“İNSAN HAKLARI İZLEME
ÖRGÜTÜ”NÜN
ÇİN RAPORU VE TÜRKİYE
YETKİLİLERİNİN
KONUYA OLAN
İLGİSİZLİKLERİ
30 Temmuz 2004
Orta Doğu
Bölgesinde en stratejik bir konumda olan Türkiye’nin Milletler arası
ilişkilerde bağımsız hareket etmesi ve etrafındaki komşuları dahil bütün
dünya ülkeleri ile iyi münasebetler içinde olması elbette gereklidir.
Bu çerçevede, Çin ile Türkiye arasında da her yönlü işbirliği ve
özellikle de ticari münasebetler açısından da orantılı bir ticaret
sirkülasyonu oluşturması Türkiye’nin mutlaka yararınadır. Çin ile
kurulacak her türlü ilişkilerde Türk yetkililer keşke Çin hakkında
biraz daha detaylı bilgiler toplasalar, veya alınan bilgileri
görmezlikten gelmek yerine daha ciddi ve doğru bir değerlendirmeye tabi
tutsalar ve de gerektiğinde Çin hükümetine karşı ellerine geçirdikleri
kozları da, milletler arası diplomatik nezaket kurallar çerçevesinde iyi
kullansalar ne kadar iyi olurdu…
Bu
yakınlarda,Başbakanımız sayın Recep Tayip Erdoğan’ın 2003 yılının Ocak
ayında yapmış olduğu Çin ziyaretinden bazı notlar elime geçti. Notlara
bir göz attığımda; hemen, hemen aynı tarihlerde “İnsan Hakları İzleme
Örgütü” (Human Rights Watch) nün yayınladığı 2003 yılı insan
hakları raporunun Çin’e ayrılan 7 sayfalık bölümde Çinin; Dünya
devletlerinin Terörizmle müşterek mücadele hareketinden istifade ile
Doğu Türkistan’daki Türklere yönelik baskıyı arttırdığını, dini eğitimi
yasakladığını, Müslüman din adamlarına da zoraki siyasi eğitim
verildiğini, geleneksel örf ve adetlerin yerine getirilmesi
faaliyetlerine de bazı kısıtlamalar getirdiklerini, ülkede basın
camiasına da, özellikle yolsuzluklarla ilgili haberler yapan basın ve
yayın organlarına da ciddi baskılar uygulandığını, Çinin 2002 yılında
Müslüman halka yönelik baskıcı bir politika uyguladığı hususlarına yer
verdi…
Bu İnsan
hakları izleme örgütü raporunun yayınlanmasını müteakip Sayın Erdoğan
Çini ziyareti esnasında Çinli yetkililere hitaben söz konusu rapordan
hiç haberinin olmadığı izlenimini veren açıklamalarda bulunuyor ve diyor
ki; “Türkiye’nin Çin konusunda bir politikası var.” “Çinin toprak
bütünlüğünden yanayız, tek Çin politikasını destekliyoruz. Bu gün her ne
kadar Çin ile olan ticaretimiz 1.400 milyar civarındaysa da bu oranı
Çini gelecek yıllarda fazlalaştırmak istiyoruz. Çinin yabancı
yatırımcıları çekme politikasını takdirle karşılıyor ve bu yöntemi
benimsiyoruz.”
Sayın
Erdoğan Çinli yatırımcıları Türkiye’ye de davet ederken , Çin’de
yapılacak olan 2008 Olimpiyatlarına hazırlık çalışmalarında, Türk iş
adamlarına da yatırım şansı verilmesini istediklerini, İnşaat, Otomotiv,
deri, metalurji ve demiryolu gibi alanlarda işbirliği yapılabileceğini,
Kars- Tiflis demiryolu projesinde de Çinli yatırımcıların katkısını
beklediklerini ifade ederek Zho Rong Ji nin Şanghay Belediye Başkanı
kendisinin de İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı olduğu 1998 yılında
Çine gerçekleştirmeyi planladığı ziyaretin elinde olmayan sebeplerden
dolayı mümkün olmadığını, Şimdi ise Türkiye’de tek başına iktidar olmuş
bir Siyasi Partinin Genel Başkanı olarak TOBB ve DEİK üyeleri ve Türk-
Çin İş Konseyi üyeleri ile birlikte Çini ziyaret etmekte olduklarını
ifade ediyor.
Sayın
Erdoğan’ın; insan hakları ihlalleri bağlamında, dünya insan hakları
örgütlerinin raporlarını siyasi bir koz olarak kullanmayı düşünmediği
açıkça belli olmaktadır. Oysa ki; Çinin Doğu Türkistan’daki Müslüman
Türklere uyguladığı insan hakları ihlalleri Milletler arası
teşkilatların resmi raporları ile de sabit iken;Türkiye yetkililerinin
bu konuyu göz önüne almaması ya da Çinli yetkililere usulünce
hatırlatmaması düşündürücüdür.
Ayrıca; 2003
yılında Çinlilere yapmış olduğu işbirliği alanlarının hangisinde ne
kadar ilerleme kaydedildiği de Türkiye kamu oyuna açıklanırsa çok iyi
olur…
DOĞU TÜRKİSTAN’DA SON DURUM İLE
İLGİLİ GÖRGÜ ŞAHİDİNDEN
DİNLEDİKLERİM
29.07.2004
Çin işgali altındaki
Doğu Türkistan’dan yaklaşık bir yıl kadar önce ayrılmış ve Batı Türkistan
üzerinden Türkiye’ye geçiş yapmış olan bir Uygur genci ile bulduğum kısa
süreli sohbet esnasında, Doğu Türkistan’daki son durum hakkında sorduğum
sorulara verdiği cevaplar aşağı yukarı bu güne kadar edindiğimiz
bilgilerle çelişmiyordu. Diğer yönden; geride bırakmak mecburiyetinde
olduğu birinci derecedeki akrabaları gözünün önüne gelmiş olmalı ki;
elinde olmayan bir tedirginlik yaşıyor gibiydi… Bugüne kadar Doğu
Türkistan’la ilgili yazılanlar ve anlatılanlardan yeterince haberi olmamış
olmalı ki; heyecan içinde benden, özellikle bu konu ile ilgili bir defa
daha yazmamı istiyordu. Ben de bu idealist delikanlının arzusunu yerine
getirmek adına; nasıl olsa Doğu Türkistan diasporasının öncelikli vazifesi
“Anlatmak” olduğuna göre, kendisinden dinlediğim ve bizlerin de
bildiğimiz hususları bir defa daha okuyucularımızla paylaşmaya karar
verdim…
Hür dünya görmezlikten,
duymazlıktan gelse de Doğu Türkistan Türk-İslam dünyasının ayrılmaz bir
parçası ve kanayan bir yarasıdır. İşgalci Çin hükümeti elinden gelen bütün
imkanları kullanarak Doğu Türkistan gerçeğini dünyanın gözünden saklamaya
çalışmakta ve bir Çin Atasözünde denildiği gibi “ Uzaktaki düşmanı
oyala, yakındaki düşmanı ez” politikası gereğince dünya kamu oyunu
oyalarken, sistematik olarak ta, Doğu Türkistanlıları tarih sahnesinden
tamamen silmek için türlü yollara baş vurmaktadırlar.
Sudan bahanelerle
tutuklanarak zindanlara atılan 80 bin doğu Türkistanlının akibetinden
hiçbir haber alınamamaktadır. Karşılıklı evlenmelere maddi destek vererek
ve Çin’den devamlı olarak Çinli göçmen getirip Doğu Türkistan’ın en
verimli bölgelerine yerleştirerek asimilasyonu hızlandırma faaliyeti
sürdürülmektedir. Mecburi doğum kontrolleri adı altında Müslüman Türk
kadınlarının kota dışı hamile oldukları tespit edilmesi durumunda bebeğin
kaç aylık olmasına bakılmaksızın zorla ameliyat ederek bebeği iğne ile
öldürüp çöplüklere atmakta, anneyi de hiçbir sağlık uygulaması yapılmadan
evine göndermekte ve genellikle de bu anneler hayatlarını
kaybetmektedirler.
Genç anne adaylarını da
gizli yöntemlerle kısırlaştırmakta ve ömür boyu anne olma hakları
ellerinden alınmaktadır. Dini tedrisat tamamen yasaklanmış bulunmakta ve
gizli olarak dinini öğrenmek ve de öğretmek isteyenler “Yasa dışı
faaliyette bulunmak” suçlamasıyla ağır biçimde
cezalandırılmaktadırlar. Camilere 18 yaşın altındakilerin girmelerine
polis nezaretinde izin verilmemektedir. Bir mahalle insanının diğer bir
mahalle camisine girişini de yasaklamışlardır. Doğu Türkistanlıların
çocuklarını eğitim ve öğretimden yoksun bırakmak için Çin dili ile eğitim
dayatılmakta, buna razı olmayanlar ise, eğitim hizmetlerinden
yararlanamamaktadırlar. Dünyada nadir rastlanacak seviyelerdeki yer altı
ve yer üstü zenginlikler doğrudan Çine taşınmakta ve bu doğal
zenginliklerden Doğu Türkistanlılar istifade edemeyerek adeta Orta Çağ
yaşam şartlarında bir hayata mahkum edilmektedir.
1964 yılından itibaren Doğu
Türkistan’ın Lop-Nor bölgesinde yaptıkları yer altı ve yer üstü Atom
denemeleri sonucunda ekolojik denge bozulmuş, meyvelerin sebzelerin ve
insanların normal olması gereken fiziki görünümleri bile farklılaşmaya
başlamıştır.Yeni doğan bebeklerde sakat doğma oranları yükselmiş,
insanlarda sebebi bilinmeyen kanserojen hastalıklar ortaya çıkmaya
başlamıştır…
Fakat; bu Uygur
delikanlısından duyduğum en güzel cümle; Çinlilerin insanlık dışı bütün bu
uygulamalarına ve insan hakları ihlallerine rağmen Doğu Türkistan halkının
Milli ve dini kimliklerinden kesinlikle taviz vermedikleri ve gerektiğinde
bu ulvi değerleri ayakta tutmak uğruna hayatlarını bile ortaya
koyduklarıydı.
ÇİN’DE ALIN TERİNİN
KARŞILIĞI ÖDENMEDEN
ÇALIŞTIRILAN İNSANLARIN
MAĞDUR EDİLMESİNE
ORTAK OLUNMAMALIDIR
27.07.2004
Dünyanın her
hangi bir ülkesinde ekonomik bir sarsıntı söz konusu olursa, hiç
mübalağasız kalitesiz ve taklit Çin mallarının etkisi düşünülebilir.
Çünkü; Çin hükümeti; hapishanelerdeki mahkumları ölesiye çalıştırarak ve
çok düşük kaliteli hammaddeler kullanarak neredeyse sıfır maliyetle
ürettiği sahte ve kalitesiz mallarını, adeta anız yangınından kaçan
çekirge sürüleri gibi dünyanın dört bir yanına dağılan Çinlilerin
valizleri vasıtasıyla ve kandırabildikleri ülkelere de, gümrük
kapılarından ve limanlardan Tırlar ve konteynırlarla mal sevkıyatı yaparak
ülkeleri adeta Çin malları boyunduruğuna almaktadırlar.
Çin mallarının
sıkıntı yaratmadığı bir dünya ülkesinden bahsetmek neredeyse mümkün değil
gibidir. Akla gelebilecek bütün sektörlerde mutlaka sahte Çin mallarının
etkilediği bir olumsuzluk mevcuttur.Kalitesiz Çin mallarının hışmına
uğrayan insanlarda Artık öyle bir haleti ruhiye söz konusudur ki; satın
alınan her hangi bir eşyanın üretildiği ülke ismine “Çin malı
olabilir” endişesi ve tedirginliği ile bakmadan edememektedirler.
Bu konu da Çin
artık kamu oyu nezdinde sabıkalı bir ülke konumuna gelmiştir. En son
misallerden birini; dünya ajanslarına yansıyan korsan CD üretimi hakkında
vermek mümkündür.
Geçen yıl 1
milyardan fazla korsan CD nin dünya genelinde piyasaya sürüldüğü ile
ilgili haberde Milletlerarası Fonografik Sanayi Federasyonu (IFPI) bir
açıklama yaparak; Korsan CD olayının artık dünyada adeta bir endüstriyel
boyuta ulaştığını vurgulamıştır. Son bir yıl zarfında korsan CD üretiminin
ve satışının yüzde 4 oranında arttığı belirtilerek, özel fabrikalarda ve
üretim merkezlerinde geçen yıl 600 milyon korsan CD'nin kopyalandığı ileri
sürüldü.
IFPI Başkanı
Jay Berman bir basın toplantısı düzenleyerek 1999 yılından itibaren dünya
genelinde korsan CD satışının önemli derecede arttığını vurgulayarak 2003
yılında her 3 CD den birinin, 1999 yılında ise her 5 CD den birinin korsan
olduğunu belirtmiştir.
Korsan CD
üretilen ülkelerin başında Çin, Brezilya ve Meksika ve Paraguay, Pakistan,
Rusya İspanya, Tayvan, Tayland ve Ukrayna’nın geldiğini söylerken; Çin’de
yapılan ve satılan CD lerin yüzde 90’ının korsan olduğunu açıklayan
IFPI’nın başkanı Jay Berman ve dünyanın önde gelen plak şirketlerinden
EMI’ın patronu Alain Levy tek başlarına korsan üretimle baş etmelerinin
mümkün olmadığını, bütün dünyadaki ilgili ve yetkililerin bu konuya
duyarlı ve destek olmaları gerektiğini söylemişlerdir.
İstanbul’un
Tahtakale pazarında neredeyse orijinal CD bulmanın imkansız hale geldiğini
düşünürsek; Türkiye genelinde de korsan CD den geçilemez bir durum söz
konusudur. Tahtakale de ki yabancı film CD'lerinin büyük ekseriyetini Çin
menşeli korsan CD'ler oluşturmaktadır. Yalnızca CD konusunda mı? Tabii ki
değil. Elektronik eşya ve donanımlarından, çocuk oyuncaklarına,
ayakkabıdan konfeksiyona, Su tesisat malzemelerinden mutfak eşyalarına
kadar her türlü alet- edevat ve eşyanın sahtesi, kalitesizi ve kopyası;
“Made ın Chına” damgasının arsızlığı ile, Çin’de ücretsiz ve alın
terinin karşılığı verilmeden ölesiye çalıştırılan milyonlarca insanın
gasp edilmiş haklarının göstergesi olarak, bilerek ya da bilmeyerek
mutfaklarımıza ve hatta yatak odalarımıza kadar girmiş bulunmaktadır.
İstemeyerek te olsa insan haklarının ihlaline ortak olmamak için Çin malı
almamaya ve kullanmamaya özen gösterilmelidir…
ÇİN
HÜKÜMETİNİN TÜRKİYE DE YATIRIM YAPMA HAZIRLIĞI VE YERLİ ÜRETİCİLERİ
BEKLEYEN TEHLİKE
26 TEMMUZ 2004
Dünyayı abluka
altına alan ve bütün dünya ülkelerinin ekonomisini olumsuz yönde etkileyen
kalitesiz Çin malları ihracatından Çin hükümeti memnun olmamış olmalı ki;
daha fazla Çin malı ihraç edilmesi gerektiğini tespit ettikleri ülkelerin
yeniden listesini hazırlayarak söz konusu ülkelerde aynı malların doğrudan
üretiminin yapılması kararına varmışlardır. Bu çalışmanın adına da,
“Yurt Dışında Yatırım Yapma Rehberi” demektedirler.
Çin’deki ihracat
ve üretim yapan yada dış ülkelerde yatırım yapma çabası içindeki firmalar
üzerinde Çin hükümetince baskı kurularak özellikle hükümetin stratejik
bulduğu ülkelerde yatırım yapma ve bu yolla Çin mallarını daha da
yaygınlaştırma mecburiyetini ileri sürdükleri anlaşılmaktadır. Bu
firmalara da bir kılavuz hazırlanarak; yatırım fonu, döviz, gümrük ve
vergi konularındaki mekanizmanın kolay çalışması ,hafifletilmesi ve de dış
ülkelerde yatırım yapmak isteyen firmaların önlerindeki şimdiye kadar var
olan bir takım bürokratik engellerin kaldırıldığı yönünde bilgiler
aktarılmaktadır.
Çin Ticaret ve
Dış işleri Bakanlığı tarafından birlikte hazırlanan programın
münderecatında Türkiye’nin de için de bulunduğu 67 ülke yer almaktadır. Bu
ülkelerin 23’ü Asya bölgesinden, 15’i Avrupa’dan, 13’ü Afrika’dan, 11’i
Amerika Birleşik Devletlerinden, 5’i Pasifik bölgesinden seçilmiştir. Bu
ülkelerin tespit edilmesinde sözde geleneksel dostluk ilişkileri,
Ekonomide tamamlayıcılık (Ne demekse) ve müttefiklik yada müttefik
olabilme ihtimalinin kuvvetli olması gibi donelerin baz alınmış olduğu
iddia edilmektedir.
Türkiye ile Çin
arasında hangi geleneksel dostluktan bahsettiklerini anlamak ta mümkün
değil.Türkiye’de yatırım yapılacak alanların özellikle seçilmiş olması
dikkat çekicidir. Bu güne kadar zaten kontrolsüz bir biçimde Çin’den
Türkiye’ye giriş yapan ve yalnızca ithal etmekle bile büyük sıkıntılara
yol açan mal kalemlerinin üretimine yönelik olarak yatırım yapılmasının
teşvik edilmesi daha da düşündürücüdür. Bu sektörler, Plastik sanayisi,
deri işleme ve üretim sanayisi, inşaat sektörü, konfeksiyon, Televizyon,
elektronik eşya donanımları üretimi gibi sektörlerdir.
Bilindiği gibi
bu güne kadar yukarıda saydığımız bu sektörlerde, kontrolsüzce yapılan Çin
malları ithalatı dahi çok büyük krizlere yol açmış ve Türkiye’deki yerli
üretim sektörlerinde bir çok fabrikaların kapılarına kilit vurulmasına
sebep olmuştu. Anlaşılan o ki; CHP Milletvekilleri tarafından verilen Çin
malları istilasına karşı önlem alınması yönündeki Meclis Araştırma
Önergesine hükümet yetkilileri tarafından “Gerekli önlemler
alınmıştır,” “Her şey kontrolümüz altındadır” şeklinde
nutuklar atılarak Meclis araştırma önergesinin reddi yönünde verdikleri
kararın mahiyeti, bu gün Çinlilerin Türkiye’de yeni yatırımlar yapma
yolunda cesurca kararlar almasına yol açmıştır…
Zaten yıllardır
Türk üreticisinin rekabet etme imkanı bulunmayan ucuz maliyetli kalitesiz
Çin mallarının Türkiye ekonomisini olumsuz yönde etkilediği bilinen bir
gerçek iken,bunun üzerine bir de Çinli firmaların aynı sektörlere yönelik
olarak bir de Türkiye’de üretim yapmaya başlaması demek, bu güne kadar çok
zor şartlarda ayakta kalmayı başaran bazı üretici firmalarında iflasına
yol açacak ve piyasadan silinecektir…
Hükümet
yetkililerini “Geliyorum” diyen Çin tehlikesine karşı bir defa daha
uyarmayı Milli bir görev addediyorum. Hiç olmazsa bundan sonra Türkiye’de
yatırım yapmayı düşünen Çinilere karşı yerli üreticilerin haklarını
koruyucu anlamda sözde değil, ciddi ve gerçekçi önlemler almaya, pişkin,
kaşarlanmış ve arsız Çin hükümetine karşı da daha dikkatli politikalar
izlemeleri çağrısında bulunuyoruz…
ÇİN’E YATIRIM YAPMA YARIŞI
İÇİNE GİREN
TÜRK İŞ ADAMLARINA SAMİMİ
BİR UYARI
“DİYAR-I ÇİN NE KADAR
GÜVENLİ”
24 Temmuz 2004
Dünyadaki bazı
ülke insanlarının (Buna Türkiye’deki çok sayıda bürokrat, iş adamı ve
siyasetçilerde dahil) rüyalarını süsleyen masallar ve yatırımlar ülkesi (!)
Çinin gerçek yüzünü edindiğimiz son bilgiler ışığında irdelemeye devam
ediyoruz.
İlk bakışta Çin
bir çok insanı adeta bir mıknatıs gibi kendisine çeken tılsımlı bir ülke
görünümündedir. Bundan dolayı da Çine ilk defa giden bazı şahsiyetler
gizemli Çin ülkesinin uşak tabiatlı insanlarının aldatıcı
mihmandarlıklarının müptelası olarak her fırsatta Çini övücü sözler etmekten
kendilerini alamamaktadırlar.
Tarihte Hun’lar,
Göktürk’ler, Uygurlar, Karahanlı’lar ve daha bir çok Türk kavimleri
Çinlilerin altınına, gümüşüne, tatlı sözlerine, değerli hediyelerine ve
gönderdikleri cariyelerinin cazibelerine kapıldıkları ve aldandıkları için
Çin esaretine düşmüşler, bu yüzden de yıkılıp yok olmuşlardır…
Başka dünya
milletlerini bilemem ama günümüzde de Türk milletinin tekrar aynı Çinlilerin
tuzağına yeniden düştüğünü, düşmekte olduğunu esefle görmekteyiz…
Oysa ki; ne Çin
ülkesi, ne de Çinliler hayran kalınacak ülke ve insanlar asla değildirler.
Hemen hemen her gün bir çok insanı isnat edilen suçlarla enselerine
sıktıkları tek kurşunla idam edenlerin ve beş yüz milyon insanın açlıktan
ölme tehlikesi altında yoksulluk ve sefaletle iç içe yaşamak zorunda olduğu
bir ülkedir Çin…
1970’li yılların
başlarından itibaren dışa açılma ve reform hareketlerinin başlamasını
müteakip ilk yıllarda bazı olumlu gelişmeler gözlenmişse de, daha sonraki
yıllarda Komünist Partisi üst düzey yöneticileri tombullaşırken halk giderek
sefalete sürüklenmeye başlandı.
Çin Devlet
konseyine bağlı “Yoksullukla mücadele ve kalkınma Ofisi” nin müdürü
olan Liu Jian Çin’de yıllık gelirinin 637 Yuan yani 77 ABD doları tutarında
olanların sayılarına geçen yıl 800 bin kişi daha ilave olmuştur. Liu’nun
Yeni Çin ajansında yayınlanan demecine göre; Çin’de son yıllarda meydana
gelen doğal afetler sebebiyle Hennan, Anhui, Şhanxi ve Heylungcian
eyaletlerinde yoksulların sayısına en az iki milyon kişinin daha
eklendiğini, 2003 yılında 29 milyon kişinin açlık ve giyinme sıkıntısı
çektiğini söyleyerek gerçeği yansıtmayan yalanlarla dünya kamu oyunu
yanıltmaya çalışmıştır. Oysa biliniyor ki; Çinin 1996 da yayınlanan ekonomi
dergilerinde 450 milyon insanın açlık sınırının altında sefalet içinde
yaşama savaşı verdiğini haber veriyordu…
Çin hükümetinin
resmi ağızlarından ifade edildiğine göre; ortalama kişi başına düşen yıllık
gelirin 316 Dolar (637 Yuan) civarında olduğu ifade edilmektedir. Bu
demektir ki; bir insan ayda 26 dolar gelir elde ediyor(!) Bu rakamın da
kesinlikle doğru olmadığı bir gerçektir. Zira, bir doktorun ya da mühendisin
asıl maaşının 20 dolar civarında olduğunu ülkede doktorluk yapan insanların
kendi ifadelerinden duymuştuk…
Bu gün için
Komünist Çin yöneticileri sahte malları ve aldatıcı ticari politikaları ile
dünya Ticaret örgütünün etkili bir üyesi olmayı başarmış olabilir. Fakat;
Gerçekte ise Çin’de, insanların gelir düzeyleri ve yaşam standartları her
geçen gün biraz daha gerilemektedir. Bu gerçeği bizzat bazı realist Çinli
üst düzey bürokratlar açığa vurmuş bulunmaktadır. Görünen o ki; Bazı Türk İş
adamlarını ve siyasileri kendisine hayran bırakan diyar-ı Çin artık ikibinli
yılların sonunda halkının karnını bile doyuramayan, şiddetli siyasi iç
kargaşalıkların, parçalanmaların, dehşetli derecede sosyal patlamaların
yaşanacağı bir ülke olacaktır… Bizim bu görüşümüz Çin’e gözü kapalı yatırım
yapma yarışına giren Türk iş adamlarına samimi bir uyarımızdır…
BAZILARININ GÖZLERİNDE
DEVLEŞTİRDİKLERİ
KOMÜNİST ÇİN VE BİR DOSTUN
ANLATTIKLARI
23.07.2004
Komünist
Çinin sanıldığı kadar korkulacak bir ülke olmadığını anlatmaya çalışan ve
bizzat gözlemlerini aktaran dostum; dün bir bölümünü sizlerle paylaşmaya
çalıştığım anlatımlarına şunları da ilave ediyor; “ Doğu Türkistan’da
her milli kurtuluş hareketi esnasında yüzbinlerce Çinli Çine geçiş
kapılarına hücum etmekte ve Çine kaçmaktadır. Çinlilerin ölümden aşırı
derecede korktukları tarihi tecrübelerle sabittir. Söylediğim gibi, Tren
garlarına ve yük kamyonlarına akın eden Çinlileri Doğu Türkistanlı gençler
para karşılığında, trenlerde yer bulunmadığından dolayı adeta birer eşya
gibi tren pencerelerinden içeri atarak yüzbinlerce Çinliyi Doğu
Türkistan’dan sınır dışı ettiler.”
Doğu Türkistan’a
Çin hükümetinin asimilasyon politikası gereği Çin’den göç ettirilerek
yerleştirilen bu Çinlilerin sayısının her geçen gün arttığı bir gerçektir.
Hatta Doğu Türkistan’ın başkenti Ürümçi başta olmak üzere bazı vilayetlerde
Çinli nüfusu Türk nüfusunu çoktan geçmiş nüfus oranları % 80-85 ‘lere
ulaşmıştır. Fakat Doğu Türkistan halkı bundan dahi tedirginlik
duymamaktadırlar. Zira biliyorlar ki; her an başlaması ihtimali olan bir
milli kurtuluş hareketi esnasında kısa bir süre içinde Doğu Türkistan’dan
kaçıp giderler…
İsmi bende saklı
dostum anlatmaya devam ediyor: “ Çin ekonomisindeki sözde hızlı büyüme
dış dünyadaki bazı devletleri ve insanlarını aşırı derecede tedirgin
ediyor. Ben bunu müşahede ettikçe gerçekten hayretler içinde kalıyorum.
Benim bu güne kadar iç içe yaşadığım Çinlilerin durumu zannedildiği kadar
iyi değil. İşgal altındaki Doğu Türkistan’ı ayrı tutalım, Çin’deki sefalet
ve yoksulluk her geçen gün artıyor. Bunun önünü alabilmeleri mümkün değil.
Dış dünyada her kes Çinin ekonomik büyümesinden söz ederken, neredeyse Bir
milyar beş yüz milyon sınırına dayanan Çinli nüfusun, basit bir hesapla
günde her bir Çinlinin bir dolar masrafı olmuş olsa, bir günde Bir milyar
beş yüz milyon dolar giderinin olduğunu düşünmüyorlar mı? Daha açık bir
ifade ile Çinin her hangi bir dünya ülkesi ile sıcak savaşa girmesi
durumunda azami bir hafta gibi bir süre sonunda iktisadi yönden felç duruma
geçecek ve kendi içinde meydana gelecek sosyal patlamalarla dağılma sürecine
girecektir…”
Vietnam
savaşının başladığı yıllarda ilköğretim okulunda öğrenci iken yaşadığı bir
olaydan da misaller veren dostum anlatımını şöyle sürdürüyordu: “ Vietnam
savaşının başladığı haberini aldık. Aradan yaklaşık bir hafta gibi bir süre
geçmişti ki; insanları yiyecek maddelerine el koymaya başladılar. Hiç
unutmam; hatta, biz öğrencilerden Savaştaki askerlerin açlık çekmemesi için
her kesin okula “Savaşa Yardım” adı altında birer yumurta getirmemizi
istemişlerdi ve bizlerde birer yumurta götürmüştük…Kimilerine göre de Çinin
Askeri gücü ve asker sayısı ürkütücü bulunmaktadır. Oysa ki; Çin
askerlerinin neredeyse tamamının baskı ve korkutma ile askeri yükümlülük
altında olduğu unutuluyor. Doğu Türkistan mücahitlerinin 1990’da
başlattıkları “Barın Milli Kurtuluş Hareketi” esnasında sayısız Çin
askerlerinin ellerindeki Silahları mücahitlere satarak canlarını
kurtarabilmek için kaçıp gittikleri biliniyor.”
Bu noktada dostumuz önemli
bir noktaya daha değiniyor: “Barın civarında yaşayan bir çobanın
anlattığına göre; Barın olayları sırasında bu çobanın yaşadığı bir bölgeye
adeta şalgam gömer gibi her gün onlarca Çin askerinin cesedini gelişigüzel
gömüyorlarmış… Konu ile ilgili olarak verilebilecek daha sayısız misaller
var. Dünya devletlerinin Çin’den korkmasını ve ticari yönden de bağlanmasını
gerektirecek hiçbir sebep yoktur…”
BAZILARININ
GÖZLERİNDE DEVLEŞTİRDİKLERİ KOMÜNİST ÇİN VE BİR DOSTUN ANLATTIKLARI (1)
22.07.2004
Kızıl Çin’e karşı
istiklal mücadelesi vermekte olan Doğu Türkistanlıların karşılaştıkları
olumsuzluklardan biri; adına “Hür dünya” dediğimiz, fakat aslında
“Hür” olmanın ne demek olduğunun bilincinde olmayan devletlerin
insanlarının sergiledikleri umutsuzluk aşılamaya yönelik ifade ve
tutumlarıdır.
Mesela Türkiye’den
misal vermek gerekirse ;Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu durum ile ilgili
olarak bilgi aktarmaya çalıştığımız bazı ileri gelen insanlar ( Bunların
arasında Türk milletinin kendilerine devleti idare etme görevi verdikleri
milletvekilleri de bulunmaktadır.) kendilerine yakışmayan tavırlar
sergileyerek; “Nüfusu bir milyar dört yüz milyona ulaşmış ve dünya
ekonomisini doğrudan etkileyebilecek durumdaki Çin ile baş etmek bir
hayaldir. Bu sebeple; mevcut durumu koruyarak Doğu Türkistan’daki yaşam
şartlarının daha iyi olabilmesi için Çin hükümetine siyasi baskı uygulama
cihetine gidilebilir.” Demektedirler. Veya bu ifadelere yakın ifadelerle
Doğu Türkistanlıları avutma yoluna gitmektedirler…
Bu ifadeler belki
bir ölçüde doğru olabilir. Çünkü; Doğu Türkistan’da Çin esareti ve zulmü
altında var olma mücadelesi veren 40 milyonu aşkın Doğu Türkistan halkı
kendi topraklarında mevcut, oldukça zengin yer altı ve yer üstü doğal
kaynaklara rağmen bu kaynaklardan zerrece istifade edememekte ve son derece
zor yaşam şartlarında hayatta kalabilme mücadelesi vermektedirler. Milletler
arası bazı anlaşmalar gereği elbetteki mevcut imkanların daha da
iyileştirilmesi yönünde siyasi baskı uygulamak ta bir yoldur… Fakat Doğu
Türkistanlıların asıl hedefi ve arzusu yalnızca mevcut yaşam şartlarının
iyileştirilmesiyle yetinmek değil, “DOĞU TÜRKİSTAN’IN KAYITSIZ ŞARTSIZ
TAM BAĞIMSIZLIĞI” dır…
Bu yakınlarda Doğu
Türkistan’dan yaklaşık bir yıl önce gelen milli şuur’a sahip bir dostla (
İsmi bende mahfuz) sohbet etme imkanı buldum. Daha ben kendisine “Dış
dünyayı nasıl buldun” diye sormadan Türkiye’de edindiği
intibalarını anlatmaya başladı…
“ Kiminle
görüştüysem Çinin büyüklüğünden, Çin ordusunun sahip olduğu güçten, asker
sayısından, Ekonomik gücünden söz ederek adeta moralimi bozmaya
çalışıyorlar. Oysa ki; benim ülkemdeki (Doğu Türkistan) insanlar her
türlü mağduriyetlere rağmen Çin’den ve Çinliden zerrece korkmuyor, Çin’i
gözünde büyütmüyordu. Moralleri oldukça yüksekti, günün birinde işgalci
Çinlileri Doğu Türkistan’dan mutlaka atabileceklerine inanıyorlardı. Bende o
halkın bir bireyi olarak onların inandıkları gibi inanıyordum.
Hatta ben size bir olay
anlatayım; Doğu Türkistan halkının Çinlilere karşı başlattıkları sayısız
“Milli Ayaklanma” lardan biri olan “1997 Gulca Ayaklanması” esnasında Doğu
Türkistan’ın bazı vilayetlerinde Tren istasyonlarında müthiş bir izdiham
başlamıştı. Bu izdihamın sebebi ise; Doğu Türkistan’daki milli kurtuluş
hareketi esnasında Çin hükümetinin Çin’den zorla getirerek Doğu Türkistan’a
yerleştirdikleri ölümden korkan Çinlilerin ülkelerine apar- topar her
şeylerini bırakarak kaçmak istemeleriydi. O sıralarda Trenlerle beraber
diğer ulaşım araçlarının taşıma ücretleri aniden yüzlerce kat artmış, kolay
kolay vasıta bulmak mümkün olmamaktaydı. Bu durumu iyi değerlendiren bazı
Doğu Türkistanlı gençler Çinlilerin Çin’e dönüşlerini hızlandırmak için
istasyonlarda müthiş bir gayret sarf etmekteydiler…”
KIZIL
ÇİN HÜKÜMETİNİN ALMANYA'YA
VERDİĞİ DESTEĞİN ALTINDA
YATAN GERÇEK
21 Temmuz 2004
Dünya
dengelerinin baş döndürürcü bir şekilde değişmesi kimin kimlerle dost yada
düşman olduğu konusunda insanları şaşkına çevirmektedir.
Almanya dış işleri
bakanı Joshka Fischer Çin ziyareti esnasında Çin’den BM’deki Güvenlik
konseyine üyelik için destek beklediklerini söylemişti.. Son olarak alınan
haberlere bakıldığında; Almanya’nın BM . Güvenlik konseyine üyeliğine Çinin
açık destek vereceği açıklanmış bulunmaktadır… Bu durum; günümüz dünyasında
yaşanan şaşırtıcı ilişkilere küçük bir misaldir.Her ne kadar karmaşık gibi
görünen devletler arası münasebetlere şahit oluyorsak ta; ; bilinen bir şey
var; bütün bu hızlı yön değiştirmelerin ve ülkeler arası münasebetlerin
olumlu ya da olumsuz gelişmeler ortaya çıkartmasının temelinde “Ben bu
tutumumla filanca devletten ne elde edebilirim”, ya da;
“filanca devletle aramın açılması durumunda ne kaybedebilirim”
düşüncesi içerisinde strateji belirlemekte ve devlet yapısının plan ve
projelerini bu mantık içerisinde oluşturmaktadırlar. Çin özellikle son
yıllarda batılı ülkelerle olan münasebetlerinin hemen, hemen tamamını,
yapacağı ticari bağlantılara endeksli olarak sürdürmekte olduğundan söz
konusu ülkelerde de tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Çinin kalabalık nüfusunu
göz önüne alarak hareket etmektedirler.
Oysa ki; Çinli
yetkililer her fırsatta ABD’ yi ve batılı devletleri iki yüzlü politikalar
uygulamakla suçlaya gelmiştir. Nitekim Almanya dış işleri bakanına
verdikleri destek sözünün ardından da Batılıların Çine karşı iki yüzlü
davrandıklarını söylemekten de geri durmamışlardır.
Dünyadaki maddeci ve
materyalist düşüncenin en ateşli temsilcilerinden biri olan Çinliler,
elbetteki Alman hükümetine verdikleri destek sözünün karşılığını mutlaka
isteyeceklerdir. Çünkü; Son yıllarda Almanya’nın, Çinin terörist olarak ilan
ettiği Doğu Türkistanlılardan bazılarının siyasi sığınma taleplerine olumlu
cevap vermiş olması Çin hükümetini çileden çıkartmaktaydı. Alman hükümeti
ise, demokratik bir ülke olduğunu ispat etmek ve insan hakları meselesine
olan hassasiyetini göstermek adına Çinin sergilediği bağnazlığa karşı
çıkarak milletler arası sözleşmelere uyulması gerektiğini ifade etmeye
çalışıyordu.
Almanya hükümetinin,
gerginleşen Çin-Alman ilişkilerini farklı bir biçimde yumuşatma girişiminin
bazı soruları da beraberinde getirdiği bir gerçektir. Almanya dış işleri
bakanlığı görevlilerinin, Kızıl Çin hükümetinin, tabir yerindeyse burnundan
soluduğu bir dönemde BM’ Güvenlik Konseyine üyelik için Çin’den destek
isteyebiliyor oluşu ancak ve ancak Çin hükümetine arka planda bir takım
sözler vermiş olması ihtimalini akla getirmektedir…
Çinliler bilindiği gibi
bu tür entrikalar çevirmekte oldukça mahirdirler. Alman yetkililerin
cesaretle Çin’den böylesi bir destek isteyebilmiş olmasının alt yapısını
yine Çinlilerin Alman hükümetine vermiş olabileceği bazı sözlerin
oluşturduğu ihtimali kuvvetlidir…
Almanya’ya son yıllarda
sığınan ve süreli ikamet etmekte olan Doğu Türkistanlıların bu aşamadan
sonra bazı olumsuzluklar yaşayabileceklerine hazırlıklı olmalarını tavsiye
ediyoruz. Çünkü Dünyanın birçok ülkelerinde Çin hükümetinin uyguladığı
ekonomik ve siyasi tehditlerinin oluşturduğu baskıların sonuç verdiği
tecrübelerle sabittir. Bu ülkeler arasına Türkiye’de vardır.
Hiçbir dönemde hiçbir
dünya ülkesi çıkar elde edemeyeceği milletler ve devletler için Çin gibi
ülkelerle ters düşmeyi göze almamışlardır. Almayacaklardır…
İŞGALCİ ÇİN HÜKÜMETİ MÜSLÜMAN
TÜRK KADINLARININ ANNE OLMA
HAKLARINI
ELLERİNDEN ALIYOR
19 Temmuz 2004
Komünist Çin
hükümetinin iki yüzlü politikaları “Nüfus planlaması” adı altında
yürüttükleri gizli “Bebek Katliamı” konusunda da devam ediyor.
Bütün dünya
ülkelerine nazaran en yüksek nüfusa sahip olan Çin’de (1.400.000000 ) nüfus
artışı konusunda Çin ırkının lehine pirim ve destek veren Kızıl Çin
hükümeti, azınlık milletler dedikleri ve Çinin bu günkü siyasi sınırları
içinde gösterdikleri Tibet, İç Moğolistan ve Doğu Türkistan’da ise tam
aksine “Nüfus Planlaması” levhası altında açıkça bir bebek katliamı
programını utanmaz bir tavırla devam ettiriyor.
Çin Halk
Cumhuriyeti aile planlaması kurumunun üst düzey bürokratlarından Zao Baygı;
Çin’de son yıllarda devam eden kürtaj olaylarının farklı bir mecraya doğru
kaymakta olduğunu , Kürtaj yaptırmak isteyenlerin; bebeklerin
cinsiyetlerinin belirlenmesinden sonra kız olması durumunda kürtaj
yaptırdıklarını, erkek olması durumunda ise, bebeğin normal doğumunun
meydana gelmesini beklediklerini ifade ederek, son istatistiklere göre her
100 kız çocuğa karşılık 119 erkek çocuk dünyaya geldiğini, bu durumun daha
ziyade kırsal alanlardaki isanlar arasında yaşandığını, Çünkü; erkek
çocuklarını, kurmuş oldukları Çiftçilik düzenlerinin teminatı olarak
gördüklerini söylemiştir. Bu sebeple 2010 yılına kadar bu çarpıklığı
önleyecek tedbirler aldıklarını ileri sürmüştür.
Çin aile planlaması kurulunun
geçirmekte olduğu panik aslında kız çocuklarının kürtaja tabi tutulması
hadisesinden ziyade, ellerindeki en büyük avantaj ve potansiyel olarak
gördükleri Çin’deki nüfus artış hızının Çinli çiftçilerin cehaleti yüzünden
azalma eğilimine girebileceği endişesine kapılmalarındandır.
AB’ye girebilme telaşı ve
kaygısı içinde olmayan Çin hükümeti bütün dünyada uyguladığı kendine özgü
milli politikalarla yayılmacılığını ve dünya piyasalarında etkin olma
politikasını rahatça sürdürüyor.
Çin başbakanı Hu Jintao da
konu ile ilgili olarak yaptığı bir konuşmada; Çin’de yaşanan bu doğum
dengesizliğinin ileride erkeklerin evlenememesi gibi bir durum ortaya
çıkartacağını, bu sebeple de, kız bebeklerle erkek bebeklerin dünyaya
gelişindeki doğum oranlarını dengeleyici tedbirlerin arttırılması
gerektiğini ifade ederek; bu durumun azınlıkların yaşadıkları İç
Moğolistan, Heilongjiang,Guizhou,Tibet, Ningsia ve Doğu Türkistan
(Çinlilerin Doğu Türkistan için kullandıkları deyimi kullanmıyorum) gibi
bölgelerde 100 kız bebeğe karşılık 103 ya da 107 erkek bebeğin dünyaya
gelmesinin normal olduğunu ileri sürmüştür.
Bu demektir ki; Doğu
Türkistan’da Müslüman Türk’lere yönelik uygulanan mecburi doğum kontrol
hadisesi ve kaç aylık olduğuna bakılmaksızın yapılan mecburi kürtajlarda
normal..(!) Kırsal alanlarda iki, şehirlerde yalnızca bir çocuğa kadar izin
veren Komünist Çin sisteminde, kota dışı hamilelikleri özel ajanları
vasıtasıyla tespit etmeleri durumunda hamile kadınlar evlerinden zorla
alınıp götürülerek gayrı sıhhi ortamlarda ameliyata alınarak bebekler iğne
ile öldürülmekte ya da canlı canlı çöplüklere atılmakta, anne ise kaderi ile
baş başa bırakılarak ölüme terk edilmektedir… Bu yöntem aynı zamanda kota
dışı hamile kalan anneyi cezalandırmak olmaktadır...
Elde edilen ve güvenilir
kaynaklara dayandırılan bilgilere göre Doğu Türkistanlı kadınların % 22 ‘yi
geçkin bir oranı bir daha doğum yapamayacak duruma getirilmişlerdir.
Milletler arası anlaşmaların ve hukuk kurallarının açık bir ihlali olan bu
durum, hiçbir tepki ve tedbir ortaya koymayan dünya insanlarını kendi
vicdanlarında mahkum edecektir…
DÜNYANIN EN BÜYÜK SOSYAL
PATLAMASI
KOMÜNİST ÇİN’DE
YAŞANACAKTIR
16 Temmuz 2004
Türk solunun bir
kanadının 1980 öncesinde bayraklaştırdığı Komünist Çin, günümüzde de bir
kısım solcularımızın kendilerine rehber edindikleri Çinlilerin ülkesi olma
özelliğini devam ettiriyor. Çin’deki iç savaşın (1949) galibi olarak
iktidarı ele geçiren Mao Ze Dung; Türkiye’de “Mao’cu” denilen bir
sol fraksiyon tarafından adeta bir kurtarıcı, bir deha ve bir ilah haline
dönüştürülmüştü. Mao hayranlığı öyle noktalara ulaşmıştı ki; Çin’de
milyonlarca insanın katliama uğratılmasıyla kurulan insanlık dışı sömürü
düzeni, Çin’in de gizli desteği ile Türkiye’ye Türkiye’deki yerli
taşeronları tarafından yasa dışı yollarla taşınılmaya çalışılmıştı. Bu
arsızca girişim, binlerce vatan sever Türk gençlerinin insan üstü gayretleri
ve hayatlarını feda etmeleriyle önlenmişti…
1990’lı yılların
başından itibaren eski Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla da Rusya’da ve
dünyanın bir çok bölgelerinde Sosyalist ve Komünist düzen hayranlarında
çözülmeler ve çöküşler başladı. Fakat Türkiye’de hayret edilecek bir şekilde
Mao ve Sosyalist düzen hayranları varlıklarını sürdürüyorlar ve hatta
Sovyetler Birliğinin dağılmasının müsebbibi olarak görülen Mihail Gorbaçov
kendi ülkesinde karşılaşmadığı şekilde, Türkiye’yi ziyareti esnasında bazı
zümreler tarafından çürük yumurta yağmuruna tutulmuştu…
Aradan yıllar
geçtikten sonra, Çin’deki komünist düzen, Mao’nun ölümü (1976) ve yeni Çin
lideri Deng Şiao Ping’ in işbaşına gelmesiyle esnemeye başladı. Çin’de 1982
den itibaren “Dışa açılma,” veya “Batıya açılma”
politikalarının yürürlüğe konması ile ve sözde “Serbest Piyasa ekonomisi”
uygulanmasıyla dünya piyasalarında Çin malları hakimiyeti kurulmaya
başlandı. Halkının büyük çoğunluğunun sefalet içinde kıvranmasına aldırış
etmeden sürekli olarak savaş araç ve gereçlerine büyük meblağlar ayıran Çin
hükümeti yalnızca sayıları altmış milyon civarındaki Çin Komünist Partisi
üyeleri ve onların yakınlarının zenginleşmesine katkı yapmaya devam etti.
Çin; Türkiye’deki bazı Çin hayranlarının ifade ettikleri gibi gerçekçi bir
büyümenin yaşandığı bir ülke olmayıp, Zenginlerle sefillerin çatışma içinde
olduğu bir ülkedir. Bir tarafta bir yıl boyunca en ağır işlerde kan- ter
içinde çalışan insanların ellerine toplam olarak 120 dolar civarında bir
para geçerken, diğer yanda Komünist Partisi üyelerinin ve yandaşlarının ayrı
bir saltanat yaşamaları komünist ve Sosyalist sistemlerin ne kadar
eşitlikçi(!) ne kadar halkçı(!) ve ne kadar sosyal adaletçi(!) bir düzen
olduğu açıkça anlaşılmış olmaktadır…
Özellikle Türkiye
siyasetçilerinin büyük çoğunluğunun son yıllarda neden bu kadar Çin ve Çinli
hayranı kesiliverdiklerini anlamakta güçlük çekenlerdenim. Türkiye
ekonomisine katkı yerine zarar veren bir ülkenin nesine ram olunmaktadır
bilemiyoruz.
En son olarak bu
yıl Temmuz ayı ortalarında Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkan
yardımcısı Cheng Swei’nin davetlisi olarak Çine giden CHP İstanbul
milletvekili Bülent Tanla; Çinin uyguladığı yeni bir sosyalist piyasa
ekonomisi yöntemi ile başarı sağladığını, mevcut gidişatla dünya üretiminin
merkezi haline geleceğini, Çin- Türkiye ilişkilerinin daha iyi bir zemine
oturtulmasının Türkiye açısından gerekli olduğunu, ifade etmiştir…
Anlaşılan Sayın
Tanla, Mao’ hayranlığı kamuoyunca bilinen Doğu Perinçek’ in Haziran ayı
içinde gerçekleştirdiği Çin ziyareti sonrasındaki açıklamalarının tesirinde
kalmış olmalıdır. Görünen o ki; Türkiye’yi 1980 öncesinde kana bulayan Mao’
hayranlarının yeni jenerasyonları daha etkili bir yol olan ve Türkiye’de
siyasi güç olarak Çine entegre olma yolunu tercih etmektedirler.
Oysa ki; Komünist
Çin’de dünyanın en büyük sosyal patlamasının yaşanması an meselesidir…
“KUTLU YOL”UN
YOLCULARI VE “DAVA ADAMI” GÖRÜNÜMLÜ
İHANET ODAKLARI
15 Temmuz 20004
Kararlı, sabırlı, kalpleri
inanç, iman ve ümitle dolu dava adamlarının dünyalarında bedbinliğe, asla
yer yoktur. Gönül verilen mukaddes davalarda kullanılan büyük ve en güçlü
silah “Ümit” tir. Ümit’lerin bittiği yerde yüreklerde ki ateş,
gözlerdeki fer’de sönmüş demektir. Bu sebeple; Ulvi yolların yolcuları;
mümkün olduğunca her rüzgarda yön değiştiren, her yol ayrımında yol
değiştirmeye çalışan, her durakta ve limanda fırsattan istifade ile inmek
isteyen, bulunduğu ve girdiği her ortamda bukalemun misali renk değiştiren
kişilerle ne pahasına olursa olsun birlikte yola çıkmamalı, aynı gemiye
binmemeli ve asla onlara güvenmemelidirler…
Sebebine gelince; karamsarlık
ruhlarına işlemiş olan insanlar kısa zamanda etraflarındaki insanları da
bedbahtlığa sürükleyebilirler.
Yollar vardır; uzundur,
meşakkatlidir, çilelidir, dikenlidir, inişlidir,çıkışlıdır. Bu yolu aşmak
için çok büyük sabır, metanet ve kararlılık gerekir. Bu yolun sonu, milli
hükümranlığın kazanılmasıyla, muhafaza edilebilmesiyle ve bir “İnsan”
gibi yaşamayı tercih etmekle noktalanır… Bu yol; ilahi yükümlülüğün bilinci
içinde, yüce yaratıcının emir ve yasaklarına riayet etmek suretiyle uhrevi
hayatta felaha ermeye götürür…
Bu kutlu yolun yolcularının
önlerine; bütün hayatlarını, şeytanla işbirliği içinde aldatma, ihanet ve
adı konamamış hırsızlıklarla kazanan insan müsveddeleri tarafından zümrüt
tepsiler içinde sunulan cazibesine dayanılamaz fırsatlar, reddedilemez
imkanlar çıkartılır… Fakat gerçek dava adamları bütün bu parıltılı
teklifleri görmezlikten gelirler. Ellerinin tersiyle yiterler. Çünkü onlar;
gerçek birer Eşref-i mahlukattırlar. Yeryüzünde işte bu az sayıdaki dava
erleri çileyi, sıkıntıyı, her türlü eza ve cefayı göğüsledikleri için diğer
çoğunluklar mutlu olur, refah ve özgürlük içinde yaşarlar ve zannederler ki;
yaşadıkları o güzel ve müreffeh hayat, onlara Cenab-ı Hak tarafından
bahşedilmiştir… Oysaki; dünyada hiçbir mutluluk bedel ödenmeden elde
edilemez…Söz konusu ağır bedelleri ödeyenler ise, başkalarının mutluluğu ve
özgürlüğü için hayatlarının baharında kara toprakla kucaklaşmış olan
cennetmekan insanlardır.
İnsanoğlunun önüne ilahi
kudretin çıkartmış olduğu alternatifler oldukça fazladır. Bu
alternatiflerden kendisini helak’ a götürecek olanını, ya da felaha
erdirecek olanını tercih etmek, insan iradesinin, düşünce ufkunun,
değerlendirme, yorumlama ve karar verme melekesinin güçlülüğüne bağlıdır.
Dünyanın dengesinin bir
parçacık ta olsa istikrarını muhafaza etmesinin yegane sebebini; her türlü
emeğinin ve alın terinin karşılığını yalnızca yüce yaradan dan bekleyen
tevekkül sahibi insanların varlığına, gayretkeşliklerine ve fedakarlıklarına
bağlamak yanlış olmaz. Bu insanları mutlu edecek olan tek unsur; başka
insanların mutlu olduklarını görmek ve gelecek nesillere güzel ve özgür bir
yaşam bırakabiliyor olduğunun bilincine varabilmek, bu yolda gayret
gösterebildiğini hissedebilmektir…
Gerçek dava adamları hiçbir
şart ve zeminde inandıkları dava larından asla taviz vermezler. Mukaddes
davaları uğruna, içine düşebilecekleri her türlü sıkıntılara da gözlerini
kırpmadan katlanırlar. Karşılaşabilecekleri her türlü zorluk onlar için
birer mutluluk kaynağıdır.Yeter ki; Allah’a ibadet etmek anlayışı ve
düşüncesi içinde sarf ettiği emekleri; akıl ve izanlarını maddi çıkarları
uğruna satılığa çıkartmış olan “Dava adamı” görünümlü ihanet odakları
tarafından sabote edilmesin…
TAYVAN BOĞAZI ORTADOĞU
BÖLGESİNDEKİNDEN DAHA
CİDDİ
GELİŞMELERE GEBE
14 Temmuz 2004
Komünist Çinin
ABD ile olan ezeli rekabetinin daha da ileri noktalara taşınmasına Tayvan
konusunun sebep olacağı gözlenmektedir. 1949 yılından beri Tayvan’ı Kıta
Çinin bir parçası olarak gören ve her fırsatta, gerekirse savaşmayı da
göze alabileceklerini ilan etmekten kaçınmayan Çin hükümeti “Kağıt
Kaplan” misali Tayvan konusunda boş yere kükremekten öteye gitmeyen
hizipçiliğini sürdürüyor. Buna karşılık Tayvan Hükümeti ise, Demokratik
yönetim biçiminden asla vazgeçmeyeceklerini ve bağımsız ve demokratik Çin’
konusunda kararlı olduklarını ileri sürmektedirler.
Yarım asrı
geride bırakan bu çekişmelerde Komünist Çin hükümetinin çok ciddi anlamda
bir ilhak etme hareketine girişememesinin yegane sebebi, ABD’nin Tayvan
hükümetine verdiği açık destektir. Eğer, ABD’ ile Tayvan arasında sıkı
bir işbirliği ve dayanışma olmasa idi, Komünist Çin ile Formoza (Tayvan)
adası arasındaki yaklaşık 120 kilometrelik mesafe Kızıl Çin hükümeti için
hiçbir engel teşkil etmeyecekti.
ABD’ Başkanı
George Bush’ un Ulusal Güvenlik danışmanı Condolezza Rice Asya’daki
temasları çerçevesinde Çin Başbakanı Hu Jintao ile görüştü. Bu görüşme
esnasında Hu Jintao; Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin Kızıl Çin
hükümetine Tayvan konusunda verdiği sözleri yerine getirmesi gerektiğini
ve Ayrılıkçı düşünceye sahip Tayvan hükümetini cesaretlendirecek
davranışlardan kaçınmasını istedi.
Kızıl Çin
hükümeti bu isteklerini yıllardır devam ederek sürekli ABD’ye aba altından
sopa göstermeye devam ederken, ABD’ de; Komünist Çin ile giderek artan
ticari ilişkileri sebebiyle, zaman zaman ikili oynayarak, tek Çin’ den
yana olduklarını ve ayrılıkçı hareketlere asla pirim vermeyeceklerini
ifade ederken, kendi bildiği yolda ilerlemeyi de sürdürmekten geri
kalmamaktadır.
Bunun en büyük
göstergesi de bu ay içinde Amerika Birleşik Devletlerinin Doğu Çin
denizinde Japonya, Kore Cumhuriyeti ve Avustralya ile geniş kapsamlı bir
askeri tatbikat gerçekleştirmeyi planlamakta olduğudur. Konu ile ilgili
olarak görüş ve endişelerini dile getiren “Pekin Birlik Üniversitesi
Tayvan Sorunu Enstitüsü” Başkan yardımcısı Prof. Cusianglong ; Tayvan
Hükümetinin Boğazda yapmış olduğu ve yapacağı askeri tatbikatlarda iyi
niyetli olmasının düşünülemeyeceğini, Kıta Çinin içlerini de hedef
aldığını ileri sürerek, ABD’ nin Japonya, Kore Cumhuriyeti ve Avusturya
ile yapacağı tatbikatın bazı tehlikeleri de beraberinde getirebileceğinden
söz etmiştir. Ayrıca; Tayvan boğazında Tayvan’ın bağımsızlıkta ısrarlı
olması durumunda yaşanması muhtemel bir savaşa ABD’ ninde karışabilme
ihtimalinin yüksek olduğunu söylemiştir.
Dünya kamuoyunun
bilmesi gereken önemli bir nokta da, nüfusu neredeyse Bir milyar dörtyüz
milyona ulaşmış olan ve dünyanın en büyük ordusuna sahip Çinin Tayvan
konusunda çok büyük bir rahatsızlığının bulunuyor olmasıdır. Çünkü
Pekin’de “Birlik Üniversitesi” bünyesinde “Tayvan Sorunu
Enstitüsü”nün kurulmuş olması işin ciddiyet boyutunu göstermesi
bakımından mühimdir. Tayvan boğazının iki yakası arasında ABD ve Çinin
Askeri tatbikatlarının sonucunun ciddi bir rekabet ve gövde gösterisine
dönüşmekte olduğunu düşünürsek; bunun sonucunun hangi safhalara
varabileceğini tahmin etmek zor değildir…
Dünya basın ve
yayın organları yüzlerini pür dikkat Ortadoğu bölgesine dönmüş ve Irak’la
yatıp Irak’la kalkarken, Asya bölgesinin doğusunda Ortadoğu’dakinden çok
daha sıcak hadiselerin yaşanabilmesi an meselesidir.
ÇİN ASLINA BAKILIRSA
YALNIZCA ASYA ÜLKELERİNİ
DEĞİL DÜNYAYI TEHDİT
ETMEKTEDİR
13 Temmuz 2004
Avrupa Birliği
ülkeleri içerisinde Almanya’nın, Çin zulmünden kaçarak kendisinden siyasi
sığınma talebinde bulunan Doğu Türkistanlılara kucak açmış olması Kızıl Çin
hükümetini iyiden iyiye kızdırmış bulunmaktadır. Çinin feveran etmiş
olmasına rağmen Almanya’da yaşayan Doğu Türkistanlılara Alman hükümetinin
insani yaklaşımı, Almanya’nın demokratik ülke olma vasfına daha yakın
olduğunu ispat etmektedir.
Ayrıca; Bu ülkede
yaşayan Doğu Türkistanlıların zaman, zaman demokratik haklarını kullanarak
Doğu Türkistan’da Çin hükümetinin uygulamakta olduğu insanlık dışı
muameleleri ve Çinin işlediği insanlık suçlarını çeşitli toplantılar ve
protesto eylemleri ile gündeme getirmelerine ve Milletlerarası hukuk
kuralları çerçevesinde tepkilerini ortaya koymalarına izin verilmesi ve
anlamsız engellemelerle Çinlilere yaranma çabası içine girmemesi, gerçekten
demokrasi ile idare edilen ülkeleri ve milletleri sevindirirken Çinlileri ve
Çin dostu ülkeleri ziyadesiyle rahatsız etmektedir.
Özelliklede son yıllarda Doğu
Türkistan adına yapılan birkaç toplantıya ev sahipliği de yapmış olmasına
çok kızan Çin hükümeti Alman hükümetine rahatsız olduğunu açıkça her alanda
ilan etmiş bulunmaktadır. Almanya ile Çin arasında neredeyse diplomatik kriz
yaşanma noktasına kadar gelinmişken, Almanya dışişleri bakanı Joshka
Fischer’in ani olarak 10 günlük bir Asya Gezisi kapsamında Çini de ziyaret
etme girişimi Çin ile gerginleşme temayülü gösteren ilişkilerin normale
döndürülmesi için bir çaba olabilir mi bilmiyoruz. Fischer’in Çin,
Hindistan, Pakistan,Bangladeş ve Sri Lanka’yı kapsayan ziyaretinin bir ayağı
da Pekin’e 200 km uzaklıktaki bir bölgede Rusya ile Almanya’nın ortak olarak
kurduğu enerji üretim merkezini konu alırken, bu ziyaret esnasında Çin
hükümetinden BM. Güvenli Konseyi daimi üyeliği için destek isteyeceği de
ziyaret gündemindeki konulardan birini oluşturuyor.
Bilindiği üzere bir süre önce
Almanya Başbakanı G. Schröder’de AB’nin Çine uyguladığı Silah ambargosunun
kaldırılması yolunda çağrıda bulunmuştu…
Anlaşılan o ki; Çin ile
ilişkilerin daha da karmaşık hale gelmemesi için yine ilk adımı Almanya
hükümeti atmak zorunda kalmıştır.
ÇİN JAPONYA’YI DA TEHDİT
ETTİ
Yıllardır Çin ile Japonya
arasındaki deniz sınırı anlaşmazlığı sürüp gidiyor. En son 1996 yılında
deniz sınır konusunda anlaşmak üzere bir araya gelen Çin ve Japonya bir
anlaşmaya varamamışlar ve 2009 yılında tekrar görüşmek üzere ertelenmişti.
Yakın zamanda Japonya’nın Doğu Çin denizindeki tartışmalı bölgede Doğal gaz
arama çalışmaları yapıyor olması Çin hükümetini kızdırdı. Japonya’nın Pekin
Büyükelçisi Koresige Anami’yi Bakanlığa çağıran Çin Dış işleri bakan
yardımcısı Wang Yi Japonya hükümetine yönelik olarak oldukça sert uyarılarda
bulunarak Çin hükümetini kızdıracak kışkırtıcı faaliyetlerden uzak durmasını
ve söz konusu tartışmalı ve hassas bölgedeki Doğalgaz arama çalışmalarına
derhal son vermesini istemiştir.
BM’ anlaşmalarına göre denize
kıyısı bulunan ülkeler ekonomik faaliyet alanlarını 200 deniz miline kadar
genişletebilme hakkına sahip bulunmaktadır. Çin ile Japonya’nın arasındaki
ilişkiler, 1937 yılında Japonya’nın Çini işgal ettiği tarihten beri çok
sağlam bir zeminde yürümemekteydi.
Çin’in; Tayvan hükümeti ile de
1949 dan beri devam eden bir gerginliği bu güne kadar sürüp gelmektedir…
Çin’in Asya bölgesindeki komşuları ile gerginliği hiç bitmedi, bundan
sonrada bitmeyecektir. Bunun en önemli sebebi ise gayet açıktır. Çinin
“Aç Gözlü” olması…
KOMÜNİST ÇİN
İÇİN EN BÜYÜK TEHDİT VE TEHLİKE
SAYILARI GİDEREK ARTAN
ÇİNLİ REJİM MUHALİFLERİDİR
12 Temmuz 2004
Kızıl Çin
hükümeti; kendi coğrafi sınırları içerisinde gösterdiği Doğu Türkistan’da
bütün milletler arası sözleşmeleri ve hukuk kurallarını çiğneyerek açıkça
insan hakları ihlalleri yapmakta ve insanlık suçları işlemektedirler.
Yaklaşık 80 bin insanın hapishanelere atıldığı biliniyor. Bunların büyük
çoğunluğunu da rejim muhalifleri oluşturmaktadır. Bir milyar üç yüz elli
milyonun nüfusa sahip Çin’de her yıl en az bin kişinin çeşitli suçlar isnat
edilerek idam edildiği, bazı milletler arası insan hakları örgütlerinin
kayıtlarına geçerken, gerçekte ise, idam edilenlerin sayısının çok daha
fazla olduğu tahmin edilmektedir.
Bunlar elbette ki; yalnızca
bizim iddialarımız olmayıp,dünyanın bir çok ülkesine sığınmış olan demokrasi
yanlısı Çinli rejim muhaliflerinin de tespit ve iddialarıdır. Ülkede son
yıllarda Çinli muhaliflerin sayısında büyük ve dikkat çekici bir artış
gözlenmektedir.
Bilhassa; 1997 Ağustos ayının
sonunda o zamana kadar İngiltere’nin güdümünde, kontrolünde ve yönetiminde
bulunan Hong-Kong’un yönetiminin Kızıl Çin hükümetine devredilmesinden sonra
Çin hükümetinin “Bir devlet iki sistem” olarak adlandırdıkları ve
ticaretin eskiden olduğu gibi serbest piyasa sistemine göre devam etmesi,
ülke güvenliğinin ise, kızıl Çin ordusu askerlerince sağlanması gibi bir
yönetim biçiminin hayata geçirilmesi ile Çin halkının bir bölümünün
düşüncelerinde çeşitli değişikliklerin oluşmasına yol açmıştır.
Dünya devletleri günümüzde
de, tarihte olduğu gibi bir Çin aldatmacası ve hedef saptırması ile karşı
karşıya bulunmaktadır. Sebebine gelince; Dünyaya demokrasi getirmek üzere
Okyanus ötesi askeri harekatlar düzenleyen ve bir çok dünya devletini de
peşinden sürükleyen Amerika Birleşik Devletlerinin dikkatini başka yöne
çekmek için devamlı olarak, başlarındaki tek tehdit’in Doğu Türkistan’da
istiklal mücadelesi veren ve Çin hükümetinin “Ayrılıkçı Doğu Türkistan
Güçleri” olarak adlandırdığı Müslüman Türkleri göstermeye
çalışmaktadır. Elbette ki; Ciddi anlamda elli yıldır bağımsızlık mücadelesi
veren Doğu Türkistanlılar Çinin işgalci ve insanlık dışı rejimi için bir
tehlikedir. Fakat; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Komünist Çin için
asıl tehlike, Çin’de giderek sayıları artmakta olan demokrasi yanlısı
Çinlilerdir.
Eski Sovyetler Birliğinde
olduğu gibi artık miadını doldurmuş olan Çin’deki Komünist sistemde de
dağılma süreci, Çin’de demokrasi isteyen rejim muhaliflerinin çoğalması ile
başlayacaktır. Özellikle Amerika ve Avrupa ülkelerinde sistemli olarak
faaliyetlerini sürdüren Çinli muhalifler her yıl Çin’de demokrasi
istedikleri için tank paletleri altında vahşice ezilen binlerce Üniversite
öğrencilerinin anısına kanlı Tiananmen olaylarının yıldönümü münasebetiyle
büyük çaplı organizasyonlar düzenlemektedirler. Çin’de ise dünya kamu oyuma
çok yansıtılmayan bir biçimde rejim muhaliflerine yönelik çok sert yöntemler
kullanılmakta ve büyük bir çoğunluğunu kesinlikle idamla
cezalandırmaktadırlar.
Şu anda kendilerini dünyaya
barış yanlısı, ekonomik kalkınmada başarılı, dünya ticaretine yön verebilen
bir ülke olarak tanıtmaya çalışsalar da, bunların tamamen kendi
çirkefliklerini perdelemek için kullandıkları aldatmacalar olduğu
bilinmelidir.Doğu Türkistanlıların elli yıldır devam eden anlatımlarına
şüpheli ve yanlı bir yaklaşım sergileyen Dünya basın ve yayın organları eğer
Çinin gerçek yüzü ile karşılaşmak ve Çin hakkında gerçek bilgiler almak
isterlerse, Amerika ve Avrupa’da sürgün hayatı yaşayan demokrasi yanlısı,
Komünist rejim muhalifleri ile de mutlaka görüşmelidirler…Ancak o zaman Doğu
Türkistanlıların feryatlarına hak vereceklerdir…
“11 EYLÜL” DEN ÖNCE DÜNYADA TERÖR.
VE TERÖRLE MÜCADELE YOK
MUYDU?(1)
08 Temmuz 2004
Milletler arası
arenada devletlerin en popüler propaganda malzemelerinden biri “Uluslar
arası Terörizmle Mücadele” de gösterdikleri performans olarak
görünmektedir. Özellikle de; günümüze kadar arkasındaki esrar perdesi
yeterince aralanamayan “11 Eylül Olayı”ndan sonra daha da önem arz
eden terörle mücadele bireysel bazdan ülkeler arası savaş sebebi olabilecek
noktalara geldi. Küresel güç olarak adlandırılan büyük devletler terörizmi
bahane ederek bazı ülkeleri açıkça işgal etmekte, bazı devletlere de aba
altından sopa göstererek tehdit etmektedirler.
Günümüzde en
dikkat çeken noktalardan biri; ABD ve Avrupa devletleri tarafından Adeta
dünyada terörizm yalnızca “11 Eylül” den sonra ortaya çıkan bir
olaymış gibi dayatılmakta ve meseleye farklı pencereden bakamayan bazı
güdümlü devletlerin yöneticileri tarafından da öyle algılanmaktadır. Oysa
ki; “Ucube 11 Eylül” tarihine gelene kadar bir çok ülke teröre binlerce
kurban vermişti. Mesela Türkiye en bariz bir misallerden biri olarak
gösterilebilir. Çünkü; 1980 öncesinde kardeş kavgalarını körükleyerek
Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmak isteyenler bu girişimlerin 12 Eylül
Askeri harekatı ile akim kalmasının ardından, 1980 sonrası da Türkiye’nin
başına yeni bir terör örgütü olan PKK terör örgütünü musallat ederek
onbinlerce insanımızın kaybedilmesine, Türkiye’nin ilerlemesinin ve
huzurunun önüne engel çıkartmaya devam etmektedirler. Yetkililerimiz çok iyi
biliyorlar ki; Doğu ve Güney doğu da ele geçirilen silah ve mühimmatların
üzerinde, inanılmaz bir saflıkla dostluklarına ram olduğumuz devletlerin
isimleri bulunmaktadır.
Ne yazık ki; Türkiye
hükümetleri bataklığı kurutmak yerine sivrisinekle mücadele yolunu tercih
ettiklerinden, bu gün de batılı sözde dostlarımızın ve ABD’nin dayatmaları
sebebiyle çok daha farklı siyasal içerikli tango pistlerinde
sürükleniyoruz…Türkiye tam 20 yıl boyunca terörle mücadelede tek başınaydı
ve bu gün meydanlarda sözde dostluk nutukları atan devletler Türkiye’ye
destek vermek yerine, tam tersine fırsat buldukça Türkiye’deki terör
yangınına benzin ilave etmekteydiler...
Yine bakıyoruz bu sözde
müttefik ve dost ülkeler Türkiye’ in önüne cam kavanoz içinde bir “AB”
reçelini koyarak, Türkiye yetkililerinin ağızlarını şapırdatarak bu
reçel kavanozunun etrafında dolaşmalarına sebep olmakta ve bunun yanı sıra
Türkiye’yi Türkiye yapan milli ve manevi değerlerinden taviz üstüne
tavizler verdirerek, Türkiye’de ve dünyada terörün tek kaynağı olarak ta
“İslamiyet”i hedef göstermektedirler... “İslami terörle(!)
mücadele etmezseniz kavanozdaki “AB” reçeline ulaşamazsanız” denilerek
Türkiye’deki mütedeyyin insanların tamamının tedirginliğe sürüklenmesine yol
açmaktadırlar. Maalesef; “ Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman” denilen
Türkiye’nin idarecileri de açıkça; “İslami terör olmaz, İslamiyet ile
terörizm özdeşleştirilemez, Çünkü halkımızın % 99’u Müslüman’dır,her
ferdimizi potansiyel bir terörist noktasına çekmek yanlış ve asla kabul
edilemez bir dayatmadır. ” Diyemiyorlar.
Ne kadar acı bir tablodur ki;
dünyadaki Müslüman ülkelerin neredeyse tamamı ABD’ye ve Avrupa ülkelerine
şirin görünebilmek bir “Aferin” alabilmek için ülkelerindeki Müslüman
halkın inanç alanındaki yaşam faaliyetlerinin önüne çeşitli engeller
çıkartmakta ve getirdikleri kısıtlamalarla, BM. insan hakları bildirgesinde
yer alan “İnanç Özgürlüğü”nü ihlal etmektedirler. Batılı ülkeler
bundan memnun mudur? Hayır! Her geçen gün daha fazlasını istemektedirler…
“11 EYLÜL” DEN ÖNCE DÜNYADA
TERÖR
VE TERÖRLE MÜCADELE YOK
MUYDU (2)
09 Temmuz 2004
Dünyada kurmak
istedikleri Haçlı hakimiyetinin önündeki tek engelin İslamiyet olduğunu
düşünen, sözde modern dünyanın çağdışı zihniyete sahip taşeronları, türlü
yollarla insanlığın sahip olduğu temel değerleri dejenere etmeye
çalışmaktadırlar.
Özellikle Müslüman
ülkelere gizli ve resmi yollarla gönderdikleri misyonerleri vasıtasıyla din
bezirganlığı yapan, üzerlerindeki rahip ve rahibe giysileri ile Türkiye’de
Anadolu’nun en ücra beldelerine kadar giderek çocuklara 1’er dolar,
dağıtarak körpe dimağlarda iz bırakmaya çalışanlara, kapı kapı dolaşarak
İncil dağıtanlara sesleri çıkmayan ve hatta onlara yaranabilmek için
yalakalık yapmakta bir beis görmeyen, Fakat; Türkiye’de Türk milletinin
sahip olduğu İslam inancına inanılmaz bir düşmanlık besleyerek darbe üstüne
darbe indiren ve İslam dininin öğrenilmesini ve öğretilmesini; “İrticai
faaliyetlerde bulunuluyor” safsatasıyla kargaşalık çıkartma ve
huzursuzluk yaratma sebebi sayan, hangi dine mensup oldukları sorulduğunda
ise, yalnızca nüfus cüzdanlarında kalmış olan “İslam” ibaresini dahi
adeta bir sabıka kaydıymış gibi gizlemeye çalışan bazı sözde aydın ve sözde
çağdaş “Kimliksizler” ve de, “Dinler arası diyalog”
teranesiyle haçlı ordularının öncü kuvvetleri vazifesi yapanlara Müslüman
Türk Milleti bir gün mutlaka gereken dersi verecektir.
Türkiye’deki yerli taşeronlar
batının görevlerini bu kadar hararetle üstlenmişken diğer Müslüman Türk
diyarlarında da durum çok farklı değildir.
1990’ yılının başlarından
itibaren bağımsızlıklarını elde eden Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinde
de müthiş derecede bir Hıristiyanlaştırma faaliyetini sürdüren bazı batılı
devletler çok büyük oranlarda da başarı elde etmektedirler. Temelde İslam
dinine mensup olan fakat, 70 yıl süre ile Rus esareti altıda kalmış olmanın
getirdiği ezilmişlik ve Rusların uyguladığı dinsizleştirme politikaları
sebebiyle mensubu oldukları İslam dinini öğrenme imkanı bulamayan
Kazak,Kırgız, Özbek, Tacik ve diğer Türk kavimleri ne yazık ki; hiç fırsat
kaçırmayan yabancı misyonerlerin ağlarına düşmüşlerdir.
Bu konuda bir misal vermek
gerekirse; Kırgızistan’da cereyan eden gelişmeler oldukça vahim
boyutlardadır. Alınan bilgilere göre; Kırgızistan’da 309 kilise, farklı
dinler adına faaliyetler gösteren 24 kuruluş ve 188 ayrı tapınakta görevli
830 kişilik bir kadro Hıristiyanlık propagandası yapmak adına
çalışmaktadırlar. Hıristiyan misyonerler genellikle Almanya’dan, Amerika
Birleşik devletlerinden ve Güney Kore’den gelmektedirler…Kırgızistan Haber
Ajansı nın (KABAR) haberlerine bakıldığında; Başbakan Nikolay Tanayev Aynen
Türkiye’de olduğu gibi kraldan çok kralcı pozisyonuna girerek; Aşırı uçlar
(ne demekse) uluslar arası terörizm dini örgütler ve Doğu Türkistan İslam
Hareketi, Ülkenin güneyinde faaliyet gösteren Hizb-üt Tahrir Örgütü,
Özbekistan İslami Hareketi gibi örgütlerle etkin mücadele etmek ve ülkede
bulunan dini örgütlerin denetim altına alınması için yeni bir denetim kurulu
oluşturma kararı aldıklarını açıklamıştır.
İnsanlık tarihi ile birlikte
başlayan terör ve terörizmle mücadelenin sanki, “11 Eylül” olayı ile
başlayan bir olaymış gibi lanse edilmesi karşısında batıya ve ABD’ye yaranma
yarışına giren Müslüman ülkeler nereye doğru sürüklenmekte olduklarının
farkında değiller mi? Gayet açıktır ki; Önce “İslam dini eşittir
terörizm” sloganı çerçevesinde İslam inancını öncelikle dünyadan yok
ederek, yerine Hıristiyanlığı yerleştirecekler ve ardından da bir dünya
hakimiyeti kurmak isteyeceklerdir.
Ülkeleri silah gücü ile işgal
eden ve sayısız masum insanlara yönelik katliam uygulayanlar terörist ,
insanlara kendi dinlerini dayatarak zorla kabul ettirmeye çalışanlar
“irticacı” olmuyor, fakat; Ülkelerini korumak, inançlarını yaşamak
isteyen Müslüman’lar “İslamcı Terörist” olarak ilan ediliyorlar…Bu
düşüncede olanlara destek verenler bu vebalden nasıl kurtulacaklar?
DÜNYADA
DOĞU TÜRKİSTAN İSMİ
KULLANILIRKEN NEREDEN ÇIKTI
UYGURİSTAN
07 Temmuz 2004
Almanya’da Nisan
ayı içinde dünyanın bazı ülkelerinden gelen Doğu Türkistanlılar bir asamble
gerçekleştirdiler. Burada alınan kararlar üzerinde bir çok soru işaretleri
bulunmaktadır. Birincisi; Bu toplantının yapılması kararında
dünyadaki bazı küresel güçlerin etkisi var mıydı? İkincisi; Bu
toplantıda “Doğu Türkistan” isminin kaldırılarak yerine “Dünya
Uygur Kurultayı” (D.U.K.) deyiminin kullanılması kimin,kimlerin ya da
hangi büyük devletlerin dayatmasıydı. Üçüncüsü; Doğu Türkistan’da
yaşayan 40 milyon insanın konu hakkındaki görüşleri alınamazken, Doğu
Türkistan dışında yaşayan yaklaşık üç milyon civarındaki bir Doğu
Türkistanlı nüfusun aldığı kararlar hangi adalet ve hukuk mesnedine
dayandırılmıştır? Kaldı ki; Almanya’da yapılan bu toplantıya katılanlar
dünyanın değişik ülkelerindeki yaklaşık üç milyon olarak tahmin edilen Doğu
Türkistanlı nüfusun ekseriyetini de temsil etmemektedir. Dördüncüsü;
Dünyanın süper güçlerinden olan Amerika’da Kendilerine mikrofon uzatılan
bazı Doğu Türkistanlıların, habercinin “ Siz nereden
geliyorsunuz?” şeklindeki sorusuna “ Uyguristan’ dan geliyorum”
cevabı vermesi bir senaryomudur? Yoksa, sistemli olarak tarihte hiçbir zaman
var olmamış olan (Uygur Devletleri hariç) hayali bir “Uyguristan”
“Doğu Türkistan”ın yerine ikame edilmeye mi çalışılıyor?
Uluslar arası
hukuk kurallarına göre hiçbir zaman var olmayan ve resmi olarak kurulmamış
olan bir devletin haklarının iadesini istemek, geçerliliği olmayan bir
taleptir ve Milletler arası platformlarda destek bulması da mümkün değildir.
Almanya’daki söz konusu toplantıya katılan ya da sonradan kendilerine
temsilcilik görevi tevdi edilen kişi ve kurumlar bu durumu idrakten yoksun
mu ki, böyle bir dayanaksız isimlendirmeye rıza göstermişlerdir?
Herkesçe biliniyor
ki; Çinliler zaman zaman Tarihte dört defa devlet ve hükümetler kuran
“Doğu Türkistan” ismini açıkça reddederek “Onlar gitsinler
devletlerini kuzeydeki Orhun ve Selenga ırmakları kıyısında kursunlar.
Sinkiang (!) tarihi bir Çin toprağıdır” iddiasını ileri sürmektedirler.
Doğu
Türkistanlılar eğer dünyadaki milletler arası insan hakları örgütlerinden
gerekli desteği almak ve evrensel hukuk kurallarının teamüllerinden
istifade ederek Çinli işgalcilerin sırtlarını yere getirmek istiyorlarsa,
hiç kurulmamış, resmiyet kazanmamış ve birilerinin dayatması olarak ileri
sürülen hayali “Uyguristan” ismini değil, “Doğu Türkistan” ismini
kullanmalıdırlar.
Tarihte tanınsın ya da
tanınmasın sayısız şehitler vererek kurulmuş olan “Doğu Türkistan
Devletleri”ni hatırlatması, şehitlere, liderlere, tarihi gerçeklere
saygı gösterilmesi ve daha güçlü delillerle yola çıkılması adına,
kimilerinin “Dünyadaki en yetkili organ” olarak telaffuz
ettiği teşekkülün levhasına gururla ve şuurla “Doğu Türkistan” ismi
nakşedilmelidir…
Biliyoruz ki; Bedevlet
Yakuphanın kurmuş olduğu ve 14 yıl bağımsız olarak yaşamış olan devletin
ismi Uyguristan değil “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” dir. Bu devleti
Osmanlı devleti İngiltere ve Rusya resmen tanımıştır. 12 Kasım 1933 de
kurulan devletin ismi “Uyguristan” değil “Doğu Türkistan
İslam Cumhuriyeti” dir. 1944 de kurulan devletin ismi “Uyguristan”
değil “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” dir. 1947 de ilan edilen mahalli
hükümetin ismi “Uyguristan” değil, “Doğu Türkistan Hükümeti”dir.
Tarihte bir “Uyguristan
devleti” kurulmadığına göre, ülkenin gerçek ve doğru ismi olan “DOĞU
TÜRKİSTAN” dan asla vazgeçmek yok…
MEYDANLAR HAYSİYETSİZLİKLERE
TERK EDİLMEMELİDİR
06 Temmuz 2004
Dünyada zaten
yeteri kadar düşmanı ve çekemeyeni bulunan Müslüman Türk milleti tarih
boyunca kendi içinden türeyen ihanet odakları yüzünden zaman, zaman akamete
uğramıştır. Bilhassa bazı ihtiras sahibi, haris, kıskanç, kabullenemezlik ve
hazımsızlıkları hayat felsefesi haline getirmiş olan insan müsveddeleri
yüzünden milletimizin yükselişinin önüne türlü engeller çıkmaktadır. Fakat;
bu bencil ve aç gözlü “Kör kuyu” lar ne kadar gammazlıklarını
kullanarak kendi varlıklarını garanti altına alacaklarını zannetseler de
istedikleri başarıya hiçbir zaman tam olarak ulaşamamışlardır.
Bunlar; bütün
insanların kendilerinin köleleri olmasını, her türlü inisiyatifin
kendilerinde olmasını ve herkesin kendilerinin insanlıktan çıkmış
kalıplarının şeklini almış olarak yaşamasını isterler. Sözde, her şeyin
iyisini,doğrusunu,güzelini kendileri bilirler. Bu hilkat garibelerine göre
başka insanların doğrularının ve fikirlerinin hiçbir değeri yoktur. Kendi
yörüngelerine girmek istemeyen insanlar onlara göre hizipçidir, geçimsizdir,
tefrikacıdır…
Yeri geldiğinde
adeta yeri göğü inletircesine naralar atanlar, sıkıyı gördüklerinde
kuyruklarını altlarına sıkıştırarak geri adım atarlar ve her türlü
gerçekleri cesaretle savunmaktan kaçınırlar. Bunu da, “Uzlaşmacılık”
olarak adlandırırlar. Bulundukları yeri koruyup kurtarabilmek için açıkça
her türlü hokkabazlıkları yapmakta bir beis görmezler. Bu zihniyetin
hokkabazlıklarını, sahtekarlıklarını ve iki yüzlülüklerini yutarsanız sizden
iyi kimse yoktur. Eğer insanlık adına utanç verici sahtekarlıklarını
kabullenmeyip suratlarına çarparsanız, o vakit sizden daha kötü hiç kimse
olmaz ve demir çizme demir baston yollara düşerek içlerindeki bütün kin ve
nefreti avuçlarına alıp her ortamda kara çalmaktan çekinmezler.
Cesaret, liyakat,
bilgelik, feraset, ataklık, hakkaniyet, adalet ve dürüstlük gibi inancımızın
ve mensubu olduğumuz milletimizin vazgeçilmez değerlerine oldukça uzak ve
yabancı olan bu kişilerin besin kaynakları; yalan, dolan, hile,
samimiyetsizlik, tamahkarlık, çekemezlik, haset, gammazlık, ihanet ve adam
satmaktır…Kendilerinin ufuklarında yeri olmayan başarının, şan, şeref,
dürüstlük ve itibarın, güvenilirliğin başkalarında görülmesine asla
tahammül gösteremezler…
Anadolu da halk
arasında, kendi bulundukları yeri dünyanın merkezi zanneden ve yaptıkları
her şeyi inanılmaz derecede büyük bir başarı olarak kendi hanelerine
kaydeden tipler için kullanılan “B... da boncuk görmek” diye bir
tabir vardır… Etraflarındaki dalkavukların körü körüne üç kuruşluk menfaat
için onayladıkları ve tamamen hata ve yanlışlardan oluşan kulelerini; bir
kısım cahil, kalp gözü kapalı, nemelazımcı kesimden insanlara dünyanın
sekizinci harikasıymış gibi yutturarak sürdürdükleri saltanatlarını günün
birinde birileri ortaya çıkarak sarsarlar ve “Kral Çıplak” derlerse;
işte o zaman saman dolu kafalarını vurmadıkları duvar ve kaya kalmaz,
krallıklarını kurtarabilmek için her türlü herzeyi mubah saymaktan
çekinmezler…Bunlar acınacak insanlardır…
Fakat; her şeye
rağmen, sayıları her ne olursa olsun insanlığın temel değerlerine sıkı
sıkıya sahip çıkan ve fırsat düşkünlerine meydanları terk etmeyen yiğit,
cesur, sorgulayıcı ve cevval insanların mevcudiyeti dünya istikrarının
sebebi olmaya devam edecektir…
BÜYÜK DAVALARIN İNSANLARI
LİYAKATSİZ
KİŞİLERLE YOLA
ÇIKMAMALIDIRLAR
5 Temmuz 2004
Milli ve manevi
konularda önlerine bir hedef koyan ve bu yolda başarı elde etmek
isteyenlerin öncelikle kendi nefisleri ile yaptıkları mücadelede başarılı
olmaları şarttır. Bilindiği gibi kendi nefsani arzularının önüne
geçemeyenlerin büyük ideallere ulaşmada başarılı olmaları asla mümkün
değildir.
Gerçekten idealist
olan bir çok insanların önlerine çeşitli engellerin çıkmasına sebep olanlar
ve çeşitli suizanların ortalıkta cirit atmasına ve insanlar arasında
güvensizlik ve itimatsızlıkların çoğalmasına yol açanlar, yine bu bahse konu
zayıf iradeli, nefislerine yenik düşmüş olan kişilerdir. Bu tür kişilerin
zararları yalnızca kendileri ve çevreleri ile sınırlı kalmayıp, bazen bütün
bir milleti ve ülkeyi zor durumda bırakabilmektedir.
Gerek iş hayatında
olsun, gerek siyaset arenasında olsun, gerekse de büyük davalarda hedefe
ulaşma noktasında olsun, peşlerinden kitleleri sürükleyemeyenlerin belli bir
merhaleden sonra ne kadar yapmacık performanslar ortaya koyma numarası
yapmaya çalışsalar da, ne kadar kendilerini zorlasalar da kapasitelerinin
üzerine çıkamayacakları ve daha ileriye gidemeyecekleri aşikardır. Çünkü;
bir çiçekle baharın gelmeyeceği gibi, davasına inanan insanların taraftar
bulmaları, bulabilmeleri, kendisinde var olan her türlü meziyet ve
kabiliyetlerin de ötesinde bir mecburiyettir. Eğer bir önder adayı bu konuda
her hangi bir çaba sarf etmiyor, mesafe alamıyor ve “Küçük olsun, benim
olsun” mantığı içinde hareket ediyorsa, ne önder olabilir, ne de
insanlara itimat telkin edebilir…
Toplumları belli bir hedefe
kanalize edebilmenin ilk ve tek şartı güvenilir insan olmaktır. İnsanoğlunun
fıtratında var olan inanç ve iman cevherini keşfeden, keşfedebilen ve bu
nadide cevheri harekete geçirebilen kişiler toplum içindeki nadir
kişiliklerdir. İşte bunlar liderdir, bunlar peşi sıra gidilebilir
insanlardır. İnsanları inanç bağlamında tatmin edebilen, inandırabilen ve
belirli bir hedef üzerinde harekete geçirebilen kişilerin etrafındaki çelik
bilekli, kor yürekli sağlam iradeli insanların sayıları, kısa zamanda
kendiliğinden bir çığ gibi büyüyerek düşmana korku ve ürperti, dostlara da
güven veren bir yanardağ haline dönüşebilir…
Önder denilebilecek
meziyetlere sahip insanların dikkat etmeleri gereken en önemli husus,
dalkavuk olarak tabir edilen ve her şeyi yorumsuz olarak onaylayan kişilerin
ardı arkası gelmeyen sözde hoşgörülükleri ve tavırsızlıklarıdır…Yukarıda
belirttiğim gibi Toplum liderlerinin önlerine çıkabilecek en büyük engel de
bunlardır. Lider denilebilecek insanların aynaya bakmalarına ve yanlışlarını
görmelerine mani olanlarda bu tiplerdir….
Günlerden bir gün bu
dalkavuklar bir de toplum önderi olmaya kalkışırlarsa işte o zaman kızılca
kıyametin koptuğu andır. Kendi iradelerini doğru yönde kullanamayıp
başkalarına ipotek ettiren ve hayatları boyunca sahiplerinin önlerine
attıkları kırıntılara talim edenler, bir fırsatını yakaladıklarında
gözlerini bile kırpmadan sahiplerini sırtlarından hançerledikten sonra
onların yerlerine geçmek isterler. Ne yazık ki; asrımızın giderek
yozlaşmakta (yozlaştırılmakta olan demek daha doğru olur) olan bir takım
insanları bu türden ihanetin senaristlerine destekçi olabilmekte ve bunları
cesaretlendirmektedirler. Dolayısıyla da ayaklar baş, başlarda ayak olarak
hayatı tamamen karmaşık hale getirmektedirler. 21. Asrın
eşiğinde Müslüman Türk Milletinin en büyük ve güçlü düşmanı; , insanlık
adına utanç verici yağcılıklar, nemelazımcılıklar, dalkavukluklar,
“Padişahım çok yaşa” cılık, kişisel çıkarlar uğruna doğrulardan yana
değil, çarpıklıklara payanda olmak ve dünyadaki gelişmeler karşısında olumlu
ya da olumsuz tepkisizlik ve uyuşukluklardır…
“DOĞU TÜRKİSTAN İÇİN” DİYEREK
ÇİN’İN İDDİALARINI
YAYINLAMAK
KİME HİZMETTİR?
03 Temmuz 2004
Dünyada en bakir
konulardan biriside hiç şüphesiz ki; Doğu Türkistan’dır. Çin işgali alında
olmasından dolayı, Çin’den duyulan tedirginlik sebebiyle diğer dünya
devletleri ve araştırmacılar Doğu Türkistan hakkında özgürce ve yeterince
araştırmalar ve bilimsel tetkikler yapamamaktadırlar. Oysaki Doğu Türkistan;
sahip olduğu tarihi, kültürel, coğrafi özellikleri ve ülkenin ezeli ve ebedi
sahipleri olan Doğu Türkistanlıların dini ve milli hususiyetleriyle tam
anlamı ilec dünyada eşine az rastlanır bir tarih ve kültür hazinesidir.
1980 yılından
sonra serbest piyasa ekonomisine kademeli olarak geçiş yapmaya çalışan kızıl
Çin, dünyaya ne kadar şirin görünmeye çalışsa da ülkede uygulanmaya devam
edilen çağ dışı baskı, zulüm ve insan hakları ihlalleri ve dışa kapalılığı
ile dünya devletlerinin, tarihçilerin, bilim adamlarının, araştırmacıların
ve dünya basın organlarının gözünde kapalı bir kutu olma özelliğini devam
ettiren bir ülkedir.
1996 yılında Doğu
Türkistan’a kendi ekibi ile bir seyahat gerçekleştiren sayın Coşkun Aral
gezi sırasında kimi bölgelere alınmadı, kimi yerlerde de kameralarına el
konulması sebebiyle istediği çekimleri yapamadı. Böylece Çin hükümetinin
gerçek yüzünü yakından gördü ve Türkiye’ye döndükten sonra, Türkiye
Kamuoyuna Doğu Türkistan’da gördüklerini ve Çinin kendisine ve ekibine karşı
uyguladığı insanlık dışı muameleleri cesurca açıklayabilen ilk araştırmacı
oldu.
“Araştırmacı” adı
altında Çin ve Doğu Türkistan hakkında ilmi(!) makaleler yazıyor olmak için
bazı yazılar kaleme alanlar son dönemlerde zihin karıştırıcı bilgiler ortaya
koymaktadırlar. Yazılan bu yazıların kaynaklarına bakıldığında neredeyse %
80’nin Çin kaynakları olduğu anlaşılmaktadır… Çin kaynakları, işgali
altındaki Doğu Türkistan hakkında doğru bilgiler veriyor mu? Elbette ki
hayır! O halde, Çin kaynaklarından alınan bilgilerin yanlışlığı konusunda
her hangi bir yorum eklemeksizin ilmi makale(!) adı altında kamu oyuna
sunulması doğrumudur? Tabii ki hayır! Hele bunu yapanlar da Doğu Türkistanlı
ise, o zaman akıllara sayısız soru işaretleri yerleşmektedir…
Bu konuda bir
misal vermek gerekirse; Doğu Türkistanda Çin hükümetinin uyguladığı sözde
nüfus planlaması ve doğum kontrolleri konusunda bir çifte standart’ın mevcut
olduğundan ve Çinli nüfusun Türk nüfusuna oranla daha fazla arttığından söz
edilirken bu arada da Doğu Türkistan’ın nüfusunu, Çinlilerin yapmış
oldukları sayımlara dayanarak şaşılacak derecede az göstermek kimin
ideallerine hizmettir? Üstelik bu tür parazit oluşturan bilgiler içeren
yazıların Doğu Türkistan adına yayınlanan yayın organlarında yer alması daha
da düşündürücü bir hadisedir…(Bu konu hakkındaki detaylara ayrı bir yazımda
yer vereceğim.
“Yayınlanan yazıların
sorumluluğu yazarına aittir” ibaresinin Doğu Türkistan gibi hassas bir
konuda yayın yapan yayın organlarında geçerliliği yoktur, olmamalıdır. Bir
yayın organı aynı zamanda, içinde bulunulan “Hareket” in temel
düsturlarını, genel politikasını ve yayın organında isimleri bulunan
herkesin düşünce yapısını da yansıtır. Bu sebeple birinci derecede sorumlu
olması gerekenlerin “Ne yapalım bunlar bizim düşüncemiz değil”
aymazlığının arkasına saklanarak, Çinlilerin yayınlattırabilmek için her
türlü maddi imkanları kullanabilecekleri yazılarına; hiçbir yorum ilave
etmeksizin Doğu Türkistan adına sayıları zaten az olan yayın organlarında
“Objektiflik” adına yer vermek, asla kabul edilemez bir davranış ve
mukaddes davamıza da ihanet mesafesindedir…
MİLLİ DAVALAR BİREYSEL
İHTİRASLARIN
TATMİN EDİLMESİ ÜZERİNE
BİNA EDİLEMEZ (1)
01 Temmuz 2004
Doğu Türkistan’ın
Kızıl Çin tarafından işgal edilmesinin üzerinden 55 yıl geçmiş bulunuyor. Bu
süre zarfında gerek Doğu Türkistan’da, gerekse de Doğu Türkistan dışındaki
ülkelerde Çinli müstevlilere karşı mevcut imkanlar çerçevesinde bir kurtuluş
mücadelesi sürdürüldü.
Doğu Türkistan’ın
büyük devlet adamlarından İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra,
Mesut Sabri Baykozu, Osman Batur ve daha bir çok ileri gelen mücahit
liderleri Çinlilere ve Ruslara karşı verdikleri siyasi ve silahlı İstiklal
mücadeleleri sırasında devamlı olarak “ŞARKİ TÜRKİSTAN” (Doğu
Türkistan) ismini kullandılar ve kendilerinin vefatlarına kadarda bu
mücadele “DOĞU TÜRKİSTAN İSTİKLAL MÜCADELESİ” adı altında devam
etmiştir. Çünkü; “DOĞU TÜRKİSTAN” ismi “ULUĞ TÜRKİSTAN”ın batı
bölümünün(Batı Türkistan) Ruslarca işgal edilmesinden sonra tabii olarak
anılmaya başlanan bir isimdir. Doğu Türkistan’ın nüfusunun büyük bölümünü
Türk’lerin Uygur boyundan olan insanlar teşkil ederken, ülkenin genellikle
kuzey bölgelerinde yerleşik olarak Kazak,Kırgız ve diğer Türk boylarından
insanlar yaşamaktadır.
Aradan geçen yarım
asırdan fazla zamandan beri hiçbir dönemde Doğu Türkistan’ın ismi başka bir
isimle anılmamış, ya da uyduruk isimlerle anmak isteyenlere müsaade
edilmemiştir. Bir milletin istiklâl mücadelesi liderlerinin çizdikleri
yolda, gösterdikleri hedefte ve koydukları değiştirilemez kurallarla
yürütülmek mecburiyetindedir… Her dönemde birileri ortaya çıkarak farklı
tezler, farklı yollar, gaflet, delalet ve hatta ihanet kokan dayatmalar
ileri sürmeye kalkışırsa Liderlerin doktrinlerine ihanet edilmiş olunur ki;
o vakit düşmanın eli güçlendirilmiş olunur.
Doğu Türkistan’da
yaşayan ve Uygur boyundan olanlar Uygur oldukları ile, Kazak boyundan
olanlar Kazak oldukları ile, Kırgız boyundan olanlar Kırgız oldukları ile
veya bir başka boydan olanlar mensup oldukları boyları ile gurur
duyabilirler. Fakat her şeyden önce Müslüman Türk Milletine mensup
olmakla gurur duymak gerekir. Doğu Türkistan davası öncelikle ülkeyi
işgal eden Çinlilere karşı yürütülmesi gereken bir davadır. Her Doğu
Türkistanlı mensubu olduğu boy adına bir ülke ismi ile ortaya çıkacak olursa
bunun sonucunda karlı çıkacak olanlar mutlaka Çinliler olacaktır. Rusların
ve Çinlilerin yüzyıllardır uyguladıkları politika her zaman “Böl, parçala
ve yut” politikası olmuştur. Tarihte bu tuzağa düşen nice milletler ve
kavimler helak olmuşlardır.
Kazakistan ve
Kırgızistan’da yaşayan Uygurların ikinci sınıf insan muamelesine maruz
kaldıkları ve bir çok konularda da, Ruslardan miras olarak kalan şovenizmin
eseri sonucu hak ihlallerine uğramakta oldukları bir gerçektir. Bunun sonucu
olarak ta, bir zamanlar ileri sürülmek istendiği gibi Doğu Türkistan
kökenli insanların “Doğu Türkistan” yerine “Uyguristan” ismini
kullanmak istemeleri, karşılaştıkları haksızlıklar sebebiyle bir ölçüye
kadar anlayışla karşılanılması gereken bir durum olsa da, asla doğru bir
davranış değildir. Milli davalar, bireysel duyguların tatmin edilmesi
yönünde değil, ülke içinde düşmanla karşı karşıya, kıran kırana bir
mücadele ile yaşamak zorunda kalan ve her gün çeşitli şekillerde can veren,
kan veren çoğunluğun ortaya koyduğu düsturlar çerçevesinde yürütülür. Bu
düsturlar aynı zamanda rahmetli Doğu Türkistan liderlerinin de
düsturlarıdır.Doğu Türkistan liderlerinin gelecek nesillere emaneti olan
köklü,ulvi ve şerefli bir dava olan Doğu Türkistan Davasının gidişatını
başka yönlere kanalize etmeye çalışmak açıkça liderlerin kemiklerini
sızlatmaktır…
MİLLİ DAVALAR BİREYSEL İHTİRASLARIN.
TATMİN EDİLMESİ ÜZERİNE
BİNA EDİLEMEZ (2)
02 Temmuz 2004
1863 yılında
Bedevlet Yakup han tarafından kurulan “Doğu Türkistan Cumhuriyeti”ni
1877 de yıkan ikinci Mançur Çin istilası sonunda ve 1884 de “İlhak
edilmiş Topraklar” veya “Yeni toprak” anlamına gelen ve
Doğu Türkistan’ın asıl sahipleri olan biz Doğu Türkistanlıların hiçbir zaman
kabul etmediği ve etmeyeceği “SİNKİANG” adını verdiler…
Çinliler Doğu Türkistan’ı
işgal ettikten sonra dünya kamu oyunda kendileri hakkında oluşan olumsuz
düşünceleri bertaraf edebilmek ve haksız işgal hareketlerini dünya kamuoyuna
haklı gösterebilmek için, 1955 yılında Doğu Türkistan’a atfen sözde bir
özerklik statüsünü ilan ederek Çinin deyimi ile “Sinkiang Uygur Özerk
Bölgesi” adını verdiler. Tamamen göz boyamaya yönelik bu özerklik
safsatasını, Doğu Türkistanlıların liderleri Rahmetli İsa Yusuf Alptekin ve
Mehmet Emin Buğra Beyler ortak bir bildiri yayınlayarak kesinlikle
tanımadıklarını, bunun Çin ile Rusya arasındaki siyasi çekişmelerin bir
tezahürü olduğunu ve bu ucube statünün tam manasıyla istiklâl isteyen Doğu
Türkistan halkını hiç ilgilendirmediğini açıkladılar.
Görüldüğü üzere
Çinliler, “Doğu Türkistan” ismini şiddetle red
ederken “UYGUR” ismini kullanmakta hiçbir
mahzur görmemektedirler. Üstelikte son yıllarda Doğu Türkistan’ın adını
dünyadaki her hangi bir terör örgütünün adıyla özdeşleştirerek “Doğu
Türkistan Güçleri” veya “Doğu Türkistan Terör Güçleri(!)”olarak
lanse etmeye çalışmaktadırlar. Çünkü; “Doğu Türkistan” adının, Çin
işgali altında bir ülke olduğu yarım asırdan beri devam eden anlatımlar
sonucunda hemen hemen bütün dünyada bilinmeye başlandı. Bu gidişatın önüne
geçemeyeceklerini anlayan işgalci kızıl Çin hükümeti Doğu Türkistan hakkında
oluşmaya başlayan olumlu havayı engellemek ve gidişatın mecrasını saptırmak
için, dünyada terörizme karşı duyulan haklı nefretten de istifade ile
“Doğu Türkistan” gerçeğini gizlemeye ve üzerine leke sürmeye
çalışmaktadırlar.
Çinlilerin bu
davranışları kendi mantıkları doğrultusunda doğrudur. Çünkü; kara çalmak
onların vazifesidir. Fakat; Doğu Türkistanlılar içerisinden bazı kişilerin
Çinlilerin “Leke Sürme” faaliyetlerine katkı sağlıyor olmalarına ne
demeli? Doğu Türkistan liderlerinin bütün ömürleri boyunca dünyaya
“DOĞU TÜRKİSTAN” olarak tanıtmaya çalıştıkları ulvi bir davanın
adını bir avuç azınlık öyle istiyor diyerek “UYGUR” yada
“UYGURİSTAN” olarak değiştirmeye çalışmak tam olarak abesle iştigaldir,
suyu tersine akıtmaya çalışmaktır, Çinlileri hoşnut etmektir,
tekrar sıfırdan başlamaya kalkışmaktır…
Batı Türkistan
Türk Cumhuriyetleri bağımsız olana kadar hiçbir dönemde DOĞU TÜRKİSTAN
’ın adı “Uyguristan” veya bir başka isimle anılmazken, Batı
Türkistan bağımsız olduktan sonra orada yaşayan Doğu Türkistanlılar
dünyadaki Doğu Türkistan Teşkilatları üzerinde
etkinlik sağlamaya çalışır oldular ve bu gün birilerinin “Dünyadaki en
yetkili ve en üst organ” olarak tanımladıkları oluşumun adını “DOĞU
TÜRKİSTAN” yerine “UYGUR” yani “Dünya Uygur Kurultayı” (D.U.K.)
olarak değiştirdiler…
Bu durum Çinlileri
hoşnut ederken; Türkiye’de ilk olarak 1960’lı yıllarda Doğu Türkistanlılarda
teşkilatlanmanın temelini oluşturan İstanbul–Zeytinburnu’ndaki “DOĞU
TÜRKİSTAN GÖÇMENLER CEMİYETİ”nin kurucusu merhum liderimiz İsa
Yusuf ALPTEKİN’in ve dava arkadaşları Mehmet Emin Buğra’nın,
Dr. Mesut Sabri Baykozu’nun ,Osman Batur’un ve “ÖZGÜR DOĞU
TÜRKİSTAN” uğruna şehit olanların kemiklerini sızlatmıştır… “Suyu
geçerken binit değiştirmek” mukaddes Doğu Türkistan Davasına kesinlikle
zarar verecektir. Bu yanlışın müsebbiplerine sesleniyorum! Bu hususta
küresel güçlerin etkisi de olsa, bu yanlıştan bir an evvel dönünüz..! yarım
asırda alınan mesafeye yazık ediyorsunuz…