DOĞU TÜRKİSTAN DA ÇİN ZULMÜ
ARTARKEN
DEMOKRASİ TARAFTARI
DEVLETLER NEREDE
30
Eylül 2004
Uğursuz
Çin müstemlekecilerinin ayaklarının Doğu Türkistan topraklarına girmesiyle
beraber Anayurdumuz aziz Doğu Türkistan her geçen gün biraz daha
karanlıklara gömülmeye başladı. Doğu Türkistan halkının üzerine adeta bir
kâbus gibi çöken Çin istilası, milletimizin siyasi, içtimai, iktisadi,
medeni, dini kültürel ve her türlü insan haklarını gasp ederek insanca yaşam
şartlarını ortadan kaldırdı.
Çin işgalcilerinin
en başta gelen icraatları Müslüman -Türk katliamı olmuştur. Bu konuda Doğu
Türkistanlıların verdikleri rakamları zaman, zaman abartılı bulanlar oldu.
Bu sebeple; Türkiye’de yayınlanan “5. Hafta” Dergisinde yer alan ve
yazar Taha Arslanlı’nın “Doğu Türkistan’da Çin Zulmü Devam Ediyor”
başlıklı geniş çaplı ve siyasi yorumlar ekleyerek kaleme aldığı
makalesinde yıllar içerisindeki Çin devlet terörü politikasını birkaç alt
başlıkla ele almış ve Doğu Türkistan halkı üzerinde yoğunlaşan Çin
hükümetinin katliamlarını mercek altına alan yazar makalesinin “Sürgünün
diğer adı Soykırım” başlıklı bölümünde Pekin hükümetinin 10 milyonun
üzerindeki masum Doğu Türkistanlıyı katlettiği yer almaktadır. Yazarın
bildirdiğine göre Doğu Türkistan’da; 1949–52 yılları arasında 2 milyon sekiz
yüz bin, 1952-57 arasında 3 milyon 509 bin, 1958-60 arası 6 milyon 700
bin,1961-1965 arası 13 milyon 900 bin insanın çeşitli yollarla katledildiği
beyan edilmektedir.
Bunlar kesinlikle
uydurma rakamlar olmayıp, kendisi Doğu Türkistanlı olmayan bir araştırmacı
yazarın uzun süren çalışmaları sonucunda elde ettiği rakamlardır…
Demokratik
dünyanın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bu insanlık dışı cinayetlerin
mümessili olan Kızıl Çin hükümeti ne yazı ki; dünyanın bir çok demokratik
geçinen devletleri tarafından taltif ve ilgi görmektedir… Bu durumda
demokrasiden, insan haklarından ve hukuk devleti normlarından hangi
devletler nasıl bahsedebilirler? Bir tarafta demokrasiyi ve insan haklarını
vahşice çiğneyen çağ dışı bir düşünceye sahip Kızıl Çin hükümeti, diğer
tarafta her fırsatta demokrasi ve insan haklarını ellerinde bayrak yaparak
kendilerini dünyadaki insan haklarının tek savunucusu olarak ilan eden
devletler…
Doğu Türkistan’ın
uçsuz bucaksız topraklarında yer, yer Çinli işgalciler tarafından
katledildikten sonra gelişigüzel olarak gömülen 10 binlerce yüzbinlerce
suçsuz, günahsız insanların toplu mezarlarına rastlanılmaktadır. Bu
katledilen insanların da en az, kendilerini dünyanın en demokratik ülkesi
olarak ilan eden devletlerin insanları kadar kendi ülkelerinde hür ve
bağımsız yaşamaya hakları yok muydu? Eğer Doğu Türkistan Çinli yecüc-mecüc’ler
tarafından vahşice işgal edilmemiş ve milyonlarca insan da haksız yere
katledilmemiş olsaydı bu gün kara toprağın altında yatanlar da başka
ülkelerin hür ve bağımsız insanları gibi yaşıyor olacaklardı.
Dünyada devam edip
giden Doğu Türkistan’dakine benzer insanlık dışı haksız katliamlar devam
ettiği sürece, 21. asrın yüksek teknolojisi ve gelişmişliğinin hiçbir anlamı
ve ehemmiyeti olmayacaktır. Çünkü; yüce yaratan kainattaki bütün her şeyi
eşref-i mahlukat olarak yarattığı insanlığın yararı ve istifadesi için
yaratmıştır. Eğer insanoğlunun en kutsal hakkı olan yaşama hakkı, gözünü
kan, ateş ve maddiyat bürümüş dünya emperyalistlerince gasp edilmeye devam
edecek olursa, insanlık âlemi bundan utanç ve suçluluk duymalıdır. Fakat;
şurası bir sevindirici ve umut verici gerçektir ki; her geçen gün Çinin
müstemlekecilik politikalarına rağmen Doğu Türkistanlıların hak arayışları
da aralıksız olarak devam ede gelmektedir. 1985 ve 1986 yıllarındaki
öğrencilerin demokrasi talebi ile yaptıkları gösteriler. 1990 yılı nisan
ayındaki “Barın” vakası,1995 yılındaki Hoten ayaklanması, 5-6 Şubat
1997’de meydana gelen Gulca ayaklanması gibi girişimler bunun en açık
misalleridir.
Ama şuna bütün
kalbimizle inanıyoruz ki; günün birinde dünyadaki gelmiş geçmiş bütün
zalimler gibi, Çin hükümetinin kan emici sorumluları da gelecekte mutlaka
oluşacak olan milletler arası adil mahkemelerde yargılanarak hesap
vereceklerdir…
“KRAL ÇIPLAK” DİYEN DOĞU
TÜRKİSTANLILAR
İŞGALCİ ÇİN HÜKÜMETİNİ
SARSIYOR
29
Eylül 2004
İşgalci devletler
işgal ettikleri ülkelerde kendi sistemlerini ve hâkimiyetlerini
yerleştirirken yerli halktan bazı ileri gelenleri bir süreliğine de olsa
yönetimin belli kademelerinde güdümlü bir şekilde görevlendirerek işgal
altındaki ülkenin insanlarını kademeli olarak sindirmede kullanırlar.
Tarihte birçok ülkenin geçirdiği evreler esnasında sıkça misallerine
rastlanılan bu hadise Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da da
yaşanmaktadır. Bu konuda 1980’li yıllarda yaşanan trajikomik bir hadiseyi de
aktarmakta yarar görüyorum.
Doğu Türkistan’dan sorumlu
bölge valisi olarak göreve getirilen İsmail Ahmet ismindeki Uygur Türk’ü,
gizlide olsa Doğu Türkistan halkına çeşitli konularda yardım edebilen bir
kişi olduğundan bunun farkına varan Çin hükümeti onu görevden alarak Pekin’e
gönderdi, yerine Tömür Davamet isminde gerçekten kukla bir Uygur’u atadılar.
Doğu Türkistan halkı satılık beyinli yeni bölge valisinden gördükleri kötü
muamele karşısında duygularını ifade ettikleri bir dörtlük oluşturdular ve
yıllarca Uygur halkı arasında dilden dile dolaştı.
“Kulhuvallahu
ahad Allahu Samet
Pekine sürüldü İsmail Ahmet
Yerine atandı Tömür Davamet
Kalan işler ise Allah’a
emanet”
Doğu Türkistan’dan ayrılabilme
imkânları varken kendilerini yeni yetişecek nesillere adayan birçok
münevverlerimiz yıllar yılı gerçekten büyük bir vazifeşinaslık göstererek
bugünkü duyarlı, vatansever, millî ve manevi duyguları kuvvetli gençlerin
yetişmesinde büyük hizmetler ifa etmişlerdir.
Bu konuda hizmeti geçen
sayısız kişilerden bahsederken, Eylül ayının vefat yıldönümü olması
münasebetiyle tarihçi, edebiyatçı, yazar ve şair merhum ABDÜRRAHİM ÖTKÜR’den
ve aynı jenerasyonun önemli şahsiyetlerinden ve Çinlileri faka bastırarak
yazdığı, dünyada yankılar yaratan ve Türk Tarihini olabildiğince geniş
kaynaklara dayalı olarak anlatan “Uygurlar” kitabının ve daha birçok
edebi eserlerin sahibi merhum Turgun Almas’ ın isimlerinden söz
etmemek mümkün değildir…
Son yıllarda Doğu
Türkistan’dan çok zor şartlarda dış ülkelere çıkabilenler arasından
Türkiye’ye gelen bazı şuurlu gençlerle yaptığımız sohbetlerde Doğu
Türkistan’da vefat eden veya halen yaşamakta olan çeşitli kültür
adamlarından söz ederlerken gözlerinden yaşlar dökülenler oldu. Bu fedakar
ve cefakar insanların hakları hiçbir şekilde ödenemez. Onları mutlu kılacak
ve ruhlarını şad edecek olan tek unsur yetiştirdikleri genç nesillerin Tam
bağımsız Doğu Türkistan için çalışmalarıdır.
2004 yılı Ocak ayının birinde
Ürümçi Radyosunun bir haberinde, Doğu Türkistan hakkında çok önemli
mevzulardan biri olan Doğu Türkistan’ın nüfusu ve Merkezi Çin hükümetinin
uygulamakta olduğu Mecburi Doğum Kontrol Politikasının bir çifte standart
içinde sürdürülmekte olduğunu ortaya koyan bir haber verilmişti.
Doğu Türkistan’dan sorumlu
vali İsmail Tilivaldi “Nüfus ve Planlı Doğum Toplantısı”nda yaptığı
konuşmada; “Uygur Bölgesinde sürdürülen Doğum kontrol hizmetini yalnızca
yerli halkın(Uygurların) nüfusunu kontrol etmeye yöneltmeden, Çinli
göçmenlerin nüfus artışına ve cinsel hastalıkları önleme ve kontrol etme
konusunda da iyi ve ciddi çalışmalar yapmak gerekir” demiştir. Söz
konusu bölge valisinin aslen Uygur olması ve kendisini de Uygur olarak kabul
etmesi ve aynı zamanda da Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da Çinin
görevlendirdiği üst düzey bir memur olması hasebiyle İsmail Tilivaldi’ nin
yukarıdaki sözleri Doğu Türkistan genelinde büyük yankılar uyandırdı. Çinin
İnsanlık dışı icraatlarını yüzüne vuran cesur insan lar dün vardı bu günde
var yarınlarda da var olacaktır.
Doğu Türkistan’da
gerçekten “Kral Çıplak” diyebilenlerin sayısı çoğaldığında işgalci
Çin hükümetinin daha uzun süreler hükümranlık sürebilmesi mümkün
olmayacaktır…
ÜLKELERİN KARŞILAŞTIKLARI OLUMSUZLUKLARDA “DIŞ MİHRAKLAR” MI SUÇLU YOKSA
ÇALIŞMAYI SEVMEYENLER Mİ ?
27
EYLÜL 2004
Değişik
problemlerle karşı karşıya kalan ve her yönlü olarak istikrarını kaybetmekte
olan veya kaybeden bir çok dünya ülkelerinin öncelikle ileri sürdükleri
bahaneleri her zaman “Dış mihraklar” olarak adlandırdıkları başkaca
yabancı devletlerdir. Elbetteki günümüzde adlarına “Küresel güç”
denilen dünyanın gelişmiş ülkelerinin başka ülkeler ve milletler üzerinde
çeşitli hesapları, kısa ve uzun vadeli plan ve projeleri vardır. Bu tabii
bir şeydir. Olması da gerekir. Asıl bu tür hesaplamaları olmayan devletler
geleceklerinden hiçbir zaman emin olamazlar. Günün birinde başka ülkelerin
yaptıkları planların konusu olmaktan ve korkulan akibetlere uğramaktan
kurtulamazlar.
Peki bu noktada,
dünya üzerinde uzun ve kısa vadeli hesapları olan ve icraat safhasına
koyarak harekete geçen devletler suçludur da; kendilerini mağdur olarak ilan
eden devletlerin ve milletlerin hiçbir suçları yok mudur? Elbette vardır ve
asıl suçlu olanlar öncelikle gözlerini ihtiras bürümüş olan devletlere
davetiye çıkarırcasına tutum ve davranışlar içinde olan devletler ve
milletlerdir.
Dünya kuruldu
kurulalı insanoğlunda var olan “Hakim olma” içgüdüsü bu günlerde daha
vahşi ve insafsız boyutlara ulaşmış olarak kendisini göstermektedir. Üstelik
te Emperyalist devletlerin bu hakimiyet duygusunu bir devlet politikası
haline getirerek bazı ülkeleri işgal etme noktasına kadar getirmiş olmaları,
dünya da çeşitli tedirginliklere yol açarken, diğer bir taraftan’ da kimi
ülkeleri olup bitenlerden ders çıkartarak çeşitli tedbirler almaya ve mevcut
durumlarını tekrar gözden geçirmeye de yöneltmektedir.
Dünyadaki gizli
ve aleni köşe kapmacalar olanca hızı sürüp giderken kafalarını kuma gömerek
“Küçük olsun benim olsun” duyarsızlığı ile yollarına devam etmek
isteyen devletler unutmamalıdırlar ki; her an tehlikelerin içinde yada
eşiğindedirler.
Afganistan ve
Irak’ın durumuna derinlemesine bir göz atıldığında görülecektir ki;
Afganistan halkı da, Irak halkı da uzun yıllar boyunca düştükleri rehavetin
bedellerini çok acı bir şekilde ödemektedirler. Her insan hangi ülkede ve
dünyanın neresinde olursa olsun elbetteki hayatını idame ettirebilmek için
bir geçim faaliyeti içinde olacaktır. Fakat; Benim çocukluğumun bir
döneminin geçtiği (1961-1965 ) Afganistan’da insanlar öylesine zevk ve
sefaya düşkündü ki; kelimelerle anlatmaya imkan yoktur. O zamanların
teknolojisinden zerrece istifade etmedikleri bir yana, çok ilkel şartlar
altında sürekli dışa bağımlı bir hayat sürmekte ve günü birlik olarak her
gün kazandıklarını her gün yiyerek ve gönül eğleyerek yaşayıp
gitmekteydiler. Şimdi, Afganistan’ın o günlerini gözümün önüne getirerek
bir değerlendirme yaptığımda, fert olarak ya da devlet olarak ülkenin
geleceği adına hiçbir kaygı taşımış olduklarını düşünemiyorum. Bu gidişat
tabii olarak Rus işgaline davetiye çıkarttı. Yiğit Afgan halkının on yıl
süren bir bağımsızlık mücadelesinin ardından iç savaş (kardeş kavgası) baş
gösterdi. Ve şimdide Amerikan işgali söz konusudur. Afgan halkının dünyaya
“Ben savaşmaktan başka bir şey yapamam” mesajı vermesi yetmedi. Bir
millet için; savaşmanın en son çare olduğu bir defa daha görülmüş
olmaktadır. Ama öncelikle, ebediyen hür ve bağımsız yaşamak isteyen
milletlere düşen öncelikle; çalışmak, çalışmak, çalışmak…
Irak’ın
durumu da Afganistan’dan daha farklı değil. Bütün dünya kamu oyu biliyor ki;
Irak’ın idaresini elinde bulunduran Saddam adındaki bir egoist diktatör Irak
halkını devamlı olarak sindirmiş ve ülke savunması ile ilgili olarak ta
sürekli palavraları ile oyalamıştır. Ve gün geldi, Irak’ı ne sahip olduğu
petrol rezervleri, ne Saddam’ ın palavraları, ne de çalışmayı asla sevmeyen
Irak halkı kurtarmaya yetmedi…
Geçen gün bir
Televizyon kanalında, sorumlu öğretmenlerinin “Bunlar armağanlı
öğrenciler” diyerek tanımladığı üstün zekalı çocuklardan biri, kendisine
uzatılan mikrofon’a yaşından beklenmedik bir olgunlukla; “Biz kendimiz
çok çalışalım AB bize gelsin. Biz neden onlara katılmaya uğraşıyoruz
ki” diyerek bütün Türkiye’ye tarihi bir çağrıda bulunuyor ve aynı
zamanda da büyük bir ders veriyordu…
IRAK GEÇİCİ (KUKLA) BAŞBAKANININ
AMERİKA’DAKİ KONUŞMASININ
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
25 EYLÜL 2004
Irak’ın
geçici (Kukla) başbakanı Zerkavi’nin ABD’de deki tüyler ürpertici
konuşmasının birkaç cümlesi aklıma takıldı. Amerika Birleşik Devletleri
Başkanı George W.Bush ile de bir araya gelen Zarkavi acaba gerçek anlamda
bir Irak’lı değimli? diye kendi kendime sordum…
Şu cümleleri sarf
ediyordu kukla Başbakan; “ Teşekkürler Amerika” ve devam ediyordu;
“Amerika Irakta çok büyük bir işler yaptı ve bundan sonra da yapacağından
eminim. Irak halkının özgürlüğü için çok büyük fedakarlılarda bulundu…”
Bana göre; Zarkavi’nin Amerika’nın en üst düzey yetkililerine
hitaben yapmış olduğu konuşmasının en önemli cümlesi şuydu; “Teşekkürler
Amerika…” Düşünebiliyor musunuz ki; Tabir yerindeyse kendi
ülkesinde(Irak’ta) taş üstünde taş gövde üstünde baş bırakmaksızın
katliamlar yapan ve işgalci durumundaki bir devlete hitaben ebediyyen bir
minnettarlığın ifadesi olan sözler sarf edilmesi ne kadar can yakıcı bir
davranıştır.
Bu kişi sözlerine
“Teşekkürler Amerika” diye başlamakla, neredeyse kendilerinin bütün
varlıklarını sanki Amerika’nın yeniden bahşettiğini ifade etmiş olmaktadır…
Bu kişi; adeta yok olmak üzere olan Irak halkının yeniden varlığını
Amerika’nın sağladığını da söylemektedir… Bu kişi; bütün dünya ya
kendilerinin Amerikan mandasını kesin olarak kabul ettiklerini ifade
etmektedir… Bu kişi; Irak halkının milli, dini, kültürel ve bütün benliğini
de Amerika’ya altın tepsi içinde sunmuş olduğunu dünyaya ilan etmiş
olmaktadır. Bu nasıl bir çukur insandır ki; Ülkesini işgal edenlere karşı
dünyanın gözleri önünde teşekkür etmektedir? Elbetteki bu kişi Irakta tek
değildir. Bunun gibi düşünenlerin sayısı epey olduğu içindir ki; Irak ve
Irak halkı bu günkü dramatik durumla karşı karşıya kalmıştır.
Aslında Irak
özgürlükçüleri kimlere karşı özgürlük mücadelesi vereceklerine iyi karar
vermelidirler. Çünkü ihanetin bataklığı var oldukça işgallerin sonu da
gelmeyecektir.
ABD; petrol ve
stratejik hesaplar sebebiyle işgal ettiği ülkelerin insanlarının
kendilerine sınırsız destek verdiklerini ve giderek dünya kamu oyu önünde
prestij kaybedişinin önünü almak için çok farklı yollara başvurmaktadır.
Meselenin bir diğer önemli
tarafı; Amerika;Irak geçici (Kukla) başbakanına Amerika’da bir konuşma
yaptırtarak kendilerinin dünyada sürdürmekte oldukları liderlik saltanatını
daha uzun zaman ellerinde tutmaya devam edeceklerinin de sinyallerini
vermektedir. Çünkü; Afganistan ve Irak gibi ülkelerde sayısız insanın
katledilmesi ABD, Çin ve Rusya gibi devletler için çok önemli hadiseler
değildir…
ABD; Kukla Irak başbakanını
tayin etmek için çok yerinde(!) bir karar vermiş olduğu ile gurur duyabilir.
Allahım bu ne kadar şahsiyetsizlik, bu ne kadar vurdumduymazlık, bu ne büyük
bir ihanet… Bu gün Irak’ta ki işgal güçlerine karşı bağımsızlık mücadelesi
verenler dilerim ki; gelecekte bağımsız olduklarında öncelikle böylesi
zihniyetlerden Irak’ı arındırmakla işe başlarlar. Aksi taktirde Amerika
olmazsa bir başka emperyalist Irak’ın kapısına gelip dayanacaktır. Saddam
denilen diktatör’ün Amerikan işgaline çanak tutması ile, bu gün Amerika’da,
“Teşekkürler Amerika” diye konuşan insan müsveddesi arasında hiçbir
fark yoktur…
KIZIL ÇİN HÜKÜMETİ İLE KUZEY
KORE
ARASINDAKİ BAĞLAR ABD İÇİN
GERÇEKTEN
KOPMAK ÜZERE Mİ ?
24
EYLÜL 2004
Komünist
Çin’in şımarık çocuğu Kuzey Kore son zamanlarda Çinin telkinlerine (!)
rağmen Çin hükümetinin yörüngesinden çıkış sinyalleri sergilemektedir.
Elbette ki bundan da Çin rahatsızlık duymakta ve ABD ye karşı kullana
geldiği önemli bir kozunu kaybetmek üzere olduğu psikolojisi içinde ABD’ ye
karşı barış yanlısı olduğunu gösterme çabasına düşmüş bulunmaktadır.
Kuzey Kore yıllar
yılı Komünist Çin’in himaye ve desteği ile son yıllarda ABD’nin nükleer
silahlanmaya karşı çıkma girişimlerine sert tepkiler gösterebilecek duruma
bile gelmişti. Alınan haberlere göre; Çinin milletler arası iktisat
araştırmacısı Wangzhongven yakın zamanda, önemli bir yere sahip bulunan
milletler arası diplomasi dergisi “Strateji ve Yönetim” de bir makale
yayınlayarak Kuzey Kore’nin mirasyedici tutumunu, haddini aşan sivri
politikasını ve onun Çin ile ABD ilişkilerinin iyileşmesine engel olmakta
olduğunu sert bir dille eleştirmişti. Bu durum geleneksel dostlukları
bulunan iki ülke için (Kuzey Kore ve Çin) olağan üstü bir durumdur.
Bu tartışma
yaratan makaleyi; “ Yeni baştan Kuzey Kore meselesinin ve kuzey doğu
Asya’nın durumunun gözden geçirilmesi” gerektiği ile ilgili
olarak, Tianjin İçtimai Fenler araştırma Enstitüsünün araştırmacısı
Wangzhongven yazmış (yazdırılmış) olup, Kuzey Kore’nin iç ve dış
politikasını çok sert bir biçimde tenkit ederek şunları ifade etmiştir.
“Doğal afetler sebebiyle halkın yaşam standardı acınacak bir duruma düşmüşse
de, Jinzhengri ( Kuzey Kore diktatörü) mirasyedilik politikası
güderek sınırı aşan sivri siyasetini ve zarar vermeyi devam ettirmektedir.”
Çin ile ilgili bölümde şunları söylemiştir; “Kuzey Kore Çin
hükümetinin kendisine yapmakta olduğu siyasi ve iktisadi yardımlara zerrece
bir minnettarlık duymamakta ve bunu ifade etmemektedir. Ezelden beri de
komşuluk ve dostluklara hiç önem vermemiştir. Çin Halk Cumhuriyetinin en zor
dönemlerinde dahi yardım elini uzatmamıştır.
Durum bu iken bizim onlara
yardım etmeye ne gibi bir mecburiyetimiz ve mesuliyetimiz olabilir?”
Amerika ve Çin münasebetleri ile ilgili bölümde de şunları söylemiştir;
“Kuzey Kore’nin sorumsuz davranışları yüzünden giderek normalleşmeye
başlayan ABD-Çin ilişkilerinin önüne sürekli pürüzler çıkmaktadır. Üstelikte
Amerika ile karşı karşıya gelmeye doğru sürüklemektedir. Bu davranışta bir
suikast söz konusu mudur, çok dikkat etmek gerekir. Kuzey Kore atom
krizi meselesinde de şunlar yer almaktadır; “Kuzey Kore’nin tutumu
milletler arası kamu oyuna ciddiye almayıp açıkça savaş ilan etmektir. Çin
ile Kuzey Kore yarım adalarının atomsuz bir bölge haline gelmesi gerekir. Bu
sebeple de Amerika’nın bu işi halletme girişimlerine destek vermek
gerekir.” Çinin Kuzey Kore’ye karşı dış siyaseti hakkında da şunları
söylemiştir; “Kesin olarak yeni nazariye ve anlayışlar vasıtasıyla devlet
menfaatine uygun gelecek şekilde bir dış siyaset gütmemiz gerekir…”
Yapılan bu
analizlere bakıldığında bu yalnızca bir araştırmacının fikri olmayıp, aynı
zamanda Çin hükümetinin kendi içindeki bakış açısını ve değerlendirmelerini
de ortaya koymaktadır.
Bu durumdan
anlaşıldığına göre; iki ayrı ihtimal ortaya çıkaktadır.
1- işgalci kızıl Çin
hükümeti ,daha düne kadar her yönlü olarak desteklediği ve bütün Asya
bölgesinde adeta bir silah veya o bölgede patlatılacak bir bombanın
ateşleyicisi gibi kullandığı ve elinde bulundurduğu Kuzey Kore’yi, daha
fazla sırtında taşımamak için iyiden iyiye gözden çıkartmış görünüyor…
2- ABD’nin ani olarak
“11 Eylül” hadisesinden sonra başlattığı sıcak savaş dönemine
hazırlıksız yakalanmış olmamak için zaman kazanmak adına ABD’ye yakınlaşma
mesajları veriyor görünmek adına Kuzey Kore’nin diktatörü Jinzhengri
ile geçici bir süre ile anlaşmış olması ihtimali vardır.
Fakat;şunu çok iyi
biliyoruz ki; Çin hiçbir zaman anlaşamadığı ezeli ve ebedi düşman kabul
ettiği ABD için Asya bölgesinde Kuzey Kore gibi bir yakınını asla
kaybetmeyecektir…
ÇİN’DE İNSANLAR KANLARINI
SATARAK
HAYATTA KALIYORLAR
23
EYLÜL 2004
Dünya kamuoyuna
devamlı olarak Çin’de mükemmel gelişmeler (!) meydana gelmekte olduğu
yolunda mesajlar veren işgalci Çin hükümeti yetkilileri ne yazık ki; bu
girişimlerinde inandırıcı da olabilmektedirler. Çinin dünyanın en kalabalık
nüfusuna sahip olduğu doğrudur. Yıllık büyüme hızının % 9 civarında olduğu
yolunda haberler alınıyor o da doğrudur. Dünya devletleri arasında en yüksek
oranda ihracat yapan ülke olduğu konusunda ise, hiçbir şüphemiz
bulunmamaktadır.
Bu saydığımız
hususları biraz açacak olursak; görülecektir ki; Çinlilerin kendileri gibi
ekonomileri de, dünya da sahip oldukları yüksek orandaki ihracat payları da,
dış ülkelerle olan dostlukları da göründüğü gibi kesinlikle değildir.
Çin’ deki büyüme
hızını ele alacak olursak; yıllık % 9 olarak açıklanan büyüme hızının
tamamen kağıt üzerinde olduğu ve ülke halkının günlük yaşamına hiçbir
şekilde yansımadığı görülecektir.Çinlilerin kendi açıklamalarına göre; fert
başına düşen yıllık milli gelirin azami olarak 80 -100 dolar olduğu bir
ülkede hangi iyi ekonomiden ya da büyüme hızından söz edilebilir? Ayrıca
Çin’de 500 milyondan fazla insanın (Yer yüzünde kıpırdayan her türlü canlıyı
yemek gibi bir kültüre de sahip olmalarına rağmen) açlık sınırının altında
sefalet içinde bir hayat sürdükleri de yine Çinliler tarafından ifade
edilmektedir.
Taklit ve
kalitesiz Çin mallarının dış ülkelere ihraç edilmesiyle “ En çok ihracat
yapan ülke” adını almış olması, sağduyu sahibi ülkeleri çok fazla cezp
etmemekte iken, özellikle Türkiye hükümeti yetkililerinin Çine karşı aşırı
sayılabilecek bir oranda ilgili davranmaları oldukça şaşırtıcıdır.
Neredeyse gün
geçmiyor ki; Türkiye’den gerek milletvekili, gerekse iş adamları olarak Çin
seyahatine çıkmamış ve “incelemeler” ve “Araştırmalar” da
bulunmamış olsun…Aldığımız son haberlere göre; “Türk-Çin Parlamentolar
arası Dostluk Grubu Heyeti” içinde yer alan AK Parti milletvekili Salih
Kapusuz, Asım Aykan, Erdoğan Özgen, Mustafa Elitaş, CHP milletvekili Yakup
Kepenek ve Bağımsız milletvekili Ahmet Güryüz Ketenci’ den oluşan bir grup
şu anda Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da bulunuyorlar… Orada
bulundukları süre içerisinde hangi önemli hizmetleri ifa etmiş oldukları ile
ilgili bilgileri inşallah kendileri Türkiye’ye döndüklerinde
öğrenebileceğiz. Şunu da biliyoruz ki; tabii olarak Türkiye’den Çin’e üst
düzey yetkililerimizin ziyaretleri bundan sonrada devam edecek…
Asıl gelmek
istediğim nokta şudur; 21.09.2004 tarihinde, Türkiye’de yayın yapan NTV
televizyonunun Türkiye Saati ile saat 18.35’te yayınlanan “ VE İNSAN”
Programında Çin’in bir gerçeği olan “Kan Ticareti” ile ilgili bir
haber yayınlanıyordu. Geçmişte buna benzer haberleri yabancı ülkelerin yayın
organlarından da takip edebiliyorduk. Mesela bir dönem Çin’de neredeyse
normal hale gelen “Organ Ticareti” Almanya’da yayınlanan “FOCUS”
Dergisinde geniş şekilde yer almıştı. Dergide; kurşuna dizerek idam
ettikleri insanların organlarının çok büyük paralar karşılığında Yurt
dışındaki Organ simsarlarına satılmakta olduğu ile ilgili haberler yer
almaktaydı… “VE İNSAN” programının görüntülü olarak verdiği habere
göre de, Çin’de sefalet içinde yaşayan halk kontrolsüz bir biçimde kan
simsarlarına kanlarını satarak hayatlarını sürdürüyorlar. Bu sebeple de her
geçen gün sayıları artan ve son verilere göre de sayıları 1.5 milyona ulaşan
(Aslında bu sayıdan çok daha fazla) “AIDS” hastaları büyük bir
tehlike oluşturmaktadır. Ve yine görüntülerde geride feryat içinde küçücük
çocuklarını bırakarak ölen, Çin’deki sayısız AIDS hastalarından biri olan 34
yaşındaki Wang’ ile ilgili konular işleniyor.
Haberin başlığı
ise “Çin’de insanlar kanlarını satarak yaşıyor” şeklindeydi…
Türkiye’ yetkililerinin ya da
iş adamlarının Çini gözlerinde fazla büyütmelerine hiç gerek yok…
“DOĞU TÜRKİSTAN” SON YÜZYILIN EN ÖNEMLİ
KONULARINDAN BİRİ
OLARAK DÜNYA
GÜNDEMİNDE YERİNİ ALACAKTIR
21
EYLÜL 2004
Son yıllarda;
bir ülkenin sahip olduğu yer altı ve yer üstü zenginliklerinin miktarı ve
kişi başına düşen yıllık GSMH ölçüsünde devletlerin Milletler arası arenada
saygınlık kazanmakta olduğu açıkça görülmektedir. Hatta dünyadaki bazı
emperyalist ve aç gözlü devletler cezp edici miktarda zenginlik kaynaklarına
sahip olduğunu öğrendikleri ve dişlerini geçirebileceklerini hissettikleri
ülkelere karşı da, sayısız insanın ölümü pahasına savaş bile
açabilmektedirler. Bu sebeple; istisnalar ayrı tutulsa da, 21. yüzyılda
“İnsanlık”, “Erdem”, “Kanaatkarlık”, “Başkalarının haklarına saygı
gösterme” gibi kavramların dumura uğramakta olduğunu ifade etmek yanlış
olmaz.
Doğu Türkistan’ın
şu anda içinde bulunduğu durum da işte bunun en açık göstergesidir… Aç
gözlü, sefalet içindeki Çinliler öteden beri sürekli ele geçirmek
istedikleri Doğu Türkistan’ın verimli topraklarını 1949 yılında bütün
dünyanın gözleri önünde vahşice istila etmişlerdir. Uzun yıllar boyunca
Çinlilerin sürekli olarak Çine taşıyarak talan ettikleri yer altı ve yer
üstü zenginlik kaynaklarının farkına varan bazı yabancı devletlerin Doğu
Türkistan konusuna olan ilgileri de farklılaşmaya başladı.
İşte bu ülkelerden
biri de; Çinlileri çok yakından tanıyan devletlerden biri olan Japonya’dır.
Doğu Türkistan’ın sahip olduğu petrol ve doğal gaz rezervleri hakkında,
Japonya’ da çıkmakta olan Fuji Sankei Business Gazetesinin 07.09.2004
tarihli sayısında bir haber yayınlandı. Bu haberin içeriğine göre; Doğu
Türkistan’ topraklarında mevcut petrol rezervlerinin 20 milyar 900 milyon
ton olduğu açıklandı… Doğu Türkistan’daki Petrol işleri idare merkezinden
bir memurun açıklamalarına göre; Doğu Türkistan’daki Petrol rezervlerinin,
Çin genelindeki (Deniz ve kara rezervleri de dahil) petrol rezervlerinin %
25 inden daha fazlasını, Doğal gaz rezervinin ise, % 28’inden daha fazla bir
oranını teşkil ettiğini açıklamıştır.
Doğu Türkistan’ın
Cungarya havzası ve tarım havzası gibi bölgelerinde Doğal gaz ve Petrol
yatakları oldukça fazla olup, Çin hükümetinin teşebbüs ettiği “İç
bölgelerdeki kırsal bölgeleri açış” projesinin ana temelini de yeni
rezerv alanlarının tespiti ile ilgili araştırmalar oluşturmaktadır.
Doğu Türkistan’dan
elde edilen doğal gazın Şanghay’a turbo doğal gaz pompalama sistemi ile
taşınması çalışmalarına da hız verilmiştir.
Doğu Türkistan
Petrol işleri idare merkezinin teknik elemanları “Doğu Türkistan’ın,
Çinin petrol ve doğal gaz alanındaki en stratejik bölgesi haline
gelmektedir” demektedirler. Petrol işleri idare merkezinin bildirdiğine
göre; Çin hükümetinin 2010 yılına kadar Karamay ile Tarım havzasında yıllık
istihsal olarak 20 milyon ton doğal gaz elde etmeyi hedeflediğini projesi
gereğince buralarda yeni sondaj çalışmaları yapılmakta olduğunu
söylemişlerdir.
Elbette şundan
eminiz ki; Doğu Türkistan’ın doğal zenginliklerini yarım asırdır talan eden
ve istediği gibi hırsızlık yapan işgalci Çin hükümeti bundan sonra çok rahat
olamayacaktır. Çünkü; Petrol uğruna ülkelerin işgal edildiği, savaşların
dinmek bilmediği çağımızda, Doğu Türkistan’ın eşine az rastlanır Petrol ve
doğal gaz rezervlerinin yanı sıra diğer envai çeşit değerli madenleri diğer
dünya devletlerinin de ilgisini çekmekte ve iştahını kabartmaktadır.
dolayısıyla da konu ile ilgili bir çok çalışmalar yürütülmektedir.
Dememiz o ki; son
yılların en popüler konularından biri mutlaka Çin işgali altındaki Doğu
Türkistan olacaktır. Bu sebeple; Tam bağımsızlık yanlısı Doğu Türkistanlılar
bu durumun farkında olarak kimi ülkelerin ellerinde ve önlerinde oyuncak
olmamaya azami dikkat etmelidirler…
DOĞU TÜRKİSTAN
DAVASINI İPOTEK ALTINA
SOKMAYA HİÇ
KİMSELERİN HAKKI YOKTUR
20
EYLÜL 2004
Yıllardır
Doğu Türkistan davasına çeşitli şekillerde hizmet etmekte olanların bundan
sonraki dönemlerde çok daha dikkatli olmaları gerektiğini ortaya koyan bazı
gelişmeler meydana gelmektedir. 1949 yılında Doğu Türkistan’ın işgal
edilişinden sonra geçen elli yılın son yirmi yılında Doğu Türkistan’ın
haklı davası biraz daha gün yüzüne çıktı. Çünkü; Doğu Türkistan’ın sahip
olduğu yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının önemi, değişik ülkelerin
araştırmacıları tarafından kısmen de olsa öğrenildikçe, Doğu
Türkistanlıların dünyadaki anlatımları daha iyi anlaşılmış ve konuya ilgi
duyan ülkelerin duyarlılıkları da artmış olduğundan Çin işgali altındaki
Doğu Türkistan’dan zaman zaman da olsa söz edilmeye başlanır olmuştur. Fakat
her nedense konu ile ilgili ciddi bir çalışma ise ortaya gelmemiştir.
Doğu Türkistanlılarca
bilinmesi ve hiçbir zaman akıllarından çıkartmamaları gereken bir husus;
dünyada hiçbir devlet kendisini riske atmak pahasına asla Doğu Türkistan’ın
yarasına parmak basmayacak ve doğrudan destek vermeyecektir. Bu sebeple;
dünyanın neresinde olursa olsun Doğu Türkistanlılar ancak mevcut yasalardan,
demokratik haklardan ve evrensel insan haklarından en üst seviyelerde
istifade ederek Doğu Türkistan davasına katkı sağlayabilirler. Çünkü;
üstlenilen vazife çok ulvi ve ağırlığı olan bir vazifedir. Dolayısıyla
böylesine ehemmiyetli, bir devletin ve milletin geleceğinin söz konusu
olduğu bir görev, başkaca bir devletin inisiyatifine, insafına terk ve ihale
edilecek bir görev değildir. Bunların aksine bir düşüncenin sahibi olarak
hareket edilmesi durumunda, gelecekte milletçe çok ağır bedeller ödenmesi
kaçınılmaz olacaktır.
Bazı dünya devletleri
tarafından şu çok açık olarak anlaşılmıştır ki; Doğu Türkistan konusu
oldukça bakir bir konudur ve mutlaka sahiplenilmesi gerekir…Hal böyle iken
bu durumun farkında olamayan ve ona göre strateji geliştiremeyenler veya bir
diğer deyişle Doğu Türkistan davasını başka devletlerin yörüngesine ve
güdümüne sokmaya çalışanlar ve sokanlar tarih önünde ebediyyen sorumlu
olacaklardır.
“Filanca devletin desteği
ve yardımı olmadan Doğu Türkistan davasının bir yerlere gelmesi mümkün
değildir”. Acziyeti içinde olanların Doğu Türkistan davasına
kesinlikle bir katkıları olamayacağı gibi, tam tersine Doğu Türkistan’ın
istiklal mücadelesini ipotek altına sokacakları aşikardır. Bu
davanın yolcularının çok sık sayılabilecek aralıklarla gidişatta sapmalar
göstermeleri oldukça tehlikelidir. Çünkü; sayıları zaten az olan bu ulvi
yolun yolcularının, kamuoyunun güvenini kaybetmesi anlamına gelecek
davranışlar, mukaddes Doğu Türkistan davasının kan kaybetmesi demektir.
Özellikle Doğu
Türkistanlıların; hiçbir derinliği, tutarlılığı ve alt yapısı olmayan
işlerle vakit öldürmeleri, adeta kılı kırk yararcasına Doğu Türkistan
özgürlükçülerinin her hareketini takip altına alan işgalci Çin hükümetinin
işine yarayacaktır.
Şişirme olarak tabir edilen
cinsten ve söyleyenlerin kendilerinin bile inanmadığı, ayakları yere
basmayan çıkışların hüsranla sonuçlanacağının ve Doğu Türkistan davasını
baltalayacağının iyi bilinmesi gerekir.
İnsanların, aynı şekilde
programlanmış robotlar misali tek tip bir düşünceye sahip olmaması gayet
normaldir. Her ferdin bir konu hakkında ayrı fikir ve düşünceleri olacaktır.
Fakat; bir milletin geleceğini doğrudan ilgilendiren konularda çalışma
yapanların, toplumun değişik kesimlerinden görüşler almaları ve insanları
bir asgari müşterekte birleştirdikten sonra nihai bir karara varmaları
gerekir. Böyle bir yol takip etmeyerek bir ahbap-çavuş ilişkisi içinde
alınan kararlar yalnızca bu kararı alanların kendilerini ilgilendirmekle
kalmayıp,gelecek açısından düşünüldüğünde bütün bir toplumu da mesuliyet
altına sokacağından oldukça tehlikelidir…
TÜRKİYE’NİN
İLERİ KARAKOLU KONUMUNDAKİ KERKÜK VE
TÜRKMEN DRAMININ
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
17
EYLÜL 2004
Kerkük Türklerinin
yıllardır bitmeyen dramlarına Irak’ın işgalinden sonra yeni halkalar
eklenmeye devam ediyor. Zalim Saddam’ ın Türkmenlere yönelik katliamları ve
sürgünleri sebebiyle zor tahammül edilebilecek şartlar altında varlıklarını
sürdürebilen ve her zaman ırki ve dini bağları bulunan Türkiye’den yardım ve
destek bekleyerek bu günlere geldiler. Fakat; Türkmenleri bundan sonra,daha
doğrusu Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinden sonra daha zor günlerin
beklediğini açıklıkla görebilmekteyiz.
Bu noktada; bir
önemli konuya değinmeden konuya daha açık bir boyut kazandırmak mümkün
değildir. 19 Ağustos’ta Gündem Gazetesinde Ergülen TOP imzalı
makalede şu önemli tespitler yer almaktadır. “ABD uzun vadeli olarak
Türkiye rejiminin çözülmesinin hazırlıklarını yapıyor. Bunun için de Kürt
sorununun çözülmesini istemiyor. ABD’nin istediği,Türkiye’deki Kürtleri de
kapsayan, kendi güdümündeki bir Kürt devleti…Bunun için her iki halka da
milliyetçi çözümü dayatıyor. Bir yandan Türk’lerin, diğer yandan Kürtlerin
müttefiki gibi görünürken iki halkın çatışmasında ortaya çıkacak kaosta
bölgeyi tamamen kendi kıtasına çevirmenin hesapların yapıyor”.
Türkiye’deki bir çok siyasi tarafından yıllar yılıdır görülemeyen, ya da
görülmek istenmeyen bu gerçekleri normal yaşamını sürdüren Türk halkı dahi
bilmektedir. Fakat; her ne hikmetse “ABD” denilince Türkiye’de
amiyane tabirle akan sular durmaktadır. “ABD ne yaparsa doğrudur”
teslimiyetçiliği içindeki iktidarlar bu güne kadar “Stratejik Müttefik”lerine
taviz üstüne taviz vererek iktidar sürelerini uzatabilmişler ya da,
takındıkları en küçük bir menfi tavırla iktidardan ayrılmak durumunda
kalmışlardır.
Türkiye
hükümetlerinin bu zaafını iyi kavrayan ABD ise; Türkiye’nin başının belası
olan bölücüleri her zaman koruyup kollamış ve açıkça desteğini de
sürdürmüştür. Son dönemlerde de eli kanlı Terör örgütünün siyasallaşma
çabalarına büyük ölçüde destek vermektedir…
Gelelim komşumuz
ve hatta akrabalarımız olan Türkmenler konusuna; ABD Kerkük’te yaklaşan
seçimler arifesinde Türkmen nüfusunu azınlığa düşürerek yok saymanın ilk
adımı olarak, kendince ileri sürdüğü bahanelerle Musul’un kuzey batısındaki
Telafer kentini, bölgedeki Peşmerge lerinde desteği ile havadan bombalayarak
yüzlerce Türkmen’i katletmiştir. Türkiye dış işleri bakanlığı tarafından
gösterilen cılız tepki sonucunda (Bu tepki ile doğrudan bir bağ kurulabilir
mi bilmiyoruz.) hava bombardımanı sona erdirildi ve Telafer’i terk etmek
mecburiyetinde kalan Türkmenler ABD askerlerinin sıkı denetimi altında
tekrar Telafer’e geri dönmeye başladılar. Fakat bu defa da , susuzluk başta
olmak üzere salgın hastalıklar ve yokluklarla karşı karşıya kaldılar.
Türkiye’den gönderilmesine ABD’nin lütfen icazet verdiği ve sadece lokal
pansuman sayılabilecek yardım malzemeleri Türkmenlerin yaralarının
sarılmasına ne kadar katkıda bulunur bilinmez. Türkmenlerin asıl mağduriyeti
ise; şu anda başlayan, daha doğrusu ABD’nin bölgeye yönelik başlattığı Kürt
göçmen akınıdır. Bundaki maksat ise gayet açıktır. Bölgedeki Türkmen
nüfusunu azınlığa düşürmek ve tedrici olarak ta asimilasyona uğratarak
Türkmenlerin varlığına son vermek.
Böylesine zor bir
dönem yaşamakta olan ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan üç
milyonu aşkın mazlum Türkmen halkının haklarını koruma konusunda bir varlık
gösteremeyecek olan Türkiye’nin; gelecekte ABD ve Peşmerge tehdidi ile karşı
karşıya kalması asla kaçınılmaz olacaktır. Türkiye Cumhuriyet devleti;
Türkiye sınırlarının güneyinde bir sigorta ve bir ileri karakol konumunda
olan Türkmenlere ciddi anlamda sahip çıkmalı ve yok edilmelerine göz
yummamalıdır…
TÜRKMENLERE KARŞI
SOYKIRIM PLANLARININ MİMARI
“STRATEJİK MÜTTEFİK”
İMİZDİR
16
EYLÜL 2004
Türk Milletini
diğer milletler nezdinde ayrıcalıklı kılan bir çok hususiyetleri vardır.
Bunların başında da hiç şüphe yok ki; Adaletli davranışı, güçlünün değil
haklının ve mazlumun yanında yer alması gelmektedir. Fakat ne yazık ki;
istisnalar hariç, son yarım asırdır bu önemli meziyetlerden giderek
uzaklaşmakta (uzaklaştırılmakta) olduğumuzu üzülerek ifade etmek zorundayız.
Ne zaman ki, bazı
hükümetler tarafından sistematik olarak Türk milletine batı hayranlığı
aşılanmaya başlanıldı, işte o tarihlerden itibaren de Milletimizi tarih
boyunca ayakta tutan milli ve manevi değerlerden adım, adım uzaklaşılmaya
başlandı. İşte bu sebeplerle “Bize neler oluyor?” sorusunu kendimize
sormak ve ciddi şekilde öz eleştiriler yaparak özümüze dönmek vakti gelmiş,
geçiyor.
Çünkü; bir
zamanlar yabancı milletlerin haklarını yabancılara karşı koruyan ve bütün
dünyanın hak ve adalet arayışlarına cevap verebilen bir ecdadın nesilleri
olarak, bu günkü halimizden memnun olmak gibi bir Polyannacılık oynama
lüksüne sahip değiliz. Ekonomik durum her ne olursa olsun, asla taviz
verilmemesi gereken temel değerler vardır. Bu değerlerimizi terk etmemiz
için Amerika ve AB üyesi ülkelerin milletimize sundukları zümrüt kupalardaki
zehirleri de her ne hikmetse gözlerimizi yalnızca kupanın dışına dikerek
içmeye devam ediyoruz… Sonunda gelinen nokta ise, Türk milletini tanınmaz
hale getirmekte olan dumura uğramışlık, nemelazımcılık, vurdumduymazlık,
komşudaki feryatları görmeyecek kadar bencilleşmişlik…
Ezeli ve ebedi
Türk yurdu olan Doğu Türkistan’ın Çinlilerce işgal edilmesine göz yummanın
ötesinde, işgalci Çin hükümetini taltif edici; “Gizli Genelge”ler
yayınlamak, Çin devlet başbakanına hak etmediği halde madalyalar vermek,
zamanın Başbakan yardımcısı konumundaki bir şahsın Çin ziyaretleri esnasında
Çin başbakanına altın tabanca hediye etmesi gibi garip davranışlarda
bulunulmuştur.
Şimdilerde ise,
güney sınırlarımızdaki ırkdaşımız ve dindaşımız olan Türkmenlerin yaşamakta
oldukları içler acısı duruma sırt dönülmesi, görmezlikten, duymazlıktan
gelinmesi gibi bir davranış sergilemekteyiz. Daha yakın zamanda ABD’ nin
Irak’a askeri harekat düzenlemesi esnasında Amerika’ya destek vermek için
“Komşuda Yangın varken buna kayıtsız kalmak olmaz” diyen hükümet
yetkililerinin Irak ve Irak halkı için neler yapıp yapmadığı ortadadır.
Eğer Türkiye hükümeti Irak için iyi şeyler yapmış ise, hunharca cinayetler
sonucu katledilen Türk Şoförlerinin dramı ne ile izah edilebilir?
Musul’un kuzey
batısında Şii Türkmen ağırlıklı 400 bin nüfusun yaşadığı Telafer bölgesine
Amerikan işgal güçleri Peşmerge işbirliği ile düzenlenen saldırılarda her ne
kadar sayıları gizlense de yüzlerce Türkmen havadan yapılan Amerikan
bombardımanı ile hayatını kaybetmiştir. Bu durum karşısında maalesef
hükümetimizin ciddi bir tavır takınmaması ve Türk milletinin olaya karşı
duyduğu öfke ve gösterdiği tepkiden sonra cılız bir biçimde dış işleri
bakanlığı tarafından tepki gösterilmesi pek etkilide olmamıştır.
Bu günlerde
Telafer’e Türkmenlerin girişine izin verilmiş olması da açılan yaraların
sarılmasına yetmemektedir çünkü Türkmen kardeşlerimizin yüreklerine hançer
saplanmıştır. Türkiye’nin yapması gereken ise; Telafer kentine yardım
malzemesi göndermek değil, Türkmenlere karşı yapılan ve yapılacak olan
katliamlara seyirci kalmayıp gerekli tedbirleri alması ve “Stratejik
Müttefik”ine daha tutarlı ve daha ciddi bir tepki göstermesidir.
Gösterilen tepki yalnızca Türk halkının tepkisini nötrleştirmeye yönelik
olmayıp, oradaki üç milyon Türkmen nüfusunun varlığına yöneltilecek
saldırıların önünde vakarla ve kararlılıkla durabilmektir…
BÜYÜK ÇAPLI “TERÖR”
HADİSELERİNİ KENDİLERİNE
DAYANAK YAPANLAR EVRENSEL
TERÖRÜN MİMARLARIDIR (2)
15
EYLÜL 2004
Her ne kadar birbirleri ile
didiştikleri noktalar olsa da; Amerika’nın, Rusya’nın ve Çinin ortak bir
noktası vardır. O da; dünyada İslam’ı ve Müslümanları terörizmle
özdeşleştirerek bir antipati uyandırmak ve böylece Müslüman ülkeler üzerinde
baskı kurarak gerçekleştirdikleri ve gerçekleştirmeyi planladıkları saldırı
ve işgalleri dünya kamuoyu önünde haklı göstermeye çalışmak…
Amerika’nın,
“11 Eylül” dönemecinden sonra kendisinde sınırsız saldırganlık hakkını
görerek adeta kırmızı görmüş boğa misali Afganistan’dan başlattığı ve Orta
doğu bölgesinde sürdürdüğü işgal, katliam ve zulüm hadiselerinden sonra
Rusya’nın Putin’ i de, çeşitli senaryolar yazıp oynamaya başladı. Bunun ilk
startını da Ekim 2002 ‘de gerçekleştirdiği “Kanlı Tiyatro baskını”
ile gözler önüne serdi.
Rusya gibi köklü
bir devletin hükümetinin bu kadar beceriksiz bir “Kurtarma Operasyonu”
yapması akla uygun bir hadise değildir. Rusya’da “Alfa Timi” olarak
bilinen Rus özel kuvvetlerine bağlı kurtarma timinin Tiyatroya yaptığı
baskın esnasında zehirli gaz dahi kullanılırken içeride bulunan rehinelerin
sağ kalması yada ölmelerinin hiç hesap edilmediği açıkça anlaşılmaktadır. Bu
baskından sonra Kimi basın ve yayın organlarında çıkan haberlere göre 140
kişi, kimilerine göre de 200’ü aşkın insan hayatını kaybetmiştir. bu sözde
kurtarma operasyonundan sonra hayatını kaybeden yüzlerce insanı Rus
hükümetinin emrindeki güçler katletmişlerdir. Buna rağmen bu Tiyatro
katliamının ardından Moskova başta olmak üzere Rusya Federasyonuna bağlı
bütün bölgelerde Rus güvenlik güçleri adeta terör estirdiler. Keyfi
tutuklamalar, yer yer anlamsız gece yarısı operasyonları ve özelikle de
Rusya’da yaşayan yabancı uyruklu iş adamları üzerinde büyük ölçüde baskı ve
tedirginlik uyandırdılar.
Rus hükümetinin
söz konusu Tiyatro baskının ardından estirdiği dehşet rüzgarının devamı da
Geçtiğimiz günlerde Kuzey Osetya’ nın Beslan bölgesinde Okul baskını ile
devam etti ve buradaki sözde kurtarma operasyonunun sonunda da 400’ e yakın
insan hayatını kaybetti. Bu baskın olayının arkasında da “11 Eylül”
olayında olduğu gibi bir esrar perdesinin olduğu biliniyor. Bu nasıl
kurtarma Operasyonudur ki; yaklaşık 800 kişinin bulunduğu okulda bu sayının
yarısı ölüyor öldürülüyor. Bu eyleme kalkışanlara bütün dünya lanet
etmiştir. Çünkü; hak arayışı, özelliklede insanların en kutsal hakkı olan
yaşama hakkı elinden alınarak olmaz. Bu faciayı tezgahlayanların 1917’ de
başlayan Bolşevik ihtilali döneminde milyonlarca insanı tüyler ürpertici bir
şekilde gözünü kırpmadan katledenlerin bu güne kadar süregelen kalıntıları
olduğuna hiç şüphe yoktur. İnanıyorum ki; gerçek anlamda Çeçenistan’ ın
bağımsızlığı uğruna mücadele eden Çeçen mücahitler, bu insanlık dışı okul
baskınını gerçekleştiren ve körpecik yavruları katledenleri hiç tanımıyordur
ve kesinlikle reddedeceklerdir. Çocuklarının geleceklerini ve hayatlarını
kurtarmak için mücadele edenlerin hiçbir şart ve zeminde çocukları
katletmeyecekleri kesindir.
Rus hükümeti; bu
dehşetengiz facianın mümessillerinin, günah keçisi olarak ilan ettikleri
Çeçenler olduğunu ileri sürse de, akıl iz-an sahibi insanlar biliyorlar ki;
bu olayda da “11 Eylül” ve “Kanlı Tiyatro Baskını” olaylarında
olduğu gibi “Tavşana kaç Tazıya tut” senaryosu uygulamaya konularak,
dünyadaki global güçlerden biri olan Rus’ların yeni katliamlar yapabilmeleri
ve Çeçen liderlerinin peşine paragöz kiralık katilleri düşürebilmeleri için
bir kapı aralanmıştır…
Biz Doğu
Türkistanlılar olarak ta; dünya kamu oyunu şimdiden uyarıyoruz! Çünkü
dünyadaki üç Global güçten biri olan Kızıl Çin hükümeti de işgali altındaki
Doğu Türkistan halkının aleyhine gelişecek bir terörist eylemi senaryosu
hazırlıyor olabilir. Ve ardından da Rusya ve Amerika ile sıkı dayanışma
içerisinde Doğu Türkistan sathında ve dünyada insan avı başlatarak toplu
tutuklama ve katliamlara girişebilir. Çünkü; geçmiş yıllarda Doğu
Türkistanlıların yaşadıklar benzeri hadiseler günümüze kadar tazeliğini
korumaktadır…
BÜYÜK ÇAPLI “TERÖR” HADİSELERİNİ KENDİLERİNE DAYANAK YAPANLAR
EVRENSEL TERÖRÜN
MİMARLARIDIR(1)
14
EYLÜL 2004
Dünya devi olarak
adlandırılan, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin arasında görünürde
normal bir ilişki söz konusu ise de, özellikle ikinci dünya savaşından sonra
başlayan ve gizli olarak sürdürülen stratejik, ideolojik bir köşe kapmaca
savaşının varlığı bütün dünya kamu oyu tarafından bilinen bir gerçektir.
Dünya tarihi
boyunca savaşlardan zaferle çıkan orduların tamamının halkın desteğini
arkasına almış oldukları için savaş kazandıklarını bilmeyen yoktur…
Eski Sovyetler
Birliğinin dağılmasının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra, o güne kadar
kendince her yönlü hazırlıklarını tamamlamış olduğuna inanan Amerika
Birleşik Devletleri, 21. Yüzyılın Amerika’sının gerek teknolojide,gerek,
Ekonomide ve gerekse de Askeri alanda ne kadar ilerlemiş olduğunu bilhassa
Rusya ve Çin başta olmak üzere dünyaya gösterme zamanının geldiği kanaatine
vararak, Amerika’nın hükümet politikalarına yön veren büyük sermaye sahibi
kapitalistlerinin de etkisi ile hazırladıkları planlarını icraata koymak
için “11 Eylül” 2001 de düğmeye bastılar…
10 Eylül 2001
tarihine kadar ciddi olarak hiçbir terör hareketine rastlanılmayan
Amerika’da, 11 Eylül 2001 tarihinde son yüzyılın en büyük terör olayı
meydana geliyor. Bu büyük facianın ardından binlerce ölü, binlerce yaralı ve
her ülkenin kolayca kaldıramayacağı ağırlıkta maddi zarar...
ABD hükümeti
yetkililerinin, bu büyük felaketin sonuçlarını göğüslemenin hazırlıklarını
da daha önceden yapmış olduğunu; ABD Başkanı Bush’ un ilk uçağın ikiz
kulelerden birine vurduğu anda Televizyon ekranlarından “Bu bir terörist
saldırıdır” demesinden anlıyoruz. Çünkü; çoğu insanların henüz olayın
sıcaklığı içinde bu hadiseyi bir kaza olarak nitelendirdikleri bir sırada
Amerikan başkanının başkaca hiçbir ihtimali göz önüne almaksızın yukarıdaki
cümleyi sarf etmiş olması akıllara çeşitli sorular getirmektedir…
Üç bin insanın
ölümü ile sonuçlanan bu hadisenin ardından, yakınlarını kaybettikleri için
yüreklerine kor düşen milyonlarca insanın o günlerde terörizme ve terörizme
destek verdikleri ileri sürülen ülkelere karşı duydukları kin, nefret ve
intikam duygularından istifade eden ABD hükümeti hazır kıta beklettiği
Amerikan askerlerini Afganistan’ın üzerine saldı, çoluk-çocuk,yaşlı,kadın
demeksizin binlerce masum insanı da katletti. Kanı kanla yıkayarak, bize
göre hangi esrarengiz eller tarafından icra edilmiş olduğu bir türlü
açıklığa kavuşmayan “11 Eylül” hadisesinin faili olarak gördükleri
şahsı da, aradan 3 yıl geçmesi ne rağmen bir türlü ele geçiremediler…
Afganistan’da
bıraktığı enkazın dumanları tütmeye devam ederken okyanus ötesinden Irak
üzerine bir askeri harekat daha gerçekleştirdi. Irak’ı işgal ettiğini
zannettiği bir sırada Şii direnişi ile karşılaştı ve şu anda başına bela
satın aldığının farkına vararak hıncını, dünyada tıpkı Doğu Türkistan gibi
sahipsiz durumdaki Türkmen’leri bombalayarak çıkartmaya çalışmaktadır.
Şu anda ise,
Amerikan hükümeti Irak’ta üst üste vermeye devam ettiği kayıplar sebebiyle
Amerikan halkının hışmına uğramak üzeredir. Çünkü; tabir yerindeyse
tereyağından kıl çeker gibi Irak’ı işgal ettikten sonra sıraya koyduğu
Suriye ve İran’a yönelmeye fırsat bulamadan neredeyse Vietnam’ da kinden
daha fazla kayıplar vermeye başladı.
“11 Eylül”
olayını ister global terörizmin karanlık odakları gerçekleştirmiş olsun,
ister dünyadaki global güçlerin birbirlerine karşı üstünlük sağlama
gösterisi olarak kabul edin ve isterseniz Bush’ un sözde, sonradan nedamet
duyduğunu ileri sürse de, gerçek duygularının ve maksadının diline yansıdığı
gibi “Bu bir haçlı savaşıdır” şeklindeki cümlesinin gerçekliğine
yorumlayın fark etmez…Bilinen bir şey var o da; Şer güçlerin ortak hareket
ettikleri…
TAYVAN BOĞAZINDAKİ TATBİKATLAR VE ABD BAŞKANI İLE ÇİN BAŞBAKANI
ARASINDAKİ TELEFON GÖRÜŞMESİ
11
EYLÜL 2004
ABD Başkanı Bush 30 Temmuz
2004 sabahı Hava Kuvvetlerine ait özel uçağında iken Çin devlet başkanı Hu
Jin Tao ile telefon görüşmesi yaptı. Bu görüşme esnasında Tayvan Boğazı
meselesi ve Kuzey Kore Atom krizi konuları üzerinde duruldu. Bush Tayvan
meselesine yönelik politikasının değişmeyeceğinin altını çizdi.
Beyaz Saray sözcüsü yaptığı açıklamasında şunları söyledi: “Bu defa ki
görüşme, Beyaz Saray Güvenlik danışmanı Leis’ in Temmuz ayında Çine yaptığı
ziyaretin bir devamı niteliğini taşımaktadır. Bush ile Hu Jin Tao,
aralarında yaptıkları görüşmede Kuzey Kore Atom Krizi problemini çözüme
kavuşturmaya çalışmışlardır.”
Bush’ un telefonda Hu Jin
Tao’ya şunları söylediği öğrenildi; Tayvan’la ilişkiler konusunda tek
Çin’den yana politikalarımız devam ettirilecektir. Demokratlar Partisinden
dış işleri komitesinin başkanı Baden Temmuzun 29’unda basın mensuplarına
şunları söyledi; Eğer Çin Tayvan’a silahlı bir müdahaleye kalkışacak
olursa Amerika Tayvan’ı mutlaka destekleyecektir. Tayvan Bağımsızlık ilan
edecekse kendisine güvenmesi lazımdır. Zaman Tayvan halkının karar verme
zamanıdır. Baden Demokrat Parti içerisinde güçlü bir kişi olarak
görüldüğünden, Baden’ in bu ifadelerinin Başkan adayı John Kery’ nin
gelecekteki Tayvan politikasını yansıttığı şeklinde yorumlandı. Baden ayrıca
şunları da söyledi; Kery geçmişteki 7 başkan gibi iki kıyıdakileri sükunet
içinde işler yapmalarını istemektedir.
Bush ile Hu Jin Tao’nun
telefonla görüştüğü gün, Çinin üst düzey yöneticilerinden biri bir uyarıda
bulunarak; Eğer Çenshuibian 2008 yılında emekliye ayrılana kadar yeni yasayı
yürürlüğe koyacak olursa, Pekin hükümeti Tayvan’a silahlı müdahalede
bulunmaktan çekinmeyecektir. Xinhuashening’in haberine göre; Hu Jin Tao Bush
ile konuştuğunda Amerika’nın Tayvan ’a gelişmiş silahlar satmasına şiddetle
karşı çıkarak şöyle demiştir: Tayvan meselesi çok hassas ve teferruatlı bir
konudur.Her iki tarafında Tayvan’ın bağımsızlığı meselesine birlikte karşı
çıkması gerekir. Tayvan’ın Bağımsızlığını savunan bölücü güçlerinin
maksatlarına asla müsamaha göstermememiz lazım gelir.
Yorumcuların
değerlendirmelerine göre; tarafları bu telefon görüşmesine yönelten
sebeplerin başında son zamanlarda o bölgede peş-peşe gerçekleştirilen askeri
tatbikatlar olduğu ifade edilmektedir.
Edinilen bilgilere Amerikan
medyalarından yer alan haberlere göre; Bu defa ki Başkanlık seçimlerinde
Demokratçıların seçim beyannamelerinde; Seçimlerden sonra Çine yönelik dış
politikalarında, Çin ile karşılıklı ziyaretleri arttırmak, Çinin dünya
Ticaret kanunlarına harfiyen uymasını, Nükleer silahlarını genişletmemesini
ve insan haklarını koruyup kollama adına yapılan anlaşmalara bağlı kalmasını
sağlamaya çalışmak. Şeklinde maddeler ve vaatler yer almaktadır.
Amerika’daki başkanlık seçimlerinden sonra nelerin değişeceğini,ya da Çin
ile geliştirilecek ilişkilerde neleri kabul ettirebileceklerini bekleyip
göreceğiz.
Fakat şurası bir gerçek ki;
dünyadaki emperyalistler kendilerinin menfaatleri söz konusu olduğunda başka
milletleri ve devletleri çiğneyip geçmek ten hiçbir zaman çekinmemişlerdir.
Ayrıca ABD’nin yaşadığı (Daha doğrusu dünyanın yaşadığı) ünlü “11
Eylül Olayı”ndan sonra popülaritesi artan “Global Terörizmle
Mücadele” sloganı ile Çin ve ABD arasında uzun yıllar devam eden
zıtlıklar yumuşama eğilimine girmiş görünüyor. Dileğimiz o dur ki; Filler
şakalaşırlarken Çimenler ezilmesin…
ÇİN HÜKÜMETİ KEYFİ
TUTUKLAMALARINI
TOPLUM ÖNDERLERİNE YÖNELTTİ
10
EYLÜL 2004
Doğu Türkistan’dan
alınan son haberlere bakıldığında; Çin hükümeti özellikle “11 Eylül”
olayından sonra sıkça tekrarlanmaya başlanan “Global Terörizmle Mücadele”
sloganından da istifade ile Doğu Türkistan halkına yönelik olarak uyguladığı
şiddet, baskı ve sindirme politikalarına hız verdi. Edinilen bilgilere göre
Çinin iftira ve yaftalamaları ile hapis cezası alan ve cezasının bitiminde
serbest kalan toplum önderi durumundaki zatları devamlı gözlem altında
tutmakta, çeşitli bahanelerle da tekrar tutuklayıp hapse atmaktadırlar.
Aşağıda haberini
okuyacağınız iki ayrı tutuklamanın mahiyeti bu iddiamızı doğrulayan açık
birer misaldir;
“Doğu
Türkistan Hakkaniyetçiler Partisi”nin Başkanı Eysa Hüseyin 15.08.2004
tarihinde ikinci defa Çin polislerince tutuklandı.
Eysa Hüseyin Aksu
vilayetinin Toksu nahiyesinde 1994 yılında “Doğu Türkistan
Hakkaniyetçiler Partisi” ni kurduktan sonra propaganda yolu ile
Çinlilerin Doğu Türkistan halkına yapmakta olduğu zulümlere karşı çıkarak
halkı Çin işgaline karşı çıkmaya çağırmıştır. Bu sebeple Eysa Hüseyin 1994
yılının Ağustos ayında Çinlilerce tutuklanarak 9 yıl süre ile hapis cezasına
çarptırılmıştı. 2003 yılının Ağustos ayında hapisten çıktı. Fakat Eysa
Hüseyin hapisten çıktıktan sonra da Çin polisi tarafından göz hapsine
alındı. Eysa Hüseyin bu esnada fiili olarak bir faaliyet içinde olmamasına
rağmen Çin hükümeti Ağustos ayı içerisinde Eysa Hüseyin in görüştüğü 19
kişiyle birlikte bir daha tutukladı.
Toksu nahiyesi
yerel hükümeti tarafından yayınlanan bir bildiriye göre;Eysa Hüseyin ile
Ömer İmin, Enver Sattar, Ötkür İmin,Reyhangül Semet, Eziz İmin, Abliz Rozi
veTohti Kuti ismindeki kişilerinde görevlerinden alınarak tutuklandıkları
öğrenildi.
Komünist
Çin hükümeti birkaç yıldan beri “Yasa dışı Dini Unsurlara Darbe Vurma
Hareketi” adı altında Doğu Türkistan’da tanınmış din adamlarına ve
alimlere karşı zarar verme hareketlerini devam ettirmektedir. Bu yılın
başlarında Hoten’de tutuklanan tanınmış din alimlerinden, Abdulahat Barat
Mehdum Çin hükümetinden zarar gören Doğu Türkistanlı dini alimlerden
biridir.
Alınan haberlere
göre Çin Polisi Abdulahat Barat Mehdum’un dini bilgiler öğretmekte olduğu
Hoten’deki bir evi basarak 74 yaşındaki Abdulahat Barat Mehdum’u ve onun 7
öğrencisini ve ev sahibini birlikte tutuklayarak hapse atmıştır.
Dini eğitim
vermekten başka hiçbir şey yapmayan Abdulahat Barat Mehdum ağır biçimde
Böbrek hastalığına yakalanmış olup, sağlığı son derece vahim durumda
bulanmasına rağmen Çin hükümeti onu çok kötü şartlardaki bir cezaevine atmış
ve onu akrabaları dahil hiç kimsenin ziyaret etmesine dahi izin
vermemektedirler.
Din alimi
Abdulahat Barat Mehdum 1930 yılında Hoten’ vilayetine bağlı Karakaş
nahiyesinde dünyaya gelmiş olup; 1930’lu yıllardaki Doğu Türkistan Milli
Kurtuluş Hareketinin en önde gelen liderlerinden biri olan Sabık Hoten
Halifesi, Tarihçi ver şair Mehmet Emin Buğra’nın ablasının oğludur.
Din alimi
Abdulahat Barat Mehdum’un hayatının büyük bölümü Çin zindanlarında geçti. Bu
muhterem zat böylece 4. defa tutuklanmış olmaktadır.
Yerli halkın görüş
bildirdiğine göre; Abdulahat Barat Mehdum ilmi,uyumlu, yumuşak başlı ve
herkesle çok iyi ilişkileri olan, halk nezdinde oldukça büyük saygınlığı
bulunan takva sahibi bir kişiliğe sahip olup, şimdiye kadar Çin hükümetine
karşı her hangi bir faaliyetine rastlanılmadıysa da, Çin hükümeti yaklaşık
50 yıldan beri onun yakasını bırakmaksızın siyasi yönden devamlı olarak ona
zarar vere gelmiştir. Bu yüzden halk arasında; “Çinliler Mehmet Emin
Buğra’dan alamadıkları hınçlarını onun yeğeninden almaya çalışıyorlar.
Dünyada böylesine kin ve nefretle dolu, intikam hırsı ile yanıp tutuşan bir
hükümet olur mu” diyerek tepki göstermektedirler.
JAPON HÜKÛMETİ ÇİNLİLERDEN
MUZDARİP
09
Eylül 2004
1972 yılına kadar
Japonya ile Çin arasında diplomasi alanında çok iyi olmayan münasebetler
1972 yılından itibaren rayına girdi ve iki ülke arasında diplomatik
ilişkiler başlatıldı. Fakat; ancak 1978 yılında problemsiz olarak
yürütülmeye başlanan ilişkilerden, yine hilekarlıkları ile tanınan Çinliler
karlı çıkma yollarını arayıp buldular.
Çin hükûmeti
fırsattan istifade ile “Çin -Japon dostluğu” sloganı adı altında kapılarını
sonuna kadar açma kararı aldıktan sonra bu durum kesinlikle yoksulluk ve
sefalet içindeki Çinlilerin işlerine yaradı. Bin bir türlü çıkış yolları
bularak Japonya’ya geçiş yapan çok sayıdaki Çinli Japonya’da ciddi anlamda
istihdam alanı sıkıntısına sebep olmaya başladı. Hatta bu konudan son derece
rahatsızlık duyan Japon hükûmeti Çin hükûmeti nezdinde durumdan duydukları
kaygıların giderilmesi adına girişimde bulunmasını istediyse de, Çin
hükûmeti göstermelik tedbirler almışsa da ciddi anlamda konunun
halledilmesiyle ilgili bir çalışma ve gayret ortaya koymadı. Nasıl koysun
ki; Çin dışında dünyada kendileri için
Çin hükûmetinin bu
türden konularda çok ciddi ve önleyici tedbirler almadığı ve almayacağı
Türkiye’de olduğu gibi maalesef Japonya dada çok geç anlaşılabildi. 1980
yılından sonra da Japon yatırımcıların Çin’de yatırım yapmalarını teşvik
etmek için ellerinden gelen her türlü hilekârlıkları ve desiseleri icraata
koydular. Çok sayıda Çin vatandaşını da Japonya’da işe yerleştirdiler.
Son zamanlarda
ise, Çin hilekarlıkları ve bu hilekarlıkların içinde Çin hükûmetinin
doğrudan parmağının olduğu anlaşıldıktan sonra Japon hükûmeti nezdinde Çin
toplumu çok büyük ölçüde prestij ve güvenilirlik kaybına uğradı.
Çinlilerin
“Çin-Japon dostluğu” adını verdikleri aldatmacalık maksadı taşıyan yalan
sloganlarına kanan çok sayıda Japon yatırımcı, işveren ve bürokrasi
katmanları bu günlerde Komünist Çin hükûmetinin ve Çin milletinin nasıl bir
güruh ve millet olduğunu öğrenmeye başladılar.
28 ve 29
Ağustostaki kamu oyu yoklamasının sonuçlarına göre,;130 milyon Japon
halkının % 61’inin, Çinlilerin kendilerine yaptıklarından bıkıp,usanıp,
tiksinerek Çinlilere karşı çıkmaya hazır olduklarını beyan edilmiştir.
Japonların söylediklerine bakılırsa Çinlilere karşı çıkanların asıl sayısı %
80’in üzerindeymiş.
Çinliler son
zamanlarda Japonya’ya yasal ya da yasal olmayan yollarla sözde öğrenci ve
Turist adı altında giderek Japonya’da hırsızlık, dolandırıcılık, gasp, adam
öldürme ve fuhuş gibi işlerle uğraşarak Japon halkının toplum güvenliğini
tehdit etmekte, ahlaki değerlerini de dejenerasyona uğratmaktadırlar.
Genel suç işlemle
oranlarına bakıldığında, yabancı uyrukluların işlediği suçlar ortalamasına
göre Çinlilerin işlediği suçlar % 50 yi aşmaktadır. Japonlarda “Hıtay”
kelimesi ile “Soyguncu”,”Katil”, “Hırsız,”, “Fahişe”, “Dolandırıcı”
sözcükler aynı anlama gelmekte olup, bu sözcüklerden Japonlar özellikle
kaçınmaktadırlar.
Çinlilerden ve Çin
yayılmacılığının kötü sonuçlarından muzdarip olanlar yalnızca Japonlar
olmayıp, hemen, hemen bütün dünya devletleri ve milletleri giderek artan bir
oranda Çinlilerden yakınmaya başlamışlardır.
ÇİN HÜKÛMETİ ENERJİ STOKUNU ARTTIRMAK İÇİN
DİPLOMASİ ATAĞI BAŞLATTI
08
Eylül 2004
Hiç mübalağasız olarak şunu
iddia ediyoruz ki; Çin,1949’ yılından itibaren, çekirge sürüleri misali akın
ederek tabii kaynaklar zengini olan Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra
soygun,talan ve gasp yolu ile Doğu Türkistan’ın zenginlik kaynaklarını Çine
taşımaya başladıklarından sonra Çin’de daha önce kitleler halinde açlıktan
ve sefaletten dolayı ölen insanların sayısında gözle görülür bir azalma
yaşanmaya başladı.
Çinin kendi topraklarından
çıkan tabii zenginliklerin kesinlikle kendisinse yetmediğini ortaya koyan
araştırmacıların bilimsel açıklamalarının gündemde olduğu yıllarda Doğu
Türkistan’ın işgal edilmesiyle Çin’deki ekonomik düzeyin iyileşmekte olduğu
açıkça hissedilmeye başlandı.
Zaten yılarca süren Çin-Rus
(Eski Sovyetler Birliği) anlaşmazlığının altında yatan gerçeklerin esasını
Doğu Türkistan topraklarında bulunan ve dünyada eşine az rastlanır yer altı
ve yer üstü zenginliklerinin oluşturduğu bir gerçektir. Bu yüzden Rusların
Doğu Türkistan’ın sahip olduğu rezervleri üzerine 1934 ile 1943 yılları
arasında yaptırdığı kapsamlı araştırmaları vardır.(www.Hurgokbayrak.com) Bu
araştırmalara göre;yalnızca petrol rezervi 410 b in 790 kilometrekare petrol
yataklarında 8.2 milyar ton ham petrol, 2.5 milyon metre küp doğal gaz
rezervi ile Doğu Türkistan’ın Suudi Arabistan’dan daha fazla Petrol ve doğal
gaz rezervine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Fakat, ne yazık ki; işgalci Çin
hükûmeti 1949 yılından beri Doğu Türkistan’ın başta petrol olmak üzere bütün
zenginlik kaynaklarını Çine taşımaktadır. Muhteris Çin hükûmeti günümüzde
ihtiyacından çok fazla petrol stok etmiş olmasına rağmen yine de daha fazla
stok için petrol ithal edebileceği ülkelerle olan diplomasi ağını giderek
genişletmektedir.
Bu konuda, 2004 yılını yeniden
enerji diplomasisinin alanını genişletme yılı olarak ilan ederek Çinin ileri
gelen liderlerini tabir yerindeyse demir çizme, demir baston yollara
düşürmüştür.. Hu Jin Tao ve Wenjiabao’ nun yakın zamandan beri ziyaret
ettiği devletler yalnızca petrol zengini olmayıp aynı zamanda yeni enerji
teknolojisine de sahiptir. Uzmanların görüşlerine göre; Çinin çok yönlü
enerji diplomasisi yürütmesinin sebebi; Çinin öncelikle devlet petrol stoku
sistemini oluşturmasında rol oynayacak ve enerji sıkıntısı tehlikesinin
bertaraf edilmesine yarayacak diye bakılmaktadır. Milletler arası enerji
konulu merkezlerinden yapılan açıklamalara göre; 2010 yılına ulaşıldığında
Çinin petrol ithal etme ihtiyacı bir kat daha artacak.
Yine tahminlere göre; 2030
yılında Çinin bir günlük petrol ithalatı 10 milyon varile ulaşarak şimdiki
Amerika’nın seviyesine ulaşmaktadır. Petrol rezervlerinin dünya ya oranla 40
yıl yeteceği garanti altında olmasına rağmen Çin yine de petrol ithal etme
oranını arttırma peşinde.
Çinli yetkililer Enerji
konusunda kesinlikle Amerika ve Japonya gibi ülkelerle rekabet etmenin
gerekli olduğuna işaret ederek bu yolda çok ciddi bir çaba içindedirler.
Çinin ithal edeceği petrolün % 70’i Orta doğudaki devletlerden gelmektedir.
Yalnızca Ortadoğu’ya bağlı kalındığı taktirde ise, Çinin enerji sıkıntısı
tehlikesi içine girmemesine garanti verilemeyeceği de ileri sürülmektedir.
Özellikle de Amerika’nın Orta doğudaki etkisinin her geçen gün artmakta
olduğu bir dönemde bu ihtimal daha da fazladır. Gözlemcilerin iddialarına
göre Çin hükûmeti aslında petrol ithal etme işini şansa bırakmak niyetinde
değil. Bir yandan Orta doğu ile münasebetler kurarken, doğal gaz konusunda
da İran ile dirsek temasına girerek ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile de
yakın teması elden bırakmayarak aynı zamanda da ABD’ye aba altından sopa da
göstermiş olmaktadır…
BİR
ÇİN YALANI DAHA ORTAYA ÇIKTI ÇİN’İN TURİST GÖNDERECEĞİ
27 ÜLKE ARASINDA
TÜRKİYE YER ALMIYOR
06
Eylül 2004
Türkiye
Cumhuriyeti hükûmetleri devlet olmanın gereklerini yerine getirirlerken,
özellikle de Çin ile münasebetler söz konusu olduğunda her nedense zaaf
diyebileceğimiz durgunluklar sergilemektedirler.
Türkiye –Çin
ilişkilerinin daha aktif olarak başladığı 1980’li yılların başlarından bu
güne kadar Çin devletinin attığı, Türkiye’nin yararına olan hiçbir olumlu
adımına rastlanılmamasına rağmen Türkiye Çin’den gelen her türlü
olumsuzlukları göğüslemeye devam ediyor.
Kasım 2001 de Varyag gemisi
adı verilen 380 metrelik dev geminin İstanbul boğazından geçirilmek
istenmesi esnasında kısa bir tereddüt yaşanmışsa da Türk hükûmeti
yetkililerinin Türkiye’ye daha fazla turist göndermeleri imasında
bulunmasına karşılık Çin hükûmetinin en ufak bir çekinme göstermeden
Türkiye’ye iki milyon Çinli turist gönderme sözü vermesiyle, o dönemdeki
hükûmetin ilgililerinin iştahı kabarmış, gelmesini umdukları 2 milyon Çinli
turistin hatırına hayalet geminin geçişine boğazlarımızı tehlikeye atmak
pahasına izin verilmişti.
Çin hükûmetinin;
dünyayı kalitesiz ve sözde ucuz malları ile istila etme planlarına paralel
olarak, en önemli ve güçlü silahları olarak değerlendirdikleri kalabalık Çin
nüfusunu (1 milyar 500 milyon) kullanarak turizm sektörüne de el atmayı ve
böylece dünya ülkelerine bu yolla daha fazla Çinli transferi yapmakla
birlikte, Türkiye gibi bazı ülkeleri de, kalabalık Çinli turist kafileleri
gönderme vaadiyle etki altına almayı planlamaktadırlar.
Yapılan
açıklamalara göre; Çin hükûmeti 2020 yılında 100 milyon Çinli turistin
dünyayı gezmesini hesap etmekte ve 27 ayrı ülkeyi de turist gönderecekleri
turizm ülkesi olarak belirlemiş bulunmaktadırlar. İşte bu noktada Türkiye
hükûmeti ne yazı ki, Çinin bir aldatmacası ile daha karşı karşıya gelmiş
bulunmaktadır. Çünkü; turist göndermek için hedefledikleri ve belirledikleri
27 dünya ülkesi içerisinde, Çini yerlere göklere sığdıramayan ve karşılıksız
bir biçimde Çin malları ithalatı yaparak Çini zengin etme sevdalısı
insanların ülkesi olan Türkiye bulunmamaktadır.
Financial Times
Gazetesinin verdiği haberlere göre Çin turist potansiyeli açısından dünyanın
4’üncü büyük pazarı olarak görünüyor. Dünya turizm örgütünün verilerine
bakılırsa, 2003 yılında turist sayısındaki artışta % 21’lik bir artış
kaydeden Çinin, 20.2 milyon Çinli turistin dünyayı gezmesini sağladığı
söylenmektedir. Dünya Turizm örgütü yetkilileri bu rakamın 2004 de 24
milyona ulaşmasına kesin gözü ile bakmaktadırlar.
Turizm alanında
da, turizm acenteleri üzerinde çok sıkı bir devlet baskısının olduğu
gerçeği, ortaya çıkmaktadır. Çin’deki turizm acenteleri ancak devletin
belirlediği ülkelere turizm seferleri düzenleyebilmektedirler. Bu sebeple de
Çin hükûmetinin belirlediği 27 ülkenin dışında kalan ülkelerin öncelikle Çin
hükûmetinin turist göndereceği ülkeler listesinde yer almaya çalışmaları
gerekmektedir.
Geride bırakılan
günlerde, Çin hükûmeti öncelikli olarak turist gönderme kararı aldığı
ülkeleri açıkladı. Bu ülkelerin başında Fransa, İsviçre, İspanya, B