HÜR

GÖKBAYRAK

DOĞU TÜRKİSTAN'IN SESİ

 

 

 

 

HÖR

KÖKBAYRAK

SHERQİ TÜRKİSTANİNG AWAZİ

  

    Anasayfa

 

     M.E BATUR 

         MAKALELERİ

         2008

        2007
       
2006

        2005
       
2004
       
2003
       
2002

        2001
       
2000

 

 

MEHMET EMİN BATUR'UN GÜNLÜK GAZETELERDE

YAYIMLANMIŞ MAKALELERİ

2002

 DOĞU TÜRKİSTAN ATEŞ TOPU GİBİ

16 Ekim 2002

Tarihin derinliklerine bir göz attığımızda görülecektir ki; istila edilen hiçbir ülkeyi istila eden güçler ebediyen ellerinde tutamamışlardır. Bazı istisnalar var ise de genellikle durum böyledir. Bu nedenle biz Doğu Türkistanlılar da duruma bu açıdan bakmakta ve dolayısıyla asla ümitsizliğe düşmemekteyiz.

Şu anda bizim en büyük güvencemiz önce Allah sonra da elli yıldır Doğu Türkistan' da Çinli işgalcilere tam olarak teslim olmamış olan ve bir an olsun her alanda Çinlilere karşı olan mücadelelerinden vazgeçmemiş durumdaki Doğu Türkistan halkıdır. Dış ülkelerdeki Doğu Türkistanlılar olarak hür dünya dediğimiz devletlerden Doğu Türkistan'daki Çin işgaline ve Çin zulmüne karşı duyarlı davranılmasını istemek ve de yüzde milyon kere haklı bir dava olan Doğu Türkistan'ın davasına destek verilmesini talep etmek en tabii hakkımızdır diye düşünmekteyiz. Bu isteğimizdeki öncelikli ülke ve devlet elbette ki dil, din ve soy birliğimiz olan Türkiye Cumhuriyeti Devletidir, Aziz Müslüman Türk milletidir. 1950'li yıllardan beri Türkiye'de, başta merhum ve cennetmekan liderlerimiz Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin Beyler olmak üzere günümüze kadar bütün Doğu Türkistanlılar güçleri ölçüsünde Doğu Türkistan'ın içinde bulunduğu ahvali Türk halkına çeşitli yollarla anlata gelmişlerdir... Bütün bu çabalar sonunda ne mi olmuştur? Elbette ki temsilde hata olmayacağı gibi dağ fare doğurmuştur. Doğu Türkistan halkı da büyük bir sükut-u hayale uğramıştır. Birinci olarak 23 Aralık 1998'de Mesut Yılmaz hükümeti “Doğu Türkistan Çin toprağıdır” diyerek bir gizli başbakanlık genelgesi yayınladı. Doğu Türkistanlıların toplantılarına Doğu Türkistan bayrağının asılmasını ve devlet memurlarının bizzat katılmalarını değil, mesaj dahi göndermelerini yasaklayan bir genelge idi. Bu ucube genelgeyi iktidar oldukları zaman Süpermen gibi ortadan kaldıracaklarını söyleyen ve söz veren siyasiler de fos çıktılar. Üstüne üstlük iktidar ortağı olur olmaz hükümet programına “Çin ile ikili ilişkilere önem verilecek ve arttırılacak” maddesini eklediler. Eli kanlı Çin devlet Başkanı Jiang Zemin'e devlet nişanı bile verdiler. Bu dostlardan (!) bazıları ile konuyu görüştüğümüzde; “Tek başımıza değiliz. Koalisyon hükümetlerinde bazı mecburiyetlere katlanmak zorunda oluyorsunuz” diyorlardı. Şimdi de ülke 3 Kasım erken genel seçimlerine kilitlendi, partilerin seçim çalışmaları hız kazandı. Aynı siyasi parti bağımsız olarak yayınladığı seçim bildirgesinde yine bildik maddeye yer vermiş “Çin ile ikili ilişkilere önem verilecek” Hani koalisyondaki mecburiyetten dolayı bu madde vardı? Türkiye'de Doğu Türkistanlılar şu gerçeği çok iyi gördüler. Hiçbir siyasi partinin “Doğu Türkistan” diye bir meselesi yok. Olması da mümkün görünmüyor. Oy kullanacak olan Doğu Türkistanlılar 3 Kasım seçimlerini bir fırsat olarak bilmeli ve çok iyi değerlendirmeliler. Hamaset edebiyatlarına aldanmamalılar. Durum, daha düne kadar Doğu Türkistan meselesine menfaati icabı da olsa destek veriyor görünen ABD için de geçerli. Doğu Türkistanlıları, onlar da Irak'a saldırı arifesinde menfaatleri icabı yalnız bıraktılar ve terör listesine dahil ettiklerini açıkladılar.

Doğu Türkistan konusu gerçekten “Ateş topu” gibi. Kim eline alsa eli yanıyor ve yere fırlatıp atıyor. Bu top yine Doğu Türkistanlıların kendi ellerinde kalacak gibi görünüyor.

 ASKAR AKAYEV' İN TÜRK DÜNYASINA İHANETİ

14 Ekim 2002

Yeri geldikçe çeşitli vesilerle hep söylemişimdir. Bağımsızlığı kazanmak değil,

ona sahip çıkmak, devamlılığı sağlamak ve yaşatmak lazımdır diye, 1990'lı yılların başından itibaren, Allah'ın bir lütfü olarak yetmiş yıl eski Sovyetler Birliğinin esareti altında kalan Batı Türkistanlı kardeşlerimiz birer birer bağımsızlıklarına kavuştular. Bizler de hali ile sevindik mutlu olduk.

Gelecek yıllar için özellikle biz Doğu Türkistanlılar olarak umutlandık. Sıra Çin esareti altındaki Doğu Türkistan'a geldi diye...ilerleyen yıllarda ise umutlarımızın boşa çıkmakta olduğunu gösteren gelişmelere şahit olmaya başladık. Doğu Türkistan' dan ayrılıp kardeş ülke zannı ile Kazakistan ve Kırgızistan'a gelen Doğu Türkistanlıları Çinliler istiyor diye Çin'e iade ettiler, öldürülmelerine sebep oldular. Kimilerini de Kırgız ve Kazak hapishanelerine attılar. Çinlilerle umulmadık bir hızla dostluklar ilan etmeye başladılar. Çinliler Kazakistan ve Kırgızistan' dan toprak satın almaya ve aldıkları bu topraklarda çok katlı binalar inşa edip, Çin'den getirilen kalabalık Çinli aileleri yerleştirmeye başladılar. Doğu Türkistan'ın ikinci Mançur Çin istilasına maruz kaldığı 1878 yıllarında Batı Türkistan'a Sığınan ve bugün sayıları bir milyonun çok üzerindeki Uygur asıllı Doğu Türkistanlılara Çin' in istekleri doğrultusunda baskı uygulamaya başladılar. Kendilerini ise her fırsatta Türk değil Kazak, Kırgız, Özbek vs. diye tanıtmaya başladılar. Çünkü Ruslar böyle istiyordu. Çinliler böyle istiyordu. Demem o ki, Batı Türkistan Türk Cumhuriyetlerinden bazıları bağımsızlığı içlerine sindiremediler, Çünkü bu Türk Cumhuriyetlerinin başında hep Sovyet artığı, polit büro kafalılar yönetici olarak bulunuyordu. Halen de parlamenterlerinin neredeyse yarıya yakını Slav asıllı Ruslardan oluşmaktadır. Bu nedenle özgürce kararlar alabileceklerine ihtimal vermiyorum. Özellikle de Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri arasından Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev' in tutumu neredeyse Türk dünyasına karşı ihanet derecesine ulaştı. 1996 yılında Doğu Türkistan sınırından geçip Kırgızistan'a sığınan 9 Uygur gencini Kırgız askerleri vurarak şehid edip cesetlerini Çinlilere teslim ettiler. Anadolu Ajansının Bişkek muhabirinin bildirdiğine göre 21-24 Nisan 1997 tarihleri arasında Ermenistan'ı ziyaret eden Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev Ermenistan'ın başkenti Erivan' da sözde ermeni soykırımı anıtına çelenk koydu. Ayrıca düzenlenen basın toplantısında 1915 yılında Türkiye' de Ermenilere karşı soykırım yapıldığını da iddia etti. Yine, Türk Cumhuriyetleri arasında Ermenilerle özellikle yakınlık kurmaya çalışan Askar Akayev 9 Nisan 1997 tarihinde de devletin resmi dilinin Rusça olması önerisinde bulunmuş ve Kırgız bilim adamlarından tepki görmüştü.

         Gelelim Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev' in ihanetine; Rusya lideri Vladimir Putin'in 7 Ekim 2002 tarihinde 50. yaşına girmesi nedeni ile Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev Putin'e yaş günü hediyesi olarak Tanrı Dağlarının bir zirvesini hediye ettiğini söyledi. Ülkenin Kazakistan sınırında bulunan Tanrı dağlarındaki zirvelerden birini Putin'e hediye ettiğini ilan ettikten sonra zirvenin adını " Putin'' koydu. Tanrı dağlarının Orta Asya Türk tarihinde çok önemli bir yerinin olduğu biliniyor. Oğuz Kağan ve Dede Korkut efsanelerine konu olan, ünlü Kırgız destanı Manas'ta tema olarak işlenen, Uygurlar döneminde Çin ile  İç Asya arasındaki ticaretin geçiş bölgesi olan, Türk topluluklarının uzun yıllar boyunca mekanı olan Tanrı dağlarının Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev tarafından Türk dünyasından intikam alırcasına Rus lider Putin'e yaş günü hediyesi olarak verilmesi oldukça şaşırtıcı ve düşündürücüdür. Tanrı dağları Türk dünyasının tarihi ve manevi olarak ortak malıdır. Kırgız halkı polit büro artığı Akayev'den hesap sormalıdır. Bütün dünyadaki Türkler bu utanç verici melanete tepki göstermelidirler.

 DOĞU TÜRKİSTAN’DA KÜLTÜREL DİRENİŞ

10 Ekim 2002

Geçenlerde saygıdeğer dostlarımızdan birinin bana bir tavsiyesi oldu. Doğu Türkistan'ın bu günkü dünya konjonktüründeki yeri ve durumu ile ilgili yazılarımı takip ettiğini, bunların yanında da Doğu Türkistan'ın kültürel özellikleri ile ilgili bilgilendirici yazılar da yazarsam iyi olacağını duyurdu. Ben de bu önerisini memnuniyetle yerine getirmeye çalışacağımı söyledim. Doğu Türkistan her yönü ile Türkiye'de 1952 yıllarından beri günümüze kadar anlatıla gelmektedir. Tabii ki kültürel faaliyetlerde de bulunulmuştur.

Doğu Türkistan' da mevcut örf , adet, gelenek, görenek ve genel sosyal yaşam hakkında yazılı ve görsel olarak yayınlar ve faaliyetler de yapılmaktadır.

Şunun altını çizerek söyleyebiliriz ki; Doğu Türkistan kültürü ile Türkiye' deki Anadolu kültürü arasında çok kesin çizgilerle ayrılan farklar yoktur: Doğum, düğün, ölüm, din kültürü ve diğer yaşamın içinde yer alan bütün konular hemen hemen aynı benzerlikler ortaya koyar. Türkiye'de büyük şehirlerdeki kültürel dejenerasyonu saymaz isek batı kültüründen fazla etkilenmemiş olan Anadolu köylerinde yaşamın içinde nelerle karşı1aşıyorsak, Doğu Türkistan'da da aynı kültürel yaşam tarzını görmek mümkündür. Yüzyıllardır Doğu Türkistanlılar içinde bulundukları zor şartlara rağmen başta mensubu olmakla şeref duyduk!arı İslam dini çok eski devirlerinden beri süregelen örf, adet gelenek ve göreneklerini günümüze kadar hassasiyetle muhafaza etmişlerdir; Bazı din alimlerinin 21. yüzyılda İslam’ı yaşatmanın ve muhafaza etmenin zorluklarla dolu olduğunu , bu nedenle İslamiyet’in dünyaya yayılmaya başladığı donemdekinden daha itinalı bir şekilde ve hassasiyetle sahip çıkılması gerektiğini ifada ettikleri gibi Doğu Türkistanlılar da dünyanın en gaddar, en acımasız, en despot ve insanlık düşmanı bir milleti olan Çinlilerin esareti altında olduklarının bilincinde oldukları için, yıllardır yoksulluğa, açlığa ve kendi ülkelerinde altın tabakla dilenmek durumuna düşürülmelerine rağmen gelecekte mutlaka istiklâllerine kavuşacaklarına olan inançlarının verdiği güçle “Millet” olmanın temel şartlarından asla taviz vermeyerek insan üstü bir güçle ve gayretle benliklerine sahip çıkmışlardır. millî ve dini benliklerini en iyi muhafaza eden milletlerden birini dünya takdir edecekse; bu millet Doğu Türkistan halkı olmalıdır. Çünkü 17. yüzyılın ortalarından beri çeşitli aralıklarla Rusya ve Çin ile uğraşmak durumunda kalmalarına rağmen hiçbir yabancı tesirlerin altında değişikliğe uğramamışlardır. 5000 yıllık tarihe sahip olmakla övünen Çinlilerin Doğu Türkistan konusunda panikleyip, telaşa kapılarak Doğu Türkistanlıları dünyaya terörist göstermeye ve kabul ettirmeye çalışmaları boşuna değildir. Biliyorlar ki, dini ve millî kültürlerine bu kadar zamandır her şeye rağmen sahip çıkan ve direnen bir millet günün birinde mutlaka devlet kurma noktasına erişecektir.

Türk milletine niteliklerini veren, bir başka toplulukta ya da millette olmayan ve yalnızca söz konusu Türk milletine münhasır din, dil ve folklorik özelliklerin tamamı eksiksiz ve dumura uğramamış olarak Doğu Türkistan halkında mevcuttur. özenle muhafaza edilmektedir.

İnşallah ileride yeri geldikçe elbetteki ayrıntılı olarak kültürel değerlerimizin ayrıntı ve özelliklerinden bahsedeceğiz. Fakat görünen odur ki; şu anda Doğu Türkistan'ın içinde bulunduğu durumun acili yeti sebebi ile, uzun uzadıya kültürden bahsedecek kadar fazla zamanımız olmadığıdır. Çin, dünyadaki kendi yörüngesine aldığı bazı devletlerin desteğini de yanına alarak Doğu Türkistan' da gizli ve aleni katliamlarına devam etmektedir. Dünya barışından dem vuran ülkeler, Çin' in işlemekte olduğu insanlık suçlarına ortak olmamalıdır.

    ÇİN TERÖRİZMİ VE  BİR HATIRA

09 EKİM 2002

Doğu Türkistan Cumhuriyeti'nin komutanlarından merhum General Mahmut Muhiti'nin ifadesi ile Çinlilerin kızılının da siyahının da bir farkı yoktur. Siyah (Milliyetçi Çin) Çinliler Doğu Türkistan üzerinde hükümranlık sürdükleri dönemlerde bu günkü Kızıl Çin'den farksız şekilde zulümler yapmışlardır. Ayrıca bütün icraatları ile Komünist Çin' in Doğu Türkistan'ı istilasına zemin hazırlamışlardır.

Aşağıda okuyacağınız sergüzeşt, Milliyetçi Çin' in Doğu Türkistanlılar üzerinde estirdikleri terör hadiselerine tipik bir örnektir. Yıl1947 Yarkent vilayetinin yönetimi Çinlilerin kuklası ve kölesi durumundaki şu bürokratlardan oluşmaktadır.

 Vali: Paşa,

Yarkent başsavcısı: Mehmet Hesen,

Yarkent Emniyet Müdürü: Sadullah,

Çinlilerin halkla ilgili bütün ayrıntılı bilgileri aldığı ve Yarkent vilayeti halkının başına musallat etliği “Beğ” lakaplı kişi Turap.

 O günler; Doğu Türkistanlı aydınların bir gecede ortadan esrarengiz şekilde kaybolduğu ve ertesi günü halkın kaybolan kişi hakkında “kartal kaçırmış” dedikleri veaslında gece evine yapılan baskınla evi soyup soğana çevirdikten sonra Çinli haydutlar tarafından götürülüp bir daha akıbetinden haber alınamadığı, karşı koyanların ise oracıkta tereddütsüz öldürüldüğü dönemler. Babam Yarkent vilayetinin merkezinde ticaretle uğraşıyor. Dükkanına gelip gidenlerin hemen hemen hepsi vatansever ve vatan millet kaygısı taşıyan kişiler. Satmakta olduğu mallar genellikle Hindistan'dan ve Rusya'dan gelmektedir. Rusya ile Çinlilerin arası o günlerde hiç iyi değil. Dolayısıyla Ruslar Doğu Türkistan halkını Çinlilere karşı uyandırmaya yönelik gizli faaliyetler sürdürmektedirler. Babamın dükkanına gelen mal balyalarının gizli bölmelerinde “Şark Hakikati”, “Dünya Müslümanlarına müracaat” adlarında Batı Türkistan'da hazırlattırılan Uygurca yayınlanmış dergi ve mecmualar gönderiyorlar. Babam da bunları alıp yakın bildikleri kişiler arasında okuyor ve okutuyorlar. Bu durum tabii ki zaman içerisinde Çin istihbaratı tarafından öğreniliyor. Hatla bir gün Yarkent Emniyet Müdürü arkasında adamları ile dükkana geliyor. Bazı ihtiyaçlarını aldıktan sonra şaka yollu şöyle diyor:

 “Mirahmet neler yapıyorsun bakalım? Aslında bomba ile havaya uçurulacak yerlerden biri de bu dükkan" diyor çıkıp gidiyor.

O yıllarda, bir gece yarısı eve gelen silahlı Çinli askerlerden oluşan bir grup babamın gürültüler üzerine avluya çıkması üzerine ayaklarının dibine ve arkasındaki duvara doğru bir kaç el ateş ediyorlar. Sözde silahlı milisleri aramaktadırlar. Ardından cüzdanını istiyorlar cüzdanı uzatıyor cüzdanına küçük bir zincirle bağlı fildişinden yapılmış mührü babam vermek istemiyor ve mührü tutup cüzdandan kopartıyor, onlar cüzdanı alıyorlar. Babamı hemen ev kapısının önünde iki tarafına iki silahlı asker dikip oturtuyorlar. Diğerleri eve giriyor, sağa sola ateş açıyorlar, sağı solu kırıp döküyorlar. Babam evden çocukların ağlama seslerini duyuyor fakat başında bekleyenlerin silah dayaması ile bir şey yapamıyor. O ara evde kilitli sandıkların kilidini ateş açarak kırmak istediklerini anlayıp cebindeki anahtarları içeriye uzatacak oluyor o anda bir el babama doğru ateş ediyorlar fakat isabet etmiyor. Babamı tekrar oturtuyor iki yanına da iki asker oturuyor. Bunlardan biri Özbek asıllı. Şivesinden anlaşılıyor.

Babam hu arada içerideki çocukların hayatından endişe ediyor ve diyor ki içinden “nasıl olsa bizleri sağ bırakmayacaklar hiç olmazsa şu yanımdakilerden birini öldürüp silahını alayım" diyor. O zamanlar dizlerine kadar yükseklikte çizme giyerlermiş ve bıçak taşımak ise bir gelenek olduğundan babam da çizmesinin içinde devamlı taşıdığı bıçağı o gün sapı aşağı gelecek şekilde kınsız yerleştirmiş. Oturduğu yerde çıkartmak için .uğraşıyor fakat bir türlü çekip çıkaramıyor, parmak uçları kan içinde kalıyor. Ayağa kalksa çıkartacak ama buna izin vermiyorlar. O arada evdeki askerler dışarı çıkıyorlar. Başlarındaki soruyor “Senin bir şeyini aldık mı?" Babam “hayır almadınız" diye cevap veriyor. Oysa ki evde yükte hafif pahada ağır hiçbir şey bırakmıyorlar, çalıp çırpıyorlar Onlar çıkıyor babam hemen eve giriyor çoluk çocuğa bakıyor bir şey yok fakat ev tarumar edilmiş. Babam arkalarından sokağa baksa ki, yoldan geçen herkesi dışarıdaki askerler yere oturtmuş kimsenin gitmesine izin vermemişler. Bizim evde işleri bitince hepsini bırakıyorlar tabii. Aradan 15 dakika geçiyor iki kişi geliyor ellerinde defter-kalem “Demin gelenler nelerinizi aldılar, zararlarınız tazmin edilecek” diyerek liste yapıyorlar. Aslında listeye aldıklarının tamamını fire vermeden bölüşmek maksadı ile listeye alıyorlarmış.

Ertesi günü Yarkent Emniyet Müdürü Sadullah'a gidip babam olan biteni anlatıyor ve çaldıklarının listesini veriyor. Aldığı cevap ise şu:

  “Almışlarsa kendi mallarını almışlar. Bunları sağda solda anlatıp durma"

 1949 yılında komünistler geldikten sonra yukarıda saydığımız bürokratların tamamını kurşuna dizerek öldürmüşlerdir. Çünkü ideolojilerine ters düşmekte idiler.

  APPAK HOCANIN DOĞU TÜRKİSTAN'A VERDİĞİ ZARARLAR

08 Ekim 2002-10-08

Tarih içerisinde yerini almış olan bütün milletlerin kendilerine has mitolojileri, destanları ve de kahramanları vardır. Bunlar hakkındaki bilgileri de o milletin hadimleri kendilerinden sonraki nesillere doğru ve aslına sadık i kalarak naklederler. Bir de gelecek nesillere aktarmaları gereken çok önemli bir husus da kendi milletine ihanet etmiş olan hainlerin . kimliği ve verdiği zararların ne kadar derin yaralar açtığı hususudur.

Vatanını ve milletini karşılıksız seven bütün herkesin yukarıda bahsettiğim konularda bütün açıklığı ile bilgi edinmeleri en tabii haklarıdır. "Bu nedenle; burada ben de yeri gelmişken, Doğu Türkistan'ın bugünkü karanlık günlere duçar olmasının sebeplerinden olan ve “Hocalar dönemi” diye adlandırılan bir dönem içerisinde geçen “Appak Hoca” dan bahsedeceğim.

Doğu Türkistan' da on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda kendilerinin Seyit olduklarını ileri süren “Hoca” kisveli bir takım kişiler babadan oğul’a intikal ettirilen bir hükümranlık sürmüşlerdir. (Tabi ki burada gerçek vatansever ve idealist hocaları tenzih ediyoruz) Hocalar çıkar ve dalkavuklar bulmak için sahte şecereler ortaya koyup peygamber soyundan olduklarını ileri sürmektedirler. Bahse konu Appak Hoca da bunlardan biridir. Appak Hoca 1626 yılında Kumul' da doğmuştur. Asıl adı Hidayetullah olup, Hoca Yusuf' un oğludur. Daha sonra Appak Hoca adı ile anılmaya başlamıştır. “Appak” sözcüğü Farsça “afak” (alem) sözcüğünün halk ağzındaki telaffuzudur. Sözcüğün bu şekle gelmesinde Doğu Türkçe sindeki "bembeyaz'' anlamına gelen “Appak” sözcüğünün de rolü vardır.Appak Hoca 1690 yılında Kaşgar da ölmüştür. “Hocalar devrinde “hocalar aralarındaki iktidar kavgası nedeni ile " Aktağlık, Karatağlık” olmak üzere ikiye ayrılmışlardır… Kaşgar’da üslenen hocalar "Ak Tağlık" Yarkent'te üslenen hocalar da " Karatağlık'' diye anılmakta idiler. İsmail Han tarafından Kaşgar'daki " Ak Tağlık'' hocaların lideri olan Appak hoca Kaşgar dan kovulur. Appak hoca Keşmir yolu ile Tibet'e giderek Budistlerin lideri Dalay Lama ile görüşür.Ondan yardım ister. Bu isteği olumlu karşılayan Dalay Lama ve Kalmuklar Appak hocanın da aralarında olduğu 12.000 kişilik Cungar ordusu ile Doğu Türkistan' a giderek Yarkent' i ele geçirirler. Appak Hoca eski makamına (!) kavuşur. Burada önemli olan taraf;Appak hocanın rakibi İsmail Han İslam dinine mensuptur, fakat yardım dilenerek getirdikleri ise Budist’tirler.. Demek oluyor ki makam ve mevki hırsına bir de: intikam duygusu eklenince Appak hoca İslam inancını da bir kenara bırakmıştır.. 1678 yılındaki bu hadise ile Seidiye hanlığı topraklarında 1755 yılında gerçekleşecek olan birinci Mançur Çin istilasına kadar 77 yıllık " Hocalar Devri" başlamaktadır. Bu süre içinde Hocalar her yıl Kalmuklar’a  100.000 madeni para vergi verirler. Yıllık vergi miktarı ise 3.5 ton gümüş tutarındadır. Bu miktar her ailenin gelirinin %55' i ile karşılanmaktadır.

Hocalar Devrindeki nevi şahsına münhasır Appak Hocanın vatana ihanetinden doğan kahredici sonuçlarını ondan sonrakiler ne kadar da ortadan kaldırmaya çalışmışlarsa da iş işten geçmiştir. Appak Hoca iktidar hırsı ile Doğu Türkistan kapılarını Kalmuklar’a açmış, Kalmuklar da aynı hırsla Doğu Türkistan kapılarını Çinlilere açmıştır.

Bu konuda İklil Kurban şunları söylüyor: ''Sözde İslamiyet uğruna canlarını feda edecek olan Seyitler ve Hocalar, iktidar ve çıkar söz konusu olduğunda, İslamiyet’in en aşırı düşmanı olan putperestler ile birleşirler'' Ve yine devam ediyor: '' Kaşgar' da bulunduğum sırada (1954-1955 yılları) Kaşgarlıların Appak Hoca mezarına toplanıp dua ve dileklerini onun üzerine yaptırdıklarına şahit oldum. Oysa, Doğu Türkistan Türklüğünün günümüze kadar süregelen esirlik döneminin tarihi, işte bu Appak Hoca adıyla başlamaktadır.

 ÇİN' DEN BEKLENEN İKİ MİLYON TURİST  GELDİ Mİ?

07 Ekim 2002

Daha önceleri takipçisi olacağımızı söylediğimiz bir konu: Türkiye şu anda bir turist sezonunu daha geride bıraktı. Turist sezonunun başında Türkiye' ye beklenen turist sayısına erişilebildi mi yoksa bu turist sezonunu da kör topal geçirdikten sonra umutlar bir başka bahara mı ertelendi? Yanılmıyorsam Türkiye' ye karşı tam bir aldatmaca politika güden Çin' den gelecek turistlerden başta diğer ülkelerden gelen turistler konusunda beklenene yakın bir sayıya ulaşılabildi.

Bilindiği gibi Çinliler bu yıl bazı isteklerini Türkiye' ye kabul ettirebilmek için iki milyon turist göndereceklerinin sözünü vermişti. Tarih boyunca sözünde durmaması ve yalancılıkları ile tanınan Çinliler yine sözlerinde durmadılar ve Türkiye' ye göndereceklerini söyledikleri turist sayısının % 1 ' i dahi gelmedi. Gelenler de Türkiye üzerinden batı ülkelerine geçmeyi planlayanların çoğunlukta olduğu guruplardı. Bakın bu konuda Çin' den turist getiren şirketlerden biri olan Aristo Tur' un yönetim kurulu başkanı Sema Bakacak şöyle diyor: “Çin' den gelen yolcu uçaklarının, geriye 20-30 kişi. eksiği ile döndüğünü görüyoruz. Türkiye' ye turist adı altında kaçak işçi akışının önlenmesi gerekmektedir.” Çin' den turist getiren bir başka şirket olan Olympica Tur Genel Koordinatörü Erhan Yalmanlar da “Çin' den Türkiye' ye yasadışı yollardan Avrupa ülkelerine geçmek üzere gelenler olmaktadır.Son aylarda Türkiye vizesi alıp Çin e geri dönmeyenler olduğu bizim piyasada çok sık konuşulmaya başlandı.'' demiştir. Bu durum Avrupa' ya geçmek isteyen 37 Çinlinin Çanakkale' de yakalanması ile ortaya çıkmış oldu. Bu 37 Çinli de Çanakkale Emniyet teşkilatı tarafından ülkelerine teslim edileceği güne kadar bütün ihtiyaçları karşılanıldı. Yaş ortalamaları 20-25 arasında olan 8 'i kadın 37 Çinli bir simsar tarafından İstanbul' dan getirilmişti. Bu işçi simsarının kendisi yok olmuştu.

Daha önceleri de Çinlilerin kalabalık sefil insanlarını turist adı altında Türkiye' ye transfer etmek istedikleri ve bunun aynı zamanda Çin hükümetinin stratejik bir politikası olduğu hususuna dikkat çekmiştik. Nedenine gelince yukarıda sözünü ettiğimiz Çanakkale' de yakalanan 37 Çinliyi kendi ülkesi her nedense aylarca geri almayı sürüncemeye sokmuş bulunuyor. Bir ülke kendi vatandaşının bir başka ülke tarafından iade edilmesi söz konusu olunca derhal teslim almaz mı? Çinliler almıyor işte. Aristo Tur' un yönetim kurulu başkanı Sema Bakacak ve Olympica Tur genel koordinatörü Erhan Yamanlar Çin' in Türkiye' yi resmi tatil ülkesi ilan etmesinin ardından ve Türkiye'ye 2000.000 turist gönderme vaadinden sonra gelen Çinli turist sayısının söylenen rakamlara ulaşmasının asla mümkün olmadığı açıklaması yapıldı. Çin' den bütün dünyaya çıkacak turist sayısı 3-5 milyon iken yalnızca Türkiye' ye iki milyon Çinli turist gelmesini beklemenin tamamen yanlış hesap olacağını söylediler. Çok iyi tanıtım yapılabildiğinde 5 yıl içinde ancak 300-400 bin turist gelebileceğini de sözlerine ilave ediyorlar.

Netice olarak, Türkiye'nin Turizm Bakanı Taşar ilk Çinli kafilesini büyük bir iştahla karşıladı, Çin lokantasında Çinlilerle yemek yedi manşetlere konu oldu ve yine de Çinlilerin oyununa geldi. Beklenen iki mi!yon turistten eser yok. Sezon boyunca Türkiye kaçak Çinlilerle uğraştı o kadar. Velhasıl Türkiye'nin Çin' den iki milyon turist bekleme hayali fiyasko ile sonuçlanmış oldu.

Çinliye güven olur mu?

  HAKSIZLIK CEZASIZ KALMAZ

05 EKİM 2002

         Saygıdeğer gönül dostlarımdan biri nakletti: Bir vakitler erenlerden biri bir berberde tıraş oluyormuş. Berber dükkanına paldır-küldür gürültülerle şaklabanın biri kahkahalar atarak girmiş. Berberin karşısında oturan erenlerin usturaya vurulmuş kafasını görünce kafasına " ohoo kabağa bak kabağa” diyerek bir tokat patlatmış. Bu durum karşısında erenler bayağı bir irkilmiş ise de sesini çıkartmamış. Söz konusu şaklaban yine aynı şaklabanlıklarla kahkahalar atarak dükkandan çıkmış gitmiş. Kısa bir an sonra dışarıdan bir gürültü duyulmuş ardından bağrışmalar çağrışmalar. Bu gürültüleri duyan berber de merak edip dışarı çıkmış ve hemen geri dönmüş, erenlere demiş ki " Yahu baba erenler deminki sana tokat atan adama beddua mı ettin nedir? Adam kamyonun altında kalarak feci şekilde can vermiş'' Baba erenler derin bir iç çektikten sonra " Ben beddua falan etmedim ama her halde bana yaptığı bostancının zoruna gitmiş olmalı'' demiş.

Evet, dünyada öylesine akıl almaz haksızlıklarla karşılaşmaktayız ki; neredeyse bu haksızlıkları sıradan, hayatın bir parçası gibi normal bir hadiseymişcesine algılamaya ve kabullenmeye başladık. Oysa ki; bir hadis-i şerifte " Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır'' denilmiştir. Özellikle de dünyada zulme uğrayanlar, işkence çekenler, yurtları işgal edilenler hep Müslümanlar olmaktadır. Yüce dinimiz İslam bizlere haksızlıklar karşısında asla boyun eğmememiz, susmamamız gerektiğini emretmesine rağmen, adeta üzerimize ölü toprağı saçılmışçasına susmayı, pısırıklığı, tembelliği, nemelazımcılığı ve de güçlünün karşısında eğilmeyi, mazlumu yalnız bırakmayı tercih eder bir görüntü sergiliyoruz .

Bu gidişin sonu nereye varacak? Gittikçe fazlalaşmakta olan bu haksızlıklara daha ne kadar suskun ve kayıtsız kalınacak? Sözde Müslüman geçinen bazı  ülkelere bakıyorsunuz duruş olarak Müslüman bir ülkenin duruşunu yansıtmıyor. Burnunun dibindeki mazlum insanların katledilmesine ses çıkarmıyor, onların dertleri ile hemhal olmuyor, tam tersine zulmedenlerin, katliam yapanların, mazlum insanların ülkesini zorla işgal edenlerin, İslam dinine ezelden düşman olanların saflarında görünüyorlar. Bu nasıl Müslümanlık, bu nasıl hakkaniyettir anlamak mümkün değildir.

İkinci Dünya Savaşından sonra başlayan Filistin halkı üzerindeki İsrail zulmü ve katliamları bugün had safhalara ulaşmıştır. Katil Şaron'un cellatları kundaktaki Filistinli bebekleri katletmeye olanca hızı ile devam ederken, bu haksızlığa dur demesi gereken BM örgütü ABD'nin güdümünde hareket etmekte, ABD Başkanı da Kudüs'ü İsrail' in başkenti yapma peyindedir. Çeçenistan'da Şeyh Şamil' den bugüne kadar Rus işgalcilerine karşı bir bağımsızlık mücadelesi Çeçen Mücahitler tarafından sürdürülüyor. Fakat masum ve mazlum Çeçen halkı son model teknolojik silahlarla katledilmeye devam ediliyor. Açlıkla mücadele etmeye çalışan zavallı Afgan halkının üzerine, ABD kendisinin ortaya çıkardığı hayalet bir tek teröristi bahane ederek bomba yağdırdı ve binlerce insanın ölümüne yol açtı.

        Doğu Türkistan' da 40 milyon Müslüman Türk bir buçuk milyara yakın nüfusa sahip Çinli işgalcilerin zulmü ve katliamlarına maruz kalmaktadır. Çinliler zorla işgal ettikleri Doğu Türkistan' da nükleer denemelerle, mecburi kürtajlarla sudan bahanelerle kurşuna dizmekle, uyuşturucunun serbest hale getirilmesi ile, fuhuşla, AİDS mikrobu yaymakla, ahlaki çöküntü ile ve suç isnat ettikleri insanlara dünyaca ünlü (!) 128 çeşit akıl almaz Çin işkenceleri ile insanlık adına utanç verici katliamlar yaparken, dünya devletleri özellikle de Müslüman geçinen ülkeler bu vahşet sahnelerine seyirci kalmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Mazlumların şu anda güçleri ölçüsünde mücadele etmekten başka çareleri yok. Fakat sahipsiz zannedilerek yapılan haksızlıklar devam ederse ve bu haksızlıklar da bir gün Allah'ın gücüne giderse, o zalimler da kamyonların en büyüğü ile tanışmaktan asla kaçamazlar.

ÇİN İNSANLIK SUÇU İŞLİYOR

04 Ekim 2002

Günümüzde Çin,neredeyse bir buçuk milyara ulaşan nüfusu ile dünyadaki bütün varlığını ekonomik çıkarlara endekslemiş kapitalist ülkelerin iştahını kabartan bir ülkedir. Bazı dünya devletleri de Çin ile ticari münasebetler bağlayabilmek, Çin pazarında yer edinebilmek yarışı içindedirler. Ayrıca dünyadaki bazı devlet Emin Batur adamlarının rüyasını süsleyen husus da bir gün dünyanın yedi harikasından biri olan Çin Seddi’nin üzerinden dünyaya bakabilmek ve Çin' in başkenti Pekin' de kendilerine ikram edilecek Pekin ördeğini yiyebilmektir.

Çin şu anda dünya konjonktüründe etkin bir role sahip bulunmaktadır. Bu etkin rolü kazanabilmek için de elindeki en büyük kozu ve silahı kalabalık nüfusudur. Bunun yanında 1971 yılında BM bünyesine dahil olan Çin BM' de veto hakkı bulunan 5 daimi üyeden biridir. Son yıllarda dünya piyasalarına sürdüğü envai çeşit taklit ve kalitesiz malları ile de bir büyüme trendi yakalamıştır. Bütün dünya Çin' i böyle tanıyor dolayısı ile Çin ile dost olabilme yarışına giriyor. Bu bahse konu ülkeler, gerçek Çin' i Tibetlilere, iç Moğolistan halkına, Doğu Türkistanlılara ve hatta sefalet sınırlarının altında yaşam sürdüren Çin halkının 400 milyonluk bölümüne sormalıdırlar. Çin' in esareti altında bulundurduğu ülke halklarına karşı uyguladığı insanlık dışı baskı, zulüm ve işkencelere had safhaya ulaşmış bulunmaktadır. Doğu Türkistan halkını millî ve dini kimliğinden dolayı açıkça imhasını hedefleyen bir politika izlemektedir.

Çin de ağır ceza hüküm giyen Çinlilerin cezalarının bitiminde Doğu Türkistan'a gönderilmekte olduğundan Doğu Türkistan' da ahlaki çöküntünün hızlandırılması amaçlanmaktadır. Uyuşturucu neredeyse serbest hale getirilmiş, fuhuş sektörü de Çin' de aleni geçim kaynaklarından biri olduğundan bu sektörü de Doğu Türkistan'a taşımaya ve yaygınlaştırmaya çalışmaktadırlar. Özellikle son yıllarda binlerce küçük yaştaki Müslüman Türk çocukları Çin' in karanlık yüzlü insanları tarafından Doğu Türkistan' dan kaçırılıp Çin ülkesinin içeri bölgelerine götürülmekte ve Çin' in fuhuş, uyuşturucu ve organ ticareti alanlarında heder edilmektedir. Tüyler ürpertici bu tür haberler dünyadaki birçok ülkede dergilere konu olmasına rağmen yukarıda bahsettiğimiz gibi birçok demokrat olmakla övünen ülkeler ve yöneticileri Çin ile ticaretten elde edeceği menfaatleri düşünerek bu melanetleri ve insanlık adına utanç verici uygulamaları görmezlikten gelmektedirler. İki Uygur ticaretçinin bir Çin vilayetinde karşılaştığı ve neredeyse bir sokak köşesinde ölmek üzere olan bir Uygur çocuğa rastlayıp Doğu Türkistan'a geri getirdikleri öğrenilmiştir. Söz konusu çocuğun Doğu Türkistan' dan Çinliler tarafından kaçırıldığı ve böbrekleri alındıktan sonra sokağa atılmış olduğu anlaşılmıştır. Bu tür hadiselere çok sık rastlanır hale gelinmiştir. Çin' de körpe yaşlarda fuhşa sürüklenmiş Doğu Türkistanlı çocuklar uyuşturucu ticaretinde kullanılan Doğu Türkistanlı çocuklar, hırsızlığa alıştırılmış olan Doğu Türkistanlı çocuklar... İşte Müslüman Türk' ün varlığına kasteden Çinli canilerin iç yüzü...

Ne diyelim? Çin' in BM daimi üyelerinden biri olması, bu insanlık suçlarını işlemesine ve insan hakları ihlallerine destek vermesi anlamına gelmiyor mu?

Çin ile dost olma sevdasına yakalananların kulakları çınlasın.

  ABD IRAK HAREKATINA DESTEK BULABİLECEK Mİ?

03 Ekim 2002

 Bir dönem batılı ülkeler üçüncü dünya ülkeleri dediğimiz dünya ülkeleri tarafından erişilmesi mümkün olmayan teknolojilere sahip, yıldızların tepesinde devletler olarak görüldü. Fakat zaman geçtikçe ve süper güç olma iddiası ile birbirleri ile kıyasıya mücadele etmekte olan ABD, Rusya ve Çin arasında soğuk savaş döneminin başlaması ile söz konusu batılı ülkeler, daha doğrusu Türkiye'nin de içinde bulunduğu ve birçok dünya ülkesinin üye olabilmeleri için kuyrukta beklediği AB ülkeleri, bahse konu ABD, Rusya ve Çin'e payanda olmak durumunda kaldılar.

Dikkat edilirse ABD'nin sadık müttefiki İngiltere'nin ve ABD'nin önümüzdeki süreçte yapılması muhtemel bir Irak operasyonuna gerekçe göstermek için hazırladıkları raporlara Rusya ve Çin oldukça ihtiyatlı yaklaştığını belli etmek için ağır davranmak- tadır. Çin söz konusu delil dosyalarını incelemeye almıştır.

Rusya ön şart olarak Çeçenistan kartını ileri sürmeyi ısrarla sürdürmektedir. Tabii ki Ukrayna da Rusya'nın bu kartlarından bir tanesidir. Kaldı ki, Fransa bile son zamanlarda ABD ve İngiltere'nin Irak ve Ortadoğu politikalarına pek sıcak bakmamaktadır. Çin ise bilindiği gibi Doğu Türkistan'daki cinayetlerini daha meşru hale getirebilmek için ABD' ye kerhen destek veriyor görünse de ideolojik farklılık nedeni ile ABD ve diğer batılı ülkelerden herhangi birilerinin Ortadoğu’daki petrol bölgelerine çöreklenmesine alet olmak ve göz yummak niyetinde değildir. ABD ise 11 Eylül hadisesi ile başlattığı petrol bölgelerinde söz sahibi olma politikasının bir parçası olan Irak operasyonunu gerçekleştirebilmek için hiç anlaşamayacağı ülkelere, mesela,

Çin'e dahi taviz vermekten kaçınmamaktadır. Dünyadaki hiçbir devlet bir diğer devlete yüzde yüz güvenebileceği bir gözle bakmamaktadır. En güvenilir müttefik olarak gördüğü ülkeye karşı menfaatlerine ters düştüğü anda dirsek gösterebilmekte, ülke çıkarlarından asla taviz vermemektedirler. ABD kendi ülkesinde dahi Irak'a saldırı planına halktan tam destek bulamamaktadır. ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney' in konutuna doğru savaş karşıtı pankartlarla yürüyen yaklaşık 2500 kişi "petrol için kana hayır'' sloganları atmışlardır. Bu da gösteriyor ki bizim öteden beri " Irak savaşı terörizmle mücadele amaçlı olmayıp tamamen petrol amaçlı olacaktır'' iddiamızı doğrular niteliktedir.

Aslında gözler, tamamı ile Türkiye' ye dönük vaziyette Türkiye'nin izleyeceği politikayı gözlemektedir. Çünkü Türkiye önemli ölçüde belirleyici bir rol oynayacaktır. Irak Başbakan yardımcısı Tarık Aziz' in dediği gibi eğer Türkiye savaşa taraftar olmazsa ve ABD' ye destek vermezse Türkiye' ye rağmen ABD'nin Irak operasyonunun gerçekleşmesi zora girecektir. Türkiye bu hengamede gelene gidene sadece misafirperverlik yapmaktan öte, aktif olarak üzerine düşen ve kendisinden belirleyici adımlar atmasını bekleyen ülkelere karşı tamamen kayıtsız kalmamalıdır.Dünyadaki tek şey 3 Kasım seçimlerinden ibaret değildir.

Uluslararası diploması yolu ile görüşmeler yapabileceği birçok husus, durumdan kendisine vazife çıkartması gereken Türkiye'nin atacağı adımları beklemektedir.

Bana göre, yalnızca AB' ye üye olabilmek rüyası ile yatıp kalkmak ve ayrıca gerçekleşmesi asla mümkün olmayan sözde üyeliğin getireceği kalkınmayı beklerken etrafımızdaki çıkara dayalı savaş senaryolarında hantal davranmak asla Türkiye'nin ve Türk milletinin menfaatine değildir.

 DOĞU TÜRKİSTANLILAR MORALLERİNİ KAYBETMEDİ

02 Ekim 2002

         Bir milletin sonsuza kadar hür ve bağımsız olarak varlığını sürdürebilmesinin başında gelen şartlardan biri ya da birincisi her ne şartta olursa olsun moral kaynaklarının yok olmamasıdır. Diğer bir ifade ile ilk bakışta çok basit gibi görünen fakat temelde ise, millet olabilmenin şartlarından olan ayrıntı ve ideallerin sıkı sıkıya  korunması, sahiplenilmesi, devam ettirilmesi ve de gelecek nesillere intikal ettirilebilmesi bir insan topluluğunun milletler tarihindeki yerinin korunabilmesindeki temel unsurudur..

Bahse konu olan moral değerlerimizin başında dini inancımız gelmektedir. Özellikle de dünyadaki ,birçok milletler gibi kılıç zoru ile değil, İslam öncesi yaşamında zaten var olan ve; özen gösterilen ahlaki değerlerin, İslam dininin emrettiği kurallar ile çok büyük benzerliklerinin olması sebebi ile tamamen kendi hür iradeleri ile İslam dinini seçen Türk Milleti, tarihin her safhasında bir çok badireleri, dini inancına olan sadakatinden aldığı güçle aşabilmiş, " millet'' olmanın dünyadaki sayılı misallerinden biri olmuştur. Devlet olabilmek, " Devlette devamlılık esastır'' sözünün arkasına saklanmakla değil; devlet olabilmenin gereklerini de bihakkın yerine getirmekle mümkündür. Devletin devamlılığı millet olabilmenin şuuruna varabilmek ve bu şuuru devam ettirebilmekle sağlanır. Devlet idarecilerinin en başta gelen görevlerinden bazıları şunlardır. Birincisi milletin sahibi olduğu ve benimsediği dini inancının devam ettirilebilmesine imkan sağlamak, başka milletlere ait din bezirganlarının tesirin.den korunması ile ilgili önlemler almak. İkincisi milletin gerektiğinde uğruna seve seve canını verebileceği bu konudaki şuurunun kuvvetlenmesi, devam ettirilmesi ve gelecek nesillere ulaştırılabilmesini sağlayıcı ciddi çalışmalar yapmak. Üçüncüsü asırlardan beri devam ede gelen ve milletin sıkı sıkıya bağlı olduğu örf, adet, gelenek ve göreneklerinin, kültürel değerlerinin tamamının hassasiyetle sürdürülmesini sağlayacak çalışmalar yapmak, neredeyse kaybolmak üzere olan bazı değerlerin de yaşatılması, kaybolmaması için önlemler almak. Bunlarla beraber tabii ki, milletin ekonomik yönden de refah seviyesini yükseltecek ciddi ve uygulanabilir projeleri hayata geçirmek. Daha birçok önemli hususta da sayılabilir fakat bana göre devletin devamlılığını sağlayacak, milletin devlete olan güvenini ve bağlılığını arttıracak ana unsurlar bunlardır. Ancak o zaman ,, Devlette devamlılık esastır'' sözü gerçeğe dönüşmüş olacaktır.

Doğu Türkistanlılar 50 yıldır Çin işgali ve esareti altında olmasına rağmen, yukarıda bahsettiğim dini ve millî değerlerine, dünyada eşi benzeri görülmedik zulüm, işkence ve engellemeleri dahi hiçe sayarak sahip çıkmaktadırlar. Doğu Türkistan halkını “millet'' olma şuurundan koparamamışlardır. İçinde bulundukları bütün olumsuz şartlara rağmen Doğu Türkistanlılar morallerini yüksek tutmakta, çocuklarına Çinli işgalcilerden daha üstün meziyetlere sahip oldukları, bu nedenle mutlaka bir gün bağımsız olacakları hususunda telkinde bulunmaktadırlar.

Çinli işgalcileri son yıllarda panik içine sokan, telaşa düşüren ve münasebet kuracakları dünya ülkelerinde ilk ön şart olarak Doğu Türkistan meselesini gündeme getirten sebep Doğu Türkistanlıların millî ve dini şuurundan asla taviz vermemeleri, bağımsızlık fikrinden hiçbir zaman asla vazgeçmek niyetinde olmamalıdır.

 

DÜNYA SİLAHSIZLANMA HAFTASI VE ÇİN

24 EKİM 2002

Dünyada Birleşmiş Milletler Örgütü diye bir örgütten bahsedilir. Doğrudur böyle bir örgütün var olduğunu biliyoruz. Fakat dünyadaki son gelişmelere ve haksızlıklara baktığımız zaman söz konusu örgütün ne amaçlarla kurulduğu aklıma gelir. Nedenine gelince; silah, teçhizat, asker ve teknoloji yönünden büyük ülkeler ve devletler tarafından, savunması zayıf olan ülkeler ( özellikle de İslam beldeleri) pervasızca işgale uğruyor, sömürülüyor ve yok edilmeye uğraşılıyor. Oysa ki yukarıda sözünü ettiğimiz BM örgütünün 'kuruluş amacının dünya barışını ve güvenliğini korumak maksadı ile kurulduğunu, güçlünün güçsüzler üzerinde tahakküm sağlamasına izin verilmeyeceğini, milletlerin hükümranlık haklarının korunacağına dair bir çok maddelerin yer aldığı sözleşmelerin yer aldığı bir nizam- namesinin olduğunu biliyoruz.

Mesela, 24 Ekim Birleşmiş Milletler Günü'dür. çünkü; 24 Ekim 1945'te 111 maddeden oluşan nizamnamesi ile yürürlüğe girmiştir. Bu 111 maddenin 70 maddesi uluslararası adaleti ilgilendiren hususları kapsamaktadır. Aynı zamanda 24 Ekim, " Dünya Kalkınma ve Enformasyon günü” dür. Yine 24-30 Ekim "Dünya Silahsızlanma Haftası”dır. Son dönemdeki ehemmiyetine binaen " Dünya Silahsızlanma haftası'nı ele alacak olursak, son derece enteresan bir tablo ile karşılaşırız. Göründüğü kadarı ile son yıllarda BM ABD'nin güdümündedir ve Müdahale etmesi gereken bir çok hadise cereyan ederken ABD'nin yörüngesinde kalmayı seçmiş görünmektedir. Dünyanın jandarmalığına soyunan ABD haksız eylemlerinin son halkası olarak da Irak'a saldırı planları yapmaktadır. Gerekçesi ise Irak'ın nükleer ve kimsayal silahlar üretmekte olduğu ve bulundurduğudur. Bunda ne 'kadar doğruluk payı vardır bunu tam olarak bilemiyoruz. Belki de doğrudur, Fakat BM'i devreden çıkartarak BM kararı olmadan böyle bir müdahale hakkını kendisinde nasıl bula biliyor? Bunu anlamak mümkün değil, ABD'nin de son yıllarda hızla silahlanmakta ve mevcut teknolojiyi silahlanma alanında fazlasıyla kullanmakta olduğunu bütün dünya biliyor. Fakat her nedense ABD kendisini silahlanma karşıtıymış gibi göstermeye çalışıyor. Bir de 24-30 Ekim arasının Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Silahsızlanma Haftası" olarak ilan etmiş olması nedeniyle, dünyadaki işgalci ve

saldırgan bir devlet olan Çin'e dikkat çekmek istiyoruz.

Çin, gelecekte dünya hakimiyeti peşinde olan, bir milyar üç yüz elli milyon nüfusa sahip yayılmacı, şövenist bir millettir. Dünyada hızlı silahlanmaya en çok

önem veren bir tutum içindedir. Çin' in yıllık silah yatırımı 20 milyar dolardan daha fazladır. Menzili 1 0.000 km' den daha fazla nükleer başlıklı güdümlü füzeleri 7000 tank, 5000 savaş uçağı, havada yakıt ikmali yapabilen uçakları, 20 denizaltı savaş gemisi gizli bir şekilde silah alımlarına da devam etmektedir. Ayrıca, sınır boylarında ,, Bintuan" adını verdikleri silahlı çiftçi görünümündeki milis kuvvetleri ile beraber 15 milyon civarında asker bulundurmaktadır.

24-30 Ekim “Dünya Silahsızlanma Haftası” dolayısıyla Birleşmiş Milletler Örgütünü taraflı davranmaktan vazgeçip asli görevini yerine getirmeye ve ilan ettiği gün ve haftaları ,, sözde ,, olmaktan çıkarıp uygulamaya koymaya davet ediyoruz.

     DÜNYADA VAHŞİ DOĞA KANUNLARI MI GEÇERLİ?

23 EKİM 2002

             Son yüzyılda dünyada meydana gelen savaşlara, savaşların sebebiyet verdiği katliamlara, kan, gözyaşı ve haksızlıklara, güçlünün güçsüze hayat hakkı tanımayışına, ülkelerin göz göre göre işgal edilişlerine bir baktığımızda gözümüzün önüne insanların dışında her türlü canlının hayatta kalma mücadelesi verdiği vahşi tabiatın gizemli ortamları gelmektedir.

     Ekranlarda zaman zaman gösterime giren hayvanlar alemi ile ilgili bazı belgeseller kim bilir hangi zorluklarla çekiliyordur. Bir canlının doğumdan ölüme kadar geçirdiği evreleri konu alan belgesellerde bazen öylesine tüyler ürpertici sahnelere rastlıyoruz ki; dayanamayıp içimizden "şu kameramanlar tehlikedeki şu canlının hayatını kurtarsalar bari” dediğimiz anlar oluyor. Oysa ki; vahşi doğanın yasaları gereği bir canlı diğerini yiyerek hayatta kalmaktadır. Ekolojik denge böyle sağlanmaktadır. Bir de aynı gözlerle, yaşadığımız dünyanın gidişatına bakacak olursak vahşi doğada yaşayan canlılarınkinden daha vahim, daha trajedik, daha acımasız ve daha da vahşi bir dünyada yaşamakta olduğumuzun farkına varırız.

Güçlü devletler zayıfları her zaman yutup yok etmenin peşindedir. Dünyadaki haksız işgaller, katliamlar,çıkarlar çatışması, ırki ve dini üstünlük sağlama savaşları acımasızca, vahşice alabildiğine bir hızla devam edip gidiyor. Şunun çok iyi bilinmesi lazım gelmektedir ki ; dünya devletleri arasındaki sözde dostlukların tamamı aslında sevgi ve saygı dostluğu olmayıp tamamen çıkara dayalı dostluklara dönüşmüştür. Bir devlet diğer bir devletle dostane ilişkiler kurarken gelecekte nasıl bir çıkar elde edeceğinin hesabını yapmaktadır. Dünya devletleri ve halkları öylesine duyarsızlaştılar ki doğrudan doğruya birebir kendileri söz konusu olmadığı sürece yanı başındaki haksızlıklara, zulme, işkenceye, katliamlara ve işgallere dönüp bakmamakta, parmağını dahi oynatmamaktadırlar.

Doğu Türkistan'da, Çeçenistan'da, Filistin'de ve daha dünyanın ücra bölgelerinde yaşanmakta olan katliamlar hiç kimseyi ve hiçbir devleti zerre kadar ilgilendirmemektedir. 1949 yılından beri Doğu Türkistan'da Çinli işgalciler tarafından uygulanan insanlık dışı muamele, işkence, soykırım ve bebek katliamlarını zaman zaman dikkat çekmeye çalışılmışsa da hiçbir girişim söz konusu olmamıştır. Sözlerimin başında misal olarak ifade ettiğim gibi vahşi doğada bir hayvan bir hayvanı parçalarken gösterdiğimiz içgüdüsel tepkiyi dahi göstermemekteyiz. Bu durum insanlık adına utanç verici bir durumdur. ABD gizli ve aleni şekilde bütün dünyada etki alanını genişletmek için faaliyet gösteriyor, Rusya Çeçenistan' da işgal ve katliamlarına devam ediyor. Çin Doğu Türkistan' da uyguladığı gizli ve aleni katliamları ile batıya doğru yayılma çabasında, İsrail, Filistin'deki işgal ve bebek katliamlarına çeşitli kılıflar uydurarak hız vermiş durumda. Bütün bu vahşetler karşısında dünya insanlığı nerede? insanlık alemi bu kadar mı duyarsızlaştı? Ezilen, horlanan, aşağılanan ve katliama maruz kalanların Türk ve Müslüman oluşu mu böyle kayıtsız olmaya neden oluyor?

Bence, vahşi doğadan daha vahşi bir dünyada yaşıyoruz.

  

DÜNYA “ MASKELİ BALO” GİBİ

19 Ekim 2002

Son yıllarda üzerinde yaşadığımız güzel dünyamız adeta bir maske!! balo salonuna dönüşmüş bir görüntü arz etmeye başladı. Nedenine gelince; ülkeler ve yöneticileri göründüklerinden çok farklı icraatlar ve esrarengiz vazifeler ifa etmektedirler. Özellikle de “ süper ülke” diye adlandırılan veya süper ülke olma yolunda olduklarını iddia eden devletlerin liderlerinin, ne dünya kamuoyu önünde söyledikleri sözler, ne de icraatları birbirlerine uyuşmamaktadır. Hangisine sorsanız, dünyanın en dürüst, en ilkeli ve en barışsever devleti olduğundan dem vurur. Oysa ki; bir de izlediği politika ve hedeflediği istikamete baktığımızda asıl durumun çok farklı olduğunu görürüz.

ABD Başkanını sık sık dünya kamuoyunun önüne çıkıp arz-ı endam ederek attığı nutuklara bir bakacak olursak sanki dersiniz ki, dünyada en büyük kendisi ve ülkesidir ve de dünya barışı, dünya istikrarı kendisinden sorulur. Dünyadaki bütün meselelere çözüm üretmek kendisinin sorumluluğundadır. ABD'nin temel politikası ise dünya hakimiyeti kurmaktır. Bu gün dünyanın hangi köşesinde savaş ve iç kargaşalıklar yaşanıyorsa altından ABD'nin gizli faaliyetleri ve entrikaları çıkmaktadır. ABD ekonomisini elinde tutan büyük sermaye sahipleri ve silah tüccarları . dünyanın bütün problemli bölgelerine silah sevkıyatı yaparak büyük rantlar elde etmektedirler. Diğer yandan AB ülkeleri oluşturdukları bir birliktelik ile ekonomik yönden zayıf olan dünya ülkelerini kıskaçlarına alarak istedikleri gibi bir sistemle yönetilmelerini sağlamak ve hegemonyaları altına almak için hazırladıkları planlarını noksansız olarak uygulamaya koymaktadırlar.

Dünyaya karşı hiçbir zaman dürüst davranmayan devletlerden biri de Çin Halk Cumhuriyeti'dir. Tarihin hiçbir safhasında hiçbir zaman söylediğinin ve verdiği sözlerin arkasında durmamıştır. Bunun en son örneğini ABD'nin Irak harekatı öncesinde görmekteyiz. Daha dün uluslararası terörizmle mücadele kararı alınmasından sonra bu fırsattan istifade ile işgali altında bulundurduğu Doğu Türkistan, Tibet ve iç Moğolistan'daki katliamlarına hız veren Çin, ABD'nin Irak'a saldırısının neredeyse kesinlik kazanmasından sonra tavır değiştirerek Irak meselesinin diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini ileri sürmeye başlamıştır. Geçen hafta içerisinde BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile görüşen Çin Devlet başkanı Jiang Zemin ve İngiltere dışişleri Bakanı Jack Straw ile görüşen Çin Dışişleri Bakanı Tang Jiaxuan Irak konusunun siyasi görüşmeler yolu ile çözümlenmesinden yana olduklarını ileri sürerek ABD' yi yalnız bıraktığının işaretlerini vermektedir.

Kardeş bildiğimiz Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan vs.) Doğu Türkistan'a karşı neredeyse hasımane bir tutum sergilemektedirler. Bu konuda misaller çoğaltılabilir. Fazlasına da gerek duymuyoruz. Bu gün Türkiye'nin içinde bulunduğu seçim atmosferi içerisinde bazı siyasi partiler ve de siyasetçiler açısından bakıldığında da durum farklı değildir. Fakat dünya devletleri ile Türkiye arasındaki fark şudur:

Dünya liderlerinin maskesi ne zaman inecek, kim indirecek bilemiyoruz. Ancak Türkiye'deki maskeli balo 4 Kasım 2002 günü sabahı büyük ölçüde sona erecek. herkes birbirinin yüzünü görebilecektir.

  DOĞU TÜRKİSTAN’IN ÇİN İŞGALİNE UĞRAMASININ

 53. YILI

17 Ekim 2002

Çinli emperyalistlerin en büyük ideallerinden biri, dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olmaları nedeni ile her türlü yollara başvurarak Çin halkının önünü batıya doğru açmak ve en nihayetinde de büyük özlem duydukları dünya hakimiyetine erişmektir.

Bu nedenle; yayılmacı emellerinin önünde önemli bir engel, mutlaka ele geçirilmesi gereken bakir bir bölge olarak gördükleri Doğu Türkistan'ı işgal planlarından tarihin hiçbir

safhasında asla vazgeçmemişlerdir. 1763 yılında birinci Mançur Çin istilası ile başlayan işgal girişimleri 1863 yılındaki Bedevlet Yakuphan'ın kurduğu " Doğu Türkistan Cumhuriyeti'' ile sona ermiş, bu devlet 1877 yılına kadar devam edebilmiş, 1878 yılında ikinci Mançur Çin istilasına uğramıştır. Ardından 12 Kasım 1933 yılında “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti” kurulmuş olup, bu devlet de Rus ve Çin işbirliği ile yıkılmıştır. Bunu 1944 ve 194 7' de kurulan bölgesel hükümetler takip etmiş ve en sonunda da Çin iç savaşından galip olarak çıkan komünist Çin kuvvetleri tarafından işgale uğramıştır.

23.9.1949 tarihinde Kansu'nun batısında bulunan Cucen şehrini işgal eden Komünist Çin güçleri 13.1 01949 yılında ve ardından da 1949 yılının Kasım ayından itibaren de diğer Doğu Türkistan vilayetlerini bir bir işgale başlamışlardır.

Bu işgaller esnasında Doğu Türkistanlılar da elbette ki boş durmamışlardır. Çinli işgalcilere karşı çok sert mücadeleler vermişlerdir. Kumul vilayetimizin Aratürk ilçesinde 500 Doğu Türkistanlı mücahit toplanarak mücadele kararı almışlar ve çevredeki il ve ilçelere de haber göndererek Çinlilere karşı bir istiklâl mücadelesi başladıklarını ilan etmişlerdir. millî birlik çağrısı yapmışlardır. 1950 yılının ocak ayı sonlarında Kumul-Aratürk'ün Bulak Başı semtinde kurucu kadro olan Nasır, Abdullah Hakim Ebeydullah Hakim, Mahmut Hafız ve Seydullah'ların önderliğinde de 500 mücahit bir “millî birlik toplantısı'' gerçekleştirerek “Anti Komünizm Halk Ordusu'' adında bir örgüt kurdular. O günden itibaren Çin askeri garnizonlarına iki yıl boyunca şiddetli saldırılarda bulundular ve önemli başarılar elde ettiler. 1950 yılının 1. ayında Kalıbek liderliğinde 2000' den ı fazla mücahit Urümçi'nin dağlık bölgesinde toplanarak bağımsız bir devlet kurmaya yönelik bir örgüt programı düzenlediler. Ardından da tam bir yıl süren bir savaş başlattılar. 1949 yılının 8. ayında Altay civarında “Guçing”, “Beşbalık” şehirlerine gelen Osman Batur, Canımhan, Zakirhan, Delilhan, Orazbay ve Molla Şahimerdan, gibi mücahitler ikiye ayrılarak Urümçi ve Kumul Bariköl taraflarına doğru yayıldılar ve 1950 yılının Nisan ayında 20.000 kişilik 2 yıl 1 süren bir silahlı mücadeleyi başlattılar. (ileride bu mücadeleler detayları ile anlatılacaktır.)

Sonuç olarak, bütün dünya devletlerinin seyirci kalması neticesinde Rus ve Çin gibi iki büyük düşmana karşı verilen mücadeleler yeterli olmamış, Doğu Türkistanlı mücahitlerin hiçbir yerden destek alamamaları sonucu 13 Ekim 1949 tarihinde Komünist Çin tarafından işgal edilmiştir. Doğu Türkistan'ın işgalinden günümüze kadar 53 yıl geçmiş bu arada milyonlarca insanını şehid veren Doğu Türkistan halkı asla mücadelesinden vazgeçmemiştir. Çinli işgalciler bütün insanlık dışı uygulamalarına ve katliamlarına rağmen Doğu Türkistan'ı tam olarak teslim alamamışlardır. Hiçbir zaman da alamayacaklardır. Çünkü; Doğu Türkistan'da her alanda “istiklâl  Savası” devam ediyor.

AB VE TÜRKİYE VE BATI TÜRKİSTAN

 20 KASIM 2002

Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren hızla etkisini gösteren bir batı hayranlığı, önce Türk siyasetçilerinin beyinlerini kuşatmış ardından da bu illet neredeyse bir bulaşıcı hastalık misali Türk halkına sirayet ederek yaygınlaşmaya başlamıştır.

Yurt dışında yani batı ülkelerinde tahsil imkânını yakalayan zümrelere hayranlık duyulmuş gıpta ile bakılmıştır. Avrupa ülkelerinde bir süre yaşamış ya da yüksek öğrenimini oradaki okulların birinde yapmış ve daha sonra Türkiye’ye gelenlerin bazıları batılı ülkelerin birer misyoneri gibi Türk halkının sosyal yaşamına tesir etmeye, onları batı hayranı haline getirmeye çalışarak “Avrupai yaşam” adını verdikleri dejenerasyonun temellerini atmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti hükûmetleri de yurt dışına işçi olarak gönderdikleri Türk işçilerini Türkiye’de yatırım yapmaya değil, âdeta Avrupa’da kök salmaya teşvik etmiştir. Türkiye’de yönetimdeki beceriksizlikler ve hatalar nedeni ile bir türlü düzeltilemeyen ekonomik bozukluk ve bir türlü yükseltilemeyen Türk halkının refah seviyesinin çözümünü hep Avrupa’ya endeksli politikalarda ve Avrupa’ dan medet ummakta aramışlardır. Bu nedenle, bugünlere gelindiğinde artık Türkiye için AB’ye girebilmek bütün hükûmetler için mutlaka erişilmesi gereken bir millî hedef haline gelmiştir. Geçmiş hükûmetlerin en büyük hatalarından biri, millî kaynaklarımızı aktif hale getirerek ve inisiyatifi Avrupa’ya ve ABD’ye kaptırmadan dış ticareti de devam ettirmek yerine “AB’ye girersek kurtuluruz” mantalitesi ile hareket etme kolaycılığı olmuştur. Hep hayranlık duyduğumuz AB ve ABD’nin ekonomik ve siyasî politikası ise bizim siyasetçilerimizin tam tersine Orta Doğu’ya sızmak, petrol bölgelerinde etkin olmak ve ayrıca Orta Asya bölgelerindeki ticari potansiyeli ele geçirmek amacına yönelik . stratejik çalışmalar içinde olmaktır. Türkiye’deki yetkililer isterlerse yıllardır at gözlüğü ile bakılan AB ve ABD’ye endeksli “Kurtuluş reçetelerinden(!)” vazgeçip, kırılmaz sanılan kabuğunu kırıp, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Orta Doğu bölgesinde pazar arayabilir ve buralarda istediği ticaret hacmini rahatlıkla bulabilir. Özelliklede Batı Türkistan Türk Cumhuriyetleri ile .sağlanacak kültürel ve ekonomik entegrasyon Türkiye’mize batılılardan beklenenden çok daha fazla yararlar sağlayacaktır. Aslına bakılırsa, 1990ların başında batılı ülkelerin ve ABD’nin korkusu ve endişesi, Türkiye’nin ırkî, dini ve kültürel birliktelikleri olan batı Türkistan devletleri ile işbirliği ve bütünleşme sürecine girerek kendi yörüngelerinden çıkabileceği idi. Fakat zaman içinde gördüler ki, bu endişeleri yersiz. Türkiye’nin böyle bir ufku ve düşüncesi yok. Daha sonraları Türkiye’ den ilgi ve alâka bekleyen Batı Türkistanlılar da zaman içerisinde aradıklarını bulamayınca yüzlerini batıya döndüler, Çin’e döndüler, Rusya’ya döndüler...

Şu anda, Türkiye’ye yeni ufuklar açması beklenen ve Türk halkının umudu olarak tek başına iktidara gelen 58. hükûmet, Batı Türkistan devletleri ile eski hükûmetlerin düştüğü hataya tekrar düşmeyip, aradaki mesafeyi hızla kapatıp sosyal, kültürel, ekonomik ve stratejik açıdan askerî işbirliği ve dayanışma koordinasyonunu mutlaka sağlamalıdır. Asla unutulmamalıdır ki, bu koordinasyon ve yakınlaşma 21. yüzyılın Türkiye’sinin her yönlü yararınadır. Aynı zamanda tarihi bir sorumluluktur.

  

58.HÜKÛMETTEN BEKLEDİKLERMİZ

 19 KASIM 2002

Türkiye’deki 70 milyon insanın büyük çoğunluğunun oyları ile 4 Kasım sabahı tek başına iktidar görevi tevdi ettiği “Adalet ve Kalkınma Partisi”nin şu günlerde kurmak üzere olduğu 58. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti yetkililerinin dikkatine!

         Öncelikle 58. hükûmetin Türkiye ve bütün Türk-İslâm alemine hayırlı, uğurlu olmasını temenni eder, üstün muvaffakiyetler  dileriz. “Her şey Türkiye için” sloganı ile yola çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi’ne Cenab-ı Hak çok az siyasî partiye nasip olacak şekilde tek başına hükûmet olma, iktidar olma şansını vermiştir. Umarız ki, bu şans çok iyi kullanılır, değerlendirilir ve bundan önceki bazı hükûmetler gibi çarçur edilmez. Elbetteki Türkiye’nin şu anda çok acil meseleleri vardır ve öncelikle bu meselelere biran önce çözüm üretilmesi gerekir. Bilindiği gibi 1974’ten günümüze kadar süregelen bir Kıbrıs muamması (aslında KKTC hükûmetinin varlığı ile bu konunun kapanmış olması gerekirdi.) çok enteresan bir zamanlama ile gündeme getirilmiştir. Bütün bir ömrünü Kıbrıs da ki Türk halkının bağımsızlığı ve refahı için harcayan Sayın Rauf Denktaş’ın ciddî sağlık problemlerinin olduğu ve Türkiye’de yeni bir hükûmetin henüz kurulma aşamasında bulunduğu, muhtemel bir Orta Doğu karışıklığının güney sınırlarımızda etkisinin görüleceği hassas bir dönemde ve Rumların lehine dayatmalarla...Türkiye düşmanlarının Türkiye üzerine oynamakta olduğu çirkin oyunlar dün vardı, bugün de var, yarınlarda da var olacaktır. Önemli olan; Türkiye Cumhuriyeti hükûmetlerinin her zaman tetikte ve satranç hamlelerinin ne getirip ne götüreceğinin hesaplarını çok iyi yapmış olmasıdır.

Adalet ve Kalkınma Partisi “Her şey Türkiye için” derken inşallah yıllardan beri yapıldığı gibi Türkiye’yi Misak-ı Millî sınırları içerisine hapsetmez. Öncelikle güçlü ve müreffeh bir Türkiye düşüncesi açısından bakıldığında doğru bir hedeftir. Ancak; Türkiye’yi iyi yerlerde görmek istemeyenlerin bir gayreti de Türkiye’yi dünyada yalnızlığa doğru sürüklemek, kendi sınırları içerisine hapsetmektir. Yeni hükûmet buna asla izin, vermemelidir. Türkiye’nin tek hedefi ve alternatifi AB’den ibaret değildir, olmamalıdır. Orta Doğu ülkeleri ile ve özellikle de bizimle dost geçinme eğiliminde olan sınır komşuları ile ABD ve AB istiyor diye problemli hale gelinmemelidir. Yıllar yılı Türkiye’nin ilgisini bekleyen Türk Cumhuriyetleri ve Türk toplulukları ile ilgilenmeli geçmişin ihmalleri ve hataları telafî edilmelidir.

Çin, Rusya ve İsrail devletleri ile olan münasebetler de Doğu Türkistan, Çeçenistan ve Filistin halklarının BM insan hakları beyannamesinde yer alan fakat çiğnenen hakları mutlaka korunmalıdır. Ezilen, horlanan ve yurtlarında katliama uğratılmakta olan Doğu Türkistan, Çeçenistan ve Filistinlilere bundan önceki hükûmetlerin; Çin, Rusya ve İsrailliler istiyor diye ön yargılı olarak vurdukları “terörist” damgası silinmeli, bu haksızlığa iştirak edilmemelidir.

Bilindiği gibi mazlumların ahını alanlar iflâh olmazlar. Dünyanın Çeşitli ülkelerinde 3.571.771 (2000 yılı verilerine göre) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşamaktadır. Bu ülkelerdeki büyükelçilik ve konsolosluklar revizyondan geçirilmeli, lâçkalıklar giderilmeli, dış ülkelerdeki Türk insanının mağduriyetleri bertaraf edilmelidir;

  

ÇİN KOMÜNİST PARTİSİ 16. KONGRESİ ÜZERİNE

DEĞERLENDİRME

 18 KASIM 2002

Çok eski tarihlerden beri en büyük Asya ülkesi olma hususîyetini günümüze kadar sürdüre gelen Çin, tarih boyunca yalnızca Çin toplumuna münhasır karakteristik özelliklerini de hiçbir değişime izin vermeksizin bugünlere taşımıştır. Çinlilerin en büyük karakteristik özelliği ise şovenizmdir.

Çin şovenizmi, Çin hanedanları döneminde hangi özellikleri taşıyorsa Mao Zedong döneminde aynı idi, 21. yüzyıla girerken de aynıdır. Çinli yetkililer her fırsatta dünya kamuoyuna sözde değişim ve entegrasyon mesajları veriyorlarsa da, temelde Çin şovenizminin değişmez prensiplerine sıkı sıkıya bağlılıklarını sürdürmektedirler. Çin Komünist Partisi 16. Kongresinde bu kez 180 yeni üye seçildi. 76 yaşındaki Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin bu seferki kongrede aday olmadı, görev almadı. Bu seferki 16. Çin K. P. kongresinin bir özelliği, Jiang Zemin’in giderayak Çin Komünist Partisinin kapısını kapitalistlere açan yeni maddeleri parti tüzüğüne ilâve ettirmesidir. Zemin, bu girişimi ile Çin’ in liberal ekonomiye geçişinden bahsettiği dünya devletlerine, verdiği değişim mesajlarının arkasında olduğunu ispat etmek istemiştir. Daha önce Komünist Partisi Merkez Komitesi Genel Sekreterliği, Çin Devlet Başkanlığı, Merkezî Askerî Komisyon Başkanlığı görevlerini yürüten Jiang Zemin’in bu defa ki kongrede görev almaması üzerine, daha önceki Merkez komitenin siyasî büro dâimi komitesinden 59 yaşındaki Devlet Başkan Yardımcısı Hu Jintao göreve getirildi. Çin komünist partisi 16. kongresinin öncekilerden bir farklı yönü daha, Çin Komünist Partisi Merkez komitesine Çin’deki azınlıklardan 35 temsilcisinin de dâhil edilmesidir. Fakat Çin’i iyi tanıyan Doğu Türkistanlılar olarak bir değerlendirme yapacak olursak;

Jiang Zemin’in ÇK tüzüğüne dâhil ettiği mevzular bize göre tamamen göz boyamadan başka bir şey değildir. Zira bu son ilâvelerle dünya ile entegrasyon görüntüsü vermeye çalışmış olmasına rağmen Jiang Zemin kongre öncesi yaptığı bir konuşmada kongre üyelerine şu mesajları vererek ÇKP 16. kongresinde yapılacak ilâvelerin, Çin Halk Cumhuriyetinin temel prensiplerinden fire vermek anlamına gelmeyeceği, fakat 21. yüzyılda dünyadaki gelişmeleri kendi lehlerine çevirebilmek açısından partinin kapısını kapitalistlere açmış görünmek gerektiğinin dayatmasını peşinen yapmış oluyordu. 

Bakınız ne diyor: (Özetle) “İnsanlık 21. yüzyıla girerken partimiz çağın akımının ön sırasında durarak ülkenin çeşitli milliyetlerden halkını birleştirip (Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan halklarını tamamen asimile ederek Çinlileştirip demek daha doğru olur.) onlara liderlik ederek modernizasyon inşasını ilerletmek, anavatanın birleştirilmesini tamamlamak...Çin’e özgü sosyalizm yolunda (Çin Şovenizmi) Çin milletinin kalkınmasını gerçekleştirmelidir.

Konuşmasının devamında;Halkın siyasî, ekonomik ve kültürel hak ve çıkarlarına öze ilişkin bir şekilde (Çin şovenizminin gerektirdiği şekilde) saygı gösterilecek ve bu hak ve çıkarlar güvence(!) altına alınacak.

 Tayvan’la ilgili olarak ta: “Tayvan sorunu eninde sonunda mutlaka çözülecektir. BM"‘sorun süresiz olarak ertelenemez, Çin’ in barışçı yollarla birleşmesinden yanayız, fakat sorun devam etme temayülü gösterirse kuvvet kullanmama taahhüdünde bulunamayız” diyerek aba altından sopa gösteriyor.

Şahsen ben ÇKP Merkez komitesinin 16. Kongresindeki sözde yeniliklere asla inanmıyorum. Benden başka inanmayanlar da var. 16. Kongre sonucu Hong Kong’daki muhaliflere inandırıcı gelmemiş. Hong Kong’da insan hakları mücadelesi ile tanınan Law Yuk-Kai “Bu değişim yapaydır. Eski yönetim perde arkasından parti ve ülkeyi kontrol etmeye devam edecektir. Tıpkı Deng Şiao Ping gibi” demişti. Muhalif milletvekili Emily Lau da şöyle duyor: “Büyük bir değişiklik beklemiyorum...

Bu konuyu irdelememizin sebebi; Çin’in gerçekten değişmekte olduğunu zannedenlerin Çin entrikalarına kanarak zarara uğramamasıdır. Müslüman Türk Milleti olarak Çin’i iyi tanımak zorundayız. Çünkü; Çin esareti altında 40 milyon Doğu Türkistanlı kurtuluş gününü bekliyor.

  

 15 KASIM 1955  ATÇÜY AYAKLANMASI VE SONRASI (2)

16 KASIM 2002

Doğu Türkistan’ın Hoten vilayetinin Atçüy bölgesinde bir araya gelen “Teşkilatı Nicat Partisi”nin liderleri 15 Kasım 1955 günü işgalci kızıl Çin güçlerine karsı koyma ve Doğu 1 Türkistan’ı Çinlilerden kurtarma kararı aldılar ve böylece yakılmış olanistiklâl meşalesi bu günlere kadar sönmeden Doğu Türkistan istiklâlcilerinin yüreklerini aydınlatmaya devam etmektedir.

Söz konusu “Atçüy Ayaklanması”na kadar da bastırılmış görünse de ondan sonraki zamanlarda Doğu Türkistan’ın değişik bölgelerinde zaman zaman bu ayaklanmanın devamı niteliğindeki millî direniş hareketlerine rastlanır. 1956 yılında Hoten vilayetinin Karakaş ilçesinde Şeyh Baki ve Şeyh Samed önderliğinde mart ayında Çinli işgalcilere karşı bir ayaklanma başlatılmıştır. Bu silahlı ayaklanmada sekiz yüz civarındaki mücahit grubu Tarım Havzası içindeki Çinlilerin “silahlı toprak açma” birliklerine karşı saldırıya geçtiler. Bu çatışmalarda 200 kadar mücahit şehid olmuşsa da oldukça etkili bir mücadele olmuştur. 1956 mayıs ayında Lop ilçesinde 1300’den daha fazla bir silahlı mücahit grubu Abdulkadir adındaki bir mücahit lider önderliğinde ayaklandılar. 1957 yılı Urümçi “Ulumbay” da oluşturulmaya çalışılan millî ordu, bir hayli mesafe kat etmiş ve tamamlanma aşamalarında iken uğranılan ihanet sonucunda bu millî ordunun önde gelen isimleri ve askerleri tutuklanarak Çin zindanlarına atıldı, şehid edildi.Doğu Türkistan Halk Partisi’nin önde gelenlerinin çabaları ile tesis edilmekte olan bu millî ordu eğer vaktinden evvel kuruluşunu tamamlayabilmiş olsa idi, kesinlikle iyi netice alınacak ve belki de bugün Doğu Türkistan Çinlilerden temizlenmiş olunacaktı. 1958 yılın Eylül ayında Köktokay, Çingil ve Beşbalık civarlarında Cemşithan, Delil hanlar, etraflarına topladıkları mücahid gruplar bir silahlı ayaklanma başlattılar. Çok büyük zayiatların verildiği bu ayaklanmada da  kızıl Çin güçleri bir hayli zor durumda kalmış fakat neticede ayaklanmanın önderleri tutuklanarak idam edilmişlerdir. 1958 yılının 10. ayında Kumul vilayetinin Tanrıdağ bölgesinde Ali Kurban ve Seyit önderliğinde oluşturulan 1700 kişilik millî ordunun katılımları ile bir ayaklanma gerçekleşti. Bu ayaklanmada hükümet binaları ele geçirildi, cephaneliklerden çok sayıda silah ve mühimmat elde edildi. Hapishanelerdeki. mücahitler kurtarıldı. Bu ayaklanma neticesinde

Doğu Türkistan’a getirilen Çinli göçmenler Çin’e geri dönmeye başladılar. Doğu Türkistan Halk Partisi” sistemli inkılap programları olan, istişare kurulları bulunan, gerektiğinde yurt genelinde koordinasyon sağlayabilen, stratejik planları  mükemmel şekilde uygulayabilen bir yapıya sahipti. “Doğu Türkistan Halk Partisi” 78 alt teşkilat kurdu. Çapı 12 vilayet ve 22 ilçeyi kapsıyordu. 60.000 üyesi bulunan bu teşkilatın 300.000’den fazla da sempatizanı bulunuyordu. Parti üst kurulları 26.06.1969 tarihinde büyük çaplı silahlı mücadeleyi başlatma kararı almışken, bunun haberini alan kızıl Çin güçleri teşkilatın önderlerini ele geçirip idam ettiler. Devamında sempatizanın büyük çoğunluğu da tutuklanarak hapse atıldı, idam edildi ve böylece bu teşkilatın hareketi akim bırakıldı.

Görüldüğü üzere; “Atçüy Ayaklanması”nın ardından kesinlikle mücadele azmini yitirmeyen Doğu Türkistanlılar millî kurtuluş hareketlerini devam ettirmişlerdir. “ 4 Nisan 1990 Barın”ve “4 Şubat 1997 Gulca” millî istiklâl Hareketleri bunun en açık misalleridir.

 

15 KASIM 1955  ATÇÜY AYAKLANMASI

VE SONRASI (1)

 15 Kasım 2002

Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan'ın  özgürlük mücadelesi safhalarına baktığımızda, dünyada eşine az rastlanır bir istiklâl savaşını kesintisiz sürdüre gelmekte olduğunu görürüz.

Doğu Türkistan dışında yaşayan ve en küçük fırsatları dâhi değerlendirerek Doğu Türkistan'ın ne kadar vahşî, acımasız, insanlık düşmanı bir milletin esareti altında bulunduğunu anlatırken, bu anlatımlarımızın muhatabı olan kişi ve kuruluşların kafalarında oluşan sorulardan biri; “Doğu Türkistan halkı acaba Çinli işgalcilerin saldırılarına hiçbir mukavemette bulunmadan mı teslim olmuşlar?” şeklindedir. Bu soruyu konuya olan ilgilerinden anlamamızla beraber, bizzat sözlü olarak soranlarla da karşılaştık. Bu nedenle, yeri geldikçe önemli saydığımız mücadele tarihlerini ve olayların gelişim safhalarını kamuoyu ile paylaşma gayreti içinde olmuşuzdur. Dolayısıyla Doğu Türkistan'ın özgürlük mücadelesi tarihîne altın harflerle yazılması gereken önemli merhalelerden biri de; “15 Kasım 1955 Atçüy Ayaklanması” adı ile anılan silâhlı mücadelenin başlatıldığı tarihtir. Bu ayaklanma komünist Çin işgalinden sonraki en önemli ayaklanmadır, 1949 yılında Doğu Türkistan’ı işgal etmek için doğu sınırlarımıza dayanan kızıl Çin ordularına karşı kahraman Doğu Türkistan halkı mücadele kararı almış ve gizli yapılan taşra toplantıları neticesinde değişik gruplara ayrılarak millî mücadeleyi başlatmışlardır.

1951 yılında “elli birliler” toplântısını yaparak Çinli işgal kuvvetlerinin ülkeyi terk etmeleri gerektiği aksi taktirde bütün yurt genelinde savaş başlatacağını Çinli işgal kuvvetlerine ilân eden mücahidler, istedikleri cevabı alamayınca hemen hemen bütün il ve ilçelerde silâhlı ayaklanma başlattılar. Doğu Türkistan’ın istiklâl savaşçılarının büyük çoğunluğu şiddetli çatışmalardan sonra 1953 yılında kızıl cellat “Vang Cin” tarafından tutuklandılar ve şehid edildiler. Vang Cin bu başarısından(!) dolayı Çin üst düzey yetkilileri tarafından  merkeze (Pekin) alındı. Bu esnada millî hareketin önderlerinden Şeyh Cengiz, Şeyh Sadulla ve Abdülaziz Mahsum da yakalanarak  idam edildiler. Bununla da Doğu Türkistanlıların “İstiklâl Mücadelesi” sona erdirilememiş, 1954 yılının Aralık ayında Hoten  vilâyetinin Atçüy bölgesinde hatırı sayılan zatlardan biri olan Niyaz Bey Hacının evinde, Şeyh Abdülhamit, Fethidin Mahsum önderliklerinde “Teşkilâtı Nicat Partisi” oluşturularak buradan çıkan karar gereğince 15 Kasım 1955 günü umumî mücadele başlatma kararı alındı. Kararlaştırılan tarihte başlatılan mücadelede ilk iş olarak çok sayıda mücahidin tutuklu bulunduğu Atçüy hapishanesi ele geçirilerek tutuklular serbest bırakıldı ve millî mücadele saflarına katılmaları sağlandı. Ardından Hoten vilâyetine yapılması plânlanan eylem tarihî içeriden ihanete uğrayarak akim kalmış ve çok büyük bir kızıl ordu kuşatması ile karşılaşan mücahitler uzun çatışmalardan sonra şehid düşmüşlerdir. Bu mücadelenin önderleri ise kızıl ordu kuşatmasını yararak kaçmayı başarmış, yıllarca halkın arasına karışarak yaşayan ve yeniden mücadele plânları yaparlarken yine uğradıkları ihanet sonunda pusuya düşürülerek tutuklanmışlar ve şehid edilmişlerdir.

Bu ulvi hareketin amacı gayet açıktı. Neticede “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” kurulacaktı. Bu amaç, yıllarca gizli olarak çıkarılan “Bağımsız Doğu Türkistan Anayasası”, “Gençlere Çağrı”, “Birleşmiş Milletlere Arz” adlı gazete ve dergilerle halka duyuruldu. “Atçüy Ayaklanması” ile başlayan istiklâl savaşı Çinli cellatlar tarafından ne kadar kanlı da bastırılmış olsa, tamamen yok edilememiştir. Her ne kadar Çinli işgalciler Doğu Türkistan topraklarını kendilerinin coğrafi sınırları içinde gösterseler de bütünü ile hâkimiyet kuramamışlardır. Çünkü; o günlerde başlatılan istiklâl savaşı günümüze kadar değişik alanlarda devam ediyor.

 

   ÇİN’DEKİ ÇALIŞMA KAMPLARINDA İNSANLAR KATLEDİLİYOR

13 Kasım 2002

Komünist Çin yönetimi son yıllarda dünyaya sözde, barış ve güvenin tesisi konularında, katkı sağlamaya yönelik gayretler ve, çalışmalar içinde oldukları mesajını vermeye çalışsalar da; diğer yandan geleneksel Çin vahşetini, işgali altında tuttuğu Doğu Türkistan da  ve hatta kendi halkına dahi uygulamaya devam etmektedirler.

Mao ve yandaşları iktidarı ele geçirdikleri (1949) tarihten itibaren 40 milyon insanın ölümüne yol açmışlardır. İdeolojik olarak kendilerine benzetemedikleri insanları akla hayali gelmedik yöntemlerle öldürmüşlerdir. Doğu Türkistan’ dan misal verecek olursak; halka önderlik yapabilecek kişileri açıkça halkın gözleri önünde kurşuna dizdiklerinin dışında milyonlarca insan da maden görünümündeki mağaralara yeraltı dehlizlerine gönderildik- ten sonra nasıl oluyorsa ya gaz patlaması ya da madenlerin çökertilmesi yolu ile 12 milyon insan madenlerde katledilmiştir. Nedendir bilinmez bir maden kazaları (!) son zamanlarda daha da artmaya başladı. Neredeyse gün geçmiyor ki, Çin’de kazalar nedeni ile sayısız insanın ölüm haberi duyulmasın. En son örnek; geçenlerde yine Çin’in Shanxi eyaletinde bir kömür madeninde (!) meydana gelen patlamada 25 madenci ölmüştür. İstatistiklere bakıldığında son bir yılda maden kazaları (!) sonucunda hayatını kaybedenlerin sayısı yüz bin kişidir.

Ayrıca; şu anda Çin’de 1.000’den fazla çalışma kampı bulunmaktadır. Logai adı verilen bu kamplarda ideolojik beyin yıkama yöntemleri de icra edilmektedir. Günde 16 saat çok ağır işlerde çalıştırılan insanlar bu çalışmalara paralel olarak da “siyasi ıslah” programı çerçevesinde komünist ideolojiyi kabul et.meye zorlanmaktadır. Eğer bunların cezalarının süresi bitse dahi bırakılmayıp ömür boyu ölene kadar bu kamplarda çalışmaya mecbur tutulmaktadır. Stalin ve Hitler’in toplama kamplarından daha ağır şartların hakim olduğu bu kampların bulunduğu bölgelere ise kesinlikle yabancı uyruklu turist ya da araştırmacı, gazeteci, fotoğraf çekmek isteyen hiçbir kimse alınmamaktadır.

Şimdiye kadar yalnızca bu kamplarda ölenlerin sayısı 20 milyondur. Çinliler girenlerin genellikle bir daha sağ olarak çıkamadıkları bu ,, ölüm kamplarına verdiği isimler de enteresandır. Mesela The Washington Post gazetesinde yer alan bir habere göre “Hunan Özel elektrik Makine fabrikası”nın sözünü ettiğimiz “ölüm kampları”ndan olduğundan söz edilmektedir.

Tarihteki bütün zalim yöneticiler hükümranlıklarını, hep zulüm ve oluşturdukları korku atmosferi içinde sürdürebilmişlerdir. Çin’de aynı şekilde komünist parti yöneticileri Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan halklarına olduğu kadar Çinlilere de insanlık dışı vahşi politikalar uygulayarak, rejim karşıtı gördüğü kişileri gözünü kırpmadan öldürerek bu günlere kadar günlerini gün etmektedirler.

Çin, 21. yüzyıla girerken dünyaya liberal ekonomiye geçiş sinyalleri vererek ve sözde dünya barışından dem vurarak sempati toplamaya çalışırken Çin’ de, Doğu Türkistan’ da, Tibet ve iç Moğolistan’da halka yönelik orta çağ vahşet ve cehaletini çağrıştıran bir baskı politikası ile insanlık suçu işlemeye dolayısıyla “devlet terörü” estirmeye devam etmektedir. Bu gün terörle mücadele adına kıtadan kıtaya operasyonlar düzenleyen devletler, Doğu Türkistan’da, Tibet’te ve iç Moğolistan’da terör estiren Çin’ e de bir operasyon düzenleme cesaretini gösterebilecekler mi? Elbette ki buna cesaret edemezler. Çünkü Çin BM’ de veto hakkı bulunan 5 daimi üyeden biri ve caydırıcı bir askeri güce sahip. Dünyada barışın hakim olmasını ve uluslararası terörün kökünü kazımaya azmetmiş devletlerin yapması gereken ise şu:

Çin’deki sayıları 1.000 civarında olan çalışma kamplarını ve insan hakları ihlallerini yerinde incelemek için heyetler göndermesi. Bu konuda Irak’ı baskı altına alan ABD ve müttefiklerinin Çin’de de silah denetimleri yapması, yapabilmesi dünya barışı yolundaki samimiyetlerini ortaya koyacaktır.

12 KASIM 1933’ DE  DOĞU TÜRKİSTAN’DA

BİR DEVLET KURULDU

12 KASIM 2002

Çin’li işgalciler Doğu Türkistan’ı, dünya kamuoyuna her ne kadar “Çin’in ayrılmaz bir parçasıdır” safsatası ile kendi coğrafi sınırları içinde gösterebilme çabası içinde ise de gerçek dünya tarihçileri bilirler ki: Doğu Türkistan ezeli ve ebedi Türk toprağıdır.

Tarih boyunca Çinliler için Doğu Türkistan, mutlaka ele geçirilmesi gereken ve Çin ülkesinin hayatiyetini devam ettirebilmesi için elzem olan çok önemli bir coğrafya olarak kabul edilmiş, dolayısıyla hiçbir zaman bu toprakları istilâ planlarından vaz geçmemiştir. 1759 yılında birinci Mançu Çin istilâsına uğrayan Doğu Türkistan 1863 yılında Bedevlet Yakuphan tarafından kurtarılmış ve “Doğu Türkistan Kaşgarya Devleti’’ adı ile bir devlet kurulmuştur. Bu devlet Osmanlı  devletine bağlılık bildirmiş, Sultan Abdülaziz adına hutbe okutulmuş ve para bastırmıştır. 1877’de Osmanlı devleti kendi iç kargaşalıkları ile meşgulken ikinci Mançur Çin istilâsına maruz kalmıştır. 1911 yılında Mançur Çin imparatorluğu yıkılıp onun yerine Gomindang partisinin lideri Sun Yet Sen idaresinde Cumhuriyet ilan edildiğinde de Gomindang Partisinin Doğu Türkistan halkına yönelik zulüm ve işkenceleri olanca hızı ile devam etmekte idi. Bu zulümlere daha fazla tahammül gösteremeyen Doğu Türkistan halkı en doğu vilayetimiz olan Kumul’da  Salih Dorga ve büyük mücahit Hoca Niyaz Haci önderliklerinde 1931 yılının bahar aylarından itibaren millî ayaklanma başlatıldı. Böylelikle Kumul ve civarı Çin’liler den geri alındı. Ardından kısa zamanda bütün Doğu Türkistan’da bağımsızlık savaşına hız verildi. Dünyada eşine az rastlanır bir millî Kurtuluş  Mücadelesi ile Çin orduları neye uğradıklarını şaşırdılar. 06 Ocak 1933 tarihinde Turfan mücahitleri Mahmut Muhitti kardeşler liderliğinde Turfan’ı ele geçirdiler. Ardından Karaşehir ve Korla civar bölgeleri ile birlikte Çinlilerden kurtarıldı. 28 Şubat 1933 tarihinde Hoten ha1kı Mehmet Emin Buğra ve kardeşlerinin önderliklerinde Hoten’i aldıktan sonra Kargalık, Poskam ve Yarkent vilayetlerini de Çinlilerden temizlediler. Doğudan ve güneyden Kaşgar’a doğru harekete geçen millî Kuvvetler Eskişehir’i kurtaran Timur Bey birlikleri ile bir araya geldiler. Doğu Türkistan’ın bütün vilayetlerinde zafer elde eder. Mücahitler, Kaşgar’da bir araya gelmekte karar kıldılar. Kaşgar vilayetinin tarihi bir şehir olması, eskiden beri buranın ticaret merkezi oluşu ve birçok ilim-irfan öğretilen medrese ve okulların burada olması nedeni ile Kaşgar’da bir araya gelen millî kuvvetlerin önderleri Kaşgar’ı başkent yaparak bir “Doğu Türkistan Devleti” kurmaya karar verdiler.

Hicri 135. yılı 7 .ayın 4. gününe rastlayan 12 Kasım 1933 günü halkın coşkulu tezahüratları altında Ay-yıldızlı Gökbayrak göndere çekilerek “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti” ilan edildi. Daha sonra hükümeti oluşturan kabine üyeleri halka tanıtıldı.

Buna göre:

Devlet Başkanı: Hoca Niyaz Hacı

Başbakan: Sabit Damolla

Başbakan Yardımcısı: Cena Bek

Devlet Bakanı: Alem Ahun

millî Savunma Bakanı: Oraz Bek

Genel Kurmay Başkanı: General Mahmut Muhiti

İç İşleri Bakanı: Saidzade Yunus Bek

Dış İşleri Bakanı : Kasım Can Hacı

Eğitim Bakanı: Abdulkerimhan Mahdum

Vakıflar Bakanı: Şemsettin Turdi Hacı

Adalet Bakanı: Zarif Karaci

Tarım Bakanı: Ebul Hasan Haci

Maliye Bakanı: Ali Ahunbay

Sağlık Bakanı: Übeydullah Bek

Bu yeni devletin Dış İşleri Bakanı Kasımcan Haci, çektiği bir telgrafla “Gökbayrak’tan Albayrak’a Selam” diyerek Türkiye Cumhuriyetine müjdeliyordu. Ne var ki; dünyada ikinci bir Türk devletinin varlığını kendilerine tehdit ve tehlike olarak algılayan bazı dünya devletlerinin entrikaları ile bu genç Doğu Türkistan devleti de y!kılmıştır. Fakat bu yıkılışı kabul etmeyen Albay Abduniyaz kendisine bağlı olan millî ordu askerleri ile 1937 yılına kadar Rus ve Çin birliklerini perişan etmiş ve neticede hiçbir yerden destek bulamaması nedeni ile hepsi de şehit düşmüşlerdir.

 

ÇİN VAHŞETİNE ORTAK OLUNMAMALI

11 KASIM 2002