“ATÇÜY AYAKLANMASI” VE DOĞU
TÜRKİSTAN
millî MÜCADELESİNE ETKİLERİ
(2)
17 Kasım 2003
Tarım havzası içindeki Doğu
Türkistan halkına ait arazileri gasp ederek Çinlilere verme görevini yürüten
“Silahlı toprak açma” birliklerine karşı taarruza geçen Doğu Türkistan
mücahitleri 200’den fazla şehit vermelerine rağmen büyük başarı elde
ettiler. 1956 yılının mayıs ayında 1300’den fazla bir mücahit grubu
Abdulkadir bey önderliğinde Lop ilçesi ve civarında Çinli işgalcilere karşı
çok çetin mücadeleler verdiler. 1957 yılında oldukça kuvvet kazanan
mücahitler “Ulumbay” da bir “millî Ordu” oluşturma çalışmaları
başlattılar. Bu “millî ordu” çalışmaları tam son aşamalarına geldiği bir
sırada uğranılan ihanet sonucunda hareketin önderleri yakalandı kimi
öldürüldü kimileri de Çin zindanlarına atıldı. Söz konusu “ millî ordu” tam
olarak tamamlanabilmiş olunsa idi kesinlikle Doğu Türkistan’ın bu günkü kötü
talihi değiştirilebilecekti.
15 Kasım 1955 tarihinde
başlatılan “Atçüy Ayaklanması’nın tutuşturduğu meşale zaman zaman
sönükleştirilse de hiçbir zaman tam olarak sönmedi. 1958 yılının Eylül
aylarında Köktokay, Çingil ve Beşbalık bölgelerinde Cemşithan, Delilhan ve
bunların
birleşerek işgal güçlerine çok
zor günler yaşatmışlarsa da neticede son model silahlarla mücehhez Kızıl
Çin-ordularına karşı yeterince mukavemet gösterememiş olduklarından teşkilat
önderleri ele geçirilmiş ve bu millî hareketler de akamete uğratılmıştır.
Doğu Türkistan’ın en doğudaki
ve Çin ile sınırı bulunan vilayeti olan Kumul’un Tanrıdağ yöresinde Ali
Kurban ve Seyithan’ın oluşturduğu 1700 kişilik millî kuvvetler Çin’in
kullandığı bazı idari binaları ele geçirdiler, cephanelikleri basarak önemli
miktarlarda mühimmat elde ederek hapishanelerdeki istiklâl savaşçılarını
kurtardılar. “Doğu Türkistan istiklâl savaşçıları” bu defa oldukça başarılı
bir gidişat göstererek Doğu Türkistan’a sınırsız şekilde akın eden Çinli
göçmenleri ülkeyi terk etmeye zorladılar. Çinli göçmenler de zaten
kendiliklerinden Doğu Türkistan’ı terk etmeye başlamışlardır. Doğu Türkistan
mücahitlerinin oluşturduğu “Doğu Türkistan Halk Partisi” adındaki bu
teşkilat gerektiğinde bütün Doğu Türkistan’da koordinasyon sağlayabilecek
bir yapıya kavuşmuş, bunun dışında 78 ayrı alt grup oluşturmuştu. 60.000
üyesi ve 300.000 sempatizanı bulunmaktaydı. “Doğu Türkistan Halk Partisi”
Çinli işgalcilere son darbeyi indirip vatanlarını Çinli emperyalistlerden
kurtarmak için büyük bir hazırlık içinde iken büyük çaplı bir ihanet
neticesinde kızıl Çin güçleri tarafından önderleri yakalanarak idam edildi,
“Doğu Türkistan Halk Partisi”nin yakalanabilen üyeleri şehit edildi, hapse
atıldı ve böylece Doğu Türkistanlıların kurtuluş ümidi ileri bir tarihe
ertelenmiş oldu...
Doğu Türkistanlılar Doğu
Türkistan’ın içinde bulunduğu durumu dünya kamuoyuna anlatırlarken, bazı
aklı evvellerin Çin işgali sırasında Doğu Türkistan halkının ciddi anlamda
bir savaş verip vermedikleri hususunda tereddütlerinin bulunduğuna şahit
olmuşuzdur. “Atçüy”, “Barın” ve “Gulca” ayaklanmaları Doğu
Türkistanlıların “istiklâl” i ne kadar hak eden bir millet
olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.
“Atçüy Ayaklanması”
sönmeyen bir meşale olmaya devam edecektir.
“ATÇÜY AYAKLANMASI” VE
DOĞU TÜRKİSTAN millî
MÜCADELESİNE ETKİLERİ (1)
15 Kasım 2003
“Hür dünya” dediğimiz fakat
tam anlamı ile hür olamayıp bazı emperyalist devletlerin tesiri ve yörüngesi
altında olan dünya ülkelerinin vurdumduymaz, nemelazımcı tutum ve
davranışları sebebi ile Komünist Çin tarafından işgal edilen Doğu
Türkistan'da işgal öncesi ve sonrasında Çinli işgal güçlerine karşı çok
çetin ve birçok dünya milletlerine ufuk açacak boyutlarda bir özgürlük
mücadelesi verilmiştir.
Bugün, bu özgürlük
mücadelelerinden biri olan 15 Kasım 1955 Atçüy Ayaklanmasının 48.
yıldönümüdür. Dünya Milletleri gelecek nesillerine tarihte destan yazan
kahramanlarının öykülerini naklederek millî ve manevi ilham kazandırırlar.
“Atçüy Ayaklanması” da işte bunlardan bindir. 1951 yılında Çin işgal
güçlerine karşı istiklâl mücadelesi kararı alan Doğu Türkistan istiklâl
savaşçıları “ellibirliler toplantısı” adı ile gerçekleştirilen
istişare toplantısının ardından Çinli müstevlilere en kısa zamanda işgal
ettikleri Doğu Türkistan topraklarını terk etmelerini aksi takdirde bütün
Doğu Türkistan sathında top yekûn bir istiklâl savaşı başlatılacağının
mesajını iletmişler, fakat işgal kuvvetlerinin bu mesaja olumlu bir cevap
vermemelerinden sonra küçük yerleşim birimlerinden başlamak üzere
vilayetlere de sirayet eden bir kurtuluş savaşı başlattılar. Çok şiddetti
çatışmaların yaşandığı bu hareket 1953 yılında halk arasında “kızıl cellat”
namı ile ün salmış Çinli general “Vangçin” tarafından çok kanlı bir şekilde
bastırıldı. Mücahitlerin önderlerinden Şeyh Cengiz, Şeyh Sadulla ve
Abdulaziz Mahsum uğradıkları bir ihanet sonunda yakalanarak idam edildiler.
Fakat bu kanlı bastırma hareketi de Doğu Türkistan istiklâl savaşçılarının
kalplerindeki istiklâl ateşini söndürmeye yetmedi. Kısa zamanda toparlanan
mücahitler 1954 yılının Aralık ayında Hoten vilayetinin Atçüy bölgesinde
halk arasında muteber bir zat olan Niyazbey Hacının evinde bir araya gelen
Şeyh Abdulhamit, Fethidin Mahsum ve bölgenin diğer ileri gelenleri bir
mutabakatla “Teşkilatı Nicat Partisi” adı ile bir oluşum meydana
getirerek 15 Kasım 1055 tarihinde genel bir istiklâl savaşı başlatma kararı
aldılar. Başlatılan bu savaşın ilk merhalesinde çok sayıda mücahidin tutuklu
bulunduğu Atçüy hapishanesini bastılar, buradaki mücahitleri kurtararak
kendi saflarına dahil ettiler. Daha sonra Hoten vilayetine yönelik bir büyük
eylem arefesinde iken içeriden ihanete uğramaları sonunda kızıl ordu
güçlerinin çok büyük bir kuşatması ile karşılaşarak planlanan bu harekette
akamete uğratıldılar.
Kızıl ordu çemberini yararak
kanlı çatışmalar sonunda kurtulmayı başaran mücahit önderleri yeniden bir
toparlanma çalışmaları içinde iken yakalanarak hepsi de idam edildiler.
Atçüy Ayaklanmasının en önemli tarafı Doğu Türkistan halkını, Çin esaretinin
asla kabul edilmemesi gerektiği konusunda çok önemli bir bilinçlendirme
hareketi olmasıdır. Gerçekten de öyle olmuş ve bütün Doğu Türkistan
bölgelerinde büyüklü küçüklü olarak bir başlangıç yapan millî ayaklanma
hareketleri ondan sonraki yıllarda da devam etmiş ve hiçbir zaman tam olarak
son bulmamıştır. 1956 yılında Hoten vilayetinin Karakaş ilçesinde Şeyh Baki
ve Şeyh Samed önderliğinde Mart ayında başlatılan bir silahlı mücadeleye ilk
anda 800 mücahit katılmıştır.
“AÇ GÖZLÜLÜK”
HASTALIĞI VE KAYBEDİLEN HAYSİYET
14 Kasım 2003
“Maddi imkanımız olsa
idi!” kolaycılığının milletlerin hayatındaki millî ve manevî duyguları
körelttiğine, insanları tembelliğe ve hazırcılığa sürüklediğine
inananlardanım. Evet; maddi imkanların geniş olması, maddi yönden güçlü
olmak mut laka gereklidir ve göz ardı edilemez bir hedeftir. Fakat, her şey
maddiyattan da ibaret değildir, olmamalıdır. Özellikle de millî ve manevî
hedefleri, kaygıları bulunan ve bu yolda gayret etmek üzere yola düşmüş.
insanların maddi noksanlıkları bahane ederek sürekli engel üretmeleri kabul
edilemez ve üstlendiği misyona tamamen ters düşen bir tutum ve davranıştır.
Önlerine ulvi hedefler koyan
ve bu hedeflere ulaşmak için çalışmaya azmetmiş kişilerin veya kitlelerin
kendilerine, öncelikle söz konusu ulvi hedeflere ulaşmak üzere millî ve
manevî yön den motivasyonunun tamam olup . olmadığı sorusunu sormaları
gerekir. Alt yapı yönünden hiçbir hazırlığı bulun mayan ve tamamen bir iddia
ve bir hırs uğruna vazife üs eninde sonun da yarı yolda kalmak durumuna
düşeceklerini unutmamalıdırlar. Çünkü atımlık barut ile büyük savaşların
kazanılamayacağı asla inkar edilemez bir gerçektir. Gerek ülke meselelerinde
olsun, gerek siyaset arenasında olsun ve gerekse de diğer millî ve manevî
konularda olsun yarım yamalak hazırlıklarla, kulaktan dolma bilgilerle,
cüce fikirlerle ve sırtından yitelemelerle vazife üstlen meye kalkışan ve
üstlenenlerden birçoklarının daha yolun başında iken yolda kaldıklarına
misaller bir hayli fazladır.
Hasbelkader bu durumdaki
insanlar işbaşına gelmişlerse de, bu defa kendi beceriksizliklerini hep “maddi
imkansızlıklar” dedikleri aymazlık ile maskelemeye çalışırlar.
Kendilerinin üstlendiklerini iddia ettikleri vazifeyi ifa etmeye hazır olup
olmadıkları ya da vazifeye liyakatlerinin olup olmadığının muhasebesini
yapmak yerine, etraflarındaki kendileri gibi liyakatsiz, yağcı, dalkavuk “padişahım
çok yaşa”cı, tamahkar, açgözlü ve muhteris insan müsveddeleri ile
beraber kafa kafaya vererek ve durumdan vazife çıkart duygu sömürüsü ile
maddiyat avcılığına çıkarlar. Bu tipler ağlamakta çok mahirdirler. Demir
çizme, demir asa diyar diyar dolaşarak ve huzuruna çıktıkları kişiler
karşısında, eğilirler, büzülürler, ağlarlar, ağlarlar, ağlarlar… Düşünmez ve
tahmin etmezler ki; bu tutumları ile onurları, şahsiyetleri, kişilikleri
şeref ve haysiyetleri bit pazarına düşmüştür, düşmektedir.
Bu zatı muhteremlerin
nefisleri ve kur sakları adeta bir kör kuyu gibidir. Ne kadar verirseniz
verin doymazlar. “Doymak” kelimesinin bu zümrenin lügatinde yeri yoktur.
Kendilerinin tükenmişliklerinin yanında temsil ettiklerini söyledikten masum
insanları da tükenmişliğe sürüklerler. Kendilerine yardım edenleri sağılacak
inek yerine koyarlar. Sinsidirler, sessizdirler, yürüyüp karda iz
bırakmazlar. Fincancı katırlarını hiçbir zaman ürkütmezler, suya sabuna
dokunmazlar. Tek düşündükleri maddiyattır, tek sığındıkları çatı altı “maddî
imkansızlık”tır. Millî ve manevî kifayetsizliklerinden hiç söz etmezler.
Çevirdikleri filmin sonunda ne kadar maharetli olurlarsa olsunlar takke
düşer, kel görünür, foyaları mutlaka ortaya çıkar...
BU GÜN BİR
TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞUNUN YILDÖNÜMÜDÜR (2)
13 Kasım 2003
12 Kasım 1933’de kurulan
“Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti Devleti’nin kabine üyeleri tarafından
ilk olarak Türkiye Cumhuriyetine müjdelenmesinin birinci sebebi; Doğu
Türkistan halkının ve hükümet üyelerinin binlerce kilo metrelik mesafede
olmasına rağmen “bize ne yararı dokunacak” kaygısı taşımadan Anadolu
Türklüğüne olan sevgisi ve bir gönül köprüsü tesis etmek istemesidir İkinci
sebebi; dünyada Osmanlı devletinin son dönemlerinden itibaren devam ede
gelen bir Türk-İslâm düşmanlığına karşı Türkiye Türkleri ile Doğu Türkistan
Türklüğünün dünya devletlerine yönelik bir birliktelik mesajı vermek
istemeleridir. Sayısız şehitler verilerek bir dünya devine karşı kazanılan
zaferin sonunda kurulan “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti Devleti”nin
Türkiye’ye haber verilmesi karşısında Türkiye yetkililerinin “Rusya ve
Çin ile iyi geçinin” cevabı vermesi anlaşılabilir ve kardeşçe bir tavır
olamazdı. Peki Türkiye’yi böyle bir tavır sergilemeye mecbur eden durum ne
olabilirdi?
Doğu Türkistan Devletinin
kuruluşundan herhangi bir şaibe ya da Türkiye’yi rahatsız eden bir
olumsuzluk yoktu. Çin emperyalizmine karşı millî bir mücadele sonunda kan ve
can verilerek kurulan bu devletin; Anadolu Türklerinin yedi düvele karşı kan
ve can vererek kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinden hiçbir farkı
yoktu. Doğu Türkistan halkının ve kabine üyelerinin halet-i ruhiyesini en
iyi anlayan ülke Türkiye olmalı idi.
O dönemlerde Türkiye’nin
Sovyetler Birliği ile münasebetleri de gurur duyulabilecek düzeyde değildi.
Çin ile Türkiye arasında ise ciddî anlamda bir ilişki henüz başlamamıştı...
Doğu Türkistan devletinin, bir
ülkenin bağımsız olduğunun ifadesi olan bütün sembolleri mevcuttu parası,
bayrağı (mavi zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı Gökbayrak) ve uluslararası
seyahatlerde kullanılan pasaportu vardı. Daha açık olarak ifade etmek
gerekirse tam anlamı ile meşru bir devletti. Dünyadaki Türk-İslâm düşmanı
devletlerin Orta Asya bölgesinde kurulan ve Türk dünyasının bir ileri
karakolu konumundaki “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti”ni tanımak
istemeyişini normal karşılayabiliriz. Fakat; din, dil, örf, adet
gelenek-görenek ve soy birliği bulunan Türkiye’nin Doğu Türkistan devletine
soğuk davranması anlaşılabilir değildir.
Türkiye dahil dünyanın hiçbir
İslâm ülkesin den zerre kadar bir yakınlık ve destek bulamayan Doğu
Türkistan Devleti, Rus ve Çin işbirliği sonunda yıkıldı. Haktan, hukuktan,
insanlıktan, demokrasiden, insan haklarından söz eden dünya devletleri
aradan geçen 70 yıllık zulüm sürecinin sonunda dahi popülist söylemlerle
tabir yerinde ise mangalda kül bırakmayan duruşları ile Doğu Türkistan’a
olan mesafelerini korumaktadırlar.
Şurası çok iyi bilinmelidir
ki;
Tam bağımsız bir Doğu
Türkistan devleti yeniden kurulmadıkça Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin
mevcut bağımsızlıkları hiçbir zaman tehlike ve tehditlerden emin
olamayacaktır.
Bu sebeple;
Türkiye Cumhuriyeti
yetkililerinin Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerini ve Kızıl Çin işgali
altındaki Doğu Türkistan’ı göz ardı etmek gibi bir lüksü yoktur. Türk
dünyası ile sözde değil gerçek anlamda ilgilenmek Türkiye’nin asil
görevidir.
BU GÜN BİR
TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞUNUN YILDÖNÜMÜDÜR (1)
12 Kasım 2003
Milletlerin hayatında en önemli ve vazgeçilmez değer devlettir. Devlet
kurabilmektir. Dünya tarihine bakıldığı zaman özellikle Türk Milleti tarihin
hiçbir devrinde devletsiz olmamışlardır. İnkıraza uğradığı bazı dönemlerde
de millet olarak her zaman mutlaka bir gün yeniden devlet kuracaklarının
hesabı içinde olmuşlar ve bunun için de gayret göstermişlerdir. Türk
Milletinin millî ve manevi dünyasında devlet kutsaldır. Devlet; uğruna seve
seve can verilebilecek bir ulvi değerdir.
Orta Asya bölgesinde kurulan
Türk Devletlerinin en önemlilerinden biri de tarihte kurulan “Doğu
Türkistan Devletleri”dir. (1863-1878) Bedevlet Yakuphan tarafından
kurulan “Doğu Türkistan Cumhuriyeti”, 1933-1937’de kurulan “Doğu
Türkistan İslâm Cumhuriyeti”, 1944’te kurulan “Doğu Türkistan
Cumhuriyeti”, 1 947’de ilan edilen Doğu Türkistan Mahalli hükümeti, Doğu
Türkistan halkının sahip olduğu bağımsızlık ruhu, tarihin her döneminde Doğu
Türkistan’ın müzmin ve inatçı düşmanı olan Çincilere karşı daima teyakkuzda
olmuş ve biran olsun özgürlük fikrinden vazgeçmemişler, bunun sonucunda da
dört defa bağımsız birer devlet kurmuşlardır.
Bu günde; bundan 70 yıl önce
kurulan “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti”nin kuruluşunun yıldönümü
olması sebebi ile gönüllerimize buruk bir sevincin ve ferahlığın kaynağı
olmaktadır. Dünyanın en vahşi, en gaddar, en sadist, en sinsi, en şovenist
bir milleti olan Çinliler tarafından işgal edilen Doğu Türkistan, Türk
dünyasının en önemli coğrafi bölgelerinden biridir. Dolayısıyla de tarihin
hiçbir döneminde Çinli emperyalistlerin hedefi olmaktan kurtulamamıştır.
1759 yılında başlayan Çin istilaları aralıklarla devam etmişlerdir. Özgürlük
aşığı Doğu Türkistan halkı 1931 yılının nisan aylarında Kumul vilayetimizden
başlattıkları kurtuluş mücadelesi sonun da Doğu Türkistan’ın en önem ticaret
ve kültür şehri olan Kaşgar’da, Gulca kadısı ve ileri gelen İslâm
alimlerinden biri olan Sabit Damolla önderliğinde 12 Kasım 1933 günü Doğu
Türkistan İslâm Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. Bu devlet dünyada genç Türkiye
Cumhuriyetinden sonra ikinci bağımsız Türk Devleti olması özelliği ile eski
Sovyetler Birliğini, Çin’i ve İngiltere başta olmak üzere bazı batılı
devletleri son derece rahatsız etmişti. Sovyetler Birliği kendi sınırlarında
bağımsız bir Türk Devletinin Sovyet Rus esareti altındaki Türk
topluluklarına (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan-Tacikistan
vs.) uyarıcı bir mesaj ve kötü bir misal olacağı endişesi ile telaşa
kapılmıştı.
Orta Asya bölgesinin parlayan
bir yıldızı şeklinde kurulan “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti Devleti”
devletinin dışişleri bakanı, Kasımcan Hacı tarafından ilk olarak Türkiye
Cumhuriyetine “Gökbayrak’tan Albayrak’a selâm olsun” şeklinde bir
telgrafla müjdelenmiş fakat Türkiye’nin “Rusya ve Çin gibi iki güçlü
devletle komşu olanların onlar la iyi geçinmesi lazım.” cevabı kabine
üyelerinde bir soğuk duş etkisi yapmıştı.
Oysa ki; devletin kurulduğunu
Türkiye müjdelemekle birlikte; Bedevlet Yakuphan Devletinin (1863-1877)
Sultan Abdulazizhan’a bağlılık bildirdiği gibi bir ilişkinin ilk temelleri
atılmak isteniyordu.
GÜÇLÜ
DEVLET İÇİN ALTIN NESİLLER YETİŞTİRİLMELİDİR
11 Kasım 2003
Bir milletin” Millet olma
şuuru”na erebilmesi; fedakar, cömert, cefakar, samimi, korkusuz, dürüst,
yardımsever ve belirli inançlar etrafında kenetlenebilmiş, millî ve manevi
duygularda fikir birliği içinde olabilen insanların mevcudiyeti ile
mümkündür. Bütün bu hasletlere sahip olan milletlerin arasına nifak sokarak
zayıf düşürmek ve parçalayıp yok etmek isteyen kötü niyetli hainler ve
düşmanlar tarihin e eski devirlerinden beri vardı, bu günde var, yarınlarda
da var olacaklardır. Fakat, önemli olan, bir milleti oluşturan ve o milletin
temel taşları, durumundaki asıl nüvenin yok olmaması, çürümeye yüz tutmaması
ve her zaman varlığını, devletin ve milletin bekası için sürdürmesidir.
Eğer bir gün; bahsini
ettiğimiz bu “Altın nüve” iç ve dış ihanet odaklarınca saldırıya uğramaya
başlar ve bu saldırılarında da muvaffak olmayı başarırlarsa işte o zaman o
millet varlığının en ağır hezimetine doğru yol alıyor demektir. Bu
sebeplerle, bir milleti ve devleti idare etme görevini üstlenen insanların,
sözünü ettiğimiz “Altın nesil” dediğimiz çekirdek kadrolardan
oluşması ve bu kadroların da; milletin istiklâl ve bağımsızlığını devam
ettirebileceği şartları daim kılacak gayret ve çalışmalar içinde olması asla
hafife alınamaz bir şarttır. Ve yine, bu yönetim kademesindekilere düşen en
büyük ve önemli görev, şartlar ne olursa olsun olumsuzluk yönünde bahaneler
üretmek değil; yeni “Altın nüve”ler yetiştirmeye gayret etmek değil,
yetiştirmektir. Şuurlu, azim şahsiyetli, üç kuruşluk menfaat için eğilip
bükülmeyen, hiç kimseye, hiçbir şart altında yağcılık ve dalkavukluk
yapmayan, kendi onurunu ve haysiyetini devletin ve milletin onuru ve
haysiyeti olarak görüp, hiçbir şekilde ona zede getirmemeye, azami dikkat
gösteren insanlardan oluşan bir milleti; dünyada hiçbir gücün sarsıntıya
uğratamayacağı, parçalayamayacağı ve yıkamayacağı muhakkaktır. Devleti
devlet yapan” Millet”in; ferasetli ve bilgili olması, yalnızca maddi
konularda değil, millî ve manevi hususlarda da duyarlı olması, “millet”
olmanın gerektirdiği hassasiyetlere sıkı bağlarla bağlı olması da gerekir.
Millet; devleti yönetecek kadrolara görev verirken de; sahibi oldukları
tarihi miraslara sahip çıkacak, kültürel değerleri dumura uğratmayacak,
milletin inançlarına son derece saygılı, onun muhafaza ve müdafaa edilmesine
gayret gösterecek, en ölümsüz şartlarda da olsa devletin ve milletin
bağımsızlığı, ülkenin toprak bütünlüğüne halel getirecek tutum ve
davranışlarda bulunmayacak, gafletten ve aymazlıklardan uzak duracak ve
gerçek anlamda milleti temsil edebilecek insanlara görev vermesi şarttır.
Bütün gayesi; ülkesinin ve
milletinin ebediyete kadar yaşaması için geceli gündüzlü çalışmak, tefekkür
içinde olmak olan” Altın nüve”lere sahip bir ülkenin karşılaşabileceği
engelleri kolayca bertaraf edememesi için hiçbir sebep yoktur.
Bu sebeplerle; “Millet olma
şuuru”na erebilmiş insanlar yetiştirmek devleti yöneten kişilerin asil ve
öncelikli vazifesi olmalıdır. Aksi takdirde sıradan ve şuursuz bir
topluluğun uzun süre bağımsız yaşaması mümkün olmayacaktır.
HACI YAKUP ANAT’IN
VEFAT YILDÖNÜMÜ (1920-2001)
10 Kasım 2003
Doğu Türkistan’ın vefakar
cefakar ve çilekeş evlatlarından biri olan Hacı Yakup Anat 77 yıllık ömrünün
35 yılını Komünist Çin’in kızıl zindanlarında geçirmiş çok önemli
şahsiyetlerinden birisi idi.
O, aynı zamanda Doğu
Türkistan’ın nadir yetiştirdiği tarihçi ve Türkologlarındandı.Komünist
Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmesinin ardından ülkedeki aydınların kıyıma
uğratılması kampanyası başlatmış ve sebeple de Uygur halkının önderlerinden
ve aydınlarından sayılan Hacı Yakup Anat’ı tutuklayıp zindana atmışlardı.
Doğu Türkistan tarihinde “Üç Efendiler” olarak anılan İsa Yusuf
Alptekin, Mehmet Emin Buğra ve Mesut Sabri Baykozu’larla beraber Doğu
Türkistan’ın bağımsızlığı için büyük ve çetin mücadeleler veren bu şahsiyet
ömrü boyunca bir an olsun Doğu Türkistan’ın kurtuluşundan ümidini kesmeyen
mücahitlerden birisi olup, bulduğu her fırsatta Doğu Türkistan halkını
bilinçlendirmeye bilgilendirmeye devam etmiştir. 1976 yılında Çin’deki
yönetim değişikliği döneminde hapisten çıkartılan Hacı Yakup Anat ve 12
arkadaşına, bugün Türkiye ve dünyaya kendilerinin bir hukuk devleti
oldukları mesajları veren ve maalesef Türkiye başta olmak üzere bir çok
dünya ülkesini de bu yalanlarına inandırmayı başaran Komünist Çin
yetkilileri; “Sizleri yanlışlıkla hapse atmışız” şeklinde tam anlamı
ile Çin karakterine ve devlet yapısına uygun bir ifade kullanmışlardır. Oysa
ki, Hacı Yakup Anat ve 12 arkadaşı Çinli emperyalistler tarafından “Pantürkist”
ve “Panislâmist” suçlamaları ile tutuklanarak zindana atılmışlardı.
Hacı Yakup Anat hapisten çıktıktan sonra ömrü boyunca hayallerini süsleyen
Türkiye’ye geldikten sonra Türkiye’deki siyasetçilerin Doğu Türkistan
davasına olan ilgisizliğini görerek büyük bir hayal kırıklığına uğradığını
bizzat bana ifade etmişti. Ankara’da 1998 yılında Türk Dil Kurumu salonunda
katıldığımız bir toplantıda bulduğumuz bir sohbet fırsatı esnasında şöyle
diyordu rahmetli Hacı Yakup Anat:
“Türkiye bildiğiniz gibi
Doğu Türkistan halkının ve bütün Türk dünyasının mevcudiyetinden iftihar
ettikleri ve rüyalarının ülkesidir. Fakat, siz nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum
ama, ben Türkiye’ye geldikten sonra tam bir sükût-u hayale uğradım. Çünkü
Mao’yu ve onun felsefesini savunan siyasetçilerin varlığından oldukça
rahatsızlık duydum. Bazı politikacılar da Çin ile dostluk uğruna Doğu
Türkistanlı kardeşlerini rencide edici beyanlarda bulunuyor, davranışlar
sergiliyorlar.”
Merhum Anat’ın bu ifadeleri
üzerine ben de gerçekten kederlenmiş ve kendisine hak vermiştim. Doğru söze
ne denilebilirdi ki?
Türkiye’de bulunduğu süre
içerisinde ı öğretim üyeliği yaptı, bu esnada ulaşabildiği her platformda
Doğu Türkistan davasını anlattı. Yeri geldi Çin elçilikleri önünde
hançereden gelen bir haykırışla “Kahrolsun Komünist Çin Emperyâlizmi !”,
“Doğu Türkistan’a Özgürlük” diye bağırdı. Yeri geldi ilim irfan
yuvalarında bilim adamı kişiliği ile Türk tarihine ait, karanlıkta kalmış
bazı önemli bilgilerin Orta Asya bölgesinde cereyan eden bölümlerine ışık
tuttu ve yeri geldi çok sevdiği ülkesi olan Doğu Türkistan için yurt dışında
ve Türkiye’de verdiği konferanslarla davasını anlattı.
9 Kasım 2001 tarihinde
Ankara’da geçirdiği bir kalp krizi sonunda hayata gözlerini yumdu. Büyük
dava adamı, Doğu Türkistan mücahidi, devlet adamı ve tarihçi merhum Mehmet
Emin Buğra Beyin mezarı yanında toprağa verdik. Allah gani gani rahmet
eylesin.
DÜNYA TİCARET
ÖRGÜTÜ KOMÜNİST ÇİN VE TÜRKİYE (2)
08 Kasım 2003
Son yıllarda anlamsız
ve kontrolsüz olarak komünist Çin’den ithal edilen kalitesiz ve sahte Çin
malları sebebi ile Türkiye’deki üretim sektörü büyük 0 ölçüde kan kaybederek
sonunda müthiş in bir durgunluk dönemine geçecek ve birçok sektörün Çin’e
tamamen teslimiyeti ile bundan Türkiye ekonomisi onulmaz yaralar alacaktır.
Türkiye’nin 200 milyar dolar
civarındaki iç ve dış borç yükünü hafifletmek için üretimin ve ihracatın
mutlaka arttırılması şarttır. Bunun aksine borç faizlerin ödemek için her
fırsatta zaten ekonomik sarsıntı içindeki halkın cebine “ek vergi”
adı altında uzanma kolaycılığı sonunda ekonomik felaketlere sebep olacaktır.
Komünist Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olduktan sonra (9-13 Kasım 2001)
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Avrupa Birliği ve Japonya’nın ardından Çin
dünyada dördüncü en büyük ticaret hacmine sahip ülke konumuna gelmiştir.
Bilhassa 11 Eylül hadisesinden sonra bütün dünya “uluslararası terörizmle
mücadele” konusu ile meşgul olurken Çin dünyadaki ekonomik performansını
arttırmaya yönelik çabalar içinde olmuş ve bu konuda bir hayli de mesafe kat
etmiştir. 11 Eylül olayı dünya ekonomisinin yavaşlamazına sebep olurken
Çin11 Eylül olayını kendi lehine çevirmeyi başaran nadir ülkelerdendir. “Terörizmle
Mücadele” adı altında istilası altındaki Doğu Türkistan da tam bir
“insan avı” başlatarak terör estirmiştir. Dünya Ticaret örgütüne üyelik
hakkını elde etmesinin ardından da düşük maliyetli ve devlet destekli
tarımsal ve sanayi ürünlerinin ihracatını hızlandırarak Güneydoğu Asya
ülkeleri olan Tayvan (Milliyetçi Çin), Güney Kore, Tayland, Malezya,
Endonezya ve Singapur gibi ülkelerin ihracatlarına büyük darbe
vurarak bu ülkelerin dünyadaki Pazar paylarını bir hayli küçültmüştür.
Güneydoğu Asya ülkeleri Çin’in bu gidişatını kendi ülkeleri açısından en
asgari seviyelere indirmek için kendilerince bir takım taktikler ve önlemler
geliştirmektedirler.
Dünyada kendi nüfus
potansiyellerini (Bir milyar üç yüz elli milyon) en büyük koz ve güç olarak
gören Komünist Çin ucuz insan gücüne dayalı üretim maliyeti düşük kalitesiz
ürünleri ile dünya piyasalarını büyük ölçüde etkisi altına alma yolunda iken
karşısındaki en büyük rakibi ise, yine nüfus yönünden ikinci sırada gelen
Hindistan olmaktadır. Diğer yandan sermaye birikimi ve ulaştığı teknoloji
alanındaki rekabet gücü ve yeni silahlanma stratejisi ile bölge ülkelerinin
ve dünyanın dikkatlerini üzerine çeken Japonya, özellikle, Komünist Çin için
adeta “Demoklesin kılıcı” misali duran bir ülkedir. Dünya Ticaret
Örgütü üyesi olduktan sonra, bu örgüte üye ülkelerin yararına faaliyet
göstereceği açıklamalarında bulunan Çin kendince bu örgüt içindeki
gelişmekte olan ülkelerin DTÖ’ndeki lideri olma rolünü üstlenmiş görüntüsünü
de vermeye çalışmaktadır. Komünist Çin’in DTO’ne üyeliği sanayileşmiş ülke
ekonomilerini de düşünceye sevk etmektedir. Çünkü, tarım ürünlerinin yanında
bilgi teknolojisi ve otomotiv sektöründe de boy göstermeye kalkışması ABD,
AB ve Japonya’yı da Çin’e karşı bazı tedbirler ve ticari kısıtlamalar
getirmeye yöneltmiştir. Umarız ki; Komünist Çin ile “ticari ilişkiler”
adı altında alaka kurmaya kalkışan Türkiye yetkilileri Türkiye aleyhine
devamlı olarak büyüyen ticari açığı da bir an evvel kapatmanın çarelerini
arayıp bulurlar.
Çünkü; Komünist Çin’in de
içinde bulunduğu “kurtlar sofrası”nda ülke ekonomisi yönetmek kansız bir
tefeciyle uğraşmak kadar zordur. Lütfen Kızıl Çin’i ciddiye alınız...
DÜNYA TİCARET
ÖRGÜTÜ KOMÜNİST ÇİN VE TÜRKİYE (1)
07 Kasım 2003
“Balık yemeyi değil
balık tutmayı öğretmek” sözü, Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadedeki
siyasi, ekonomik ve millî varlığını yakından ilgilendiren olmazsa olmaz
şartların önemini ortaya koyan bir ifade şeklidir. Türkiye’de batı
hayranlığının başlaması ve her yönden batıya bağımlılığın adeta millî bir
hastalık haline dönüşmesi sürecinin başladığı yıllardan itibaren Türk
müteşebbislerinin önünü tıkayan, halkı tembelliğe ve kolaycılığa sevk eden
bir önemli hadise; üretim ve dış ticaret mekanizmasının dişleri arasına
sıkışmış olan “hazırcılık” hastalığıdır.
“Üretimi bırak ben sana daha
ucuza vereceğim” aldatmacası ile ortaya çıkan Türkiye’nin “stratejik
müttefikleri” yıllar yılı ısrarla üretim ve. ticaret mekanizmasının çarkları
arasına çomak sokarak adeta felç etmiştir. Ne yazık ki; bu durum sıradan
halk tarafından dahi fark edilerek dile getir ilmesine rağmen gözlerini
iktidar hırsı bürümüş bazı siyasilerin .ferasetsizlikleri ve hatta ihanet
derecesine varan aymazlıkları sebebi ile bir türlü düzeltilememiştir. Bütün
bunlara ilaveten, son yıllarda Türkiye’yi yönetmeye talip olmuş bir yakım
devlet ricalinin de inanılmaz derecelere varan “Çin hayranlığı”
Türkiye’nin dışa bağımlılık hastalığına bir de “ Çin’e Bağımlılık”
hastalığını da eklemiştir. Türkiye’ye kilit ihracatı ile giren Çinliler
buna her geçen gün yeni ürünler de ilave ederek Türkiye’deki üretim
sektörünü bitkisel hayata sokmaya devam etmektedir. Bilhassa 9-13 Kasım 2001
tarihlerinde Katar’da düzenlenen. dünya Ticaret Örgütü’nün 4. Bakanlar
konferans sırasında Dünya Ticaret örgütüne üyelik için yaptığı müracaatı
kabul edilen Komünist Çin, o tarihten sonra uluslararası ticaret
sistematiğinin ortaya çıkardığı bazı pürüzleri de bertaraf ederek daha bir,
güven içinde yoluna devam eder hale gelmiştir. Şu anda dünyadaki küresel
üretimi % 2, uluslar arası ticareti ise % 2 oranında arttırmış
bulunmaktadır. Fakat bu durum, birçok dünya ülkesini ciddi anlamda endişeye
sev ketmiş olduğundan “Çin malları istilası”na karşı bazı önlemler
alma yol una gidilmektedir. Bu ülkelerin başında ABD ve Japonya gelmektedir.
Türkiye’de tam olarak 25 sektörü doğrudan etkileyen Çin malları istilası’na
karşı ise, Türkiye’deki yetkililer hiçbir önlem alma gereği duymadığı gibi
giderek büyüyen bir Çin hayranlığının peşinden koşmaktadırlar. Sahte ve
kalitesiz Çin mallarının felç ettiği sektörlerin başında saraciye, cep
telefonu, oyuncak, elektronik aletler ve bilgisayar gelmektedir.
ATO’nun Türkiye’deki “Çin
malları ” ile ilgili, olarak yaptığı araştırma, Çin’den gelen sahte ve
kalitesiz, sözde ucuz malların Türk halkını giderek hazırcılığa, üretimden
vazgeçmeye ve “Balık tutmaya değil balık yemeye sevk etmektedir.” Bunun sonu
ise Türkiye ekonomisi için hüsran demektir. Çin’den ithal edilen kalemlere
bakıldığında 224.8 milyon dolarlık elektrikli makine ve cihazlar, 160 milyon
dolarlık nükleer reaktör, kazan-makine ve cihazlar, 56 milyon dolarlık
mineral katkılar yağlar ve mumlar, 47.5 milyon dolarlık pamuk, 43 milyon
dolarlık organik kimyasallar, 23.5 milyon dolarlık deri eşya ve saraciye
satın alındığı anlaşılmaktadır. Komünist Çin’in stratejik planlarından biri
olan Türkiye’ye mal ye insan ihraç etme taktiği hızla devam ediyor. Devletin
yetkililerini bu konuda bir defa daha Çin ile kurulacak ticari
münasebetlerde ihtiyatı elden bırakmamaya çağırıyoruz.
İŞGAL GÜÇLERİ
İÇİN IRAK “ÇIKMAZ SOKAK” HALİNİ ALDI
06 Kasım 2003
Sözde Irak halkının
hamiliğine soyunarak “Irak’a özgürlük getireceğiz” iddiası ile bu ülkeyi
işgal eden ABD, bugünlerde Irak’ta hayatta kalma mücadelesi vermektedir.
Saddam heykelinin yıkılışını Saddam yönetiminin yıkılışı ve Irak’ın kesin
şekilde teslim alınması olarak algılayan ABD ve yandaşları bu konuda
yanılmış olduklarını açıkça görmeye başladılar. Çünkü işgal gücü askerleri
her an enselerinde kendilerini bir gölge gibi takip eden sürpriz ölümlerin
soğuk nefesini hissetmekte ve sıranın ne zaman kendilerine geleceğini bile
memenin stresi, korkusu ve perişanlığı içindeler.
Önceleri meydana gelen tek tük
direniş olaylarını normal olarak gören ve kısa sürede bu direniş çabalarının
da kökünün kazınacağının rahatlığı ile küçümser bir mahiyette ve acımasızca
yapılan katliamlarla bu ve benzeri çatışmaları bastıran ABD askerleri,
şimdilerde ise giderek yayılan, çoğalan ve dehşet verici boyutlara ulaşan
gerilla savaşı karşısında büyük bir panik yaşamaktadırlar. Önceleri Bağdat
merkezli ve Bağdat’ın batısındaki Felluce, Ramadi ve yine Bağdat’ın
kuzeyindeki Tikrit ve Bakuba’da devam eden direniş hareketleri bugün bütün
Irak’ta yer yer şiddetli patlamalar eşliğindeki saldırılarla öyle
küçümsenecek bir görüntü arz etmeyen bir karşı savaş izlenimi vermektedir.
Önceleri sinen ve işgali kabullenen bir görüntü sergileyen Irak halkı her
geçen gün biraz daha seslerini yükseltmekte olup, işgal güçlerine olan tep
kilerini de ortaya koymaya başladılar. Geçen pazar (02.11.2003) Felluce
yakınlarında Iraklı direnişçiler tarafından düşürülen ve 16 ABD askerinin
öldüğü nakliye helikopterinin enkazının yanına koşan halk ABD aleyhinde
gösteriler yaptılar. Ayrıca gazeteci Hasan Cemal’in konuştuğu 14 yaşındaki
bir Iraklı çocuğun söz konusu helikopterin vurulması hadisesini ailesi ile
televizyondan görerek evde ailece sevinçle dans ettiklerini söylemesi de
artık yediden yetmişe bütün Irak halkının ülkelerinin işgaline tepkili
olduklarını ortaya koymaktadır.
Şunun altını çizerek ifade
etmek gerekir ki; artık Irak halkı top yekûn bir kurtuluş savaşı başlatmanın
işaretlerini vermektedir. 2015 yılına kadar Irak’ta kalacak mesajını veren
ABD yetkilileri, yakın zamanda bu iddialarını çekmek durumunda
kalacaklardır. Gidişat bunu gösteriyor. Ayrıca bir diğer önemli konu; Irak
halkı Türk askerinin Irak’a gelmesini genellikle istememektedir.
“Kuzey Irak kontrolümüz
altındadır.” Yalanı ile Türkiye’yi oyalayan ve Kuzey Irak’ı doğrudan
doğruya Kürt çapulculara teslim eden “stratejik müttefikimiz” ABD,
Türkiye’den hangi yüzle asker istemektedir, bunu da anlamak mümkün değildir.
Bereket versin ki 1. tezkere Sayın Tayyip Erdoğan’a rağmen meclisten
geçmedi. Ya bir de geçmiş olsa idi Türkiye topraklarına yerleşecek olan
62000 ABD askeri Türkiye’yi adeta bir yolgeçen hanına çevirecek ve büyük bir
tehlikenin girdabına düşürecekti. Rusya devlet başkanı Viladimir Putin
uluslararası terörizmle mücadelenin ancak uluslararası topluluğun mutabakatı
ile yapılacağını ifade ederek; Irak’a asker gönderme konusunda bir soru
soran İtalyan gazetecilere; gündemlerinde böyle bir konunun olmadığını,
böyle bir konuda teşebbüste bulunmanın tutarsızlık ve aptallık olacağını
söylemiştir.
Aklın yolu birdir. Ülkesini
ağır bir enkazın altından çekip çıkarmayı hedefleyen ve bu konuda samimi
olan devlet adamlarının anlamsız ve tehlikeli maceralar peşinde olması akıl
karı değildir.
KOMÜNİST ÇİN’İN
EKONOMİDEKİ BÜYÜME HIZI
ALIN TERİNİN SÖMÜRÜLMESİ
İLE ORANTILIDIR
05 Kasım 203
Çin’de aralıksız, olarak 54
yıldır iktidarda bulunan ve kimi stratejistlere göre bundan sonra da kolay
kolay bir rejim değişikliğinin söz konusu olmaya cağı ileri sürülen Komünist
Çin dünya ekonomisinin gözde kutuplarından biri olma özelliğini sürdürüyor.
Çin’in son yıllarda ekonomisinin yıldızını parlatan Ve dünyanın ekonomideki
ilgi odağı haline getiren unsurların başında ülkeyi yöneten diktatörlerin
halkın emeğini ve alın terini sömürmesi gelmektedir. 800 milyon insanın
kırsal kesimlerde hiçbir sosyal güvencesinin bulunmadığı göz önüne
alındığında ve 400 milyon insanın açlık ve sefaletle boğuştuğu
düşünüldüğünde Çin’in iktidarda bulunan komünist partisi üst düzey
yöneticilerinden ve bunların yakınlarından ibaret bir mutlu azınlıkların
ülkesi olduğu ortaya çıkacaktır.
Komünist Çin’in, dünyadaki
ezeli ve ebedi rakibi olan ABD’yi her alanda geride bırakma çabaları son
yıllarda netice vermeye başlamış görünmektedir. %7-8 civarında bir büyüme
hızına eriştiklerini ilan eden Çin’e bu yılki yabancı sermaye akışı bir
hayli arttı. Bu ülkeye yapılan 52 milyar dolarlık yabancı şirket yatırımı
ile ABD’yi ilk defa geride bıraktılar. Komünist Çin ülkeye yabancı sermaye
akışını arttırabilmek için neredeyse bütün resmî prosedür ve formaliteleri
ortadan kaldırmıştır. Bu sebeple de Çin yabancı yatırımcılar için yatırım
yapılacak en cazip ülkelerden biri haline gelmiştir. Son derece düşük üretim
maliyetleri ile elde edilen ürünlerde dünya pazarlarında geçer akçe bütün
mallarla çok kolay rekabet edebilmekte ve Türkiye başta olmak üzere
dünyadaki birçok üretici firmalar fabrika ve atölyelerinin kapısına kilit
vurarak Çin’de fason mal üretimine yönelmişlerdir. Çin, 400 milyar dolar
gibi bir döviz rezervi ile dünyanın başta gelen ülkelerinden biri haline
gelmiştir. Buraya kadarki tablo Çin’in diğer dünya devletlerinin gıpta ile
baktığı bir tılsımlı ülke haline getirmiştir. Gerçekte ise; yakalanılan
büyüme hızı, yabancı sermaye akışı, sahip olunan döviz rezervi gibi
parıltılardan halk kesinlikle zerrece istifade edememektedir. 200 milyon
resmi kayıtlı ve 500 milyon civarındaki kayıtsız işsizler ordusu ile
işsizliğin Çığ gibi büyüdüğü bir ülkedir. Halkın dörtte üçü kesin olarak
açlıktan ölmemek için tam anlamı ile bir ölüm-kalım mücadelesi vermektedir.
Bir Çinli emek sahibinin aylık geliri ancak ve ancak 8-10 doları
geçememekte, bir doktorun maaşı ise 20 dolar civarında seyretmektedir.
Emeğin ve alın terinin bu kadar ucuz olduğu bir ülkede üretim maliyeti nasıl
ucuz olmasın ve dünya piyasalarını kalitesiz Çin malları nasıl istila
etmesin?
Ayrıca Komünist Parti üst
düzey yöneticileri kapitalist ülkelere kaçabilecek Çinli sermaye sahiplerini
de yakın markaja alarak kolunu kanadını kırmaktadır. İşte bir misal: Daily
Telegraph’ın haberine göre; Komünist Çin’in yeni lideri Hujintao 33
yaşındaki kızı Hu Haiging’i internet patronlarından 61 milyon dolarlık
servetin sahibi Mao Daolin ile evlendirmek pahasına mevcut maddiyatın Çin’i
terk etmesinin önüne geçmiştir.
BİR
DOĞUM HİKAYESİ VE DOĞU TÜRKİSTAN
04 Kasım 2003
Hiç şüphe yok ki; yüce
yaradanımızın överek yarattığı mahlukat insanoğludur. insanoğlunun da diğer
mahlukatlardan ayrı bir fıtratı vardır. O da özgür düşünce, özgür vicdan,
özgürce kendisini ifade etme isteği ve arzusu içinde olmasıdır. Beşeri
münasebetlerinde de istedikleri ile ilgilenmek, istemediklerine karşı da
tavır alabilme serbestisi içinde olması ve bu yöndeki iradesinin tahakküm
altında oluşuna tepkili olmasıdır. Asırlardır devamlı olarak değişen dünya
düzeni içerisinde bocalamalar geçiren insanlar, fikir vicdan ve davranış
özgürlüğünü yakalabildikleri yönetim sistemlerinde hoşnutluklarını açıkça
belli etmişler, maddi ve manevi olarak bütün varlıklarının baskı altında
tutulduğu rejimler içerisinde de insan fıtratına aykırı düzenden kurtuluşa
ermenin mücadelesi içinde olmuşlardır...
Bir ülke ve o ülkenin
insanlarını düşününüz! Bebekler anne rahmine düştükleri andan itibaren risk
altında olsun ve ülkeyi idare edenler tarafından konulan kotanın dışında
dünyaya gelme sürecinde bulunsun. Ve bir gün, ayağı yalınayak yarı aç yarı
tok elinde çantası ülkelerin kırsal bölgelerine kadar ulaşarak gah izinsiz
hamile kalan bir anne adayı üzerine yapılan bir şeref sizce, alçakça ihbarı
değerlendirmek, ya da periyodik olarak kendisinin görev alanı içindeki
evleri dolaşarak mecburi kürtaj yapmayı üstlenmiş bir doktor müsveddesinin
getireceği ölüm fermanının, daha dünyaya gözlerini açmamış varlığına
uzanmasını bekliyor olsun... Bu tehlikeleri 9 ay boyunca annesinin mahareti
ile bertaraf eden bebeğin dünyaya gelişi ile, ülkeyi sömürenlerin ellerinde
hazır beklettikten “Kara nüfus” damgasını alnının ortasına yesin ve
ömrü boyunca devlet kendisine iaşe vermesin, okula gidemesin, işe giremesin
ve yaşadığı sürece tehlike ve tehdit altında ve de sefalet içinde yaşıyor
olsun.. .İşte bu ülkenin adı Komünist Çin işgali altındaki “Doğu
Türkistan”dır. insanlar güpegündüz yol ortasında Çinli polislerce
durdurularak hiçbir açıklama yapılmadan ellerine yüzlerce insanın içerisinde
kelepçe, ayaklarına da “işkel” adı verilen prangalar takılarak
sürüklene sürüklene bir meçhule doğru götürül ve bir daha akıbetinden haber
alınamasın. İşte bu ülke Çin işgali altındaki” Doğu Türkistan” dır. Gecenin
bir vaktinde evinin kapısı kırılarak içeri giren Çinli askerlerce çoluk
çocuğunun feryatlarına aldırış edilmeksizin evin reisi evden alınıp
götürülsün, evde “arama yapıyoruz” bahanesi ile evin altı üstüne getirilsin
ve ev eşyaları kapının dışına çıkartılarak ateşe verilsin. İşte bu ülke
“Doğu Türkistan”dır.
İnsanlar aç kalmamak için
Çinlinin gasp ettiği kendi topraklarını hububat yetiştirmek için kiralasın
ve sonunda bütün çektiği meşakkatlerin karşılığı olarak kendisine yüklenen
ağır vergileri ödeyemediği için hububatını da ellerinden alsınlar ve yeniden
açlığa mahkum olsun. İşte bu ülke “Doğu Türkistan”dır. Kalabalık iş
yerlerinde gizli namaz kılan ve oruç tutanlar tespit edildiğinde
“işyerinin verimini düşürüyor” suçlaması ile yüzlerce insan önünde
orucunu yemeye mecbur etsinler. işte bu ülke komünist Çin işgali altındaki
“Doğu Türkistan”dır.
Şu mübarek Ramazan ayında Çin
ile dostluklarını ilan etmekle şereflenen(!) insanların kulakları
çınlasın...
ZALİMLERİN ZULMÜ VE İNANCIN
ZAFERİ (2)
03 Kasım 2003
Dünya düzenini tek başına
kontrol etmeye çalışan ve bu Yönde bariz adımlar atan ABD son olarak BM
kararlarını da hiçe Sayarak gayri meşru bir şekilde Irak’a askeri harekata
karar verdi. Bu esnada Irak’taki halkın ve zalim Saddam’ın askerlerinin
sokaklara dökülerek yaptıkları gövde göster ileri dünya kamuoyuna ABD’n
Irak’ı işgalinin çok çetin ve zor olacağı Yönünde kanaat sahibi yapıyordu
Fakat, ABD Irak’ı tabir yerinde ise tereyağından kıl çeker gibi kolayca
teslim almış ve Irak halkının (Saddam’ın değil) yanında yer alan herkes
yanılgıya düşmüştü.
Düzenli bir ordusu bulunan ve
Uzun yıllar bağımsız yaşayan bir Irak’ın bu kadar kolay işgale boyun eğmesi
tarihte sık rastlanılan bir hadise değildi. O halde bu teslimiyet neyin nesi
idi? Bir emperyalistin bir ülkeyi işgal etmesi karşısında bu kadar aciz
davranması dünya kamuoyunda çeşitli spekülasyon de sebep olmaktaydı Çünkü;
birinci körfez harekatı sırasında yine ABD’nin mutlak Üstünlüğü söz iken
Saddam Sağ bırakılmış ve akıllarda bir çok soru işareti oluşmuştu Bu defa ki
işgalde de nasıl oldu ise Saddam buharlaşmış Irak teslim olmuş ve Saddam’ın
ABD ile anlaşarak ülkesine ihanet etmiş olabileceği olmuştu. (Bu ihtimal
hâlâ devam ediyor.) Fakat; ekranlardan yansıyan ve akıllarda kalan bir Irak
özel muhafız ordusu görüntüsü vardı ki, bu askerlerin Irak’ın işgal edilişi
esnasında nereye kayboldukları herkes tarafından düşünülüyordu. Kefeni
andıran, tepeden tırnağa bembeyaz giysiler ve üzerileri patlayıcılarla
donanmış beyaz kar maskeli ve ellerinde otomatik silâhlar bulunan askerler
her an ölüme hazır birer intihar komandosu görünümünde idi. Irak işgal
edildi, işgal güçleri zafer sarhoşluğu içinde, ülkelerinde kahramanlar gibi
karşılandılar. Bütün dünya devletleri, uluslararası insan hakları örgütleri
ve özellikle de BM örgütü sessiz, etkisiz ve kayıtsızlığını devam ettirdi.
ABD’nin yaptığının yanına kar kaldığını zannettiği bir sırada ABD’yi yeni
sürpriz şaşkına çevirmeye başladı. Irak’ın işgalinden sonraki dönem için
yeteri kadar bir hazırlık yapmadığı anlaşılan ABD’nin bugünkü açıkça perişan
hali işgal ordularının beklemediği bir durumdu. Gün geçmiyor ki Irak’ta ABD
askerlerine bir saldırı yapılmamış olsun. Gün geçmiyor k Irak’ta bir veya
birkaç ABD askeri öldürülmesin. Yapılan bombalı ve silahlı saldırıların
düzenli ve profesyonel bir fraksiyon tarafından yapıldı ı anlaşılmaktadır.
Irak’ın bu görünmez v meçhul savaşçıları büyük bir ihtimal ile sözünü
ettiğimiz beyaz giysili intihar komandoları olmalıdır.
Düzenli ordulara karşı sahip
olunan harp teknolojisi ile üstün gelen işgal güçleri; düzensiz ve cephesi
belli olmayan savaşçılar karşısında afallamış ve çuvallamış durumdadır.
Savaşın başladığı ilk günlerde birçok basın ve yayın organlarında bazı
stratejistlerin ABD için Irak bir “ikinci Vietnam olabilir” şeklindeki
ifadeleri bu günlerde resmen gerçekleşmiş ve işgal orduları için Irak bir
cehenneme dönüşmüştür. Eğer bu saldırıları düzenleyenler yalnızca terör
eylemi yapmış olmak için değil, Irak’ın özgürlüğü için mücadele ediyorlarsa
bu mücadele ile işgal güçlerinin başa çıkması asla mümkün değildir. Eninde
sonunda haksız yere Irak’ı işgal edenler çok büyük bir ölçüde kendi
ülkesinde ve dünyada prestij kaybına uğramış olarak Irak topraklarından
çıkmak mecburiyetinde kalacaktır. ABD ve İngiltere işledikleri insanlık
suçuna ortak olacak ülkeler aramaktadır. Pakistan bu konuda açık ve net
olarak olumsuz yönde tavrını ortaya koydu. Darısı diğer ülkelere… İnşallah,
Irak bağımsızlığına yeniden kavuşarak Saddam’sız bir devlet kurarsa
zalimlerin hiçbir zaman kesin zafere ulaşamayacakları bir defa daha
ispatlanmış olacaktır.
Unutulmamalıdır ki; sessiz
kalanlar zalimlerdendir.