HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

  

    M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN

      GÜNLÜK GAZETELERDE YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

ARALIK-2004

VATAN SAVUNMASININ ADI NE ZAMANDAN BERİ TERÖRİZMLE BİR TUTULUR OLDU ?

30 Aralık 2004

Bağımsızlığını kazanmak uğruna en fazla bedel ödeyen milletlerin başında Türk milleti gelmektedir. Rahmetli Mehmet Akif Ersoy'un "Kimi yamyam, kimi Hindu kimi bilmem ne bela" diyerek tarif ettiği ve dünyanın en saldırgan, en vahşi ve yalnızca görünümde insana benzeyen fakat her bir ferdi kan içici birer canavar olan topluluklara karşı ilahi gücün kendisine bahşettiği bir yüreklilikle istiklal mücadelesi veren Türk milletinin o günlerde silaha sarıldığı şartlar her ne idiyse, bu gün Doğu Türkistan Türklerine en acımasız ve en insanlık dışı bir şekilde saldırmaya devam eden, Doğu Türkistan halkının o topraklardaki varlığına son vermeye çalışan Çin işgalcilerine karşı dişi ile tırnağı ile mücadele vermekte  olduğu şartlar aynıdır.

Bir milletin bağımsızlığını ilelebet devam ettirebilmesinin yegane yolu bedel ödemektir. Bu bedel çok çalışmadır, bu bedel vatanı ve milleti için kaygılanmadır, bu bedel dış ve iç düşmanlara karşı uyanık durmak adına fedakarlıklarda bulunmadır, bu bedel gerekli olduğunda anadan, yardan ve serden vazgeçmektir…

İkinci dünya harbinin sona ermesinden sonraki yıllarda Çin ve İsrail gibi devletlerin işgaline uğrayan  Doğu Türkistan ve Filistin gibi ülkeler yıllarca bağımsızlıkları uğruna kan ve can verdilerse de diğer sözde hür ülkelere bir türlü seslerini duyurmaya muvaffak olamadılar. Peki Doğu Türkistan ve Filistin halkı seslerini dünyaya duyuramadıkları için bağımsızlık düşüncesinden ve her türlü yollarla mücadele etmekten vaz mı geçtiler? Hayır!! milyon kere hayır!! Ve hiçbir zamanda asla vazgeçmeyeceklerdir. Çünkü; Bağımsızlık kutsaldır. Çünkü Bağımsızlık onurdur, haysiyettir, iffettir ve insan olmanın ve diğer canlılardan farklı olmanın en belirgin göstergesidir.. Bağımsızlık elde olmayan sebeplerle geçici olarak kaybedilmiş olunabilir fakat; Bağımsızlık uğrunda mücadele etmeyi bırakmak ise eşref-i mahlukat olarak yaratılan insanoğlu için en büyük kayıptır, yeryüzünden tamamen silinmektir…

Her hangi bir şaibenin ve haksızlığın üzerinde oturuyor olmayan bazı dünya devletlerinin  üst düzey yetkilileri, eğer hakiki bir cesaret örneği sergileyerek  "terör" ün ve "terörist" in tanımını çok açık bir biçimde yapabilirlerse günümüzde alıp başını giden bir kavram kargaşasını ortadan kaldırmış olacaklar ve ülkeleri zorbalıkla işgal edilen insanların sürdürdükleri savaşların  adı da doğru olarak konulmuş olacaktır…

 Son yıllarda dünyadaki "küresel güç" diye adlandırılan devletlerin kendi plan ve stratejileri doğrultusunda askeri harekatlarla bazı ülkeleri işgal etmesiyle daha açık ve net olarak ortaya çıkan bağımsızlık savaşlarının üzeri de, yine "küresel güçler" ve bu güçlerin yardakçıları ve yalakaları tarafından "terörizm" ve "terörist eylemler" deyimleri ile örtülmeye çalışılmaktadır…

Oysa ki;İstiklalleri uğrunda ülkelerini işgal eden yada işgal etmeye kalkışanlara karşı güçleri öçlüsünde siyasi, fikri ve silahlı yollarla mücadele eden milletleri teröristlikle suçlamak aklın, vicdanın ve mantığın asla kabul etmeyeceği bir iki yüzlülüktür…

Neye ve kimlere hizmet ettikleri belli olmayan amaçsız ve idealsiz  ruh hastası kişilerin karmaşa ve dehşet yaratmak adına yaptıkları saldırı olayları ile, "Vatan müdafaası" uğruna işgal güçlerine karşı verilen savaşları bir tutmak aymazlıktır, inkarcılıktır, gerçeklere sırtını dönmektir…

Ömrü boyunca Kıbrıs Türklerinin bağımsızlığı uğruna mücadele etmiş olan büyük mücahit, muhterem insan sayın Denktaş ve onun oğlunun  " Şartlar gerektirirse icabında silahlanır bağımsızlığımızı koruruz" anlamındaki ifadelerinden sonra hangi aklı evvel sayın Denktaşları terörizme davetiye çıkartmakla suçlayabilir? Vatan savunmasının adı ne zamandan beri "terörizm" oldu???

 İŞGALCİ ÇİN HÜKÜMETİ DOĞU TÜRKİSTAN'A

ASKERİ YIĞINAĞINI ARTTIRIYOR

 29 Aralık 2004

Sözde modern ve barış yanlısı olduklarını iddia eden dünya devletlerinin  Doğu Türkistan'ın içinde bulunduğu vahşet karşısında parmaklarını dahi oynatmadıkları ve duyarsızlıklarını sürdürmekte ısrar ettikleri çağımızda işgalci Çin hükümeti  olanca vahşiliği ile  insanlık dışı katliam, soykırım ve asimilasyon hareketlerini devam ettirmektedir.

Doğu Türkistan halkı da haklı olarak kendisinin dini inancına (İslamiyet) kültürüne, örf, adet, gelenek- göreneklerine, ve milli değerlerine işgalci Çin hükümeti tarafından yöneltilen saldırılara ve Doğu Türkistan'ın sahip olduğu  yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını talan etmesine karşı milli bir duruş sergileyerek karşı koymakta ve özgürlük mücadelesi vermektedir.

Doğu Türkistan halkının yarım asırdır devam eden ve sonsuza kadar da devam edecek olan Milli mücadelesinden korku ve endişeye kapılan Çinliler tam bir teslimiyetle ele geçiremedikleri Doğu Türkistan'da yeni katliam planları yapmaktadır. İşte bu planlarının başında kendilerini dünya kamu oyu önünde sözde haklı çıkartacak bahaneler elde etme çabası gelmektedir. Dolayısıyla de özellikle 11 Eylül hadisesi sonrasında Doğu Türkistan özgürlükçülerinin adını dünya kamu oyuna "Doğu Türkistan Teröristleri" olarak lanse ederek Çin Ordusundan önemli bir bölümü Doğu Türkistan topraklarına kaydırmıştır. Pekin Hükümetinin emriyle de Çin ordusu Doğu Türkistan' da ki tam bağımsızlık yanlılarını sindirmek ve tamamıyla  yok etmek için çok kısa aralıklarla belirledikleri bölgelerde gerek Doğu Türkistan halkına göz dağı vermek, gerekse de bir bahane ile insanları kıyıma uğratmak için askeri tatbikatlar yapmaktadır.

People's Liberation Army Daily (İnsanlığın Özgürlük Ordusu Gazetesi)'nin belirttiğine göre; Ağustos ayının ortalarında Tianshan (Tanrı Dağları) da düzenlenen askeri talimler "Doğu Türkistan'ın Kontrolü" olarak adlandırıldı. Aynı kaynağın yaptığı başka bir açıklamaya göre: Ordu Doğu Türkistan'ı kontrol altına almak ve ordunun gücünü arttırmak amacıyla kuşatma ve imha taktiklerinin yanı sıra alan operasyonlarının araştırmasını da yaptı. Amerika'nın teröristlere karşı sürdürdüğü sözde "Uluslar arası terörizmle mücadele"sini destekliyor görünen Pekin; Amerika'yı, kendilerinin  "terörist" olarak tanımladığı sözde "Uygur ayrılıkçıları"na destek vermekle suçlarken,  geride bıraktığımız Ağustos ayında  Pakistan; Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan'ı da kendi sözde tatbikat adını verdiği ve aslında siyasi ve askeri gövde gösterisi olan  tatbikat adı altındaki oyunlarına alet ederek Keşmir' sınırlarına yakın  bölgede askeri faaliyetlerde birleşti. İşgalci Pekin hükümeti bağımsızlık isteyen  Doğu Türkistanlıları 1990' lı yıllardan bu yana bombacı ve isyancı olarak  suçladıysa da yabancı gözlemcilerin bildirdiklerine göre aradan geçen bir kaç yıl içinde Doğu Türkistan'da bombalama veya daha başka  buna benzer hiçbir olayın gerçekleşmediği ortaya çıkmıştır.

Londra merkezli insan haklan gözeticisi Amnsty International raporunda;  üç yıl içerisinde Çin hükümeti tarafından "teröre karşı mücadele" adı altında sayısız Müslüman'ın göz altına alındığını ,bir çok camileri kapatıp bazı dini okulları da yasakladığını belirtmiştir.

Her türlü hakları vahşice ve hunharca gasp edilmekte olan Doğu Türkistan halkı, işgalci Çin hükümetinin giderek arttırdıkları sözde  askeri tatbikatları bahane ederek Doğu Türkistan'daki asker sayısını arttırmasıyla  daha da tedirgin olmaktadır. Bu sebeple dünya İnsan hakları örgütlerinin ve BM. Teşkilatının Çinin Doğu Türkistan'a yapmakta olduğu Askeri yığınağına dur demesi gerekmektedir.

ABD İLE AB ÜLKELERİ ARASINDA AMBARGO TARTIŞMASI

 28 Aralık 2004

On milyondan fazla asker besleyen, dünyaya sözde barış ve ekonomik işbirliği yapma mesajları veren  yıllık silah yatırımı yönünden dünyada birinci sırada yer alan ve adeta bir ahtapot misali bütün dünyayı her yönlü olarak abluka altına almaya çalışan Çin, ezeli rakibi olarak gördüğü ABD tarafından epeyce köşeye sıkışacak gibi görünmektedir.

Kamu oyunun da bildiği gibi 1989 yılında despot Çin idaresine karşı demokratik eylemlerde bulunan ve Çin'de demokrasi talebi ile Çinin ünlü meydanı Tiananmen'de gösteri yapan Üniversite öğrencilerinin üzerine tankları sürerek ve ağır silahlarla  ateş açarak binlerce öğrenciyi katleden Çin hükümetine karşı Avrupa ülkeleri silah ambargosu uygulama kararı almış ve bu ambargo günümüze kadar devam etmekteydi. Son zamanlarda AB üyesi ülkelerden biri olan Fransa Cumhurbaşkanı Çin ziyareti sırasında Çin ile yaptığı karşılıklı ticaret anlaşmaları sonrası bir açıklama yaparak AB parlamentosuna Çin'e karşı uygulanan silah ambargosunun kaldırılması yolunda ciddi çaba sarf edeceğini açıklamıştı. Zaten öteden beri Çin hükümeti de her temas kurduğu (ABD hariç) dünya devletinden söz konusu silah ambargosunun kaldırılması için girişimde  bulunmasını talep ediyordu.

Çin hükümeti türlü entrikalarla kendisine uygulanmakta olan ambargonun kaldırılması yolunda mesafe almış olmalıdır ki; Amerika Birleşik Devletleri Çin'e karşı uygulanan ambargonun kaldırılmaması yolunda AB ülkelerine baskı yapma eğiliminde olduğunu ortaya koymaktadır.

ABD savunma bakanlığı Pentagon, AB ülkelerine yönelik olarak verdiği mesajda Çin'e uygulanmakta olan silah ambargosunun kaldırılmasının ABD ile  Avrupa arasında Askeri teknoloji işbirliğine zarar vereceği uyarısında bulunarak ambargonun kaldırılmamasını istedi. Aralık ayı başında gerçekleştirilen AB Çin zirvesinin ardından yayınlanan sonuç bildirgesinde AB'nin Çin'e karşı uygulanan silah ambargosunun kaldırılması için çalışmaların sürdürüleceği  temayülünde olduğunun vurgulanması üzerine  AB ülkelerine uyarıda bulundu.

ABD Savunma bakanlığından yapılan açıklamaların içeriğinde, ABD kongresinin  AB tarafından bu güne kadar Çin'e uygulanmakta olan ambargonun kaldırılmak istenmesinin AB ile ABD arasında sert tartışmalara sebep olabileceği ve ambargonun kaldırılmasına ABD'nin şiddetle karşı çıkacağı bildirilmiştir. Üst düzey Pentagon görevlisinin AB ülkelerine verdiği mesajda kullandığı en ilginç ve dikkat çekici cümlesi ise şu; "Avrupalılar, Çinlilerin ABD'lileri daha etkin bir şekilde öldürmesinden bahsediyorlar."

Öyle anlaşılıyor ki; Bush yönetimi Çinin attığı ve atacağı bütün adımları hassasiyetle takip ediyor. Alınan bilgilere göre de, AB'nin Çine uygulamakta olduğu ambargoyu kaldırmada ısrarcı olması durumunda ABD'nin AB' ile sürdürülen askeri teknoloji işbirliğini durduracağı da ileri sürülmektedir.

AB' ile ABD arasında ciddi bir biçimde Ambargo gerginliğinin meydana gelmesi durumunda en zararı çıkan ülkenin ise, ABD'nin en sadık müttefiklerinden biri olan İngiltere'nin olacağı da gayet açıktır. ABD ye giderek bağımlılaşan bir ülke olması sebebiyle ABD'nin Avrupa ülkelerine uygulayacağı askeri teknoloji kısıtlamasından göreceği zarar açısından düşünüldüğünde AB'nin Çine karşı uygulaya geldiği silah ambargosunun kaldırılmaması yolunda daha fazla çaba sarf etmesi gereken ülke de İngiltere olmalıdır.

 ÇİN-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE

DOĞU TÜRKİSTAN GÖZ ARDI EDİLMEMELİ

 25 Aralık 2004

1990 yıllarının başlarından itibaren eski Sovyetler Birliğinin dağılmasını müteakip bağımsızlıklarını  ilan eden Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin ortaya çıkmış olması  Türkiye'de milliyetçi muhafazakar kişiler tarafından   Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'ın da yeni bir Türk devleti olmaya aday bir ülke olarak görülmeye başlanmıştır.

Türkiye kamuoyunun Batı Türkistan ve Doğu Türkistan konularına ilgi ile bakması  dünyada ki bazı devletleri telaşa düşürmüş ve giderek Türkiye'nin Pan-Türkist bir eğilime doğru odaklanmakta olduğunu düşünenlerin sayısını arttırmıştır. Bu ülkeler arasında özellikle Rusya ve Çin çok fazla rahatsız olan ülkelerdir. Ancak geçen zaman içerisinde Türkiye'nin bu  Türk Cumhuriyetlerine ve Doğu Türkistan'a olan ilgisi duygusal olmaktan daha fazla ileri gidememiş ve Türk dünyası ile sağlam siyasi, ekonomik ve kültürel bağlar kurulamamıştır.

Türkiye'nin Doğu Türkistan'a 1996 yılına kadar veriyor göründüğü  destek günübirlik çıkışlarla sınırlı kalmış, sistemli ve devamlı bir devlet politikası haşine  dönüştürülememiştir. Türkiye'nin Doğu Türkistan'a açık destek verme yolu ile Çin'i doğrudan karşısına almak istemediği de açıkça ortada ortadadır..

1996 yılından itibaren Türkiye hükûmetleri Doğu Türkistan meselesine daha mesafeli durmaya çalışmıştır. Bu dönemde Çin' ile kurulan yakın ilişkilerin özellikle silah alım anlaşmalarının etkisiyle, Ankara-Pekin ilişkileri gelişmeye başlamıştır. Son zamanlarda Türkiye Çin'in toprak bütünlüğünü öncelikli olarak göz önünde bulunduran bir politika izlemektedir. Fakat Türkiye'nin iki yönlü Çin politikasını kesin hatlarla birbirinden ayırmak mümkün değildir. Devletin farklı birimlerinin ayni anda değişik politikalar izlediği ise gözlerden kaçmamaktadır.

Türkiye'de Doğu Türkistan'ın bağımsızlığı için verilen mücadeleler ve bazı siyasilerin Doğu Türkistan konusuna sathide olsa eğilmiş olmaları Çin hükûmetini büyük ölçüde rahatsız etmiştir. Çinin bu konudaki rahatsızlığı Çin'de yayınlanan ve çinin resmi yayın organı olan Renmin Ribao gazetesinde  17 Kasım 1992 tarihinde Türkiye'nin Türk dünyası politikasını  eleştiren uzun bir makale yayınlanmıştır. Söz konusu makalede ; dönemin Cumhurbaşkanı Özal, Başbakan Demirel ve bir çok hükûmet yetkilisinin Milli hissiyatlarını sözle de olsa dile getirmek maksadıyla Türk halklarının anavatanının "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne" kadar uzandığını söylemelerine dahi tahammülsüzlük göstererek sert bir dille eleştirmiş ve hatta resmen tehditkar cümleler sarf etmişler bunun sorumlusu olarak da İsa Yusuf Alptekin'i göstermişlerdir. Ayrıca Alptekin'in Çin anavatanını bölmeye çalışan ayrılıkçıları tek bir çatı altında toplamaya çalıştığını ve bu yüzden Çin'in Alptekin'in her hareketini yakından izlediklerini ifade etmişlerdir. Renmin Ribao' da ki makale "Eğer Türkiye ayrılıkçıları destekleme politikasına devam ederse, Çin kendisini savunmak için her türlü adımı atmaya zorlanabilir" tehdidiyle bitirilmiştir. Çinin' resmi yayın organında yayınlanan bu ağır makale Türkiye-Çin ilişkilerinin Doğu Türkistan yüzünden ne derece gerginleştiğini gösterirken, ne yazık ki; Türkiye hükûmetleri Çin'in büyüyen ekonomisine ve göndermeyi taahhüt ettikleri sözde iki milyon turistinin cazibesine yenik düşmüş olmalıdır ki; Çin hükûmeti karşısında geri adım atma eğilimi göstermiş ve Çin devlet başkanına onur madalyası vererek Çin hükûmetinin elini güçlendirmiştir.

Türkiye hükûmetleri Çin Türkiye ve Doğu Türkistan meselesi hakkında politika belirlerken tehditkar tavırlardan kaçınmayan Çin hükûmetine karşı elindeki Doğu Türkistan konusunu ve avantajını doğru kullanmayı bir türlü başaramamaktadır…

 

DOĞU TÜRKİSTAN'DAKİ ÇİN ZULMÜ İNSAN HAKLARI

ÖRGÜTLERİNCE BELGELENDİ (2)

24 Aralık 2004

 Ocak 2003'te hazırlanan İnsan Haklarını İzleme Örgütü'nün Raporunun Çin ile ilgili bölümünde 2003 yılı içerisinde, Doğu Türkistan'daki bütün kütüphanelerin Çin hükûmeti görevlileri tarafından yeniden ve geniş kapsamlı olarak denetim altına alındı ve aynı yıl içinde  binlerce cilt kitap ve yayın, Çin kültür politikasına aykırı görülerek yakılmak suretiyle imha edildi. Böyle bir cinnet dünyanın hiçbir ülkesinde görülmüş değildir. Bu noktada şunu mutlaka ifade etmek gerekir ki; 1980'li yılların başlarından beri "Batıya Açılma Programı" çerçevesinde hemen hemen bütün dünya devletlerine zeytin dalı uzatarak sözde barış  entegrasyon ve iyi ilişkiler yalanı ile kandırma faaliyetine girişen Çin ne yazı k; bir çok dünya devletlerinin gözlerini boyamaya muvaffak olmuştur.

Ekonomik alanda yapılan baskılar ise insan hakları ihlalinin diğer bir yüzü. 1984 yılından bu yana sert bir şekilde uygulanan Doğu Türkistan'ın ve Uygur Türklerinin fakirleştirilmesi politikası çerçevesinde, 2002 yılında Çin kökenlilere verilen ticari kredi faizleri düşürülerek formaliteler azaltılırken, Uygurlara tam tersi uygulamalar yürürlüğe konuldu. Çinli köylülere verilmekte olan zirai krediler ise Uygur köylülerine verilmiyor. ticari kredilerde yaratılan zorluklar, piyasada Uygur esnafı sayısının artmasını engelliyor ve piyasaların Çinli tüccarların kontrolüne girmesine neden oluyor. Yaklaşık 10 yıldan bu yana sözde serbest pazar ekonomisini hakim kılmaya çalışan Çin yönetimi, Uygur halkının Doğu Türkistan'daki zengin yeraltı kaynaklarının bulunduğu bölgelere yatırım yapacak düzeyde sermaye sahibi olmasını, menfi yasal uygulamalarla engellemeye çalışıyor.

  Öte yandan, Çin Merkezi İdaresi Eylül 2003 tarihinden itibaren; Tibet ve Doğu Türkistan hakkında basında yer alacak olan yerel ve ulusal bütün haberlerin Pekin'deki merkezi idareye bağlı olarak çalışan  basın bürolarınca değerlendirildikten sonra verilecek izinle yayınlanmasına karar verdi. 1955 yılında Doğu Türkistan'a verdiklerini iddia ettikleri sözde özerklik safsatasının dünya kamu oyunun gözünü boyamaya yönelik klasik bir "Çin Entrikası" olduğu Çin hükûmetinin bu davranışından da açıkça anlaşılmış olmaktadır. Sözde özerk statüye sahip bir bölgede yerel haberler dahi Çin merkezi idaresinin izni ile yayınlanabiliyorsa böyle bir bölgede özerklikten söz edilebilir mi?

İnsan Haklarını İzleme Örgütü'nün Doğu Türkistan hakkında hazırladığı raporun içeriği bu raporu okuyanları hayrete düşürmeye devam ediyor. Saygı değer dostlarımdan biri ile bu konu hakkında hasbi hal ederken dostum hayret nidaları ile bana "Çin gerçekten bunları da yapıyor mu?" diyerek şaşkınlığını dile getirmişti…

İnsanların seyahat edebilme özgürlüğü de diğer haklar gibi kutsal bilinen haklardandır. Fakat Çinliler Doğu Türkistanlıların seyahat etme haklarının önüne de yasaklar ve kısıtlamalar getirmiş bulunmaktadırlar.

Doğu Türkistanlıların hareket özgürlüğünü bile elinden alan ve güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen uygulama ise, Temmuz 2003 ayı ortalarından itibaren, "Genel Asayiş" adı altında başlatıldı. Bu uygulamaya göre bir vilayetten bir diğer vilayete gitmek isteyenler mahalli karakollardan izin belgesi almak durumundalar. Bu izin belgeleri verilirken adeta ahret suali sorulur gibi; kaç para ile gitmekte olduğu, nereye gideceği, hangi vasıta ile gideceği, kimlerle görüşeceği, nerede ve kaç gün kalacağı gibi sorular sorularak raporlar tutulup imzalattırılmaktadır. İzin belgesi olmadan yola çıkanlar yollardaki çevirmelerde yakalandığında ise, bilinmeyen yerlere doğru götürülmekte ve kendilerinden bir daha haber alınamamaktadır.

Bunlara ilave olarak Çin polis ve jandarmaları; Doğu Türkistanlıların ikametgahlarına keyfi ve gelişigüzel baskınlar düzenliyor, kimlik kontrolleri yapıyor ve genel asayiş kurallarına riayet etmedikleri gerekçesi ile çoluk çocuğunun gözleri önünde elleri arkadan bağlanarak alınıp götürülmektedir. Yine 2003 yılı başında Çin hükûmetince alınan bir karar gereği Doğu Türkistan'da üç kişinin bir araya gelmesi bile Çinliler tarafından suç olarak görülmektedir…

 

      DOĞU TÜRKİSTAN'DAKİ ÇİN ZULMÜ

İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİNCE BELGELENDİ(1)

23 Aralık 2004

Uzun yıllar Türkiye sınırları dışında da Türklerin yaşadığını bilmeyenlerin sayısı epeyce vardı. Fakat 1950'li yılların başlarından itibaren Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye olağanüstü mücadeleler sonunda gelenler, Türkiye'de Türk Milliyetçilerinin ikinci dünya harbinin sona erdiği yıllardan itibaren sürdürdükleri "Dış Türkler" iddiasını doğrulamış oldular. Bazı ülkelerin sınırları içerisinde yaşayan Türkler olduğu gibi işgal altındaki yurtlarında bağımsızlık mücadelesi veren Türk'lerde var. Bunların arasında ise yaklaşık elli yıldır Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'da bağımsızlık mücadelesi veren Doğu Türkistanlıların içinde bulundukları şartlar çok daha vahimdir.

İşgalci Çin hükûmetinin  politikalarına göre hemen her gün değişen ağır şartlar altında seslerini hür dünyaya yeterince duyurma imkanı bulamayan insanların yaşadığı ezeli ve ebedi Türk yurdunun adı bugün  Türkiye'deki resmi ağızlarda ve ajanslarda işgalci Çin hükûmetinin ağzından "Sincan Uygur Özerk Bölgesi" olarak telaffuz edilse de Dünya tarihçileri ve sağduyu sahibi insanlar biliyorlar ki; 1949 yılından beri Çin işgali altında bulunan ve 1.828.418 kilometre kare yüz ölçüme sahip bu ülkenin asıl ismi "DOĞU TÜRKİSTAN" dır.

Doğu Türkistan'daki 40 milyon Doğu Türkistan halkının günlük yaşam kuralları Çin despot yönetimi tarafından her gün değiştirilmekte ve ağırlaştırılmaktadır. Çin tarafından Doğu Türkistan'da uygulanan baskının boyutları dış dünyaya yansıtılmak istense de, Çin şovenizminin katı ve insafsız kuralları sebebiyle başarılı olunamamaktadır.

 Başta Türkiye olmak üzere dünyanın bir çok devletleri; ya Çin'den elde edilecek maddi menfaatler uğruna ya da Çinin Uluslar arası arenada gittikçe vazgeçilmez ülkeler arasında kök salmaya başlaması sebebiyle Çin'i hoş tutmak için taviz üstüne tavizler verseler de, dünyadaki bazı insan hakları   örgütlerinin Çin hakkında  hazırladıkları raporlarda yer alan bilgiler insanın kanını donduracak niteliktedir.

1999 yılında Uluslararası Af Örgütü, Çin'in Doğu Türkistan'daki uygulamalarını 92 sayfalık bir rapor olarak dünyaya dağıttı ve raporun sonunda Çin Hükûmeti, yaptığı insan hakları ihlali sebebiyle sert bir şekilde kınandı. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan İnsan Hakları raporunun bir bölümünde de, bu insanlık dışı uygulamalara yer verilmişti. Ocak 2003'te hazırlanan İnsan Haklarını İzleme Örgütü'nün Raporunun da Çin ile ilgili bölümünde; Doğu Türkistan'da Çinin başlattığı  ''Sert yumruk'' kampanyası çerçevesinde binlerce kişinin haksız ve asılsız iddialarla  tutuklandığı, Çin Hükûmetinin Müslümanların örf ve adetlerine yönelik gözetimleri artırdığı, Uygur dili ve kültürünü engellediği ve Müslüman din adamları için siyasi eğitim düzenlediği, serbest bilgi akışını engellediği, İnternet haberleşmelerini dahi denetlemek için yeni bir sistem kurduğu hususları vurgulanmıştır.

Bu uygulamalara birkaç misal vermek gerekirse; Doğu Türkistan'da çıkarılan ve diğer bölgelerden gelen müzik kasetleri, Çin Kültür Bakanlığı ve İstihbarat Örgütü tarafından sıkı bir denetime tabi tutuluyor. Türkiye'den ve Türkçe konuşulan diğer ülkelerden Doğu Türkistan'a müzik kaseti getirilmesine izin verilmiyor. Dahası bu çerçevede Uygur Türkleri tarafından çekilen televizyon veya sinema filmlerine ancak oyunculardan birinin Çinli olması ve Çinlileri iyiliksever karakterli olarak canlandırması şartıyla gösterimine izin verilmektedir.Ürümçi'de bulunan İnternet kafelere Uygur gençlerinin girmesi yasaklanmış olup, bu yasak giderek diğer illere de yayılmaktadır..

Daha açık bir ifade ile Türklerin dünya ile irtibat kurmaları, dolayısıyla yeniliklerden, teknolojiden ve tabii ki özgürlük fikirlerinden haberdar olmaları Çin tarafından tehdit olarak algılanmakta ve bu yasaklara uymayan doğu Türkistanlı gençler cezalandırılmaktadırlar.  

                                        

 YABANCI BASIN ORGANLARINDA

DOĞU TÜRKİSTAN TRAJEDİSİ

 22 Aralık 2004

İnsanlığın uğrayabileceği en ağır  akıbetlerden biri  olan işgal altında olmanın ne demek olduğunu ancak ve ancak işgal altında olan ülkenin insanları bilebilir. Çin işgali altındaki Doğu Türkistan halkının içinde bulundukları durumun ise diğerlerinden en farklı tarafı Çin gibi bir milletin esareti altına düşmüş olmasıdır.

Yıllardır Doğu Türkistan'daki insanlık trajedisi hür dünya ülkelerine farklı açılardan anlatılmaya çalışılmışsa da ne yazık ki; dünyanın hiçbir devleti meseleye ciddiyetle ilgi duymamış ve gerektiği şekilde dünya insan hakları platformlarında yer alması için bir teşebbüste de bulunmamışlardır. Oysa ki; Doğu Türkistan'da tarihte eşine az rastlanır bir şekilde zulüm, işkence, asimilasyon ve soykırımlar yaşanmaktadır.

Doğu Türkistan halkına en ağır gelen ise, Çinli işgalcilerin  Müslüman Türk halkının milli ve manevi değerlerine ardı arkası gelmeyen saldırılarda bulunmaları ve açık bir biçimde ırki aşağılama   mantığı içinde olmalarıdır. Bu konuda yabancı basın organlarında yer alan bazı  haberlere dikkat çekmekte yarar vardır.

Britanya'da yayımlanan The Times gazetesinin haberine göre Pekin, ülkenin en eğitimli güvenlik birimleri olan Halkın Silahlı Polisi'nin bir birimini Ürümçi' deki merkezden Kaşgar'a kaydırdı. 2 Ekim 1988 tarihli İngiliz The Independent gazetesinin bölge sorumlusu Andrew Higgins'in deyimiyle "katıksız ırkçı düşünce ile zehirlenmiş bir zihniyetin göstergesi olan bir yazı, Çinlilerin Uygur Türkleri'ne bakış açısını yansıtmaktadır." Diyor ve ekliyor; "Uygur erkeklerini sonsuza kadar kölemiz yapalım, Uygur kadınlarını da asırlar boyunca fahişemiz…" Konu ile ilgili  olarak aldığımız bilgilere göre, bir okulun tuvaletinin kapısına yazılan yukarıdaki tahrik ve aşağılayıcı amaçlı yazıdan sonra galeyana gelen Doğu Türkistanlı  okul öğrencileri olaya çok sert tepki göstererek kapıyı yerinden sökerek şehirde sloganlar eşliğinde dolaştırmaya başlamışlar ve giderek büyüyen kalabalıktan korku ve endişeye kapılan Çin hükûmeti çok geniş çaplı güvenlik tedbirlerine başvurmuşlar ve Uygur protestoculardan bir heyet ile görüşerek durumu kontrol altına almaya çalışmışlardır.

Doğu Türkistan'da 1 milyondan fazla askeri güç bulunduran Çin, Doğu Türkistan'da Müslümanların attığı her adımı kontrol etmeye çalışmaktadır. Yollarda kurulmuş olan askeri denetim noktalarında tüm araçlar tek, tek durdurulup içleri aranırken erkekler hakarete uğrayıp tartaklanmakta, Müslüman kadınlar ise tacize uğramaktadırlar. Çin'in baskısı, yolların tutulması veya askeri birliklerin sık sık evlerde arama yapması ile de sınırlı değildir. The Times gazetesi, mahkûmlara son yemeklerinde zorla içki içirildiğini, komünist parti üyelerinin Devlet Başkanı Jiang Zemin'i öven konuşmaları eşliğinde kamyonlara doldurulup cezanın infaz edileceği yere götürüldüklerini ve sonra da sarhoş bir şekilde idam edildiklerini yazmıştır.

Japonya'da yayınlanan Mainichi Daily News gazetesi bu ağır baskıyı 29 Haziran 2000 tarihli sayısında şöyle aktarmıştır: "Doğu Türkistan'da Çin'in denetimi gün geçtikçe artmakta ve daha da dayanılmaz bir hal almaktadır. Halkın Kurtuluş Ordusu her yerde. İletişim sınırlı ve polis denetiminde yapılabiliyor. Çok az köyde telefon var ve bu hatların hepsi dinleniyor. Bir kişi sadece boş bir şüphe üzerine yıllar boyunca tutuklu kalabiliyor. Müslümanlar keyfi olarak tutuklanıp çalışma kamplarına gönderilmekte, asılsız suçlamalarla idam edilmekte, zaman, zaman da toplu olarak katledilmektedirler. Bunun yanı sıra, namazlarını gizli kılmak zorunda kalmakta, oruç tutmalarına izin verilmemekte, dini eğitim almaları engellenmektedir. Müslüman nüfusun sayısının artmasını engellemek için uygulanan metot ise insanlık dışıdır. Kadınlara zorla kürtaj yapılmakta, birden fazla çocuğa sahip olanların çocukları ellerinden alınmaktadır."

 

 AB'YE GİRELİM FAKAT MÜSLÜMAN

TÜRK KİMLİĞİNDEN KOPARAK DEĞİL

21 Aralık 2004

Türkiye'nin AB'den tarih almasıyla beraber zafer sarhoşluğuna kapılan bir takım insanların mevcut durumu yerlere göklere sığdıramadıklarını görüyoruz. AB'nin Türkiye'ye "Gelin bakalım şimdi söyleyin bizden ne istiyorsunuz" demeye başlaması için aradan tam olarak 10 ay geçmesi gerekiyor. Bu azımsanmayacak süre zarfında Türkiye'nin suni bir bayram havasında olması gaflete düşmesi olacaktır. Çünkü  "Dayatma kriterler" in arasında nelerin yerine getirilmesinin istendiği hükûmet yetkililerince Türkiye kamu oyuna açıklanmasa da Avrupalı dostlarımızın(!) mutlaka yerine getirilmesini istedikleri maddeler olarak atılan imzaların mahiyeti içinde yer almaktadır. Kapalı kapılar ardında verilen sözleri ve  yükümlenilen sorumlulukları sürüncemeye sokan ve ıskalayan bir Türkiye  3 Ekim 2005 te bazı olumsuz sürprizlerle karşılaşabilir.

Şu anda alınan müzakere tarihini adeta AB'ye tam üye olunmuş gibi kabul ederek  bayram ilan eden veya hükûmete yağcılık olsun diyerek tam sayfa haberler yapan (yaptıran) bazı medya patronlarının dışında  Türkiye kamu oyunun büyük çoğunluğunun kafası karışık durumdadır. Alınan tarih yerine getirileceği taahhüt edilen hangi sözler karşılığında alınmıştır bu durum şimdilik Türk halkının büyük bir bölümünün meçhulüdür. Hükûmet yetkililerinin mevcut durumu siyasi bir propagandaya dönüştürme hevesinden bir an evvel  kurtulup Türk halkını 17 Aralık tarihinde olup bitenlerin mahiyeti ile ilgili ciddi ve eksiksiz bir biçimde bilgilendirmesi gerekir. Bunu yapmak ilkeli, dürüst ve şeffaf politika izleme sözü veren siyasilerin öncelikli vazifesidir.

17 Aralık tarihinden bu tarafa açıkça goygoyculuk yapmayı kendilerine vazife edinenlerin sayısındaki artış insanı hayrete düşürecek seviyelere ulaştı. 16 Aralık günü AB konusunda olumsuzlukları sıralarken adeta bülbül gibi şakıyanlar 18 Aralık günü Analarından yeni doğmuş ve adeta bir evrim geçirmişler gibi laf salatası üreterek takiye yapmaya başladılar.

Yok efendim Avrupalılar bizleri aralarına almaya mecbur değillermiş, yok efendim yerine getirilmesi için önümüze konulan kriterlerin tamamına zaten Türk halkının, ihtiyacı varmış, yok 41 yıllık rüya gerçek olmuş filan… İnsana sormazla mı ki; 18 Aralık gününden itibaren Türkiye'de kişi başına düşen GSMH 15000 dolara mı çıktı diye. Ne değişti Allah aşkına ne bu sevinç? ne bu bayram havası estirmeler?

 Milli ve manevi yönden bir çok tavizler vererek eşiklerini aşındırdığımız ve aralarına katılmaya çalıştığımız AB ülkelerinin Türk insanına insan hakları dersi veremeyecek kadar sicillerinin bozuk olduğunu, Türkiye'yi bölüp parçalayarak nihayetinde de  Türk devletini tamamen ortadan kaldırmak niyetinde olduklarını, her dönemde Türkiye'nin başına yeni terör belalarını musallat ederek iktisadi yönden çökertmeye ve istikrarsızlığa sürüklemeye çalıştıklarını, Türkiye'yi  her yönden abluka altına  alarak uydu bir ülkeye çevirmek istediklerini ve en önemlisi de bir çok mazlum milletlerin umudu olan Türk devletini bir umut odağı olmaktan çıkartmak isteyenleri tanımamakta ısrar edenlerin aziz Türkiye'mize ve Türk milletine verebilecekleri hiçbir şeyleri olamaz.

Yaralı yabani  hayvanları dahi korumak ve tedavi ettirmek adına vakıflar kuran, fonlar oluşturan ve "Yaratılanı severim yaratandan ötürü" diyen bir ecdadın torunlarına insanlık dersi vermek, insan haklarını öğretmek akıl hastası olan insanları içlerine şeytan girdiği iddiası ile meydanlarda yakanların haddi değildir.

AB'ye girilmeli fakat; tarihi, insani, dini ve milli kimliğimizi dumura uğratarak ve yok ederek değil…

 

 ÇİN ENTRİKALARI TAŞERONLAR VE "BARIŞÇI YOLLAR"

19 ARALIK 2004

Doğu Türkistan'ın gerçek anlamda İstiklâlini isteyenler yıllar yılı Çin hükûmetinin Doğu Türkistan'da ve diğer dünya devletlerindeki bin bir türlü entrikaları ile de mücadele etmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla da Doğu Türkistan İstiklalcilerinin gitmekte oldukları yol daha da dolambaçlı hale geldi.Zaman zaman Doğu Türkistanlılar arasına soktukları fitne ve fesatlarla büyük ölçüde karanlık emellerine eriştikleri bir gerçek.

Doğu Türkistanlılar yaklaşık elli yıldır ne çekmişlerse hemen her gün yön ve fikir değiştirenler yüzünden çekmişlerdir. Bir gün İstiklal istiyoruz diyenler bir zaman sonra Çin hükümetinin 1955 yılında verdiklerini söyledikleri sözde özerklik statüsü içindeki haklara işlerlik kazandırılmasını istediler. Aradan bir zaman geçtikten sonra anlaşılmaz bir biçimde İstiklal istediklerini ileri sürdüler.

Son zamanlarda Dünyadaki ve Doğu Türkistan'daki insanımızın kafasını karıştıracak bir biçimde Çin ile masaya oturmaktan, "barışçı yollar" dan söz edenler ortaya çıktı…Doğu Türkistan İstiklalcilerinin  bu türedi zatı muhteremlere karşı çok dikkatli olmaları gereken bir süreçten geçmekteyiz. Çin hükümetinin son dönemde hangi türden bir gizli faaliyet içine daha girdiğinin tespitinin, akıl izan sahibi kişiler ve sivil toplum örgütleri tarafından  mutlaka yapılması gerekir. Çünkü ani bir biçimde ortaya çıkıp "barışçı yollarla" muammasının arkasına gizlenenlere bu "parlak fikri" kimlerin verdiği çok önemlidir.

Bir defa şunun çok iyi bilinmesi gerekir ki; milyonlarca insanı katlederek Doğu Türkistan'ı işgal eden Çinlilerin kesinlikle iyi niyetli ve "barış" yanlısı olmadıkları gayet açıktır. Son zamanlarda ortaya çıkan bazı devşirme fikirlilerin işgalci ve katil Çinlilere "barış" teklif etmek gibi bir hezeyanın içine düşmelerini anlamak asla mümkün değildir. Türkiye'nin başına Türkiye düşmanları tarafından musallat edilen ve beşikteki çocuklar dahil masum insanları diri, diri yakan bölücü terör örgütünü Türk devletinin güvenlik güçleri ile aynı potaya koyarak "barış" tan, "ateşkes" ten söz etmek ne kadar yanlış ise, Doğu Türkistan'ı vahşice işgal eden  anne karnındaki bebekleri dahi katleden işgalci Çinlilere barış çağrısı yapmak ta o kadar yanlıştır.

Rica, minnet ve yalvarmakla bir milletin İstiklalini elde ettiğine tarihin hiçbir safhasında rastlanılmamıştır. Doğu Türkistan halkının işgalci ve katil Çin hükümeti ile masaya oturmasını teklif etmek hangi akla hizmettir? İşgalcilerle masaya oturmak ve barıştan söz etmek için  içinde bulunulan şartların eşit olması gerekir. Çin hükümeti işgalci ve haksız,  Doğu Türkistanlılar ise mağdur ve haklıdır. Çinliler sözde "terörle mücadele" adına Doğu Türkistan'da tam anlamı ile bir devlet terörü estirmeleri sebebiyle terörist bir devlettir. Hal böyle iken,  Doğu Türkistanlıların Teröristlerle masaya oturmasından ve "barışçı yollar" dan söz etmesi tam olarak abesle iştigaldir, çam devirmektir.

1949 yılında barışı bozan taraf Doğu Türkistanlılar mıdır ki; bu gün barış teklif eden taraf Doğu Türkistanlılar olsun. İşgalci Çin hükümetine "barışçı"  yollarla ne denilecektir? "Gelin  sizinle barışalım bize istiklalimizi verin ve Doğu Türkistan'dan çıkın gidin" mi denilecektir. Bu nazik isteğimize(!) olumlu cevap veren Çinliler dünyanın en  nadide yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarına sahip Doğu Türkistan'dan kuzu kuzu çıkıp gidecek midir?

            Kendinize gelin beyler! Aklınızı başınıza toplayın. Sizlere bu "Barışçı yollarla" fikrini veren kaynaklar kimlerse sizin vasıtanızla suyu bulandırmak isteyenlerdir. Siz de her dönemde birilerinin taşeronu olmaktan vazgeçin. Eğer "Bu benim huyumdur, geçim kaynağım böyle davranmaktır" diyorsanız Doğu Türkistan İstiklalcilerinin saflarından uzak durun. İstiklalleri uğruna  Doğu Türkistan'da kan ve can veren milletimiz sizin gibi Ayçiçeği karakterlilere artık itibar etmiyor… 

 

İSA YUSUF ALPTEKİN'İN VEFATININ

9. YILI MÜNASEBETİYLE

18 ARALIK 2004

17 Aralık 1995 tarihinde Türk dünyasını aydınlatan yıldızlardan biri kaydı.

Milletler, kendilerinin millet olma vasfını kazanmalarında büyük rol oynayan şahsiyetlerinin hatıralarına ihanet etmedikleri müddetçe millet olma özelliklerini ilelebet muhafaza edebilirler. Bu cümleden olarak şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki; tarihte nice milletler kendilerinin  var olabilmeleri uğruna fedayı -can eden  liderlerine ve önde gelen  milli ve manevi şahsiyetlerine ihanet ettikleri için, ya da onların çizdikleri yoldan sapmalar gösterdikleri için millet olarak kalabilme şanslarını kaybetmişler ve tarih sahnesinden silinmişlerdir.

Türk-İslam  dünyasının en derin bir tarihi geçmişe sahip ülkelerinden biri olan ve bu gün işgalci Çinlilerin esareti altında bulunan Doğu Türkistan'ın vefakar, cefakar, idealist ve ömrü boyunca tarihte eşine az rastlanır bir milli mücadelenin içinde olmuş olan İsa Yusuf ALPTEKİN' i bundan dokuz yıl önce kaybettik. Daha doğrusu bütün Türk-İslam alemi kaybetti. Çünkü o, dünyada iz bırakan  liderler arasında sayılı şahsiyetlerden biri idi.

1901 yılında Doğu Türkistan'ın Kaşgar vilayetinin Yenihisar kasabasında dünyaya gelen İsa Yusuf ALPTEKİN Beyin gençlik yılları ve sonraki yıllar hep çetin mücadelelerle geçmiştir. Mücadele arkadaşlarından ve Doğu Türkistanlıların önemli Liderlerinden olan Mehmet Emin BUĞRA Beyle dünya devletlerinin bile gözünü korkutan Çin müstemlekecilerine karşı inanılmaz bir cesaret, inanç ve kararlılıkla milli kurtuluş mücadelesi veren ve işgalci  Çin hükümeti tarafından kendisine teklif edilen bütün parıltılı vaadleri elinin tersi ile bir kenara iterek "İstiklal, İstiklal İstiklal" diye haykıran İsa Bey ülkesinin Çin işgaline uğradığı 1949 yılında kendisi ile hemfikir olan dostları ile çok sevdiği ülkesinden  ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü Doğu Türkistan'da oluşan yeni kabus ortamında Doğu Türkistan'ın istiklal mücadelesini yürütmenin imkanı artık kalmamıştı.

Zira Çin despot idaresinde insanların bir takım insani hakları dahi savunması hayaldi. Çin ırkçılığının ve Çin şovenizminin en üst düzeye çıktığı bir ortamda tamamen yok olarak dünya kamuoyunu doğu Türkistan'ın uğradığı insanlık dışı işgalden haberdar edememek adeta bir intihar sayılacaktı. Bu sebeple  bir şekilde yurt dışına çıkarak siyasi ve diplomatik bir mücadele yolu ile  Doğu Türkistan trajedisini dünyaya anlatmak gerekiyordu.

Hindistan üzerinden Türkiye'ye gelen İsa Yusuf ALPTEKİN Bey 1954 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu. Türkiye'de yaşadığı müddet içerisinde durmaksızın ülkesinin (Doğu Türkistan'ın) içinde bulunduğu ahvali her kademeden insanlara anlatırken aynı zamanda da  bıkmadan, usanmadan, yorulmadan Türkiye'nin o yıllarda karşı karşıya bulunduğu Komünizm tehlikesine dikkat çekiyordu.

Bir milletin gerçek liderleri üstlendikleri davaları uğruna nasıl ve ne derecede bir cefa ile karşılaşıyorsa İsa Yusuf ALPTEKİN Bey de aynı zorluklar, mahrumiyetler ve çileli bir hayata talip olmuştu. 94 yıllık koca bir ömrü ülkesinin bağımsızlık mücadelesi yolunda harcayan Cennetmekan liderimizi bir defa daha rahmetle anıyor, bu gün kimi teşkilatların içerisine çöreklenmiş ve kim oldukları ne yapmak istedikleri belli olmayan fikir ve bilgi fukaralarının dünya devletlerinin tanıdığı ve kabul ettiği rahmetli İsa Yusuf ALPTEKİN Bey hakkında abuk sabuk iddialar ortaya atmalarını da şiddetle kınıyoruz…Asıl bu kimliksizleri koynunda barındıranları ve bu hezeyanın sahiplerine müsamaha gösterenleri mukaddes Doğu Türkistan Davasının gerçek sahiplerine şikayet ediyoruz. Ne demişler "Söyleyene değil söyletene bak."

TÜRKİYE'DE "ÇİN MAHALLELERİ" KURMAK

KİMLERİN DAYATMASIDIR?

16 ARALIK 2004

Çin hükümetinin temel politikalarından birinin ne pahasına ve hangi yollarla olursa olsun dış ülkelere nüfus transfer etmek olduğu Türkiye dışında hemen, hemen bütün dünya ülkeleri tarafından biliniyor. Mao'nun ölümünden sonra "Batıya açılma" projesi adı altında işgali altında tuttuğu Doğu Türkistan üzerinden dünyaya yayılmaya başlamıştır.

Çin işgalcileri Doğu Türkistan'dan Hac farizasını yerine getirmek, ve öğrenim görmek  için dahil dış dünyaya seyahat etmek isteyen Doğu Türkistan Türklerinin önlerine  aşılması çok zor engeller çıkartırlarken kendi Çin halkından olanları ise her türlü illegal yollarla dünyanın dört bir yanına sevk etmektedirler.

Bu politikaları çerçevesinde Türkiye Çin için önemle üzerinde durdukları ve dünya genelindeki ülkeler arasında en stratejik bir ülke olarak belirledikleri bir coğrafyadır. Dolayısıyla son 10 yıl zarfında Türkiye'ye Çin'den gelen Çinlilerin sayısı az değildir. Türkiye'deki büyük şehirlerin başlıcalarından olan İstanbul ise Çinlilerin ilk durağı olmakta ve oradan da yuvalanabilecekleri ve çöreklenebilecekleri vilayetlerimize özellikle de Türkiye'deki Çin  konsoloslukları ve Büyükelçiliğinin özel ve gizli görevlileri tarafından dağıtımları yapılmaktadır.

Türkiye'ye iki milyon Çinli turist gönderme vaadi ile Türkiye yetkililerine yalan söyleyen Çinlilerin  yalanları bir yılın sonunda çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Türkiye'ye  gönderdikleri birkaç uçak dolusu yoksul sözde Çinli turistin büyük bir bölümü de ne yazık ki; seyahatlerinin bitiminde ülkelerine geri dönmeyerek Türkiye'de kalmışlardır. Bilindiği gibi Çinlilerin ne turist adı altında gelenleri ne de çalışmak için gelenleri Türkiye'de Çin hükümetinin bilgisi ve koyduğu kotalar dışında asla para harcayamamaktadırlar. İstanbul'da mantar gibi türeyen "Çin Lokantaları" ise Türkiye'deki Çinlilerin tek yemek yedikleri yer ve statü dışı buluşmalarının karargahı durumundadır. Kızıl Çin hükümetinin Türkiye'ye yönelik stratejik girişimlerine Çin Büyükelçiliğinde ve konsolosluklarında değil sözde Çin lokantalarında yön verilmektedir. Bu durumun bir gün mutlaka farkına varılacağı da düşünülerek  klasik bir Çin entrika yöntemi ile Türkiye' vatandaşlarından birilerini de bu Lokantalara  ortak ederek dikkatlerden kaçmayı şimdilik başarmaktadırlar. Türkiye'de yatacak yer problemini de tuttukları bir evde adeta balık istifi gibi 30- 40 Çinli birden kalarak çözmüş bulunmaktadırlar.

İstanbul'un Tahtakale, Eminönü, Zeytinburnu ve  Laleli semtlerinde piyasayı her yönlü olarak ele geçirme çabası içinde olan  Çinlilerin sayısında da her geçen gün hissedilir derecede bir artış gözlenmektedir. Türkiye'ye farklı yollarla getirdikleri sahte ve kalitesiz Çin malları ile Türkiye üreticilerini ve İstanbul esnafını oldukça büyük sıkıntıya sokmakta olan bu Çinlilere hiç bir yolla "Dur" diyecek bir önlem paketi de görünmemektedir.

Son günlerde gerçekleşmesi halinde bütün bunlardan daha tehlikeli olabilecek bir duyum  aldım ve gerçekten bu cennet vatanımızın geleceği adına çok üzüldüm…  Nedir bu biliyor musunuz muhterem okuyucularım! Türkiye'de kimlerin ve hangi sivri akıllıların projesidir bilinmez  İstanbul başta olmak üzere bazı büyük illerimizde  "ÇİN MAHALLELERİ" kurulacakmış… Türkiye'ye adeta çekirge sürüsü misali akın akın gelmeye devam eden Çinlilerin gözleri aydın olsun…Bundan sonra Çinliler Türkiye'de hiçbir ikamet problemi de yaşamayacaklar. Kurulacak Çin mahallelerinde rahatça börtü böceklerini yiyebilecekler, Türkiye'deki mafyalar yetmemiş gibi "ÇİN MAFYALARI" da oluşturacaklar.

Amerika Birleşik Devletlerinin sözde gelişmiş ülke olmak adına kurdukları Çin mahalleleri sonrası ortaya çıkan Çin Mafyalarından neler çekmekte olduğu ve baş etmede, kontrol etmede başarılı olamadığı göz önüne alınırsa Türkiye yetkilileri çok tehlikeli bir oluşuma çanak tutmakta olduklarının  bilincinde olmalıdır.

Birkaç İstanbul esnafından aralıklarla aldığım bir duyumun Türkiye'de oluşturacağı büyük tehlikeye dikkat çekmek istedim. Benden söylemesi…

 İşgalci Çin Hükümeti'nin Tutumu

Doğu Türkistanlıları Milli Yönde Daha Da Kırbaçlıyor

15 ARALIK 2004

Gün geçmiyor ki işgalci  kızıl Çin hükümeti Doğu Türkistanlıları sindirmek, sürgüne göndermek ve tamamen yok etmek için yeni kararlar almasın, yada yeni yasalar çıkartmasın. Çinliler  öncelikle kendileri açısından daha tehlikeli buldukları Doğu Türkistan vilayetlerinden ve bölgelerinden başlamak üzere insanlık dışı sözde tedbirleri yürürlüğe koymaktadırlar.

 Çinlilerin adeta üzerine kırmızı işaret koydukları vilayetlerden biri de Aksu vilayetidir. Burada kendilerince sözde bölücülerin daha fazla olduğunu ve bölücü faaliyetlerin çoğunun bu bölgede meydana geldiğini iddia eden Çin işgal hükümeti yetkililerinden Komünist Partisinin sekreter yardımcısı ve siyasi yasalar komitesinin müdürü Yang De Hai'nin vilayet genelindeki bütün hükümet yetkililerinden 2004' yılı içerisinde sözde bölücülüğe karşı mücadelenin daha sert bir biçimde yürütülmesini istediği öğrenildi. Konu ile ilgili hükümet çıkarılan genelgeye göre, sürdürülecek mücadelede kesinlikle acımasız olunması, daha sert tedbirlerin kullanılması, gevşek davranılmaması ve de uygulanacak ve alınacak bütün tedbirlerin tam bir bütünlük içinde kullanılması gerektiği  belirtiliyor.

Yang De Hai  Doğu Türkistan'da uygulanması gereken yeni bastırma ve sindirme hareketleri ile ilgili olarak yaptığı bir toplantıda şunları söylemiştir; " Her kademelerdeki siyasi yasa organları, cemiyetin siyasi istikrarını koruyup kollamak için birinci öncelikli vazifesi telakki ederek milli bölücü güçlere karşı sert darbe vurmak ve en üst derecede bu görevi sürdürmek adına "Üç Türlü Güçler" in teşkilat kurmaları, baş kaldırmaları, silahlanmak gibi faaliyetlerinin ve fiili olarak bir zarar verme noktasına gelmeye çalışma girişimlerinin ciddi şekilde önüne geçmek gerekir.

Özellikle de terörist teşkilat ve güçlere karşı çok uyanık olmamız ve yer altı eğitim noktalarını, bomba ve silah yapımı için mekan olarak kullandıkları yuvaları tarumar etmek, kaçak durumdaki aranan suçluları da bir an evvel yakalamamız gerekmektedir." Son alınan bilgilere bakıldığında normal suçlardan ve suçlulardan, yolsuzluklarla ilgili suçlardan, iktisadi problemlerden kesinlikle söz edilmeyerek, yalnızca kendi oluşturdukları hayali terörist ve bölücülerden (!) bahisle toplantıyı sona erdirmiştir.

Hai'nin iddia ettiklerinin tam tersine Aksu'da yerleşik Çinlilerin en çok suç işleyen kesim oldukları ise bütün Doğu Türkistan halkı tarafından bilinen bir gerçek olmasına rağmen Çinli yetkililerin farklı bir maksatla özellikle Doğu Türkistanlılar üzerine endeksli tedhiş planları yapmaları ve icra etmeleri işgalci Çin hükümetinin Müslüman Türk halkına açık bir kin beslediğini ortaya koymaktadır.

 Doğu Türkistanlı gençleri hedef alan bu yeni uygulama maddelerine göre sözde Milli bölücülük,yasa dışı dini faaliyetleri ve zorba terörist hareketleri, planlayan, teşekkül oluşturan, o tür grupları destekleyen, yada katılan, onlara yardım ve yataklık edenleri ve daha önce bu tür suçlardan dolayı ceza alarak hapis yatmış olanları ve çalışma kamplarında cezalandırılmış ve cezalarının bitiminde salıverilenlerin kesinlikle hiçbir kurum ya da özel teşebbüs bölgelerinde istihdam edilmemesi, bu kesimden olanlara iş yerlerinde çalıştıranların cezalandırılması gerektiği ilan edilmiştir.

Doğu Türkistan halkı ise kendi yurtlarında işgalci Çinliler tarafından adeta tecrit edilmelerini, kültürel, sosyal, ekonomik yönlerden aşağılanmalarını hazmedemeyerek Çinlilere karşı her geçen gün biraz daha antipati duymakta ve Milli Bağımsızlık yolundaki gayretlerine hız vermektedirler.

 

 RUSYA ÇİN VE ABD ÜÇGENİNDEKİ AFGANİSTAN

14 ARALIK 2004

Doğu Türkistan'ın 1949 yılında Çin işgaline uğramasından sonra Doğu Türkistan ile sınırı bulunan Afganistan emperyalist  komünist Çin için çok büyük önem arz eden stratejik bir ülke haline geldi. Fakat Afganistan'ın Rus işgaline uğradığı yıllarda Afganistan'a yönelik ciddi politikalar geliştirmediğine pişman olan Çin, Afgan mücahitlerinin Rus işgalinden kurtulmak adına verdikleri çetin mücadeleler esnasında mücahitlere gizli destek vererek Afganistan'ın Sovyet işgalinden kurtulmasına destek verdi.

Afganistan'ın Sovyet işgalinden kurtulmasına destek veren ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) idi. Afganistan'ın Rusların eline geçmesini kendilerinin emperyalist emelleri için önemli bir kayıp ve zaaf olarak gören ABD, Rusya'yı açıkça karşısına almak pahasına Rus kızıl ordusuna karşı destansı bir mücadele veren  Afgan mücahitlerine para, silah ve hatta askeri rütbeliler göndermek şeklinde ciddi destekler verdi.

Afgan mücahitleri Sovyetler Birliği ordularını ülkelerinden kovduktan sonra  ABD'nin entrikalarının kucağına düştü. Afgan halkı Uzun yıllar kardeş kavgası yaşadılar. Yıllarca süren Savaşlar sonrası  enkaza dönüşmüş bir ülkede yokluklarla, sefaletle ve her türlü mahrumiyetlerle boğuşan Afgan halkı  11 Eylül 2001'den sonra Amerika'nın askeri müdahalesi sonunda  ABD kuklası Karzai' nin idaresinde bir hükümete kavuştu. Böylelikle ABD hükümeti Afganistan konusunda Çine karşı  elini güçlendirdi ve bir galibiyet elde etmiş oldu.

Kendince Afganistan konusunu hallettiğini düşünen ABD evrensel emperyalist planlarının diğer bir ayağı olan Irak'a yöneldi.  Fakat Irak probleminde   Afganistan'da olduğu kadar başarılı olamayan ABD, Büyük  Ortadoğu Projesi (BOP) yolunda tökezlemiş oldu. ABD Irak bataklığında çırpınırken Amerikanın  bu durumunu fırsat bilen Çin hükümeti Afganistan konusunda atağa geçerek Çin sinsiliği ile bazı alanlarda teşebbüse geçti. Son alınan haberlere göre; Çin'in Kabil büyükelçisi Shun Su Yoı ile Afganistan Dışişleri Bakanı Abdullah Abdullah  bir araya gelerek Afganistan ile Çin arasında 1 milyon dolarlık malzeme yardımı anlaşması yaptılar. Çin'in Afganistan'a malzeme yardımında bulunması ile ilgili anlaşmaya İmzaların atıldığı törende  kısa bir açıklama yapan Afganistan Dışişleri Bakanı Abdullah Abdullah, bazı devlet dairelerinden malzemelerin yenileneceğini ve spor alanlarında da malzeme yardımının Çin tarafından kendilerine yapılacağını söylemiştir.

Söz konusu olan Çin yardımları  ile ilgili anlaşma, Afganistan Dışişleri Bakanlığı'nda imzalandı.

Çin'in Kabil Büyükelçisi Shun Su Yoı, Afganistan'ın savaştan yeni çıkmış bir ülke olduğunu ifade ederek şunları söylemiştir. "Çin, Afganistan'ın komşusudur ve Afganistan Çin için önemlidir. Bu yaptığımız anlaşma, Çin'in Afganistan'a yapacağı yardımların bir bölümünü oluşturuyor. Bu anlaşma dışında Afganistan'a yardım programımız devam edecek. Afganistan halkı için okullar, hastaneler ve devlet daireleri yapmayı da düşünüyoruz."

Çin'in Afganistan Büyükelçisinin bu açıklamalarına bakılırsa,  Çin hükümeti bir zamanlar yeteri kadar ilgi göstermediği için  önce Rusların işgaline uğrayıp kurtulan ve ardından da 11 Eylül tarihinden sonra da ABD'nin işgaline uğrayan  Afganistan konusunda yeni bir politika ve strateji geliştirmek niyetinde. Her alanda yardıma teşne durumdaki Afganistan'a yapacağı yardımlarla önce Afgan hükümetinin ve dolayısıyla da Afgan halkının sempatisini kazanmaya kararlı görünmektedir.

Çünkü Çin, Rusya ve ABD hükümetleri de çok iyi biliyorlar ki; Afganistan her ne kadar yoksul,yıkık dökük, yeteri kadar doğal rezervleri olmayan halkının okuma yazma oranı oldukça düşük bir ülke olsa da, Jeopolitik ve Jeostratejik açıdan oldukça önemli bir coğrafi konumda yer almaktadır.

Öyle görünüyor ki; daha uzun yıllar hiçbir emperyalist devlet Afganistan topraklarını bir diğerine tamamen bırakmak niyetinde olmayacaktır.

Fakat inanıyorum ki; günün birinde Afgan halkı milli bir kenetlenme ile eski Sovyetler Birliği işgaline karşı verdiği gibi yeni bir kurtuluş savaşına mutlaka girişecek ve kendi bağımsızlığını ilan edecektir.      

    

İNSAN HAKLARI İHLALLERİ YILDA BİR DEFAMI HATIRLANMALI?

 13 Aralık 2004

Her yıl aynı tarihlerde demokratik ülke olduklarını iddia eden ülkeler tarafından  bildik mesajlar yayınlanmaya devam edilir. Fakat dünyada sürüp giden insan hakları ihlallerinde ise hiç bir azalma olmadığı gibi tam tersine artışlar gözlenir.

Aslına bakılırsa bazı sözde  İnsan hakları örgütlerinin verdikleri beyanatlara ve icraatlarına bakıldığı zaman söz konusu örgütün mensuplarının insan haklarının ve insan haklarını ihlal etmenin ne demek olduğunu dahi bilmedikleri ortaya çıkar.

Bahse konu örgütlerin Popülist kaygılarla kurulduğunu iddia etmek yanlış olmaz. Çünkü; bu güne kadar bu örgütlerin icra ettikleri ve olumlu sonuç elde ettikleri kayda değer hiçbir şey yoktur.

Dünyanın bir çok bölgelerinde adeta kan gövdeyi götürürken, haksızlar haklıları katlederek soykırımlar yaparken, güçlüler güçsüz olan milletlerin vatanlarını işgal ederken, Dünya insan hakları örgütlerinin günlük yaşamdaki fertler arasında meydana gelmiş olan sıradan sayılabilecek noktalara takılıp kalarak, insanların dünyada en kutsal hakları olan yaşama haklarının birileri tarafından gasp edilmesine göz yummaları ve açıkça çifte standart bir davranış sergilemelerinin başka bir izahı olamaz.

1950'li yılların başlarından itibaren var olduğunu bildiğimiz BM.İnsan Hakları Örgütleri, aynı yıllarda (1949) bütün dünyanın gözleri önünde milyonlarca insanı çeşitli şekillerde katlederek Doğu Türkistan'ı işgal eden Çinlilere  karşı parmaklarını dahi kıpırdatmamışlardır. O günden bu güne kadar da dünyanın birçok yerlerinde aynı hadiselerin sayısı giderek çoğalıyor. Kimi devletlerin ve milletlerin  kendi acziyetlerini ve suçlularla dayanışma içinde olmalarını gizlemek adına sözde "Hümanizm", "Globalizm", "Sevgi", "Kardeşlik", "Dünya barışı" vs. gibi kalkanların arkasına gizlenerek ve 21. yüzyılın soykırımcı, işgalci ve insan hakları ihlallerinde dünyada birinci sırada yer alacak devletler ve milletlerle gizli ve aleni bir biçimde işbirliği ve dayanışma içinde olduklarını bilmeyen yoktur.  Hal böyleyken dünyadaki insan hakları Örgütlerini kuranlar kimler? Hak ihlaline uğrayan mağdur ve mazlum insanların haklarını kimler savunacak? Bu durumda insanlar söz konusu örgütlere nasıl güvensinler? ndendir bilinmez sözde İnsan hakları ihlallerini önlemek adına kurulan bu örgütlerin hemen hepsi her zaman güçlülerden yana bir tavır sergilemektedirler. Bırakın insanların haklarının ihlal edilmesini insanlar açıkça katlediliyorlar.

Doğu Türkistan'da Nisan 1990 tarihinde meydana gelen Milli Bağımsızlık  Hareketi sırasında beşikte yatan bir çocuğa 72 mermi sıkan, kendilerine özgü yöntemlerle insanlara karşı,dünya literatürüne "Çin İşkencesi" olarak geçen 125 türlü insanlık dışı işkenceleri ile tanınan ve bu gün de Anne karnındaki doğmamış bebekleri katleden, Hastanelerine her hangi bir sebeple tedavi için giden Uygur kadınlarına gizli bir biçimde kısırlık iğnesi yaparak kısırlaştıran ve daha sayılamayacak kadar çok insan hakları ihlallerine dolu dizgin devam etmekte olan Kızıl Çin hükümetine en küçük bir tepki dahi göstermek bir yana, tam tersine ticari hesaplar uğruna dostluk köprüleri kurmak isteyen devleler ve hükümetler Çinlilerin yaptıkları bu insanlık dışı uygulamalarına ortak olmuş olmuyorlar mı?

Sonra da kalkıp, kendi haklarını kendileri savunmak zorunda kalan ve  son derece kıt imkanlarla vatanlarını işgal eden düşmanlara karşı özgürlük mücadelesi veren milletleri "terörist" olmakla suçlamak ne insanlıkla ne de hakkaniyetle bağdaşan bir tutumdur. Bunun adı olsa olsa  aymazlıktır, kolaycılıktır, ve "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" demektir…

Bu duygu ve düşüncelerimiz kimilerinin yılda bir defa "Laf olsun torba dolsun" kabilinden ettikleri beylik sözler olmayıp; işgalin, zulmün, soykırımın ve en üst derecelerde insan hakları ihlallerinin yaşandığı Doğu Türkistan'da yılın üç yüz altmış beş günü aynı acıyı hisseden bir milletin beynini kemiren düşüncelerdir. 

 

İŞGAL ZULÜM VE SOYKIRIM YALNIZCA

ORTA DOĞUDA OLMUYOR

11 ARALIK 2004

Ortadoğu bölgesinde önce Filistin topraklarının İsrail tarafından işgal edilmesiyle başlayan dramatik süreç, sözde modern dünyanın en modern savaş teknolojilerine sahip olan dünya devletlerinden biri olduğunu  iddia eden ABD ve yandaşlarının  Irak'ı işgal etmesiyle sürüp gidiyor. ABD Askerlerinin Irak'ta silahsız ve savunmasız masum sivil halk üzerinde estirdiği devlet terörünün ve yapmakta oldukları katliamların boyutlarını burada ayrıca anlatmaya gerek yok. Çünkü iletişim araçlarından az ya da çok istifade edebilen bütün dünya insanları televizyon denilen aygıtın sunumundan dünyanın diğer ucunda olan olayların kameralara yakalanan taraflarını artık görebilmektedirler.

İnsani duygularını kaybetmemiş olan insanların ABD askerlerinin Irakta sürdürdükleri cinayetlerini  görerek etkilenmemesi ve dehşete düşmemesi mümkün değildir. Elbette ki Iraktan görülebilenler yalnızca buz dağının görünen bölümüdür. Bir de görülme imkanı  olmayan ve suyun altında olan bölümü var ki; o da, Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan'da, Rus işgali altında bulunan Çeçenistan'da, Keşmir'de, Filistin'de ve daha dünyanın bir çok bölgesinde akıtılmakta olan Müslüman kanları ve soykırımlardır.

Dünyanın bir çok yerlerinde ABD'nin yaptığı soykırımlar duyarlı insanlar tarafından çeşitli şekillerde protesto edilmeye devam ediliyor. Osmanlı devleti döneminden kalan bir beklenti olsa gerektir ki; özellikle de dünyada mağdur durumdaki milletler tarafından, Türkiye'de Türk halkının göstereceği duyarlılık çok daha önemli görülmektedir.

Gerçekten de Türkiye'nin bir çok vilayetlerinde ABD ve yandaşlarının Irakta dünyanın gözlerinin içine baka baka işlemekte olduğu cinayetler ve yapmakta olduğu soykırım duyarlı Türk halkı tarafından kınanıyor ve protesto ediliyor. Bu protestolar sırasında bana dikkat çekici gelen taraf, gerek basın açıklaması yapanlar tarafından olsun, gerekse de yayınlanan basın bültenlerinde olsun sanki dünyada icra edilmekte olan soykırım, vahşet ve zulüm yalnızca Irak'takinden  ve bu zulümleri yapanlarda sadece ABD' den ibaretmiş gibi bir izlenim verilmesidir.

Oldukça heyecanlı gruplar ve halk toplulukları tarafından yapılan protesto gösterileri sırasında, yada yapılan açıklamalar ve edilen dualar esnasında adeta özellikle yapılıyor gibi, ne Çin zulmü altındaki Doğu Türkistan'dan, ne Rus zulmü altındaki Çeçenistan' dan ısrarla tek kelime dahi bahsedilmemektedir. Oysaki küfür tek millettir ve dünyanın neresinde olursa olsun lanetlenmelidir. Dış dünyaya kendilerinin propagandası olacak haberlerin dışında hiçbir haberi sızdırmamaya son derece önem veren dalavereci Çin hükümetinin ekmeğine yağ sürülürcesine Doğu Türkistan halkının içinde bulunduğu zulüm ve işkencelerden hiç söz edilmemesi ve hatırlanmaması iyi niyetlerle yapılan zulme karşı eylemleri gölgelemektedir.

Bu gün Irakta ABD'nin yaptığı katliamların ve soykırımların kat kat fazlası Doğu Türkistan'da tam 54 yıldır işgalci Çin hükümeti tarafından yapılmaktadır. Rus işgali altındaki Çeçenistan'da da durum farklı değildir. O halde neden bu yalnızca  Irak'a endeksli konuşmalar ve protesto eylemleri?? Doğu Türkistan'da ve Çeçenistan'da işgal ve soykırım yok mu?Unutulmamalıdır ki;  Müslüman Türk Milletini diğer milletlerden ayıran en önemli özelliği dünyanın neresinde olursa olsun insanlık onurunu yaralayıcı bütün vahşet ve istila hareketlerine karşı çıkması, mazlumun yanında ve zalimin karşısında olmasıdır…

Türkiye ve Tür Milleti hiçbir zaman zulmün ve işgalin yaşandığı tek bölge olarak Orta doğuyu görmemelidir…

Çin, Rusya, İsrail ya da ABD olması önemli değildir.Kahrolsun bütün işgalciler ve zulme çanak tutanlar. Zalimlerden yana olanlara yazıklar olsun…

 

RUSYA VE ÇİN SÖZDE TERÖRİSTLERİNİ

NEDEN TÜRKİYE'DE ARIYOR?

 10 ARALIK 2004

Anadolu toprakları tarih boyunca birçok milletin sığınağı olmuş, kendisine sığınan insanlara Anadolu insanı  yalnızca Türklere has bir cömertlik, misafirperverlik ve engin hoşgörülülükle bağrını açmış, yüzyıllar içerisinde de  bir çok milletten insanlar Anadolu Türkleri ile karşılıklı sevgi ve muhabbetin doruk noktalara ulaşması sonucunda kız alıp, kız vermişler ve artık et ve tırnak misali bir birlerine hiçbir zaman ayrılmamacasına kenetlenmişlerdir.

Türkiye'nin ve Türk milletinin tehlikeye düştüğü dönemlerde, doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar  Anadolu'da yaşayan  her bir fert kendisini Anadolu topraklarının düşman işgaline karşı korunması gerektiği hususunda mesul ve mecbur hissetmiştir. Bu yiğit insanlar hiçbir ırk,din, mezhep, dil ve renk ayrımı yapmadan Vatan müdafaası uğruna omuz omuza gözünü kırpmadan  sayısız şehitler vermişler ve bu gün üzerinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Türk milletinin bu kenetlenişini, bu birlik ve beraberliğini kıskanan ve Türkiye'yi bölüp parçalamak isteyenler yıllarca sağ ve sol fraksiyonlar icat ederek kardeş kavgasını körüklediler. Onbinlerce Türk gencinin birbirlerini öldürmelerine sebep oldular. 12 Eylül 1980 yılında yaşanan Askeri darbenin ardından kısa bir zaman sonra Türkiye'nin Doğu ve güney doğusunda başlattıkları bölücü propagandalar sonucunda  PKK Terör Örgütü adında bir terör örgütünü Türkiye'nin başına musallat ederek en az 30 bin insanımızın kaybedilmesine yol açtılar…

Son zamanlarda yine birilerinin  eli ile "Azınlık Raporu" adı altında bir ucube rapor ortaya atarak kimsenin aklında olmayan yeni "Azınlık Hakları"  senaryosunu ortaya attılar. Böylelikle Türkiye'de yaşayan bütün insanları bir tedirginliğin içine sürüklemeye çalışmaktadırlar.

Türkiye hükümetlerinin saplandıkları AB'ye üyelik heveslerini fırsat bilen bazı Avrupalı dostlarımız (Aslında dost demeye bin şahit ister) Türkiye'yi ve Türk milletini parçalamak ve milli ve manevi vazgeçilmezlerinden ayırmak için türlü dayatmalar ileri sürerlerken, diğer taraftan da aynı karanlık emellerle yola çıkan  Rusya ve Çin Türkiye'nin başını daha farklı bir biçimde ağırtmak için sözde teröristlerini gelip gidip Türkiye'de aramaktadırlar.

 Asıl maksatları ise, çok uzun yıllardan beri Türkiye'yi kendilerine vatan olarak kabul etmiş olan Çeçen asıllı ve Doğu Türkistan kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her birini birer potansiyel terörist olarak lanse etmek ve Türkiye'de yaşayan Çeçenlerle doğu Türkistanlıları huzursuzluğa sürüklemektir.

Nitekim 15.11.2001 tarihinde Çin hükümeti kendisinin İstanbul Başkonsolosu vasıtasıyla  dış ülkelerdeki bütün Doğu Türkistan sivil örgütlerini "Terörist Teşkilat" olarak ilan etmiştir. Çinli hükümet yetkileri Türkiye'ye her gelişlerinde "Türkiye'deki Doğu Türkistan Bölücülerinin faaliyetlerine izin verilmemesini istiyoruz" diyerek,bunun karşılığında sözde Çinli turist göndermeyi vaat ederek büyük ölçüde isteklerini elde etmektedirler. Rusya devlet başkanı Putin'in de ilk talepleri arasında da Teröre karşı işbirliğinin güçlendirilmesi ve sözde Çeçen teröristlere sempati duyulmamasını  istedikleri yer almaktaydı.

Türkiye Türk milletini bölmeye yönelik bu filmi daha önceleri seyretmişti. Bu sebeple Türkiye'ye hiçbir zaman gerçek dost olmayacak olan Çin ve Rusya'nın taleplerine karşı çok dikkatli olması ve kendi vatandaşı olan insanları tedirgin edecek yaklaşımlardan kaçınması gerekir.

Her önüne gelenin  Türkiye'de terörist avına çıkmasına, istenilen seviyelere hiç ulaşmayacak olan sözde ticaretler uğruna izin verilmemelidir…

 

 KAZAKİSTAN HÜKÜMETİ DOĞU TÜRKİSTANLILARA

KARŞI MELANETLERİNE DEVAM EDİYOR

 09 ARALIK 2004

Yurtları Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan halkına karşı ırkdaş olarak bilinen Kazakistan ve Kırgızistan'ın ve de Müslüman bir ülke olan Pakistan'ın düşmanca tutumunu anlamak mümkün değildir. Oysa ki; Doğu Türkistan halkı yıllar yılıdır esir Doğu Türkistan'ın kurtuluş mücadelesi yolunda faaliyet gösterirlerken, o zamanlar (1990 yılı öncesi) eski Sovyetler Birliği'nin esareti altında bulunan Batı Türkistan Türklerinin de  kurtuluşu için gayret sarf etmişlerdir. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Bağımsız olan Kazakistan ve Kırgızistan'ın ise şu andaki davranışları Doğu Türkistanlılara karşı hiç de dostça, kardeşçe ve vefalıca görünmemektedir. Çinliler istiyor diyerek Çinlilere teslim edilen ve idam edilmelerine sebep olunan Uygurların sayısı az değil. Ayrıca Kazakistan, Kırgızistan ve Pakistan hapishanelerinde de çok sayıda Uygur bulunmaktadır.  Doğu Türkistanlılara bu ülkelerin düşmanlığı niye???

Avustralya'da yayınlanan 15 Kasım'daki haberlere göre  Nurpolat Abdullah adındaki Doğu Türkistan asıllı bir Uygur Türk'ü "Aranan terörist" suçlamasıyla Çinin yakın dostu olan Kazakistan' hükümeti tarafından tutuklanmıştır.

Fakat, Nurpolat Abdullah'ın ailesinin bildirdiğine göre; Nurpolat hiçbir terör hareketine katılmamış, ancak Çin zulmünden kaçarak Kazakistan'a gelen Uygurların üçüncü bir devlete sığınma talebinde bulunmasına ve tercümanlık işlerinde yardımcı olmuştur. Avustralya hükümeti yetkilileri Nurpolat Abdullah'ın Kazakistan hükümeti tarafından "Terörist" suçlaması ile gizli yargılama yapılarak cezalandırmasına sert tepki göstermiştir.

Nurpolat Abdullah'ın Anne ve babası Avustralya'ya 20 yıl önce göçmen olarak gelmişlerdir. Onlar aslında Güney Avustralya'nın merkezi olan Adelai' de yaşamakta olup, Nurpolat'ın hanımı Rabiye 4 yıl önce Kazakistan'da yaşamakta iken meydana gelen hadiseyi şöyle anlatmıştır: "Bir sabah kapı çalındı. Kapıyı açtığımda "Biz KGB' den geldik eşinize bazı şeyler soracağız" diyerek eşimi alıp gittiler ve bir daha kendisinden haber alamadık."  Sonradan öğrenildiğine göre eşinin 15 yıl süre ile hapis cezasına çarptırıldığı bildirilmiştir. Kazak Polisleri onu sorgulamak için çok işkence yapmışlar ve her türlü vahşeti uygulamışlar. Yakın zamanlarda Avustralya hükümeti yetkilileri Nurpolat'ı ziyaret etmiş olup, onların bildirdiğine göre, o dönemlerde onun çok işkence gördüğünü, gördüğü işkenceler sonucunda sağlığının çok bozulmuş olduğunu ve vücudunun yara izleri ile dolu olduğunu gördüklerini söylemişlerdir.

Avustralya makamları bu olay sonrasında  şöyle açıklama yapmışlardır: "Doğu Türkistan'daki Uygur Müslümanlar Çinin ağır baskısı altındadır. Onlar insan haklarından tamamen mahrumdurlar. Kazakistan ise Çinin yakın dostudur. Çin Kazakistan üzerinde baskı kullanarak Kazakistan'daki Uygur'larında insan haklarından mahrum bırakılmasına çalışmaktadır. Biz Kazakistan yetkililerinin Nurpolat hakkındaki uygulamasını şiddetle protesto ediyoruz. Onlar ellerinde hiçbir delil olmaksızın terörle ilişkisi var diyerek gizli yargılama ile Nurpolat'ı 15 yıl süre ile hapis cezasına mahkum etmişlerdir. Kazakistan hükümeti yetkilileri ise bize Nurpolat'ın terörle ilgisi olduğuna dair hiçbir delil gösterememişlerdir.

Şu anda dünyanın bir çok yerlerinde hapiste bulunan Avustralya vatandaşlarının sayısı 200 den fazladır. Biz Nurpolat başta olmak üzere  dış ülke hapishanelerinde  bulunan vatandaşlarımızı özgürlüklerine kavuşturmak için büyük ölçüde gayret sarf ermekteyiz."

Kazak Polisleri Nurpolat'ı Usame Bin Laden ile ilişkili olduğu konusunda vaveyla koparmışlarsa da, Nurpolat'ı gizli bir biçimde  yargıladıkları sırada ortaya hiçbir delil koyamadıkları da öğrenilmiştir.

Kazakistan Hükümetinin bu insanlık dışı tutumunu bizlerde şiddetle protesto ediyor,  Nurpolat Abdullah hakkındaki haksız uygulamaya bir an evvel son vermesini istiyoruz. Eğer Kazak hükümeti kendi ırkının da TÜRK olduğunu inkar etmeye devam etmiyorsa,bütün Türk dünyasına şikayet ediyoruz. Türklüklerini inkar edecek olurlarsa elbette ki bir diyeceğimiz olamaz…

          

"İMTİYAZLI ORTAKLIK" UĞRUNA

TÜRK MİLLETİ RENCİDE EDİLMEMELİDİR

08 ARALIK 2004

AB konusunda Türkiye tam olarak bir yol ayrımında. Uzun zamandan beri büyük bir heyecanla, iştahla ve merakla beklenilen  "17 Aralık" nihayet ufukta göründü. Aslına bakılırsa neticenin ne olacağı, Türkiye'nin AB'ye üyeliği yolunda müzakere tarihi verilip verilmeyeceği son günlerde AB üyesi devletlerin temsilcilerinin Türkiye'ye karşı takındıkları olumsuz ve sivri tavırlarından az çok anlaşılıyor.

AB'nin ileri sürdüğü şartların büyük bölümü Türkiye'yi köşeye sıkıştırmak ve neticede Türk hükümetinin göstereceği bir tepki sonucunda "Biz Türkiye'ye müzakere tarihi vermek istiyorduk fakat kriterlerimize uymayacağını gösterdiği için tarih veremiyoruz" şeklinde olacaktır.

Daha 17 aralık öncesinde Güney Kıbrıs'ın Türkiye tarafından tanınmasını istemek resmen mızıkçılığın ve Türkiye hakkında çıkacak olan  olumsuz kararın bir göstergesidir. Bu ne cürettir ki; Güney Kıbrıs ile aynı statüde olan  KKTC yi tanımamakta ısrar edenler açık bir dayatma olarak Türkiye'den Güney Kıbrıs'ın tanınmasını isteyebilmektedirler.

Belki de işin başından itibaren Türkiye hükümetleri tarafından verile gelen tavizler bu gün AB ülkelerinin Türkiye'ye karşı umursamaz tavırlar takınmasına sebep olmuştur. Kendi kendimize pembe rüyalar görmeye gerek yok. Son durum gayet açık olarak ortada. Çünkü AB liderleri arasında Türkiye'ye karşı izlenecek yol hakkında bir mutabakat ve ağız birliği söz konusudur. İçinde bulunulan günlerde AB liderlerinin Türkiye'yi adeta bir salvo ateşine tutarak caydırıcılık sergileyecekleri de gözlenmektedir.

Bunun en açık göstergesi de, AB Komisyonunun ekim ayında  açıkladığı raporun tam bir oyalamaca ve engel çıkartma girişimi olduğu ve Türkiye açısından hiç de iç açıcı bir rapor olmadığıdır. Dikkat edilirse söz konusu raporda çok açık ifadeler yer almayıp ucu bucağı görünmeyen hikayelerden ve dayatmalardan oluşmaktadır. Nitekim, AB dönem başkanı Hollanda'nın Avrupa işleri başkanı Atzo Nicolai ekim ayındaki raporun açık ve net olarak Türkiye'ye bir tarih verme eğilimini ortaya koymadığını, tam tersine belirsiz bir süreçten söz ettiğini, AB Liderleri tarafından' da raporun bu şekilde onaylanması gerektiğini ifade etmiştir.

AB üyesi ülkelerin liderleri Türkiye'yi tam üye olarak almak istemediklerini açıkça belli ederlerken, ileride daha doğrusu belirsiz bir zaman sonunda da olsa tam üyelik için bir kapı aralayabileceklerini dahi açık olarak belli etmemektedirler. Kaldı ki; şimdiye kadar da tam üyelik için hiçbir teminat ya da söz de vermiş değillerdir. Hayal kurmaktan  kurtulup gelişmelere gerçekçi bir gözle bakıldığı zaman AB denilen Akrep kıskacının mimarlarının aradan geçen bunca uzun bir zamandan sonra, kendilerinin ileri sürdüğü bütün dayatmaları kabul etmiş olan Türkiye için "imtiyazlı ortaklık", "özel ortaklık" gibi mahiyetinin açıkça ne olduğu belli olmayan Bizans oyunlarını teklif etme teşebbüsleri açıkça görülecektir.

 Bin bir türlü entrikalarla  Türkiye'yi her yönden çözülmeye götürmek isteyenlerden biri olan Avrupa Parlamentosu başkanı Borrel'in gazetecilere hitaben Güneydoğuyu kast ederek sözde dil sürçmesi olduğunu ileri sürdüğü fakat aslında gerçek duygularını ifade eden "Ankara'dan sonra Kürdistana gideceğiz" şeklindeki ifadesinin Türkiye hükümeti yetililerine bir şeyleri hatırlatmalıdır.

Sayın Recep Tayip Erdoğan her ne kadar "Oyun oynanırken kural değiştirilmez" diyerek AB liderlerine gönderme yapsa da bu bir şey değiştirmiyor. AB yetkilileri işlerine geldiği gibi hemen her gün yeni kurallar, yeni dayatmalar ve yeni şartlar ileri sürmeye devam etmektedirler. Elbette ki; bu gidişatı bir iki cılız çıkışın sona erdireceğini düşünmek pek gerçekçi bir değerlendirme olmayacaktır.

17 Aralık tarihinden sonra bir çok şey daha açık belli olacaktır. Temennimiz o ki; inşallah Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yetkilileri de, bu güne kadarki gidişattan duyguları oldukça rencide olan aziz Türk Milletinin gerçek duygularına tercüman olacak ve hırpalanan hassasiyetlerini tedavi edecek bir yol izleyeceklerdir…

 

 "İMTİYAZLI ORTAKLIK" UĞRUNA

TÜRK MİLLETİ RENCİDE EDİLMEMELİDİR 

06 ARALIK 2004

AB konusunda Türkiye tam olarak bir yol ayrımında. Uzun zamandan beri büyük bir heyecanla, iştahla ve merakla beklenilen  "17 Aralık" nihayet ufukta göründü. Aslına bakılırsa neticenin ne olacağı, Türkiye'nin AB'ye üyeliği yolunda müzakere tarihi verilip verilmeyeceği son günlerde AB üyesi devletlerin temsilcilerinin Türkiye'ye karşı takındıkları olumsuz ve sivri tavırlarından az çok anlaşılıyor.

AB'nin ileri sürdüğü şartların büyük bölümü Türkiye'yi köşeye sıkıştırmak ve neticede Türk hükümetinin göstereceği bir tepki sonucunda "Biz Türkiye'ye müzakere tarihi vermek istiyorduk fakat kriterlerimize uymayacağını gösterdiği için tarih veremiyoruz" şeklinde olacaktır.

Daha 17 aralık öncesinde Güney Kıbrıs'ın Türkiye tarafından tanınmasını istemek resmen mızıkçılığın ve Türkiye hakkında çıkacak olan  olumsuz kararın bir göstergesidir. Bu ne cürettir ki; Güney Kıbrıs ile aynı statüde olan  KKTC yi tanımamakta ısrar edenler açık bir dayatma olarak Türkiye'den Güney Kıbrıs'ın tanınmasını isteyebilmektedirler.

Belki de işin başından itibaren Türkiye hükümetleri tarafından verile gelen tavizler bu gün AB ülkelerinin Türkiye'ye karşı umursamaz tavırlar takınmasına sebep olmuştur. Kendi kendimize pembe rüyalar görmeye gerek yok. Son durum gayet açık olarak ortada. Çünkü AB liderleri arasında Türkiye'ye karşı izlenecek yol hakkında bir mutabakat ve ağız birliği söz konusudur. İçinde bulunulan günlerde AB liderlerinin Türkiye'yi adeta bir salvo ateşine tutarak caydırıcılık sergileyecekleri de gözlenmektedir.