.
Bilindiği gibi bu güne kadar yukarıda
saydığımız bu sektörlerde, kontrolsüzce yapılan Çin malları ithalatı dahi
çok büyük krizlere yol açmış ve Türkiye’deki yerli üretim sektörlerinde
bir çok fabrikaların kapılarına kilit vurulmasına sebep olmuştu. Anlaşılan
o ki; CHP Milletvekilleri tarafından verilen Çin malları istilasına karşı
önlem alınması yönündeki Meclis Araştırma Önergesine hükümet yetkilileri
tarafından “Gerekli önlemler alınmıştır,” “Her şey
kontrolümüz altındadır” şeklinde nutuklar atılarak Meclis araştırma
önergesinin reddi yönünde verdikleri kararın mahiyeti, bu gün Çinlilerin
Türkiye’de yeni yatırımlar yapma yolunda cesurca kararlar almasına yol
açmıştır…
Zaten yıllardır Türk üreticisinin
rekabet etme imkanı bulunmayan ucuz maliyetli kalitesiz Çin mallarının
Türkiye ekonomisini olumsuz yönde etkilediği bilinen bir gerçek iken,bunun
üzerine bir de Çinli firmaların aynı sektörlere yönelik olarak bir de
Türkiye’de üretim yapmaya başlaması demek, bu güne kadar çok zor şartlarda
ayakta kalmayı başaran bazı üretici firmalarında iflasına yol açacak ve
piyasadan silinecektir…
Hükümet yetkililerini “Geliyorum”
diyen Çin tehlikesine karşı bir defa daha uyarmayı Milli bir görev
addediyorum. Hiç olmazsa bundan sonra Türkiye’de yatırım yapmayı düşünen
Çinilere karşı yerli üreticilerin haklarını koruyucu anlamda sözde değil,
ciddi ve gerçekçi önlemler almaya, pişkin, kaşarlanmış ve arsız Çin
hükümetine karşı da daha dikkatli politikalar izlemeleri çağrısında
bulunuyoruz…
ÇİN’E YATIRIM YAPMA YARIŞI İÇİNE GİREN
TÜRK İŞ ADAMLARINA SAMİMİ BİR UYARI
“DİYAR-I ÇİN NE KADAR GÜVENLİ”
24 Temmuz 2004
Dünyadaki bazı ülke insanlarının (Buna Türkiye’deki çok sayıda
bürokrat, iş adamı ve siyasetçilerde dahil) rüyalarını süsleyen masallar ve
yatırımlar ülkesi (!) Çinin gerçek yüzünü edindiğimiz son bilgiler ışığında
irdelemeye devam ediyoruz.
İlk bakışta Çin bir çok insanı adeta bir mıknatıs gibi kendisine
çeken tılsımlı bir ülke görünümündedir. Bundan dolayı da Çine ilk defa giden
bazı şahsiyetler gizemli Çin ülkesinin uşak tabiatlı insanlarının aldatıcı
mihmandarlıklarının müptelası olarak her fırsatta Çini övücü sözler etmekten
kendilerini alamamaktadırlar.
Tarihte Hun’ lar, Göktürk’ler, Uygurlar, Karahanlı’ lar ve daha
bir çok Türk kavimleri Çinlilerin altınına, gümüşüne, tatlı sözlerine,
değerli hediyelerine ve gönderdikleri cariyelerinin cazibelerine
kapıldıkları ve aldandıkları için Çin esaretine düşmüşler, bu yüzden de
yıkılıp yok olmuşlardır…
Başka dünya milletlerini bilemem ama günümüzde de Türk
milletinin tekrar aynı Çinlilerin tuzağına yeniden düştüğünü, düşmekte
olduğunu esefle görmekteyiz…
Oysa ki; ne Çin ülkesi, ne de Çinliler hayran kalınacak ülke ve
insanlar asla değildirler. Hemen hemen her gün bir çok insanı isnat edilen
suçlarla enselerine sıktıkları tek kurşunla idam edenlerin ve beş yüz
milyon insanın açlıktan ölme tehlikesi altında yoksulluk ve sefaletle iç içe
yaşamak zorunda olduğu bir ülkedir Çin…
1970’li yılların başlarından itibaren dışa açılma ve reform
hareketlerinin başlamasını müteakip ilk yıllarda bazı olumlu gelişmeler
gözlenmişse de, daha sonraki yıllarda Komünist Partisi üst düzey
yöneticileri tombullaşırken halk giderek sefalete sürüklenmeye başlandı.
Çin Devlet konseyine bağlı “Yoksullukla mücadele ve kalkınma
Ofisi” nin müdürü olan Liu Jian Çin’de yıllık gelirinin 637 Yuan yani 77
ABD doları tutarında olanların sayılarına geçen yıl 800 bin kişi daha ilave
olmuştur. Liu’nun Yeni Çin ajansında yayınlanan demecine göre; Çin’de son
yıllarda meydana gelen doğal afetler sebebiyle Hennan, Anhui, Şhanxi ve
Heylungcian eyaletlerinde yoksulların sayısına en az iki milyon kişinin
daha eklendiğini, 2003 yılında 29 milyon kişinin açlık ve giyinme sıkıntısı
çektiğini söyleyerek gerçeği yansıtmayan yalanlarla dünya kamu oyunu
yanıltmaya çalışmıştır. Oysa biliniyor ki; Çinin 1996 da yayınlanan ekonomi
dergilerinde 450 milyon insanın açlık sınırının altında sefalet içinde
yaşama savaşı verdiğini haber veriyordu…
Çin hükümetinin resmi ağızlarından ifade edildiğine göre;
ortalama kişi başına düşen yıllık gelirin 316 Dolar (637 Yuan) civarında
olduğu ifade edilmektedir. Bu demektir ki; bir insan ayda 26 dolar gelir
elde ediyor(!) Bu rakamın da kesinlikle doğru olmadığı bir gerçektir. Zira,
bir doktorun ya da mühendisin asıl maaşının 20 dolar civarında olduğunu
ülkede doktorluk yapan insanların kendi ifadelerinden duymuştuk…
Bu gün için Komünist Çin yöneticileri sahte malları ve aldatıcı
ticari politikaları ile dünya Ticaret örgütünün etkili bir üyesi olmayı
başarmış olabilir. Fakat; Gerçekte ise Çin’de, insanların gelir düzeyleri
ve yaşam standartları her geçen gün biraz daha gerilemektedir. Bu gerçeği
bizzat bazı realist Çinli üst düzey bürokratlar açığa vurmuş bulunmaktadır.
Görünen o ki; Bazı Türk İş adamlarını ve siyasileri kendisine hayran bırakan
diyar-ı Çin artık ikibinli yılların sonunda halkının karnını bile
doyuramayan, şiddetli siyasi iç kargaşalıkların, parçalanmaların, dehşetli
derecede sosyal patlamaların yaşanacağı bir ülke olacaktır… Bizim bu
görüşümüz Çin’e gözü kapalı yatırım yapma yarışına giren Türk iş adamlarına
samimi bir uyarımızdır…
BAZILARININ GÖZLERİNDE
DEVLEŞTİRDİKLERİ
KOMÜNİST ÇİN VE BİR DOSTUN ANLATTIKLARI
23.07.2004
Komünist Çinin sanıldığı kadar
korkulacak bir ülke olmadığını anlatmaya çalışan ve bizzat gözlemlerini
aktaran dostum; dün bir bölümünü sizlerle paylaşmaya çalıştığım
anlatımlarına şunları da ilave ediyor; “ Doğu Türkistan’da her milli
kurtuluş hareketi esnasında yüzbinlerce Çinli Çine geçiş kapılarına hücum
etmekte ve Çine kaçmaktadır. Çinlilerin ölümden aşırı derecede korktukları
tarihi tecrübelerle sabittir. Söylediğim gibi, Tren garlarına ve yük
kamyonlarına akın eden Çinlileri Doğu Türkistanlı gençler para karşılığında,
trenlerde yer bulunmadığından dolayı adeta birer eşya gibi tren
pencerelerinden içeri atarak yüzbinlerce Çinliyi Doğu Türkistan’dan sınır
dışı ettiler.”
Doğu Türkistan’a Çin hükümetinin asimilasyon politikası gereği
Çin’den göç ettirilerek yerleştirilen bu Çinlilerin sayısının her geçen gün
arttığı bir gerçektir. Hatta Doğu Türkistan’ın başkenti Ürümçi başta olmak
üzere bazı vilayetlerde Çinli nüfusu Türk nüfusunu çoktan geçmiş nüfus
oranları % 80-85 ‘lere ulaşmıştır. Fakat Doğu Türkistan halkı bundan dahi
tedirginlik duymamaktadırlar. Zira biliyorlar ki; her an başlaması ihtimali
olan bir milli kurtuluş hareketi esnasında kısa bir süre içinde Doğu
Türkistan’dan kaçıp giderler…
İsmi bende saklı dostum anlatmaya devam ediyor: “ Çin
ekonomisindeki sözde hızlı büyüme dış dünyadaki bazı devletleri ve
insanlarını aşırı derecede tedirgin ediyor. Ben bunu müşahede ettikçe
gerçekten hayretler içinde kalıyorum. Benim bu güne kadar iç içe yaşadığım
Çinlilerin durumu zannedildiği kadar iyi değil. İşgal altındaki Doğu
Türkistan’ı ayrı tutalım, Çin’deki sefalet ve yoksulluk her geçen gün
artıyor. Bunun önünü alabilmeleri mümkün değil. Dış dünyada her kes Çinin
ekonomik büyümesinden söz ederken, neredeyse Bir milyar beş yüz milyon
sınırına dayanan Çinli nüfusun, basit bir hesapla günde her bir Çinlinin bir
dolar masrafı olmuş olsa, bir günde Bir milyar beş yüz milyon dolar
giderinin olduğunu düşünmüyorlar mı? Daha açık bir ifade ile Çinin her hangi
bir dünya ülkesi ile sıcak savaşa girmesi durumunda azami bir hafta gibi bir
süre sonunda iktisadi yönden felç duruma geçecek ve kendi içinde meydana
gelecek sosyal patlamalarla dağılma sürecine girecektir…”
Vietnam savaşının başladığı yıllarda ilköğretim okulunda
öğrenci iken yaşadığı bir olaydan da misaller veren dostum anlatımını şöyle
sürdürüyordu: “ Vietnam savaşının başladığı haberini aldık. Aradan
yaklaşık bir hafta gibi bir süre geçmişti ki; insanları yiyecek maddelerine
el koymaya başladılar. Hiç unutmam; hatta, biz öğrencilerden Savaştaki
askerlerin açlık çekmemesi için her kesin okula “Savaşa Yardım” adı altında
birer yumurta getirmemizi istemişlerdi ve bizlerde birer yumurta
götürmüştük…Kimilerine göre de Çinin Askeri gücü ve asker sayısı ürkütücü
bulunmaktadır. Oysa ki; Çin askerlerinin neredeyse tamamının baskı ve
korkutma ile askeri yükümlülük altında olduğu unutuluyor. Doğu Türkistan
mücahitlerinin 1990’da başlattıkları “Barın Milli Kurtuluş Hareketi”
esnasında sayısız Çin askerlerinin ellerindeki Silahları mücahitlere satarak
canlarını kurtarabilmek için kaçıp gittikleri biliniyor.”
Bu noktada dostumuz önemli bir noktaya daha
değiniyor: “Barın civarında yaşayan bir çobanın anlattığına göre; Barın
olayları sırasında bu çobanın yaşadığı bir bölgeye adeta şalgam gömer gibi
her gün onlarca Çin askerinin cesedini gelişigüzel gömüyorlarmış… Konu ile
ilgili olarak verilebilecek daha sayısız misaller var. Dünya devletlerinin
Çin’den korkmasını ve ticari yönden de bağlanmasını gerektirecek hiçbir
sebep yoktur…”
BAZILARININ
GÖZLERİNDE DEVLEŞTİRDİKLERİ KOMÜNİST ÇİN
VE BİR DOSTUN ANLATTIKLARI (1)
22.07.2004
Kızıl Çin’e karşı istiklal mücadelesi vermekte olan Doğu
Türkistanlıların karşılaştıkları olumsuzluklardan biri; adına “Hür
dünya” dediğimiz, fakat aslında “Hür” olmanın ne demek olduğunun
bilincinde olmayan devletlerin insanlarının sergiledikleri umutsuzluk
aşılamaya yönelik ifade ve tutumlarıdır.
Mesela Türkiye’den misal vermek gerekirse ;Doğu Türkistan’ın
içinde bulunduğu durum ile ilgili olarak bilgi aktarmaya çalıştığımız bazı
ileri gelen insanlar ( Bunların arasında Türk milletinin kendilerine
devleti idare etme görevi verdikleri milletvekilleri de bulunmaktadır.)
kendilerine yakışmayan tavırlar sergileyerek; “Nüfusu bir milyar dört yüz
milyona ulaşmış ve dünya ekonomisini doğrudan etkileyebilecek durumdaki Çin
ile baş etmek bir hayaldir. Bu sebeple; mevcut durumu koruyarak Doğu
Türkistan’daki yaşam şartlarının daha iyi olabilmesi için Çin hükümetine
siyasi baskı uygulama cihetine gidilebilir.” Demektedirler. Veya bu
ifadelere yakın ifadelerle Doğu Türkistanlıları avutma yoluna
gitmektedirler…
Bu ifadeler belki bir ölçüde doğru olabilir. Çünkü; Doğu
Türkistan’da Çin esareti ve zulmü altında var olma mücadelesi veren 40
milyonu aşkın Doğu Türkistan halkı kendi topraklarında mevcut, oldukça
zengin yer altı ve yer üstü doğal kaynaklara rağmen bu kaynaklardan zerrece
istifade edememekte ve son derece zor yaşam şartlarında hayatta kalabilme
mücadelesi vermektedirler. Milletler arası bazı anlaşmalar gereği elbetteki
mevcut imkanların daha da iyileştirilmesi yönünde siyasi baskı uygulamak ta
bir yoldur… Fakat Doğu Türkistanlıların asıl hedefi ve arzusu yalnızca
mevcut yaşam şartlarının iyileştirilmesiyle yetinmek değil, “DOĞU
TÜRKİSTAN’IN KAYITSIZ ŞARTSIZ TAM BAĞIMSIZLIĞI” dır…
Bu yakınlarda Doğu Türkistan’dan yaklaşık bir yıl önce gelen
milli şuur’a sahip bir dostla ( İsmi bende mahfuz) sohbet etme imkanı
buldum. Daha ben kendisine “Dış dünyayı nasıl buldun” diye
sormadan Türkiye’de edindiği intibalarını anlatmaya başladı…
“ Kiminle görüştüysem Çinin büyüklüğünden, Çin ordusunun
sahip olduğu güçten, asker sayısından, Ekonomik gücünden söz ederek adeta
moralimi bozmaya çalışıyorlar. Oysa ki; benim ülkemdeki (Doğu Türkistan)
insanlar her türlü mağduriyetlere rağmen Çin’den ve Çinliden zerrece
korkmuyor, Çin’i gözünde büyütmüyordu. Moralleri oldukça yüksekti, günün
birinde işgalci Çinlileri Doğu Türkistan’dan mutlaka atabileceklerine
inanıyorlardı. Bende o halkın bir bireyi olarak onların inandıkları gibi
inanıyordum.
Hatta ben size bir olay anlatayım; Doğu Türkistan
halkının Çinlilere karşı başlattıkları sayısız “Milli Ayaklanma” lardan biri
olan “1997 Gulca Ayaklanması” esnasında Doğu Türkistan’ın bazı
vilayetlerinde Tren istasyonlarında müthiş bir izdiham başlamıştı. Bu
izdihamın sebebi ise; Doğu Türkistan’daki milli kurtuluş hareketi esnasında
Çin hükümetinin Çin’den zorla getirerek Doğu Türkistan’a yerleştirdikleri
ölümden korkan Çinlilerin ülkelerine apar- topar her şeylerini bırakarak
kaçmak istemeleriydi. O sıralarda Trenlerle beraber diğer ulaşım araçlarının
taşıma ücretleri aniden yüzlerce kat artmış, kolay kolay vasıta bulmak
mümkün olmamaktaydı. Bu durumu iyi değerlendiren bazı Doğu Türkistanlı
gençler Çinlilerin Çin’e dönüşlerini hızlandırmak için istasyonlarda müthiş
bir gayret sarf etmekteydiler…”
KIZIL ÇİN
HÜKÜMETİNİN ALMANYA'YA
VERDİĞİ DESTEĞİN ALTINDA YATAN GERÇEK
21 Temmuz 2004
Dünya dengelerinin baş döndürürcü bir şekilde değişmesi kimin
kimlerle dost yada düşman olduğu konusunda insanları şaşkına çevirmektedir.
Almanya dış işleri bakanı Joshka Fischer Çin ziyareti esnasında
Çin’den BM’deki Güvenlik konseyine üyelik için destek beklediklerini
söylemişti.. Son olarak alınan haberlere bakıldığında; Almanya’nın BM .
Güvenlik konseyine üyeliğine Çinin açık destek vereceği açıklanmış
bulunmaktadır… Bu durum; günümüz dünyasında yaşanan şaşırtıcı ilişkilere
küçük bir misaldir.Her ne kadar karmaşık gibi görünen devletler arası
münasebetlere şahit oluyorsak ta; ; bilinen bir şey var; bütün bu hızlı yön
değiştirmelerin ve ülkeler arası münasebetlerin olumlu ya da olumsuz
gelişmeler ortaya çıkartmasının temelinde “Ben bu tutumumla filanca
devletten ne elde edebilirim”, ya da; “filanca devletle aramın
açılması durumunda ne kaybedebilirim” düşüncesi içerisinde
strateji belirlemekte ve devlet yapısının plan ve projelerini bu mantık
içerisinde oluşturmaktadırlar. Çin özellikle son yıllarda batılı ülkelerle
olan münasebetlerinin hemen, hemen tamamını, yapacağı ticari bağlantılara
endeksli olarak sürdürmekte olduğundan söz konusu ülkelerde de tıpkı
Türkiye’de olduğu gibi Çinin kalabalık nüfusunu göz önüne alarak hareket
etmektedirler.
Oysa ki; Çinli yetkililer her fırsatta ABD’ yi
ve batılı devletleri iki yüzlü politikalar uygulamakla suçlaya gelmiştir.
Nitekim Almanya dış işleri bakanına verdikleri destek sözünün ardından da
Batılıların Çine karşı iki yüzlü davrandıklarını söylemekten de
geri durmamışlardır.
Dünyadaki maddeci ve materyalist düşüncenin en
ateşli temsilcilerinden biri olan Çinliler, elbetteki Alman hükümetine
verdikleri destek sözünün karşılığını mutlaka isteyeceklerdir. Çünkü; Son
yıllarda Almanya’nın, Çinin terörist olarak ilan ettiği Doğu
Türkistanlılardan bazılarının siyasi sığınma taleplerine olumlu cevap vermiş
olması Çin hükümetini çileden çıkartmaktaydı. Alman hükümeti ise, demokratik
bir ülke olduğunu ispat etmek ve insan hakları meselesine olan
hassasiyetini göstermek adına Çinin sergilediği bağnazlığa karşı çıkarak
milletler arası sözleşmelere uyulması gerektiğini ifade etmeye çalışıyordu.
Almanya hükümetinin, gerginleşen Çin-Alman
ilişkilerini farklı bir biçimde yumuşatma girişiminin bazı soruları da
beraberinde getirdiği bir gerçektir. Almanya dış işleri bakanlığı
görevlilerinin, Kızıl Çin hükümetinin, tabir yerindeyse burnundan soluduğu
bir dönemde BM’ Güvenlik Konseyine üyelik için Çin’den destek isteyebiliyor
oluşu ancak ve ancak Çin hükümetine arka planda bir takım sözler vermiş
olması ihtimalini akla getirmektedir…
Çinliler bilindiği gibi bu tür entrikalar
çevirmekte oldukça mahirdirler. Alman yetkililerin cesaretle Çin’den böylesi
bir destek isteyebilmiş olmasının alt yapısını yine Çinlilerin Alman
hükümetine vermiş olabileceği bazı sözlerin oluşturduğu ihtimali
kuvvetlidir…
Almanya’ya son yıllarda sığınan ve süreli ikamet
etmekte olan Doğu Türkistanlıların bu aşamadan sonra bazı olumsuzluklar
yaşayabileceklerine hazırlıklı olmalarını tavsiye ediyoruz. Çünkü Dünyanın
birçok ülkelerinde Çin hükümetinin uyguladığı ekonomik ve siyasi
tehditlerinin oluşturduğu baskıların sonuç verdiği tecrübelerle sabittir. Bu
ülkeler arasına Türkiye’de vardır.
Hiçbir dönemde hiçbir dünya ülkesi çıkar elde
edemeyeceği milletler ve devletler için Çin gibi ülkelerle ters düşmeyi göze
almamışlardır. Almayacaklardır…
İŞGALCİ ÇİN
HÜKÜMETİ MÜSLÜMAN
TÜRK KADINLARININ ANNE OLMA HAKLARINI
ELLERİNDEN ALIYOR
19 Temmuz 2004
Komünist Çin hükümetinin iki yüzlü politikaları “Nüfus
planlaması” adı altında yürüttükleri gizli “Bebek Katliamı”
konusunda da devam ediyor.
Bütün dünya ülkelerine nazaran en yüksek nüfusa sahip olan
Çin’de (1.400.000000 ) nüfus artışı konusunda Çin ırkının lehine pirim ve
destek veren Kızıl Çin hükümeti, azınlık milletler dedikleri ve Çinin bu
günkü siyasi sınırları içinde gösterdikleri Tibet, İç Moğolistan ve Doğu
Türkistan’da ise tam aksine “Nüfus Planlaması” levhası altında açıkça
bir bebek katliamı programını utanmaz bir tavırla devam ettiriyor.
Çin Halk Cumhuriyeti aile planlaması kurumunun üst düzey
bürokratlarından Zao Baygı; Çin’de son yıllarda devam eden kürtaj
olaylarının farklı bir mecraya doğru kaymakta olduğunu , Kürtaj yaptırmak
isteyenlerin; bebeklerin cinsiyetlerinin belirlenmesinden sonra kız olması
durumunda kürtaj yaptırdıklarını, erkek olması durumunda ise, bebeğin normal
doğumunun meydana gelmesini beklediklerini ifade ederek, son istatistiklere
göre her 100 kız çocuğa karşılık 119 erkek çocuk dünyaya geldiğini, bu
durumun daha ziyade kırsal alanlardaki isanlar arasında yaşandığını, Çünkü;
erkek çocuklarını, kurmuş oldukları Çiftçilik düzenlerinin teminatı olarak
gördüklerini söylemiştir. Bu sebeple 2010 yılına kadar bu çarpıklığı
önleyecek tedbirler aldıklarını ileri sürmüştür.
Çin aile planlaması kurulunun geçirmekte olduğu panik
aslında kız çocuklarının kürtaja tabi tutulması hadisesinden ziyade,
ellerindeki en büyük avantaj ve potansiyel olarak gördükleri Çin’deki nüfus
artış hızının Çinli çiftçilerin cehaleti yüzünden azalma eğilimine
girebileceği endişesine kapılmalarındandır.
AB’ye girebilme telaşı ve kaygısı içinde olmayan Çin
hükümeti bütün dünyada uyguladığı kendine özgü milli politikalarla
yayılmacılığını ve dünya piyasalarında etkin olma politikasını rahatça
sürdürüyor.
Çin başbakanı Hu Jintao da konu ile ilgili olarak
yaptığı bir konuşmada; Çin’de yaşanan bu doğum dengesizliğinin ileride
erkeklerin evlenememesi gibi bir durum ortaya çıkartacağını, bu sebeple de,
kız bebeklerle erkek bebeklerin dünyaya gelişindeki doğum oranlarını
dengeleyici tedbirlerin arttırılması gerektiğini ifade ederek; bu durumun
azınlıkların yaşadıkları İç Moğolistan, Heilongjiang,Guizhou,Tibet, Ningsia
ve Doğu Türkistan (Çinlilerin Doğu Türkistan için kullandıkları deyimi
kullanmıyorum) gibi bölgelerde 100 kız bebeğe karşılık 103 ya da 107 erkek
bebeğin dünyaya gelmesinin normal olduğunu ileri sürmüştür.
Bu demektir ki; Doğu Türkistan’da Müslüman Türk’lere
yönelik uygulanan mecburi doğum kontrol hadisesi ve kaç aylık olduğuna
bakılmaksızın yapılan mecburi kürtajlarda normal..(!) Kırsal alanlarda iki,
şehirlerde yalnızca bir çocuğa kadar izin veren Komünist Çin sisteminde,
kota dışı hamilelikleri özel ajanları vasıtasıyla tespit etmeleri durumunda
hamile kadınlar evlerinden zorla alınıp götürülerek gayrı sıhhi ortamlarda
ameliyata alınarak bebekler iğne ile öldürülmekte ya da canlı canlı
çöplüklere atılmakta, anne ise kaderi ile baş başa bırakılarak ölüme terk
edilmektedir… Bu yöntem aynı zamanda kota dışı hamile kalan anneyi
cezalandırmak olmaktadır...
Elde edilen ve güvenilir kaynaklara dayandırılan
bilgilere göre Doğu Türkistanlı kadınların % 22 ‘yi geçkin bir oranı bir
daha doğum yapamayacak duruma getirilmişlerdir. Milletler arası anlaşmaların
ve hukuk kurallarının açık bir ihlali olan bu durum, hiçbir tepki ve tedbir
ortaya koymayan dünya insanlarını kendi vicdanlarında mahkum edecektir…
DÜNYANIN EN BÜYÜK SOSYAL PATLAMASI
KOMÜNİST ÇİN’DE YAŞANACAKTIR
16 Temmuz 2004
Türk solunun bir kanadının 1980 öncesinde bayraklaştırdığı
Komünist Çin, günümüzde de bir kısım solcularımızın kendilerine rehber
edindikleri Çinlilerin ülkesi olma özelliğini devam ettiriyor. Çin’deki iç
savaşın (1949) galibi olarak iktidarı ele geçiren Mao Ze Dung; Türkiye’de
“Mao’cu” denilen bir sol fraksiyon tarafından adeta bir kurtarıcı,
bir deha ve bir ilah haline dönüştürülmüştü. Mao hayranlığı öyle noktalara
ulaşmıştı ki; Çin’de milyonlarca insanın katliama uğratılmasıyla kurulan
insanlık dışı sömürü düzeni, Çin’in de gizli desteği ile Türkiye’ye
Türkiye’deki yerli taşeronları tarafından yasa dışı yollarla taşınılmaya
çalışılmıştı. Bu arsızca girişim, binlerce vatan sever Türk gençlerinin
insan üstü gayretleri ve hayatlarını feda etmeleriyle önlenmişti…
1990’lı yılların başından itibaren eski Sovyetler Birliğinin
dağılmasıyla da Rusya’da ve dünyanın bir çok bölgelerinde Sosyalist ve
Komünist düzen hayranlarında çözülmeler ve çöküşler başladı. Fakat
Türkiye’de hayret edilecek bir şekilde Mao ve Sosyalist düzen hayranları
varlıklarını sürdürüyorlar ve hatta Sovyetler Birliğinin dağılmasının
müsebbibi olarak görülen Mihail Gorbaçov kendi ülkesinde karşılaşmadığı
şekilde, Türkiye’yi ziyareti esnasında bazı zümreler tarafından çürük
yumurta yağmuruna tutulmuştu…
Aradan yıllar geçtikten sonra, Çin’deki komünist düzen, Mao’nun
ölümü (1976) ve yeni Çin lideri Deng Şiao Ping’ in işbaşına gelmesiyle
esnemeye başladı. Çin’de 1982 den itibaren “Dışa açılma,” veya
“Batıya açılma” politikalarının yürürlüğe konması ile ve sözde
“Serbest Piyasa ekonomisi” uygulanmasıyla dünya piyasalarında Çin
malları hakimiyeti kurulmaya başlandı. Halkının büyük çoğunluğunun sefalet
içinde kıvranmasına aldırış etmeden sürekli olarak savaş araç ve gereçlerine
büyük meblağlar ayıran Çin hükümeti yalnızca sayıları altmış milyon
civarındaki Çin Komünist Partisi üyeleri ve onların yakınlarının
zenginleşmesine katkı yapmaya devam etti. Çin; Türkiye’deki bazı Çin
hayranlarının ifade ettikleri gibi gerçekçi bir büyümenin yaşandığı bir ülke
olmayıp, Zenginlerle sefillerin çatışma içinde olduğu bir ülkedir. Bir
tarafta bir yıl boyunca en ağır işlerde kan- ter içinde çalışan insanların
ellerine toplam olarak 120 dolar civarında bir para geçerken, diğer yanda
Komünist Partisi üyelerinin ve yandaşlarının ayrı bir saltanat yaşamaları
komünist ve Sosyalist sistemlerin ne kadar eşitlikçi(!) ne kadar halkçı(!)
ve ne kadar sosyal adaletçi(!) bir düzen olduğu açıkça anlaşılmış
olmaktadır…
Özellikle Türkiye siyasetçilerinin büyük çoğunluğunun son
yıllarda neden bu kadar Çin ve Çinli hayranı kesiliverdiklerini anlamakta
güçlük çekenlerdenim. Türkiye ekonomisine katkı yerine zarar veren bir
ülkenin nesine ram olunmaktadır bilemiyoruz.
En son olarak bu yıl Temmuz ayı ortalarında Çin Komünist
Partisi Merkez Komitesi Başkan yardımcısı Cheng Swei’nin davetlisi olarak
Çine giden CHP İstanbul milletvekili Bülent Tanla; Çinin uyguladığı yeni bir
sosyalist piyasa ekonomisi yöntemi ile başarı sağladığını, mevcut gidişatla
dünya üretiminin merkezi haline geleceğini, Çin- Türkiye ilişkilerinin daha
iyi bir zemine oturtulmasının Türkiye açısından gerekli olduğunu, ifade
etmiştir…
Anlaşılan Sayın Tanla, Mao’ hayranlığı kamuoyunca bilinen Doğu
Perinçek’ in Haziran ayı içinde gerçekleştirdiği Çin ziyareti sonrasındaki
açıklamalarının tesirinde kalmış olmalıdır. Görünen o ki; Türkiye’yi 1980
öncesinde kana bulayan Mao’ hayranlarının yeni jenerasyonları daha etkili
bir yol olan ve Türkiye’de siyasi güç olarak Çine entegre olma yolunu tercih
etmektedirler.
Oysa ki; Komünist Çin’de dünyanın en büyük sosyal patlamasının
yaşanması an meselesidir…
“KUTLU YOL”UN
YOLCULARI VE “DAVA ADAMI” GÖRÜNÜMLÜ
İHANET ODAKLARI
15 Temmuz 20004
Kararlı, sabırlı, kalpleri inanç, iman ve ümitle dolu dava adamlarının
dünyalarında bedbinliğe, asla yer yoktur. Gönül verilen mukaddes davalarda
kullanılan büyük ve en güçlü silah “Ümit” tir. Ümit’lerin bittiği
yerde yüreklerde ki ateş, gözlerdeki fer’de sönmüş demektir. Bu sebeple;
Ulvi yolların yolcuları; mümkün olduğunca her rüzgarda yön değiştiren, her
yol ayrımında yol değiştirmeye çalışan, her durakta ve limanda fırsattan
istifade ile inmek isteyen, bulunduğu ve girdiği her ortamda bukalemun
misali renk değiştiren kişilerle ne pahasına olursa olsun birlikte yola
çıkmamalı, aynı gemiye binmemeli ve asla onlara güvenmemelidirler…
Sebebine gelince; karamsarlık ruhlarına işlemiş olan
insanlar kısa zamanda etraflarındaki insanları da bedbahtlığa
sürükleyebilirler.
Yollar vardır; uzundur, meşakkatlidir, çilelidir,
dikenlidir, inişlidir,çıkışlıdır. Bu yolu aşmak için çok büyük sabır,
metanet ve kararlılık gerekir. Bu yolun sonu, milli hükümranlığın
kazanılmasıyla, muhafaza edilebilmesiyle ve bir “İnsan” gibi yaşamayı
tercih etmekle noktalanır… Bu yol; ilahi yükümlülüğün bilinci içinde, yüce
yaratıcının emir ve yasaklarına riayet etmek suretiyle uhrevi hayatta felaha
ermeye götürür…
Bu kutlu yolun yolcularının önlerine; bütün
hayatlarını, şeytanla işbirliği içinde aldatma, ihanet ve adı konamamış
hırsızlıklarla kazanan insan müsveddeleri tarafından zümrüt tepsiler içinde
sunulan cazibesine dayanılamaz fırsatlar, reddedilemez imkanlar çıkartılır…
Fakat gerçek dava adamları bütün bu parıltılı teklifleri görmezlikten
gelirler. Ellerinin tersiyle yiterler. Çünkü onlar; gerçek birer Eşref-i
mahlukattırlar. Yeryüzünde işte bu az sayıdaki dava erleri çileyi,
sıkıntıyı, her türlü eza ve cefayı göğüsledikleri için diğer çoğunluklar
mutlu olur, refah ve özgürlük içinde yaşarlar ve zannederler ki; yaşadıkları
o güzel ve müreffeh hayat, onlara Cenab-ı Hak tarafından bahşedilmiştir…
Oysaki; dünyada hiçbir mutluluk bedel ödenmeden elde edilemez…Söz konusu
ağır bedelleri ödeyenler ise, başkalarının mutluluğu ve özgürlüğü için
hayatlarının baharında kara toprakla kucaklaşmış olan cennetmekan
insanlardır.
İnsanoğlunun önüne ilahi kudretin çıkartmış olduğu
alternatifler oldukça fazladır. Bu alternatiflerden kendisini helak’ a
götürecek olanını, ya da felaha erdirecek olanını tercih etmek, insan
iradesinin, düşünce ufkunun, değerlendirme, yorumlama ve karar verme
melekesinin güçlülüğüne bağlıdır.
Dünyanın dengesinin bir parçacık ta olsa istikrarını
muhafaza etmesinin yegane sebebini; her türlü emeğinin ve alın terinin
karşılığını yalnızca yüce yaradan dan bekleyen tevekkül sahibi insanların
varlığına, gayretkeşliklerine ve fedakarlıklarına bağlamak yanlış olmaz. Bu
insanları mutlu edecek olan tek unsur; başka insanların mutlu olduklarını
görmek ve gelecek nesillere güzel ve özgür bir yaşam bırakabiliyor olduğunun
bilincine varabilmek, bu yolda gayret gösterebildiğini hissedebilmektir…
Gerçek dava adamları hiçbir şart ve zeminde
inandıkları dava larından asla taviz vermezler. Mukaddes davaları uğruna,
içine düşebilecekleri her türlü sıkıntılara da gözlerini kırpmadan
katlanırlar. Karşılaşabilecekleri her türlü zorluk onlar için birer
mutluluk kaynağıdır.Yeter ki; Allah’a ibadet etmek anlayışı ve düşüncesi
içinde sarf ettiği emekleri; akıl ve izanlarını maddi çıkarları uğruna
satılığa çıkartmış olan “Dava adamı” görünümlü ihanet odakları
tarafından sabote edilmesin…
TAYVAN BOĞAZI
ORTADOĞUBÖLGESİNDEKİNDEN
DAHA CİDDİ GELİŞMELERE GEBE
14 Temmuz 2004
Komünist Çinin ABD ile olan ezeli
rekabetinin daha da ileri noktalara taşınmasına Tayvan konusunun sebep
olacağı gözlenmektedir. 1949 yılından beri Tayvan’ı Kıta Çinin bir parçası
olarak gören ve her fırsatta, gerekirse savaşmayı da göze alabileceklerini
ilan etmekten kaçınmayan Çin hükümeti “Kağıt Kaplan” misali Tayvan
konusunda boş yere kükremekten öteye gitmeyen hizipçiliğini sürdürüyor.
Buna karşılık Tayvan Hükümeti ise, Demokratik yönetim biçiminden asla
vazgeçmeyeceklerini ve bağımsız ve demokratik Çin’ konusunda kararlı
olduklarını ileri sürmektedirler.
Yarım asrı geride bırakan bu
çekişmelerde Komünist Çin hükümetinin çok ciddi anlamda bir ilhak etme
hareketine girişememesinin yegane sebebi, ABD’nin Tayvan hükümetine
verdiği açık destektir. Eğer, ABD’ ile Tayvan arasında sıkı bir işbirliği
ve dayanışma olmasa idi, Komünist Çin ile Formoza (Tayvan) adası
arasındaki yaklaşık 120 kilometrelik mesafe Kızıl Çin hükümeti için hiçbir
engel teşkil etmeyecekti.
ABD’ Başkanı George Bush’ un Ulusal
Güvenlik danışmanı Condolezza Rice Asya’daki temasları çerçevesinde Çin
Başbakanı Hu Jintao ile görüştü. Bu görüşme esnasında Hu Jintao; Amerika
Birleşik Devletleri hükümetinin Kızıl Çin hükümetine Tayvan konusunda
verdiği sözleri yerine getirmesi gerektiğini ve Ayrılıkçı düşünceye sahip
Tayvan hükümetini cesaretlendirecek davranışlardan kaçınmasını istedi.
Kızıl Çin hükümeti bu isteklerini
yıllardır devam ederek sürekli ABD’ye aba altından sopa göstermeye devam
ederken, ABD’ de; Komünist Çin ile giderek artan ticari ilişkileri
sebebiyle, zaman zaman ikili oynayarak, tek Çin’ den yana olduklarını ve
ayrılıkçı hareketlere asla pirim vermeyeceklerini ifade ederken, kendi
bildiği yolda ilerlemeyi de sürdürmekten geri kalmamaktadır.
Bunun en büyük göstergesi de bu ay
içinde Amerika Birleşik Devletlerinin Doğu Çin denizinde Japonya, Kore
Cumhuriyeti ve Avustralya ile geniş kapsamlı bir askeri tatbikat
gerçekleştirmeyi planlamakta olduğudur. Konu ile ilgili olarak görüş ve
endişelerini dile getiren “Pekin Birlik Üniversitesi Tayvan Sorunu
Enstitüsü” Başkan yardımcısı Prof. Cusianglong ; Tayvan Hükümetinin
Boğazda yapmış olduğu ve yapacağı askeri tatbikatlarda iyi niyetli
olmasının düşünülemeyeceğini, Kıta Çinin içlerini de hedef aldığını ileri
sürerek, ABD’ nin Japonya, Kore Cumhuriyeti ve Avusturya ile yapacağı
tatbikatın bazı tehlikeleri de beraberinde getirebileceğinden söz
etmiştir. Ayrıca; Tayvan boğazında Tayvan’ın bağımsızlıkta ısrarlı olması
durumunda yaşanması muhtemel bir savaşa ABD’ ninde karışabilme ihtimalinin
yüksek olduğunu söylemiştir.
Dünya kamuoyunun bilmesi gereken önemli
bir nokta da, nüfusu neredeyse Bir milyar dörtyüz milyona ulaşmış olan ve
dünyanın en büyük ordusuna sahip Çinin Tayvan konusunda çok büyük bir
rahatsızlığının bulunuyor olmasıdır. Çünkü Pekin’de “Birlik
Üniversitesi” bünyesinde “Tayvan Sorunu Enstitüsü”nün kurulmuş
olması işin ciddiyet boyutunu göstermesi bakımından mühimdir. Tayvan
boğazının iki yakası arasında ABD ve Çinin Askeri tatbikatlarının
sonucunun ciddi bir rekabet ve gövde gösterisine dönüşmekte olduğunu
düşünürsek; bunun sonucunun hangi safhalara varabileceğini tahmin etmek
zor değildir…
Dünya basın ve yayın organları yüzlerini
pür dikkat Ortadoğu bölgesine dönmüş ve Irak’la yatıp Irak’la kalkarken,
Asya bölgesinin doğusunda Ortadoğu’dakinden çok daha sıcak hadiselerin
yaşanabilmesi an meselesidir.
ÇİN ASLINA BAKILIRSA
YALNIZCA ASYA ÜLKELERİNİ
DEĞİL DÜNYAYI TEHDİT ETMEKTEDİR
13 Temmuz 2004
Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde Almanya’nın, Çin zulmünden
kaçarak kendisinden siyasi sığınma talebinde bulunan Doğu Türkistanlılara
kucak açmış olması Kızıl Çin hükümetini iyiden iyiye kızdırmış
bulunmaktadır. Çinin feveran etmiş olmasına rağmen Almanya’da yaşayan Doğu
Türkistanlılara Alman hükümetinin insani yaklaşımı, Almanya’nın demokratik
ülke olma vasfına daha yakın olduğunu ispat etmektedir.
Ayrıca; Bu ülkede yaşayan Doğu Türkistanlıların zaman, zaman
demokratik haklarını kullanarak Doğu Türkistan’da Çin hükümetinin
uygulamakta olduğu insanlık dışı muameleleri ve Çinin işlediği insanlık
suçlarını çeşitli toplantılar ve protesto eylemleri ile gündeme
getirmelerine ve Milletlerarası hukuk kuralları çerçevesinde tepkilerini
ortaya koymalarına izin verilmesi ve anlamsız engellemelerle Çinlilere
yaranma çabası içine girmemesi, gerçekten demokrasi ile idare edilen
ülkeleri ve milletleri sevindirirken Çinlileri ve Çin dostu ülkeleri
ziyadesiyle rahatsız etmektedir.
Özelliklede son yıllarda Doğu Türkistan adına yapılan
birkaç toplantıya ev sahipliği de yapmış olmasına çok kızan Çin hükümeti
Alman hükümetine rahatsız olduğunu açıkça her alanda ilan etmiş
bulunmaktadır. Almanya ile Çin arasında neredeyse diplomatik kriz yaşanma
noktasına kadar gelinmişken, Almanya dışişleri bakanı Joshka Fischer’in ani
olarak 10 günlük bir Asya Gezisi kapsamında Çini de ziyaret etme girişimi
Çin ile gerginleşme temayülü gösteren ilişkilerin normale döndürülmesi için
bir çaba olabilir mi bilmiyoruz. Fischer’in Çin, Hindistan,
Pakistan,Bangladeş ve Sri Lanka’yı kapsayan ziyaretinin bir ayağı da Pekin’e
200 km uzaklıktaki bir bölgede Rusya ile Almanya’nın ortak olarak kurduğu
enerji üretim merkezini konu alırken, bu ziyaret esnasında Çin hükümetinden
BM. Güvenli Konseyi daimi üyeliği için destek isteyeceği de ziyaret
gündemindeki konulardan birini oluşturuyor.
Bilindiği üzere bir süre önce Almanya Başbakanı G.
Schröder’de AB’nin Çine uyguladığı Silah ambargosunun kaldırılması yolunda
çağrıda bulunmuştu…
Anlaşılan o ki; Çin ile ilişkilerin daha da karmaşık
hale gelmemesi için yine ilk adımı Almanya hükümeti atmak zorunda kalmıştır.
ÇİN JAPONYA’YI DA TEHDİT ETTİ
Yıllardır Çin ile Japonya arasındaki deniz sınırı
anlaşmazlığı sürüp gidiyor. En son 1996 yılında deniz sınır konusunda
anlaşmak üzere bir araya gelen Çin ve Japonya bir anlaşmaya varamamışlar ve
2009 yılında tekrar görüşmek üzere ertelenmişti. Yakın zamanda Japonya’nın
Doğu Çin denizindeki tartışmalı bölgede Doğal gaz arama çalışmaları yapıyor
olması Çin hükümetini kızdırdı. Japonya’nın Pekin Büyükelçisi Koresige
Anami’yi Bakanlığa çağıran Çin Dış işleri bakan yardımcısı Wang Yi Japonya
hükümetine yönelik olarak oldukça sert uyarılarda bulunarak Çin hükümetini
kızdıracak kışkırtıcı faaliyetlerden uzak durmasını ve söz konusu tartışmalı
ve hassas bölgedeki Doğalgaz arama çalışmalarına derhal son vermesini
istemiştir.
BM’ anlaşmalarına göre denize kıyısı bulunan ülkeler
ekonomik faaliyet alanlarını 200 deniz miline kadar genişletebilme hakkına
sahip bulunmaktadır. Çin ile Japonya’nın arasındaki ilişkiler, 1937 yılında
Japonya’nın Çini işgal ettiği tarihten beri çok sağlam bir zeminde
yürümemekteydi.
Çin’in; Tayvan hükümeti ile de 1949 dan beri devam
eden bir gerginliği bu güne kadar sürüp gelmektedir… Çin’in Asya
bölgesindeki komşuları ile gerginliği hiç bitmedi, bundan sonrada
bitmeyecektir. Bunun en önemli sebebi ise gayet açıktır. Çinin “Aç
Gözlü” olması…
KOMÜNİST ÇİN
İÇİN EN BÜYÜK TEHDİT VE TEHLİKE
SAYILARI GİDEREK ARTAN ÇİNLİ REJİM MUHALİFLERİDİR
12 Temmuz 2004
Kızıl Çin hükümeti; kendi coğrafi sınırları içerisinde
gösterdiği Doğu Türkistan’da bütün milletler arası sözleşmeleri ve hukuk
kurallarını çiğneyerek açıkça insan hakları ihlalleri yapmakta ve insanlık
suçları işlemektedirler. Yaklaşık 80 bin insanın hapishanelere atıldığı
biliniyor. Bunların büyük çoğunluğunu da rejim muhalifleri oluşturmaktadır.
Bir milyar üç yüz elli milyonun nüfusa sahip Çin’de her yıl en az bin
kişinin çeşitli suçlar isnat edilerek idam edildiği, bazı milletler arası
insan hakları örgütlerinin kayıtlarına geçerken, gerçekte ise, idam
edilenlerin sayısının çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.
Bunlar elbette ki; yalnızca bizim iddialarımız
olmayıp,dünyanın bir çok ülkesine sığınmış olan demokrasi yanlısı Çinli
rejim muhaliflerinin de tespit ve iddialarıdır. Ülkede son yıllarda Çinli
muhaliflerin sayısında büyük ve dikkat çekici bir artış gözlenmektedir.
Bilhassa; 1997 Ağustos ayının sonunda o zamana kadar
İngiltere’nin güdümünde, kontrolünde ve yönetiminde bulunan Hong-Kong’un
yönetiminin Kızıl Çin hükümetine devredilmesinden sonra Çin hükümetinin
“Bir devlet iki sistem” olarak adlandırdıkları ve ticaretin eskiden
olduğu gibi serbest piyasa sistemine göre devam etmesi, ülke güvenliğinin
ise, kızıl Çin ordusu askerlerince sağlanması gibi bir yönetim biçiminin
hayata geçirilmesi ile Çin halkının bir bölümünün düşüncelerinde çeşitli
değişikliklerin oluşmasına yol açmıştır.
Dünya devletleri günümüzde de, tarihte olduğu gibi
bir Çin aldatmacası ve hedef saptırması ile karşı karşıya bulunmaktadır.
Sebebine gelince; Dünyaya demokrasi getirmek üzere Okyanus ötesi askeri
harekatlar düzenleyen ve bir çok dünya devletini de peşinden sürükleyen
Amerika Birleşik Devletlerinin dikkatini başka yöne çekmek için devamlı
olarak, başlarındaki tek tehdit’in Doğu Türkistan’da istiklal mücadelesi
veren ve Çin hükümetinin “Ayrılıkçı Doğu Türkistan Güçleri” olarak
adlandırdığı Müslüman Türkleri göstermeye çalışmaktadır. Elbette ki; Ciddi
anlamda elli yıldır bağımsızlık mücadelesi veren Doğu Türkistanlılar Çinin
işgalci ve insanlık dışı rejimi için bir tehlikedir. Fakat; dünyanın en
kalabalık nüfusuna sahip Komünist Çin için asıl tehlike, Çin’de giderek
sayıları artmakta olan demokrasi yanlısı Çinlilerdir.
Eski Sovyetler Birliğinde olduğu gibi artık miadını
doldurmuş olan Çin’deki Komünist sistemde de dağılma süreci, Çin’de
demokrasi isteyen rejim muhaliflerinin çoğalması ile başlayacaktır.
Özellikle Amerika ve Avrupa ülkelerinde sistemli olarak faaliyetlerini
sürdüren Çinli muhalifler her yıl Çin’de demokrasi istedikleri için tank
paletleri altında vahşice ezilen binlerce Üniversite öğrencilerinin anısına
kanlı Tiananmen olaylarının yıldönümü münasebetiyle büyük çaplı
organizasyonlar düzenlemektedirler. Çin’de ise dünya kamu oyuma çok
yansıtılmayan bir biçimde rejim muhaliflerine yönelik çok sert yöntemler
kullanılmakta ve büyük bir çoğunluğunu kesinlikle idamla
cezalandırmaktadırlar.
Şu anda kendilerini dünyaya barış yanlısı, ekonomik
kalkınmada başarılı, dünya ticaretine yön verebilen bir ülke olarak
tanıtmaya çalışsalar da, bunların tamamen kendi çirkefliklerini perdelemek
için kullandıkları aldatmacalar olduğu bilinmelidir.Doğu Türkistanlıların
elli yıldır devam eden anlatımlarına şüpheli ve yanlı bir yaklaşım
sergileyen Dünya basın ve yayın organları eğer Çinin gerçek yüzü ile
karşılaşmak ve Çin hakkında gerçek bilgiler almak isterlerse, Amerika ve
Avrupa’da sürgün hayatı yaşayan demokrasi yanlısı, Komünist rejim
muhalifleri ile de mutlaka görüşmelidirler…Ancak o zaman Doğu
Türkistanlıların feryatlarına hak vereceklerdir…
“11
EYLÜL” DEN ÖNCE DÜNYADA TERÖR.
VE TERÖRLE MÜCADELE YOK MUYDU?(1)
08 Temmuz 2004
Milletler arası arenada devletlerin en
popüler propaganda malzemelerinden biri “Uluslar arası Terörizmle
Mücadele” de gösterdikleri performans olarak görünmektedir. Özellikle
de; günümüze kadar arkasındaki esrar perdesi yeterince aralanamayan “11
Eylül Olayı”ndan sonra daha da önem arz eden terörle mücadele bireysel
bazdan ülkeler arası savaş sebebi olabilecek noktalara geldi. Küresel güç
olarak adlandırılan büyük devletler terörizmi bahane ederek bazı ülkeleri
açıkça işgal etmekte, bazı devletlere de aba altından sopa göstererek tehdit
etmektedirler.
Günümüzde en dikkat çeken noktalardan biri; ABD ve Avrupa
devletleri tarafından Adeta dünyada terörizm yalnızca “11 Eylül” den
sonra ortaya çıkan bir olaymış gibi dayatılmakta ve meseleye farklı
pencereden bakamayan bazı güdümlü devletlerin yöneticileri tarafından da
öyle algılanmaktadır. Oysa ki; “Ucube 11 Eylül” tarihine gelene kadar bir
çok ülke teröre binlerce kurban vermişti. Mesela Türkiye en bariz bir
misallerden biri olarak gösterilebilir. Çünkü; 1980 öncesinde kardeş
kavgalarını körükleyerek Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmak isteyenler bu
girişimlerin 12 Eylül Askeri harekatı ile akim kalmasının ardından, 1980
sonrası da Türkiye’nin başına yeni bir terör örgütü olan PKK terör örgütünü
musallat ederek onbinlerce insanımızın kaybedilmesine, Türkiye’nin
ilerlemesinin ve huzurunun önüne engel çıkartmaya devam etmektedirler.
Yetkililerimiz çok iyi biliyorlar ki; Doğu ve Güney doğu da ele geçirilen
silah ve mühimmatların üzerinde, inanılmaz bir saflıkla dostluklarına ram
olduğumuz devletlerin isimleri bulunmaktadır.
Ne yazık ki; Türkiye hükümetleri bataklığı kurutmak
yerine sivrisinekle mücadele yolunu tercih ettiklerinden, bu gün de batılı
sözde dostlarımızın ve ABD’nin dayatmaları sebebiyle çok daha farklı siyasal
içerikli tango pistlerinde sürükleniyoruz…Türkiye tam 20 yıl boyunca terörle
mücadelede tek başınaydı ve bu gün meydanlarda sözde dostluk nutukları atan
devletler Türkiye’ye destek vermek yerine, tam tersine fırsat buldukça
Türkiye’deki terör yangınına benzin ilave etmekteydiler...
Yine bakıyoruz bu sözde müttefik ve dost ülkeler
Türkiye’ in önüne cam kavanoz içinde bir “AB” reçelini koyarak,
Türkiye yetkililerinin ağızlarını şapırdatarak bu reçel kavanozunun
etrafında dolaşmalarına sebep olmakta ve bunun yanı sıra Türkiye’yi Türkiye
yapan milli ve manevi değerlerinden taviz üstüne tavizler verdirerek,
Türkiye’de ve dünyada terörün tek kaynağı olarak ta “İslamiyet”i
hedef göstermektedirler... “İslami terörle(!) mücadele etmezseniz
kavanozdaki “AB” reçeline ulaşamazsanız” denilerek Türkiye’deki
mütedeyyin insanların tamamının tedirginliğe sürüklenmesine yol
açmaktadırlar. Maalesef; “ Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman” denilen
Türkiye’nin idarecileri de açıkça; “İslami terör olmaz, İslamiyet ile
terörizm özdeşleştirilemez, Çünkü halkımızın % 99’u Müslüman’dır,her
ferdimizi potansiyel bir terörist noktasına çekmek yanlış ve asla kabul
edilemez bir dayatmadır. ” Diyemiyorlar.
Ne kadar acı bir tablodur ki; dünyadaki Müslüman
ülkelerin neredeyse tamamı ABD’ye ve Avrupa ülkelerine şirin görünebilmek
bir “Aferin” alabilmek için ülkelerindeki Müslüman halkın inanç
alanındaki yaşam faaliyetlerinin önüne çeşitli engeller çıkartmakta ve
getirdikleri kısıtlamalarla, BM. insan hakları bildirgesinde yer alan
“İnanç Özgürlüğü”nü ihlal etmektedirler. Batılı ülkeler bundan memnun
mudur? Hayır! Her geçen gün daha fazlasını istemektedirler…
“11
EYLÜL” DEN ÖNCE DÜNYADA TERÖR
VE TERÖRLE MÜCADELE YOK MUYDU (2)
09 Temmuz 2004
Dünyada kurmak istedikleri Haçlı
hakimiyetinin önündeki tek engelin İslamiyet olduğunu düşünen, sözde
modern dünyanın çağdışı zihniyete sahip taşeronları, türlü yollarla
insanlığın sahip olduğu temel değerleri dejenere etmeye
çalışmaktadırlar.
Özellikle Müslüman ülkelere gizli ve
resmi yollarla gönderdikleri misyonerleri vasıtasıyla din bezirganlığı
yapan, üzerlerindeki rahip ve rahibe giysileri ile Türkiye’de Anadolu’nun
en ücra beldelerine kadar giderek çocuklara 1’er dolar, dağıtarak körpe
dimağlarda iz bırakmaya çalışanlara, kapı kapı dolaşarak İncil dağıtanlara
sesleri çıkmayan ve hatta onlara yaranabilmek için yalakalık yapmakta bir
beis görmeyen, Fakat; Türkiye’de Türk milletinin sahip olduğu İslam
inancına inanılmaz bir düşmanlık besleyerek darbe üstüne darbe indiren ve
İslam dininin öğrenilmesini ve öğretilmesini; “İrticai faaliyetlerde
bulunuluyor” safsatasıyla kargaşalık çıkartma ve huzursuzluk yaratma
sebebi sayan, hangi dine mensup oldukları sorulduğunda ise, yalnızca nüfus
cüzdanlarında kalmış olan “İslam” ibaresini dahi adeta bir sabıka
kaydıymış gibi gizlemeye çalışan bazı sözde aydın ve sözde çağdaş
“Kimliksizler” ve de, “Dinler arası diyalog” teranesiyle haçlı
ordularının öncü kuvvetleri vazifesi yapanlara Müslüman Türk Milleti bir
gün mutlaka gereken dersi verecektir.
Türkiye’deki yerli taşeronlar batının görevlerini bu
kadar hararetle üstlenmişken diğer Müslüman Türk diyarlarında da durum çok
farklı değildir.
1990’ yılının başlarından itibaren bağımsızlıklarını
elde eden Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinde de müthiş derecede bir
Hıristiyanlaştırma faaliyetini sürdüren bazı batılı devletler çok büyük
oranlarda da başarı elde etmektedirler. Temelde İslam dinine mensup olan
fakat, 70 yıl süre ile Rus esareti altıda kalmış olmanın getirdiği
ezilmişlik ve Rusların uyguladığı dinsizleştirme politikaları sebebiyle
mensubu oldukları İslam dinini öğrenme imkanı bulamayan Kazak,Kırgız,
Özbek, Tacik ve diğer Türk kavimleri ne yazık ki; hiç fırsat kaçırmayan
yabancı misyonerlerin ağlarına düşmüşlerdir.
Bu konuda bir misal vermek gerekirse; Kırgızistan’da
cereyan eden gelişmeler oldukça vahim boyutlardadır. Alınan bilgilere
göre; Kırgızistan’da 309 kilise, farklı dinler adına faaliyetler gösteren
24 kuruluş ve 188 ayrı tapınakta görevli 830 kişilik bir kadro
Hıristiyanlık propagandası yapmak adına çalışmaktadırlar. Hıristiyan
misyonerler genellikle Almanya’dan, Amerika Birleşik devletlerinden ve
Güney Kore’den gelmektedirler…Kırgızistan Haber Ajansı nın (KABAR)
haberlerine bakıldığında; Başbakan Nikolay Tanayev Aynen Türkiye’de olduğu
gibi kraldan çok kralcı pozisyonuna girerek; Aşırı uçlar (ne demekse)
uluslar arası terörizm dini örgütler ve Doğu Türkistan İslam Hareketi,
Ülkenin güneyinde faaliyet gösteren Hizb-üt Tahrir Örgütü, Özbekistan
İslami Hareketi gibi örgütlerle etkin mücadele etmek ve ülkede bulunan
dini örgütlerin denetim altına alınması için yeni bir denetim kurulu
oluşturma kararı aldıklarını açıklamıştır.
İnsanlık tarihi ile birlikte başlayan terör ve
terörizmle mücadelenin sanki, “11 Eylül” olayı ile başlayan bir
olaymış gibi lanse edilmesi karşısında batıya ve ABD’ye yaranma yarışına
giren Müslüman ülkeler nereye doğru sürüklenmekte olduklarının farkında
değiller mi? Gayet açıktır ki; Önce “İslam dini eşittir terörizm”
sloganı çerçevesinde İslam inancını öncelikle dünyadan yok ederek, yerine
Hıristiyanlığı yerleştirecekler ve ardından da bir dünya hakimiyeti kurmak
isteyeceklerdir.
Ülkeleri silah gücü ile işgal eden ve sayısız masum
insanlara yönelik katliam uygulayanlar terörist , insanlara kendi
dinlerini dayatarak zorla kabul ettirmeye çalışanlar “irticacı”
olmuyor, fakat; Ülkelerini korumak, inançlarını yaşamak isteyen
Müslüman’lar “İslamcı Terörist” olarak ilan ediliyorlar…Bu
düşüncede olanlara destek verenler bu vebalden nasıl kurtulacaklar?
DÜNYADA
DOĞU TÜRKİSTAN İSMİ
KULLANILIRKEN NEREDEN ÇIKTI UYGURİSTAN
07 Temmuz 2004
Almanya’da Nisan ayı içinde dünyanın bazı
ülkelerinden gelen Doğu Türkistanlılar bir asamble gerçekleştirdiler.
Burada alınan kararlar üzerinde bir çok soru işaretleri bulunmaktadır.
Birincisi; Bu toplantının yapılması kararında dünyadaki bazı küresel
güçlerin etkisi var mıydı? İkincisi; Bu toplantıda “Doğu
Türkistan” isminin kaldırılarak yerine “Dünya Uygur Kurultayı”
(D.U.K.) deyiminin kullanılması kimin,kimlerin ya da hangi büyük
devletlerin dayatmasıydı. Üçüncüsü; Doğu Türkistan’da yaşayan 40
milyon insanın konu hakkındaki görüşleri alınamazken, Doğu Türkistan
dışında yaşayan yaklaşık üç milyon civarındaki bir Doğu Türkistanlı
nüfusun aldığı kararlar hangi adalet ve hukuk mesnedine dayandırılmıştır?
Kaldı ki; Almanya’da yapılan bu toplantıya katılanlar dünyanın değişik
ülkelerindeki yaklaşık üç milyon olarak tahmin edilen Doğu Türkistanlı
nüfusun ekseriyetini de temsil etmemektedir. Dördüncüsü; Dünyanın
süper güçlerinden olan Amerika’da Kendilerine mikrofon uzatılan bazı Doğu
Türkistanlıların, habercinin “ Siz nereden geliyorsunuz?”
şeklindeki sorusuna “ Uyguristan’ dan geliyorum” cevabı vermesi bir
senaryomudur? Yoksa, sistemli olarak tarihte hiçbir zaman var olmamış olan
(Uygur Devletleri hariç) hayali bir “Uyguristan” “Doğu
Türkistan”ın yerine ikame edilmeye mi çalışılıyor?
Uluslar arası hukuk kurallarına göre hiçbir zaman var olmayan
ve resmi olarak kurulmamış olan bir devletin haklarının iadesini istemek,
geçerliliği olmayan bir taleptir ve Milletler arası platformlarda destek
bulması da mümkün değildir. Almanya’daki söz konusu toplantıya katılan ya
da sonradan kendilerine temsilcilik görevi tevdi edilen kişi ve kurumlar
bu durumu idrakten yoksun mu ki, böyle bir dayanaksız isimlendirmeye rıza
göstermişlerdir?
Herkesçe biliniyor ki; Çinliler zaman zaman Tarihte dört defa
devlet ve hükümetler kuran “Doğu Türkistan” ismini açıkça
reddederek “Onlar gitsinler devletlerini kuzeydeki Orhun ve Selenga
ırmakları kıyısında kursunlar. Sinkiang (!) tarihi bir Çin toprağıdır”
iddiasını ileri sürmektedirler.
Doğu Türkistanlılar eğer dünyadaki milletler arası insan
hakları örgütlerinden gerekli desteği almak ve evrensel hukuk
kurallarının teamüllerinden istifade ederek Çinli işgalcilerin sırtlarını
yere getirmek istiyorlarsa, hiç kurulmamış, resmiyet kazanmamış ve
birilerinin dayatması olarak ileri sürülen hayali “Uyguristan”
ismini değil, “Doğu Türkistan” ismini kullanmalıdırlar.
Tarihte tanınsın ya da tanınmasın sayısız şehitler
vererek kurulmuş olan “Doğu Türkistan Devletleri”ni hatırlatması,
şehitlere, liderlere, tarihi gerçeklere saygı gösterilmesi ve daha güçlü
delillerle yola çıkılması adına, kimilerinin “Dünyadaki en yetkili
organ” olarak telaffuz ettiği teşekkülün levhasına gururla ve
şuurla “Doğu Türkistan” ismi nakşedilmelidir…
Biliyoruz ki; Bedevlet Yakuphanın kurmuş olduğu ve
14 yıl bağımsız olarak yaşamış olan devletin ismi Uyguristan değil
“Doğu Türkistan Cumhuriyeti” dir. Bu devleti Osmanlı devleti İngiltere
ve Rusya resmen tanımıştır. 12 Kasım 1933 de kurulan devletin ismi
“Uyguristan” değil “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti”
dir. 1944 de kurulan devletin ismi “Uyguristan” değil “Doğu
Türkistan Cumhuriyeti” dir. 1947 de ilan edilen mahalli hükümetin ismi
“Uyguristan” değil, “Doğu Türkistan Hükümeti”dir.
Tarihte bir “Uyguristan devleti” kurulmadığına göre, ülkenin gerçek
ve doğru ismi olan “DOĞU TÜRKİSTAN” dan asla vazgeçmek yok…
MEYDANLAR HAYSİYETSİZLİKLERE
TERK EDİLMEMELİDİR
06 Temmuz 2004
Dünyada zaten
yeteri kadar düşmanı ve çekemeyeni bulunan Müslüman Türk milleti tarih
boyunca kendi içinden türeyen ihanet odakları yüzünden zaman, zaman
akamete uğramıştır. Bilhassa bazı ihtiras sahibi, haris, kıskanç,
kabullenemezlik ve hazımsızlıkları hayat felsefesi haline getirmiş olan
insan müsveddeleri yüzünden milletimizin yükselişinin önüne türlü engeller
çıkmaktadır. Fakat; bu bencil ve aç gözlü “Kör kuyu” lar ne kadar
gammazlıklarını kullanarak kendi varlıklarını garanti altına alacaklarını
zannetseler de istedikleri başarıya hiçbir zaman tam olarak
ulaşamamışlardır.
Bunlar; bütün insanların kendilerinin köleleri olmasını, her
türlü inisiyatifin kendilerinde olmasını ve herkesin kendilerinin
insanlıktan çıkmış kalıplarının şeklini almış olarak yaşamasını isterler.
Sözde, her şeyin iyisini,doğrusunu,güzelini kendileri bilirler. Bu hilkat
garibelerine göre başka insanların doğrularının ve fikirlerinin hiçbir
değeri yoktur. Kendi yörüngelerine girmek istemeyen insanlar onlara göre
hizipçidir, geçimsizdir, tefrikacıdır…
Yeri geldiğinde adeta yeri göğü inletircesine naralar atanlar,
sıkıyı gördüklerinde kuyruklarını altlarına sıkıştırarak geri adım atarlar
ve her türlü gerçekleri cesaretle savunmaktan kaçınırlar. Bunu da,
“Uzlaşmacılık” olarak adlandırırlar. Bulundukları yeri koruyup
kurtarabilmek için açıkça her türlü hokkabazlıkları yapmakta bir beis
görmezler. Bu zihniyetin hokkabazlıklarını, sahtekarlıklarını ve iki
yüzlülüklerini yutarsanız sizden iyi kimse yoktur. Eğer insanlık adına
utanç verici sahtekarlıklarını kabullenmeyip suratlarına çarparsanız, o
vakit sizden daha kötü hiç kimse olmaz ve demir çizme demir baston yollara
düşerek içlerindeki bütün kin ve nefreti avuçlarına alıp her ortamda kara
çalmaktan çekinmezler.
Cesaret, liyakat, bilgelik, feraset, ataklık, hakkaniyet,
adalet ve dürüstlük gibi inancımızın ve mensubu olduğumuz milletimizin
vazgeçilmez değerlerine oldukça uzak ve yabancı olan bu kişilerin besin
kaynakları; yalan, dolan, hile, samimiyetsizlik, tamahkarlık, çekemezlik,
haset, gammazlık, ihanet ve adam satmaktır…Kendilerinin ufuklarında yeri
olmayan başarının, şan, şeref, dürüstlük ve itibarın, güvenilirliğin
başkalarında görülmesine asla tahammül gösteremezler…
Anadolu da halk arasında, kendi bulundukları yeri dünyanın
merkezi zanneden ve yaptıkları her şeyi inanılmaz derecede büyük bir
başarı olarak kendi hanelerine kaydeden tipler için kullanılan “B... da
boncuk görmek” diye bir tabir vardır… Etraflarındaki dalkavukların
körü körüne üç kuruşluk menfaat için onayladıkları ve tamamen hata ve
yanlışlardan oluşan kulelerini; bir kısım cahil, kalp gözü kapalı,
nemelazımcı kesimden insanlara dünyanın sekizinci harikasıymış gibi
yutturarak sürdürdükleri saltanatlarını günün birinde birileri ortaya
çıkarak sarsarlar ve “Kral Çıplak” derlerse; işte o zaman saman
dolu kafalarını vurmadıkları duvar ve kaya kalmaz, krallıklarını
kurtarabilmek için her türlü herzeyi mubah saymaktan çekinmezler…Bunlar
acınacak insanlardır…
Fakat; her şeye rağmen, sayıları her ne olursa olsun
insanlığın temel değerlerine sıkı sıkıya sahip çıkan ve fırsat
düşkünlerine meydanları terk etmeyen yiğit, cesur, sorgulayıcı ve cevval
insanların mevcudiyeti dünya istikrarının sebebi olmaya devam edecektir…
BÜYÜK DAVALARIN İNSANLARI LİYAKATSİZ
KİŞİLERLE YOLA ÇIKMAMALIDIRLAR