HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

   

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

HAZİRAN-2004

“İNSAN HAKLARI İZLEME ÖRGÜTÜ”NÜN

ÇİN RAPORU VE TÜRKİYE YETKİLİLERİNİN

KONUYA OLAN İLGİSİZLİKLERİ

30 Temmuz 2004

 

           Orta Doğu Bölgesinde en stratejik bir konumda olan Türkiye’nin Milletler arası ilişkilerde bağımsız hareket etmesi ve etrafındaki komşuları dahil bütün dünya ülkeleri ile iyi münasebetler içinde olması  elbette gereklidir. Bu çerçevede, Çin ile Türkiye arasında da her yönlü işbirliği ve özellikle de ticari münasebetler açısından da orantılı bir ticaret sirkülasyonu oluşturması Türkiye’nin mutlaka yararınadır. Çin ile kurulacak her türlü ilişkilerde  Türk yetkililer keşke  Çin hakkında biraz daha detaylı bilgiler toplasalar, veya alınan bilgileri görmezlikten gelmek yerine daha ciddi ve doğru bir değerlendirmeye tabi tutsalar ve de gerektiğinde Çin hükümetine karşı ellerine geçirdikleri kozları da, milletler arası diplomatik nezaket kurallar çerçevesinde iyi kullansalar ne kadar iyi olurdu…

            Bu yakınlarda,Başbakanımız sayın Recep Tayip Erdoğan’ın 2003 yılının Ocak ayında yapmış olduğu Çin ziyaretinden bazı notlar elime geçti. Notlara bir göz attığımda; hemen, hemen aynı tarihlerde “İnsan Hakları İzleme Örgütü” (Human Rights Watch) nün yayınladığı 2003 yılı insan hakları raporunun Çin’e ayrılan 7 sayfalık bölümde Çinin; Dünya devletlerinin  Terörizmle müşterek  mücadele hareketinden istifade ile Doğu Türkistan’daki Türklere yönelik baskıyı arttırdığını, dini eğitimi yasakladığını, Müslüman din adamlarına da zoraki siyasi eğitim verildiğini, geleneksel örf ve adetlerin yerine getirilmesi faaliyetlerine de bazı kısıtlamalar getirdiklerini, ülkede  basın camiasına da, özellikle yolsuzluklarla ilgili haberler yapan basın ve yayın organlarına da ciddi baskılar uygulandığını, Çinin 2002 yılında Müslüman halka yönelik baskıcı bir politika uyguladığı hususlarına yer verdi…

            Bu İnsan hakları izleme örgütü raporunun yayınlanmasını müteakip Sayın Erdoğan Çini ziyareti esnasında Çinli yetkililere hitaben söz konusu rapordan hiç haberinin olmadığı izlenimini veren açıklamalarda bulunuyor ve diyor ki; “Türkiye’nin Çin konusunda bir politikası var.” “Çinin toprak bütünlüğünden yanayız, tek Çin politikasını destekliyoruz. Bu gün her ne kadar Çin ile olan ticaretimiz 1.400 milyar civarındaysa da bu oranı Çini gelecek yıllarda fazlalaştırmak istiyoruz. Çinin yabancı yatırımcıları çekme politikasını takdirle karşılıyor ve bu yöntemi benimsiyoruz.”  

            Sayın Erdoğan Çinli yatırımcıları Türkiye’ye de davet ederken , Çin’de yapılacak olan 2008 Olimpiyatlarına hazırlık çalışmalarında, Türk iş adamlarına da yatırım şansı verilmesini istediklerini, İnşaat, Otomotiv, deri, metalurji ve demiryolu gibi alanlarda işbirliği yapılabileceğini, Kars- Tiflis demiryolu projesinde de Çinli yatırımcıların katkısını beklediklerini ifade ederek  Zho Rong Ji nin Şanghay Belediye Başkanı kendisinin de İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı olduğu 1998 yılında Çine gerçekleştirmeyi planladığı ziyaretin elinde olmayan sebeplerden dolayı mümkün olmadığını, Şimdi ise Türkiye’de tek başına iktidar olmuş bir Siyasi Partinin Genel Başkanı olarak  TOBB ve DEİK üyeleri ve Türk- Çin İş Konseyi üyeleri ile birlikte Çini ziyaret etmekte olduklarını ifade ediyor.

            Sayın Erdoğan’ın; insan hakları ihlalleri bağlamında, dünya insan hakları örgütlerinin raporlarını siyasi bir koz olarak kullanmayı düşünmediği açıkça belli olmaktadır. Oysa ki; Çinin Doğu Türkistan’daki Müslüman Türklere uyguladığı insan hakları ihlalleri Milletler arası teşkilatların resmi raporları ile de sabit iken;Türkiye yetkililerinin bu konuyu göz önüne almaması ya da Çinli yetkililere usulünce hatırlatmaması düşündürücüdür.

            Ayrıca;  2003 yılında Çinlilere yapmış olduğu işbirliği alanlarının hangisinde ne kadar ilerleme kaydedildiği de Türkiye kamu oyuna açıklanırsa çok iyi olur…

 

DOĞU TÜRKİSTAN’DA SON DURUM İLE

İLGİLİ GÖRGÜ ŞAHİDİNDEN DİNLEDİKLERİM

29.07.2004

 Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’dan yaklaşık bir yıl kadar önce ayrılmış ve Batı Türkistan üzerinden Türkiye’ye geçiş yapmış olan bir Uygur genci ile bulduğum kısa süreli sohbet esnasında, Doğu Türkistan’daki son durum hakkında sorduğum sorulara verdiği cevaplar aşağı yukarı bu güne kadar edindiğimiz bilgilerle çelişmiyordu. Diğer yönden; geride bırakmak mecburiyetinde olduğu birinci derecedeki akrabaları gözünün önüne gelmiş olmalı ki; elinde olmayan bir tedirginlik yaşıyor gibiydi… Bugüne kadar Doğu Türkistan’la ilgili yazılanlar ve anlatılanlardan yeterince haberi olmamış olmalı ki; heyecan içinde benden, özellikle bu konu ile ilgili bir defa daha yazmamı istiyordu. Ben de bu idealist delikanlının arzusunu yerine getirmek adına; nasıl olsa Doğu Türkistan diasporasının öncelikli vazifesi “Anlatmak”  olduğuna göre, kendisinden dinlediğim ve bizlerin de bildiğimiz hususları bir defa daha    okuyucularımızla paylaşmaya karar verdim…

Hür dünya görmezlikten, duymazlıktan gelse de Doğu Türkistan Türk-İslam dünyasının ayrılmaz bir parçası ve kanayan bir yarasıdır. İşgalci Çin hükümeti elinden gelen bütün imkanları kullanarak Doğu Türkistan gerçeğini dünyanın gözünden saklamaya çalışmakta ve bir Çin Atasözünde denildiği gibi “ Uzaktaki düşmanı oyala, yakındaki düşmanı ez” politikası gereğince dünya kamu oyunu oyalarken, sistematik olarak ta, Doğu Türkistanlıları tarih sahnesinden tamamen silmek için türlü yollara baş vurmaktadırlar.

 Sudan bahanelerle tutuklanarak zindanlara atılan 80 bin doğu Türkistanlının akibetinden hiçbir haber alınamamaktadır. Karşılıklı evlenmelere maddi destek vererek ve Çin’den devamlı olarak Çinli göçmen getirip Doğu Türkistan’ın en verimli bölgelerine yerleştirerek asimilasyonu hızlandırma faaliyeti sürdürülmektedir. Mecburi doğum kontrolleri adı altında Müslüman Türk kadınlarının  kota dışı hamile oldukları tespit edilmesi durumunda bebeğin kaç aylık olmasına bakılmaksızın zorla ameliyat ederek bebeği iğne ile öldürüp çöplüklere atmakta, anneyi de hiçbir sağlık uygulaması yapılmadan evine göndermekte ve genellikle de bu anneler hayatlarını kaybetmektedirler.

 Genç anne adaylarını da gizli yöntemlerle kısırlaştırmakta ve ömür boyu anne olma hakları ellerinden alınmaktadır. Dini tedrisat tamamen yasaklanmış bulunmakta ve gizli olarak dinini öğrenmek ve de öğretmek isteyenler “Yasa dışı faaliyette bulunmak” suçlamasıyla ağır biçimde cezalandırılmaktadırlar. Camilere 18 yaşın altındakilerin girmelerine polis nezaretinde izin verilmemektedir. Bir mahalle insanının diğer bir mahalle camisine girişini de yasaklamışlardır. Doğu Türkistanlıların çocuklarını eğitim ve öğretimden yoksun bırakmak için Çin dili ile eğitim dayatılmakta, buna razı olmayanlar ise, eğitim hizmetlerinden yararlanamamaktadırlar. Dünyada nadir rastlanacak seviyelerdeki yer altı ve yer üstü zenginlikler doğrudan Çine taşınmakta ve bu doğal zenginliklerden Doğu Türkistanlılar istifade edemeyerek adeta Orta Çağ yaşam şartlarında bir hayata mahkum edilmektedir.

1964 yılından itibaren Doğu Türkistan’ın Lop-Nor bölgesinde yaptıkları yer altı ve yer üstü Atom denemeleri sonucunda ekolojik denge bozulmuş, meyvelerin sebzelerin ve insanların normal olması gereken fiziki görünümleri bile farklılaşmaya başlamıştır.Yeni doğan bebeklerde sakat doğma oranları yükselmiş, insanlarda sebebi bilinmeyen kanserojen hastalıklar ortaya çıkmaya başlamıştır…

Fakat; bu Uygur delikanlısından duyduğum en güzel cümle; Çinlilerin insanlık dışı bütün bu uygulamalarına ve insan hakları ihlallerine rağmen Doğu Türkistan halkının Milli ve dini kimliklerinden kesinlikle taviz vermedikleri ve gerektiğinde bu ulvi değerleri ayakta tutmak uğruna hayatlarını bile ortaya koyduklarıydı.

ÇİN’DE ALIN TERİNİN KARŞILIĞI ÖDENMEDEN

ÇALIŞTIRILAN İNSANLARIN MAĞDUR EDİLMESİNE

ORTAK OLUNMAMALIDIR

27.07.2004

             Dünyanın  her hangi bir ülkesinde ekonomik bir sarsıntı söz konusu olursa, hiç mübalağasız kalitesiz ve taklit Çin mallarının etkisi düşünülebilir. Çünkü; Çin hükümeti; hapishanelerdeki  mahkumları ölesiye çalıştırarak ve çok düşük kaliteli hammaddeler kullanarak neredeyse  sıfır maliyetle ürettiği sahte ve kalitesiz mallarını, adeta anız yangınından kaçan çekirge sürüleri gibi dünyanın dört bir yanına dağılan Çinlilerin valizleri vasıtasıyla ve kandırabildikleri ülkelere de, gümrük kapılarından ve limanlardan Tırlar ve konteynırlarla mal sevkıyatı yaparak ülkeleri adeta Çin malları boyunduruğuna almaktadırlar.

            Çin mallarının sıkıntı yaratmadığı bir dünya ülkesinden bahsetmek neredeyse mümkün değil gibidir. Akla gelebilecek bütün sektörlerde mutlaka sahte Çin mallarının etkilediği bir olumsuzluk mevcuttur.Kalitesiz Çin mallarının hışmına uğrayan insanlarda Artık öyle bir haleti ruhiye söz konusudur ki; satın alınan her hangi bir eşyanın üretildiği ülke ismine “Çin malı olabilir” endişesi ve tedirginliği ile bakmadan edememektedirler.

            Bu konu da Çin artık kamu oyu nezdinde sabıkalı bir ülke konumuna gelmiştir. En son misallerden birini; dünya ajanslarına yansıyan korsan CD üretimi hakkında vermek mümkündür.

            Geçen yıl 1 milyardan fazla korsan CD nin dünya genelinde piyasaya sürüldüğü ile ilgili haberde  Milletlerarası  Fonografik Sanayi Federasyonu (IFPI)  bir açıklama yaparak; Korsan CD olayının artık dünyada adeta bir endüstriyel boyuta ulaştığını vurgulamıştır. Son bir yıl zarfında korsan CD üretiminin ve satışının yüzde 4 oranında arttığı belirtilerek, özel fabrikalarda ve üretim merkezlerinde geçen yıl 600 milyon korsan CD'nin kopyalandığı ileri sürüldü.

            IFPI  Başkanı Jay Berman bir basın toplantısı düzenleyerek 1999 yılından itibaren dünya genelinde  korsan CD satışının önemli derecede arttığını vurgulayarak 2003 yılında her 3 CD den birinin, 1999 yılında ise her 5 CD den birinin korsan olduğunu  belirtmiştir.

            Korsan CD üretilen ülkelerin başında Çin, Brezilya ve Meksika ve Paraguay, Pakistan, Rusya İspanya, Tayvan, Tayland ve Ukrayna’nın geldiğini söylerken;  Çin’de yapılan  ve satılan CD lerin yüzde 90’ının korsan olduğunu açıklayan IFPI’nın başkanı Jay Berman ve dünyanın önde gelen plak şirketlerinden EMI’ın  patronu Alain Levy  tek başlarına korsan üretimle baş etmelerinin mümkün olmadığını, bütün dünyadaki ilgili ve yetkililerin bu konuya duyarlı ve destek olmaları gerektiğini söylemişlerdir.

            İstanbul’un Tahtakale pazarında neredeyse orijinal CD bulmanın imkansız hale geldiğini düşünürsek; Türkiye genelinde de korsan CD den geçilemez bir durum söz konusudur. Tahtakale de ki yabancı film CD'lerinin büyük ekseriyetini Çin menşeli korsan CD'ler oluşturmaktadır. Yalnızca CD konusunda mı? Tabii ki değil. Elektronik eşya ve donanımlarından, çocuk oyuncaklarına, ayakkabıdan konfeksiyona, Su tesisat malzemelerinden mutfak eşyalarına kadar  her türlü alet- edevat ve eşyanın sahtesi, kalitesizi ve kopyası; “Made ın Chına” damgasının arsızlığı ile, Çin’de ücretsiz ve alın terinin karşılığı verilmeden ölesiye çalıştırılan  milyonlarca insanın gasp edilmiş haklarının göstergesi olarak, bilerek ya da bilmeyerek mutfaklarımıza ve hatta yatak odalarımıza kadar girmiş bulunmaktadır. İstemeyerek te olsa insan haklarının ihlaline ortak olmamak için  Çin malı almamaya ve kullanmamaya özen gösterilmelidir…

 

            ÇİN HÜKÜMETİNİN TÜRKİYE DE YATIRIM YAPMA HAZIRLIĞI VE YERLİ ÜRETİCİLERİ BEKLEYEN TEHLİKE

26 TEMMUZ 2004

 

             Dünyayı abluka altına alan ve bütün dünya ülkelerinin ekonomisini olumsuz yönde etkileyen kalitesiz Çin malları ihracatından Çin hükümeti memnun olmamış olmalı ki; daha fazla Çin malı ihraç edilmesi gerektiğini tespit ettikleri ülkelerin yeniden listesini hazırlayarak söz konusu ülkelerde aynı malların doğrudan üretiminin yapılması kararına varmışlardır. Bu çalışmanın adına da, “Yurt Dışında Yatırım Yapma Rehberi” demektedirler.

            Çin’deki ihracat ve üretim yapan yada dış ülkelerde yatırım yapma çabası içindeki firmalar üzerinde Çin hükümetince  baskı kurularak özellikle hükümetin stratejik bulduğu ülkelerde yatırım yapma ve bu yolla Çin mallarını daha da yaygınlaştırma mecburiyetini ileri sürdükleri anlaşılmaktadır. Bu firmalara da bir kılavuz hazırlanarak; yatırım fonu, döviz, gümrük ve vergi konularındaki mekanizmanın kolay çalışması ,hafifletilmesi ve de dış ülkelerde yatırım yapmak isteyen firmaların önlerindeki şimdiye kadar var olan bir takım bürokratik engellerin kaldırıldığı yönünde bilgiler aktarılmaktadır.

            Çin Ticaret ve Dış işleri Bakanlığı tarafından birlikte hazırlanan programın münderecatında Türkiye’nin de için de bulunduğu 67 ülke yer almaktadır. Bu ülkelerin 23’ü Asya bölgesinden, 15’i Avrupa’dan, 13’ü Afrika’dan, 11’i Amerika Birleşik Devletlerinden, 5’i Pasifik bölgesinden seçilmiştir. Bu ülkelerin tespit edilmesinde  sözde geleneksel dostluk ilişkileri, Ekonomide tamamlayıcılık (Ne demekse) ve müttefiklik yada müttefik olabilme ihtimalinin kuvvetli olması gibi donelerin baz alınmış olduğu iddia edilmektedir.  

            Türkiye ile Çin arasında hangi geleneksel dostluktan bahsettiklerini anlamak ta mümkün değil.Türkiye’de yatırım yapılacak alanların özellikle seçilmiş olması dikkat çekicidir. Bu güne kadar zaten kontrolsüz bir biçimde Çin’den Türkiye’ye giriş yapan ve yalnızca ithal etmekle bile büyük sıkıntılara yol açan mal kalemlerinin üretimine yönelik olarak yatırım yapılmasının teşvik edilmesi daha da düşündürücüdür.  Bu sektörler, Plastik sanayisi, deri işleme ve üretim sanayisi, inşaat sektörü, konfeksiyon, Televizyon, elektronik eşya donanımları üretimi gibi sektörlerdir.

            Bilindiği gibi bu güne kadar yukarıda saydığımız bu sektörlerde, kontrolsüzce yapılan Çin malları ithalatı dahi çok büyük krizlere yol açmış ve Türkiye’deki yerli üretim sektörlerinde bir çok fabrikaların kapılarına kilit vurulmasına sebep olmuştu. Anlaşılan o ki; CHP Milletvekilleri tarafından verilen Çin malları istilasına karşı önlem alınması yönündeki Meclis Araştırma Önergesine hükümet  yetkilileri tarafından “Gerekli önlemler alınmıştır,” “Her şey kontrolümüz altındadır” şeklinde nutuklar atılarak Meclis araştırma önergesinin reddi yönünde verdikleri kararın mahiyeti, bu gün Çinlilerin Türkiye’de yeni yatırımlar yapma yolunda cesurca kararlar almasına yol açmıştır…

            Zaten yıllardır Türk üreticisinin rekabet etme imkanı bulunmayan ucuz maliyetli kalitesiz Çin mallarının Türkiye ekonomisini olumsuz yönde etkilediği bilinen bir gerçek iken,bunun üzerine bir de Çinli firmaların aynı sektörlere yönelik olarak bir de Türkiye’de üretim yapmaya başlaması demek, bu güne kadar çok zor şartlarda ayakta kalmayı başaran bazı üretici firmalarında iflasına yol açacak ve piyasadan silinecektir…

            Hükümet yetkililerini “Geliyorum” diyen Çin tehlikesine karşı bir defa daha uyarmayı Milli bir görev addediyorum. Hiç olmazsa bundan sonra Türkiye’de yatırım yapmayı düşünen Çinilere karşı yerli üreticilerin haklarını koruyucu anlamda sözde değil, ciddi ve gerçekçi önlemler almaya, pişkin, kaşarlanmış ve arsız Çin hükümetine karşı da daha dikkatli politikalar izlemeleri çağrısında bulunuyoruz…

       

ÇİN’E YATIRIM YAPMA YARIŞI İÇİNE GİREN

TÜRK İŞ ADAMLARINA  SAMİMİ BİR UYARI

“DİYAR-I ÇİN NE KADAR GÜVENLİ”

 24 Temmuz 2004

             Dünyadaki bazı ülke insanlarının (Buna Türkiye’deki çok sayıda bürokrat, iş adamı ve siyasetçilerde dahil)  rüyalarını süsleyen masallar ve yatırımlar ülkesi (!) Çinin gerçek yüzünü edindiğimiz son bilgiler ışığında irdelemeye devam ediyoruz.

            İlk bakışta Çin bir çok insanı adeta bir mıknatıs gibi kendisine çeken tılsımlı bir ülke görünümündedir. Bundan dolayı da Çine ilk defa giden bazı şahsiyetler gizemli Çin ülkesinin uşak tabiatlı insanlarının aldatıcı mihmandarlıklarının müptelası olarak her fırsatta Çini övücü sözler etmekten kendilerini alamamaktadırlar.

            Tarihte Hun’ lar, Göktürk’ler, Uygurlar, Karahanlı’ lar ve daha bir çok Türk kavimleri Çinlilerin altınına, gümüşüne, tatlı sözlerine, değerli hediyelerine ve gönderdikleri cariyelerinin cazibelerine kapıldıkları ve aldandıkları için Çin esaretine düşmüşler, bu yüzden de yıkılıp yok olmuşlardır…

            Başka dünya milletlerini bilemem ama günümüzde de Türk milletinin tekrar aynı Çinlilerin tuzağına yeniden düştüğünü, düşmekte olduğunu esefle görmekteyiz…

            Oysa ki; ne Çin ülkesi, ne de Çinliler hayran kalınacak ülke ve insanlar asla değildirler. Hemen hemen her gün bir çok insanı isnat edilen suçlarla enselerine sıktıkları tek kurşunla  idam edenlerin ve beş yüz milyon insanın açlıktan ölme tehlikesi altında yoksulluk ve sefaletle iç içe yaşamak zorunda olduğu bir ülkedir Çin…

            1970’li yılların başlarından itibaren dışa açılma ve reform hareketlerinin başlamasını müteakip ilk yıllarda bazı olumlu gelişmeler gözlenmişse de, daha sonraki yıllarda Komünist Partisi üst düzey yöneticileri tombullaşırken halk giderek sefalete sürüklenmeye başlandı.

            Çin Devlet konseyine bağlı “Yoksullukla mücadele ve kalkınma Ofisi” nin müdürü olan Liu Jian Çin’de yıllık gelirinin 637 Yuan yani 77 ABD doları tutarında olanların sayılarına geçen yıl 800 bin kişi daha ilave olmuştur. Liu’nun  Yeni Çin ajansında  yayınlanan demecine göre; Çin’de son yıllarda meydana gelen doğal  afetler sebebiyle Hennan, Anhui, Şhanxi ve Heylungcian eyaletlerinde yoksulların sayısına en az iki milyon kişinin  daha eklendiğini, 2003 yılında 29 milyon kişinin açlık ve giyinme sıkıntısı çektiğini söyleyerek gerçeği yansıtmayan yalanlarla dünya kamu oyunu yanıltmaya çalışmıştır. Oysa biliniyor ki; Çinin 1996 da yayınlanan ekonomi dergilerinde 450 milyon insanın açlık sınırının altında sefalet içinde yaşama savaşı verdiğini haber veriyordu…

            Çin hükümetinin resmi ağızlarından ifade edildiğine göre; ortalama kişi başına düşen yıllık gelirin 316  Dolar (637 Yuan) civarında olduğu ifade edilmektedir. Bu demektir ki; bir insan ayda 26 dolar gelir elde ediyor(!) Bu rakamın da kesinlikle doğru olmadığı bir gerçektir. Zira, bir doktorun ya da mühendisin asıl maaşının 20 dolar civarında olduğunu ülkede doktorluk yapan insanların kendi ifadelerinden duymuştuk…

            Bu gün için Komünist Çin yöneticileri sahte malları ve aldatıcı ticari politikaları ile dünya Ticaret örgütünün etkili bir üyesi olmayı başarmış olabilir. Fakat; Gerçekte ise Çin’de, insanların gelir düzeyleri ve  yaşam standartları her geçen gün biraz daha gerilemektedir. Bu gerçeği bizzat bazı  realist Çinli üst düzey bürokratlar açığa vurmuş bulunmaktadır. Görünen o ki; Bazı Türk İş adamlarını ve siyasileri kendisine hayran bırakan diyar-ı Çin artık ikibinli yılların sonunda  halkının karnını bile doyuramayan, şiddetli siyasi iç kargaşalıkların, parçalanmaların, dehşetli derecede sosyal patlamaların yaşanacağı bir ülke olacaktır… Bizim bu görüşümüz Çin’e gözü kapalı yatırım yapma yarışına giren Türk iş adamlarına samimi bir uyarımızdır…

 

BAZILARININ GÖZLERİNDE DEVLEŞTİRDİKLERİ

KOMÜNİST ÇİN VE BİR DOSTUN ANLATTIKLARI

23.07.2004

             Komünist Çinin sanıldığı kadar korkulacak bir ülke olmadığını anlatmaya çalışan  ve bizzat gözlemlerini aktaran dostum; dün bir bölümünü sizlerle paylaşmaya çalıştığım  anlatımlarına şunları da ilave ediyor; “ Doğu Türkistan’da her milli kurtuluş hareketi esnasında yüzbinlerce Çinli Çine geçiş kapılarına hücum etmekte ve Çine kaçmaktadır. Çinlilerin ölümden aşırı derecede korktukları tarihi tecrübelerle sabittir. Söylediğim gibi, Tren garlarına ve yük kamyonlarına akın eden Çinlileri Doğu Türkistanlı gençler para karşılığında, trenlerde yer bulunmadığından dolayı adeta birer eşya gibi tren pencerelerinden içeri atarak yüzbinlerce Çinliyi Doğu Türkistan’dan sınır dışı ettiler.”

            Doğu Türkistan’a Çin hükümetinin asimilasyon politikası gereği Çin’den göç ettirilerek yerleştirilen  bu Çinlilerin sayısının her geçen gün arttığı bir gerçektir. Hatta  Doğu Türkistan’ın başkenti Ürümçi başta olmak üzere bazı vilayetlerde Çinli nüfusu Türk nüfusunu çoktan geçmiş nüfus oranları % 80-85 ‘lere ulaşmıştır. Fakat Doğu Türkistan halkı bundan dahi tedirginlik duymamaktadırlar. Zira biliyorlar ki; her an başlaması ihtimali olan bir milli kurtuluş hareketi esnasında kısa bir süre içinde Doğu Türkistan’dan kaçıp giderler…

            İsmi bende saklı dostum anlatmaya devam ediyor: “ Çin ekonomisindeki sözde hızlı büyüme dış dünyadaki bazı devletleri ve insanlarını aşırı derecede  tedirgin ediyor. Ben bunu müşahede ettikçe gerçekten hayretler içinde kalıyorum. Benim bu güne kadar iç içe yaşadığım Çinlilerin durumu zannedildiği kadar iyi değil. İşgal altındaki Doğu Türkistan’ı ayrı tutalım, Çin’deki sefalet ve yoksulluk her geçen gün artıyor. Bunun önünü alabilmeleri mümkün değil. Dış dünyada her kes Çinin ekonomik büyümesinden söz ederken, neredeyse Bir milyar beş yüz milyon sınırına dayanan Çinli nüfusun, basit bir hesapla günde her bir Çinlinin bir dolar masrafı olmuş olsa, bir günde Bir milyar beş yüz milyon dolar giderinin olduğunu düşünmüyorlar mı? Daha açık bir ifade ile Çinin her hangi bir dünya ülkesi ile sıcak savaşa girmesi durumunda azami bir hafta gibi bir süre sonunda iktisadi yönden felç duruma geçecek ve kendi içinde meydana gelecek sosyal patlamalarla dağılma sürecine girecektir…”

            Vietnam savaşının başladığı yıllarda ilköğretim okulunda öğrenci iken yaşadığı bir olaydan da misaller veren dostum anlatımını şöyle sürdürüyordu: “ Vietnam savaşının başladığı haberini aldık. Aradan yaklaşık bir hafta gibi bir süre geçmişti ki; insanları yiyecek maddelerine el koymaya başladılar. Hiç unutmam; hatta, biz öğrencilerden Savaştaki askerlerin açlık çekmemesi için her kesin okula “Savaşa Yardım” adı altında birer yumurta getirmemizi istemişlerdi ve bizlerde birer yumurta götürmüştük…Kimilerine göre de Çinin Askeri gücü ve asker sayısı ürkütücü bulunmaktadır. Oysa ki; Çin askerlerinin neredeyse tamamının  baskı ve korkutma ile askeri yükümlülük altında olduğu unutuluyor. Doğu Türkistan mücahitlerinin 1990’da başlattıkları “Barın Milli Kurtuluş Hareketi” esnasında sayısız Çin askerlerinin ellerindeki Silahları mücahitlere satarak canlarını kurtarabilmek için kaçıp gittikleri biliniyor.”

 Bu noktada dostumuz önemli bir noktaya daha değiniyor: “Barın  civarında yaşayan bir çobanın anlattığına göre; Barın olayları sırasında bu çobanın yaşadığı bir bölgeye adeta şalgam gömer gibi her gün onlarca Çin askerinin cesedini gelişigüzel  gömüyorlarmış… Konu ile ilgili olarak verilebilecek daha sayısız misaller var. Dünya devletlerinin Çin’den korkmasını ve ticari yönden de bağlanmasını gerektirecek hiçbir sebep yoktur…”

 

  BAZILARININ GÖZLERİNDE DEVLEŞTİRDİKLERİ KOMÜNİST ÇİN VE BİR DOSTUN ANLATTIKLARI (1)

22.07.2004

             Kızıl Çin’e karşı istiklal mücadelesi vermekte olan Doğu Türkistanlıların karşılaştıkları  olumsuzluklardan biri; adına “Hür dünya” dediğimiz, fakat aslında “Hür” olmanın ne demek olduğunun bilincinde olmayan devletlerin insanlarının sergiledikleri umutsuzluk aşılamaya yönelik ifade ve tutumlarıdır.

            Mesela Türkiye’den misal vermek gerekirse ;Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu durum ile ilgili olarak bilgi aktarmaya çalıştığımız bazı  ileri gelen  insanlar ( Bunların arasında Türk milletinin kendilerine  devleti idare etme görevi verdikleri milletvekilleri de bulunmaktadır.)  kendilerine yakışmayan tavırlar sergileyerek; “Nüfusu bir milyar dört yüz milyona ulaşmış ve dünya ekonomisini doğrudan etkileyebilecek durumdaki Çin ile baş etmek bir hayaldir. Bu sebeple; mevcut durumu koruyarak Doğu Türkistan’daki yaşam şartlarının daha iyi olabilmesi için Çin hükümetine siyasi baskı uygulama cihetine gidilebilir.” Demektedirler. Veya bu ifadelere yakın ifadelerle Doğu Türkistanlıları avutma yoluna gitmektedirler…

            Bu ifadeler belki bir ölçüde doğru olabilir. Çünkü; Doğu Türkistan’da Çin esareti ve zulmü altında var olma mücadelesi veren 40 milyonu aşkın Doğu Türkistan halkı kendi topraklarında mevcut, oldukça zengin yer altı ve yer üstü doğal kaynaklara rağmen bu kaynaklardan zerrece istifade edememekte ve son derece zor yaşam şartlarında hayatta kalabilme mücadelesi vermektedirler. Milletler arası bazı anlaşmalar gereği elbetteki mevcut imkanların daha da iyileştirilmesi yönünde siyasi baskı uygulamak ta bir yoldur… Fakat Doğu Türkistanlıların asıl hedefi ve arzusu yalnızca mevcut yaşam şartlarının iyileştirilmesiyle yetinmek değil, “DOĞU TÜRKİSTAN’IN KAYITSIZ ŞARTSIZ TAM BAĞIMSIZLIĞI” dır…

            Bu yakınlarda Doğu Türkistan’dan yaklaşık bir yıl önce gelen milli şuur’a sahip bir dostla ( İsmi bende mahfuz) sohbet etme imkanı buldum. Daha ben kendisine “Dış dünyayı nasıl buldun” diye sormadan Türkiye’de edindiği intibalarını  anlatmaya başladı…

            “ Kiminle görüştüysem Çinin büyüklüğünden, Çin ordusunun sahip olduğu güçten, asker sayısından, Ekonomik gücünden söz ederek adeta moralimi bozmaya çalışıyorlar. Oysa ki; benim ülkemdeki (Doğu Türkistan) insanlar her türlü mağduriyetlere rağmen Çin’den ve Çinliden zerrece korkmuyor, Çin’i gözünde büyütmüyordu. Moralleri oldukça yüksekti, günün birinde işgalci Çinlileri Doğu Türkistan’dan mutlaka atabileceklerine inanıyorlardı. Bende o halkın bir bireyi olarak onların inandıkları gibi inanıyordum.

 Hatta ben size bir olay anlatayım; Doğu Türkistan halkının Çinlilere karşı başlattıkları sayısız “Milli Ayaklanma” lardan biri olan “1997 Gulca Ayaklanması” esnasında Doğu Türkistan’ın bazı vilayetlerinde Tren istasyonlarında müthiş bir izdiham başlamıştı. Bu izdihamın sebebi ise; Doğu Türkistan’daki milli kurtuluş hareketi esnasında Çin hükümetinin Çin’den zorla getirerek Doğu Türkistan’a  yerleştirdikleri ölümden korkan Çinlilerin ülkelerine apar- topar her şeylerini bırakarak kaçmak istemeleriydi. O sıralarda Trenlerle beraber diğer ulaşım araçlarının taşıma ücretleri aniden yüzlerce kat artmış, kolay kolay vasıta bulmak mümkün olmamaktaydı. Bu durumu iyi değerlendiren bazı Doğu Türkistanlı gençler Çinlilerin Çin’e dönüşlerini hızlandırmak için  istasyonlarda müthiş bir gayret sarf etmekteydiler…”

 

 KIZIL ÇİN HÜKÜMETİNİN ALMANYA'YA

VERDİĞİ DESTEĞİN  ALTINDA YATAN GERÇEK

21 Temmuz 2004

              Dünya dengelerinin baş döndürürcü bir şekilde değişmesi kimin kimlerle dost yada düşman olduğu konusunda insanları şaşkına çevirmektedir.

            Almanya dış işleri bakanı Joshka Fischer Çin ziyareti esnasında Çin’den  BM’deki Güvenlik konseyine üyelik için  destek beklediklerini söylemişti.. Son  olarak alınan haberlere bakıldığında; Almanya’nın BM . Güvenlik konseyine üyeliğine Çinin açık destek vereceği açıklanmış bulunmaktadır… Bu durum; günümüz dünyasında yaşanan şaşırtıcı ilişkilere küçük bir misaldir.Her ne kadar karmaşık gibi görünen devletler arası münasebetlere şahit oluyorsak ta;  ; bilinen bir şey var; bütün bu hızlı yön değiştirmelerin ve ülkeler arası münasebetlerin olumlu ya da olumsuz gelişmeler ortaya çıkartmasının temelinde “Ben bu tutumumla filanca devletten ne elde edebilirim”, ya da; “filanca devletle aramın açılması durumunda ne kaybedebilirim”  düşüncesi içerisinde strateji belirlemekte ve devlet yapısının plan ve projelerini bu mantık içerisinde oluşturmaktadırlar. Çin özellikle son yıllarda batılı ülkelerle olan münasebetlerinin hemen, hemen tamamını, yapacağı ticari bağlantılara endeksli olarak sürdürmekte olduğundan söz konusu ülkelerde de tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Çinin kalabalık nüfusunu göz önüne alarak hareket etmektedirler.

      Oysa ki; Çinli yetkililer her fırsatta ABD’ yi ve batılı devletleri iki yüzlü politikalar uygulamakla suçlaya gelmiştir. Nitekim Almanya dış işleri bakanına verdikleri destek sözünün ardından da Batılıların Çine karşı iki yüzlü davrandıklarını söylemekten de           geri durmamışlardır.

      Dünyadaki maddeci ve materyalist düşüncenin en ateşli temsilcilerinden biri olan Çinliler, elbetteki Alman hükümetine verdikleri destek sözünün karşılığını mutlaka isteyeceklerdir. Çünkü; Son yıllarda Almanya’nın, Çinin terörist olarak ilan ettiği Doğu Türkistanlılardan bazılarının siyasi sığınma taleplerine olumlu cevap vermiş olması Çin hükümetini çileden çıkartmaktaydı. Alman hükümeti ise, demokratik bir ülke olduğunu ispat  etmek ve insan hakları meselesine olan hassasiyetini göstermek adına Çinin sergilediği bağnazlığa karşı çıkarak milletler arası sözleşmelere uyulması gerektiğini ifade etmeye çalışıyordu.

      Almanya hükümetinin, gerginleşen Çin-Alman ilişkilerini farklı bir biçimde yumuşatma girişiminin bazı soruları da beraberinde getirdiği bir gerçektir. Almanya dış işleri bakanlığı görevlilerinin, Kızıl Çin hükümetinin, tabir yerindeyse burnundan soluduğu bir dönemde BM’ Güvenlik Konseyine üyelik için Çin’den destek isteyebiliyor oluşu ancak ve ancak Çin hükümetine arka planda bir takım sözler vermiş olması ihtimalini akla getirmektedir…

      Çinliler bilindiği gibi bu tür entrikalar çevirmekte oldukça mahirdirler. Alman yetkililerin cesaretle Çin’den böylesi bir destek isteyebilmiş olmasının alt yapısını yine Çinlilerin Alman hükümetine vermiş olabileceği bazı sözlerin oluşturduğu ihtimali kuvvetlidir…

      Almanya’ya son yıllarda sığınan ve süreli ikamet etmekte olan Doğu Türkistanlıların bu aşamadan sonra bazı olumsuzluklar yaşayabileceklerine hazırlıklı olmalarını tavsiye ediyoruz. Çünkü Dünyanın birçok ülkelerinde Çin hükümetinin uyguladığı ekonomik ve siyasi tehditlerinin oluşturduğu baskıların sonuç verdiği tecrübelerle sabittir. Bu ülkeler arasına Türkiye’de vardır.

      Hiçbir dönemde hiçbir dünya ülkesi çıkar elde edemeyeceği milletler ve devletler için Çin gibi ülkelerle ters düşmeyi göze almamışlardır. Almayacaklardır…

İŞGALCİ ÇİN HÜKÜMETİ MÜSLÜMAN

TÜRK KADINLARININ ANNE OLMA HAKLARINI

ELLERİNDEN ALIYOR

19 Temmuz 2004

             Komünist Çin hükümetinin iki yüzlü politikaları “Nüfus planlaması” adı altında yürüttükleri gizli “Bebek Katliamı” konusunda da devam ediyor.

            Bütün dünya ülkelerine nazaran en yüksek nüfusa sahip olan Çin’de (1.400.000000 ) nüfus artışı konusunda Çin ırkının lehine pirim ve destek veren Kızıl Çin hükümeti, azınlık milletler dedikleri ve Çinin bu günkü siyasi sınırları içinde gösterdikleri  Tibet, İç Moğolistan ve Doğu Türkistan’da ise tam aksine “Nüfus Planlaması” levhası altında açıkça bir bebek katliamı programını utanmaz bir tavırla devam ettiriyor.

            Çin Halk Cumhuriyeti aile planlaması kurumunun üst düzey bürokratlarından Zao Baygı; Çin’de son yıllarda devam eden kürtaj olaylarının farklı bir mecraya doğru kaymakta olduğunu , Kürtaj yaptırmak isteyenlerin; bebeklerin cinsiyetlerinin belirlenmesinden sonra kız olması durumunda kürtaj yaptırdıklarını, erkek olması durumunda ise, bebeğin normal doğumunun meydana gelmesini beklediklerini ifade ederek,  son istatistiklere göre her 100 kız çocuğa karşılık 119 erkek çocuk dünyaya geldiğini, bu durumun daha ziyade kırsal alanlardaki isanlar arasında yaşandığını, Çünkü; erkek çocuklarını, kurmuş oldukları Çiftçilik düzenlerinin teminatı olarak gördüklerini söylemiştir. Bu sebeple 2010 yılına kadar bu çarpıklığı önleyecek tedbirler aldıklarını ileri sürmüştür.

Çin aile planlaması kurulunun geçirmekte olduğu panik aslında kız çocuklarının kürtaja tabi tutulması hadisesinden ziyade, ellerindeki en büyük avantaj ve potansiyel olarak gördükleri Çin’deki nüfus artış hızının Çinli çiftçilerin cehaleti yüzünden azalma eğilimine girebileceği endişesine kapılmalarındandır.

AB’ye girebilme telaşı ve kaygısı içinde olmayan Çin hükümeti bütün dünyada uyguladığı kendine özgü milli politikalarla yayılmacılığını ve dünya piyasalarında etkin olma politikasını rahatça sürdürüyor.

Çin başbakanı Hu Jintao da konu ile ilgili olarak yaptığı bir konuşmada; Çin’de yaşanan bu doğum dengesizliğinin ileride erkeklerin evlenememesi gibi bir durum ortaya çıkartacağını, bu sebeple de, kız bebeklerle erkek bebeklerin dünyaya gelişindeki doğum oranlarını dengeleyici tedbirlerin arttırılması gerektiğini ifade ederek; bu durumun azınlıkların yaşadıkları  İç Moğolistan, Heilongjiang,Guizhou,Tibet, Ningsia  ve Doğu Türkistan (Çinlilerin Doğu Türkistan için kullandıkları deyimi kullanmıyorum) gibi bölgelerde 100 kız bebeğe karşılık 103 ya da 107 erkek bebeğin dünyaya gelmesinin normal olduğunu  ileri sürmüştür.

Bu demektir ki; Doğu Türkistan’da Müslüman Türk’lere yönelik uygulanan mecburi  doğum kontrol hadisesi ve kaç aylık olduğuna bakılmaksızın yapılan mecburi kürtajlarda normal..(!)  Kırsal alanlarda iki, şehirlerde yalnızca bir çocuğa kadar izin veren Komünist Çin sisteminde, kota dışı hamilelikleri özel ajanları vasıtasıyla tespit etmeleri durumunda hamile kadınlar evlerinden zorla alınıp götürülerek gayrı sıhhi ortamlarda ameliyata alınarak bebekler iğne ile öldürülmekte ya da canlı canlı çöplüklere atılmakta, anne ise kaderi ile baş başa bırakılarak ölüme terk edilmektedir… Bu yöntem aynı zamanda kota dışı hamile kalan anneyi cezalandırmak olmaktadır...

Elde edilen ve güvenilir kaynaklara dayandırılan bilgilere göre Doğu Türkistanlı kadınların % 22 ‘yi geçkin bir oranı bir daha doğum yapamayacak duruma getirilmişlerdir. Milletler arası anlaşmaların ve hukuk kurallarının açık bir ihlali olan bu durum, hiçbir tepki ve tedbir ortaya koymayan dünya insanlarını kendi vicdanlarında mahkum edecektir… 

 

DÜNYANIN EN BÜYÜK SOSYAL PATLAMASI

KOMÜNİST ÇİN’DE YAŞANACAKTIR 

16 Temmuz 2004

             Türk solunun bir kanadının 1980 öncesinde bayraklaştırdığı Komünist Çin, günümüzde de bir kısım solcularımızın kendilerine rehber edindikleri Çinlilerin ülkesi olma özelliğini devam ettiriyor. Çin’deki iç savaşın (1949) galibi olarak iktidarı ele geçiren Mao Ze Dung;  Türkiye’de “Mao’cu” denilen bir sol fraksiyon tarafından adeta bir kurtarıcı, bir deha ve bir ilah haline dönüştürülmüştü. Mao hayranlığı öyle noktalara ulaşmıştı ki; Çin’de milyonlarca insanın katliama uğratılmasıyla kurulan insanlık dışı sömürü düzeni, Çin’in de gizli desteği ile Türkiye’ye Türkiye’deki yerli taşeronları tarafından yasa dışı yollarla  taşınılmaya çalışılmıştı. Bu arsızca girişim, binlerce vatan sever Türk gençlerinin insan üstü gayretleri ve hayatlarını feda etmeleriyle önlenmişti…

            1990’lı yılların başından itibaren eski Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla da Rusya’da ve dünyanın bir çok bölgelerinde Sosyalist ve Komünist düzen hayranlarında çözülmeler ve çöküşler başladı. Fakat Türkiye’de hayret edilecek bir şekilde Mao ve Sosyalist düzen hayranları varlıklarını sürdürüyorlar ve hatta Sovyetler Birliğinin dağılmasının müsebbibi olarak görülen Mihail Gorbaçov kendi ülkesinde karşılaşmadığı şekilde, Türkiye’yi ziyareti esnasında  bazı zümreler tarafından çürük yumurta yağmuruna tutulmuştu…

            Aradan yıllar geçtikten sonra, Çin’deki komünist düzen, Mao’nun ölümü (1976) ve yeni Çin lideri Deng Şiao Ping’ in işbaşına gelmesiyle esnemeye başladı. Çin’de 1982 den itibaren “Dışa açılma,” veya “Batıya açılma” politikalarının yürürlüğe konması ile ve sözde “Serbest Piyasa ekonomisi” uygulanmasıyla dünya piyasalarında Çin malları hakimiyeti kurulmaya başlandı. Halkının büyük çoğunluğunun sefalet içinde kıvranmasına aldırış etmeden sürekli olarak savaş araç ve gereçlerine büyük meblağlar ayıran Çin hükümeti yalnızca sayıları altmış milyon civarındaki Çin Komünist Partisi üyeleri ve onların yakınlarının zenginleşmesine katkı yapmaya devam etti. Çin; Türkiye’deki bazı Çin hayranlarının ifade ettikleri gibi gerçekçi bir büyümenin yaşandığı bir ülke olmayıp, Zenginlerle sefillerin çatışma içinde olduğu bir ülkedir. Bir tarafta bir yıl boyunca en ağır işlerde kan- ter içinde çalışan insanların ellerine toplam olarak 120 dolar civarında bir para geçerken, diğer yanda Komünist Partisi üyelerinin ve yandaşlarının ayrı bir saltanat yaşamaları komünist ve Sosyalist sistemlerin ne kadar eşitlikçi(!) ne kadar halkçı(!) ve ne kadar sosyal adaletçi(!) bir düzen olduğu açıkça anlaşılmış olmaktadır…

            Özellikle Türkiye siyasetçilerinin büyük çoğunluğunun son yıllarda neden bu kadar Çin ve Çinli hayranı kesiliverdiklerini anlamakta güçlük çekenlerdenim. Türkiye ekonomisine katkı yerine zarar veren bir ülkenin nesine ram olunmaktadır bilemiyoruz.

            En son olarak bu yıl Temmuz  ayı ortalarında Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkan yardımcısı Cheng Swei’nin davetlisi olarak Çine giden CHP İstanbul milletvekili Bülent Tanla; Çinin uyguladığı yeni bir sosyalist piyasa ekonomisi yöntemi ile başarı sağladığını, mevcut gidişatla dünya üretiminin merkezi haline geleceğini, Çin- Türkiye ilişkilerinin daha iyi bir zemine oturtulmasının Türkiye açısından gerekli olduğunu, ifade etmiştir…

            Anlaşılan  Sayın Tanla, Mao’ hayranlığı kamuoyunca bilinen Doğu Perinçek’ in Haziran ayı içinde gerçekleştirdiği Çin ziyareti sonrasındaki açıklamalarının tesirinde kalmış olmalıdır. Görünen o ki; Türkiye’yi 1980 öncesinde kana bulayan Mao’ hayranlarının yeni jenerasyonları  daha etkili bir yol olan ve Türkiye’de siyasi güç olarak Çine entegre olma yolunu tercih etmektedirler.

            Oysa ki; Komünist Çin’de dünyanın en büyük sosyal patlamasının yaşanması an meselesidir…

 

“KUTLU YOL”UN YOLCULARI VE “DAVA ADAMI” GÖRÜNÜMLÜ

İHANET ODAKLARI

15 Temmuz 20004

 Kararlı, sabırlı, kalpleri  inanç, iman ve ümitle dolu dava adamlarının dünyalarında bedbinliğe, asla yer yoktur. Gönül verilen mukaddes davalarda kullanılan  büyük ve en güçlü silah “Ümit” tir. Ümit’lerin bittiği yerde yüreklerde ki ateş, gözlerdeki fer’de sönmüş demektir. Bu sebeple; Ulvi yolların yolcuları; mümkün olduğunca her rüzgarda yön değiştiren, her yol ayrımında yol değiştirmeye çalışan, her durakta ve limanda fırsattan istifade ile inmek isteyen, bulunduğu ve girdiği her ortamda bukalemun misali renk değiştiren kişilerle ne pahasına olursa olsun birlikte yola çıkmamalı, aynı gemiye binmemeli ve asla onlara güvenmemelidirler…

Sebebine gelince; karamsarlık ruhlarına işlemiş olan  insanlar kısa zamanda etraflarındaki insanları da bedbahtlığa sürükleyebilirler.

Yollar vardır; uzundur, meşakkatlidir, çilelidir, dikenlidir, inişlidir,çıkışlıdır. Bu yolu aşmak için çok büyük sabır, metanet ve kararlılık gerekir. Bu yolun sonu, milli hükümranlığın kazanılmasıyla, muhafaza edilebilmesiyle ve bir “İnsan” gibi yaşamayı tercih etmekle noktalanır… Bu yol; ilahi yükümlülüğün bilinci içinde, yüce yaratıcının emir ve yasaklarına riayet etmek suretiyle uhrevi hayatta felaha ermeye götürür…

Bu kutlu yolun yolcularının önlerine; bütün hayatlarını, şeytanla işbirliği içinde aldatma, ihanet ve adı konamamış hırsızlıklarla kazanan insan müsveddeleri tarafından zümrüt tepsiler içinde sunulan cazibesine dayanılamaz fırsatlar, reddedilemez imkanlar çıkartılır… Fakat gerçek dava adamları bütün bu parıltılı teklifleri görmezlikten gelirler. Ellerinin tersiyle yiterler. Çünkü onlar; gerçek birer Eşref-i  mahlukattırlar. Yeryüzünde işte bu az sayıdaki dava erleri çileyi, sıkıntıyı, her türlü eza ve cefayı göğüsledikleri için diğer çoğunluklar mutlu olur, refah ve özgürlük içinde yaşarlar ve zannederler ki; yaşadıkları o güzel ve müreffeh hayat, onlara Cenab-ı  Hak tarafından bahşedilmiştir… Oysaki; dünyada hiçbir mutluluk bedel ödenmeden elde edilemez…Söz konusu ağır bedelleri ödeyenler ise, başkalarının mutluluğu ve özgürlüğü için hayatlarının baharında  kara toprakla kucaklaşmış olan cennetmekan insanlardır.

İnsanoğlunun önüne ilahi kudretin çıkartmış olduğu alternatifler oldukça fazladır. Bu alternatiflerden kendisini helak’ a götürecek olanını, ya da felaha erdirecek olanını tercih etmek, insan iradesinin, düşünce ufkunun, değerlendirme, yorumlama ve karar verme melekesinin güçlülüğüne bağlıdır.

Dünyanın dengesinin bir parçacık ta olsa istikrarını muhafaza etmesinin yegane sebebini; her türlü emeğinin ve alın terinin karşılığını yalnızca yüce yaradan dan bekleyen tevekkül sahibi insanların varlığına, gayretkeşliklerine ve fedakarlıklarına bağlamak yanlış olmaz. Bu insanları mutlu edecek olan tek unsur; başka insanların mutlu olduklarını görmek ve gelecek nesillere güzel ve özgür bir yaşam bırakabiliyor olduğunun bilincine varabilmek, bu yolda gayret gösterebildiğini hissedebilmektir…

Gerçek dava adamları hiçbir şart ve zeminde inandıkları dava larından asla taviz vermezler. Mukaddes davaları uğruna, içine düşebilecekleri her türlü sıkıntılara da gözlerini kırpmadan  katlanırlar.  Karşılaşabilecekleri her türlü zorluk onlar için birer mutluluk kaynağıdır.Yeter ki; Allah’a ibadet etmek anlayışı ve düşüncesi içinde sarf ettiği emekleri; akıl ve izanlarını maddi çıkarları uğruna satılığa çıkartmış olan “Dava adamı” görünümlü ihanet odakları tarafından sabote edilmesin… 

 

TAYVAN BOĞAZI ORTADOĞUBÖLGESİNDEKİNDEN 

DAHA CİDDİ GELİŞMELERE GEBE

14 Temmuz 2004

 

            Komünist Çinin ABD ile olan ezeli rekabetinin daha da ileri noktalara taşınmasına Tayvan konusunun sebep olacağı gözlenmektedir. 1949 yılından beri Tayvan’ı Kıta Çinin bir parçası olarak gören ve her fırsatta, gerekirse savaşmayı da göze alabileceklerini ilan etmekten kaçınmayan Çin hükümeti “Kağıt Kaplan” misali Tayvan konusunda boş yere  kükremekten öteye gitmeyen hizipçiliğini sürdürüyor. Buna karşılık Tayvan Hükümeti ise, Demokratik yönetim biçiminden asla vazgeçmeyeceklerini ve bağımsız ve demokratik Çin’ konusunda kararlı olduklarını ileri sürmektedirler.

            Yarım asrı geride bırakan bu çekişmelerde Komünist Çin hükümetinin çok ciddi anlamda bir ilhak etme hareketine girişememesinin yegane sebebi, ABD’nin Tayvan hükümetine verdiği açık destektir. Eğer, ABD’ ile Tayvan  arasında sıkı bir işbirliği ve dayanışma olmasa idi, Komünist Çin ile Formoza (Tayvan) adası arasındaki yaklaşık 120 kilometrelik mesafe Kızıl Çin hükümeti için hiçbir engel teşkil etmeyecekti.

            ABD’ Başkanı George Bush’ un Ulusal Güvenlik danışmanı Condolezza Rice Asya’daki temasları çerçevesinde Çin Başbakanı Hu Jintao ile görüştü. Bu görüşme esnasında Hu Jintao; Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin Kızıl Çin hükümetine Tayvan konusunda verdiği sözleri yerine getirmesi gerektiğini ve Ayrılıkçı düşünceye sahip Tayvan hükümetini cesaretlendirecek davranışlardan kaçınmasını istedi.

            Kızıl Çin hükümeti bu isteklerini yıllardır devam ederek sürekli ABD’ye aba altından sopa göstermeye devam ederken, ABD’ de; Komünist Çin ile giderek artan ticari ilişkileri sebebiyle, zaman zaman ikili oynayarak, tek Çin’ den yana olduklarını ve ayrılıkçı hareketlere asla pirim vermeyeceklerini ifade ederken, kendi bildiği yolda ilerlemeyi de sürdürmekten  geri kalmamaktadır.

            Bunun en büyük göstergesi de bu ay içinde  Amerika Birleşik Devletlerinin Doğu Çin denizinde Japonya, Kore Cumhuriyeti ve Avustralya ile geniş kapsamlı bir askeri tatbikat gerçekleştirmeyi planlamakta olduğudur. Konu ile ilgili olarak görüş ve endişelerini dile getiren “Pekin Birlik Üniversitesi Tayvan Sorunu Enstitüsü” Başkan yardımcısı Prof. Cusianglong ; Tayvan Hükümetinin Boğazda yapmış olduğu ve yapacağı askeri tatbikatlarda iyi niyetli olmasının düşünülemeyeceğini, Kıta Çinin içlerini de hedef aldığını ileri sürerek, ABD’ nin Japonya, Kore Cumhuriyeti ve Avusturya ile yapacağı tatbikatın bazı tehlikeleri de beraberinde getirebileceğinden söz etmiştir. Ayrıca; Tayvan boğazında Tayvan’ın bağımsızlıkta ısrarlı olması durumunda yaşanması muhtemel bir savaşa ABD’ ninde karışabilme ihtimalinin yüksek olduğunu söylemiştir.

            Dünya kamuoyunun bilmesi gereken önemli bir nokta da, nüfusu neredeyse Bir milyar dörtyüz milyona ulaşmış olan ve dünyanın en büyük ordusuna sahip Çinin Tayvan konusunda çok büyük bir rahatsızlığının bulunuyor olmasıdır. Çünkü Pekin’de “Birlik Üniversitesi” bünyesinde “Tayvan Sorunu Enstitüsü”nün kurulmuş olması işin ciddiyet boyutunu göstermesi bakımından mühimdir. Tayvan boğazının iki yakası arasında ABD ve Çinin Askeri tatbikatlarının sonucunun ciddi bir rekabet ve gövde gösterisine dönüşmekte olduğunu düşünürsek; bunun sonucunun hangi safhalara varabileceğini tahmin etmek zor değildir…

            Dünya basın ve yayın organları yüzlerini pür dikkat Ortadoğu bölgesine dönmüş ve Irak’la yatıp Irak’la kalkarken, Asya bölgesinin doğusunda Ortadoğu’dakinden çok daha sıcak hadiselerin yaşanabilmesi an meselesidir.

                                  

ÇİN ASLINA BAKILIRSA YALNIZCA ASYA ÜLKELERİNİ

DEĞİL DÜNYAYI TEHDİT ETMEKTEDİR

13 Temmuz 2004

             Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde Almanya’nın, Çin zulmünden kaçarak kendisinden siyasi sığınma talebinde bulunan Doğu Türkistanlılara kucak açmış olması  Kızıl Çin hükümetini iyiden iyiye kızdırmış bulunmaktadır. Çinin feveran etmiş olmasına rağmen Almanya’da yaşayan Doğu Türkistanlılara Alman hükümetinin insani yaklaşımı, Almanya’nın demokratik  ülke olma vasfına daha yakın olduğunu ispat etmektedir.

            Ayrıca; Bu ülkede yaşayan Doğu Türkistanlıların zaman, zaman demokratik haklarını kullanarak Doğu Türkistan’da Çin hükümetinin uygulamakta olduğu insanlık dışı muameleleri ve Çinin işlediği insanlık suçlarını çeşitli toplantılar ve protesto eylemleri ile gündeme getirmelerine ve Milletlerarası hukuk kuralları çerçevesinde tepkilerini ortaya koymalarına izin verilmesi ve anlamsız engellemelerle Çinlilere yaranma çabası içine girmemesi, gerçekten  demokrasi ile idare edilen ülkeleri ve milletleri sevindirirken Çinlileri ve Çin dostu ülkeleri ziyadesiyle rahatsız etmektedir.

 Özelliklede son yıllarda Doğu Türkistan adına yapılan birkaç toplantıya ev sahipliği de yapmış olmasına çok kızan Çin hükümeti Alman hükümetine rahatsız olduğunu açıkça her alanda ilan etmiş bulunmaktadır. Almanya ile Çin arasında neredeyse diplomatik kriz yaşanma noktasına kadar gelinmişken, Almanya dışişleri bakanı Joshka Fischer’in ani olarak 10 günlük bir Asya Gezisi kapsamında Çini de ziyaret etme girişimi Çin ile gerginleşme temayülü gösteren ilişkilerin normale döndürülmesi için bir çaba olabilir mi bilmiyoruz. Fischer’in  Çin, Hindistan, Pakistan,Bangladeş ve Sri Lanka’yı kapsayan ziyaretinin bir ayağı da Pekin’e 200 km uzaklıktaki bir bölgede Rusya ile Almanya’nın ortak olarak kurduğu enerji üretim merkezini konu alırken, bu ziyaret esnasında Çin hükümetinden BM. Güvenli Konseyi daimi üyeliği için destek isteyeceği de ziyaret gündemindeki konulardan birini oluşturuyor.

Bilindiği üzere bir süre önce Almanya Başbakanı G. Schröder’de AB’nin Çine uyguladığı Silah ambargosunun kaldırılması yolunda çağrıda bulunmuştu…

Anlaşılan o ki; Çin ile ilişkilerin daha da karmaşık hale gelmemesi için yine ilk adımı Almanya hükümeti atmak zorunda kalmıştır.

ÇİN JAPONYA’YI DA TEHDİT ETTİ

Yıllardır Çin ile Japonya arasındaki deniz sınırı anlaşmazlığı sürüp gidiyor. En son 1996 yılında deniz sınır konusunda anlaşmak üzere bir araya gelen Çin ve Japonya bir anlaşmaya varamamışlar ve 2009 yılında tekrar görüşmek üzere ertelenmişti. Yakın zamanda Japonya’nın Doğu Çin denizindeki tartışmalı bölgede Doğal gaz arama çalışmaları yapıyor olması Çin hükümetini kızdırdı. Japonya’nın Pekin  Büyükelçisi Koresige Anami’yi Bakanlığa çağıran  Çin Dış işleri bakan yardımcısı Wang Yi Japonya hükümetine yönelik olarak oldukça sert uyarılarda bulunarak Çin hükümetini kızdıracak kışkırtıcı faaliyetlerden uzak durmasını ve söz konusu tartışmalı ve hassas bölgedeki Doğalgaz arama çalışmalarına derhal son vermesini istemiştir.

BM’ anlaşmalarına göre denize kıyısı bulunan ülkeler ekonomik faaliyet alanlarını 200 deniz miline kadar genişletebilme hakkına sahip bulunmaktadır. Çin ile Japonya’nın arasındaki ilişkiler, 1937 yılında Japonya’nın Çini işgal ettiği tarihten beri çok sağlam bir zeminde yürümemekteydi.

Çin’in; Tayvan hükümeti ile de 1949 dan beri devam eden bir gerginliği bu güne kadar sürüp gelmektedir… Çin’in Asya bölgesindeki komşuları ile gerginliği hiç bitmedi, bundan sonrada bitmeyecektir. Bunun en önemli sebebi ise gayet açıktır.  Çinin “Aç Gözlü” olması…

 

KOMÜNİST ÇİN  İÇİN EN BÜYÜK TEHDİT VE TEHLİKE

SAYILARI GİDEREK ARTAN ÇİNLİ REJİM MUHALİFLERİDİR

12 Temmuz 2004

             Kızıl Çin hükümeti; kendi coğrafi sınırları içerisinde gösterdiği Doğu Türkistan’da bütün milletler arası sözleşmeleri ve hukuk kurallarını çiğneyerek açıkça insan hakları ihlalleri yapmakta ve insanlık suçları işlemektedirler. Yaklaşık 80 bin insanın  hapishanelere atıldığı biliniyor. Bunların büyük çoğunluğunu da rejim muhalifleri oluşturmaktadır. Bir milyar üç yüz elli milyonun nüfusa sahip Çin’de her yıl en az bin kişinin çeşitli suçlar isnat edilerek idam edildiği, bazı milletler arası insan hakları örgütlerinin kayıtlarına geçerken, gerçekte ise,  idam edilenlerin sayısının çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.

Bunlar elbette ki;  yalnızca bizim iddialarımız olmayıp,dünyanın bir çok ülkesine sığınmış olan demokrasi yanlısı Çinli rejim muhaliflerinin de tespit ve iddialarıdır. Ülkede son yıllarda Çinli muhaliflerin sayısında büyük ve dikkat çekici bir artış gözlenmektedir.

Bilhassa; 1997 Ağustos ayının sonunda  o zamana kadar İngiltere’nin  güdümünde, kontrolünde ve yönetiminde bulunan Hong-Kong’un yönetiminin Kızıl Çin hükümetine devredilmesinden sonra Çin hükümetinin “Bir devlet iki sistem” olarak adlandırdıkları ve ticaretin eskiden olduğu gibi serbest piyasa sistemine göre devam etmesi, ülke güvenliğinin ise, kızıl Çin ordusu askerlerince sağlanması gibi bir yönetim biçiminin hayata geçirilmesi ile Çin halkının bir bölümünün düşüncelerinde çeşitli değişikliklerin oluşmasına yol açmıştır.

Dünya devletleri  günümüzde de, tarihte olduğu gibi bir Çin aldatmacası ve hedef saptırması ile karşı karşıya bulunmaktadır. Sebebine gelince; Dünyaya demokrasi getirmek üzere Okyanus ötesi askeri harekatlar düzenleyen ve bir çok dünya devletini de peşinden sürükleyen Amerika Birleşik Devletlerinin dikkatini başka yöne çekmek  için devamlı olarak, başlarındaki tek tehdit’in Doğu Türkistan’da istiklal mücadelesi veren  ve Çin hükümetinin “Ayrılıkçı Doğu Türkistan Güçleri” olarak adlandırdığı  Müslüman Türkleri göstermeye çalışmaktadır. Elbette ki; Ciddi anlamda elli yıldır bağımsızlık mücadelesi veren Doğu Türkistanlılar Çinin işgalci  ve insanlık dışı rejimi için  bir tehlikedir. Fakat; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Komünist Çin için asıl tehlike, Çin’de giderek sayıları artmakta olan demokrasi yanlısı Çinlilerdir.

Eski Sovyetler Birliğinde olduğu gibi artık miadını doldurmuş olan Çin’deki Komünist sistemde de  dağılma süreci, Çin’de demokrasi  isteyen rejim muhaliflerinin çoğalması ile başlayacaktır. Özellikle Amerika ve Avrupa ülkelerinde sistemli olarak faaliyetlerini sürdüren Çinli muhalifler her yıl Çin’de demokrasi istedikleri için tank paletleri altında vahşice ezilen binlerce Üniversite öğrencilerinin anısına  kanlı Tiananmen olaylarının yıldönümü münasebetiyle büyük çaplı organizasyonlar düzenlemektedirler. Çin’de ise dünya kamu oyuma çok yansıtılmayan bir biçimde rejim muhaliflerine yönelik çok sert yöntemler kullanılmakta ve büyük bir çoğunluğunu kesinlikle idamla cezalandırmaktadırlar.

 Şu anda kendilerini dünyaya barış yanlısı, ekonomik kalkınmada başarılı, dünya ticaretine yön verebilen bir ülke olarak tanıtmaya çalışsalar da, bunların tamamen kendi çirkefliklerini perdelemek için kullandıkları aldatmacalar olduğu bilinmelidir.Doğu Türkistanlıların elli yıldır devam eden anlatımlarına şüpheli ve yanlı bir yaklaşım sergileyen Dünya basın ve yayın organları eğer Çinin gerçek yüzü ile karşılaşmak ve Çin hakkında gerçek bilgiler almak isterlerse,  Amerika ve Avrupa’da sürgün hayatı yaşayan demokrasi yanlısı, Komünist rejim muhalifleri ile de mutlaka görüşmelidirler…Ancak o zaman Doğu Türkistanlıların feryatlarına hak vereceklerdir…

 

“11 EYLÜL” DEN ÖNCE DÜNYADA TERÖR.

VE TERÖRLE MÜCADELE YOK MUYDU?(1)

08 Temmuz 2004

 

              Milletler arası arenada  devletlerin en popüler propaganda malzemelerinden biri “Uluslar arası Terörizmle Mücadele” de gösterdikleri performans olarak görünmektedir. Özellikle de; günümüze kadar arkasındaki esrar perdesi yeterince aralanamayan “11 Eylül Olayı”ndan  sonra daha da önem arz eden terörle mücadele bireysel  bazdan ülkeler arası savaş sebebi olabilecek noktalara geldi. Küresel güç olarak adlandırılan büyük devletler terörizmi bahane ederek bazı ülkeleri açıkça işgal etmekte, bazı devletlere de aba altından sopa göstererek tehdit etmektedirler.

            Günümüzde en dikkat çeken noktalardan biri; ABD ve Avrupa devletleri tarafından Adeta dünyada terörizm yalnızca “11 Eylül” den sonra ortaya çıkan bir olaymış gibi dayatılmakta ve meseleye farklı pencereden bakamayan bazı güdümlü devletlerin yöneticileri tarafından da öyle algılanmaktadır. Oysa ki; “Ucube 11 Eylül” tarihine gelene kadar bir çok ülke teröre binlerce kurban vermişti. Mesela Türkiye en bariz bir  misallerden biri olarak gösterilebilir. Çünkü; 1980 öncesinde kardeş kavgalarını körükleyerek Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmak isteyenler bu girişimlerin 12 Eylül Askeri harekatı ile akim kalmasının ardından, 1980 sonrası da Türkiye’nin başına yeni bir terör örgütü olan PKK  terör örgütünü musallat ederek onbinlerce insanımızın kaybedilmesine, Türkiye’nin ilerlemesinin ve huzurunun önüne engel çıkartmaya devam etmektedirler. Yetkililerimiz çok iyi biliyorlar ki; Doğu ve Güney doğu da ele geçirilen silah ve mühimmatların üzerinde, inanılmaz bir saflıkla dostluklarına ram olduğumuz devletlerin isimleri bulunmaktadır.

 Ne yazık ki; Türkiye hükümetleri bataklığı kurutmak yerine sivrisinekle mücadele yolunu tercih ettiklerinden, bu gün de batılı sözde dostlarımızın ve ABD’nin dayatmaları sebebiyle çok daha farklı siyasal içerikli tango pistlerinde sürükleniyoruz…Türkiye tam 20 yıl boyunca terörle mücadelede tek başınaydı ve bu gün meydanlarda sözde dostluk nutukları atan devletler Türkiye’ye destek vermek yerine, tam tersine fırsat buldukça Türkiye’deki terör yangınına benzin ilave etmekteydiler...

Yine bakıyoruz bu sözde müttefik ve dost ülkeler Türkiye’ in önüne cam kavanoz içinde bir “AB” reçelini koyarak, Türkiye yetkililerinin ağızlarını şapırdatarak bu reçel kavanozunun etrafında dolaşmalarına sebep olmakta ve bunun yanı sıra Türkiye’yi Türkiye yapan  milli ve manevi değerlerinden taviz üstüne tavizler verdirerek,  Türkiye’de ve dünyada terörün tek kaynağı olarak ta “İslamiyet”i  hedef göstermektedirler... “İslami terörle(!) mücadele etmezseniz kavanozdaki “AB” reçeline ulaşamazsanız” denilerek Türkiye’deki mütedeyyin insanların tamamının tedirginliğe sürüklenmesine yol açmaktadırlar. Maalesef; “ Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman” denilen Türkiye’nin idarecileri de açıkça; “İslami terör olmaz,  İslamiyet  ile terörizm özdeşleştirilemez, Çünkü halkımızın % 99’u Müslüman’dır,her ferdimizi potansiyel bir terörist noktasına çekmek yanlış ve asla kabul edilemez bir dayatmadır. ” Diyemiyorlar.

Ne kadar acı bir tablodur ki; dünyadaki Müslüman ülkelerin neredeyse tamamı ABD’ye ve Avrupa ülkelerine şirin görünebilmek bir “Aferin” alabilmek için ülkelerindeki Müslüman halkın inanç alanındaki yaşam faaliyetlerinin önüne çeşitli engeller çıkartmakta ve getirdikleri kısıtlamalarla, BM. insan hakları bildirgesinde yer alan “İnanç Özgürlüğü”nü ihlal etmektedirler. Batılı ülkeler bundan memnun mudur? Hayır! Her geçen gün daha fazlasını istemektedirler…

 

“11 EYLÜL” DEN ÖNCE DÜNYADA TERÖR

VE TERÖRLE MÜCADELE YOK MUYDU (2)

09 Temmuz 2004

 

           Dünyada kurmak istedikleri Haçlı hakimiyetinin önündeki tek engelin İslamiyet olduğunu düşünen, sözde modern dünyanın çağdışı zihniyete sahip taşeronları, türlü yollarla insanlığın sahip olduğu temel değerleri dejenere etmeye çalışmaktadırlar.    

           Özellikle Müslüman ülkelere gizli ve resmi yollarla gönderdikleri misyonerleri vasıtasıyla din bezirganlığı yapan, üzerlerindeki rahip ve rahibe giysileri ile Türkiye’de Anadolu’nun en ücra beldelerine kadar giderek çocuklara 1’er dolar,  dağıtarak körpe dimağlarda iz bırakmaya çalışanlara, kapı kapı dolaşarak İncil dağıtanlara sesleri çıkmayan ve hatta onlara yaranabilmek için yalakalık yapmakta bir beis görmeyen, Fakat; Türkiye’de Türk milletinin sahip olduğu İslam inancına inanılmaz bir düşmanlık besleyerek darbe üstüne darbe indiren ve İslam dininin öğrenilmesini ve öğretilmesini; “İrticai faaliyetlerde bulunuluyor” safsatasıyla kargaşalık çıkartma ve huzursuzluk yaratma sebebi sayan, hangi dine mensup oldukları sorulduğunda ise, yalnızca nüfus cüzdanlarında kalmış olan “İslam” ibaresini dahi adeta bir sabıka kaydıymış gibi gizlemeye çalışan bazı sözde aydın ve sözde çağdaş “Kimliksizler” ve de, “Dinler arası diyalog” teranesiyle haçlı ordularının öncü kuvvetleri vazifesi yapanlara Müslüman Türk Milleti bir gün mutlaka gereken dersi verecektir.  

Türkiye’deki yerli taşeronlar batının görevlerini bu kadar hararetle üstlenmişken diğer Müslüman Türk diyarlarında da durum çok farklı değildir.

1990’ yılının başlarından itibaren bağımsızlıklarını elde eden Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinde de müthiş derecede bir Hıristiyanlaştırma faaliyetini sürdüren bazı batılı devletler çok büyük oranlarda da başarı elde etmektedirler. Temelde İslam dinine mensup olan fakat, 70 yıl süre ile Rus esareti altıda kalmış olmanın getirdiği ezilmişlik ve Rusların uyguladığı dinsizleştirme politikaları sebebiyle mensubu oldukları İslam dinini öğrenme imkanı bulamayan Kazak,Kırgız, Özbek, Tacik ve diğer Türk kavimleri  ne yazık ki; hiç fırsat kaçırmayan yabancı misyonerlerin ağlarına düşmüşlerdir.

Bu konuda bir misal vermek gerekirse; Kırgızistan’da cereyan eden gelişmeler oldukça vahim boyutlardadır. Alınan bilgilere göre; Kırgızistan’da 309 kilise, farklı dinler adına faaliyetler gösteren 24 kuruluş ve 188 ayrı tapınakta görevli 830 kişilik bir kadro Hıristiyanlık propagandası yapmak adına çalışmaktadırlar. Hıristiyan misyonerler genellikle Almanya’dan, Amerika Birleşik devletlerinden ve Güney Kore’den gelmektedirler…Kırgızistan Haber Ajansı nın (KABAR) haberlerine bakıldığında; Başbakan Nikolay Tanayev Aynen Türkiye’de olduğu gibi  kraldan çok kralcı pozisyonuna girerek; Aşırı uçlar (ne demekse) uluslar arası terörizm dini örgütler ve Doğu Türkistan İslam Hareketi, Ülkenin güneyinde faaliyet gösteren Hizb-üt Tahrir Örgütü, Özbekistan İslami Hareketi gibi örgütlerle etkin mücadele etmek ve ülkede bulunan dini örgütlerin denetim altına alınması için yeni bir denetim kurulu oluşturma kararı aldıklarını açıklamıştır.

İnsanlık tarihi ile birlikte başlayan terör ve terörizmle mücadelenin sanki, “11 Eylül” olayı ile başlayan bir olaymış gibi lanse edilmesi karşısında batıya ve ABD’ye yaranma yarışına giren Müslüman ülkeler nereye doğru sürüklenmekte olduklarının farkında değiller mi? Gayet açıktır ki; Önce “İslam dini eşittir terörizm” sloganı çerçevesinde İslam inancını öncelikle  dünyadan yok ederek, yerine Hıristiyanlığı yerleştirecekler ve ardından da bir dünya hakimiyeti kurmak isteyeceklerdir.

Ülkeleri silah gücü ile işgal eden ve sayısız masum insanlara yönelik katliam uygulayanlar terörist , insanlara kendi dinlerini dayatarak zorla kabul ettirmeye çalışanlar “irticacı” olmuyor, fakat; Ülkelerini korumak, inançlarını yaşamak isteyen Müslüman’lar “İslamcı Terörist” olarak ilan ediliyorlar…Bu düşüncede olanlara destek verenler bu vebalden nasıl kurtulacaklar?

 

DÜNYADA DOĞU TÜRKİSTAN İSMİ

KULLANILIRKEN NEREDEN ÇIKTI UYGURİSTAN

07 Temmuz 2004

             Almanya’da Nisan ayı içinde dünyanın bazı ülkelerinden gelen Doğu Türkistanlılar bir asamble gerçekleştirdiler. Burada alınan kararlar üzerinde bir çok soru işaretleri bulunmaktadır. Birincisi; Bu toplantının yapılması kararında dünyadaki bazı küresel güçlerin etkisi var mıydı? İkincisi; Bu toplantıda “Doğu Türkistan” isminin kaldırılarak yerine “Dünya Uygur Kurultayı” (D.U.K.)  deyiminin kullanılması kimin,kimlerin ya da hangi büyük devletlerin dayatmasıydı. Üçüncüsü; Doğu Türkistan’da yaşayan 40 milyon insanın konu hakkındaki görüşleri alınamazken, Doğu Türkistan dışında yaşayan yaklaşık üç milyon civarındaki bir Doğu Türkistanlı nüfusun aldığı kararlar hangi adalet ve hukuk mesnedine dayandırılmıştır? Kaldı ki; Almanya’da yapılan bu toplantıya katılanlar dünyanın değişik ülkelerindeki yaklaşık üç milyon olarak tahmin edilen Doğu Türkistanlı nüfusun ekseriyetini de temsil etmemektedir. Dördüncüsü; Dünyanın süper güçlerinden olan Amerika’da Kendilerine mikrofon uzatılan bazı Doğu Türkistanlıların, habercinin “ Siz nereden geliyorsunuz?” şeklindeki sorusuna “ Uyguristan’ dan geliyorum” cevabı vermesi bir senaryomudur? Yoksa, sistemli olarak tarihte hiçbir zaman var olmamış olan (Uygur Devletleri hariç) hayali bir “Uyguristan” “Doğu Türkistan”ın yerine ikame edilmeye mi çalışılıyor?

            Uluslar arası hukuk kurallarına göre hiçbir zaman var olmayan ve  resmi olarak kurulmamış olan bir devletin haklarının iadesini istemek, geçerliliği olmayan bir taleptir ve Milletler arası platformlarda destek bulması da mümkün değildir. Almanya’daki söz konusu toplantıya katılan ya da sonradan kendilerine temsilcilik görevi tevdi edilen kişi ve kurumlar bu durumu idrakten yoksun mu ki, böyle bir dayanaksız isimlendirmeye rıza göstermişlerdir?

            Herkesçe biliniyor ki; Çinliler zaman zaman Tarihte dört defa devlet ve hükümetler kuran “Doğu Türkistan” ismini açıkça reddederek “Onlar gitsinler devletlerini kuzeydeki Orhun ve Selenga ırmakları kıyısında kursunlar. Sinkiang (!) tarihi bir Çin toprağıdır” iddiasını ileri sürmektedirler.

            Doğu Türkistanlılar eğer dünyadaki milletler arası insan hakları örgütlerinden gerekli desteği almak ve  evrensel hukuk kurallarının teamüllerinden istifade ederek Çinli işgalcilerin sırtlarını yere getirmek istiyorlarsa, hiç kurulmamış, resmiyet kazanmamış ve birilerinin dayatması olarak ileri sürülen hayali “Uyguristan” ismini değil, “Doğu Türkistan” ismini kullanmalıdırlar.

 Tarihte tanınsın ya da tanınmasın sayısız şehitler vererek kurulmuş olan “Doğu Türkistan Devletleri”ni hatırlatması, şehitlere, liderlere,  tarihi gerçeklere saygı gösterilmesi ve daha güçlü delillerle yola çıkılması adına,  kimilerinin “Dünyadaki en yetkili organ” olarak telaffuz ettiği teşekkülün levhasına gururla ve şuurla “Doğu Türkistan” ismi nakşedilmelidir…

Biliyoruz ki; Bedevlet Yakuphanın kurmuş olduğu ve 14 yıl bağımsız olarak yaşamış olan devletin ismi Uyguristan değil “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” dir. Bu devleti Osmanlı devleti İngiltere ve Rusya resmen tanımıştır. 12 Kasım 1933 de kurulan devletin ismi “Uyguristan” değil “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti” dir. 1944 de kurulan devletin ismi “Uyguristan” değil “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” dir. 1947 de ilan edilen mahalli hükümetin ismi “Uyguristan” değil, “Doğu Türkistan Hükümeti”dir.

Tarihte bir “Uyguristan devleti” kurulmadığına göre, ülkenin gerçek ve doğru ismi olan “DOĞU TÜRKİSTAN” dan asla vazgeçmek yok…

 

 MEYDANLAR HAYSİYETSİZLİKLERE

TERK EDİLMEMELİDİR

06 Temmuz 2004

             Dünyada zaten yeteri kadar düşmanı ve çekemeyeni bulunan Müslüman Türk milleti tarih boyunca kendi içinden türeyen ihanet odakları yüzünden zaman, zaman akamete uğramıştır. Bilhassa bazı ihtiras sahibi, haris, kıskanç, kabullenemezlik ve hazımsızlıkları hayat felsefesi haline getirmiş olan insan müsveddeleri yüzünden milletimizin yükselişinin önüne türlü engeller çıkmaktadır. Fakat; bu bencil ve aç gözlü “Kör kuyu” lar ne kadar gammazlıklarını kullanarak kendi varlıklarını garanti altına alacaklarını zannetseler de istedikleri başarıya hiçbir zaman tam olarak ulaşamamışlardır.

            Bunlar; bütün insanların kendilerinin köleleri olmasını, her türlü inisiyatifin kendilerinde olmasını ve herkesin kendilerinin insanlıktan çıkmış kalıplarının şeklini almış olarak yaşamasını isterler. Sözde, her şeyin iyisini,doğrusunu,güzelini kendileri bilirler. Bu hilkat garibelerine göre başka insanların doğrularının ve fikirlerinin hiçbir değeri yoktur. Kendi yörüngelerine girmek istemeyen insanlar onlara göre hizipçidir, geçimsizdir, tefrikacıdır…

            Yeri geldiğinde adeta yeri göğü inletircesine naralar atanlar, sıkıyı gördüklerinde kuyruklarını altlarına sıkıştırarak geri adım atarlar ve her türlü gerçekleri cesaretle savunmaktan kaçınırlar. Bunu da, “Uzlaşmacılık” olarak adlandırırlar. Bulundukları yeri koruyup kurtarabilmek için açıkça her türlü hokkabazlıkları yapmakta bir beis görmezler. Bu zihniyetin hokkabazlıklarını, sahtekarlıklarını ve iki yüzlülüklerini yutarsanız sizden iyi kimse yoktur. Eğer insanlık adına utanç verici sahtekarlıklarını kabullenmeyip suratlarına çarparsanız,  o vakit sizden daha kötü hiç kimse olmaz ve demir çizme demir baston yollara düşerek içlerindeki bütün kin ve nefreti avuçlarına alıp her ortamda kara çalmaktan çekinmezler.

            Cesaret, liyakat, bilgelik, feraset, ataklık, hakkaniyet, adalet ve dürüstlük gibi inancımızın ve mensubu olduğumuz milletimizin vazgeçilmez değerlerine oldukça uzak ve yabancı olan bu kişilerin besin kaynakları; yalan, dolan, hile, samimiyetsizlik, tamahkarlık, çekemezlik, haset, gammazlık, ihanet ve adam satmaktır…Kendilerinin ufuklarında yeri olmayan başarının, şan, şeref, dürüstlük ve  itibarın, güvenilirliğin başkalarında görülmesine asla tahammül gösteremezler…

            Anadolu da halk arasında, kendi bulundukları yeri dünyanın merkezi zanneden ve yaptıkları her şeyi inanılmaz derecede büyük bir başarı olarak kendi hanelerine kaydeden tipler için kullanılan “B... da boncuk görmek” diye bir tabir vardır… Etraflarındaki dalkavukların körü körüne üç kuruşluk menfaat için onayladıkları ve tamamen hata ve yanlışlardan oluşan kulelerini; bir kısım cahil, kalp gözü kapalı, nemelazımcı kesimden insanlara dünyanın sekizinci harikasıymış gibi yutturarak sürdürdükleri saltanatlarını günün birinde birileri ortaya çıkarak sarsarlar ve “Kral Çıplak” derlerse; işte o zaman saman dolu kafalarını vurmadıkları duvar ve kaya kalmaz, krallıklarını kurtarabilmek için her türlü herzeyi mubah saymaktan çekinmezler…Bunlar acınacak insanlardır…

            Fakat; her şeye rağmen, sayıları her ne olursa olsun insanlığın temel değerlerine sıkı sıkıya sahip çıkan ve fırsat düşkünlerine meydanları terk etmeyen  yiğit, cesur, sorgulayıcı ve cevval insanların mevcudiyeti  dünya istikrarının sebebi olmaya devam edecektir…

                       

BÜYÜK DAVALARIN İNSANLARI LİYAKATSİZ

KİŞİLERLE YOLA ÇIKMAMALIDIRLAR

5 Temmuz 2004

 

            Milli ve manevi konularda önlerine bir hedef koyan ve bu yolda başarı elde etmek isteyenlerin öncelikle kendi nefisleri ile yaptıkları mücadelede başarılı olmaları şarttır. Bilindiği gibi kendi nefsani arzularının önüne geçemeyenlerin  büyük ideallere ulaşmada başarılı olmaları asla mümkün değildir.

            Gerçekten idealist olan bir çok insanların önlerine çeşitli engellerin çıkmasına sebep olanlar ve çeşitli suizanların ortalıkta cirit atmasına ve insanlar arasında güvensizlik ve itimatsızlıkların çoğalmasına yol açanlar, yine bu bahse konu zayıf iradeli, nefis