|
KOMÜNİST ÇİN UZAKTAKİLERİ
OYALIYOR
YAKINDAKİLERİ
İDAM EDİYOR
31 Ekim 2003
“Uzaktaki
düşmanı oyala yakındaki düşmanı ez.”
Bu bir Çin atasözüdür. Komünist Çin idarecileri işgal ettikleri Doğu
Türkistan’daki Uygur halkını ekonomik, siyasî, kültürel ve sosyal
psikoloji
yönünden baskı altında tutmaya ve ellerine geçirdikleri her fırsatta vahşice
katletmeye ve zindanlara atmaya devam etmektedirler.
Bu insanlık dışı uygulamalarını icra ederken de Doğu
Türkistan halkının dünyadaki tek dostu ve kardeş milleti olarak gördükleri
Türkiye Türklerini “Uzaktaki düşman” olarak addettikleri için Çin milletine
özgü sinsi dalkavuklukları ve sırıtkanlıkları İle sözde dostluk
gösterilerinde bulunarak ve Türkiye’nin uzun yıllardır devam eden ekonomik
beklentilerini kendi lehlerine çevirerek oyalamayı sürdürmektedirler.
Ne
yazık ki Türkiye’de işbaşına gelen siyasi iktidarlar kolayca Çin’in sahte ve
düzenbaz söz ve davranışlarına aldanmakta ve Doğu Türkistan halkını yüzüstü
bırakmaktadırlar. Komünist Çin’in bu iki yüzlülüğünü çok iyi bilen Doğu
Türkistanlılar olarak yıllar yılı her fırsatta Türkiye ve dünya kamuoyunu
uyarmayı dini millî ve insanî bir borç olarak görmüşüzdür. Fakat bizim
uyarılarımızı dikkate almayanlar Çin’in ağına düşmeye doğru adımlar atmaya
devam ediyor. Nihayet
Türkiye’den
bir yiğit ses yükseldi ve
Türkiye
kamuoyuna Çin ile oluşturulmaya çalışılan sözde dostlukların faturasının çok
ağır olduğunu haykırdı. Doğu Türkistanlıların söylemlerini kale almayan
Türkiye yetkilileri ATO (Ankara Ticaret Odası) Başkanı muhterem Sinan
Aygün’ün Türkiye-Çin arası ticareti üzerine yaptırdığı araştırmaların
sonuçları birçok gerçeği bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermiştir. Daha
açıkçası Çin’in taklit, kalitesiz ve sözde ucuz mallarının her alanda
Türkiye’yi adeta istilâ ettiği ve sayısız yerli üreticinin bu sebeple
işyerlerine kilit vurmak zorunda kaldığı anlaşılmıştır. Ve her şeye rağmen
üst düzey ziyaretler sürüp gidiyor.
Oysaki
Türkiye-Çin ilişkilerinin temeli ticari ve ekonomik çıkarlara dayanmakta
fakat, Türkiye’nin ticaret açığı ise her geçen gün büyümektedir. Aslında,
benim bu yazıyı kaleme almamdaki asıl sebep, Komünist Çin’in Türkiye’yi
oyalamakla beraber Doğu Türkistan’daki 40 milyon Müslüman Türk’ü ezmeye ve
katliamlara uğratmaya devam ettiği meselesidir.
Eylül ayında
başlattıkları “Yüz günlük sert darbe vurma hareketi” çerçevesinde
Uygur halkını kıyıma uğratmaya devam etmektedirler. 23.1 0.2003 tarihinde
ajanslara yansıyan bir habere göre idam cezası mart ayında onaylanan V.
Abbasi adındaki bir uygur ismini vermek istemeyen bir Çinlinin ifadesine
göre “Bağımsız Doğu Türkistan İçin” mücadele ettiği gerekçesi ile
Doğu Türkistan’da idam edildi.
Şir Eli adı
ile anılan Muhammet Abbas Doğu Türkistan özgürlükçülerinin liderlerinden ve
halkın gönlünde tam anlamı ile efsaneleşen bir halk kahramanı idi. Bir
yolunu bulup Nepal’e ulaşmış ve burada Doğu Türkistan millî mücadelesine
hangi yollu katkılar sağlayacağının faaliyetleri içinde iken telefonlarının
dinlenmesi sonucunda ele geçirilmiş ve Çin’e teslim edilmişti. Çinliler de
vakit geçirmeden idam ettiler. ve bütün Doğu Türkistan’da halk üzüntüye gark
oldu. Allah Doğu Türkistan’ın istiklâli için mücadele eden bütün Doğu
Türkistan halkına yar ve yardımcı olsun. Allah şehitlerimize rahmet etsin.
Allah şu mübarek aylarda mazlum Doğu
Türkistan
halkının muzaffer olması için kapılar açsın. Doğu Türkistan gerçeğini
görmezden duymazdan gelenlere de insaf ve insani duygular nasip etsin...
DÜNYA SİLÂHSIZLANMA
HAFTASI VE KOMÜNİST ÇİN
30 Ekim 2003
Birleşmiş Milletler örgütü tarafından ilan edilen ve bugünlerde anlamını ve
amacını kaybetmiş olan ucube haftalardan biri de “24-30 Ekim Dünya
Silâhsızlanma Haftası”dır. Bütün dünya insanları tarafından biliniyor
ki, dünya devletleri ilan edilen bu silâhsızlanma haftasının tam aksine
kendi ekonomik gücü oranında hızla silâhlanmayı ve savunma harcamalarını
artırmayı süre1ürmektedir. Bu ülkelerin başında da hiç şüphe yok ki, dünyada
tek kutuplu bir güç odağı haline gelme yarışı içindeki emperyalist devletler
gelmektedir. Zaman zaman yapılan zirve toplantılarında silâhsızlanma
nutukları atan dünya liderleri arka planda ise silâhsızlanma yatırımlarının
ülkelerinin geleceği için her şeyden daha önemli olduğu anlayışı ile
bildikleri ve belirledikleri istikametteki gidişatlarını sürdürmektedirler.
Bu güne kadar bütün söylemlere rağmen hiçbir ülke silâh indirimine ya da
mevcut nükleer başlıkların imhasına yönelik bir adım atmamıştır. Silâh
teknolojisindeki atılımlar öylesine gelişmiştir ki doyuma ulaşan ülkeler bu
defa da mevcut harp teknolojisini kendi ülkesinin bekası için stratejik
bulduğu ülkeler üzerinde denemekten zerrece çekinmemektedirler.
İkinci dünya
savaşından sonra soğuk savaş dönemlerine giren devletler 21. yüzyıla girdiği
son yıllarda yeniden sıcak savaş dönemlerine başlamış olduğunun sinyallerini
vermektedirler. Hiçbir devlet kendisinin bu savaşların dışında olduğu veya
dışında kalabileceği yanılgısına düşmemelidir. Çünkü, dünyada savaş
çığırtkanlığı yapan küresel güçlerin başlattıkları savaşlar o bölge ile
sınırlanamamakta dolayısıyla da etrafındaki bütün ülkeleri bir şekilde etki
altına almaktadır. Bu etki siyasi, ekonomik ve askeri açılardan
olabilmektedir.Her ne kadar bölgesel ya da adı konulmamış savaşlar, meydana
geldiği yörelerde sayısız insanların ölümüne sayısız ocakların sönmesine,
insanlığın geleceğini karatmaya devam ediyorsa da, bütün bunların
önlenmesinde birinci derecede rol oynaması gereken Birleşmiş Milletler
Teşkilatı üzerine düşeni yapmamakta ya da güç yetirememektedir. O halde BM
örgütü “Dünya Silâhsızlanma Haftası”nı neden ilan etmiştir? Güçlünün
zayıflar üzerinde silâh teknolojisini pervasızca denemelerini nasıl ve hangi
yöntemle durduracaktır.?
Sürekli olarak
silâh yatırımı yapan ülkelerin başında ABD, Rusya, İngiltere, Komünist Çin,
İran ve Kuzey Kore gelmektedir. Son yıllarda silâhlanma yatırımına katılan
ülkelerden diğer ikisi de Hindistan ve Pakistan’dır. Dünyada sözde
ittifaklar söz konusu ise de, kimi stratejistlere göre dünya devletleri
arasında bir bloklaşmaya doğru adımlar atılmaktadır. Sürekli silâhlanma
yatırımlarının arttırılması ve anılan bloklaşmalar herhalde dünya barışının
tesis edilmesi yolunda atılan adımlar olmasa gerektir.
Bu konuda;
dünyaya pembe mesajlar vermeye çalışan ve ekonomideki gidişatı ile dünyayı
kalitesiz ve sözde ucuz malları ile istila etme yolundaki Komünist Çin,
silâhlanmaya en çok yatırım yapan ülkedir. On milyon asker, 7000 Tank, 5000
savaş uçağı, kıtalararası nükleer başlıklı füzeleri, 11 denizaltı savaş
gemisi ve daha dünya barışı için en büyük tehdit oluşturan bu ülkeye ve
diğerlerine BM’lerin ne gibi bir yaptırımı vardır? BM dünya kamuoyuna bunu
açıklamak zorundadır.
KAŞTAŞI HİKAYESİ DOĞU
TÜRKİSTAN VE TÜRKİYE
25 Ekim 2003
Doğu
Türkistan’ın zaman zaman içine düştüğü Çin istilaları döneminde gerek
milliyetçi Çin dönemi olsun, gerekse Komünist Çin döneminde olsun Doğu
Türkistan halkının karşı karşıya bulunduğu hayati tehlikeler dışında bir
diğer zulüm şekli var ki; bu tamamen insan hakları ihlali ve Çin devlet
terörünün açık bir ifadesidir. Dünyanın en nadide yeraltı ve yerüstü
zenginlik kaynaklarına sahip Doğu Türkistan’ın bütün millî kaynakları Çin
müstevlileri tarafından’ vahşice talan edilmeye devam edilmektedir.
Son 20 yıl
zarfında Çin hükümeti Çin’in Lencu kentinden Doğu Türkistan’ın başkenti
Urümçi’ye kadar çifte tren rayları döşeyip geceli gündüzlü hiç durmaksızın
Doğu Türkistan’ın zenginliklerini Çin’e taşımaktadırlar. Zenginlik
kaynaklarımızı Çin’e taşıdıkları vagonlarla da Doğu Türkistan’a her gün yüz
binlerce Çinli taşımaktadırlar. Doğu Türkistan’daki en bakir en verimli
topraklara Çinli göçmenleri yerleştirerek Uygurların ev, bark bağ ve
bahçelerini gasp ederek getirdikleri Çinli göçmenlere verip Uygurları da
şehir dışındaki çorak ve verimsiz bölgelere göçe zorlamaktadırlar.
Doğu Türkistan
topraklarından elde edilen ve Çin’e taşınan zenginlik kaynaklarını Çinliler
diğer dünya devletlerinin gözünden ve bilgisinden sır gibi saklamaya
çalışmaktadırlar. Bu durumu fark eden bazı batı1ı dev1etler son yıllarda
Doğu Türkistan konusuna biraz daha fazla ilgi göstermektedirler. Uygurların
sahip olduğu zenginlik kaynaklarının gerçek varlığı ise şöyledir. 5 yerde
uranyum, 5 yerde volfram, 13 yerde kalay, 32 yerde kurşun, 50 yerde toplam
18.500.000 ton altın, 46 yerde demir, 70 yerde kömür, 2 yerde Civa, 6 yerde
amonyak, Karamay bölgesinde ise yılda 1.286.000 ton petrol çıkartılmaktadır.
Bunlara ilave edilebilecek daha birçok zenginlikler mevcuttur ve bunların
tamamı tır filoları ve trenlerle tamamen Çin’e taşınmaktadır. 1995 yılında
Çin kaynaklarından alınan bilgilere göre, Doğu Türkistan’ın işgale uğradığı
yıllardan itibaren 72 trilyon 315 milyar dolar civarındaki tabii
zenginlikler Çin ülkesine taşınmıştır. Bugün ise 40 milyon Doğu Türkistan
halkı dünyanın en yoksul, en sefalet çeken halkı durumundadır. 16.10.2003
tarihinde Almanya’daki “Doğu Türkistan Enformasyon Merkezi”ne ulaşan
bir habere göre Doğu Türkistan’ın Yarkent vilayetinin Kaçunğ köyünde Yarkent
deryasının (nehrinin) 600 km yukarı bölgesinde Kaçuğ köylüleri 3700 kg
ağırlığında bir Kaştaşı bulmuşlardır. 21 kişilik bir çiftçi grubu bu taşı
zincirlere bağlayarak kendi imkanları ile yaptıkları bir ağaçsal üzerine
çıkartıp ilkel usullerle yaptıkları hava yastıklarının da yardımıyla 47 gün
süren meşakkatli bir yolculuktan sonra Kaçunğ köyüne kadar getirmeyi
başarmışlardır. Bilinen şu ki; çok nadir rastlanan bu değerli Kaştaşını da
Çinli sömürgeciler ele geçirecek ve karşılık olarak köylülere “izinsiz maden
aradı” yaftasını vurup ceza vereceklerdir.
Türk
Milletinin tarihi, millî ve manevi mirası olan Doğu Türkistan, Türk-İslam
düşmanı Çinliler tarafından böylesine talan edilirken Anadolu Türklerinin
idarecileri Çinlilere yaranmak uğruna tabir yerinde ise çam devirmeye devam
ederek istikametini, Türkiye’yi devamlı olarak oyalamaktan başka bir şey
yapmayan Amerika’ya, Avrupa’ya ve İsrail’e dönmüştür. Yazık...Çok yazık...
BM TEŞKİLATI 17 EKİM’ DE
NELER YAPTI ?
23 Ekim 2003
Geride bıraktığımız 17 Ekim, BM’nin dünya uluslararası yoksullukla mücadele
günü olarak ilan ettiği gündür. Bu ve buna benzer günler ve haftaların BM
örgütü tarafından neden ilan edilmiş olduğunu doğrusu merak edenlerdenim. Bu
güne kadar tarihi süreç içersinde BM teşkilatının maalesef hiçbir hayati
konu da varlığını hissettiremediğini bütün dünya biliyor.
Üzülerek
söylemeliyim ki Doğu Türkistan’ımızın önde gelen liderlerinden ve “Üç
Efendiler” (İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra, Mesut Sabri Baykozi)
olarak anılan millî Mücadelenin yılmaz ve mümtaz şahsiyetlerinden biri olan
merhum Mehmet Emin Buğra Bey, Doğu Türkistan’ın Komünist Çin Kızıl ordusu
tarafından vahşice istila edilişi karşısında sağır ve dilsiz pozisyonunu
devam ettiren ve hatta Çin’e destek verir tavırlar içine giren BM
teşkilatını “Kefen Hırsızları” olarak adlandırmıştır. BM dünyadaki
akıl almaz haksızlıklara uğrayan mazlum milletlerin hiçbir derdine derman
olmamış, ancak ve ancak kanlı insan mezbahasına dönen bölgelere tırlarla
ilaç ve çadır göndermişlerdir. Miadını doldurmuş gıda maddeleri sevk
etmişlerdir. Hava ve kara saldırılarıyla ile alev topuna çevrilmiş
bölgelere güve yeniği battaniyeleri gönderse ne olur, göndermese ne olur?
Aslolan mazlum milletleri, dünyanın canavarlaşmış sözde süper
emperyalistlerine karşı korumak orada yaşayan insanların katledilmesine,
ülkelerinin başka güçler tarafından işgal edilmesine karşı çıkmak ve gerekli
ciddi önlemleri yerinde ve zamanında almaktır. Bu konuda BM teşkilatının
aymazlıklarına verilecek misaller oldukça fazladır. Fakat, bugünün konusu
yine, BM tarafından ilan edilen “17 Ekim Dünya Uluslararası Yoksullukla
Mücadele” gününün mahiyeti itibariyle ne gibi bir anlam içerdiğidir.
Dünyada, teknolojide doyuma ulaşmış olan bazı ülkeler yatırımlarının
tamamını, artık başka milletlerin topraklarını işgal ederek oralarda güç
odağı haline gelmeye çalışmaktadırlar. Bırakın yoksullukla mücadeleyi,
dünyanın birçok bölgesinde insanlar açlık sebebi ile hayatlarını
kaybetmektedirler. Bunun müsebbipleri de sözde her günü bir kuru sloganla
doldurarak takvim sayfalarını kirleten BM örgütüdür.
Hani nerede
yoksullukla mücadele adına bir tek eylem? Hani nerede açlıktan ölen
insanların olduğu bölgelere köklü ve işe yarar bir yardım? Hani nerede
haksız yere ülkelerin işgal edilmesine karşı çıkabilme gücü?
Doğu
Türkistan’da insanlar; yoksulluk, sefalet, açlık ve ölümlerle pençeleşirken,
Çeçenistan’da insanlar Rus zulmünü olanca dehşeti ile yaşarken, Filistin’de
halk her gün İsrail uçaklarının bombardımanı altında ölürken, bir başka
Afrika ülkesinde vücudunu sineklerin istila ettiği günahsız çocuklar
açlıktan ölmeyi beklerken BM teşkilatın varlığından ve işlevlerini yerine
getirmekte olduğundan söz edilebilir mi? Hayır..! Binlerce defa hayır..! O
halde, BM örgütü sözde günler ve haftalar ilan etmeyi terk edip ya
vazifesini bihakkın yerine getirmeli, ya da daha güçlü ve dünyada etkinliği
olacak yeni bir örgütlenmenin hazırlık komitesi vazifesini üstlenerek son
görevini yapmalıdır.
Dünya
insanları da “17 Ekim Yoksullukla Mücadele Günü”nde neler yapıldığını
kendisine sormalıdır.
TÜRKİYE'DEKİ
ÜRETİCİLER
KALİTESİZ ÇİN
MALLARINA KARŞI TEPKİ GÖSTERMELİDİR
20 Ekim 2003
Bazı stratejilerin “Uyuyan dev uyandı”, “Sarı okyanus taşmak üzeredir”, “
Dünyadaki süper devletlerin en süperi olma yolundaki ülke” diyerek adından
söz ettikleri Komünist Çin 1949 yılında iktidarı ele geçirmesinden bu yana
her ne kadar kabuğuna çekilmiş klasik anlamdaki bir komünist sistemin sadık
devam ettiricisi ve kemikleşmiş koruyucusu olma özelliğini tavizsiz
sürdürüyorsa da, Mao'nun ölümünden sonraki dönemlerde (1976) kendisine gizli
ve farklı bir kulvar açarak dünyadaki gidişatı yakından takibe almış ve buna
göre de belirledikleri bir stratejiyi hiçbir sapma göstermeden devam
ettirmektedir. Bu stratejilerinin birincisi dünya pazarlarına her türlü
yollarla girmek ve adeta bir kanser gibi girdiği yerleri sahte ve taklit
malları ile bir “ucuz mal” sarmalı ile felç etmek.
Bir diğer
önemli stratejisi; ne pahasına olursa olsun gerek kaçak yollarla, gerekse
“turist” adı altında Çinli nüfus transferi yaparak hedefledikleri ülkelerde
nüfus yoğunluğunu artırarak kültürel dejenerasyona uğratmak ve böylece o
ülkelerde bir “güç” haline gelmek (Çünkü inlilerin yemek ve sosyal yaşam
alışkanlıkları dünyanın hiçbir milletinde görülmeyen bir yapıya sahiptir.
Çinlilerin bu
zihniyetinden dolayı bu günlerde dünyanın birçok ülkesi gibi Japonya ve ABD
de muzdariptir. Zira, birçok ülkeye turist adı altında giden Çinliler bir
daha ülkelerine dönmemekte ve ne yapıp edip, ülkelerdeki elçilikleri ve
konsolosluklarının da gizli destek ve yardımları ile yerleşmenin yollarını
aramaktadırlar. Çünkü bir milyar üçyüzelli milyonluk Çin nüfusunun büyük
çoğunluğu açlıkla, sefaletle boğuşmaktadır. İnsan hayatının hiçbir değeri
bulunmayan Çin'de bir doktorun aylık maaşı ancak 10-20 dolar civarındadır.
(Dünya devletlerine ilan ettikleri büyüme hızı ve kalkınma hızı rakamları
asla gerçekçi değildir. Bahsedilen oranlar gerçek hayatta halka asla
yansımamaktadır.) Son yıllarda Çin'in marka ve mal taklitçiliğinin
girdabında boğulan ülkelerden biri de Türkiye'dir. Türkiye'deki üreticiler
Çin'in ortaya koyduğu haksız rekabet yarışı nedeniyle üretimi terk ederek
Çin’e gülünç rakamlarla fason üretim yaptırmaktadırlar. Böylece Türkiye tam
anlamı ile Çin'in taklit ve kalitesiz mallarının cenneti haline gelmiştir.
25 önemli sektör Çin'in kalitesiz ve taklit malları ile kuşatılmış, resmi
kayıtlara göre yılda Çin'den 1 milyar dolarlık mal ithal edilmekte, gayri
resmi yollarla giren Çin malları ile toplam 5 milyar dolarlık Çin malı
Türkiye'ye giriş yapmaktadır.
Türkiye'yi
ekonomik darboğazlardan gerçek anlamda çıkartmak isteye yöneticilerin
yapacağı en önemli çalışma Çin entrikalarına boyun eğmek yerine Çin
mallarının girişini son derece sınırlı hale getirmek ve hatta tamamen
yasaklamak; Çin'in Türkiye'ye nüfus transferinin önüne geçmek ve ülke
içindeki üreticilerin önündeki engellerin kaldırılarak üretime hız vermek
olmalıdır. Üretmeyen Türkiye kalkınma yolundaki Türkiye olamaz.
ÇİN
ŞOVENİZMİ VE ÇİN’İN
“UYGUR OTONOM
BÖLGE” ‘ALDATMACASI (2)
18 Ekim 2003
Komünist Çin entrikacılığının bir ürünü olan “Uygur otonom bölgesi”
aldatmacası maalesef diğer dünya devletlerini de aldatarak “Uygur Bölgesi”
diye adlandırdıkları Doğu Türkistan’ı ve Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu
vahim duru mu dünya kamuoyunun gözünden saklamaktadır. Doğu Türkistan
halkının fıtratına tamamen ters olan bu sözde “otonomi” statüsü 1955 yılında
Komünist Çin tarafından ilan edilerek uluslararası insan hakları
örgütlerinin elinden bazı hakları alınmış oluyordu. Böylece Çin’in Müslüman
Türk milletine yönelik asimilasyon ve soykırım faaliyetleri “otonomi” örtüsü
ile kamufle edilmiş olmakta idi. Bu ucube “otonomi”nin Doğu Türkistan
halkına hangi şartlarla yansıdığını ise uluslararası insan hakları
teşkilatları ne yazık ki tam olarak bilmiyorlardı. (Gerçi bildikleri ve
gördükleri hususlarda da üç maymunu oynamaya devam ediyorlar ya o da ayrı
bir konu)
Komünist Çin
bu sözde otonomiyi öylesine abartmıştır ki; herhangi bir köyün ismini bile
kelimeler dolusu otonomi sözcükleri ile ifade etmektedirler. Mesela; Kaşgar
vilayetinin Taşkorgan Aptonom Nahiyesinde ve buzdağının güney eteklerindeki
bir köy için şöyle demekteydiler;
“Zhongua Halk
Cumhuriyeti Sinkiang Uygur Otonom Bölgesi Kaşgar Vilayeti Taşkorgan Tajik
Otonom Nahiyesi Kökyar Kırgız Otonom Köyü”
Bu tür bir
entrikacılıkla Doğu Türkistan’ın mümbit topraklarına Çinli göçmenler
getirerek yerleştirme maksadına hizmet ediyor1ardı. Birleşmiş Milletler
teşkilatı, İnsan Hakları Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, UNESCO ve dünyadaki
insan haklarına saygılı, dünya barışından yana olan bütün devletleri
yanıltarak; “otonom Oblast” , “Otonom Nahiye”, “Otonom Köy”,
“Otonom Şehir” isimlerini vermişse de aradan 48 yıl geçmiş olmasına
rağmen Doğu Türkistan’a tanındığı dünyaya ilân edilen “Uygur Otonom
Bölgesi” olma statüsünden zerrece bir yarar görülmediği açıkça
ortadadır, Bunu söylerken otonomi taraftarı olmadığımızın, tam tersine
kayıtsız şartsız tam bağımsızlıktan yana olduğumuzun da altını bir defa daha
çizmek istiyorum. Komünist Çin ne yazık ki; yıllardır sürdürdüğü, sinsi
politikasının meyvelerini son yıllarda toplamaya başlamış görünüyor. Çünkü
dünyanın bazı ülkelerindeki taşeron durumuna getirilen Doğu
Türkistanlılardan bazı kişiler (Bunlara Doğu Türkistanlı demeye dilim
varmıyor ya neyse) çatlak sesleri ile Çinlinin ekmeğine yağ sürmeye
başladılar. BU zatı muhteremler kendi çaplarına bakmaksızın Çinlilerle
masaya oturmaktan, oturmadıkları takdirde (başkalarının malı ile ağalık
taslayarak) “Filanca devlet size savaş açarsa gününüzü görürsünüz” gibi
hayali tehditler savurarak kendilerince patırdı koparmaktadırlar. Öncelikle
bu kişilerin Doğu Türkistan’daki halkın duygularını değil, kendilerinin cüce
ve boş fikir hezeyanlarını ortaya koyduklarını söylemeliyim.“Gafletle
yaşayanlar ihanetlere kapı aralarlar.” Bizden söylemesi...
Ayrıca
sizi Çinlilerle masaya oturmanız için kimler temsilci tayin etti doğrusu
merak ediyoruz. Bunu Doğu Türkistan kamuoyuna açıklamak durumundasınız.
Unutmayınız
ki; gerçek Doğu Türkistan özgürlükçülerinin lügatlerinden “otonomi,
muhtariyet, yüksek muhtariyet(!), mevcut şartların iyileştirilmesi” gibi
ucube kelimeler kaldırılmıştır. Haberiniz olsun.
r
ÇİN ŞOVENİZMİ VE ÇİN’İN "UYGUR OTONOM BÖLGE"
ALDATMACASI
(1)
17 Ekim 2003
Komünist Çin bütün dünyanın aç gözlülük sürecine girdiği günümüzde dünya
milletlerinin nabzını, çok iyi tutmuş olduğundan dünyanın karşısına devam
olarak ekonomik göstergelerini pankart yaparak çıkmaya devam ederek, bütün
millî ve manevi hasletlerini rafa kaldırarak ekonomi ile yatıp ekonomi ile
kalkan ve gözlerinin içinde dolar işaretlerinden başka ışıltı bulunmayan
ülkelerin hayranlıklarını kazanmaktadırlar.
Oysa ki, kağıt
üzerindeki büyüme hızlarının ve ekonomik göstergelerin halkın günlük
yaşamına yansımadığı gayet açıktır. Çünkü dünyanın en sefil ve yoksul
insanları Çin’de yaşamaktadır. Çinlilerin kendi ifadeleri ile 400 milyon
insan açlıktan ölme tehlikesi altındadır. Çinlilerin dünyanın en kalabalık
nüfusuna (Bir milyar üçyüzelli milyon) sahip bir millet olmalarına karşın
yaşamlarını devam ettirebiliyor olmalarının sırrı; havada, karada ve denizde
kıpırdayan bütün canlı yaratıkları hiçbir ayırım yapmaksızın yemelerinin
altında yatmaktadır. Ayrıcı Çin’in devlet adamları bu ayrıcalıkları ile de
övünmektedirler. İşte böylesine, her türlü necasetle beslenebilen bir millet
bu gün menfaat uğruna bütün varlıklarını ayaklarının altına alan ülkelerin
inanılmaz dalkavuklukları ile Türk milletinin ilk defa İslamiyet’le müşerref
olduğu, Türk milletinin anayurdu olan Doğu Türkistan’ı sömürmeye, Uygur
halkını asimilâsyona ve soykırıma tabi tutmaya devam etmekte ve dünyanın bu
durum karşısında sessiz kalmasından da kendilerinin doğru yaptıkları
anlamını çıkartarak vahşi uygulamalarını sürdürmektedirler.
Milliyetçi
Çin’den ülkeyi devralan Komünist Çin yöneticileri kendilerinin Goumindang
(Milliyetçi Çin) yönetiminden çok farklı olduklarını ülkeyi ihya
edeceklerini ileri sürüyorlardı. Fakat yavaş yavaş ülkeye yerleşen
komünistler kısa zaman sonra vahşi ve şiddet uygulamalarına hız verdiler.
Doğu Türkistan’da tam bir Çin milliyetçiliğinin hüküm sürmesi için
milliyetçi Çin’in yarım bıraktığı melanetlerini tamamlamaya ve hatta tam bir
Çin şovenizminin yerleşmesine bütün güçleri ile gayret etmeye başladılar.
Nitekim 1953 yılında Çin’in iç bölgelerinden olan Zhongnenheyde düzenlenen
ve Mao Zedung’un da katıldığı kızıl imparatorların gizli toplantısında
“Otonomi demek yerel hükûmetlerin bütün memurlarının o milletin (Çinlilerin)
mensuplarından oluşması gerekir demektir.” denilerek açıkça Çinli
olmayan hiçbir milletin tedrici olarak devlet ve hükûmet idaresinde görev
almaması gerektiğinin altı çiziliyordu. İstilacı Çinliler, “Zhonxua minguo”
dan “Zhongxua Cumhuriyetine”, “Guomindango”dan (Milliyetçi Çin)
“Gongçendango” (Komünist Çin yönetimi) “Nanjing Hükûmeti”nden, “Pekin
Hükûmeti”ne el değiştirmişse de müstebit hükûmetler Can Key Şek (Milliyetçi
Çin Lideri)den Mao Zedung’a, Huaguofeng ve Dengşiahing’den, Jiang Zemin ve
Hujingtao’ya kadar, Doğu Türkistan’a yönelik politikalarında hiçbir
farklılık olmaksızın Çinlilerin Müslüman Türk milletine olan tipik
düşmanlıkları günümüze kadar devam ede gelmiştir .
Bir Çin
atasözünde konu ile ilgili olarak şöyle denilmektedir:
“Kedinin siyah
ya da beyaz olması önemli değildir, önemli olan fare yakalamasıdır.”
UYGUR EDEBİYATÇISI
ABDÜRRAHİM
ÖTKÜR’ÜN VEFATININ 8. YILDÖNÜMÜ(3)
14 Ekim 2003
Bu yazı
serimizin asıl mevzusu her ne kadar şair, yazar Abdürrahim Ötkür’ün edebi
kişiliği vatanseverliği Uygur edebiyatına hizmetleri dolayışıyla de Türk
edebiyat tarihindeki bıraktığı izler kulvarında gelişiyorsa da Doğu
Türkistan’ın bu günkü millî varlığının Abdürrahim Ötkür ve ondan önceki ve
sonraki Uygur edebiyatçılarının saçtığı ışığa bağlı olduğunu söyleyebiliriz.
Tarihin her
döneminde Uygur halkının karanlıklara gömülme tehlikesinin ortaya çıktığı
zamanlarda Uygur şair ve edipler içinde bulundukları şartların
olumsuzluklarına bakmaksızın cesurca şiirler ve, edebi eserlerle Uygur
halkının millî hassasiyetlerini ayağa kaldırarak millî mücadeleye
çağırmışlardır. Abdürrahim Ötkür 16 yaşında ilk şiirini yazmaya başlamış 20
yaşlarında iken o dönemin ünlü şairlerinden Lütfullah Mütellip ile birlikte
yaptığı çalışmalar sonunda “Çin Moden” adlı bir tiyatro eseri ortaya
koyarlar. Uygur halkı tarafından çok ilgi gören bu oyunda, o günlerde
Uygurların içinde bulundukları durumu mükemmel bir anlatımla dramatize
etmişlerdir. Abdürrahim Ötkür’ün eserleri arasında “Yürek munğliri”,
“Tarım boyliri”, “Ömür menzilleri” ve “İz” romanı
başlıcalarıdır.
Özellikle
şiirlerinin arasında “İz” şiiri değişik zaman dilimlerinde ülkesinden
dünyanın bir çok bölgelerine göç etmek mecburiyetinde kalan Uygurların
duygularına tercüman olan ve çok sevilen bir şiirdir.
İşte bu
şiirden birkaç mısra:
“Yaş idük
müşkül seferge
Atlanıp
manganda blz
Emdi atka
mingidek
Bop kaldı ene
nevrimiz”
ÇEVIRİ
“Genç idik
zor yolculuğa
At binerek
çıktığımızda
Şimdi ata
binecek
Yaşlara geldi
torunlarımız”
…
“
Kaldi iz kaldı menzil
Kaldı uzakta
hemmisi
Çıksa boran
köçse kumlar
Hiç kömülmes
izimiz”
ÇEVİRİ
“ Kaldı iz
kaldı menzil
Kaldı
uzaklarda hepsi
Çıksa boran
göçse kumlar
Hiç gömülmez
izimiz”
Bu
şiirden de anlaşıldığı üzere Uygur dil yapısı ile Anadolu Türkçe’si arasında
hemen hemen hiç fark yok gibidir. Abdürrahim Ötkür; Doğu Türkistan halkının
içine düştüğü bu ateş çemberini bütün dünya halklarının bilmesine rağmen
hiçbir tepki göstermemeleri ve sözde insan hakları savunucularının
kafalarını kuma gömerek duyarsızlık göstermeleri karşısında hissiyatını şu
mısralarla dile getirmiştir:
“ Ey dertliler
gözyaşı tarım!(1)
Lanet senin
namusunu ezen bütün çirkin ayaklara!
Lanet seni
namussuzlar gibi dağıtan çirkin ellere!
Lanet senin
için ağlamayan “kör” gözlere!
Lanet senin
için konuşmayan “peltek” dillere!
Lanet senin
için titremeyen “satılmış” vicdanlara
Lanet senin
için kaygılanmayan “ruhsuz” insanlara l
Lanet senin
için yazılmayan “alçak “ destana”
Abdürrahim
Ötkür’ün ve arkadaşlarının Doğu Türkistan halkının millî varlığına verdiği
hizmetleri hiçbir zaman unutmayacağımızı ifade ediyor, Allah’tan rahmet
diliyoruz.
(1) Doğu Türkistan’da bir nehir.
UYGUR
EDEBİYATÇISI ABDÜRRAHİM ÖTKÜR’ÜN VEFATININ
8. YILDÖNÜMÜ
(2)
10 Ekim 2003
Çin
emperyalizminin aralıksız olarak Doğu Türkistan üzerinde yoğunlaştırdıkları
“ele geçirme” faaliyetleri dönemlerinde ve halen; Uygur halkının her
türlü asimilasyona karşı direncini arttıran, millî ve manevî hasletleri ile
“var oluş mücadelesi”nde muzaffer kılan unsur, hiç şüphe yok ki Uygur
edebiyatçılarının Türk halkına hitabeden millî uyarıları ve bilinçlendirme
gayretleri olmuştur. Abdürrahim Ötkür de işte bu ulvî görevi ifa eden Uygur
edebiyatına büyük hizmetler vermiş değerli edebiyatçılarımızdan biridir.
Son dönem
Uygur edebiyatının şekillenmesinde önemli çalışmaları ile büyük rol
oynamıştır. Abdürrahim Ötkür, Doğu Türkistan’ın Kumul vilayetinde 1923
yılında dünyaya gelmiştir. Babası olan Tileş bey ticaretle uğraşmakta idi.
Annesini ve babasını küçük yaşta kaybeden Abdürrahim Ötkür babasının
arkadaşı olan Osman beyin yanında kalıyordu. Daha sonra Aksu vilayetinin
Üçturfan nahiyesine yerleşmiş olduklarından orada 1936 yılında ilkokulu
tamamlayıp ardından Urümçi’de Gimnaziye’de tahsiline devam eder. 1942
yılında Doğu Türkistan Enstitüsü’nü bitirdi. Öğretmenliğe başladıktan sonra
“Doğu Türkistan Gazetesi”nde (O günlerde “Şinjiang Giziti”
deniliyordu ve biz bu ismi şiddetle reddediyoruz.) ve “Altay Dergisi”nde
çalıştı. Bu sıralarda kendi çabaları ile Çince’yi ve Türkiye Türkçe’sini de
iyi derecede öğrenmiştir. Aynı zamanlarda şairin yazdığı eserlerindeki
şiirlerinden Ziya Gökalp ve Mehmet Akif Ersoy’un eserlerini okuyarak
onlardan da ilham aldığı anlaşılmaktadır. Çin müstemlekecilerinin Doğu
Türkistan’ı istila hareketleri karşısında Doğu Türkistan’ın hemen hemen her
bölgesinde büyüklü küçüklü halk ayaklanmaları patlak vermektedir. Uygur
halkı ellerindeki son derece kıt imkanlarla millî mücadeleyi sürdürürken
Uygur edebiyatçıları da halkın millî hissiyatını şaha kaldıracak türden ve
cesurca şiirler yazarak büyük destek vermişlerdir. Komünist Çin orduları
tarafından Doğu Türkistan’ın işgal edilmesinden sonra (1949) Abdürrahim
Ötkür; Çinli müstemlekecilerin ülkedeki her türlü yazma ve düşünceyi ifade
etme özgürlüklerini yasaklaması, hatta yazan ve düşüncesini ifade edenlerin
canice idam edildiği o dönemlerde eskisi kadar çok yazmasa da üstü örtülü ve
imalı şiirlerini yazmaya devam eder. işte bu ifadelerine ait dört mısralık
misal:
Kalem sundi,
elem ezdi dilimni
Şamal darip
kikeş kildi tilimni
Kolum tutmas,
putum basmas paleç men
Nimem birle
kılay razi elimni
Çevirisi:
Kalem
kırıldı, zulüm ezdi gönlümü
Rüzgar vurup
kekeme yaptı dilimi
Elim tutmaz,
ayağını basmaz felcim
Nasıl memnun
edeyim halkımı
Abdürrahim
Ötkür’ün eserlerinden; “Kaşgar Gecesi” adlı destan ünlü Kırgız
destanı olan “manas destanı” gibi oldukça önemli destanlardan biridir.
“Kaşgar Gecesi” 3500 mısradan ve 11 bölümden oluşan bir destan olup,
muhtevası bakımından ise, tam anlamı ile Uygur halkının içinde bulunduğu ve
yıllar öncesinden süregelen tarihi kültürel ve hürriyet aşığı olma yönlerini
çok usta bir üslupla anlatmaktadır.
DOĞU
TÜRKİSTAN'IN
KOMÜNİST ÇİN TARAFINDAN
İŞGAL EDİLİŞİNİN 54.YILI
13 EKİM 2003
Doğu Türkistan Müslüman Türk
milletinin ezeli ve ebedi anayurdudur. Üzerinde Hun, Göktürk, Uygur ve
Karahanlı devletleri kurulmuş ve hüküm sürmüştür. Türk milleti ilk defa
Karahanlı Devleti (840-1212) döneminde Karahanlı hükümdarı Abdülkerim Sultan
Saltuk Buğrahan idaresi altındayken hiçbir zorlama veya kılıç tehdidi
altında değil, tamamen kendi hür iradesi ile İslâmiyet’le müşerref olmuştur.
Yine bu dönemden itibaren Orta Asya bölgesinden başlayarak bütün dünyadaki
Türkler arasında İslâmiyet hızla yayılmıştır. Asırlarca süren Çin tehdidine
karşı amansız mücadeleler veren Doğu Türkistan halkı tarihte (1947’deki
mahallî Doğu Türkistan Hükümetini de sayarsak) 4 defa devlet kurmuştur.
Bunlar; Bedevlet Yakuphan’ın
kurduğu Doğu Türkistan Devleti,(1863-1877) Bedevlet Yakup Han devleti kurar
kurmaz o dönemin Osmanlı hükümdarı Sultan Abdulazizhan’a bağlılığını
bildirmiş, adına para bastırmış ve hutbe okutmuştur. O dönemlerde Osmanlı
Devleti de Doğu Türkistan’a silâh, para ve askerlerin eğitimi için subaylar
göndermiştir. Osmanlı Devletinin kan kaybetme dönemlerinde ise gerekli
yardım ve desteği alamadıkları için İkinci Mançur Çin istilâsına uğramıştır.
Daha sonra 12 Kasım 1933’de “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti”
kurulmuştur. Bu devletin kuruluşunun hemen ardından yine, Dış İşleri Bakanı
Kasımcan Hacı tarafından çekilen bir telgrafla “Gökbayrak’tan Albayrak’a
Selâm Olsun” denilerek genç Türkiye Cumhuriyetine devletin kurulduğunu
müjdelemiştir. Bu bölgede güçlü ve bağımsız bir Türk devletinin varlığından
rahatsızlık duyan Rus ve Çin’in işbirliği ile yıkılmıştır. 1944 yılında “Üç
Vilayet İnkılabı” denilen ayaklanma ile “Doğu Türkistan Cumhuriyeti”
kurulmuştur. Daha sonra aynı bölge üs olarak kabul edilerek mahallî Doğu
Türkistan Hükümeti ilân edilmiştir. En son olarak ta 13 Ekim 1949 da
Komünist Çin işgaline maruz kalmıştır.
Böylece; dünyanın en önemli
medeniyet merkezlerinden biri dünyada eşine az rastlanır yer altı ve yer
üstü zenginlik kaynakları bulunan Türkiye’mizden 2,5 misli ve Almanya’dan 4
misli büyük topraklara sahip (1.828.418 km²) Doğu Türkistan tarihinin en
karanlık günlerini yaşamaya başlamıştır.
Muhterem Doğu Türkistan
dostları, insan haklarına saygı duyanlar, zulmün ve zalimin karşısında yer
alanlar, özellikle de Müslüman Türk milletinin bütün fertleri! tarihte Doğu
Türkistan halkı kurdukları her devleti ilk defa Anadolu Türklerine yani aziz
Türkiye’mize ve Türk milletine müjdelemiş ve bağlılık bildirmiştir. Bunun
sebebi ise gayet açık olarak aynı kültürel değerlere, aynı dile ve aynı dine
sahip olmalarıdır. Doğu Türkistan’ın Çin istilâsına maruz kalmasının yegane
sebebi ise; dünyadaki sözde kardeş, sözde dindaş ve sözde insan hakları
savunucusu olduklarını iddia eden insanlar ve devletler tarafından yalnız
bırakılmasıdır.
Ne yazık ki, aynı vurdum
duymazlık günümüzde de devam ediyor. Komünist Çin emperyalizmi ise, Doğu
Türkistan halkını tedrici olarak tam anlamı ile bir soykırıma tabiî
tutmaktadır. Dünyadaki çifte standart uygulamalar, menfaat uğruna
dalkavuklar mensubu olmakla şeref duyduğumuz İslâm dinine bağlılık ve millî
hasletlerimizin rafa kaldırılması bir müddet daha devam edecek olursa, Türk
milletinin İslâm’la ilk defa tanıştığı, Türk milletinin Anadolu’ya ilk göç
ettiği, Türklüğün anayurdu Doğu Türkistan ve Doğu Türkistan halkı tarih
sahnesinden tamamen silinecektir.
O vakit; bütün İslâm âlemi,
Türk dünyası ve insanlık hiçbir zaman altından kalkamayacağı çok ağır bir
vebalin altına girmiş Komünist Çin’in, Doğu Türkistan da işlediği
melanetlerin ortağı olmuş olacaktır…
UYGUR EDEBİYATÇISI
ABDÜRRAHİM ÖTKÜR’ÜN
VEFATININ 8
YILDÖNÜMÜ (1)
07 Ekim 2003
Dünya
milletleri içerisinde en köklü , en zengin bir kaynağa sahip olan Türk
Edebiyatı son yıllarda giderek canımızı acıtacak bir mecraya doğru
sürüklenmektedir. Sayıları giderek azalmakta olan gerçek edebiyat aşığı
aydınlarımızın da yerini dolduracak yeni edebiyatçılar da çok az
yetişmektedir.
Üstelik; yeni
nesillerimize, Türk edebiyatını sevdirecek, özendirecek, edebiyatımızın
önemini kafi derecelerde ve Iayıkıyla aktaracak idealist edebiyat
severlerimize olan ihtiyaç her geçen gün biraz daha fazlalaşmaktadır. O
halde; Türk edebiyatını bir süredir içine hapsettiğimiz kısır döngüden
kurtarıp, dünyanın dört bir yanında hayat sürmüş olan Türk topluluklarının
bağrından yetişmiş ve Türk edebiyatına büyük katkılar sağlamış olan
değerlerimizi de hatırlamak, gün yüzüne çıkartmak ve onların Türk milletinin
millî ve manevî varlığındaki önemini canlı tutmaya çalışmak bütün Türk
edebiyat severlerinin asli ve vazgeçilmez görevlerindendir. Bu sebeplerle;
bugün, komünist Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın yetiştirmiş olduğu
Abdûlhalûk Uygur, Abdulkadir Abdulvaris Kaşgari, Lütfûllah Mütellip, İmin
Tursun, Teyipcan Eliyov, Muhammet Ali Tevfik, Abdûlaziz Mahsum, Bilal Azizi,
İbrahim Vasıl Türkistan, Kutluk Şevki ve Abdûrrehim Ötkür gibi daha nice
Türk edebiyatına hizmetleri geçmiş edebiyatçılarımızı bu günün Türk
çocuklarına anlatmak ve öğretmek tarihi ve millî bir görevdir. Zaman zaman
ve yeri geldikçe Uygur Edebiyatının bu mümtaz şahsiyetlerinden Türk
edebiyatına hizmet adına bahsetmeye çalışacağım.
5 Ekim, bundan
sekiz yıl önce kaybettiğimiz ünlü Uygur şair ve yazar Abdürrahim Ötkür’ün
vefat yıldönümüdür. Yeni Uygur edebiyatına büyük katkılar sağlayan, yaşadığı
dönem içerisinde Çin mezaliminin bütün vahşi baskılarına rağmen Uygur
çocuklarının millî ve kültürel direnişinin önemli güç kaynaklarından biri
olan Abdürrahim Ötkür kendisine birçok unvanlar ve makamlar teklif
edilmesine aldırış etmeksizin bütün fırtına ve kasırgalara göğüs gererek
yeni nesillere; “Lisan” şiirinde olduğu gibi:
“Turan’ın bir
ili var
Ve yalnız bir
dili var
Başka dil var
diyenin
Başka bir
emeli var”
anlamındaki
şiirleri ile “dur” diyerek, Türk dünyasının dil birliği işaret etmiş, Uygur
dilini bozmak isteyenlere şiddetle karşı çıkmıştır.
O, aynı
zamanda çok şuurlu bir Türk Milliyetçisi’dir Daima, Türk dünyasında her
yönlü bir birlikteliğin, Türk milletinin yükselişinin ve ihtişamının ihtiyaç
duyulan bir tek güç kaynağı olduğundan bahseder, 1911 yıllarında Doğu
Türkistan’ın karşı karşıya kaldığı sinsi Çin politikasının Uygur halkını
uyuşturmaya, adeta felç etmeye yönelik uygulamaları sırasında da Abdürrahim
Ötkür’den önceki Uygur edebiyatçıları, Uygur halkının millî duygularını
ayakta tutacak ve uyuşukluğu, nemelazımcılığı Anadolu da söylendiği gibi
“Ver yiyeyim ört yatalım” anlayışa karşı çıkan şiirler yazmışlardır.
“MİLLET” OLMA ŞUURU VE DOĞU
TÜRKİSTAN
06 Ekim 2003
Tarihte,
“millet” olma şuuruna erişemeyen nice topluluklar, yaşadıkları sürece ne
kadar güçlü olurlarsa olsunlar, ne kadar organize bir yaşam sürdürmüş
olurlarsa olsunlar, “millet” olarak kabul görmediklerinden tarihin
derinliklerindeki “isimsizler mezarlığı”nda kaybolmuşlardır. Fakat,
sayıları ne kadar olursa olsun “millet” olmanın bilincine erişebilmiş ve
varlıklarına ve misyonlarına saygı duyarak yaşamış olan topluluklar da
eninde sonunda “devlet” olabilmişler ve hayatiyetlerini asırlarca
sürdürebilmişlerdir.
Günümüzde,
tarihin hiçbir safhasında “devlet” kuramamış, “devlet” olmanın ne olduğunu,
dolayısıyla de “devlet” olabilmenin sorumluluklarından ve yükümlülüklerinden
bihaber birtakım topluluklar bazı art niyetli devletlerin yiteklemesi,
desteklemesi ve tahrikleri ile ne kadar da “devlet” kurmaya yönelik çaba
sarf etselerde bu maksatlarında hiçbir zaman muvaffak olmamaktadırlar.
Hiçbir zaman da olamayacaklardır. Çünkü tarihi geçmişlerinde “devlet” kurma
geleneği yoktur. Devlet geleneği ise sonradan kazanılacak bir özellik
Değildir.
Hasbelkader bu tür topluluklar devlet kursalar bile uzun süre varlıklarını
sürdüremezler. Tarihteki köklü devletler günün birinde kaderin kötü bir
tecellisi olarak yıkılsalar bile o devletin halkının millî şuur ve “millet”
olma vasıflarını muhafaza etmeleri durumunda yıkılan devletin enkazı
altından yepyeni ve güçlü bir “devlet” olarak dünya devletleri arasındaki
yerlerini mutlaka alacaklardır. Bu sebeple; bugün komünist Çin işgali
altında bulunan Doğu Türkistan'daki 40 milyon Müslüman Türk halkı işgale
uğradığı elli yıldan beri dünyanın en asimileci en sadist ve en gaddar
milleti olan Çinlilere karşı bütün olumsuz şartlara rağmen millî örf, adet,
gelenek ve göreneklerini muhafaza etmeyi başarmışlardır. En önemlisi de “
millet” olma şuurunu hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. Komünist Çin'in Doğu
Türkistan halkına yönelik uyguladığı eğitimde eşitsizlik, sağlıkta
skandallarla dolu politikaları, kültürel sahadaki şiddetli engelleme ve
baltalama çalışmaları, dini inanca (İslamiyet’e) yapılan inanılmaz baskılar
ve cezalandırmalara rağmen Türk halkı çok ağır bedelle! ödeseler de, zerrece
taviz vermeksizin, zaman zaman uğradıkları katliamları da göğüsleyerek
“millet” olarak kalabilmişlerdir. Bunların yanı sıra, bugün dünya
devletlerinin uğruna büyük mücadeleler vermekte oldukları petrol yatakları
410 bin 790 km² alana sahiptir. 2,5 milyon metreküp doğal gaz ile Suudi
Arabistan'dan daha zengin bir rezervi vardır. 50 yerde altın, 32 yerde
kurşun, 5 yerde uranyum ve daha akla gelebilecek her türlü yeraltı madenlere
sahip olan Doğu Türkistan yakın bir gelecekte kurulacak “Doğu Türkistan
Devleti” olarak kendisine rahatlıkla yetecek maddi ve manevi potansiyele
sahiptir. Dünya coğrafyasındaki jeopolitik ve jeostratejik konumu ile de
hiçbir dünya ülkesinin “kaybedilmiş topraklar” olarak değerlendirip göz ardı
edebileceği bir ülke değildir.
Çünkü; tarihte
dört defa devlet kurmuş, Türkiye'mizden iki buçuk, Almanya'dan 4 defa daha
büyük ve verimli topraklara sahip ezeli ve ebedi bir Türk vatanıdır.
SEÇİMLERİN İPTALİNDEN MEDET UMANLAR
KİMLERE HİZMET
ETMEKTEDİR?
04 Ekim 2003
Türkiye’de aylardır devam eden “Irak’a asker gönderilmesi ya da
gönderilmemesi” meselesinin tartışıldığı ve ardından bu konunun ABD’den
geleceği söylenen 8.5 milyar dolar ile ilişkilendirilmeye başlandığı bir
dönemde, birden bire 3 Kasım seçimlerine DEHAP yöneticilerinden kaynaklanan
bir sahtekarlık iddiasının gölge düşürdüğü tartışılmaya başlandı.
Türkiye
gündemi hiç mübalağasız olarak 3 Kasım seçimlerinin iptal edilip
edilmeyeceği konusu üzerine kilitlendi. Bu tartışma ortamından kendilerine
vazife çıkaran bazı siyasi partiler adeta “mal bulmuş mağribi” gibi
seçimlerin iptal edilmesi için YSK’ya iptal başvuruları için kuyruğa
girdiler. Bu bulanık ortam Türkiye’deki gerçek anlamda sağduyu sahibi
insanları son derece rahatsız etmeye başladı. Bu sağduyu sahibi insanlar bir
defa daha, Türkiye’deki siyasetin seviyesinin giderek ciddi anlamda irtifa
kaybetmekte olduğunu gördüler. Aynı zamanda ülkemizdeki hukuk sisteminin
hantallığının gözler önüne serildiği bir manzara idi bu... Milletimiz bu
durumdan bir önemli ders çıkartmalıdır. Bir düşünelim; 3 Kasım seçimlerinde
barajın altında kalmış ve halkımızın kendilerine hiçbir görev tevdi
etmediği, teveccüh göstermediği bazı siyasi partiler de sanki seçimler iptal
edilse ve yeniden seçime gidilse tek başlarına iktidar olacakmış gibi bir
anlamsız heyecana kapılmış görünüyorlar. Hangi siyasi partiye sorsanız
“Biz seçimlere en hazırlıklı partiyiz” ifadesini kullanıyorlar.
Etmeyin
eylemeyin efendiler!
Ülkemiz için
yeni bir seçim istemek ne siyasi geleneklere sadakattir ne de son yıllarda
üst üste krizler yaşamış ve kendileri kalp krizi geçirmek üzere olan
insanımızın yararına bir davranıştır. Hanginize soracak olsak “Milletimize
hizmet için varız” şeklinde kükrüyorsunuz. Madem milletin yararını bu kadar
samimiyetle düşünüyorsunuz.O halde ülkenin yeni bir istikrarsızlık girdabına
düşmesine sebep olacak davranışlardan lütfen kaçınınız. Henüz 3 Kasım’da
herkesin boyunun ölçüsünü almış olmasının üzerinden bir yıl bile geçmedi.
Halkımız şu anda zar-zor çocuklarını okula gönderebilme mücadelesinin ve
,çetin kış hazırlıklarının verdiği yorgunluğu üzerinden atabilmiş değildir.
Bir de sizler siyasi ihtiraslarınız uğruna milletimizin yaşam şartlarını
daha zor bir hale getirmeyiniz. Atalarımızın bir sözü vardır: “Su
geçilirken binek değiştirilmez” diye. Keşke bundan aylar önce DEHAP
hakkında bulunulan suç duyurusu lagarlaşmış olan hukuk sisteminin uçsuz
bucaksız koridorlarında vakit öldüreceğine bir an önce neticelenmiş olsa idi
ve ne olacaksa çok zaman önce olsa idi. Fakat, Türkiye’nin şu anda bir seçim
atmosferini kaldıracak ne mecali, ne de seçim sebebi ile kesintiye
uğratılabilecek bir gidişatı vardır.
Biraz insaf
edin efendiler, insaf edin!
Siz muhterem
AKP hükümeti yetkilileri! Sakın ola ki, bu yazdıklarımdan sizin bütün
gidişatınızı tasvip ettiğim anlamını çıkartmayınız. Siz de Türkiye’nin bu
ince geçiş döneminde “ben yaptım oldu” mantığı ile hareket ederek ülkemizin
kaderi adına yanlış kararlar almayınız. Bunun için de medya patronlarının ve
iş adamlarının kıskacından uzak durmanızı tavsiye ediyorum.
Dikkat! Millet
sizi, gözetliyor.
KOMÜNİST
ÇİN İLE DOST OLMANIN BEDELİ AĞIRDIR
02 Ekim 2003
Dünyanın en
kalabalık nüfusuna sahip (Bir milyar üç yüz elli milyon) Komünist Çin son
yıllarda dünyanın bir takım dalkavuk, yağcı, menfaatperest, şahsiyet zaafına
uğramış ülkeleri tarafından öylesine ilgi ve alaka görmeye başladı ki
tariflere sığmaz. Bu, kendi menfaatleri uğruna başka insanların haklarının
çiğnenmesine aldırış etmeyen, mazlumun yanında değil zalimlerin yanında yer
alan, kendilerini daima başkalarının sofra artığı kırıntılarına muhtaç ve
mahkum hisseden ülkelere göre Çin; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip
olması sebebi ile açık bir pazar, eşsiz bir tüketici potansiyeli, bakir bir
kazanç sahası, gizemli bir turizm diyarıdır. Yine bu Çin hayranı ülkeler
için, Çin ile dost olabilmek, (daha doğrusu Çinlilerin kendilerine
bahşedecekleri dostluğa mazhar olabilmek) elde edilebilmesi ve sahip
olunabilmesi çok zor olan bir ayrıcalıktır.
O halde; ne
yapıp edip Çinlilerin dostluğuna erişebilmek gerekmektedir. Çinli ile dost
olmak demek batık ülke ekonomilerinin otomatikman düzelmesi, beceriksiz ülke
yöneticilerinin birden bire sırlı bir şekilde becerilerinin artması,
fukaralık içindeki halklarının mutlu, müreffeh ve zengin hale gelmesi
demektir. Komünist Çin işgal ettiği Doğu Türkistan daki 40 Milyon insana
karşı sinsice ve tedrici olarak bir soykırım uyguluyormuş, Doğu Türkistan’ın
dünyada eşine az rastlanır yer altı ve yer üstü zenginlikleri Çinli’ler
tarafından talan edilerek Çin’e kaçırılıyormuş ne gam…
Önemli olan
Çin ile ilerletilecek samimiyet ve tarihten gelen dostlukların(!)
kuvvetlendirilmesi değil midir. Çin bütün dünya ülkelerini ihraç ettiği
sahte, taklit ve kalitesiz mallarına boğuyormuş, ülke ekonomilerini felce
uğratıyormuş, iç piyasadaki üreticilerin üretimlerinin durmasına sebep
oluyormuş hiç önemli değil. Yeter ki Çinliler karakteristik sırıtkanlıkları
ile azı dişlerini göstererek sahte ve sinsi tazimlerini sergilemeye devam
etsinler. ..
Komünist Çin;
“terörizmle mücadele” adı altında işgali altındaki Doğu Türkistan'da
masum halk üzerinde Çin devlet terörünü olanca hızı ve vahşeti ile devam
ettirse de, anne karnındaki doğmamış bebekleri zehirli iğne ile katletse de,
zorla ameliyat edilerek alınan bebekler çöplüklere atılsa da, bölgede
yaptıkları nükleer denemelerle insanların ölümüne yol açsa da ve terörle
mücadele adına terör estirse de ne pahasına olursa olsun doğudan batıya,
kuzeyden güneye bütün ülkeler Çin ile dost olmalı, Çinlilerin acziyet
içindeki bazı dünya ülkeleri için bir umut kapısı olduğu bilinmelidir(!)
Komünist Çin
ile dostluk yarışına giren ülkelerin gözleri aydın olsun. Çünkü Çin, 1992'de
başlattığı uzay çalışmaları sonunda eski Sovyetler Birliği ve ABD'nin
ardından Ekim 2003'te uzaya astronot gönderecek olan üçüncü ülke olmaktadır.
Silahlanma
yatırımında ise zaten birinci ülkedir. Gelecek dünya barışını tehdit eden
birinci ülke de Çin olacaktır.
Aynı zamanda;
gözlerinde devleştirdikleri Komünist Çin'de cereyan eden melanetler
zincirinin bir halkası olan fuhuş sektöründe de ne kadar ileri bir ülke
olduğunu, "400 Japon’a 500 Çinli kadın” sloganı ve uygulaması ile dünyada
birincilik tahtına oturduğunu dünya medyasından öğrenerek tebriklerini
iletmelidirler.
Çin ve .Çinli
hayranı dünya devletlerinin insanları!
Çin ile
dostluk için kuyruğa girenler!
Eğer
yüreklerinizde bir parçacık insan sevgisi ve insan haklarına saygı kalmışsa
Çin ile dost kalmayı yada dost olma fikrini bir daha vicdanlarının
süzgecinden geçirsinler.
“TÜSİAD”IN SÖYLEM
VE RAPORLARINA GÜVENİLMELİ Mİ?
01 Ekim 2003
Bugüne
kadarki hazırladıkları bir takım raporları ve yaptıkları açıklamalar hiçbir
zaman Türkiye’nin ve Türk Milletinin beklenti, ihtiyaç ve menfaatleri ile
örtüşmeyen TÜSİAD bir defa daha tabir yerinde ise baltayı taşa vurmuştur.
2003’ün mart ayında Irak-ABD
savaşı öncesi Türkiye gündeminin tezkere oylamasına kilitlendiği günlerde
TÜSİAD açık ve net olarak, görüşülen tezkerenin meclisten geçmemesi
durumunda Türkiye’nin tarihi bir fırsatı kaçırmış olacağından, bu sebeple de
mutlaka Türk askerinin ABD ile birlikte Irak savaşına katılması
gerektiğinden bahsediyordu. O günlerde ise, Türk halkının büyük ekseriyeti
Irak’a savaş açanlarla aynı mantığın paylaşılmasının ve bir sınır komşusu
ile husumetli hale gelinmesinin çok yanlış olacağı, dolayısıyla de
Türkiye’nin bu savaşa girmesinin yanlışlığını seslendiriyordu. Görüldüğü
gibi Türk halkı ile TÜSİAD’ın açıklamalarının taban tabana bir zıtlığı söz
konusu idi. Şimdilerde de ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından ABD’nin
Irak’ta karşılaştığı ve ABD askerlerini korkutan, endişelendiren, şaşkına
çeviren direniş karşısında, ABD önceleri dışlamaya çalıştığı Türkiye’yi Yanında
görme çabaları ortaya koymaktadır.
Özellikle de Irak’ın en kritik ve tehlikeli bölgelerine Türk askeri
gönderilmesini talep etmektedir. Bu noktada Türkiye Irak’a asker gönderip
göndermemeyi tartışırken Türk Milletinin yine büyük çoğunluğu Irak’a
Mehmetçik gönderilmesine taraftar olmadığı şeklinde bir tavır ortaya
koymuştur.
Umarız ki; hükümet millete
rağmen asker gönderme kararına varmaz. Bu arada yine bir TÜSİAD klasiğine,
şahit oluyoruz. Bu defa her nasılsa TÜSİAD Irak’a asker gönderilmesinin
yanlışlığından bahsetmeye başladı. Aslında benim kişisel fikrime göre
Türkiye TÜSİAD denilen ve kendisini zaman zaman hükümetlerin üzerinde, gören
kurumun söylediklerinin tersini yaparak doğruyu bulacaktır. Fakat, bu konuda
Irak’a Türk askeri gönderilmesine rıza göstermeyenlerden olduğum için
görüşümü değiştirmemekte ısrar edeceğim. Çünkü biliyoruz ki, TÜSİAD yarın
öbür gün bu görüşünü de değiştirecek ve farklı şeyler söyleyecektir.
TÜSİAD’ın bir zamanlar
hazırladığı “Güneydoğu Raporu” da neredeyse Türkiye’nin PKK terör örgütü ile
yaptığı mücadelede haksız olduğunu ortaya koyacak kadar taraflı bir sözde
rapordu. Neyse ki, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu gerçekler TÜSİAD’ın
hazırladığı sözde rapordan daha ehemmiyetli olduğundan daha bu rapor tam
olarak hedefine ulaşamadı.
Bir diğer ucube raporu daha
var ki 1997’de hazırlanan bu raporda da Komünist Çin ile ticareti
arttırabilmek için Türkiye’deki Doğu Türkistan kökenli olanların Doğu
Türkistan’daki Çin mezalimini demokratik yollarla anlatmalarının da önüne
engeller çıkartılması isteniyordu. Bu isteklerin de büyük ölçüde muvaffak
oldular ve 23 Aralık 1998 tarihli gizli başbakanlık genelgesi
yayınlandı...Her zaman ifade etmişimdir. Türkiye’nin dış politikasındaki
değişmez gelenek, hangi hükümet işbaşına gelirse gelsin yine değişmez ve bir
önceki hükümetin bıraktığı yerden bir eksik, bir fazla devam eder. Haziran
2003’te AKP hükümetinin yayınladığı gizli genelge de bunlardan biridir.
ggggggggggggggggggggggggggggg
gg
MEHMET EMİN BATUR'UN
GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ
2001
DOĞU
TÜRKİSTAN BASİT HESAPLAR UĞRUNA HARCANAMAZ
26 Aralık
2001

Dünya kamuoyunun unda bildiği
gibi 1949 yılından beri ezeli ve ebedi Türk ve İslâm beldesi olan Doğu
Türkistan emperyalist Kızıl Çin İşgalcilerinin dünyada eşi benzeri
görülmemiş zulüm, katliam ve kahredici asimilasyon politikası uygulamaları
altında inim inim inlemekte ve dünya tarihinden tamamen yok olma tehlikesi
ile karşı karşıya bulunmaktadır.
Ben burada uzun uzadıya ülkem
Doğu Türkistan'da uygulanmakta olan mecburi doğum kontrolü adı altındaki
bebek katliamlarından, yapılmakta olan nükleer denemeler yolu ile nedeni
bilinmeyen hastalıklar, yüzünden katliama uğrayan masum halkımın dünyadaki
çifte standart uygulamalarla savunulmayan insan haklarından, sorgusuz
sualsiz sudan bahanelerle tutuklanıp bir daha akıbetinden haber alınamayan
80 000(seksen bin) genç Doğu
Türkistanlının kimler tarafından araştırılacağından, dünyada eşine az
rastlanır yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının nasıl talan edilerek
Çinliler tarafından sömürülmekte olduğundan,dünya medeniyetinin beşiği olan
dünyada günümüzde orta çağ döneminden daha gerilerde bir hayat standardı
içinde bulunmak durumuna düşürüldüğünden, aziz halkımın Dünya İnsan Hakları
Beyenamesinde yer alan temel insan hak ve özgürlüklerinin hiçbir maddesinden
istifade etmemekte olduğundan ve daha tüyler ürpertici bir çok insan hakları
ihlallerinden bahsetmeyeceğim.
Fakat, şu kadarını açıklıkla
ve altını çizerek ifade etmeliyim ki! Doğu Türkistanlıların çekmekte
oldukları bu eşi görülmedik zilletin yegane sebebi Türk ve Müslüman
olmalarıdır.Ama ne yazık ki dost ve kardeş bildiğimiz bazı ülkeler aziz Doğu
Türkistan şehit’lerinin cesetleri üzerinde bir takım basit çıkar hesaplarını
ön planda tutarak Çin'lilerle kadeh tokuşturmaktadırlar.
Söz konusu ülkeler şunu
unutmamalıdırlar ki Anadolu da bir söz vardır:
" keser döner sap döner gün
gelir hesap döner"
günün birinde benim vatanım
Doğu Türkistan'ın içine düştüğü duruma o ülkeler de düşmeyeceğini kim
söyleyebilir ki bu durum karşısında
Doğu Türkistanlıların gidişatı
ve stratejileri nedir?
Biraz da bu durum üzerinde
durmak istiyorum.
Doğu Türkistan’ın içinde yaşam
mücadelesi veren, var olma mücadelesi veren, istiklâlleri uğruna can veren,
şehit olan halkımızın yegane hedefi kayıtsız şartsız tam bağımsız bir Doğu
Türkistan'dır.
Doğu Türkistan dışındaki
ülkelerde yani yeni adı ile diasporadakilerin de çok büyük bir çoğunluğu
aynı fikri benimsemekte ve bulundukları ülkelerde demokratik yollarla
halkımızın içinde bulunduğu vahim durumu dünya kamuoyuna duyurmakla
yükümlüdürler. Bu yükümlülük yerine getirilirken bazı kişi ve sözde kuruluş
temsilcileri (!) Doğu Türkistanlıların ortak hedefi olan stratejilerinden ve
hedeflerinden nedenini anlayamadığımız bir şekilde tavizler vermekte ve Doğu
Türkistan'ın içinde yaşayan halkımızın arzu ve isteklerine tamamen ters
düşerek tutum ve davranışlar sergilemektedirler.
Bu konuyu biraz açmakta fayda
mülahâza etmekteyim. Kamuoyunun da bildiği üzere,
23 Aralık 1998 tarihinde
yayınlanan ve hangi meşru sebeplerle ihtiyaç haline geldiği hâlâ
anlaşılamayan bir Gizli Başbakanlık Genelgesi ile Doğu Türkistan'ın
Bayrağının bazı meşru toplantılarda asılması ve bu meşru toplantılarda
Devlet Memuru olanların katılması ve mesaj dahi göndermesi yasaklandı.
En ağır olanı da bütün dünyanın
ve dünya tarihçilerinin çok iyi bildiği ve hatta bazı demokrasi yanlısı
Çinlilerin de kabul ettiği ezeli ve ebedi Türk toprağı olan 1.828.418 km²
yani Türkiye'mizden 2,5 misli daha büyük bir toprağa sahip Doğu Türkistan
topraklarına "Çin Toprağıdır" denilmesi idi.
Söz konusu genelgeden
duyduğumuz inanılmaz derecedeki rahatsızlığımızı o günlerde ilettiğimiz bu
günkü hükümetin Milli Savunma Bakanı Sayın Sabahattin Çakmakoğlu bana şunu
söylemişti;
"Merak etmeyin o genelgenin
karşılığı olarak bir genelge de biz yayınlarız dolaysıyla söz edilen genelge
otomatik men ortadan kaldırılmış olur.Yeter ki biz iktidar olalım."
Evet bu gün kendileri
iktidardalar hâlâ bu genelgenin kaldırılmasını bekliyoruz.
Şimdi Kayseri deki Doğu
Türkistanlı Dernek Yöneticilerine bende bir Doğu Türkistanlı olarak
soruyorum?yukarıda sözünü ettiğim 23 Aralık 1998 tarihli kahredici genelge
hâlâ yürürlükte iken ve kaldırılmamışken bu genelgenin sahibine ve bu günkü
ortaklarına milletimizden aldığınız hangi yetki ve salahiyetle Doğu
Türkistan’ın Bayrağını takdim ediyorsunuz?
GÖKBAYRAK o kadar ucuz mu?
Bu Bayrağı almayı hak ettiler
mi?Doğu Türkistan'ın şanlı mücadelesi, birine Çapan giydirmekle birine de
hak etmediği halde Bayrak vermekle yürütülemez.Aldığınız Bayrağı zedelemeyin
buna hakkınız yok.Tabiri caizse Show yapmak adına popülizm uğruna
Bayrağımızı araç yapmayın.
Gelelim bana bu yazıyı kaleme
almama sebep olan son olaya :
21–23 Aralık tarihleri
arasında Polat Renaissence Otel’de gerçekleştirilecek
Türk Devlet ve Toplulukları
Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı (TÜDEV) tarafından düzenlenen “
9.Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı
"yapıldı.
Bu Kurultayın Türk Dünyasına
Türkiye'mize ve Çin istilası altındaki Doğu Türkistan'a hangi faydaları
sağladığı veya sağlayacağı Kurultayın organizasyonu esnasında yaşanan
finansman krizi, açılış konuşmasını kimin yaptığı kimin neden bu kurultaya
karşı tavır aldığı katılıp katılmayacağı ve nasıl geçtiği ile pek
ilgilenmiyorum.Fakat vicdanen rahatsızlık duyduğum husus şudur.Gördüğüm
kadarı ile Yine figüran olarak Kayseri Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma
Derneği seçilmişti.Kimlerin isteği ile bu görevi üstlenmişti
bilmiyorum.Fakat daha dün hükümete toz kondurmamak uğruna Çin Devlet Başkanı
Jiang Zemin'e Devlet Madalyası veren kişi olarak 9.Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel ile Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin'i birbirlerini kucaklarken
görüntülenen bir resmini Dergiye kapak yapanlar bahsi geçen Kurultay da
Süleyman Demirel'e Doğu Türkistan halkının Milli giysisi olan "Ton Çapan" ve
"Doppa" giydiriyorlardı. Bu düşündürücü durum karşısında insanın " bu ne
perhiz bu ne lahana turşusu " diyesi geliyor.Şimdi bu Doğu Türkistan
Derneği yöneticilerine sormak lazım:
1- Bir sürer önce Çinli'ye
madalya veren tek kişi olarak ilan ettiğiniz Sayın Süleyman Demirel Çinli
ye verdiği Devlet Madalyasını geri mi almıştır? Söz konusu olaydan
duyduğu üzüntüyü mü dile
getirmiştir?
2-Dernek Yöneticileri bu
kurultaya resmen davet edilmiş midir?
3- Kurultay Kürsüsünden Doğu
Türkistan'ın içinde bulunduğu insanlığın yüz karası vahim durumunu kurultaya
katılanlara anlatma imkanı verilmiş midir?
Eğer bir nebze olsun
mazlum Doğu Türkistan halkının ızdırabı böyle bir kurultayda dile
getirilmedi ise bu kadar anlamsız ve asıl amaca hizmetten uzak davranışın
açıklamasını sorumlu oldukları Doğu Türkistanlılara mutlaka yapmak
zorundadırlar.
Aslâ unutulmamalıdır ki iki
milyon km² ye yakın yüzölçümü ve 35 Milyondan fazla nüfusa sahip bir ülkenin
davasını üstlenenler bir takım güç odaklarının yörüngesinden çıkıp birer
Devlet adamı kişiliği, ağırlığı ve şahsiyeti ile hareket etmek
mecburiyetindedirler.
Tarih kişisel hataları kaydetmez, fakat Devlet
ve Millet adına yapılan hataları mutlaka bir gün sorgular ve asla unutmaz.33

DOĞU
TÜRKİSTANLILAR TERÖRİST DEĞİL
26 Ekim 2001
ABD’ye
yapılan terör saldırısının ardından başlayan Afganistan operasyonuna destek
verme şartı olarak "Doğu Türkistanlıları da terörist ilan edilmesini isteyen
Çin'in, tutumu Kayseri'de yaşayan Doğu Türkistanlılar tarafından tepki
çekti.
Yıllardan beri gerçekte, Doğu
Türkistanlıların, Çin'in terör ve asimile hareketlerine maruz kalarak on
binlerce evladını kurban verdiğini söyleyen Doğu Türkistan Kültür ve
Dayanışma Derneği eski Genel Başkanı Mehmet Emin Batur, mazlumları terörist
göstermek isteyen Çin'in esas amacının yaptığı katliamları resmileştirmek
olduğunu
söyledi. Batur, " Yıllardan
beri öz topraklarında zulüm çeken Doğu Türkistanlıların yaptığı tek terör
hareketi gösterilebilir mi ki, Doğu Türkistanlılar terörist olsun? Birileri
terör bahanesi ile yeni bir cadı avı mı başlatıyor? " dedi.
Duyarlılığa davet ediyoruz
Çin'in 52 yıldan beri Doğu
Türkistan başta olmak üzere, Moğolistan ve Tibet'te insanlık dışı işkenceler
ve terör olayları gerçekleştirdiğini bu olaylarda milyona yakın insanı
öldürdüğünü ifade eden Batur, gerçek teröristin Çin olduğunu vurguladı.
Batur,
''Yıllardan beri
yaptıklarını dünyanın çok iyi bildiği
Çin, şimdi dünyaya kendini
aklamaya çalışıyor. Çin'in isteği kabul görürse, milyonlarca insan yok
edilecek. Dünyayı duyarlılığa davet ediyoruz..
" diye konuştu.
52 yıldan beri esir:
Yüzyıllardan beri Türklerin
yaşadığı bölge olan Doğu Türkistan'ın 1949 yılından beri Çin'in işgali
altında dünya kamuoyunun gündemine sık sık insan haklan ihlali, idamlar
,nükleer denemeler gibi konularla gelen Doğu Türkistan'da 35 milyon Uygur
Türk'ü yaşıyor. Çin işgalinin ardından kaçmayı başaran yaklaşık 20 bin
civarında Uygur Türk'ü İstanbul ve Kayseri başta olmak üzere Türkiye'nin
çeşitli şehirlerinde ikamet ediyor.
|